h.g. wells etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
h.g. wells etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.10.2017

rüya

h.g. wells

nice ve nice milyon yıl gerilere doğru bakıyoruz ve şekilden şekle girip bir güç kaynağından başka bir güç kaynağı arayışına sıçramak, toprak üzerinde emeklerken kendine güven duyup ayağa kalkmak, havayı hükmü altına alabilmek için uğraşısını kuşaktan kuşağa sürdürmek, derinliklerin karanlığına inmeye çalışmak ve gelgit balçığında yok olmamak için insanoğlunda büyük bir savaşın istemi görüyoruz. bu sarsılmaz istemin hiddet ve açlıkla bir o yana, bir bu yana yaylanarak yeniden ve yeniden şekil aldığına, genişleyip kendine çekidüzen vererek tam kavranılamaz hedefine dur durak nedir bilmeden yöneldiğine, bize giderek yaklaştığına ve benzediğine tanık olurken varlığının benliğimizde, beynimizde ve damarlarımızda atmaya başladığını fark ediyoruz. tüm geçmişin bir başlangıcın başlangıcını oluşturduğuna, bugüne dek var olmuş ve var olan her şeyin şafağın alacakaranlığı olduğuna inanmak olasıdır.

insan zihninin şimdiye dek ulaşabildiklerinin uyanmadan önceki rüyadan başka bir şey olmadığına inanmak mümkündür. bizim soylarımızdan ileride belirecek zihinler, bizi bizden daha iyi anlayabilecek bir boyutla bugünkü dar görüşlerimizin içine uzanabilecekler. bir gün gelecek, günlerin birbirini amansızca izlediği dizinin içinden öyle bir gün çıkıp gelecek ki, varlıklar belirecek; şimdi zihnimizde uyur uyanık ve etimizde saklı durumda bulunan bu varlıklar, insanın bir tabure üzerinde durması gibi toprağın üzerinde dikilerek gülecek, ellerini yıldızlara dokundurarak.

3.09.2016

rüyanın öte yakası

ursula k. le guin

güç istencinin özü büyümedir. güç istenci varlığını sürdürebilmek için her başarıyla daha da artmalı, o başarıyı daha yüksekteki bir sonraki hedefe uzanan bir basamaktan ibaret kılmalıdır. elde edilen güç ne kadar büyük olursa daha fazla güce sahip olma iştahı da o denli artar.

lao tzu: büyük yol yitince iyilik ve hakkaniyet buluruz.

hastayla kurulan ilişkinin en değerli dönemi, hep ilk on saniyedir.

h.g. wells: hiçbir şey sağlam kalmaz, hiçbir şey -bir ukalanın zihniyeti hariç- tastamam ve kesin değildir. kusursuzluk, varlığın en derinde yatan gizemli niteliğinin, o kaçınılmaz, marjinal kesinsizliğin inkarıdır sadece.

insanı insan kılan yalnızca diğer insanlar üzerindeki etkisi ve diğer insanlarla kurduğu ilişkilerdir.

chuang tzu: tanrı'ya açılan kapı var olmayıştır.

insanlar yalnız yaşayamazlar; bir başına kalmak tutsaklıkların en beteridir. çevremizde insanlar bulunmasına ihtiyacımız var. karşılıklı yardımlaşabilmek, birbirimizle rekabet edebilmek, birbirimizi birer biley taşı gibi kullanıp zekamızı keskinleştirebilmek için.

dünyada hiçbir şey sebepsiz yere olmaz, olacağı yoksa hiçbir şey olmaz.

dünyada her şeyin bir sebebi olduğuna, insanın bir parçası olduğu bir bütünün var olduğuna ve onun parçası olmakla insanın da bütünlendiğine inanan biri ne olursa olsun asla tanrı rolüne soyunmaya heves etmez. yalnız kendi varlıklarını yadsımış olanların oynamaya can attığı bir oyundur tanrıcılık.

chuang tzu: rüyalarında bayram edenler yas'a uyanır.

alexander pope: insanoğlunun irdelemesi gereken, insandır.

rüyalar tutarsızdır, bencilcedir, akıldışıdır, ahlaksızdır. toplumsallaşmamış tarafımızın ürünüdür onlar.

önemli olan ulaştığın yerdir, oraya nasıl ulaştığın değil.

lafcadio hearn: ebedi kederin, doymak bilmez arzunun ebedi açlığından ibaret olduğunu; sönüp gitmiş güneşlerin, ancak ve ancak kaybolmuş hayatların ateşi söndürülemez tutkularıyla yeniden alevlenebileceğini öğrenmek zorunda kalabiliriz.

dehanın en büyük koşulu, doğru zamanda doğru yerde olmaktır.

dertlerin sökülmüş kumaşını dikip onaran, uykudur.

t.s. eliot'ın bir şiirinde, insanın gerçekliğin fazlasına tahammül edemediğini söyleyen bir kuş vardır; oysa kuş yanılıyor. insan evrenin bütün ağırlığını seksen yıl boyunca gıkını çıkarmadan taşıyabilir sırtında. asıl gerçekdışılıktır onun tahammül edemediği.

hangi aklı başında insan bu dünyada yaşar da delirmez ki?

14.01.2012

algı kapıları

aldous huxley

"eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: sonsuz." (william blake)

bizler birlikte yaşıyoruz, birbirimizi etkiliyor ve tepki gösteriyoruz; ama her zaman ve her koşulda kendi başımızayız. şehitler savaş alanına el ele girerler; tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar; ama boşunadır. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir; sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.

her birey, doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcısı; dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir. yani dinsel söylemde "bu dünya" denilen şey, dil tarafından ifade edilen ve böylelikle sersemleştirilen indirgenmiş bilinç dünyasıdır.

ifade güçleri ne kadar yüksek olursa olsun semboller asla temsil ettikleri şey olmazlar.

kendi ahlaki değerleri olmayan bir tefekkür biçimi yoktur, en mistik olanlar dahil. ahlaki kategorilerin en azından yarısı olumsuzdur ve kötülükten uzak durmayı emreder.

pascal'ın dediğine göre, eğer insanlar sessizce odalarında oturmayı öğrenselerdi, toplam kötülüğün büyük bir kısmı yok olurdu.

dinsel kayıtlar ve şiir sanatının günümüze ulaşan anıtlarından da açıkça görülüyor ki, çoğu zaman ve çoğu yerde insanoğlu içgörüye nesnel varlıklardan daha fazla önem atfetmiştir; gözleri kapalıyken gördüklerinin ruhsal açıdan gözleri açıkken gördüklerinden çok daha önemli olduğunu hissetmiştir. neden? aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. dış dünya, hayatımızın her sabahı uyandığımız, istesek de istemesek de hayatımızı kurmaya çalıştığımız yerdir. iç dünyada ne çalışma ne de tekdüzelik vardır. oraya sadece rüyalarda ve derin düşüncelerde gideriz ve orası öyle tuhaftır ki, birbirini takip eden iki olayda asla aynı dünyayı bulamayız. o zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur.

insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.

alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman varolan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz varolmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.

birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.

alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

goethe: çok ama çok fazla konuşuyoruz. daha az konuşup daha çok çizmeliyiz. kişisel olarak konuşmayı tamamen reddetmeyi ve tıpkı organik doğanın yaptığı gibi söyleyeceğim her şeyi çizimlerle ifade etmeyi isterdim. şu incir ağacı, şu küçük yılan, pencere pervazımdaki sessizce geleceğini bekleyen koza, bunların hepsi önemli işaretlerdir. bunların anlamlarını doğru olarak çözmeyi başarabilen bir insan kısa süre sonra yazılı veya sözlü kelamdan tamamen vazgeçebilecek duruma gelecektir. üzerine düşündükçe, konuşmada öylesine boş, bayağı ve hatta züppece bir şey buluyorum; sanki insan doğanın ciddiyeti ve suskunluğu karşısında, yalnız bir kayanın karşısında veya yaşlı tepelerin ıssızlığı içinde hissettiği türden bir dehşet yaşamaktadır.

ister beşeri bilimler ya da doğa bilimleri açısından olsun, ister genel ya da uzmanlık alanı açısından olsun, bütün eğitim sistemimiz sözün hakimiyetindedir ve bu nedenle de kendinden bekleneni gerçekleştirmekte yetersiz kalır. çocukları tümüyle gelişmiş yetişkinler haline getirmek yerine, doğanın bütün deneyimlerin temeli olduğu bilincine varamayan doğa bilimi öğrencileri yetiştirir; kendilerinin veya başkalarının insanlığı hakkında hiçbir şey bilmeyen insan bilimleri öğrencileriyle dünyayı adeta cezalandırır.

3.03.2011

yapay cennetler

aldous huxley

insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.

alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman var olan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz var olmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.

birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.

alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.

2.05.2009

görünmez adam

h.g. wells

her şeyin olabileceği bir yerde ilginç bir şey kalmaz.

korku hikayeleri yazmak, neşeli ve insanı coşturan hikayeler yazmaktan daha kolaydır.

deneyimlerin ötesine geçen büyük ve tuhaf fikirler, genellikle insanların üzerinde küçük ve elle tutulur düşüncelerden daha az etkili olur.

ne kadar iyi eğitimli olsalar da, herkesin içinde birtakım batıl inançlar kalır.

sihir numarasından sonra, fantezi yazarının yapacağı tek iş, geri kalan her şeyi insani ve gerçek tutmaya çalışmaktır. arada sırada can sıkıcı ayrıntıların kullanılması zorunlu ve varsayımla sıkı sıkıya bağlantılı olacaktır. asıl varsayımın dışında fazladan bir fantastik ögenin kullanılması, buluşa güvenilmesi mümkün olmayan bir saçmalık havası verecektir. varsayım bir kere öne sürüldükten sonra, ilgilenilmesi gereken tek şey elde edilen yeni bakış açısından insanların neler hissedebileceklerinin ve neler yapabileceklerinin araştırılması olacaktır. hikaye chamisso'nun peter schlemiel'de yaptığı gibi birkaç kişisel deneyimin sınırları içinde tutulabilir ya da guliver'in gezileri'nde olduğu üzere insanoğlunun kurumlarının ve sınırlamalarının geniş bir eleştirisi olacak şekilde genişletilebilir.

20.03.2008

dünyalar savaşı

h.g. wells

bir gece -marslıların bize doğru fırlattığı o nesne, belki on milyon mil ötemizde bile değilken- karımla yürüyüşe çıktık. yıldızlı bir geceydi; ona zodyak'taki burçları anlattım ve mars'ı gösterdim; pek çok teleskobun doğrultulmuş olduğu, rotasının zirvesine tırmanmakta olan bu parlak noktayı o da gördü. ılık bir geceydi. dönüş yolunda, chertsey ya da isleworth'ten yürüyüşe çıkmış bir grup, yanımızdan şarkılar söyleyerek geçip gitti. uyku vakti geldiğinden, artık sadece üst kat pencerelerinde ışık görülüyordu. istasyondan gece yarısı işleyen trenlerin sesi duyuluyor, aradaki mesafenin uzaklığından olsa gerek, çınlamalar ve gürültüler kulağa gelene kadar birer melodiye dönüşüyordu. o sırada karım bana, gökyüzünün fonu önünde parıldayan kırmızı, yeşil ve sarı ışıkları gösterdi. gökyüzü ne kadar dingin, ne kadar da sakindi!

10.03.2008

duvardaki kapı

h.g. wells

bir insanın saf görünüşünün altında nelerin gizlendiğini kimse bilemez, bayım. binaların boyalı cephelerinden, beyazlatılmış mezar taşlarından farklı değilizdir.

okul çocuklarının hayal güçleri sınırlıdır.

jorge louis borges: h.g. wells'i yüzyılımızın başında keşfetmiş olmaktan üzüntü duyuyorum. o şaşırtıcı, kimi kez de korkunç mutluluğu duyumsayabilmek için onu şimdi keşfetmeyi isterdim.

bir çocuk garip duygular besler.

kimlik bir rüyadan başka ne ki zaten! iki gün önce sağlıklı bir gençtim, önümde koca bir hayat vardı; şimdi gözü dönmüş bir ihtiyarım, darmadağın olmuş, çaresiz ve sefil bir halde, kocaman, lüks, tuhaf bir evde dolaşıp duran, etrafındaki herkesin deli gözüyle baktığı, korktuğu ve çekindiği bir ihtiyar.

insanların yanlarında neler taşıdıklarını görseniz hayret edersiniz.