anton çehov
güzel bir akşam vaktiydi. yazı işlerinde memurluk yapan ivan dimitriç çerviakov tiyatroda önce ikinci sıradaki bir koltuğa oturmuş, dürbünle "kornevil'in çanları" adlı oyunu izliyordu. adamın oturuşuna bakılırsa mutluluğun doruklarında olmalıydı. derken, birdenbire.. sevimli çerviakov'un suratı böyle birdenbire buruştu, gözleri kaydı, soluğu daraldı. dürbününü gözünden indirdi, öne eğildi ve hapşu!
aksırmak hiçbir yerde, hiçbir kimseye yasaklanmamıştır. köylüler de aksırır, emniyet müdürleri de; hatta müsteşarlar da. yeryüzünde aksırmayan insan yok gibidir.
çerviakov hiç utanmadı, mendiliyle ağzını, burnunu sildi. kibar bir insan olduğu için, birilerini rahatsız edip etmediğini anlamak amacıyla çevresine bakındı. işte o zaman utanılacak bir durum olduğu ortaya çıktı. tam önünde, birinci sırada oturan yaşlı bir zat başının dazlağını, boynunu mendiliyle çabuk çabuk siliyor, bir yandan da homurdanıyordu. çerviakov, ulaştırma bakanlığı'nda görevli sivil paşalardan brizjalov'u tanımakta gecikmedi.
"tüh, adamın üstünü kirlettim! benim amirim değil ama ne fark eder? bu yaptığım çok ayıp, kendisinden özür dilemeliyim." diye düşündü. birkaç kez hafifçe öksürdü, gövdesini biraz ileri verdi, paşa'nın kulağına eğilerek:
"bağışlayın, beyefendi! diye fısıldadı. istemeyerek oldu, üzerinize aksırdım."
"zararı yok, zararı yok.."
"affınıza sığınıyorum, efendim, hoş görün bu hareketimi. ben... ben, böyle olmasını istemezdim."
"oturunuz, lütfen! rahat bırakın da piyesi izleyelim."
çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. temsili tüm dikkatiyle izliyor ama artık zevk almıyordu. içini bir kurt kemirmeye başlamıştı. perde arasında brizjalov'un yanına sokuldu, yanından şöyle bir yürüdü, çekingenliğini yenerek:
"efendimiz, üstünüzü.. şey.. bağışlayın! oysa ben.. böyle olmasını istemezdim.."
paşa öfkelendi, alt dudağını gevelemeye başladı.
"yeter artık siz de! ben onu çoktan unuttum, oysa siz.."
çerviakov paşa'ya kuşkuyla bakarak, "unutmuş! ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor. aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. oysa hiç istemeden oldu." diye düşündü.
çerviakov eve gelir gelmez, yaptığı kabalığı karısına anlattı. ancak karısı, görünüşe bakılırsa, bu işe gereken önemi vermedi. başlangıçta biraz korktuysa da paşa'nın başka bir bakanlıktan olduğunu öğrenince pek umursamadı.
"gene de gidip özür dilesen iyi olur." dedi. toplum yaşamında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir.
"ben de bunun için çabaladım durdum. ondan birkaç kez özür diledim ama o çok tuhaf davrandı, beni yatıştıracak tek söz söylemedi. hoş, konuşacak pek vakti yoktu ya.."
ertesi sabah çerviakov güzelce tıraş oldu, yeni üniformasını giydi, brizjalov'u makamında görmeye gitti. kabul odasına girince orada toplanan birçok dilek sahibini dinleyen brizjalov'la karşılaştı. paşa önce gelenlerle konuşuyor, onların isteklerini dinliyordu. sıra çerviakov'a gelince paşa gözlerini ona çevirdi.
"dün gece arkadi tiyatrosu'nda.. eğer anımsamak lütfunda bulunursanız, aksırmış ve.. istemeden üstünüzü.. şey.. özür.. dilerim, diye konuşmaya başladı."
brizjalov:
"gene mi siz? böylesine bir saçmalık görmedim!" dedikten sonra başka bir dilek sahibine döndü.
"siz ne istiyorsunuz?"
çerviakov sarardı, "benimle konuşmak istemiyor, çok kızdığı belli. ama yakasını bırakmayacağım, durumumu anlatmalıyım." diye düşündü.
paşa son dilek sahibiyle konuşmasını bitirip odasına yöneldiği sırada arkasından yürüdü.
"beyefendi hazretleri! zatınızı rahatsız etmek cüretinde bulunuyorsam, bu, yalnızca içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. siz de biliyorsunuz ki, efendim, isteyerek yapmadım."
paşanın suratı ağlamaklı bir duruma girdi, adam elini salladı.
"beyim, siz benimle alay mı ediyorsunuz?"
bunları söyledikten sonra kapının arkasında kayboldu.
çerviakov eve giderken şöyle düşünüyordu: "ne alay etmesi? niçin alay edecekmişim? koskoca paşa olmuş ama anlamak istemiyor. bu duruma göre ben de bir daha bu gösteriş budalası adamdan özür dilemeye gelmem. canı cehenneme! kendisine mektup yazarım, olur biter. yüzünü şeytan görsün!"
evine giderken düşündükleri böyleydi. gelgelelim paşa'ya bir türlü mektup yazamadı, daha doğrusu iki sözü bir araya getirip istediklerini anlatamadı. bunun üzerine ertesi gün gene yollara düştü.
paşa soran bakışlarını yüzüne dikince çerviakov:
"efendimiz, dün buyurduğunuz gibi kesinlikle sizinle alay etmek gibi bir niyetim yoktu." diye mırıldandı. "aksırırken üstünüzü berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. sizinle alay etmek ne haddime? bizler de alay etmeye kalkarsak, efendime söyleyeyim, artık insanlar arasında saygı kalır mı?"
suratı mosmor kesilip zangır zangır titreyen paşa:
"defol! diye bağırdı."
korkudan çerviakov'un beti benzi atmıştı. ancak:
"ne? ne dediniz?" diye fısıldayabildi.
paşa ayaklarını yere vurarak:
"yıkıl karşımdan!" diye gürledi.
çerviakov'un karnının içinden sanki bir şeyler koptu. gözleri bir şey görmeksizin, kulakları hiçbir ses işitmeksizin geri geri dış kapıya doğru gitti, sokağa çıktı, yürüdü.. kurulmuş bir makine gibi evine gelince üniformasını bile çıkarmaksızın kanepenin üzerine uzandı ve oracıkta can verdi.
çehov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çehov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23.06.2022
22.09.2015
tercih
steven pinker
insanların önüne bazı giyim eşyalarını dizseniz ve onlara bir tanesini seçip almalarını söyleseniz, genellikle en sağdakini alırlar. ama daha sonra onlardan o eşyayı seçmelerinin nedenlerini sıralamalarını isterseniz hiç kimse "çünkü en sağda duruyordu." yanıtını veremez. yalnızca eşyaların özelliklerinden söz ederler.
aynı nesnelerin başka türlü sıralanarak sunulduğu deneylerden geçmedikleri için bu insanlar, soldan sağa doğru dizilmişlik konumu gibi aptalca bir etmenin davranışlarını etkilediğini bilemezler. işte bizi etkileyen şeylerle ilgili anılarımız konusunda en önemli sorun budur. hiçbirimiz hayattaki seçimlerimizin nedenlerini ayıklamak için yapılan deneylerden geçmedik.
hans eysenck'in bir zamanlar dediği gibi, anne ve babanın çocuk üzerindeki en büyük etkisi gebeliğin oluştuğu andadır. doğar doğmaz özdeş ikizinden ayrılmış ya da bir başka bebekle birlikte evlat edinilmiş ve onun "sanal ikizi" olarak büyütülmüş biri dışında, insanların yaptıkları seçimler üzerinde genlerinin etkilerini bulmalarının yolu yoktur.
insanların en sık sözünü ettiği etki anne ve babalarının etkisidir. akademi ödüllerini kazananların ödülü alırken yaptıkları konuşmalar gibi, bir özyaşamöyküsü de, bize karşı sevgilerini esirgememiş olan insanlara teşekkür etmek için bir fırsattır. insanın ana-babasını şükranla anmaması bir evladın gösterebileceği nankörlüğün daniskasıdır.
ama davranışsal genetiğin bir ikinci bulgusu bize, anne-babanın herkesin sandığından daha az etkili olduğunu gösteriyor. yetenek ve mizaç ölçülerinin çoğuna göre, doğdukları zaman birbirlerinden ayrılmış kardeşler büyüdükleri zaman aralarında, birlikte büyümüş kardeşlere göre daha fazla fark olmuyor; evlat edinilmiş ve birlikte büyümüş kardeşlerse büyüdükleri zaman hiç de birbirlerine benzemiyor. bunun anlamı şudur: bir aile içinde iki çocuğun büyürken paylaştıkları her şey -ilgili ya da ilgisiz, sıcak ya da soğuk, derli toplu ya da dağınık, incelikli ya da kaba olan ana baba- bizi biz yapmakta uzun dönemde çok az etkili oluyor ya da hiç olmuyor.
bugün bizi biz yapan şey çocukluk deneyimlerimiz değil, çocukluk deneyimlerimizi oluşturan bugünkü bizleriz. olayları doğru anımsadığımız zaman bile, onların hayatlarımızın nedensel dokusu içindeki yerlerini genellikle yanlış saptarız.
anton çehov, bir oyunun ilk perdesinde seyirciye bir silah gösteriyorsanız, seyirci onun üçüncü perdede patladığını bilir, demişti. yaşam öykümüzü yazarken, üçüncü perdede silahın patlayacağını bilmek bizi o silahı birinci perdede göstermeye iter.
insanlara sertçe diş fırçalamanın sağlıksız bir şey olduğu konusunda inandırıcı savlar ileri sürerseniz, insanlar bu konudaki kanılarını değiştirmekle kalmazlar, eskiden bunun tersine inandıklarını inkar eder, hangi sertlikte fırçaladıkları konusundaki tahminlerini değiştirirler. çalışma becerilerini geliştirmek üzere işe yaramaz bir programa aldığınız kişilerin çoğu daha önceki becerilerini küçümserler; çünkü geliştiklerine inanmak isterler ve şimdiki anı değiştirmek daha güçtür.
insanların çoğu, yaşları ilerledikçe daha iyi uyum sağladıkları gibi yanlış bir kurama inanırlar, bunun sonucu olarak da kendilerinin yirmi beş yıl önceki uyumluluk oranını, olduğundan daha kötü olarak, yanlış hatırlarlar. bunun tam tersine olarak, çoğu insan yaşla belleğin zayıflama hızını, gerçekte olduğundan fazla abartır. yine anılarını kabullendikleri varsayımlara uydururlar ve altmışlarına geldiklerinde otuzlu yaşlarındaki bellek yeteneklerini abartırlar.
insanların önüne bazı giyim eşyalarını dizseniz ve onlara bir tanesini seçip almalarını söyleseniz, genellikle en sağdakini alırlar. ama daha sonra onlardan o eşyayı seçmelerinin nedenlerini sıralamalarını isterseniz hiç kimse "çünkü en sağda duruyordu." yanıtını veremez. yalnızca eşyaların özelliklerinden söz ederler.
aynı nesnelerin başka türlü sıralanarak sunulduğu deneylerden geçmedikleri için bu insanlar, soldan sağa doğru dizilmişlik konumu gibi aptalca bir etmenin davranışlarını etkilediğini bilemezler. işte bizi etkileyen şeylerle ilgili anılarımız konusunda en önemli sorun budur. hiçbirimiz hayattaki seçimlerimizin nedenlerini ayıklamak için yapılan deneylerden geçmedik.
hans eysenck'in bir zamanlar dediği gibi, anne ve babanın çocuk üzerindeki en büyük etkisi gebeliğin oluştuğu andadır. doğar doğmaz özdeş ikizinden ayrılmış ya da bir başka bebekle birlikte evlat edinilmiş ve onun "sanal ikizi" olarak büyütülmüş biri dışında, insanların yaptıkları seçimler üzerinde genlerinin etkilerini bulmalarının yolu yoktur.
insanların en sık sözünü ettiği etki anne ve babalarının etkisidir. akademi ödüllerini kazananların ödülü alırken yaptıkları konuşmalar gibi, bir özyaşamöyküsü de, bize karşı sevgilerini esirgememiş olan insanlara teşekkür etmek için bir fırsattır. insanın ana-babasını şükranla anmaması bir evladın gösterebileceği nankörlüğün daniskasıdır.
ama davranışsal genetiğin bir ikinci bulgusu bize, anne-babanın herkesin sandığından daha az etkili olduğunu gösteriyor. yetenek ve mizaç ölçülerinin çoğuna göre, doğdukları zaman birbirlerinden ayrılmış kardeşler büyüdükleri zaman aralarında, birlikte büyümüş kardeşlere göre daha fazla fark olmuyor; evlat edinilmiş ve birlikte büyümüş kardeşlerse büyüdükleri zaman hiç de birbirlerine benzemiyor. bunun anlamı şudur: bir aile içinde iki çocuğun büyürken paylaştıkları her şey -ilgili ya da ilgisiz, sıcak ya da soğuk, derli toplu ya da dağınık, incelikli ya da kaba olan ana baba- bizi biz yapmakta uzun dönemde çok az etkili oluyor ya da hiç olmuyor.
bugün bizi biz yapan şey çocukluk deneyimlerimiz değil, çocukluk deneyimlerimizi oluşturan bugünkü bizleriz. olayları doğru anımsadığımız zaman bile, onların hayatlarımızın nedensel dokusu içindeki yerlerini genellikle yanlış saptarız.
anton çehov, bir oyunun ilk perdesinde seyirciye bir silah gösteriyorsanız, seyirci onun üçüncü perdede patladığını bilir, demişti. yaşam öykümüzü yazarken, üçüncü perdede silahın patlayacağını bilmek bizi o silahı birinci perdede göstermeye iter.
insanlara sertçe diş fırçalamanın sağlıksız bir şey olduğu konusunda inandırıcı savlar ileri sürerseniz, insanlar bu konudaki kanılarını değiştirmekle kalmazlar, eskiden bunun tersine inandıklarını inkar eder, hangi sertlikte fırçaladıkları konusundaki tahminlerini değiştirirler. çalışma becerilerini geliştirmek üzere işe yaramaz bir programa aldığınız kişilerin çoğu daha önceki becerilerini küçümserler; çünkü geliştiklerine inanmak isterler ve şimdiki anı değiştirmek daha güçtür.
insanların çoğu, yaşları ilerledikçe daha iyi uyum sağladıkları gibi yanlış bir kurama inanırlar, bunun sonucu olarak da kendilerinin yirmi beş yıl önceki uyumluluk oranını, olduğundan daha kötü olarak, yanlış hatırlarlar. bunun tam tersine olarak, çoğu insan yaşla belleğin zayıflama hızını, gerçekte olduğundan fazla abartır. yine anılarını kabullendikleri varsayımlara uydururlar ve altmışlarına geldiklerinde otuzlu yaşlarındaki bellek yeteneklerini abartırlar.
23.03.2015
underground
vladimir makanin
çehov, tımarhaneyi bizzat görmüş rus yazarların sonuncusudur. diğerleri, onun samimi bilgisini tükürükleyip tekrarladılar yalnızca.
belki de o eski acı uğruna başlar insan öyküler yazmaya. o acıdan ötürü. ve bu hal, acıyı uzaklaştırır, şeklini değiştirir; ama bir türlü geçirmezken, insanı, olacağı şey ve kişiye dönüştürür.
yazan insanın ruhu, metne kiralanmış bir gemi gibidir.
insan ilkeldir ve başlangıçtan ihtiyatlı bir yapıya sahiptir. bizi böyle örseleyen de bu gerçekleşmeyen pişmanlıktır.
münzevi, bir iç mülteci gibidir. münzeviler devri biter bitmez hemen mülteciler devri başlar zaten.
insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.
anlaşılma arzusu özel bir sarhoşluk türüdür.
kehanet, homurdanmanın yüksek bir seviyesi gibidir.
durumu karmaşıklaştıran, bir dünyalının en samimi olduğunda bile pek nadir yüzde yüz pişman oluşudur.
yaşam, kendi yapışkan çimentosuna sahiptir.
çehov, tımarhaneyi bizzat görmüş rus yazarların sonuncusudur. diğerleri, onun samimi bilgisini tükürükleyip tekrarladılar yalnızca.belki de o eski acı uğruna başlar insan öyküler yazmaya. o acıdan ötürü. ve bu hal, acıyı uzaklaştırır, şeklini değiştirir; ama bir türlü geçirmezken, insanı, olacağı şey ve kişiye dönüştürür.
yazan insanın ruhu, metne kiralanmış bir gemi gibidir.
insan ilkeldir ve başlangıçtan ihtiyatlı bir yapıya sahiptir. bizi böyle örseleyen de bu gerçekleşmeyen pişmanlıktır.
münzevi, bir iç mülteci gibidir. münzeviler devri biter bitmez hemen mülteciler devri başlar zaten.
insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.
anlaşılma arzusu özel bir sarhoşluk türüdür.
kehanet, homurdanmanın yüksek bir seviyesi gibidir.
durumu karmaşıklaştıran, bir dünyalının en samimi olduğunda bile pek nadir yüzde yüz pişman oluşudur.
yaşam, kendi yapışkan çimentosuna sahiptir.
10.09.2014
bukalemun
anton çehov
polis komiseri oçumelov pazar alanından geçiyordu. yepyeniydi paltosu. küçük bir paket vardı elinde. üç beş adım arkasından, tepeleme böğürtlen dolu bir sepetle -sergilerden toplamışlardı bu böğürtlenleri- kızıl saçlı bir bekçi yürüyordu. sessiz mi sessizdi pazar alanı. kimsecikler yoktu. dükkanların, meyhanelerin açık kapıları aç birer ağız gibi mahzun, kederli bakıyorlardı alana. dilenciler bile yoktu bu kapıların önlerinde.
ansızın bir ses duydu oçumelov. birisi: "ısırırsın ha, mendebur hayvan! bırakmayın onu, çocuklar!" diye bağırıyordu. "bu devirde adam ısırırsın demek! yakalayın onu, tutun! a... a!
bir köpek havlıyordu. oçumelov başını çevirip baktı. tüccar piçugun'in odun deposundan bir köpek yıldırım gibi koşarak çıkmış, korkuyla çevresine bakınıyordu. yakası kolalı patiska gömlek giymiş, ceketinin önü açık bir adam kovalıyordu onu. koşarken bedenini öne verip atladı adam, yere düşerken köpeği arka bacaklarından yakaladı. köpek bu kez daha da acı havlamaya başladı. sağdan soldan "bırakma!" diye bağırıyorlardı. dükkanlardan uykulu yüzler uzandı. biraz sonra odun deposunun önünde büyük bir kalabalık toplanmıştı.
bekçi, "bir şey oldu galiba efendim." dedi.
oçumelov sola yarım çark edip kalabalığın yanına gitti. tam kapının önünde, yukarıda sözünü ettiğimiz, ceketinin önü açık adam duruyor, sağ elini havaya kaldırmış, kalabalığa kanlı parmağını gösteriyordu. çakırkeyifti. yüzünde şöyle demek istiyor gibi bir ifade vardı: "şimdi yüzeceğim derini, şeytan yavrusu!" havaya kaldırdığı kanlı parmağı bir zafer bayrağıydı sanki. adamı tanımıştı oçumelov. kuyumcu ustası hryukin'di. kalabalığın ortasında, yerde, ön ayaklarını iki yana açmış, zangır zangır titreyen suçlu oturuyordu. sivri yüzlü, sırtında sarı bir leke olan beyaz bir köpek yavrusuydu bu. yaşlı gözlerinde keder, korku vardı. oçumelov kalabalığı yarıp orta yere çıktı.
"ne oluyor burada?" diye sordu. "niçin toplandınız? ne oldu o parmağına? kimdi bağıran öyle?"
hryukin eliyle ağzını kapayıp öksürdükten sonra anlatmaya başladı:
"yoluma gidiyordum efendim, kimseye dokunduğum yoktu. mitri mitriç'le odun işinden konuşuyorduk, bu mendebur hayvan birden kaptı parmağımı. bağışlayın beni, çalışan bir insanım ben, parmağım gereklidir bana. ince işle uğraşırım. bu parmakla belki bir hafta çalışamam, ödesinler zarar ziyanımı. biliyorsunuz efendim, hayvanlar insanlara zarar verebilir diye bir şey yasalarda bile yoktur. her köpek önüne gelene saldırıp ısıracaksa, hiç yaşamayalım daha iyi.
oçumelov kaşlarını oynattı, öksürdü, sert bir sesle:
"hım!" dedi. "anlaşıldı. pekala. kimin bu köpek? bırakmayacağım bunun peşini. köpeğinizi sokağa salmanın nasıl olacağını göstereceğim size! emirlere boyun eğmek istemeyen bu gibi beylerle ilgilenmenin zamanı gelmiştir artık! o namussuz herifi öyle bir cezalandıracağım ki, görecek dünyanın kaç bucak olduğunu!" bekçiye döndü polis komiseri: "yeldırin, şu köpeğin sahibinin kim olduğunu öğren, bir tutanak hazırla! köpeği de geberteceğiz. hemen! yüzde yüz kuduzdur. kimindir bu köpek?"
kalabalığın arasından biri:
"galiba general jigalov'un!" dedi.
"general jigalov'un mu? hım! paltomu çıkar yeldırin. ne korkunç bir sıcak bu! yağmur yağacak besbelli." hryukin'e döndü: "yalnız bir şeyi anlayamıyorum. nasıl oldu da ısırabildi seni bu köpek? parmağına kadar nasıl uzandı? küçücük bir hayvan; oysa sen sırık gibisin! kimbilir, belki de bir çiviye takıp kanatmışsındır parmağını, sonra da bu yalanı uydurmuşsundur. bilirim çünkü.. senin gibileri! çok iyi bilirim ben!"
"elinde sigara vardı efendim, hayvanın yüzüne yaklaştırıp kızdırıyordu onu, gülüşüyorlardı. köpek de aptal değil tabi, birden ısırdı. bu adamda kabahat efendim!"
"yalan söylüyorsun, şeytan suratlı! görmedin, ne diye yalan söylersin? sayın polis komiseri zeki insandır, kimin yalan, kimin doğru söylediğini hemen anlar. ben yalan söylüyorsam, çıkarsın beni yargıcın karşısına. yasada her şey açık açık anlatılmıştır. herkes eşittir artık. benim kardeşim de jandarmadır. tanımak isterseniz eğer..
- bir şey soran olmadı sana, kes sesini!
bekçi kendine güven dolu bir sesle:
"hayır!" dedi, "generalin köpeği değil bu. böyle köpeği yok generalin. daha çok av köpeğidir onunkiler."
"kesin biliyor musun bunu?"
"biliyorum efendim."
"ben de biliyorum. generalin köpekleri cinstir, değerli köpeklerdir; oysa bir de buna bakın! ne tüyü var ne de biçimi. iğrenç bir yaratık. general böyle bir hayvanı saklar mı evinde hiç? aklınız alıyor mu bunu? böyle bir köpek moskova'da ya da petersburg'da görülse, ne olur biliyor musunuz? yasa masa dinlemez, hemen gebertirler onu! haklısın hryukin, bırakma bu işin peşini. cezasını çeksin, kimse sahibi! artık.."
bekçi dalgın, mırıldanıyordu:
"belki de generalindir efendim. alnında yazmıyor ki. geçen gün bahçesinde görmüştüm buna benzer bir köpeği."
kalabalıktan bir ses duyuldu:
"evet, evet, generalindir!"
"hım! giydir paltomu yeldırin'ciğim. hava serinledi galiba. üşüyorum. bu köpeği alıp generalin evine götür, sor bakalım onların mı? köpeği benim bulup yolladığımı söyle. bir daha da hayvancağızı sokağa bırakmamalarını hatırlat hizmetçilere. değerli bir köpektir belki; her domuz, elindeki sigarayı burnuna sokacak olursa, terbiyesi bozulur hayvanın. ince ruhlu bir yaratıktır köpek. sen de indir şu elini, budala! ne diye havada tutuyorsun pis parmağını! sensin suçlu!"
"generalin aşçısı geliyor, ona soralım. ey prohor! bir dakika gelsene buraya, canım! şu köpeğe bakıver bir. sizin mi bu?
"amma da yaptınız! yok bizim böyle bir köpeğimiz."
oçumelov:
"tamam" dedi, "öğrendik öğreneceğimizi. sokak köpeğidir bu. iki saat kafa şişirmeye gerek yok. sokak köpeğidir dediysem, sokak köpeğidir. gebertilecek."
prohor devam ediyordu:
"bizim değildir. geçenlerde bize konuk gelen generalin kardeşinindir. bu cins köpekleri sevmez general. kardeşi sever."
oçumelov gülümseyerek:
"generalin kardeşi geldi mi?" dedi. "vladimir ıvaniç ha? vay canına! bilmiyordum! kalacak tabi biraz?"
"kalacak."
"bak hele.. özlemişti kardeşini general! bilmiyordum geldiğini. onun köpeği demek bu? çok sevindim. al onu. sevimli bir hayvan. kıvır kıvır tüyleri var. şu adamın parmağını ısırmış. ha-ha-ha! niçin titriyorsun cici köpek? gel bakayım, gel. kızıyor yaramaz. şunun güzelliğine bakın."
prohor köpeği çağırdı, odun deposundan uzaklaştı onunla. kalabalık kahkahalarla gülüyordu hryukin'e, oçumelov sert bir sesle gözdağı verdi ona:
"cezasını çekeceksin bu yaptığının!"
sonra paltosunun önünü kapayıp uzaklaştı pazar alanından.
polis komiseri oçumelov pazar alanından geçiyordu. yepyeniydi paltosu. küçük bir paket vardı elinde. üç beş adım arkasından, tepeleme böğürtlen dolu bir sepetle -sergilerden toplamışlardı bu böğürtlenleri- kızıl saçlı bir bekçi yürüyordu. sessiz mi sessizdi pazar alanı. kimsecikler yoktu. dükkanların, meyhanelerin açık kapıları aç birer ağız gibi mahzun, kederli bakıyorlardı alana. dilenciler bile yoktu bu kapıların önlerinde.
ansızın bir ses duydu oçumelov. birisi: "ısırırsın ha, mendebur hayvan! bırakmayın onu, çocuklar!" diye bağırıyordu. "bu devirde adam ısırırsın demek! yakalayın onu, tutun! a... a!
bir köpek havlıyordu. oçumelov başını çevirip baktı. tüccar piçugun'in odun deposundan bir köpek yıldırım gibi koşarak çıkmış, korkuyla çevresine bakınıyordu. yakası kolalı patiska gömlek giymiş, ceketinin önü açık bir adam kovalıyordu onu. koşarken bedenini öne verip atladı adam, yere düşerken köpeği arka bacaklarından yakaladı. köpek bu kez daha da acı havlamaya başladı. sağdan soldan "bırakma!" diye bağırıyorlardı. dükkanlardan uykulu yüzler uzandı. biraz sonra odun deposunun önünde büyük bir kalabalık toplanmıştı.
bekçi, "bir şey oldu galiba efendim." dedi.
oçumelov sola yarım çark edip kalabalığın yanına gitti. tam kapının önünde, yukarıda sözünü ettiğimiz, ceketinin önü açık adam duruyor, sağ elini havaya kaldırmış, kalabalığa kanlı parmağını gösteriyordu. çakırkeyifti. yüzünde şöyle demek istiyor gibi bir ifade vardı: "şimdi yüzeceğim derini, şeytan yavrusu!" havaya kaldırdığı kanlı parmağı bir zafer bayrağıydı sanki. adamı tanımıştı oçumelov. kuyumcu ustası hryukin'di. kalabalığın ortasında, yerde, ön ayaklarını iki yana açmış, zangır zangır titreyen suçlu oturuyordu. sivri yüzlü, sırtında sarı bir leke olan beyaz bir köpek yavrusuydu bu. yaşlı gözlerinde keder, korku vardı. oçumelov kalabalığı yarıp orta yere çıktı.
"ne oluyor burada?" diye sordu. "niçin toplandınız? ne oldu o parmağına? kimdi bağıran öyle?"
hryukin eliyle ağzını kapayıp öksürdükten sonra anlatmaya başladı:
"yoluma gidiyordum efendim, kimseye dokunduğum yoktu. mitri mitriç'le odun işinden konuşuyorduk, bu mendebur hayvan birden kaptı parmağımı. bağışlayın beni, çalışan bir insanım ben, parmağım gereklidir bana. ince işle uğraşırım. bu parmakla belki bir hafta çalışamam, ödesinler zarar ziyanımı. biliyorsunuz efendim, hayvanlar insanlara zarar verebilir diye bir şey yasalarda bile yoktur. her köpek önüne gelene saldırıp ısıracaksa, hiç yaşamayalım daha iyi.
oçumelov kaşlarını oynattı, öksürdü, sert bir sesle:
"hım!" dedi. "anlaşıldı. pekala. kimin bu köpek? bırakmayacağım bunun peşini. köpeğinizi sokağa salmanın nasıl olacağını göstereceğim size! emirlere boyun eğmek istemeyen bu gibi beylerle ilgilenmenin zamanı gelmiştir artık! o namussuz herifi öyle bir cezalandıracağım ki, görecek dünyanın kaç bucak olduğunu!" bekçiye döndü polis komiseri: "yeldırin, şu köpeğin sahibinin kim olduğunu öğren, bir tutanak hazırla! köpeği de geberteceğiz. hemen! yüzde yüz kuduzdur. kimindir bu köpek?"
kalabalığın arasından biri:
"galiba general jigalov'un!" dedi.
"general jigalov'un mu? hım! paltomu çıkar yeldırin. ne korkunç bir sıcak bu! yağmur yağacak besbelli." hryukin'e döndü: "yalnız bir şeyi anlayamıyorum. nasıl oldu da ısırabildi seni bu köpek? parmağına kadar nasıl uzandı? küçücük bir hayvan; oysa sen sırık gibisin! kimbilir, belki de bir çiviye takıp kanatmışsındır parmağını, sonra da bu yalanı uydurmuşsundur. bilirim çünkü.. senin gibileri! çok iyi bilirim ben!"
"elinde sigara vardı efendim, hayvanın yüzüne yaklaştırıp kızdırıyordu onu, gülüşüyorlardı. köpek de aptal değil tabi, birden ısırdı. bu adamda kabahat efendim!"
"yalan söylüyorsun, şeytan suratlı! görmedin, ne diye yalan söylersin? sayın polis komiseri zeki insandır, kimin yalan, kimin doğru söylediğini hemen anlar. ben yalan söylüyorsam, çıkarsın beni yargıcın karşısına. yasada her şey açık açık anlatılmıştır. herkes eşittir artık. benim kardeşim de jandarmadır. tanımak isterseniz eğer..
- bir şey soran olmadı sana, kes sesini!
bekçi kendine güven dolu bir sesle:
"hayır!" dedi, "generalin köpeği değil bu. böyle köpeği yok generalin. daha çok av köpeğidir onunkiler."
"kesin biliyor musun bunu?"
"biliyorum efendim."
"ben de biliyorum. generalin köpekleri cinstir, değerli köpeklerdir; oysa bir de buna bakın! ne tüyü var ne de biçimi. iğrenç bir yaratık. general böyle bir hayvanı saklar mı evinde hiç? aklınız alıyor mu bunu? böyle bir köpek moskova'da ya da petersburg'da görülse, ne olur biliyor musunuz? yasa masa dinlemez, hemen gebertirler onu! haklısın hryukin, bırakma bu işin peşini. cezasını çeksin, kimse sahibi! artık.."
bekçi dalgın, mırıldanıyordu:
"belki de generalindir efendim. alnında yazmıyor ki. geçen gün bahçesinde görmüştüm buna benzer bir köpeği."
kalabalıktan bir ses duyuldu:
"evet, evet, generalindir!"
"hım! giydir paltomu yeldırin'ciğim. hava serinledi galiba. üşüyorum. bu köpeği alıp generalin evine götür, sor bakalım onların mı? köpeği benim bulup yolladığımı söyle. bir daha da hayvancağızı sokağa bırakmamalarını hatırlat hizmetçilere. değerli bir köpektir belki; her domuz, elindeki sigarayı burnuna sokacak olursa, terbiyesi bozulur hayvanın. ince ruhlu bir yaratıktır köpek. sen de indir şu elini, budala! ne diye havada tutuyorsun pis parmağını! sensin suçlu!"
"generalin aşçısı geliyor, ona soralım. ey prohor! bir dakika gelsene buraya, canım! şu köpeğe bakıver bir. sizin mi bu?
"amma da yaptınız! yok bizim böyle bir köpeğimiz."
oçumelov:
"tamam" dedi, "öğrendik öğreneceğimizi. sokak köpeğidir bu. iki saat kafa şişirmeye gerek yok. sokak köpeğidir dediysem, sokak köpeğidir. gebertilecek."
prohor devam ediyordu:
"bizim değildir. geçenlerde bize konuk gelen generalin kardeşinindir. bu cins köpekleri sevmez general. kardeşi sever."
oçumelov gülümseyerek:
"generalin kardeşi geldi mi?" dedi. "vladimir ıvaniç ha? vay canına! bilmiyordum! kalacak tabi biraz?"
"kalacak."
"bak hele.. özlemişti kardeşini general! bilmiyordum geldiğini. onun köpeği demek bu? çok sevindim. al onu. sevimli bir hayvan. kıvır kıvır tüyleri var. şu adamın parmağını ısırmış. ha-ha-ha! niçin titriyorsun cici köpek? gel bakayım, gel. kızıyor yaramaz. şunun güzelliğine bakın."
prohor köpeği çağırdı, odun deposundan uzaklaştı onunla. kalabalık kahkahalarla gülüyordu hryukin'e, oçumelov sert bir sesle gözdağı verdi ona:
"cezasını çekeceksin bu yaptığının!"
sonra paltosunun önünü kapayıp uzaklaştı pazar alanından.
31.07.2013
uzun lafın kısası
çehov: dünya büyüktür ama, gene de çaldığı şeyi saklayacak yer bulamaz insan.
alain: neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.
sean o'casey: politika, esaretindeki binlerce insanı katletmiştir; din ise on binlercesini.
antoni casas ros: hayaller kurulabilir, gökyüzü arzulanabilir, hafızada binlerce enfes anı canlandırılabilir; ama bir bedenin bir ötekini arayışının yeri nasıl doldurulabilir?
la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.
bret easton ellis: en büyük iki yalan nedir? "paranı geri vereceğim." ve "ağzına boşalmayacağım."
ferit edgü: insanoğlunun bazı gerçeklerini hasıraltı etmek sevdasında olan ahlakçılar kadar ahlaksız kişi yoktur.
johannes mario simmel: hayatta işlenecek tek günah, cesaretini kaybetmektir.
michel tournier: insanın yaşamındaki en heyecan verici şey, içinde doğuştan var olan sapkınlık yönelimini keşfidir.
samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.
thomas bernhard: kendimizi aldatmayalım; cenazeler her zaman tiyatrodur.
robert m. pirsig: biz hepimiz, başkalarının hayaletlerini kibirle aşağılarız; ama kendimizinkileri cahilce, barbarca üstün tutarız.
alain: neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.
sean o'casey: politika, esaretindeki binlerce insanı katletmiştir; din ise on binlercesini.
antoni casas ros: hayaller kurulabilir, gökyüzü arzulanabilir, hafızada binlerce enfes anı canlandırılabilir; ama bir bedenin bir ötekini arayışının yeri nasıl doldurulabilir?
la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.
bret easton ellis: en büyük iki yalan nedir? "paranı geri vereceğim." ve "ağzına boşalmayacağım."
ferit edgü: insanoğlunun bazı gerçeklerini hasıraltı etmek sevdasında olan ahlakçılar kadar ahlaksız kişi yoktur.
johannes mario simmel: hayatta işlenecek tek günah, cesaretini kaybetmektir.
michel tournier: insanın yaşamındaki en heyecan verici şey, içinde doğuştan var olan sapkınlık yönelimini keşfidir.
samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.
thomas bernhard: kendimizi aldatmayalım; cenazeler her zaman tiyatrodur.
robert m. pirsig: biz hepimiz, başkalarının hayaletlerini kibirle aşağılarız; ama kendimizinkileri cahilce, barbarca üstün tutarız.
29.06.2013
uzun lafın kısası
alain: umut etmek mutluluktur.
çehov: namuslu, dürüst insanların ne kadar az olduğunu anlamak için herhangi bir iş yapmaya kalkışmak yeter.
montesquieu: azgelişmiş ülkeler kendi ordularının işgali altındadır.
fernando pessoa: en yücelerimizin tek üstünlüğü, her şeyin boş ve kaypak olduğunu daha iyi biliyor olmalarıdır.
henry miller: insanların günah ve suç dedikleri şeylerin hiçbir son anlamı yoktur.
johannes mario simmel: öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanların davranışlarında insanlıktan eser yok.
la rochefoucauld: öyle kusurlar vardır ki, iyi kullanıldılar mı erdemden de fazla parlar.
michel tournier: insanlar böyledir işte: sevdiklerine ve gurur duyduklarına nefret ettiklerinden ya da hor gördüklerinden daha çok acı çektirmenin bir yolunu bulurlar.
paul auster: kapitalist dünya insanların değil, nesnelerin dünyasıdır.
sandor marai: insanlar hiçbir şeye, menfaat gütmeyen bir arkadaşlığa duydukları kadar büyük bir özlem duymazlar.
thomas bernhard: yaşam, insanın kim olursa olsun ve ne yaparsa yapsın yitirdiği bir davadır.
sevan nişanyan: terk edip gitmenin özgürlüğüyle sarhoş olan birini kavgada yenemezsin. seni sıfırlar geçer. sırf zevki için kavgayı tırmandırır, tahmin bile edemeyeceğin seviyelere taşır. kırılırsın.
çehov: namuslu, dürüst insanların ne kadar az olduğunu anlamak için herhangi bir iş yapmaya kalkışmak yeter.
montesquieu: azgelişmiş ülkeler kendi ordularının işgali altındadır.
fernando pessoa: en yücelerimizin tek üstünlüğü, her şeyin boş ve kaypak olduğunu daha iyi biliyor olmalarıdır.
henry miller: insanların günah ve suç dedikleri şeylerin hiçbir son anlamı yoktur.
johannes mario simmel: öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanların davranışlarında insanlıktan eser yok.
la rochefoucauld: öyle kusurlar vardır ki, iyi kullanıldılar mı erdemden de fazla parlar.
michel tournier: insanlar böyledir işte: sevdiklerine ve gurur duyduklarına nefret ettiklerinden ya da hor gördüklerinden daha çok acı çektirmenin bir yolunu bulurlar.
paul auster: kapitalist dünya insanların değil, nesnelerin dünyasıdır.
sandor marai: insanlar hiçbir şeye, menfaat gütmeyen bir arkadaşlığa duydukları kadar büyük bir özlem duymazlar.
thomas bernhard: yaşam, insanın kim olursa olsun ve ne yaparsa yapsın yitirdiği bir davadır.
sevan nişanyan: terk edip gitmenin özgürlüğüyle sarhoş olan birini kavgada yenemezsin. seni sıfırlar geçer. sırf zevki için kavgayı tırmandırır, tahmin bile edemeyeceğin seviyelere taşır. kırılırsın.
31.05.2013
uzun lafın kısası
anton çehov: kadınlar başarısızlığı bağışlamazlar.
alain: yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.
clive bell: anlayışlı insanların hâlâ acısını çektikleri ya da başkalarına acısını çektirdikleri günah duygusu, gerçekte, barbarlığın bir parçasından başka bir şey değildir.
miguel de unamuno: iyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. deli olmayan ya aptaldır ya da namussuzdur.
la rochefoucauld: etkilerinin çoğuna bakarak yargıda bulunursak aşk dostluktan çok nefrete benzer.
sandor marai: yaşamın bazı anları, inancımıza ve iyi niyetimize güç veren ve çoğu zaman beklenmedik, kendiliğinden gelen bir hediyedir.
johannes mario simmel: rahat bir vicdan yumuşak bir yastığa benzer.
thomas bernhard: insanları hesaba katmak hatadır. herhangi bir insanı hesaba katmak büyük bir hatadır.
buket uzuner: çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber ortak bir dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri "o biri"ne hiç rastlayamadan ölüp gidiyorlar.
latife tekin: dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.
henry miller: insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.
paul eluard: yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.
alain: yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.
clive bell: anlayışlı insanların hâlâ acısını çektikleri ya da başkalarına acısını çektirdikleri günah duygusu, gerçekte, barbarlığın bir parçasından başka bir şey değildir.
miguel de unamuno: iyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. deli olmayan ya aptaldır ya da namussuzdur.
la rochefoucauld: etkilerinin çoğuna bakarak yargıda bulunursak aşk dostluktan çok nefrete benzer.
sandor marai: yaşamın bazı anları, inancımıza ve iyi niyetimize güç veren ve çoğu zaman beklenmedik, kendiliğinden gelen bir hediyedir.
johannes mario simmel: rahat bir vicdan yumuşak bir yastığa benzer.
thomas bernhard: insanları hesaba katmak hatadır. herhangi bir insanı hesaba katmak büyük bir hatadır.
buket uzuner: çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber ortak bir dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri "o biri"ne hiç rastlayamadan ölüp gidiyorlar.
latife tekin: dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.
henry miller: insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.
paul eluard: yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.
29.04.2013
uzun lafın kısası
albert camus: beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
anton çehov: yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.
d.h. lawrence: aşk, gerçek görüşümüzü geliştiren ve bize yazgıya karşı savaş konusunda güç veren birleştirici bir serüvendir.
fernando pessoa: hayat, hayatın dile getirilmesine engel olur. büyük bir aşk yaşasam asla anlatamazdım.
henry miller: kadınlar armağana bayılırlar; hele bu pahalı da olursa, görmeyin zevklerini!
jorge amado: on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.
latife tekin: parasızlar her istasyonda donarlar.
steven weinberg: din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi işler, kötü insanlar da kötü işler yapabilirler. ama iyi insanlara kötü işler yaptırmak dinin işidir.
miguel de unamuno: rastlantı dünyanın gizli ritmidir, rastlantı şiirin ruhudur.
paul eluard: faşizm, tüm faşizmler vatanı, aileyi ve dini savunurlar. böylesine aşağılık bir davayı ülküselleştirmek konusunda ırkçı kuramlar onun yanı başında hazır bekliyor.
buket uzuner: erkek milleti aferin salağıdır.
saul bellow: insanların ölümden bahsetmeleri dünyanın en aptalca şeyi; neden söz ettikleri hakkında en küçük bir fikirleri yok. ölüm hakkında en temel şeyleri anlayabilenlerin sayısı on binde bir bile değil.
anton çehov: yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.
d.h. lawrence: aşk, gerçek görüşümüzü geliştiren ve bize yazgıya karşı savaş konusunda güç veren birleştirici bir serüvendir.
fernando pessoa: hayat, hayatın dile getirilmesine engel olur. büyük bir aşk yaşasam asla anlatamazdım.
henry miller: kadınlar armağana bayılırlar; hele bu pahalı da olursa, görmeyin zevklerini!
jorge amado: on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.
latife tekin: parasızlar her istasyonda donarlar.
steven weinberg: din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi işler, kötü insanlar da kötü işler yapabilirler. ama iyi insanlara kötü işler yaptırmak dinin işidir.
miguel de unamuno: rastlantı dünyanın gizli ritmidir, rastlantı şiirin ruhudur.
paul eluard: faşizm, tüm faşizmler vatanı, aileyi ve dini savunurlar. böylesine aşağılık bir davayı ülküselleştirmek konusunda ırkçı kuramlar onun yanı başında hazır bekliyor.
buket uzuner: erkek milleti aferin salağıdır.
saul bellow: insanların ölümden bahsetmeleri dünyanın en aptalca şeyi; neden söz ettikleri hakkında en küçük bir fikirleri yok. ölüm hakkında en temel şeyleri anlayabilenlerin sayısı on binde bir bile değil.
31.03.2013
uzun lafın kısası
mihail bakunin: en küçük, en zararsız devlet bile düşlerinde suçludur.
albert camus: çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.
anton çehov: doktorlarla avukatlar birbirlerinin tıpkısıdır. aralarında sadece bir tek fark var: avukatlar soyarlar; doktorlarsa hem soyar hem de öldürürler.
d.h. lawrence: çoğu kadın hiç sevmez, sevmeye hiç başlamaz. sevmenin ne demek olduğunu bile bilmez. erkekler de öyle.
buket uzuner: hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.
fernando pessoa: kölelik bu hayatın yasasıdır. isyan etmenin de kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir.
john fowles: çatıdan kopup kafana düşse bile gerçek umutsuzluğun ne olduğunu anlayamazsın.
latife tekin: zihnimizdeki ağırlıklarından kurtulup eşyalardan soğuyalım. bir tekine bile sahip olmak için istek duymaya değmez.
paul klee: umarım amacıma çok çabuk ulaşmam; çünkü amaca ulaşmak kadar eleştirel bir şey yoktur.
saul bellow: radyasyondan çok, birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.
thomas jefferson: basılı herhangi bir eser hakkında ceza kovuşturması açılabileceğini düşünmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor.
henry miller: parasızım, çaresizim, umutsuzum. dünyanın en mutlu adamıyım.
albert camus: çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.
anton çehov: doktorlarla avukatlar birbirlerinin tıpkısıdır. aralarında sadece bir tek fark var: avukatlar soyarlar; doktorlarsa hem soyar hem de öldürürler.
d.h. lawrence: çoğu kadın hiç sevmez, sevmeye hiç başlamaz. sevmenin ne demek olduğunu bile bilmez. erkekler de öyle.
buket uzuner: hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.
fernando pessoa: kölelik bu hayatın yasasıdır. isyan etmenin de kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir.
john fowles: çatıdan kopup kafana düşse bile gerçek umutsuzluğun ne olduğunu anlayamazsın.
latife tekin: zihnimizdeki ağırlıklarından kurtulup eşyalardan soğuyalım. bir tekine bile sahip olmak için istek duymaya değmez.
paul klee: umarım amacıma çok çabuk ulaşmam; çünkü amaca ulaşmak kadar eleştirel bir şey yoktur.
saul bellow: radyasyondan çok, birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.
thomas jefferson: basılı herhangi bir eser hakkında ceza kovuşturması açılabileceğini düşünmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor.
henry miller: parasızım, çaresizim, umutsuzum. dünyanın en mutlu adamıyım.
1.10.2011
korku
çehov
korkuyorum her şeyden. doğuştan duygulu bir insan değilim. ölümden sonraki yaşamdı, insanlığın kaderiydi, böyle şeylerle pek az ilgilenirim. gökyüzünün yücelerine çıktığım da seyrektir. beni en çok korkutan, hiçbirimizin kurtulamadığımız, saklayamadığımız günlük bayağılıklardır. davranışlarımda nelerin gerçek, nelerin aldatıcı olduğunu anlayacak yetenekte değilim. bu yüzden de korkuyorum davranışlarımdan. yetiştirilişimin ve yaşam koşullarının beni dar bir yalan çemberinin içine soktuğunu; yaşamımın bütünüyle, her gün kendimi de, başkalarını da aldatmaktan, sonra bunu fark etmemekten oluştuğunu çok iyi biliyorum. ömrümün sonuna dek bu yalandan kurtulamayacağım düşüncesi dehşete düşürüyor beni. bugün bir şey yapıyorum, bunu neden yaptığımı yarın anlayamıyorum. petersburg'da devlet hizmetine girdim, korktum; tarımla uğraşmak için buraya geldim, gene korktum..
çok az şey bildiğimizi, bu yüzden de her gün yanıldığımızı, haksızlıklar ettiğimizi, tüm gücümüzü bize hiç gerekli olmayan, yaşamamızı engelleyen şeylere harcadığımızı görüyorum. bütün bunların neye, kime yaradığını bilmediğim, anlayamadığım için de korkuyorum. insanları anlamıyorum ben dostum, korkuyorum onlardan. köylülere bakınca dehşete kapılıyorum. bu insanların hangi yüce amaçlar uğruna acı çektiklerini, niçin yaşadıklarını anlayamıyorum. yaşam bir haz ise, köylüleri gereksiz ve artık insanlar saymak gerekir; yok eğer yaşamın anlamı da, amacı da yokluk ile katı, umutsuz bir bilgisizlikse, o zaman bu işkencenin kimin işine yaradığını, ne için sürdürüldüğünü anlayamıyorum. hiç kimseyi, hiçbir şeyi anlayamıyorum.
korkuyorum her şeyden. doğuştan duygulu bir insan değilim. ölümden sonraki yaşamdı, insanlığın kaderiydi, böyle şeylerle pek az ilgilenirim. gökyüzünün yücelerine çıktığım da seyrektir. beni en çok korkutan, hiçbirimizin kurtulamadığımız, saklayamadığımız günlük bayağılıklardır. davranışlarımda nelerin gerçek, nelerin aldatıcı olduğunu anlayacak yetenekte değilim. bu yüzden de korkuyorum davranışlarımdan. yetiştirilişimin ve yaşam koşullarının beni dar bir yalan çemberinin içine soktuğunu; yaşamımın bütünüyle, her gün kendimi de, başkalarını da aldatmaktan, sonra bunu fark etmemekten oluştuğunu çok iyi biliyorum. ömrümün sonuna dek bu yalandan kurtulamayacağım düşüncesi dehşete düşürüyor beni. bugün bir şey yapıyorum, bunu neden yaptığımı yarın anlayamıyorum. petersburg'da devlet hizmetine girdim, korktum; tarımla uğraşmak için buraya geldim, gene korktum..çok az şey bildiğimizi, bu yüzden de her gün yanıldığımızı, haksızlıklar ettiğimizi, tüm gücümüzü bize hiç gerekli olmayan, yaşamamızı engelleyen şeylere harcadığımızı görüyorum. bütün bunların neye, kime yaradığını bilmediğim, anlayamadığım için de korkuyorum. insanları anlamıyorum ben dostum, korkuyorum onlardan. köylülere bakınca dehşete kapılıyorum. bu insanların hangi yüce amaçlar uğruna acı çektiklerini, niçin yaşadıklarını anlayamıyorum. yaşam bir haz ise, köylüleri gereksiz ve artık insanlar saymak gerekir; yok eğer yaşamın anlamı da, amacı da yokluk ile katı, umutsuz bir bilgisizlikse, o zaman bu işkencenin kimin işine yaradığını, ne için sürdürüldüğünü anlayamıyorum. hiç kimseyi, hiçbir şeyi anlayamıyorum.
6.09.2011
defterimde kuş sesleri
erdal öz
kendi ordumun eline tutsak düştüm.
inanç, özgür düşüncenin karşısındaki en büyük tehlike. dünya görüşü tamam; ama düşünceler inanç haline geldi mi, artık tartışma kabul etmiyor.
duygulanmak en kötü düşman burada. [hapishanede]
güzel bir kitabı okumak, insanın o karmakarışık beynini nasıl da temizliyor!
rilke: yalnızlıktan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklemektir. insanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. hayır, anlamazlar. insanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır.
tolstoy: bir sanatçının en büyük amacı, o sayısız, o bitmez tükenmez belirtileri içinde hayatı bütünüyle sevdirmektir.
ho şi minh: gerçek barışa ulaşmak için önce gerçek bağımsızlığı kazanmak gerekir.
marx/engels: bizim özel mülkiyeti kaldırmak niyetinde olduğumuzu söylüyor ve bundan dehşete düşüyorsunuz. ama sizin bugünkü toplumunuzda özel mülkiyet, nüfusun onda dokuzu için şimdiden ortadan kaldırılmıştır.
regis debray: devrimci için her başarısızlık bir sıçrama tahtasıdır ve teoriye kaynaklık etmesi bakımından, kazanılmış zaferlerden daha zengindir, deney ve bilgi deposudur.
mao zedung: sınıflı bir toplumda her kişi belli bir sınıfın durumunu üstlenir; sınıf damgasını taşımayan hiçbir düşünce yoktur.
ho şi minh: emperyalizm var oldukça savaş tehlikesi de var demektir.
güzel bir romana başlamak, güzel bir eve taşınmak kadar güzel.
balzac: sevmek, bir başkasının hayatını yaşamaktır.
beni aç bırak, evsiz, urbasız bırak
beni sensiz bırakma (metin eloğlu)
rilke: sevilenlerin yaşamı perişandır ve tehlikede. ah onlar kendilerini aşsalardı da sevenler olsalardı!
primo levi: amaçları, insanı, insandan daha az bir şey haline getirmekti.
"özgürlüğün karşılığı ne kadar yükselirse yükselsin, o karşılığı ödeyebilen insan, her yerde, her zaman özgürdür."
çehov: tanrı bizi beylik sözlerden korusun.
ey yarın! nasıl bir gün olacaksın?
hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür.
"bizi sen yazacaksın. bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. boku bokuna asılıp gideceğiz. yanımıza sokulan tek yazar sensin. bizlerden sen sorumlusun reis. bizleri iyice incele. bize sorular sor; gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. yazar mısın?" (deniz gezmiş)
kendi ordumun eline tutsak düştüm.inanç, özgür düşüncenin karşısındaki en büyük tehlike. dünya görüşü tamam; ama düşünceler inanç haline geldi mi, artık tartışma kabul etmiyor.
duygulanmak en kötü düşman burada. [hapishanede]
güzel bir kitabı okumak, insanın o karmakarışık beynini nasıl da temizliyor!
rilke: yalnızlıktan söz etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklemektir. insanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. hayır, anlamazlar. insanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır.
tolstoy: bir sanatçının en büyük amacı, o sayısız, o bitmez tükenmez belirtileri içinde hayatı bütünüyle sevdirmektir.
ho şi minh: gerçek barışa ulaşmak için önce gerçek bağımsızlığı kazanmak gerekir.
marx/engels: bizim özel mülkiyeti kaldırmak niyetinde olduğumuzu söylüyor ve bundan dehşete düşüyorsunuz. ama sizin bugünkü toplumunuzda özel mülkiyet, nüfusun onda dokuzu için şimdiden ortadan kaldırılmıştır.
regis debray: devrimci için her başarısızlık bir sıçrama tahtasıdır ve teoriye kaynaklık etmesi bakımından, kazanılmış zaferlerden daha zengindir, deney ve bilgi deposudur.
mao zedung: sınıflı bir toplumda her kişi belli bir sınıfın durumunu üstlenir; sınıf damgasını taşımayan hiçbir düşünce yoktur.
ho şi minh: emperyalizm var oldukça savaş tehlikesi de var demektir.
güzel bir romana başlamak, güzel bir eve taşınmak kadar güzel.
balzac: sevmek, bir başkasının hayatını yaşamaktır.
beni aç bırak, evsiz, urbasız bırak
beni sensiz bırakma (metin eloğlu)
rilke: sevilenlerin yaşamı perişandır ve tehlikede. ah onlar kendilerini aşsalardı da sevenler olsalardı!
primo levi: amaçları, insanı, insandan daha az bir şey haline getirmekti.
"özgürlüğün karşılığı ne kadar yükselirse yükselsin, o karşılığı ödeyebilen insan, her yerde, her zaman özgürdür."
çehov: tanrı bizi beylik sözlerden korusun.
ey yarın! nasıl bir gün olacaksın?
hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür.
"bizi sen yazacaksın. bizim şu anda tek görgü tanığımız sensin. boku bokuna asılıp gideceğiz. yanımıza sokulan tek yazar sensin. bizlerden sen sorumlusun reis. bizleri iyice incele. bize sorular sor; gerekli her şeyi öğren, yaz bizi. yazar mısın?" (deniz gezmiş)
Kategori:
.kitap,
.xyz,
balzac,
çehov,
deniz gezmiş,
erdal öz,
friedrich engels,
ho şi minh,
karl marx,
mao zedung,
metin eloğlu,
primo levi,
rainer maria rilke,
regis debray,
tolstoy
12.01.2011
köpeğiyle dolaşan kadın
anton çehov
romalıların ya da eski yunanlıların söyledikleri her şey gerçek değildir. peygamberleri, ozanları, yüce düşünce uğruna acı çekenleri olağan insanlardan ayıran yüksek duygululuk, coşkunluk, heyecan kişioğlunun canlı yanına, yani bedensel sağlığına karşıttır her zaman. bir kez daha söylüyorum: sağlıklı, olağan olmak istiyorsan, sürüye katıl.
yalnızca düşmanlarını anımsarlar insanlar; dostlarını ise unuturlar.
insan yakınlarını, onları kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anki kadar hiçbir zaman sevemiyor.
dünya büyüktür ama, gene de çaldığı şeyi saklayacak yer bulamaz insan.
mutsuzlar bencil, öfkeli, haksız, serttirler. birbirlerini ancak aptallar kadar anlayabilirler. mutsuzluk kişileri birleştireceğine, ayırır. üzüntünün ortak olduğu durumlarda olduğundan daha çok sertlik ve haksızlık yapar, birbirlerini hiç anlayamazlar.
hayata onu bağlayan bir bağı varsa mutludur insan.
ölüm cezası, ömür boyu hapis cezasından çok daha dürüst, çok daha insancıl bir çözüm yoludur. ölüm cezası birden öldürüyor; ömür boyu hapis ise yavaş yavaş. söyler misiniz, sizi birkaç dakika içinde öldüren cellat mıdır daha iyi bir insan, yoksa canınızı yıllar boyu ağır ağır çıkaran mı?
devlet tanrı değildir. insanın elinden gerektiğinde geri veremeyeceği bir şeyi almaya hakkı yoktur.
nasıl olursa olsun, yaşamak, hiç yaşamamaktan iyidir.
"isterlerse tavuklardan alçağa da inebilirler kartallar
ama tavuklar bulutlara yükselemezler hiç"
filozoflarla gerçek bilgelerin kayıtsız olduklarını söylerler. doğru değildir. kayıtsızlık ruhun felci, bir çeşit bir çeşit erken ölümdür.
anlaşılmayan şeyler korkunçtur.
yaşam üzerine başka türlü düşünmek gerekir. yaşam seni ezip yok edene kadar alabildiğince çok şey almalıdır ondan.
yakınlarının huzurunu her şeyin üstünde tutan bir insan ülküsel yaşamdan bütünüyle vazgeçmelidir.
aslında her yerde tuhaftır yaşam koşulları. insanlar arasındaki ilişkileri anlamanın olanağı yoktur. öyle ki, bunları düşününce tüyleri diken diken olur insanın. yüreğini bir soğukluk doldurur.
"kadın kısmının başka bir işi yoksa, pırasa almaya çıkar."
kişi sevince, bu aşk üzerine düşünecekse, mutluluk ya da mutsuzluğu, iyilik ya da kötülüğü zamanla değişen kavramıyla göz önüne almalı ya da hiç düşünmemeli.
başkalarının yalanlarını dinlemek ve bu yalanları yutmuş göründüğün için seni aptal bellemelerine göz yummak, alçalmayı sineye çekmek; dürüst, özgür insanların yanında olduğunu açık açık söyleyememek, üstelik yalan söylemek zorunda kalmak, gülümsemek.. hayır, hayır, beş para bile değeri olmayan bir lokma ekmek, bir sıcak köşe, bir mevki için çekilmez bütün bunlar. böyle bir dünyada yaşanmaz!
en kötü barış bile en iyi çatışmadan iyidir.
bir cümle ne kadar anlamlı, güzel kurulmuş olursa olsun; ancak tasasız, heyecansız kişileri etkileyebilir. mutlu ya da mutsuz kişilere her zaman yetmez. mutlulukla mutsuzluğun en iyi anlatış yolunun çoğunlukla sessizlik olmasının nedeni de budur. aşıklar birbirlerini sustukları zaman daha iyi anlarlar, mezar başında söylenen ateşli, duygulu sözler ancak yabancıları etkiler, ölenin arkada bıraktığı karısına, çocuklarına soğuk, yavan gelir.
romalıların ya da eski yunanlıların söyledikleri her şey gerçek değildir. peygamberleri, ozanları, yüce düşünce uğruna acı çekenleri olağan insanlardan ayıran yüksek duygululuk, coşkunluk, heyecan kişioğlunun canlı yanına, yani bedensel sağlığına karşıttır her zaman. bir kez daha söylüyorum: sağlıklı, olağan olmak istiyorsan, sürüye katıl.yalnızca düşmanlarını anımsarlar insanlar; dostlarını ise unuturlar.
insan yakınlarını, onları kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anki kadar hiçbir zaman sevemiyor.
dünya büyüktür ama, gene de çaldığı şeyi saklayacak yer bulamaz insan.
mutsuzlar bencil, öfkeli, haksız, serttirler. birbirlerini ancak aptallar kadar anlayabilirler. mutsuzluk kişileri birleştireceğine, ayırır. üzüntünün ortak olduğu durumlarda olduğundan daha çok sertlik ve haksızlık yapar, birbirlerini hiç anlayamazlar.
hayata onu bağlayan bir bağı varsa mutludur insan.
ölüm cezası, ömür boyu hapis cezasından çok daha dürüst, çok daha insancıl bir çözüm yoludur. ölüm cezası birden öldürüyor; ömür boyu hapis ise yavaş yavaş. söyler misiniz, sizi birkaç dakika içinde öldüren cellat mıdır daha iyi bir insan, yoksa canınızı yıllar boyu ağır ağır çıkaran mı?
devlet tanrı değildir. insanın elinden gerektiğinde geri veremeyeceği bir şeyi almaya hakkı yoktur.
nasıl olursa olsun, yaşamak, hiç yaşamamaktan iyidir.
"isterlerse tavuklardan alçağa da inebilirler kartallar
ama tavuklar bulutlara yükselemezler hiç"
filozoflarla gerçek bilgelerin kayıtsız olduklarını söylerler. doğru değildir. kayıtsızlık ruhun felci, bir çeşit bir çeşit erken ölümdür.
anlaşılmayan şeyler korkunçtur.
yaşam üzerine başka türlü düşünmek gerekir. yaşam seni ezip yok edene kadar alabildiğince çok şey almalıdır ondan.
yakınlarının huzurunu her şeyin üstünde tutan bir insan ülküsel yaşamdan bütünüyle vazgeçmelidir.
aslında her yerde tuhaftır yaşam koşulları. insanlar arasındaki ilişkileri anlamanın olanağı yoktur. öyle ki, bunları düşününce tüyleri diken diken olur insanın. yüreğini bir soğukluk doldurur.
"kadın kısmının başka bir işi yoksa, pırasa almaya çıkar."
kişi sevince, bu aşk üzerine düşünecekse, mutluluk ya da mutsuzluğu, iyilik ya da kötülüğü zamanla değişen kavramıyla göz önüne almalı ya da hiç düşünmemeli.
başkalarının yalanlarını dinlemek ve bu yalanları yutmuş göründüğün için seni aptal bellemelerine göz yummak, alçalmayı sineye çekmek; dürüst, özgür insanların yanında olduğunu açık açık söyleyememek, üstelik yalan söylemek zorunda kalmak, gülümsemek.. hayır, hayır, beş para bile değeri olmayan bir lokma ekmek, bir sıcak köşe, bir mevki için çekilmez bütün bunlar. böyle bir dünyada yaşanmaz!
en kötü barış bile en iyi çatışmadan iyidir.
bir cümle ne kadar anlamlı, güzel kurulmuş olursa olsun; ancak tasasız, heyecansız kişileri etkileyebilir. mutlu ya da mutsuz kişilere her zaman yetmez. mutlulukla mutsuzluğun en iyi anlatış yolunun çoğunlukla sessizlik olmasının nedeni de budur. aşıklar birbirlerini sustukları zaman daha iyi anlarlar, mezar başında söylenen ateşli, duygulu sözler ancak yabancıları etkiler, ölenin arkada bıraktığı karısına, çocuklarına soğuk, yavan gelir.
5.01.2011
elçi
anton çehov
- şişşt.. kapıcının odasına gidelim, burada olmaz. duyar bakarsınız.
kapıcı odasına gittiler. onları gizliden dinlemesin diye, postaya yolladılar kapıcıyı. makar, defteri aldı, şapkasını giydi; ama postaneye gidecek yerde, merdivenin altına gizlendi. bir başkaldırının söz konusu olduğunu biliyordu. önce kaşalotov döktü içini, arkasından dezdemonov, dezdemonov'dan sonra da zraçkov. ağzına geleni söylüyordu üçü de! öfkeden kıpkırmızı olmuş yüzlerde kaslar geriliyor, göğüslere yumruklar inip kalkıyordu.
- 19. yüzyılın ikinci yarısındayız, taş devrinde değil! (soluk almadan konuşuyordu kaşalotov) bu göbekli şişkoların yaptıklarına eskisi gibi göz yumulmuyor artık! bıktık, yeter be! zamanı çoktan geldi de geçiyor.
uzun süre söylendi durdu.
dezdemonov'un söyledikleri de yaklaşık olarak aynı şeylerdi. zraçkov küfür bile etti. birbirinin sözünü kesiyor, bağırıp çağırıyorlardı. ama sağduyu sahibi biri çıktı sonunda. yüzüne bir endişe ifadesi verdi, sümüklü mendiliyle alnını sildikten sonra söze başladı:
- değmez aslında canım. ah, ah.. tutalım ki öyle. gerçek olduğunu kabul edelim. ama neye dayanarak? bugün bana yarın sana, derler. amir olunca bu kez size başkaldırır astlarınız. inanın buna. sıkın dişinizi.
ama dinleyen olmadı onu. sözünü bitirtmediler; ite kaka kapı dışarı ediyorlardı onu ki, sağduyunun bir şeye yaramadığını görüp o da katıldı arkadaşlarına; ağzını bozdu, atıp tutmaya başladı.
- bizlerin de onun gibi birer insan olduğumuzu ona göstermenin zamanı gelmiştir artık! (diyordu dezdemonov) tekrar ediyorum, ne uşağız biz ne de şamar oğlanı! gladyatör değiliz! gururumuzla oynanmasına izin veremeyiz, alay ettirmeyiz kendimizle! "sen" diyor bize, selamımıza karşılık vermiyor, bir şey söylerken dinlemiyor bizi, başını öte yana çeviriyor, pis pis azarlıyor insanı. günümüzde uşaklara bile "sen" denmiyor, nerde kaldı bizim gibi soylu insanlara! bunu böyle söylemeli ona!
- geçen gün çağırdı beni, "nedir o surat?" dedi. "git de tahta beziyle yıkasın seni makar!" şakaya bir diyeceğimiz yok tabi. ama bir keresinde de..
zraçkov kesti sözünü:
- bir gün eşimle bir yere gidiyorduk, onunla karşılaştık. "ah seni gidi kepçe ağız ah, hep karı kız peşinde koşarsın! hem de açık açık!" karımdır, efendim dedim. özür bile dilemedi, ağzını şapırdata şapırdata çekip gitti. karım tam üç gün ağladı sinirinden. gururuna dokundu tabii kadıncağızın. "karı kız" dedi. oysa siz de bilirsiniz.. karım..
- sözün kısası baylar, bu böyle devam edemez artık! ya biz, ya o. artık aynı dairede çalışamayız onunla! ya o gitsin buradan, ya biz! hayvanca çalışacağımıza çalışmayız daha iyi! 19. yüzyıldayız. günümüzde herkesin bir gururu var! küçük bir insan bile olsam, bir eşya değilim ben. benim de bir ruhum, bir kişiliğim var. izin veremem! böyle söyleyelim bunu ona! bunun böyle devam edemeyeceğini içimizden biri gidip söylesin ona. bizim adımıza söylesin. hadi! kim gidecek? korkmayın, korkulacak bir şey yok! kim gidiyor? tüh.. allah kahretsin.. sesim de kısıldı birden..
aralarında bir elçi seçmeye koyuldular. uzun tartışmalardan sonra en zeki, konuşmayı en iyi bilen, en yürekli olduğuna karar verilip dezdemonov seçilmişti. kitaplığa üyeydi, yazısı güzeldi, okumuş kızlarla arkadaşlık ediyordu; öyleyse zekiydi. ne söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini bilirdi. yürekliliğine gelince, söz yoktu yürekliliğine. bir keresinde kulüpte, onu "basit bir insan" sanan polis memurunu, ondan özür dilemeye nasıl zorladığını bilmeyen yoktu. adam gık bile diyememişti. herkesin ağzındaydı. dezdemonov'un ne denli gözü pek bir insan olduğu..
- hadi senya'cığım! korkma! söyle ona her şeyi! taşı gediğine koy! her kuşun etinin yenmeyeceğini anlat ona! "bu yaptığın nedir?" de. "kendine başka uşak ara! bizden ne üstün yanın var? istemiyoruz seni!" evet. söyle işte. hadi senya'cığım. sevgili dostum. saçlarını tara yalnız. böyle söyle ona.
- sinirli bir insanım ben baylar, bakarsınız kötü bir söz çıkar ağzımdan, belaya girer başım. zraçkov gitse daha iyi olur!
- olmaz senya'cığım, sen git. zraçkov'un erkekliği koyunlara karşı tutar ancak, o da sarhoşken. aptalın biridir o; ama sen öyle değilsin. hadi yürü canım.
dezdemonov saçlarını taradı, yeleğini düzeltti, eliyle ağzını kapayarak öksürdükten sonra yürüdü. hepsi de tutmuşlardı soluklarını. müdürün odasına girince kapının dibinde durdu dezdemonov, titreyen parmaklarını dudaklarında gezdirdi. peki ama nereden, nasıl başlayacaktı? müdürün, çok iyi tanıdığı dazlak kafasını, siyah sakalını görünce sırtından soğuk bir ürperti geçti, karnına bir şey saplandı sanki. ama pek o kadar önemli değildi bu; korkmaya değmezdi. yürekli olmalıydı!
- ee.. ne istiyorsun?
dezdemonov öne bir adım attı, ağzını açtı, dilini oynattı, gelgelelim sesi çıkmıyordu. ağzına bir şeyler olmuştu sanki. aynı anda, yalnız ağzına değil, içinde bir şeylerin olduğunu hissetmişti elçi. cesareti ruhundan karnına geçmiş, orayı kazımış, sonra topuklara inmiş, çizmelerine saplanmıştı. oysa delik deşikti çizmelerinin altı. felaket!
- ee.. ne istiyorsun dedim, duymuyor musun?
- şey.. efendim.. hiçbir şey istemiyorum efendim. nasıl söylesem, duydum ki efendim, şey..
dezdemonov dilini tuttu; ama dilinin söz dinlediği yoktu, devam ediyordu:
- sayın eşinizin bir piyango düzenlediğini duydum da efendim. bir kupa arabası varmış. acaba bir biletçik de bana, efendim..
- bilet mi? pekala. hepsi beş bilet kaldı bende. beşini de alacak mısın?
- ha.. ha.. hayır efendim. yalnız bir biletçik.. yeter.
- beşini de alacak mısın, sana soruyorum!
- peki efendim.
- tanesi altı rubledir. ama senden beş ruble alalım. yazdır adını. uğurlu olsun.
- he-he-he.. mersi efendim. çok teşekkür ederim.
- hadi bakalım, yürü!
bir dakika sonra dezdemonov kapıcı odasındaydı. yüzü mosmordu; gözleri yaşlı, arkadaşlarından 25 ruble borç istiyordu.
- 25 ruble verdim ona arkadaşlar; oysa benim değildi bu para! kaynanam, götürüp evinin kirasını vereyim diye, bu sabah vermişti onu bana. hadi baylar, 25 ruble verin bana! yalvarırım!
- şişşt.. kapıcının odasına gidelim, burada olmaz. duyar bakarsınız.
kapıcı odasına gittiler. onları gizliden dinlemesin diye, postaya yolladılar kapıcıyı. makar, defteri aldı, şapkasını giydi; ama postaneye gidecek yerde, merdivenin altına gizlendi. bir başkaldırının söz konusu olduğunu biliyordu. önce kaşalotov döktü içini, arkasından dezdemonov, dezdemonov'dan sonra da zraçkov. ağzına geleni söylüyordu üçü de! öfkeden kıpkırmızı olmuş yüzlerde kaslar geriliyor, göğüslere yumruklar inip kalkıyordu.
- 19. yüzyılın ikinci yarısındayız, taş devrinde değil! (soluk almadan konuşuyordu kaşalotov) bu göbekli şişkoların yaptıklarına eskisi gibi göz yumulmuyor artık! bıktık, yeter be! zamanı çoktan geldi de geçiyor.
uzun süre söylendi durdu.
dezdemonov'un söyledikleri de yaklaşık olarak aynı şeylerdi. zraçkov küfür bile etti. birbirinin sözünü kesiyor, bağırıp çağırıyorlardı. ama sağduyu sahibi biri çıktı sonunda. yüzüne bir endişe ifadesi verdi, sümüklü mendiliyle alnını sildikten sonra söze başladı:
- değmez aslında canım. ah, ah.. tutalım ki öyle. gerçek olduğunu kabul edelim. ama neye dayanarak? bugün bana yarın sana, derler. amir olunca bu kez size başkaldırır astlarınız. inanın buna. sıkın dişinizi.
ama dinleyen olmadı onu. sözünü bitirtmediler; ite kaka kapı dışarı ediyorlardı onu ki, sağduyunun bir şeye yaramadığını görüp o da katıldı arkadaşlarına; ağzını bozdu, atıp tutmaya başladı.
- bizlerin de onun gibi birer insan olduğumuzu ona göstermenin zamanı gelmiştir artık! (diyordu dezdemonov) tekrar ediyorum, ne uşağız biz ne de şamar oğlanı! gladyatör değiliz! gururumuzla oynanmasına izin veremeyiz, alay ettirmeyiz kendimizle! "sen" diyor bize, selamımıza karşılık vermiyor, bir şey söylerken dinlemiyor bizi, başını öte yana çeviriyor, pis pis azarlıyor insanı. günümüzde uşaklara bile "sen" denmiyor, nerde kaldı bizim gibi soylu insanlara! bunu böyle söylemeli ona!
- geçen gün çağırdı beni, "nedir o surat?" dedi. "git de tahta beziyle yıkasın seni makar!" şakaya bir diyeceğimiz yok tabi. ama bir keresinde de..
zraçkov kesti sözünü:
- bir gün eşimle bir yere gidiyorduk, onunla karşılaştık. "ah seni gidi kepçe ağız ah, hep karı kız peşinde koşarsın! hem de açık açık!" karımdır, efendim dedim. özür bile dilemedi, ağzını şapırdata şapırdata çekip gitti. karım tam üç gün ağladı sinirinden. gururuna dokundu tabii kadıncağızın. "karı kız" dedi. oysa siz de bilirsiniz.. karım..
- sözün kısası baylar, bu böyle devam edemez artık! ya biz, ya o. artık aynı dairede çalışamayız onunla! ya o gitsin buradan, ya biz! hayvanca çalışacağımıza çalışmayız daha iyi! 19. yüzyıldayız. günümüzde herkesin bir gururu var! küçük bir insan bile olsam, bir eşya değilim ben. benim de bir ruhum, bir kişiliğim var. izin veremem! böyle söyleyelim bunu ona! bunun böyle devam edemeyeceğini içimizden biri gidip söylesin ona. bizim adımıza söylesin. hadi! kim gidecek? korkmayın, korkulacak bir şey yok! kim gidiyor? tüh.. allah kahretsin.. sesim de kısıldı birden..
aralarında bir elçi seçmeye koyuldular. uzun tartışmalardan sonra en zeki, konuşmayı en iyi bilen, en yürekli olduğuna karar verilip dezdemonov seçilmişti. kitaplığa üyeydi, yazısı güzeldi, okumuş kızlarla arkadaşlık ediyordu; öyleyse zekiydi. ne söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini bilirdi. yürekliliğine gelince, söz yoktu yürekliliğine. bir keresinde kulüpte, onu "basit bir insan" sanan polis memurunu, ondan özür dilemeye nasıl zorladığını bilmeyen yoktu. adam gık bile diyememişti. herkesin ağzındaydı. dezdemonov'un ne denli gözü pek bir insan olduğu..
- hadi senya'cığım! korkma! söyle ona her şeyi! taşı gediğine koy! her kuşun etinin yenmeyeceğini anlat ona! "bu yaptığın nedir?" de. "kendine başka uşak ara! bizden ne üstün yanın var? istemiyoruz seni!" evet. söyle işte. hadi senya'cığım. sevgili dostum. saçlarını tara yalnız. böyle söyle ona.
- sinirli bir insanım ben baylar, bakarsınız kötü bir söz çıkar ağzımdan, belaya girer başım. zraçkov gitse daha iyi olur!
- olmaz senya'cığım, sen git. zraçkov'un erkekliği koyunlara karşı tutar ancak, o da sarhoşken. aptalın biridir o; ama sen öyle değilsin. hadi yürü canım.
dezdemonov saçlarını taradı, yeleğini düzeltti, eliyle ağzını kapayarak öksürdükten sonra yürüdü. hepsi de tutmuşlardı soluklarını. müdürün odasına girince kapının dibinde durdu dezdemonov, titreyen parmaklarını dudaklarında gezdirdi. peki ama nereden, nasıl başlayacaktı? müdürün, çok iyi tanıdığı dazlak kafasını, siyah sakalını görünce sırtından soğuk bir ürperti geçti, karnına bir şey saplandı sanki. ama pek o kadar önemli değildi bu; korkmaya değmezdi. yürekli olmalıydı!
- ee.. ne istiyorsun?
dezdemonov öne bir adım attı, ağzını açtı, dilini oynattı, gelgelelim sesi çıkmıyordu. ağzına bir şeyler olmuştu sanki. aynı anda, yalnız ağzına değil, içinde bir şeylerin olduğunu hissetmişti elçi. cesareti ruhundan karnına geçmiş, orayı kazımış, sonra topuklara inmiş, çizmelerine saplanmıştı. oysa delik deşikti çizmelerinin altı. felaket!
- ee.. ne istiyorsun dedim, duymuyor musun?
- şey.. efendim.. hiçbir şey istemiyorum efendim. nasıl söylesem, duydum ki efendim, şey..
dezdemonov dilini tuttu; ama dilinin söz dinlediği yoktu, devam ediyordu:
- sayın eşinizin bir piyango düzenlediğini duydum da efendim. bir kupa arabası varmış. acaba bir biletçik de bana, efendim..
- bilet mi? pekala. hepsi beş bilet kaldı bende. beşini de alacak mısın?
- ha.. ha.. hayır efendim. yalnız bir biletçik.. yeter.
- beşini de alacak mısın, sana soruyorum!
- peki efendim.
- tanesi altı rubledir. ama senden beş ruble alalım. yazdır adını. uğurlu olsun.
- he-he-he.. mersi efendim. çok teşekkür ederim.
- hadi bakalım, yürü!
bir dakika sonra dezdemonov kapıcı odasındaydı. yüzü mosmordu; gözleri yaşlı, arkadaşlarından 25 ruble borç istiyordu.
- 25 ruble verdim ona arkadaşlar; oysa benim değildi bu para! kaynanam, götürüp evinin kirasını vereyim diye, bu sabah vermişti onu bana. hadi baylar, 25 ruble verin bana! yalvarırım!
14.04.2010
bütün öyküleri 1
anton çehov
şurası bir gerçek ki, yeryüzünde salt mutluluk diye bir şey yoktur. mutluluk kendi zehrini içinde taşır ya da dışarıdan başka bir şey işin içine karışıp onu zehirler.
çağımızda insanın inançlarını yitirmesi eski eldivenlerini yitirmesi kadar kolaydır.
şahindi, kargaya kul oldu.
insanlara olan inancımı yitirdim, kimseye güvenim kalmadı.
yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.
şurası bir gerçek ki, yeryüzünde salt mutluluk diye bir şey yoktur. mutluluk kendi zehrini içinde taşır ya da dışarıdan başka bir şey işin içine karışıp onu zehirler.çağımızda insanın inançlarını yitirmesi eski eldivenlerini yitirmesi kadar kolaydır.
şahindi, kargaya kul oldu.
insanlara olan inancımı yitirdim, kimseye güvenim kalmadı.
yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.
4.06.2009
çalıntı kitap deposu
doğan hızlan
iyi her şey, gün gelir sevilir.
büyük yazarlar, yaşadıkları yeri sağlıklarında bedenleriyle, öldükten sonra da anılarıyla kaplar, silinmez izler bırakır.
yazarın söylediklerinin doğruluğu tartışılmaz da, her zaman bizi yabancılara kötü gösteriyor diye lanetlenir. en sevdiğimiz yaratık devekuşudur.
suçlamak çok kolaydır; insanı tatmin eder, rahatlatır. yalnız unutmayalım herkesin bir molla kasım'ı vardır. bugünü iyi bilmek mümkündür ama yarını değil.
edebiyat, çeşitlilikten doğan zenginliktir.
yazmak zor iştir ama okumak çok daha zor iştir.
kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.
ille görmek için mi beklenir güzel günler
beklemek de güzel (arif damar)
çehov, bir genç yazara gönderdiği mektubunda yazarlığın altın ilkesinin gizini vermişti: "yaz; yazacak bir şeyin yoksa olmadığını yaz."
filiz ali: tarihe mal olmuş sanatçılar hakkında anma günleri yapılacaksa, bunun, en azından 1 yıl önce tasarlanmaya başlanması gerekir. ciddi bilimsel araştırmalar yapılması gerekir. dostlar alışverişte görsün misali durmadan yapılan anma günleri bence özellikle ölmüş olan sanatçılara karşı bir haksızlıktır. yeterince duyurulmadan yapılan anma günlerine de çok az kişi katılıyor. yasak savar gibi anma günü yapılmasını hata olarak görüyorum ben.
ciddilik pozunu takınanları sarsan, ona ayna gösteren kişiler, bence insanlığın gelişiminin öncüleridir.
kalabalıklar içinde yalnızlık, yalnızlıkların en giderilmezidir.
osmanlı'yı iyi bilen, tanınmış bir bilim adamının görüşünü çok severim: "osmanlı" demişti bir gün, "beş olan islamın şartına bir altıncısını ekledi, o da haddini bilmek."
palyaçoların en iyi seyircileri, çocuklarla yaşlılar. doğru bir saptama; ikisi de maske takma gereği duymazlar.
"her şeyi bilmek olanağı yoktur. ne var ki, ilgili olduğunuz konuda edineceğiniz bilgilerin nerede olduğunu bilmelisiniz."
ara güler: fotoğraf bir eğlence aracı, bir hobi değildir. çevremizdeki gerçeklerin daha sonraki kuşaklara kalmasını sağlayan bir araçtır. bu araç tarihin, tarihçinin kalemi gibidir. bizler bu yaşadığımız çağın objektifli tarihçileriyiz.
"yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere." (bertolt brecht)
"en iyi hediye kitaptır." ister okuyun, ister yakın. kültür ve turizm bakanlığı, kütüphane haftası dolayısıyla böyle bir kampanya açıyormuş. hafta; parlak törenlerle ilgi uyandırabilir, kitaba sevgiyi yaratmasa bile, bunu düzenleyenlerin siciline olumlu puanlar kazandırabilir. talihsizlik işte. kampanyanın başlamasından kısa bir süre önce ahmet altan'ın "sudaki iz" romanının imhasına karar verildi. böylesine zararlı bir metaya sevgi duyulması için açılan kampanya hem inandırıcılıktan hem içtenlikten uzak.
mevlanasız ruh sömürüsü olmaz.
"ben dehamı yaşamıma, yeteneğimi de yazılarıma koydum." (oscar wilde)
attila ilhan, "dersaadet'te sabah ezanları" kitabındaki osmanlıca kelimeleri anlamayanlar için, "öğrensin keratalar" demişti. belki biraz aşırı bir çabaya çağrıda bulunmaydı ama, gerçeklik payı büyüktü.
ödül; bir yazarın, bir kitabın bütün değerini belirlemez; ama şimşekleri dağıtır.
steven blumberg adında bir kitapperest (biblioman, kitap delisi) kitap çalmaktan 1991 yılında mahkum olmuş. 20 yıllık koleksiyonculuk (!) kariyerinde 23 bin 600 kitap çalmış, değeri 10 milyon doları buluyormuş. 268 kitaplığa fare gibi girip çıkmış, amerika'da 45 eyaletin hırsızlık dosyalarında onun adı var.
"roman sokağa tutulmuş bir aynadır." (stendhal)
arizona üniversitesi'nden dr. charles gerba'nın yürüttüğü araştırmanın sonuçlarına göre; eğer masanızda yemek yerseniz, masanızda 20 bin mikrop barınıyor demekmiş. bu oran klozet kapağında daha azmış. ya telefon ahizeleri? onlarda da 25 bin mikrop yaşıyormuş.
"masası temiz olanların zihinleri açık değildir."
çoğu zaman bizim güzel konuşuyor dediğimiz kişi, büyük ölçüde hoş ve boş konuşan kişidir.
"ölümden başka her şeyin çaresi vardır."
kötü yapmaktansa hiç yapmamayı tercih edelim.
iyi her şey, gün gelir sevilir.büyük yazarlar, yaşadıkları yeri sağlıklarında bedenleriyle, öldükten sonra da anılarıyla kaplar, silinmez izler bırakır.
yazarın söylediklerinin doğruluğu tartışılmaz da, her zaman bizi yabancılara kötü gösteriyor diye lanetlenir. en sevdiğimiz yaratık devekuşudur.
suçlamak çok kolaydır; insanı tatmin eder, rahatlatır. yalnız unutmayalım herkesin bir molla kasım'ı vardır. bugünü iyi bilmek mümkündür ama yarını değil.
edebiyat, çeşitlilikten doğan zenginliktir.
yazmak zor iştir ama okumak çok daha zor iştir.
kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.
ille görmek için mi beklenir güzel günler
beklemek de güzel (arif damar)
çehov, bir genç yazara gönderdiği mektubunda yazarlığın altın ilkesinin gizini vermişti: "yaz; yazacak bir şeyin yoksa olmadığını yaz."
filiz ali: tarihe mal olmuş sanatçılar hakkında anma günleri yapılacaksa, bunun, en azından 1 yıl önce tasarlanmaya başlanması gerekir. ciddi bilimsel araştırmalar yapılması gerekir. dostlar alışverişte görsün misali durmadan yapılan anma günleri bence özellikle ölmüş olan sanatçılara karşı bir haksızlıktır. yeterince duyurulmadan yapılan anma günlerine de çok az kişi katılıyor. yasak savar gibi anma günü yapılmasını hata olarak görüyorum ben.
ciddilik pozunu takınanları sarsan, ona ayna gösteren kişiler, bence insanlığın gelişiminin öncüleridir.
kalabalıklar içinde yalnızlık, yalnızlıkların en giderilmezidir.
osmanlı'yı iyi bilen, tanınmış bir bilim adamının görüşünü çok severim: "osmanlı" demişti bir gün, "beş olan islamın şartına bir altıncısını ekledi, o da haddini bilmek."
palyaçoların en iyi seyircileri, çocuklarla yaşlılar. doğru bir saptama; ikisi de maske takma gereği duymazlar.
"her şeyi bilmek olanağı yoktur. ne var ki, ilgili olduğunuz konuda edineceğiniz bilgilerin nerede olduğunu bilmelisiniz."
ara güler: fotoğraf bir eğlence aracı, bir hobi değildir. çevremizdeki gerçeklerin daha sonraki kuşaklara kalmasını sağlayan bir araçtır. bu araç tarihin, tarihçinin kalemi gibidir. bizler bu yaşadığımız çağın objektifli tarihçileriyiz.
"yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere." (bertolt brecht)
"en iyi hediye kitaptır." ister okuyun, ister yakın. kültür ve turizm bakanlığı, kütüphane haftası dolayısıyla böyle bir kampanya açıyormuş. hafta; parlak törenlerle ilgi uyandırabilir, kitaba sevgiyi yaratmasa bile, bunu düzenleyenlerin siciline olumlu puanlar kazandırabilir. talihsizlik işte. kampanyanın başlamasından kısa bir süre önce ahmet altan'ın "sudaki iz" romanının imhasına karar verildi. böylesine zararlı bir metaya sevgi duyulması için açılan kampanya hem inandırıcılıktan hem içtenlikten uzak.
mevlanasız ruh sömürüsü olmaz.
"ben dehamı yaşamıma, yeteneğimi de yazılarıma koydum." (oscar wilde)
attila ilhan, "dersaadet'te sabah ezanları" kitabındaki osmanlıca kelimeleri anlamayanlar için, "öğrensin keratalar" demişti. belki biraz aşırı bir çabaya çağrıda bulunmaydı ama, gerçeklik payı büyüktü.
ödül; bir yazarın, bir kitabın bütün değerini belirlemez; ama şimşekleri dağıtır.
steven blumberg adında bir kitapperest (biblioman, kitap delisi) kitap çalmaktan 1991 yılında mahkum olmuş. 20 yıllık koleksiyonculuk (!) kariyerinde 23 bin 600 kitap çalmış, değeri 10 milyon doları buluyormuş. 268 kitaplığa fare gibi girip çıkmış, amerika'da 45 eyaletin hırsızlık dosyalarında onun adı var.
"roman sokağa tutulmuş bir aynadır." (stendhal)
arizona üniversitesi'nden dr. charles gerba'nın yürüttüğü araştırmanın sonuçlarına göre; eğer masanızda yemek yerseniz, masanızda 20 bin mikrop barınıyor demekmiş. bu oran klozet kapağında daha azmış. ya telefon ahizeleri? onlarda da 25 bin mikrop yaşıyormuş.
"masası temiz olanların zihinleri açık değildir."
çoğu zaman bizim güzel konuşuyor dediğimiz kişi, büyük ölçüde hoş ve boş konuşan kişidir.
"ölümden başka her şeyin çaresi vardır."
kötü yapmaktansa hiç yapmamayı tercih edelim.
Kategori:
.kitap,
.xyz,
#edebiyat,
#okumak,
ara güler,
arif damar,
attila ilhan,
bertolt brecht,
charles gerba,
çehov,
doğan hızlan,
filiz ali,
kerime nadir,
mevlana,
oscar wilde,
stendhal,
steven blumberg
8.01.2009
büyük oyunlar
anton çehov
doktorlarla avukatlar birbirlerinin tıpkısıdır. aralarında sadece bir tek fark var: avukatlar soyarlar; doktorlarsa hem soyar, hem de öldürürler.
yaşadığım süre içinde doktorlara, avukatlara ve kadınlara hiçbir zaman inanmadım. saçma, saçma, şarlatanlık ve dalavere!
bir erkek felsefe yapıyorsa eğer, buna bilgelik taslamak ya da laf ebeliği yapmak denir; ama bir ya da iki kadın felsefe yapıyorsa, bunun adı zırvalamaktır.
namuslu, dürüst insanların ne kadar az olduğunu anlamak için herhangi bir iş yapmaya kalkışmak yeter..
işte hayat.. insan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür!
veremin en etkili ilacı, tam bir gönül rahatlığıdır.
"çiçekler her bahar yenileniyor; ama mutluluk geri gelmez bir daha.."
yirmisindeyken hepimiz kahramanızdır, ne olursa olsun gözümüzü kırpmadan her işe atılırız, otuzunda ise yorulur, hiçbir işe yaramaz oluruz.
bu dünyada hiçbir şey ümitsiz değildir. ümitsizlik, karşılıksız aşk, ahlar, vahlar; şımarıklıktan başka bir şey değil bütün bunlar. insan istemeli önce.
eğer bir insanın gerçek bir hayatı yoksa, seraplarla yaşamaya başlar. hiçbir şey olmayacağına böylesi daha iyidir.
insanlara inanmadan yaşanmaz.
birkaç bin ruble için, kadınların giyeceği birkaç pılı pırtı, boş hevesler, gösteriş düşkünlükleri için binlerce ağacı devirmek, yok etmek.. gelecek kuşaklar barbarlığımıza lanet okuyacaklar!
katıksız iyilik ya da kötülük yoktur.
gerçekten yaşamayınca insan, seraplarla avunur. ne de olsa, tam bir hiçlikten daha iyidir.
toplumda sanatçılara hayranlık duyuluyor, onlara sözgelimi, tüccarlara olduğundan daha başka türlü davranılıyorsa, eşyanın doğasına uygun bir şeydir bu. bir çeşit idealizmdir.
bir yapıt açık, kesin, belirli bir düşünceyi içermelidir. belirli bir amaç olmadan yola çıkarsanız, ya yolunuzu şaşırırsınız ya da yeteneğiniz yok eder sizi.
kadınlar başarısızlığı bağışlamazlar.
umutsuz aşk romanlarda olur. saçma bütün bunlar. budalalık hepsi. insanın kendini bırakmaması, balığın kavağa çıkmasını bekler gibi boş umutlara kapılmaması gerek.. yüreğinde aşkın kıpırtısını duydun mu, yapılacak en iyi şey onu ordan kovmaktır.
ölüm korkusu hayvansal bir korkudur. onu altetmek gerekir. ancak ölümden sonraki hayata inananlar, bilinçli olarak korkarlar ölümden; çünkü günahlarının ağırlığı altında ezilirler.
sık sık düşünürüm: yaşama yeniden ama bu kez bilinçli olarak başlanabilseydi? yaşamış olduklarımız, hani derler ya, taslak, öteki de onun temize çekilmişi olsaydı, ne olurdu acaba?
her yaşamda başta gelen şey, onun biçimidir. biçimini yitiren, yok olup gider. günlük yaşamımızda da böyledir bu.
insan ya neden yaşadığını bilmeli ya da her şey saçma.
gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.
yaşam geçip gitti, hiç yaşanmamış gibi.
* ivanov, orman cini, vanya dayı, martı, üç kız kardeş, vişne bahçesi
doktorlarla avukatlar birbirlerinin tıpkısıdır. aralarında sadece bir tek fark var: avukatlar soyarlar; doktorlarsa hem soyar, hem de öldürürler.yaşadığım süre içinde doktorlara, avukatlara ve kadınlara hiçbir zaman inanmadım. saçma, saçma, şarlatanlık ve dalavere!
bir erkek felsefe yapıyorsa eğer, buna bilgelik taslamak ya da laf ebeliği yapmak denir; ama bir ya da iki kadın felsefe yapıyorsa, bunun adı zırvalamaktır.
namuslu, dürüst insanların ne kadar az olduğunu anlamak için herhangi bir iş yapmaya kalkışmak yeter..
işte hayat.. insan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür!
veremin en etkili ilacı, tam bir gönül rahatlığıdır.
"çiçekler her bahar yenileniyor; ama mutluluk geri gelmez bir daha.."
yirmisindeyken hepimiz kahramanızdır, ne olursa olsun gözümüzü kırpmadan her işe atılırız, otuzunda ise yorulur, hiçbir işe yaramaz oluruz.
bu dünyada hiçbir şey ümitsiz değildir. ümitsizlik, karşılıksız aşk, ahlar, vahlar; şımarıklıktan başka bir şey değil bütün bunlar. insan istemeli önce.
eğer bir insanın gerçek bir hayatı yoksa, seraplarla yaşamaya başlar. hiçbir şey olmayacağına böylesi daha iyidir.
insanlara inanmadan yaşanmaz.
birkaç bin ruble için, kadınların giyeceği birkaç pılı pırtı, boş hevesler, gösteriş düşkünlükleri için binlerce ağacı devirmek, yok etmek.. gelecek kuşaklar barbarlığımıza lanet okuyacaklar!
katıksız iyilik ya da kötülük yoktur.
gerçekten yaşamayınca insan, seraplarla avunur. ne de olsa, tam bir hiçlikten daha iyidir.
toplumda sanatçılara hayranlık duyuluyor, onlara sözgelimi, tüccarlara olduğundan daha başka türlü davranılıyorsa, eşyanın doğasına uygun bir şeydir bu. bir çeşit idealizmdir.
bir yapıt açık, kesin, belirli bir düşünceyi içermelidir. belirli bir amaç olmadan yola çıkarsanız, ya yolunuzu şaşırırsınız ya da yeteneğiniz yok eder sizi.
kadınlar başarısızlığı bağışlamazlar.
umutsuz aşk romanlarda olur. saçma bütün bunlar. budalalık hepsi. insanın kendini bırakmaması, balığın kavağa çıkmasını bekler gibi boş umutlara kapılmaması gerek.. yüreğinde aşkın kıpırtısını duydun mu, yapılacak en iyi şey onu ordan kovmaktır.
ölüm korkusu hayvansal bir korkudur. onu altetmek gerekir. ancak ölümden sonraki hayata inananlar, bilinçli olarak korkarlar ölümden; çünkü günahlarının ağırlığı altında ezilirler.
sık sık düşünürüm: yaşama yeniden ama bu kez bilinçli olarak başlanabilseydi? yaşamış olduklarımız, hani derler ya, taslak, öteki de onun temize çekilmişi olsaydı, ne olurdu acaba?
her yaşamda başta gelen şey, onun biçimidir. biçimini yitiren, yok olup gider. günlük yaşamımızda da böyledir bu.
insan ya neden yaşadığını bilmeli ya da her şey saçma.
gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.
yaşam geçip gitti, hiç yaşanmamış gibi.
* ivanov, orman cini, vanya dayı, martı, üç kız kardeş, vişne bahçesi








