29.4.16

uzun lafın kısası

maya angelou: bilgeliğin esası sadeliktedir.

bertolt brecht: demokratik ülkelerde ekonominin şiddet özelliği fark edilmez; otoriter ülkelerde fark edilmeyen, şiddetin ekonomik özelliğidir.

anatoli ribakov: iktidarı elde tutmak, onu ele geçirmekten daha zordur.

erich fromm: bir insan için en büyük seçim, elindekiyle kendini aşmak için, yaratacağı mı yoksa yok mu edeceği, seveceği mi yoksa nefret mi edeceğidir.

voltaire: sizi saçmalıklara inandırabilenler, size katliam da yaptırabilirler.

jaroslav hasek: bu dünyada herkes dürüst davransaydı çok geçmeden millet birbirinin gırtlağına sarılırdı.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız. 

kierkegaard: hiçbirine inanma dostum; anladıkları hiçbir şey yok; anlasalardı yaşamları bunu gösterirdi ve eylemleri bilgilerini yansıtırdı.

alexandre dumas: her zengin adamın yolu üzerinde yanından sürünerek geçtiği yoksullar vardır.

romain gary: sonuç olarak, tüm söyleyebileceğim, her allahın günü insan olmadığım için kendi kendimi kutladığım. yüreğim yok benim. tanrıya şükürler olsun.

orhan pamuk: yeni bir hayat, her zaman daha güzel bir manzaradır.

sylvia plath: sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.

23.4.16

coole park

w. b. yeats


son romantiklerdik biz, konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa 
halkın kitabına, en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

22.4.16

akıl gözü

özdemir asaf


seni bulmaktan önce aramak isterim
seni sevmekten önce anlamak isterim
seni bir yaşam boyu bitirmek değil de
sana hep hep yeniden başlamak isterim

18.4.16

bir kez daha

friedrich nietzsche


altuni tasasızlık, gel!
sensin ölümün en mahrem, en hoş ağız tadı!
- çok mu hızlı koştum yolumda?
ancak şimdi, derman kalmayınca ayaklarda
arayıp buldu beni bakışların, bir kez daha
arayıp buldu beni saadetin, bir kez daha

15.4.16

kitle devleti

carl gustav jung

kitle devletinin insanların birbirlerini karşılıklı olarak anlamalarını teşvik etmek gibi bir niyeti yoktur; o daha ziyade insanı atomlarına ayırmanın ve bireyi ruhsal olarak soyutlamanın peşindedir.

nasıl ki bireyin kendisiyle ilgili anlamadığı ve anlamak istemediği her şeyi bir başkasına yükleyerek başından atmak gibi vazgeçemediği bir eğilimi varsa, kötülüğü daima karşı tarafta görmek de politik oluşumların doğasında vardır.

bireyler birbirlerinden ne kadar kopuk olurlarsa devletin gücü o kadar pekişir; veya tam tersi.

örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

gölge yönümüzü tanımak, kusursuz olmadığımızı kabul etmemiz için bize gereken alçak gönüllüğü sağlar. ve insani bir ilişkinin kurulabilmesi için tam da bu bilinçli kabullenmeye ve saygıya ihtiyacımız vardır. insani bir ilişki ayrımlara ve kusursuzluğa dayanmaz; zira bunlar sadece farklılıkları vurgularlar veya tam karşıtın ortaya çıkmasına neden olurlar. insani bir ilişki, daha ziyade mükemmel olmamaya, zayıf, çaresiz ve desteğe muhtaç olmaya dayanır -bağımlılığın bizzat temelini ve itici gücünü oluşturan budur.

kusursuz olanın başkasına ihtiyacı yoktur; ama zayıf olanın vardır. çünkü o kendisine bir destek arar ve partnerini daha aşağı bir konuma düşüren; hatta aşağılayan herhangi bir şeyle yüzleşemez. bu aşağılama ancak idealizmin çok önemli bir rol oynadığı durumlarda çok kolaylıkla gerçekleşebilir.

insani ilişki ve toplumun birleşmesi sorunu, özgürlüğünü kaybetmiş, kişisel ilişkileri karşılıklı güvensizlik sonucu zayıflamış olan kitle insanının atomlara ayrıldığı günümüzde acil bir önem taşımaktadır. nerede adalet belirsizse, polis casusluğu ve terör iş başındaysa, insanlar soyutlanmaya ve yalnızlığa düşerler; ki diktatör devletin amacı ve hedefi de budur; çünkü varlığını güçleri ellerinden alınmış sosyal ünitelerin mümkün olduğunca çok sayıda bir araya yığılmasına dayandırır.

bu tehlikeyi göğüsleyebilmek için, özgür toplumun etkili bir birleştirici bağa ihtiyacı vardır; yani "komşunu sev" türünden bir ilkeye. ama bu sevgi, içimizdekini karşımızdakine yansıtmamızdan doğan anlayışsızlık yüzünden acı çekiyor.

insan ilişkileri sorununu psikolojik bakış açısıyla düşünmek özgür topluma büyük fayda sağlayacaktır; çünkü toplumu bir arada tutan ve ona güç veren şey burada saklıdır. sevginin bittiği yerde güç savaşları, şiddet ve terör başlar.

önünde sonunda, sadece popüler yalanlar değil, gerçekler bile dalga dalga yayılabilir.

theo ile vincent

ali bulunmaz

theo'yla vincent van gogh'un ilişkisi, kardeşliğin ötesinde bir dostluk olarak nitelenebilir. vincent'in en coşkulu, melankolik ve fiziksel anlamda rahatsız olduğu günlerde theo hep yanındaydı.

çocukluğundan uzak ama hiçbir hatırasını unutmayan vincent, yaşamının sıkıntılı ve ruhsal açıdan badirelerle dolu günlerinde, annesinin ve babasının evini, onlarla geçirdiği günleri sürekli anımsadığını kardeşi theo'ya uzun uzun yazıyor. resimde de günlük yaşamında da vincent, kendisini sürekli didikleme ve durduğu yeri belirleme takıntısı geliştirdiğinden, karşılaştığı herkeste "gergin insan" izlenimi bırakıyor.

hollanda'dan çıkıp ingiltere, fransa ve belçika'ya dek süren ve yine hollanda'yla tamamlanan yolculuk çemberinde, bir yandan resim yapıyor, bir yandan da sürekli ailesini ve geçmişini düşünüp hatıralarındaki boşlukları doldurmaya uğraşıyor. bu yıllarda vaizlik ve öğretmenlik başta olmak üzere pek çok işe de el atıyor. konuşma yeteneksizliği yüzünden vaizlik ve içe kapanıklığı nedeniyle öğretmenlik günleri kısa sürüyor. kafasının karışıklığı, çoğu zaman durgun oluşu, ani patlamaları ve kendisini kapatıp günlerce resim çalışması, bu savruluşlarında hayli etkili. bütün bu haller, theo'ya bazen yüklü dinsel pasajlarla örülü bazen de konudan konuya atladığı mektuplar olarak geri dönüyor.

theo'nun varlığı, vincent için tam anlamıyla bir güvence; en umutsuz anlarında theo'ya sığınıyor ve kardeşinin el vermesiyle ayağa kalkıyor. vincent'in antisosyalliği bile theo'nun yardımseverliğini engellemiyor. hatta bu yardımların altında ezildiğini hisseden vincent, kendisinin aileden farklı bir yerde durduğunu ve "bir van gogh olamadığını" söylüyor.

vincent'in para harcama konusunda hayli yeteneksiz olduğu mektuplara sıkça yansıyor. aldığı malzemeleri çabucak tüketen, modellik yapan kişilere fazla fazla ücret ödeyen ve sürekli ev değiştiren vincent, theo'ya epey pahalıya patlıyor. elbette bu, olayın dışarıdan görünüşü; çünkü theo asla şikayetçi değil. ağabeyinin bir işkolik oluşu, theo'nun hesabını bilmesine neden oluyor. resim tutkusu, vincent'in gözünü karartan ve neredeyse başka hiçbir şeyi önemsememesine neden olacak şekilde hayatını kaplayan bir uğraş.

resimle beraber becerebildiği en büyük şey paylaşmak. buna karşın konuşma ve insanlarla ilişki kurmada son derece zayıf biri. doğru düzgün diyaloğa girebildiği yegane insan olan kardeşi theo'ya duygularını anlatmasını sağlayan en önemli araç yine mektuplar.

theo'ya son günlerinde yazdığı mektuplarından birinde "sana yük olduğum için beni sevimsiz bulduğuna dair bir korku var içimde." diyor.

diğer pek çok şeyle birlikte sözünü ettiği bu korku, 27 temmuz 1890 günü, resim yapmak için gittiği auvers tarlalarından birinde, nereden edindiği bilinmeyen köhne silahı kalbine dayayıp tetiği çekmesine neden oluyor. 29 temmuz'daki ölümüne dek yanı başında yine theo hazır bulunuyor. bu olay, onun için de sonun başlangıcı. ağabeyinin ölümünü izleyen altı ay boyunca ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşan theo, ocak 1891'de hayata veda edince hikaye bitiyor. theo'nun eşi, kocasının mezarını vincent'inkinin hemen bitişiğine taşıtınca ikilinin bağı, dostluğu ve öyküsü, dünyaya yavaş yavaş yayılıyor.

resimleriyle konuşan, arta kalan zamanlarda da kardeşine mektuplar yazan vincent'in yapmak istediği şey epey geç kavranır: "resmini satmak, sergi açmak, üne kavuşmak değildir derdi; anlaşılmaktır." kendinden duyduğu kuşkuyu dengeleyecek, ona güven verecek bir ilgi. yalnızca bu.

16 mayıs 1882'de yazdığı mektupta bir dolu lafın arasına şöyle bir cümle sıkışır: "insan öldükten sonra dirilir." buğday tarlasında kalbine sıktığı kurşunun ardından başlayan süreci anlatmaya yeter de artar bu cümle; o da başka pek çoğu gibi vincent'in ölümünden sonra gerçek anlamını bulur.

14.4.16

daktiloya çekilmiş şiirler

nilgün marmara



hiç kullanılmamış bir zamanın göz kapaklarını açıyorum

aşağılık belirtileri sahipliğin, birleştirdi
ne geceyi ne gündüzü
kölelik yetişemedi aralık paylarına sevincin

"biz rengin değil
ara rengin peşindeyiz"

gerçek bilinsin, diliyoruz
düz, eğri, çapraz ya da değirmi
güzeldir açığa çıkışı yüreğin
sen bil ki, ben de seveyim

ve doğruluruz her karanlıkla
sarsılmanın yakın imgesinde

yabancıların en yakınıydın sen

yüreğin burkulması
göz dayanıksızlığı
aşk azlığı

açılır ve kapanmaz
tarihin yakut yarası

aşk küçük bir kilimdir
duvarlarıyla sayılan küçük bir deniz

gerçek yasaktır

"ben babamın yuvarladığı
çığın altında kaldım"

çocukluğun kendini saf bir biçimde
akışa bırakması ne güzeldi
yiten bu işte

çok kullanılmış bir zamanın gözlerini kapattım

13.4.16

çağdaş bireycilik

zygmunt bauman

erich fromm'un özlü ifadesiyle "sevgi esas itibariyle almak değil vermektir."

eğer sevgi, tam da doğası gereği, sevgi nesnelerini (bir kişi, bir grup insan, bir dava) doyum mücadelesinde bir araya getirme, bu kavgada onlara yardım etme, bu mücadeleyi destekleme ve savaşçıları kutsama eğilimi anlamına geliyorsa, o zaman "sevmek", sevgi nesnesi uğruna kişisel kaygıyı terk etmeye hazır olmak, kendi mutluluğunu sevilen nesnenin mutluluğunun bir yansıması, bir yan etkisi kılmak demektir.

aynı nedenle (iki bin yıl sonra lucanus'u tekrarlayacak olursak) "talihe rehin vermek" de demektir. severek, talihi kadere dönüştürmeye çalışırız. ancak sevginin isteklerini, ordo amoris'in mantığını izleyerek kaderimizi talihe rehin veririz. görünüşte ihtilaflı olan bu iki eğilim gerçekte yapışık ikizler gibidir ve ayrılamazlar.

ehrenreich ve english'ın işaret ettiği gibi: "eski bağların artık çözüldüğü post-romantik dünyada önemli olan tek şey sizsiniz. olmak istediğiniz şey olabilirsiniz; yaşamınızı, çevrenizi, hatta görünüşünüzü ve duygularınızı seçebilirsiniz. eski koruma ve bağımlılık hiyerarşileri yok artık, yalnızca özgürce son verilen özgür sözleşmeler var. uzun zaman önce üretim ilişkilerini içine alarak genişleyen piyasa şimdi bütün ilişkileri içerecek şekilde genişlemiştir."

gilles lipovetsky çağdaş bireyciliğe ilişkin, açıkça şunu söylüyor: "fedakarlık kültürü artık ölmüştür. kendimizden başka bir şey uğruna yaşamanın yükümlülükleriyle kendimizi belirlemeyi bıraktık."

dünyanın yönetilme biçimiyle ilgili kaygının yerini, kendi kendini yönetme kaygısı aldı. bizi üzen ve kaygılandıran şey, bütün sakinleriyle beraber dünyanın hali değil; dünyadaki zorbalıkların, saçmalıkların ve adaletsizliklerin, kaygılı bireyin iç huzurunu ve psikolojik dengesini bozan ruhsal sıkıntılar ve duygusal sarsılmalar şeklinde yeniden dolaşıma girmesinin ürünü olan şeylerdir.

özgüven ve özsaygı olarak geri tepen, kişinin toplumsal mevkisinin "güvenliğine duyulan iştahı" dayandıracak -şahsen sahip olduğumuz ve elde edeceğimiz kişisel varlıklar dışında- pek bir şey mevcut olmadığından, kabul görme isteğinin "toplumun her yerini sarmış olması" çok doğal, diyor jean-claude kaufmann: "herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle."

unutmayalım ki başkalarının "onay ve hayranlığı" ile sağlanan özsaygının temellerinin zayıf olduğunu da bilmeyen yoktur. gözlerin kaydığı malumdur ve onların çevrildiği ya da gezindiği şeyler de tahmin edilmesi imkansız bir şekilde eğilip bükülmeleriyle meşhurdur. dolayısıyla, "gayretle arama"nın itici gücü ve zorunluluğu gerçekte asla sona ermez.

günümüzdeki teyakkuz halinin ılımlılığı, dünün onayını ve övgülerini yarının suçlaması ve alayına dönüştürebilir pekala. tanınmak, bir bahis oyunundaki karton tavşan gibidir: devamlı köpekler tarafından kovalanır; ama asla pençelerine düşmez.

hayat yollarında

panait istrati

eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

kavga, ondan zevk alan için bir canlılık belirtisidir. bir düşünce uğrunda savaşmak, bir duygu, bir aşk ya da bir çılgınlık uğrunda savaşmak; ama bir şeye inanarak savaşmak: işte hayat. savaşın gerekliliğini duymayan, insan hayatı değil, bitkisel hayat yaşıyor demektir.

kurulmuş bir nüfuz, zayıfların gözünde sınırsız bir güç gibi görünür; buna boyun eğer ve katlanırlar. ulusların zorbaların bütün kötülüklerine sabretmeleri de bu yüzden değil midir?

zalimlerin milyonlarca insanı hükümleri altında tutmaları birtakım sözde erdemleri yüzünden değil, sadece ezilenlerin korkularındandır.

bir felaket tek başına gelmez derler ya, galiba mutluluk da bazen katmerli oluyor; yoksa hayat çekilmez bir yük olurdu.

herkes çalar, elinden gelen herkes! hiç kimse elinin emeğiyle bir koca gemi ya da bir gazoz fabrikası kuramaz.

ah o dostluk! onlara lanet etmiyorum, ama can ciğer dost kalarak, dostluğa büyük değer vererek bir yandan da ne cinayetler işleriz biz!

karı dediğin güneş gibidir, ne fazla uzakta dur ne çok yakınına git. hem karı, hem de gemi sahibi olmaya kalkarsan eninde sonunda birinden biri seni denizin dibine gönderir.

ah! sevilen bir dosttan ayrılmak ne güç şeydir!

yaşanmış bütün düşlerin bilançosu felaketlerle kapanır. böyle olması da yerindedir. yoksa dünya düş kurucularla dolup taşardı.

hayatın bize sevdirdiği şeyler ne kadar çeşitlidir ve arzunun doğurduğu cesaret ne yılmaz şeydir!

insan makinesini harekete geçiren her şey iyidir.

güzellik yalnız bizim hayalimizdedir. insan peşinden koştuğu hedefe varsın ya da varmasın, uğradığı düş kırıklığının tadı hemen hemen aynıdır. zaten sonuçlar hep birbirine benzer. arzuları ölçüsüz adam için önemli olan taraf savaştır, arzuları devam ettiği sürece kaderiyle giriştiği savaştır. işte bütün hayat, düş kurucunun hayatı budur.

9.4.16

din

emerson: bir çağın dini, ondan sonraki çağın edebi eğlencesidir. 

gore vidal: tek ya da çılgın ve kuvvetli bir tanrıyı temel alan bütün dinler, insan ırkına, yirmi beş yıldır gayet işe yarayan, din dışı bir etik ve eğitim sistemi olan konfüçyüsçülük'ten daha az fayda sağlamıştır.

marlene dietrich: eğer yüce bir varlık varsa çıldırmış olmalı.

gregory s. paul: bir yaratıcıya inanmak ve tapınmak; dünya çapında daha yüksek cinayet, gençlik ve erken yetişkin ölümleri, zührevi hastalık, genç annelik ve kürtaj oranlarının ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır.

anatole france: doğanın hiçbir ahlaki ilkesi yoktur. iyi ve kötü arasında bir ayrım yapmaz.

jiddu krishnamurti: yüzyıllardır öğretmenlerimiz, otoritelerimiz, kitaplarımız, azizlerimiz tarafından şımartıldık. "bana bu konudaki her şeyi anlat" dedik ve onların söyledikleriyle yetindik. biz ikinci el insanlarız.

edwin way teale: bir şeyin sizi iyi hissettirdiği sürece doğru ya da yanlış olduğunu umursamamak, paranız olduğu sürece onu nasıl elde ettiğinizi umursamamak kadar kötüdür.

ezra pound: çan çalmak, propaganda yapan dinler için bir semboldür. diğer insanların sessizliğine yapılan anlamsız bir müdahaledir.

steven pinker: dini açıklamalar bilinmeye değmez; çünkü eski gizemlere bir o kadar daha kafa karıştırıcı yeni yorumlar eklenmesine yol açarlar.

8.4.16

yalnızgezerin düşleri

jean-jacques rousseau

çocuklarla konuşmak kadar sağlam bir kafa ve özenle seçilmiş kelimeler kullanmayı gerektiren başka hiçbir şey yoktur.

öğrene öğrene yaşlanıyorum.

şanssızlık büyük bir öğreticidir fakat dersleri pahalıya patlar ve çoğunlukla da sağladığınız yarar ödediğiniz bedele değmez.

sabırlı, ılımlı, razı ve adil bir insan olmak bir kimsenin öldüğünde bile yanında götürebileceği bir servettir. yaşlılığımın geri kalan kısmını adadığım tek ve faydalı çalışma işte budur. her ne kadar kolay olmasa da ilerleme kaydedip doğduğum günden daha erdemli biri olarak hayat veda edebilirsem ne mutlu bana!

akıl ancak ve ancak kendini dinletebildiğinde konuşmaya başlar.

genel ve soyut gerçek, en kıymetli mal varlığıdır. o, aklın gözüdür; o olmadan insan kördür. insan, davranışlarını yönlendirmeyi, yapılması gerekeni yapmayı, gerçek amacına doğru ilerlemeyi onun sayesinde öğrenir.

hayatta her şeyin bir telafisi vardır.

bir insanın önemsediği ve mutlu olmak için gereksinim duyduğu şeylerin sayısı çok fazla olmayabilir; ama bunlar kişinin sahip olduğu ve her nerede olursa olsun talep edebileceği haklarıdır. bunlar, başkasına verilmekle eksilmeyen ortak bir servet olduğu için, insanı bunlardan mahrum etmek en büyük hırsızlıktır.

solon: sana öğretmenlik eden düşmanların olsa bile bilge, dürüst ve alçak gönüllü bir insan olmak için hiçbir zaman geç değildir.

daimi bir mutluluğun varlığına inanmıyorum. en büyük mutlulukları yaşarken bile, kalbimizin bize "bu anın bir ömür boyu sürmesini isterdim" diyebildiği anlar çok nadirdir.

dikkatli baktığımızda, nedenini kalbimizde bulamayacağımız hiçbir istem dışı hareketimiz yoktur.

sınav ne kadar büyük ve çetin olursa ona tutunmayı da daha iyi öğrenir insan. sonunda mükafatını alacağına inananlar için tüm zorlu acılar gücünü kaybeder.

"yeryüzünde yetmiş sene geçirdim, yedi sene yaşadım."

böyle acınası bir haldeyken bile, ne hayatımı ne de alınyazımı en mutlu insanlarınkine değişmem. o şanslı insanlardan biri olacağıma, tüm sefaletimle kendim olmayı yeğlerim.

5.4.16

güneşe bakmak ölümle yüzleşmek

irvin yalom

hayata değer vermenin yolu, başkaları için şefkat duymanın yolu, her şeyi en derin şekilde sevmenin yolu, bu yaşantıların sonunda kaybolacağının farkında olmaktır.

öz farkındalık büyük bir armağan, hayat kadar değerli bir hazinedir. bizi insan yapan şeydir. ama bedeli de çok ağırdır: ölümlülük yarası. varoluşumuz, büyüyüp gelişeceğimiz ve kaçınılmaz bir şekilde ölüp yok olacağımız bilgisiyle gölgelenir.

ölümün farkına varmak bir uyanış deneyimi, büyük hayat değişiklikleri için güçlü bir katalizördür.

hayat arkadaşının zihninin yavaş yavaş fakat amansızca dağıldığına tanık olmaktan daha korkunç çok az sıkıntı vardır.

ne kadar olasılığın yolunu kapatırsanız hayatınız o kadar küçük, kısa ve önemsiz görünür.

ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur; ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır.

iyi fikirler, hatta güç fikirleri bile, nadiren tek seferde yeterli olur. tekrar dozlar halinde verilmeleri gerekir.

zenginlik deniz suyu gibidir; içtikçe susuzluğumuz artar. sonunda biz mallara değil, onlar bize sahip olur.

ölüm anksiyetesini azaltmada ve kişisel değişim sağlaması için uyanma deneyimini kontrol altına almada en etkili olan şey, fikirler ve kişinin diğer insanlarla arasındaki yakın ilişkiyle yarattığı sinerjidir.

sırf orada bulunmanız bile ölümle karşı karşıya olan -veya fiziksel olarak sağlıklı olup ölüm anksiyetesi yaşayan- bir kişiye sunabileceğiniz en büyük hizmettir.

çok yaşlı biri öldüğünde onunla birlikte pek çok kişi daha ölür.

kendi varoluşları problem oluşturan tek yaratıklar insanlardır.

"bilge olmak için, kilerinde havlayan vahşi köpekleri dinlemeyi öğrenmelisin."

insan sıradanlıkla tükendiğinde derin endişelerden ve kendini derinlemesine incelemekten uzaklaşır.

önemli kararların her zaman derin kökleri vardır. her seçim bir vazgeçiştir ve her vazgeçiş sınırlılıkların ve geçiciliğin farkına varmamızı sağlar.

sunset park

paul auster

eğer çelikten yapılmamışsanız, para bulmak için göstereceğiniz yıpratıcı çaba ruhunuzu yok edebilir.

bütün bu siktirici dünyanın anasını belleyeyim!

her şeyi yerli yerine oturtmak için ölümle kısa bir sohbetten daha etkili bir şey yoktur.

hiçbir fırtına sonsuza dek sürmez.

hiçbir tasarısı olmamak, hiçbir özlemi ve umudu olmamak, elindekiyle yetinmek, güneşin doğuşundan bir sonraki tan vaktine kadar olan sürede dünya neyi sunuyorsa onu kabullenmek; kişi böyle yaşayabilmek için bir insanın isteyebileceklerinin en azını istemek zorundadır.

kimse kimseye benzemez; işler ters gittiği zaman herkes kendine göre tepki verir.

herhangi bir şekilde yaralanmadıkça erkek olamazsınız.

hiç tanımadığınız seyircilerin karşısına dikilip başka bir kişiliğe bürünmek cesur olmayı mı gerektirir; yoksa bu bir zorunluluk, bir seyredilme ihtiyacı mıdır ya da insana o işi yaptıran dürtü kendini tutabilme yetisinden yoksun olmak mıdır?

iki, birden güçlüdür. bir, dörtten iyidir. üç, aşırı fazla da olabilir; ancak yeterli de olabilir. beş, ipin ucunu kaçırmaktır. altı, çılgınlık olur.

güzellik kendi başının çaresine bakabilir.

kitaplar tehlikeli değildir; kitaplar onları okuyanlara sadece keyif ve mutluluk verir; insanların kendilerini yaşama ve birbirlerine daha bağlı hissetmelerini sağlar; dünyanın öteki ucundaki ülkenin başındaki sakallı, eğer ingiliz'in kitabına karşıysa, yapacağı tek şey kitabı okumayı bırakıp bir yere kaldırmak ve sonra da unutmaktır.

unutma oğul! iflas bir son değil, yeni bir başlangıçtır.

4.4.16

dinin kökenleri

sigmund freud

korku arzudan daha güçlüdür.

tabu, dışarıdan bir otoriteyle zorla empoze edilen ilkel bir yasaktır ve insanlardaki en güçlü özlemlere yöneliktir. tabunun temeli, bilinçdışında güçlü bir eğilim duyulan yasak bir eylemdir.

david hume: insanlarda, her türlü varlığı kendileri gibi değerlendirmeye ve her nesneye yakından bildikleri ve bilincinde oldukları özellikler atfetmeye yönelik evrensel bir eğilim vardır.

saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.

saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olduklarının itirafıdır.

nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüklere dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.

büyünün her şeye kadirliği sadece düşüncelere atfetmesine karşılık, animizm bu gücün bir kısmını ruhlara devrederek dinin oluşumuna giden yolu hazırlar. ruhlar ve kötü ruhlar -iblisler- insanın kendi duygusal dürtülerinin yansımaları olmaktan öte bir şey değildir. kendi duygusal yüklerini kişilere dönüştürür, dünyayı onlarla doldurur ve kendi iç ruhsal süreçleriyle tekrar kendi dışında karşılaşır.

hepimiz zavallı birer günahkarız.

robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."

bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.

nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir.

rahatı kaçan ağaç

melih cevdet anday


tanıdığım bir ağaç var
etlik bağlarına yakın
saadetin adını bile duymamış
tanrının işine bakın

geceyi gündüzü biliyor
dört mevsimi, rüzgarı, karı
ay ışığına bayılıyor
ama kötülemiyor karanlığı

ona bir kitap vereceğim
rahatını kaçırmak için
bir öğrenegörsün aşkı
ağacı o vakit seyredin