29.4.16

uzun lafın kısası

maya angelou: bilgeliğin esası sadeliktedir.

bertolt brecht: demokratik ülkelerde ekonominin şiddet özelliği fark edilmez; otoriter ülkelerde fark edilmeyen, şiddetin ekonomik özelliğidir.

anatoli ribakov: iktidarı elde tutmak, onu ele geçirmekten daha zordur.

erich fromm: bir insan için en büyük seçim, elindekiyle kendini aşmak için, yaratacağı mı yoksa yok mu edeceği, seveceği mi yoksa nefret mi edeceğidir.

voltaire: sizi saçmalıklara inandırabilenler, size katliam da yaptırabilirler.

jaroslav hasek: bu dünyada herkes dürüst davransaydı çok geçmeden millet birbirinin gırtlağına sarılırdı.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız. 

kierkegaard: hiçbirine inanma dostum; anladıkları hiçbir şey yok; anlasalardı yaşamları bunu gösterirdi ve eylemleri bilgilerini yansıtırdı.

alexandre dumas: her zengin adamın yolu üzerinde yanından sürünerek geçtiği yoksullar vardır.

romain gary: sonuç olarak, tüm söyleyebileceğim, her allahın günü insan olmadığım için kendi kendimi kutladığım. yüreğim yok benim. tanrıya şükürler olsun.

orhan pamuk: yeni bir hayat, her zaman daha güzel bir manzaradır.

sylvia plath: sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.

27.4.16

nasib ve gabriela

jorge amado

susamıştı; mutfağa gidip testiden su doldurdu. amcasının dükkanından getirdiği elbise ve sandalet paketini görünce bir duraksama geçirdi. en iyisi bunları yarın vermek ya da noel hediyesi gibi kapısının önüne bırakıvermekti; hizmetçi bunu uyanınca görürdü. gülümsedi ve paketi aldı. mutfakta kana kana su içti. o gün servise yardım ederken içkiyi fazla kaçırmıştı.

ay ışığı, gökyüzünün tepesinden papaya ve guava ağaçlarının yetiştiği bahçeyi aydınlatıyordu. hizmetçi odasının kapısı açıktı. sıcak yüzünden belki. filomena'nın zamanında hep kilitli olurdu. ihtiyar kadın, bütün serveti olan aziz resimlerini çalarlar diye hırsızlardan korkardı. ay ışığı odayı aydınlatmıştı. nasib ilerledi. paketi yatağın başucuna bırakacaktı. uyanır uyanmaz görür, yerinden fırlar ve belki yarın gece..

bakışlarını loş odada gezdirdi. ay ışığı yatağa vurmuş, bacağının bir kısmını aydınlatmıştı. nasib o gece risoleta'nın koynunda uyuyacağını ummuştu. bu umutla kabareye koşmuş, kızın bu işteki kent fahişelerine taş çıkaran ustalığını anımsayarak düşlere kapılmıştı. ama hevesi kursağında kalmıştı. şimdi gabriela'nın esmer bedenini, yataktan sarkan bacağını görüyordu. yalnız bunları mı; yamalı örtünün altından karnının ve memelerinin şeklini seçebiliyordu. memelerinden biri örtünün altından fışkırmıştı. nasib gözlerini kırpıştırdı. karanfil kokusu başını döndürüyordu.

gabriela uykusunda kımıldadı, arap odaya girdi, elini uzatmıştı; fakat uyuyan bedene dokunmaya cesaret edemiyordu. acele gereksizdi. ya haykırırsa, ya rezalet çıkarırsa, ya çekip giderse? yeniden aşçısız kalır ve bunun gibisini bulamazdı. paketi bırakıp çıkmak en iyisiydi. yarın işe biraz geç gider, güvenini kazanır, sonunda gönlünü fethederdi.

paketi koyarken eli neredeyse titriyordu. gabriela irkildi, gözlerini açtı, tam bir şey söyleyecekti ki, ayakta durmuş kendine bakan nasib'i gördü. içgüdüsel bir hareketle örtüyü çekti; ama şaşkınlıkla ya da kurnazlıkla kayıp düşmesine yol açtı. doğruldu, çekinerek gülümsedi. ay ışığında iyice görünen memesini saklamaya kalkışmıyordu bile.

nasib, "size hediye getirdim." diye kekeledi. "yatağınızın üzerine bırakacaktım. henüz içeri girmiştim.."

kız gülümsüyordu. korkudan mı? yoksa ona cesaret vermek için mi? ikisi de mümkündü. çocuksu bir duruşu vardı; bunda hiçbir kötülük yokmuş gibi, böyle şeyler hakkında hiçbir şey bilmiyormuş, baştan ayağa safmış gibi memelerini ve bacaklarını hiç gizlemiyordu. elini uzatıp paketi aldı.

"teşekkür ederim bayım. tanrı da size versin."

sicimi söktü. nasib onu dikkatle süzüyordu. aynı güler yüzle elbiseyi üzerine tuttu, eliyle okşadı.

"ne güzel.."

sonra ucuz ayakkabılara baktı. nasib soluk soluğaydı.

"öyle iyisiniz ki, bayım."

istek nasib'i sarıyor, boğazını tıkıyordu. kızın görünümü başını döndürüyor, karanfil kokusu sarhoş ediyordu. kız elbiseye bakarken o saf çıplaklığı bazen kapanıyor, bazen ortaya çıkıyordu.

"ne güzel!" sizi epey bekledim, yarınki yemekler için bilgi almak istiyordum. ama geç olunca gelip yattım."

"çok işim vardı." nasib güçlükle konuşuyordu.

"zavallı efendim.. yorgun değil misiniz?" elbiseyi katladı, ayakkabıları yere bıraktı.

"verin, çiviye asayım."

eli, gabriela'nın eline değdi. kız gülmeye başladı.

"bu el ne kadar soğuk!"

nasib kendini daha fazla tutamadı. kolunu kavradı, öbür eliyle de ay ışığında görünen memesini aradı. kızı kendine doğru çekti.

"benim güzel efendim."

karanfil kokusu odayı doldurmuştu; gabriela'nın bedeninden yayılan sıcaklık nasib'i sarıyor, tenini yakıyordu. ay ışığı, yatağın üzerinde solup gidiyordu. bir solukta, öpücükler arasında gabriela'nın baygın sesi, "benim güzel efendim." diye yineliyordu.

26.4.16

karışık duygular

stefan zweig

hiçbir şey, genç bir adamın ruhunu ağırbaşlı, erkekçe bir acı kadar sarsamaz.

biz milyonlarca saniye yaşıyoruz; ama gene de biri, ancak bir tanesi tüm iç dünyamızın kaynaşmasına neden oluyor: daha önce bütün öz suları içmiş olan benlikteki çiçeğin, bir şimşek gibi billurlaşmasını gerçekleştirdiği dakika; yaratma anına benzeyen ve onun gibi kendi bedeninin sol göğsüne saklanmış olan sır. hiçbir zihin onu hesaplayamaz. hiçbir önsezi simyası onu keşfedemez ve ancak seyrek olarak içgüdünün kendisi onu anlayabilir.

iki kişi arasında söylendiğinde ve duyarlığın beklenmedik uğultusundan fışkırdıklarında, ancak bir kereliğine derin gerçeklik taşıyan bazı sözler vardır.

bir delikanlının saygısından daha yakıcı, kaygılı utangaçlığından daha kadınca bir şey yoktur.

tutkulu olmayan, en fazla bir pedagog olur; her şeye karşı, içten gelen hazla ve her zaman tutkuyla yola çıkılarak gidilmelidir.

kendi öz suyu ile sarhoş olma, boşa vakit geçirmek için kendi kendine karşı öfkelenme biçimi, belli bir ölçüde, çılgın bir gençliğin isteklerindendir.

ateşli bir arzunun ani gerçekleşmesi kadar kuvvetle içten duyuşunuzu allak bullak eden bir şey yoktur.

25.4.16

gevşemenin zevkleri

zygmunt bauman

laura potter -onları oraya getiren "acil iş" ne olursa olsun bekleme zorunluluğuna verip veriştiren- "her kaybolan saniyeye sövüp sayan tez canlı, huysuz, kızgın suratlı insanlar" bulacağını umarak, her çeşit bekleme salonuna ilişkin yaratıcı araştırmasına girişmişti. "anlık tatmin tutkumuz" yüzünden, birçoğumuzun "bekleme yetisini de kaybettiğini" düşünüyordu: "bekleme"nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız "hemen" oldu. artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. bay veya bayan doğru'nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz. görünen o ki, zamanla yarıştığımız yaşamlarımızda, yirmi birinci yüzyıl ingilizlerinin artık hiçbir şeyi beklemeye vakti yok.

gelgelelim, laura potter'ın (ve belki de çoğumuzun) şaşkınlığına karşın, potter çok farklı bir tabloyla karşılaştı. nereye giderse gitsin, aynı hissi duyumsadı: "beklemek bir keyifti. beklemek bir lükse, sıkıca programlanmış yaşamlarımızda bir pencereye dönüşmüş gibi görünüyordu. 'halihazırdaki' blackberry'ler, dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları kültürümüzde 'bekleyenler', bekleme salonunu bir sığınak yeri olarak düşünmekteydi." potter çalışmasını, "belki de bekleme salonu bize son derece zevkli olan, maalesef unutulmuş gevşeme sanatını hatırlatır." diye bitiriyor.

gevşemenin zevkleri, başka şeylerin peşine düşmek için zaman kazanma uğruna hızlandırılan bir yaşamın sunağına serilmiş tek şey değildir. kendi becerimiz, adanmışlığımız ve zor kazanılan marifetlerimiz sayesinde bir zamanlar elde edilmiş sonuçlar yalnızca havalı bir kredi kartı ve bir tuşa basmayı gerektiren bir cihazda "taşeronlaştırıldığında", birçok insanı eskiden mutlu kılan ve muhtemelen herkesin mutluluğu açısından yaşamsal olan şey ("başarıyla kotarılmış iş", ustalık, maharet ve beceri karşısında, yıldırıcı bir görevin yerine getirilmesi, inatçı bir engelin üstesinden gelinmesi karşısında duyulan gurur) zamanla yitirilir.

daha uzun vadede, bir zamanlar elde edilen beceriler ve yeni beceriler kazanma ve uzmanlaşma hüneri de yitip gider ve bunlarla beraber, özsaygının açığa çıkardığı mutluluğun yanı sıra, yerine başka bir şey koyması çok güç olan izzetinefsin yaşamsal şartı, yani ustalık yeteneğini tatmin etme zevki de yitip gider.

güneş delisi

necati cumalı


akan suyu severim ben
ışıldayan karı severim
bir yeşil yaprak
bir telli böcek
yeşeren tohum
güneşte görsem
sevinç doldurur içime
bir günü
güzel bir günü
güneşli bir günü
hiçbir şeye değişmem
onun için savaşı sevmem
onun için zulümü sevmem
onun için yalanı sevmem
bilirim yaşamaz yanyana aşkla
ne haksızlık
ne korku
ne açlık

24.4.16

dönüş

murathan mungan


elim çoktan düşmüş kalbimin üzerinden
gözlerim yabancı hatırladıklarına
üzeri tırnak izleriyle kaplı bakır çanın
dağıtacağı hiçbir sis kalmamış oysa
ne burada ne hayatımda
dibi görünen bir sarnıcın çiğ kuraklığıyla
bakıyor gözlerim anlamından çıplak kalmış dünyaya
neden dönüşler loş zamanlara saklanır
neden kimse yola çıktığı gibi dönmez geriye

negatif baskı

frida kahlo

hayatta bazı şeylerin sizi sorgulaması gereklidir. insan kendini o şeylere göre belirler, sonra bir bakar ki ilerliyor.

bulutların çerçeveye doğru taşması gerek. her şey insandan dışarıya taşmıyor mu: kan, gözyaşı, bulutlar, hatta yaşamın kendisi. allah kahretsin! görüntümüz hep bize geri dönüyor.

insan kendisinin en bariz modeli olsa bile aynı zamanda da en zor modelidir. yüzünüzün her bölümünü, her çizgisini, her ifadesini bildiğinizi sanırsınız ama her şey sürekli oyununuzu bozar. insan hem kendisi hem de bir başkasıdır; kendimizi tepeden tırnağa bildiğimizi sanırız, sonra birden bakarız ki, kılıfımız sıyrılır, içini doldurandan tamamen yabancı bir hale gelir. tam kendine bakmaktan bıktığını sandığı bir anda, insan karşısındaki görüntünün kendisi olmadığını anlar.

kötüyüm, gitgide daha da kötü olacağım ama yavaş yavaş yalnız kalmaya alışıyorum, bu bile bir şeydir, bir avantaj, bir zaferdir.

insanın kanını tükettiği gibi ben de gözyaşımı tüketiyorum. gözyaşı, kanın negatif baskısıdır. sonuçta aynı şeydir. sözcüklerin, bedenin akması, sıvılaşmasıdır. kabuk tutmayan yaraların sıvılaşmasıdır. tabii, eğer insanın kökleri kurumuyorsa.

şeyleri, yaşamı, insanları çok seviyorum. insanların ölmesini istemiyorum. ölümden korkmuyorum; fakat yaşamak istiyorum. ama acıya gelince, hayır, acıya dayanamıyorum.

resim tüm yaşamımı doldurdu. korkunç yaşamımı doldurabilecek üç çocuğumu ve bir dolu başka şeyi yitirdim. tüm bunların yerini resim doldurdu. çalışmaktan iyisi yok herhalde.

islam kültürü

vedat türkali

yaşadığım toplumu gerçek boyutları içinde kavramamda, yaşadığım koşulların payı olmuştur kuşkusuz; ancak kardeşçe bir dünya özlemimde, beni kuşatan ortamda soluduğum egemen kültür de en az o kadar etkili olmuştur diye düşünürüm.

temelinde ilkel komünal dayanışma, paylaşma duygularına dayalı, yoksulları birbirine bağlayan islam kültürüydü bu. mahallemizdeki konu komşularımız, "teyze"ler, "dayı"lar, "emmi"ler, "ağabeyi" ler, "abla" -ya da yerel ağızla "abu"lar-, kiminde kavgalara, küskünlüklere varan günlük sürtüşmelere karşın, birbirini sayan, kollayan, sırasında dert ortağı olan bir topluluk içinde yaşıyorlardı.

bu yoksullar, güç durumda kalmış birinin tarlasına imece çalışmaya gidiyorlar; güçleri ölçüsünde birbirlerine ödünç araç gereç, sıkışanlara elleri yettiğince, faizsiz, senetsiz-sepetsiz borç, küçük paralar veriyorlar; ramazan ayı yaklaşırken değişik evlerde toplanan kadınlar, haftalar boyu birlikte çalışarak her evin gereksinimi kadar yuka (yufka) yapıyorlar, ramazanlarda yemek, belirli kutsal günlerde kardıkları helvayı birbirlerine gönderiyorlar; doğumunda, düğününde, ölümünde, hastalığında, bayram günlerinde dertlerini, acılarını, mutluluklarını birbirleriyle paylaşıyorlardı.

islamda var olan fitre, zekat, sadaka, eskilerde beyt-ül mal-i müslimin kurumlarının koşullandırdığı bir yaşam biçimiydi bu. yabanıl kapitalizmin, bugün bizde, yerine bir şey koymadan çiğnemeye zorladığı bu müslümanca dayanışmalı yardımlaşmalar, ileri kapitalist ülkelerde sosyal demokrat uygulamalarla karşılanan insanlık gereksinimidir.

bizde, sosyal demokrat geçinen partiler halka hiçbir şey vermedikleri için, kimi dinci partilerin halkça benimsenmesinde, salt dinsel inançlara bağlılıktan çok, halkın bu geleneksel dayanışma duygularını, mahallelerde kimi gösterişli yardımlarla ustaca sömürmeleri etken olmuştur. büyük kuramcı kasıntısıyla islam kaynaklı özelliklerin sınıflar arası çatışmayı gevşetip halkın bilincini körelterek toplumu gerilettiği yargısına varırken o ilişkilerdeki bu insancıl yanın görülüp doğru değerlendirilmesi gerektiği de düşünülmelidir. emekçi halk, yaşamındaki somut olaylara bakar.

okulda belletilen basmakalıp sözlerin yaşamda yalanlandığını mahallemizde çıkmış yangınlarda görüp yaşadım bir de. arka komşumuzda çıkan bir yangında, kira getirir umuduyla küçük bahçemize sığdırılmış bir odalık kulübe yandı. aradaki iki dut ağacı asıl evi korudu. bir süre sonra da yukarı kürt mahallesinde çıkan bir yangında, yirmiye yakın barakamsı ev yandı. ne bizim yangında, ne de bu yangında, dar günlerde yardıma koşacağını okulda bellediğimiz kızılay'ı (hilal-i ahmer denirdi o günler) gören duyan olmadı! yoksullar yöresinde geçerli değildi o kural demek! çoluk çocuk ortada kalmış insanlara bir bardak çayı, bir tas sıcak çorbayı, elleri erdiğince yardımı konu komşu yaptı yapabileceği kadar.

23.4.16

coole park

w. b. yeats


son romantiklerdik biz, konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa 
halkın kitabına, en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

cephane

elias canetti

bilgisiz kişinin elinde kitaplar savunmasızdır.

kültürlü bir insan, gereksindiği her şeyi elinin altında bulundurur. kültürlü bir insanın ruhu eksiksiz bir cephaneliktir.

dayak, suç işlemek üzere olan ahlak sahibi insanlara ilaç gibi gelir.

kurtuluş hiçbir yerde yoktu, her şey yıkımdı; insan nereye saklanırsa saklansın, düşmanlar bulup çıkarıyorlardı; hayranlık duyulan uygarlıklar, haydutların, boş kafalı barbarların eliyle iskambil kağıtlarından yapılma evler gibi yıkılıveriyordu. 

cennette doksan dokuz doğrudan çok, eğriyken doğrulmuş bir kişinin gelişine bayram edilir. 

satranç oynamayı bilmeyen bir insan, insan değildir. insan üç altmış boyunda olabilir; ama satranç bilmiyorsa aptalın tekidir.

insanlar, bir kafanın içinde ne denli görkemli bir evrenin saklı olabileceğini kestiremiyorlar.

duyarlı bir insan açısından her karşılaşma, duyguların ve anıların uyanmasına yol açtığından, yararlı ya da zararlı olur. tutkusuz insanlar ise gezici kalıplardan farksızdırlar; ne dolabilirler ne de taşabilirler; donmuş kaleler gibi yeryüzünde gezinir dururlar.

ateizm

jack huberman

yaratılışa dair herhangi bir inanç; doğanın kendini yapılandırma, düzenleme ve inşa etme yeteneğini inkar ederek ya da yok sayarak ona hakaret etmektir.

kimyasal maddelerin evrim geçirerek yaşam dediğimiz olguya dönüşmesi, doğanın en temel kanunları göz önüne alındığında, kesinlikle kaçınılmaz bir gelişmedir. her sıkıcı ders kitabının sayfalarını çevirişimizde bilim olağanüstü bir dünyayı karşımıza çıkarmaktadır. içinde yaşadığımız dünyanın % 99,99'unu gündelik hayatımızda algılamıyor ya da algılayamıyoruz. doğayla ilgili en önemli keşif kendi ani, katı gerçekliği ve radikal farklılığıyla, dünya dışı bir karşılaşmayı andırmaktadır. gerçekliğin mucizesini görmezden gelerek doğaüstü hikayelerle ilgilenmeyi seçmek, bilime ve doğaya yönelik bir hakarettir. din, insanlara dünyanın onların özel çıkar ve istismarları için yaratıldığını öğretip böylece çevreye karşı düşüncesizliğin ve vandalizmin yayılmasını sağlayarak bu hakaretleri daha da ağırlaştırmıştır.

tanrı yoktur. tanrı'ya ilişkin geleneksel fikirlere uyan ve "tanrı" olarak adlandırılmaya elverişli hiçbir şey gerçek değildir. üstün zekalı, bir amaç güden, bilinçli bir varlığın evreni yarattığına ya da yönettiğine inanmak için bir sebep yoktur.

"bunu anlamıyorsun. inancın sayılar ve mantıkla alakası yoktur. o bizim içimizdedir, bildiklerimiz ve hissettiklerimizdir." tabii ki asıl sorun da tam olarak budur. bu, sizin her şeye inanabileceğiniz anlamına gelir: "tanrı gerçekten de akdeniz ve fırat nehri arasındaki toprakları israil'in çocuklarına vaat etmiştir. isa -ya da peder moon- tanrı'nın dünya üzerinde vücut bulmuş halidir. psikiyatri öldürür. kafirler öldürülmelidir."

ateizm hakkında ne derseniz deyin, bugüne kadar kimse onun adına katledilmemiştir. 

ateizm, tüm şakaların en büyüğü olan dini anlamak ve ona gülmek anlamına gelmelidir. hayvanlar aleminin bir türü olduğumuzu, kendini yeniden üretme yeteneğine sahip, bizim bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak gördüğümüz -fakat bencil genlerimizin şehirler ve araçlar olarak gördüğü-, büyük koloniler oluşturan moleküllerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktığımızı; örümcek ağına benzer ağlardan oluşan sinir bağlantılarımız sayesinde bir bilinç yanılsaması bile [tanrı] üretebildiğimizi anlamak. bu kolonilerin "en fazla evrimleşmiş" türü olan bizler, evrenin merkezi ve temel amacı olduğumuzu iddia etmiş, sonunda öyle olmadığımızı keşfetmişizdir. fakat bizim türümüz evrendeki bir gezegenin yönetimini görünüşe göre hiçbir amaç, merkez, lider ya da ahlaki yetkili olmaksızın ele geçirmiştir ve firesign theater'ın da belirttiği gibi, biz "sadece bu otobüsteki ahmaklarız." bu yüzden kabile mitlerini, mutlakiyetçi gerçekleri ve kitlelerin saplantılı nevrozlarını bir kenara bırakarak uyum sağlamayı öğrenmemiz yerinde olacaktır.

22.4.16

akıl gözü

özdemir asaf


seni bulmaktan önce aramak isterim
seni sevmekten önce anlamak isterim
seni bir yaşam boyu bitirmek değil de
sana hep hep yeniden başlamak isterim

21.4.16

downton abbey

mutlu evliliklerin bir sürü çeşidi vardır; ama hepsinin temelinde dürüstlük yatar.

kederden daha çok acıktıran ya da yoran bir şey yoktur.

hayatta hiçbir şey kesin değildir.

biri onu batırana kadar her gemi batırılamazdır.

hepimizin yayınlanmaması gereken bölümleri vardır.

bazen, memnun olabilmek için azıcık ağrıya dayanmalıyız.

denizde, çıkartılandan daha fazla balık vardır.

hayat son derece adaletsiz olabiliyor. bir dakika, her şey altından görünürken sonrasında küle dönüşüyor.

hayatının bir şekilde elinden kayıp gittiğini ve bunu durdurmak için hiçbir şey yapamadığını hissettin mi hiç?

hepimiz yara izi taşırız, içimizde ya da dışımızda. bu bizi diğerlerinden farklı kılmaz.

kimse ilk okla hedefi tam on ikiden vuramaz.

hayatın bizi değiştirmesine izin vermezsek yaşamanın ne anlamı kalır?

20.4.16

umut

thomas mann

akıl, yeryüzündeki en yüce değer değildir.

eğer bir kişi kendisine yapılan bir öneriye karşı çıkarken kendinden emin değilse, o zaman sesini yükseltir ve hemen bağırıp çağırmaya başlar.

mesleğine sıkı sıkı ve yürekten bağlı olan bir adam bundan başka bir şey bilemez, düşünemez ve başka bir şeye saygı duyamaz.

bir işadamı asla bürokrat olmamalıdır.

umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.

hiç evlenmemiş olmak evlenmiş olmaktan çok daha iyidir.

insanın günlük yaşama hazırlanması için gerekli olan o kadar çok önemli ve ciddi şeyler var ki..

bazen şu ya da bu kişiyi hatırlarız, nasıldır acaba diye düşünürüz, epeydir kaldırımda dolaşmadığı, çoktandır sesini duymadığımız, yaşam sahnesinden sonsuzca uzaklaştığı ve kentin dışında bir yerlerde toprağın altında olduğu gelir aklımıza.

taşra hayatından manzaralar

john maxwell coetzee

sevgi evde başlar.

sevgililerin birbirlerini bir bütün ve durağan olarak görmeleri aşk ilişkilerinin doğasında yoktur. bir erkekle bir kadın arasında durağanlık olmaz. ya yukarı çıkar ya aşağı inersiniz.

ertesi güne sağ çıkıp işine devam edebileceğine yeterince güvenmeyen birinin nesre girişmesinin bir anlamı yoktur. 

en iyisi sevdiğin şeyden kendini koparmak. kendini koparmak ve yaranın iyileşmesini ummak. 

insanın bu dünyada kendini kirlenmiş hissetmeden saklanabileceği bir yer var mı?

18.4.16

beyaz dünya

andrew mcgahan

ilk öğrenmen gereken şey, her an tam olarak nerede bulunduğunu bilmen gerektiğidir. bunu sakın unutma.

toprağın gerçek anlamda hayat bulabilmesi için birine ait olması gerekir. onu duyabilecek, görebilecek ve hakkında her şeyi -nereden gelip nereye gittiğini- anlayabilecek bir insana ihtiyaç duyar. yoksa basit bir toprak parçasından ibarettir.

bazı insanlar başarısız olmaya mahkumdur.

keşfetmek yeterli değildir. harika bir şey yapmak yeterli değildir. bir anlam ifade etmesi için bu yapılanları birilerinin bilmesi gerekir. dünyada her ne yaparsan yap, arkanda bunu hatırlayan en az bir kişi bırakman gerekir.

bir kez daha

friedrich nietzsche


altuni tasasızlık, gel!
sensin ölümün en mahrem, en hoş ağız tadı!
- çok mu hızlı koştum yolumda?
ancak şimdi, derman kalmayınca ayaklarda
arayıp buldu beni bakışların, bir kez daha
arayıp buldu beni saadetin, bir kez daha

yalnızlık paylaşılmaz

özdemir asaf


uzağa değil, usta
öteye, hep öteye gitti
yalnızlığı ondandır

gözlerimizin önünde
ilginç bir yaşam sürdürdü
anlattı, dinledi, güldürdü
ölümü düşünmüyorduk
düşündürdü

gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye
birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
anılarından kale yapıp sığınsa bile
yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye

her seven
sevilenin boy aynasıdır
sevmek
sevilenin o aynaya bakmasıdır

yüreğimdeki aklımda
hep aklımda, hep aklımda
akıl kesildi yüreğim
yürek kesildi aklım da

damla, kendini
tamamlayınca damlar

yalnızlık
müziğin bile seni dinlemesidir

yalnızlık paylaşılmaz
paylaşılsa yalnızlık olmaz

okulda, anladıkça başaracaksın
yaşamda, başardıkça anlayacaksın
gelecek mutlu mutsuz, inanmasan da
gözlerin yaşardıkça anlayacaksın

17.4.16

gazel

salah birsel

muallim feyzi, bilgisine güvenilir bir ozandır. neyzen tevfik ilk gazellerini yazmaya başlayınca onun öğütlerinden yararlanmak isteyecektir. nedir, feyzi efendi her defasında kalemi eline alacak ve hiç kusuru olmayan, daha doğru bir deyişle, feyzi efendi'nin kendi yazdıklarını kat kat aşan bu şiirleri düzeltmeye kalkışacak ve neyzen'i adamakıllı kızdıracaktır. neyzen böyle günlerden birinde yine:

"dün akşam doğdu." diyerek feyzi efendi'ye bir gazel sunar. feyzi efendi, alıştığı üzere kaleme sarılıp, şiiri düzeltmeye başlar. bir ara neyzen atılır:

"aman hocam dur. bu benim değil fuzuli'nin. yanlışlıkla onu vermişim. işte benimki."

son raunt

julio cortazar

yalnızca gerçek, devrimci olabilir.

robert musil: ahmaklığın kullanmayı beceremediği tek bir önemli düşünce yoktur; ahmaklık son derece esnektir ve doğrunun her türlü kılığına girmeyi bilir. buna karşılık doğrunun yalnızca tek bir kılığı, tek bir yolu vardır ve hep elverişsiz durumda kalır. 

düş gerçekliktir.

birçok an geçer ama insan sesleri, biricik ve eşsiz olduklarından, yinelenemediklerinden, dayanıksız ve gelip geçicidirler gerçi ama şöyle ya da böyle ve usa aykırı biçimde, ölüme karşın bilinen bir belleğe yerleşip sonsuza değin dururlar.

charles baudelaire: tanrı bir skandaldır; ama gelir getiren bir skandal.

horacio quiroga: öyküyü, belki de içlerinden biri olabileceğiniz dar bir çevrenin, ufacık bir öbek öykü kişisinin ilgisini uyandıracak gibi anlatın. bir öyküye can katmanın başka bir yolu yoktur.

insanda değişmeyen tek şey değişme çabasıdır; bu yüzden, devrim hep sürecektir, çelişkili olacaktır, önceden kestirilemeyecektir ya da yapılamayacaktır. pıhtılaşıp donan devrimler, hazır kesim devrimler kendi içlerinde kendi yadsımalarını taşır, gelecek düzeneğini. 

sonra sakınımlı bir an gelir
gözler gözlerde bir martının uçuşunu arar 

"akıl yürekten daha çok yürür; ama daha uzağa gidemez." (çin atasözü)

yaşama hakkı dilenci gibi istenmez, alınır.

içkisiz, dudağı soluğu kuruyor
lanetlenmiş de olsa bir ırmak arıyor
eğilmiş toprağın derinliklerinden (stephane mallarme)

alkol öldürür. lsd kullanın.

büyük bir alışkanlıkla iki boyutta sürdürdüğümüz hüzünlü yaşamımızda eğer başlangıçta yüzeyde kalmışsak, kendimizi yitirmenin, sonra biçimlerin, yolların bittiği yerde yeniden bulmanın ve kendimizi yeni baştan ayrımsamanın verdiği zevkle yetinmişsek de çok geçmeden dış görünüşün en dibine dalabilmeyi, bir yeşilin altına inip orada bir mavi ya da bir rahip yardımcısı ya da biberden bir haç ya da bir köy karnavalı bulmayı öğrendik. 

duran düşünce, çürüyen düşüncedir.

georges bataille: erotizm, düşleyenin kendisi de düşlenmediği sürece düşlenemez.

zevke vurulan dizgin, dizginsiz yaşama zevkini tetikler.

"kentsoylular tıpkı domuz gibidirler
büyüdükçe aptallaşırlar." (fransız şarkısı/jacques brel)

seni satın almalarına izin verme.

16.4.16

başka dünyalar

nadine gordimer

eğer sen denizdeki bir balık ya da ormandaki bir aslan gibi kendi işlevlerine eksiksiz uyum sağlayan sağlam bir insansan, başka hiç kimseye değer vermezsin.

nedense, turist broşürlerindeki ülke hep bir başka yerdedir; istenilen şeyin sıkıcı bir soyutlanması; öyle ki, güzellikleri gerçeğin kirli parmak izleriyle kirleten, karıncalar, kötü kokular ve boş coca-cola şişeleriyle hep dolu olan bu gezegende, neyse ki böyle bir ülke yoktur.

yeni bir ülkeye vardığınızda genellikle kendinizi bir otelde bulursunuz ve görürsünüz ki bu oteller hemen her yerde aynı özelliklere sahiptir; derken hiç olmazsa başlangıçta memleketinizdeki dostlarınızca önerilmiş kişilerle tanışırsınız ve yine görürsünüz ki, her yerde insanlar aynıdır.

insanları bir araya toplayan yerler öyle az ki; onlara sunulan her yeni toplanma yerine dişi bir köpeğin ardından koşan erkek köpekler gibi saldırırlar.

bir partinin savaş alanıyla ortak bir yanı vardır; öyle ki, içindeyseniz, ona aitseniz bütünü göremezsiniz. biriyle baş başa ya da küçük bir grup içinde içip konuşurken sizin partiniz odur. ancak eğer bir yabancıysanız, kimseyi tanımıyorsanız, özel bir arkadaş çevresine çekilmediyseniz, akşamın başlangıcında öyle bir zaman olur ki, partinin oluşumunu, koltuğundan stratejiyi yapan birinin savaşı gördüğü gibi görmeye başlarsınız; açık seçik, düzenli ve bütün olarak.

otomobil konusu pek çok erkeğin söyleşi ateşinin üzerindeki parafin gibidir.

arkadaşlıklarının farklı aşamalarında birbirine yeterince yakın görünen iki insan arasındaki ilk sevişme, doğallıktan ne kadar da uzaktır! her ikisi de karanlıkta birbirinde, daha önce yemek masasında hiç görünmemiş, sokakta hiç gazete almamış ya da politik bir tartışma yapmak için kendine doğru hiç uzanmamış gizli bir yaratık bulur.

bilim insanları için en büyük gerçek, reçetesine şiddetle karşı çıkan iyileştiremediği hastasında yatmalı; bir sanatçı içinse hiç kimsenin onun özel görüşünü onaylamayacağını kabul etmesinde. gerçek yaşam budur; herkes için kendi durumunun gerektirdiği isteklerdir.

insan

charles bukowski

insanlığın büyük bir bölümü midemi bulandırır. bir şeyleri kurtaracaksak bu ancak mutluluk, gerçek ve akış kavramlarına yepyeni bir yaklaşımla mümkün olabilir; titreşimsel algılama ile.

büyük olanlar küçük insanlar için büyük hedef oluştururlar. tüfekli ve daktilolu küçük adamlar, kapıların altında imzasız notlar, polis yıldızları, coplar, köpekler; bunlar da küçük insanların işleridir.

insanların nasıl bu kadar kolay öfkelendiklerini, sonra da öfkelerini aynı kolaylıkla unutup nasıl neşelenebildiklerini anlayamıyorum. ve nasıl her şeye ilgi duyabildiklerini, üstelik her şey bu kadar sıkıcıyken.

15.4.16

kitle devleti

carl gustav jung

kitle devletinin insanların birbirlerini karşılıklı olarak anlamalarını teşvik etmek gibi bir niyeti yoktur; o daha ziyade insanı atomlarına ayırmanın ve bireyi ruhsal olarak soyutlamanın peşindedir.

nasıl ki bireyin kendisiyle ilgili anlamadığı ve anlamak istemediği her şeyi bir başkasına yükleyerek başından atmak gibi vazgeçemediği bir eğilimi varsa, kötülüğü daima karşı tarafta görmek de politik oluşumların doğasında vardır.

bireyler birbirlerinden ne kadar kopuk olurlarsa devletin gücü o kadar pekişir; veya tam tersi.

örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

gölge yönümüzü tanımak, kusursuz olmadığımızı kabul etmemiz için bize gereken alçak gönüllüğü sağlar. ve insani bir ilişkinin kurulabilmesi için tam da bu bilinçli kabullenmeye ve saygıya ihtiyacımız vardır. insani bir ilişki ayrımlara ve kusursuzluğa dayanmaz; zira bunlar sadece farklılıkları vurgularlar veya tam karşıtın ortaya çıkmasına neden olurlar. insani bir ilişki, daha ziyade mükemmel olmamaya, zayıf, çaresiz ve desteğe muhtaç olmaya dayanır -bağımlılığın bizzat temelini ve itici gücünü oluşturan budur.

kusursuz olanın başkasına ihtiyacı yoktur; ama zayıf olanın vardır. çünkü o kendisine bir destek arar ve partnerini daha aşağı bir konuma düşüren; hatta aşağılayan herhangi bir şeyle yüzleşemez. bu aşağılama ancak idealizmin çok önemli bir rol oynadığı durumlarda çok kolaylıkla gerçekleşebilir.

insani ilişki ve toplumun birleşmesi sorunu, özgürlüğünü kaybetmiş, kişisel ilişkileri karşılıklı güvensizlik sonucu zayıflamış olan kitle insanının atomlara ayrıldığı günümüzde acil bir önem taşımaktadır. nerede adalet belirsizse, polis casusluğu ve terör iş başındaysa, insanlar soyutlanmaya ve yalnızlığa düşerler; ki diktatör devletin amacı ve hedefi de budur; çünkü varlığını güçleri ellerinden alınmış sosyal ünitelerin mümkün olduğunca çok sayıda bir araya yığılmasına dayandırır.

bu tehlikeyi göğüsleyebilmek için, özgür toplumun etkili bir birleştirici bağa ihtiyacı vardır; yani "komşunu sev" türünden bir ilkeye. ama bu sevgi, içimizdekini karşımızdakine yansıtmamızdan doğan anlayışsızlık yüzünden acı çekiyor.

insan ilişkileri sorununu psikolojik bakış açısıyla düşünmek özgür topluma büyük fayda sağlayacaktır; çünkü toplumu bir arada tutan ve ona güç veren şey burada saklıdır. sevginin bittiği yerde güç savaşları, şiddet ve terör başlar.

önünde sonunda, sadece popüler yalanlar değil, gerçekler bile dalga dalga yayılabilir.

theo ile vincent

ali bulunmaz

theo'yla vincent van gogh'un ilişkisi, kardeşliğin ötesinde bir dostluk olarak nitelenebilir. vincent'in en coşkulu, melankolik ve fiziksel anlamda rahatsız olduğu günlerde theo hep yanındaydı.

çocukluğundan uzak ama hiçbir hatırasını unutmayan vincent, yaşamının sıkıntılı ve ruhsal açıdan badirelerle dolu günlerinde, annesinin ve babasının evini, onlarla geçirdiği günleri sürekli anımsadığını kardeşi theo'ya uzun uzun yazıyor. resimde de günlük yaşamında da vincent, kendisini sürekli didikleme ve durduğu yeri belirleme takıntısı geliştirdiğinden, karşılaştığı herkeste "gergin insan" izlenimi bırakıyor.

hollanda'dan çıkıp ingiltere, fransa ve belçika'ya dek süren ve yine hollanda'yla tamamlanan yolculuk çemberinde, bir yandan resim yapıyor, bir yandan da sürekli ailesini ve geçmişini düşünüp hatıralarındaki boşlukları doldurmaya uğraşıyor. bu yıllarda vaizlik ve öğretmenlik başta olmak üzere pek çok işe de el atıyor. konuşma yeteneksizliği yüzünden vaizlik ve içe kapanıklığı nedeniyle öğretmenlik günleri kısa sürüyor. kafasının karışıklığı, çoğu zaman durgun oluşu, ani patlamaları ve kendisini kapatıp günlerce resim çalışması, bu savruluşlarında hayli etkili. bütün bu haller, theo'ya bazen yüklü dinsel pasajlarla örülü bazen de konudan konuya atladığı mektuplar olarak geri dönüyor.

theo'nun varlığı, vincent için tam anlamıyla bir güvence; en umutsuz anlarında theo'ya sığınıyor ve kardeşinin el vermesiyle ayağa kalkıyor. vincent'in antisosyalliği bile theo'nun yardımseverliğini engellemiyor. hatta bu yardımların altında ezildiğini hisseden vincent, kendisinin aileden farklı bir yerde durduğunu ve "bir van gogh olamadığını" söylüyor.

vincent'in para harcama konusunda hayli yeteneksiz olduğu mektuplara sıkça yansıyor. aldığı malzemeleri çabucak tüketen, modellik yapan kişilere fazla fazla ücret ödeyen ve sürekli ev değiştiren vincent, theo'ya epey pahalıya patlıyor. elbette bu, olayın dışarıdan görünüşü; çünkü theo asla şikayetçi değil. ağabeyinin bir işkolik oluşu, theo'nun hesabını bilmesine neden oluyor. resim tutkusu, vincent'in gözünü karartan ve neredeyse başka hiçbir şeyi önemsememesine neden olacak şekilde hayatını kaplayan bir uğraş.

resimle beraber becerebildiği en büyük şey paylaşmak. buna karşın konuşma ve insanlarla ilişki kurmada son derece zayıf biri. doğru düzgün diyaloğa girebildiği yegane insan olan kardeşi theo'ya duygularını anlatmasını sağlayan en önemli araç yine mektuplar.

theo'ya son günlerinde yazdığı mektuplarından birinde "sana yük olduğum için beni sevimsiz bulduğuna dair bir korku var içimde." diyor.

diğer pek çok şeyle birlikte sözünü ettiği bu korku, 27 temmuz 1890 günü, resim yapmak için gittiği auvers tarlalarından birinde, nereden edindiği bilinmeyen köhne silahı kalbine dayayıp tetiği çekmesine neden oluyor. 29 temmuz'daki ölümüne dek yanı başında yine theo hazır bulunuyor. bu olay, onun için de sonun başlangıcı. ağabeyinin ölümünü izleyen altı ay boyunca ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşan theo, ocak 1891'de hayata veda edince hikaye bitiyor. theo'nun eşi, kocasının mezarını vincent'inkinin hemen bitişiğine taşıtınca ikilinin bağı, dostluğu ve öyküsü, dünyaya yavaş yavaş yayılıyor.

resimleriyle konuşan, arta kalan zamanlarda da kardeşine mektuplar yazan vincent'in yapmak istediği şey epey geç kavranır: "resmini satmak, sergi açmak, üne kavuşmak değildir derdi; anlaşılmaktır." kendinden duyduğu kuşkuyu dengeleyecek, ona güven verecek bir ilgi. yalnızca bu.

16 mayıs 1882'de yazdığı mektupta bir dolu lafın arasına şöyle bir cümle sıkışır: "insan öldükten sonra dirilir." buğday tarlasında kalbine sıktığı kurşunun ardından başlayan süreci anlatmaya yeter de artar bu cümle; o da başka pek çoğu gibi vincent'in ölümünden sonra gerçek anlamını bulur.

14.4.16

daktiloya çekilmiş şiirler

nilgün marmara



hiç kullanılmamış bir zamanın göz kapaklarını açıyorum

aşağılık belirtileri sahipliğin, birleştirdi
ne geceyi ne gündüzü
kölelik yetişemedi aralık paylarına sevincin

"biz rengin değil
ara rengin peşindeyiz"

gerçek bilinsin, diliyoruz
düz, eğri, çapraz ya da değirmi
güzeldir açığa çıkışı yüreğin
sen bil ki, ben de seveyim

ve doğruluruz her karanlıkla
sarsılmanın yakın imgesinde

yabancıların en yakınıydın sen

yüreğin burkulması
göz dayanıksızlığı
aşk azlığı

açılır ve kapanmaz
tarihin yakut yarası

aşk küçük bir kilimdir
duvarlarıyla sayılan küçük bir deniz

gerçek yasaktır

"ben babamın yuvarladığı
çığın altında kaldım"

çocukluğun kendini saf bir biçimde
akışa bırakması ne güzeldi
yiten bu işte

çok kullanılmış bir zamanın gözlerini kapattım

özgürlük

sevan nişanyan

güzelliğin fazlasından nara atmak istediğin anlar vardır.

yalnız kurt olup yollarda izini kaybettirmek midir özgürlük? yoksa, kimsenin seni göremeyeceği bir yerde inzivaya çekilmek mi? ya da içinde yaşadığın köyü yahut dünyayı kendi iradene göre şekillendirmeye çalışmak mı özgür yaşamanın yolu?

her başarı bir tuzaktır.

zulüm yükünü ancak inkar ve yalanla hafifletebilirsin. vicdanındaki yarayı ancak riya ile örtebilirsin. riya ise bir toplumun ruhunu çürüten en korkunç zehirdir.

insan ruhu karanlık bir deniz; fazla açılmaya gelmez.

bir kıza rastladım. kızılderiliydi. thunder bay'den gelmiş, çalışacak iş arıyormuş. motelde kalıyormuş; ama oda pahalıymış. bende de para kıt. paylaşalım dedim. anlaştık. "ben kanepede yatayım." diye yarım ağızla teklif etti; ama yatak varken ne gereği var? bir hafta kadar orada kaldım. ay annem, ay memem, ay duygularım diye eziyet çekmeden doya doya ilk seviştiğim kişi odur.

vandalizm bir ruh hastalığıdır.

"adam olmak için beş şey yapmış olman gerekir: bir, askere gideceksin. iki, sevip ayrılacaksın. üç, birinin yanında çalışacaksın. dört, iş kurup batıracaksın. beş, hapis yatacaksın." (via tavit köletavitoğlu)

bir kişi olmak bana sıkıcı geliyor. esas hapishane bence o.

13.4.16

çağdaş bireycilik

zygmunt bauman

erich fromm'un özlü ifadesiyle "sevgi esas itibariyle almak değil vermektir."

eğer sevgi, tam da doğası gereği, sevgi nesnelerini (bir kişi, bir grup insan, bir dava) doyum mücadelesinde bir araya getirme, bu kavgada onlara yardım etme, bu mücadeleyi destekleme ve savaşçıları kutsama eğilimi anlamına geliyorsa, o zaman "sevmek", sevgi nesnesi uğruna kişisel kaygıyı terk etmeye hazır olmak, kendi mutluluğunu sevilen nesnenin mutluluğunun bir yansıması, bir yan etkisi kılmak demektir.

aynı nedenle (iki bin yıl sonra lucanus'u tekrarlayacak olursak) "talihe rehin vermek" de demektir. severek, talihi kadere dönüştürmeye çalışırız. ancak sevginin isteklerini, ordo amoris'in mantığını izleyerek kaderimizi talihe rehin veririz. görünüşte ihtilaflı olan bu iki eğilim gerçekte yapışık ikizler gibidir ve ayrılamazlar.

ehrenreich ve english'ın işaret ettiği gibi: "eski bağların artık çözüldüğü post-romantik dünyada önemli olan tek şey sizsiniz. olmak istediğiniz şey olabilirsiniz; yaşamınızı, çevrenizi, hatta görünüşünüzü ve duygularınızı seçebilirsiniz. eski koruma ve bağımlılık hiyerarşileri yok artık, yalnızca özgürce son verilen özgür sözleşmeler var. uzun zaman önce üretim ilişkilerini içine alarak genişleyen piyasa şimdi bütün ilişkileri içerecek şekilde genişlemiştir."

gilles lipovetsky çağdaş bireyciliğe ilişkin, açıkça şunu söylüyor: "fedakarlık kültürü artık ölmüştür. kendimizden başka bir şey uğruna yaşamanın yükümlülükleriyle kendimizi belirlemeyi bıraktık."

dünyanın yönetilme biçimiyle ilgili kaygının yerini, kendi kendini yönetme kaygısı aldı. bizi üzen ve kaygılandıran şey, bütün sakinleriyle beraber dünyanın hali değil; dünyadaki zorbalıkların, saçmalıkların ve adaletsizliklerin, kaygılı bireyin iç huzurunu ve psikolojik dengesini bozan ruhsal sıkıntılar ve duygusal sarsılmalar şeklinde yeniden dolaşıma girmesinin ürünü olan şeylerdir.

özgüven ve özsaygı olarak geri tepen, kişinin toplumsal mevkisinin "güvenliğine duyulan iştahı" dayandıracak -şahsen sahip olduğumuz ve elde edeceğimiz kişisel varlıklar dışında- pek bir şey mevcut olmadığından, kabul görme isteğinin "toplumun her yerini sarmış olması" çok doğal, diyor jean-claude kaufmann: "herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle."

unutmayalım ki başkalarının "onay ve hayranlığı" ile sağlanan özsaygının temellerinin zayıf olduğunu da bilmeyen yoktur. gözlerin kaydığı malumdur ve onların çevrildiği ya da gezindiği şeyler de tahmin edilmesi imkansız bir şekilde eğilip bükülmeleriyle meşhurdur. dolayısıyla, "gayretle arama"nın itici gücü ve zorunluluğu gerçekte asla sona ermez.

günümüzdeki teyakkuz halinin ılımlılığı, dünün onayını ve övgülerini yarının suçlaması ve alayına dönüştürebilir pekala. tanınmak, bir bahis oyunundaki karton tavşan gibidir: devamlı köpekler tarafından kovalanır; ama asla pençelerine düşmez.