anais nin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anais nin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.11.2016

gece mavisi

salah birsel

"hayat, ancak ruh ile vücut arasında bir uyum varsa, ikisi arasında doğal bir denge kurulmuşsa ve her biri öteki hakkında tabii bir saygı besliyorsa tahammül edilebilen bir şeydir." (d.h. lawrence)

anais nin: yaşamın ya da aşkın bir anını yeniden yaratmak kadar insana mutluluk veren bir şey yoktur.

d.h. lawrence: sessizliğe, dinlenmeye, yalnızlığa önem verin. bunlar insanın çalışmasına yol açan şeylerdir.

charles baudelaire: biçim zorlayıcı olduğu için düşünce daha şiddetle fışkırır. bir hava deliğinden veya iki baca arasından, bir kemerden görülenin, büyük bir panoramadan daha derin bir sonsuzluk fikrini verdiğini bilmem hiç fark ettiniz mi?

fahir onger: değerler alanında mücadeleye atılan yapıt, eleştirmenin durumunu tayin eder. eleştirmenin işi de sanıldığı gibi önceden belli, kurallaşmış maddelerle saptanamaz. eleştirmene görevini ihtar eden de sanat yapıtının değerler alanındaki durumudur.

d.h. lawrence: aşkta sevgiliyi kandırmak; ele geçirmek ve ona aşkını söylemekten daha ince bir iştir.

aristoteles: ruh yaşamın en büyük bir anlatımıdır.

d.h. lawrence: benim en büyük dinim kan ile bedenin akıldan daha akla dayandığına inanmaktır. aklımız yanılabilir ama bedenin duyduğu, inandığı, söylediği şeylerin hiçbirinde yanılma yoktur.

şiir esintinin değil; aklın, hesabın, iradenin verimidir.

her insanda sonsuzluğa ve tanrı'ya yönelme duygusu vardır; bu yüzden insan geçici ve göreli olan her şeye bir karşılık bulmaya çalışır. ama bulamaz; çünkü her şey rüzgar, her şey küldür.

18.11.2015

siyah süt

elif şafak

her ayna anahtarını kaybetmiş bir kapıdır. açılır diyar-ı esrar'a. olur da fazla bakarsan aynaya, aralanıverir kapı, kaybolursun sonsuzlukta.

çizginin öbür yanı intihardır. öyleyse yaşamak, intiharın kenarında kıyısında, belki de tam eşiğinde zıplayıp durup, zaman zaman ayaklarını boşluğa sarkıtmak pahasına oynamak, oynamak, hiç yanmayacakmış gibi oynamaktır.

erkek yazarlar evvela "yazar" olarak algılanırlar, sonra "erkek." kadın yazarlar ise evvela "kadın", sonra "yazar."

insan duymak istediğini duyar.

eninde sonunda varoluş demek tatminsiz ve tamahkar olmak demektir. insan yetinmeyi bilmez. cioran'ın dediği gibi hepimiz kendi içimize düşüp bedbaht olmaya mahkumuz.

olmaya çalışmak yerine, oluşu ve varoluşu bitimsiz, sürekli yenilenen bir süreç gibi algılamalıyız. bu yüzden senin annelik/yazarlık ikilemi üzerine geçenlerde sorduğun soru asla cevaplanmamalı. bilakis, daima yeni sorularla derinleştirilmelidir.

istanbul kendi çocuklarını hırpalayan bir şehir.

anais nin: sıradan bir hayat beni cezbetmez.

yaşadığımız hayatın ne denli geniş ya da dar olduğu bizim taşıdığımız cesarete bağlı.

faşizm kötülerin değil, normallerin eseridir.

sürüye ayak uyduran, verilen her emri sorgusuz sualsiz yerine getiren sıradan insanlar her türlü totaliterliğe açıktır.

kadın doğulmaz, olunur.

courtney love: gün boyu son derece normal bir insan gibi hareket etmeye bayılırım. her ne kadar, o esnada zihnimden şiddet, terör, seks ve ölümle ilgili bir sürü manyak düşünce geçiyor olsa da..

erkek: 1.etken, 2.kültür, 3.gündüz, 4.akılcı, 5.rasyonel, 6.beyin, 7.dikey, 8.hız, 9.yapan, 10.özne, 11.logos; kadın: 1.edilgen, 2.doğa, 3.gece, 4.duygusal, 5.irrasyonel, 6.beden, 7.yatay, 8.durgunluk/oturmuşluk, 9.yapılan, 10.nesne, 11.pathos

her birinde vasat olmaya razıysan eğer, on ayrı iş bile yapabilirsin.

aşktan önce. aşktan sonra. çünkü aşk bir milat. takvimlerin kendini sıfırladığı, saatlerin yeniden ayarlandığı an. aşktan önce olan biten her şey -miş'li geçmiş. adeta yaşanmamış. bir şekilde hafızaya sonradan alınmış. aşktan sonra olan her şey şimdiki zaman. öncesi ve sonrası olmayan.

oscar wilde: erkekler yorulunca evlenirler. kadınlar ise sırf meraktan evlenirler. sonunda her iki taraf da hayal kırıklığına uğrar.

38. hafta: bu hafta anladım ve kabullendim ki hamile bir kadının bedeni kendine değil, topluma aittir. daha doğrusu toplumdaki tüm kadınlara. ne zaman sokağa çıksam tanımadığım kadınlar gelip karnıma dokunuyor. ben istediğim kadar geri çekeyim kendimi, onlar elleriyle pat pat yokluyorlar. hamileliğin olduğu yerde resmiyet olmuyor. ne resmiyet, ne mahremiyet.

ölmeden önce ölmek lazım.

her canlı bir mucize, hayatta her şey olasıdır.

ayn rand: hiç kimse kendi beynini, bir başkasının yerine düşünmek için kullanamaz. vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. paylaşılamazlar ve devredilemezler.

belki de pekala farkındaydı anne-çocuk ilişkisinde hep ama hep çocuğun kazanacağının. ve bu yüzden istemedi anne olmayı.

sen istediğin kadar özgürlükçü ol, toplum aynı fikirde değilse nasıl dengeleyeceksin ideallerinle hayatın hakikatlerini?

unutma, zorluğun olduğu yerde kolaylık vardır.

meğer insanın kendi kendini kandırmasıyla derinleşirmiş her depresyon.

çünkü ne kadar girift olursa olsun her dehlizin bir çıkışı var. ummadığın kadar yakında bir yerde seni bekleyen. oraya doğru yürümek tek yapman gereken.

11.12.2013

henry miller

haluk erdemol

"benim için kitap insandır ve benim kitabım benim olduğum insandır: aklı karışık, savsak, huzursuz, kösnül, edepsiz, kavgacı, düşünceli, kılı kırk yaran, yalancı, şeytancasına içten ve gerçekçi insan." (henry miller)

alman göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 26 aralık 1891'de new york'ta doğan henry miller, brooklyn sokaklarında büyüdü. ailesinin bir dünya görüşü olarak benimsediği "kendini çalışmaya ver ve saygıdeğer bir yaşam sür" ilkesine çocuk yaşlarda karşı çıktı. yapıtlarından birinde, "sokakta doğdum, sokakta büyüdüm; insanların ne olduğunu ancak sokakta anlarsınız." diyecektir.

terzilik yapan babası iyi huylu, geçimli biri olmasına karşın annesi dırdırcı ve hoşnut olmayı bilmeyen bir kadındı. miller'ın annesine karşı beslediği duygular sevgiyle nefret arasında gidip geliyordu. kadınlarla olan ilişkilerindeki gelgitlerde, tek bir kadınla sürekli bir ilişki kuramamasında annesinin payı olduğu kuşkusuzdur. miller'ın kitaplarının özünü onun kadınlarla olan ilişkilerinin trajik öyküsü oluşturur aslında.

"zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz, sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. bunlar her zaman da duygusal değildir; belirli bir şeye ait değildirler yalnızca -yani hiçbir yere ait değildirler."

ürün vermek ve yapıtlarını daha özgür bir ortamda yayımlatmak amacıyla, eski bir arkadaşından aldığı az bir parayla tek başına geldiği paris'te bohem bir yaşam sürdü. bu başıboş günlerinde paris sokaklarında uzun yürüyüşler yapıyor ve nerede olursa orada karnını doyurup konaklıyordu. 

yengeç dönencesi'ni yazarken anais nin ile tanıştı. eşi june, miller'ı ziyaret etmek için paris'e geldiğinde anais nin ile tanıştı ve iki kadın arasında bir ilişki başladı. miller-june-nin arasındaki üçlü ilişki nin'in güncesinden kurgulanan philip kaufman'ın "henry and june" adlı filmine de konu olmuştur. 

"henry mitolojik bir yaratığa benziyor. yazıları ateşli, yıldırım gibi, girift, hain ve tehlikeli. yazdıklarının gücünü, o günahtan arındırıcı, yıkıcı, gözü pek, korkunç gücünü seviyorum. yaşama duyulan hayranlığın, coşkunun, her şeye olan tutkulu ilginin, enerjinin, taşkınlığın, gülüşün ve ansızın patlayan fırtınaların bu tuhaf karışımı aklımı başımdan alıyor. her şey silinip süpürülüyor: ikiyüzlülük, korku, basitlik, yalancılık. içgüdünün ortaya konması bu. birinci tekil kişiyi, gerçek adları kullanıyor; düzenden, biçimden hatta kurmacadan bile nefret ediyor." (anais nin)

1944'te polonya asıllı janina lepska ile üçüncü evliliğini yaptı. bu evlilikten valentine ve tony adlı çocukları oldu. 1953'te evlendiği eve mcclure'den 1962'de ayrıldı. 1967'de, 76 yaşındayken tanışıp aşık olduğu japon kabare şarkıcısı hoki tokuda ile evlendi. 

yaşamının son yıllarını avrupa'yı ve eski dostlarını ziyaret ederek, evinde ziyaretçi kabul ederek, resim yaparak geçiren miller 7 haziran 1980'de yaşama gözlerini yumdu.

"beynindeki kurtları def edemiyorsan karanlıkta vals yapmayı dene."

miller yazılarında yaşam öyküsünü hiç kimsenin yazamayacağını savunmuştu. yazılmasına gerek de yoktur aslında; çünkü yapıtları onun öz yaşam öyküsüdür zaten.

"yaşamım her şeyden daha gerçek ve benim için önemli olduğundan hayal ürünü kişiler ve olaylar aramaya gerek görmedim."

7.04.2012

djuna barnes

javier marias

djuna barnes çok sayıda erkekle ve kadınla maceralar yaşar; ama türlü nedenlerle, hatta edebiyat nedeniyle barnes'a yaklaşma girişimleri başarısız olan erkek ve kadınların sayısı daha kabarıktır. barnes olgunlaştığında da bu tür tatsızlıklardan yakasını kurtaramaz ama bu kez peşindekiler daha çok kadınlardır. ondan daha genç iki yazar, bugün pek ünlü ama o dönemde daha adları bu kadar duyulmamış olan anais nin ile carson mccullers; ilki uzaktan, ikincisiyse yakından barnes'ı epeyce taciz ederler. nin, uzaktan edebiyat aracılığıyla huzursuzluk vermeyi seçer, yapıtlarında karakterlerinden birinin adı mutlaka "djuna"dır. bu gerçek djuna'yı illet ederken mccullers evinin dışından onu gözetlemeyi yeğler. o zaman pek tanınmayan bu genç kadın saatlerce evinin önünde ağlar, inler, içeri alınmak için yalvarırmış. ancak barnes esnek değildir ve yalnızlığını sakınmayı bilir. nin'in beceriksiz övgülerine karşın (djuna için "çok görmüş, çok bilmiş, katlanılmaz biri" diye yazar), barnes onu aptal bir genç kız ve yapışkan bir yazar olarak tanımlar; asla kabul etmeye yanaşmayacağı biridir. mccullers'a gelince o sıralarda yapıtı hakkında bir fikri olmayan barnes, onu kesif bir sessizlikle ödüllendirir; ancak bir gün bu "yalnız avcı"nın durmadan zilini çalması karşısında sabrını yitirir ve "kim şu zili çalıp duruyorsa bana bir iyilik yapsın da cehennemin dibine gitsin!" diye bağırır.