fakir baykurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fakir baykurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.09.2018

yılanların öcü

fakir baykurt

insan olanın başına her şey gelir.

parası olmayan bir allahın kulu istediği kadar akıllı fikirli olsun, oluru yok, paşaya cevap veremez. korkar. para adamı yüreklendirir. para adama cesaret verir. para adamı konuşturur. para adamı adam eder. parasız hiçbir iş görülmez, kuşağın dolu olmalı. 

köylük yerinde yalnız adamın işi küldür. arkan olacak. arkan olmadı mı adamım diye gezme dünyada. dört olsun, beş olsun, olsunlar.

kuyruk acısı tıpkı evlat acısı gibidir. insan evlat acısını, yılan kuyruk acısını unutamaz dünyada.

dünyada insan birbirini sevmeli. sevmezse günler tükenmez. sevmezse dünya zindan olur. sevmezse yaşadığının farkına varamaz. sen somurt, komşun somurtsun, ne olacak sonu? insan dediğin dünyada sevişmeli.

korkulu düş görmektense uyanık yatmak en iyisidir.

ağaç milleti tıpkı karı milleti gibidir. canı isterse tutar, canı istemezse tutmaz.

bir ateş vereceksin, yanıp çıkıp gidecek cayır cayır! yanıp çıkıp gidecek dürzünün evi! içindekilerle! ah el kapıları! kapansın el kapıları! yakacaksın ki, kapansın! başka da açılmasın namussuz dünyada! yokluklar yok olsun! yok olsun yoksulluklar! ille de insanın insana kulluğu!

16.03.2017

yılanların öcü

fakir baykurt

ankara'nın ulus sineması'nda, filmden sonra halkı selamlamak için perdenin önüne çıktığım zaman, alkış, ıslık birbirine karıştı. bir yandan "yaşaaa! var oool!", bir yandan "yuuuuuh!" diyorlar.

birkaç saniye sonra, kıran kırana bir dövüş başladı. başkentli seyirciler kravat kravata geldi. hınçla, istekle vuruşuyorlar. ikisi sahneye fırladı, ses aygıtlarını, ışıkları falan tekmeliyorlar. gazoz şişeleri, kırmızı mürekkep şişeleri üzerime geliyor. birtakım sersemler gerçeği tekmeyle, yumrukla örteceğini sanıyor.

bunlar, "yılanların öcü" romanımdan yapılmış filmin ilk gösteriminde oluyor. üstünden zaman geçti şimdi. onları hiç kıpırdamadan seyrettim. getirdiğim öykünün kendilerine batan yerleri vardı tabii. anlıyordum bunu. oysa gösterilen filme temel olan roman, büyük çoğunluğumuz köylünün hala yaşamakta olduğu zehirden acı gerçeğin küçük bir kesitiydi.

o yıllarda ankara'nın perişan köylerinde dolaşıyordum. kafamda yeni bir roman vardı. evirip çeviriyordum. talim ve terbiye kurulu'nda yılanların öcü'nü suçlayanlar, devlet tiyatrosu'nda sahneye konulmak üzere olan oyunumu kaldıranlar, senato'nun bütçe komisyonu'nda ardımdan ağzına geleni söyleyenler ve şimdi beyazperdedeki gölgelere mürekkep ve gazoz şişesi atan bu dırdırcı bulvar aydınları, kafamdaki romanı yazdığım zaman ne yapacaklar acaba? bu yel böyle esip bu kılıç da böyle kesip gittiğine göre, bir sırasını bulup hesabımı görmeye mi kalkacaklar? içecekler mi kanımı?

bizim yurdumuz, hem de insanımız, bir bakıma, mürekkep yalamışların geriliği ve yanlış tepkileriyle, hala orta çağ'ın çukurları içindedir. başkalarını yeni amaçlara alıp götüren sağduyu, bilinç ve hoşgörü, bizimkilerin kabuğuna neden işlemiyor?

"cahallıklarından, kapkara cahallıklarından." okuma yazmaları olduğu halde okumadıklarından! sanattan, kültürden gıda almadıklarından! aldıklarını eritemediklerinden! koşullanmışlar çağ gerisi tersliklere, küçük bencil rahatlıklara, çıkarlara; bir türlü kurtulamıyorlar.

inandıklarına aykırı düşen inançlara dayancaları yok. değişik bir düşünceyle, yeni bir yapıtla karşılaştılar mı, böyle yırtınıyor, perdedeki gölgelere şişe atıyorlar.

bu beylerin yaptığını seyrederken, "ankara köylerinde düşünüp kafama taktığım romanı çabuk yazmalıyım!" dedim. "ya kendilerine gelip anlasınlar ya biraz daha kötü olsunlar!"

o gün nisan 23, yıl 1962 idi.

8.02.2015

saka

fakir baykurt

çok eskiden, saka diye bir kuş vardı. bu kuş aşık kemiği yutardı. gıdası kemikti onun. günde iki kemik.. öğünleri böyle savar giderdi. yalnız bu saka, bulduğu kemikleri yutmadan önce, aşağı yanına bir kez sokar çıkarır, ondan sonra yutardı. komşusu olan sığırcık şaşıp kalarak sordu saka kuşuna: "kemikleri neye sokup çıkarıyorsun?" saka kuşu ki, başından çok deneme geçmişti. şunu dedi sığırcığa: "yuttuğum kemikleri yarın çıkarmak gerekecek. sokup çıkarıp sınama yapıyorum, çıkabilir mi, çıkamaz mı?"

30.08.2014

kızılöz

fakir baykurt

bir ara caminin önünde vali beyimiz dedi ki, "genel meclis'e önerelim de, köyün adı değişsin. kızılöz çok kötü!" ne diyeceğimi şaşırdım. "vali beyimiz, çok affedersin ama, kızılöz bu köyün kadim adıdır. belkim atamız adem'den kalmadır. değişir mi?" tilki gibi kıstı gözlerini: "değişir, değişir!" dedi. ataların günü başka, şimdi başka. kızıl'ın anlamı kötüdür. kötü dedim mi, orda dur! güzel bir ad buluruz yerine. zaten de, güzel bir köy. daha da güzel olacak. güzelöz deriz mesela; kızıl'ı değişir, öz'ü kalır."

kaymakam efendimiz geldi. dedi: "kızılöz köyünün adı değişti. il meclisi karar aldı; güzelöz oldu. yakışanı da budur!" böylece bizim "kızılöz", "güzelöz" oldu.

26.06.2014

amerikan sargısı

fakir baykurt

kendinden öncekilerden daha az savaşçı olan john d. kennedy, "barış içinde bir arada yaşama"ya razı idi; bunun için öldürüldü. bunun için onu öldüren "şebeke" ortaya çıkarılmadı.

"geriye doğru tırmanarak vietnam savaşı'nı durduracağım!" diyen başkan adayı robert kennedy'yi barışçı amerikalılar seviyordu. dünyada buzdolabından daha çok satılan savaş taşıtlarını yapanlar ise elbet sevmezdi. onu, tam başkanlığını kesinleyen california önseçim sonuçlarının belli olduğu gün alnından vurdular.

zordur bu, dedim. soracağınız soruya doğru cevap alamazsınız köylüden. kimse alamamıştır.

ekonomisi kapalı olanın, gönlü de kapalı olur.

incil'de bir cümle vardır: insanoğlunun gururu, aşılması en zor dağdır.

bir ara caminin önünde vali beyimiz dedi ki, "genel meclis'e önerelim de, köyün adı değişsin. kızılöz çok kötü!" ne diyeceğimi şaşırdım. "vali beyimiz, çok affedersin ama, kızılöz bu köyün kadim adıdır. belkim atamız adem'den kalmadır. değişir mi?" tilki gibi kıstı gözlerini: "değişir, değişir!" dedi. ataların günü başka, şimdi başka. kızıl'ın anlamı kötüdür. kötü dedim mi, orda dur! güzel bir ad buluruz yerine. zaten de, güzel bir köy. daha da güzel olacak. güzelöz deriz mesela; kızıl'ı değişir, öz'ü kalır."

kaymakam efendimiz geldi. dedi: "kızılöz köyünün adı değişti. il meclisi karar aldı; güzelöz oldu. yakışanı da budur!" böylece bizim "kızılöz", "güzelöz" oldu.

sonradan sıkmayla büzük daralmaz. büzük baştan dar olacak.

aşar isek karlı dağdan aşalım
geçer isek sarp yerlerden geçelim
çekes isek güzel kahrı çekelim
çirkinin kahrı zordur çekilmez

hazreti peygamberimiz, boş durmaktansa boşa çalışmak iyidir buyurmuş.

din ayrılığını bir şey sanan deliler hala var yeryüzünde!

sıkı can iyidir kızım, çıkıp gitmez.

borç insanın üstünde bir karanlık dağdır, ezer durur adamı.

çok eskiden, saka diye bir kuş vardı. bu kuş aşık kemiği yutardı. gıdası kemikti onun. günde iki kemik.. öğünleri böyle savar giderdi. yalnız bu saka, bulduğu kemikleri yutmadan önce, aşağı yanına bir kez sokar çıkarır, ondan sonra yutardı. komşusu olan sığırcık şaşıp kalarak sordu saka kuşuna: "kemikleri neye sokup çıkarıyorsun?" saka kuşu ki, başından çok deneme geçmişti. şunu dedi sığırcığa: "yuttuğum kemikleri yarın çıkarmak gerekecek. sokup çıkarıp sınama yapıyorum, çıkabilir mi, çıkamaz mı?"

27.02.2014

uzun lafın kısası

alain: bütün güzel şeyler güç ele geçer.

boris vian: her erkek kara derili bir kadınla yatmak ister. bu doğal bir reflekstir. kara derili bir kadınla yatmanın değişik olacağı sanılır. sahiden de değişiktir.

anne bronte: uslanmış serseriler dünyanın en iyi kocaları olurlar.

clifford geertz: insanlara ve olaylara -hatta kendine- hem duygusal hem de soğuk gözle bakabilmek, gerek bireylerde gerekse halklarda olgunluğun en kesin göstergesidir.

fakir baykurt: borç insanın üstünde bir karanlık dağdır, ezer durur adamı.

henryk sienkiewicz: güzelliğin huzurunda küçüldüklerini duyabilenler yalnızca en yüce sanatçılardır.

boris pasternak: ölümden sonra yaşam boş bir düşüncedir. zayıf insanları avutmak, onlara cesaret vermek için uydurulmuştur.

michel foucault: artık başıboş dolaşma. hedefe doğru koşuştur. boş umutlara veda et. hala kendini anımsayabiliyorsan, henüz zaman varken, kendi yardımına koş.

amin maalouf: din kindar olduğunda, hamdolsun kuşku duyanlara!

patrick white: birtakım olağandışı ya da gülünç, kaygısız ya da günahlarından arınmış bireyleri saymazsak, bütün insanların erdemleri birer masaldan başka bir şey değildir.

theodor adorno: seçim, sistemi değiştirebilseydi yasadışı sayılırdı.

alexander herzen: devrime, büyük bir sosyal dönüşüm olacağına inanmak, miras bıraktığım din budur. cenneti olmayan, ödülleri olmayan, kendini dayatmayan, yazgısı olmayan bir dindir bu. akıl, bireysel özgürlük ve kardeş sevgisi; bunlar adına çıktığın yol açık olsun!

31.10.2013

uzun lafın kısası

anne frank: gökyüzüne gözlerini korkusuzca kaldırabildiğin, içinin temiz olduğuna inandığın sürece mutluluk yitirilmiş değildir.

boris vian: insanlar aklın alamayacağı kadar dar kafalıdır.

clive bell: bilgiyle donanmamış bir akıl, ön yargıların ve kör inançların tutsağı olur; duygular ise tekdüze ve yamyamca bir oburluğun bulantısına uğrarlar.

theodor adorno: yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.

fakir baykurt: hey benim tanrım, dünyayı yarattın, iyi güzel, çok teşekkür ederiz, binlerce şükür sana; ya bu akılsız kulları neye yarattın?

robert m. pirsig: kimse, nereye gittiğini bilmeyen kişi kadar yükseklere çıkamaz.

henry david thoreau: insanın yaşamını bilinçli bir çabayla yüceltme konusundaki tartışmasız yeteneğinden daha umut verici bir durum yoktur.

la rochefoucauld: bir dahi bile, kendisini uygunsuz durumlarda gören uşağı için büyük adam değildir.

michel foucault: bir insanı, onu fiilen hasta kılmış olan yaşam tarzını değiştirmeksizin iyileştirmek olanaksızdır.

paul auster: eğer çelikten yapılmamışsanız, para bulmak için göstereceğiniz yıpratıcı çaba ruhunuzu yok edebilir.

alain: bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.

samuel beckett: günün birinde sağır olacağız. günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir.

21.03.2012

kaplumbağalar

fakir baykurt

yaz gelince kalktım, burdur'daki köyüme gittim. gene her şey yerli yerindeydi. uzun saltanat yıllarının kemirip bitirdiği anadolu; sonradan trablus, balkan ya da yaka paça 1. dünya savaşı, yunan.. daha tarladaki yangının dumanı sönmeden 2. dünya savaşı.. hemen ardından, kimin yararına olduğu hiç anlaşılmayan demokrasi, dış yardımlar, yabancı uzmanlar, yabancı sermaye.. işte ekinler gene bir karış, harmanlar köstebek yığını. bağlar kurumuş. bahçelerin ağacı yozlaşmış. 13 yıldır tamamlanmayan karagent köprüsü, sellerin her bahar alıp götürdüğü biraz taş, biraz kum, birkaç demir, tahta kalıp.. köylünün ya huyunu ya oyunu beğenmeyen yönetim, yeni yeşermeye başlayan yaşama isteğini besleyeceği yerde, aracı, ilacı olmayan bu köylere sivri minareler dikmiş. dine önem veriyor. egemenler böyle istiyor. din ile avutup sömürüsünü rahat sürdürecek.

eskiden kölelere yayık yaydıran barbar dağ avrupalıları, sağa sola bakıp ayranı dökmesinler diye onları kör edermiş. şimdi kendi çocuklarına yabancı dilli kolej, yüksekokul, hatta avrupa'da, amerika'da okuma olanağı bulan yöneticiler, köydeki bebelerin ilkokuldan sonra gideceği okulları hesap dışı tutuyor. ilkokul uyutuyor, ortaokul uyandırmıyor. ne ayırdı var bu insanların kölelerden? ulusun işgücünü, kültürünü besleyecek, toplumun varlığını sürdürecek köy kaynağını kurutuyorlar.

yollarda, sokaklarda görüyorum; her evde kalbur kalbur çoğalan çocuklar büyümek için kapı önlerine bırakılmış. onların üremekten yılmayan çileli ana babaları, doğru dürüst gençliklerini bile yaşamadan yıpranmış ve çökmüş. içlerinde biraz hanya'yı konya'yı anlayanlar, tutunacak dal yokluğundan kıvranıyor.

akşam komşular eve geldi. anamın geniş odasında, çulun üstüne bağdaş kurup oturdular. bir ellerini ağızlarına kapayıp bir ellerini dizlerine koydular. gözleri iyice çukura kaçmıştı. birbirimizi epeydir görmemiştik. acaba haller keyifler nasıldı? eh, iyiler iyi. çok şükür canları sağ. ama ben, ben ne yapıyorum böyle? neden bacaklarımı gerip güne karşı işiyorum? neden beylerle paşalarla uğraşıyorum?

çoğu içinde bulunduğu çukurun ayırdında değildi. toprak damlı yoksul evlerde, kendi yaşadıklarından daha değişik, daha iyi bir yaşayıştan birazcık haberleri varsa bile, pay istekleri yoktu. yüzlerce yıldır sürüp gelen sömürülü düzen, yeni bir hızla uyutmuştu onları.

"ay halam, dünyanın kuyruğu uzun! bak çoluk çocuğun da var! ayağın bir kayarsa sürünürsün! baksana bizim halimize!"

"ay teyzem! bak çoluk çocuğun da küçükmüş daha! dünyanın kuyruğu gerçekten uzun! ayağın bir kayarsa, iyice sürünürsün! dikkatlice baksana bizim halimize!"

"ay dayım! gördüğün eğri, beylerden doğru! vardığın yerin iki gözü körse, sen de birini yumuver!"

"ay emmim! köylünün sahibi yok! köylü kömeli, sırtı yamalı! iyisi mi, elindeki ekmeği yimeye bak, ekmeği!"

daha bissürü uyarma, bissürü frenleme.

dışarda sadece köpekler havlıyordu. bebeler çoktan yatmıştı. işte bunlar da uyukluyor. şimdi ankara'da, şimdi yeryüzünün bütün büyük kentlerinde her yer ışıktı. ışıklar yedi renk üstüne pırıl pırıldı. insanlar yunup yıkanıp ince giysilerle sokağa çıkmışlar. serin gazinolarda buzlu biralarını içerek, büyük salonlarda iyi yetişmiş orkestraları dinleyerek, insanoğlunun eski yeni ürünlerinden birini ya da beyazperdedeki yeni bir siyah beyazı ya da renkliyi seyrederek vakit geçiriyorlar. ne kadar güzel, ne kadar su gibi geçiyor vakit.. uyku onları rahatsız etmiyor. ucuz otobüslerde, güzel arabalarla evlerine dönüp yatmalarına, birbirlerine sarılmalarına vakit var daha. isteseler şafaklar sökenece sevişebilirler. sıcak suları, kokulu sabunları da var.

oturan köylülerime kafamdaki romandan söz açtım. kurduğum bölümleri anlattım. başkentin bozkır köylerini, onların susuz kalmış otlarını, hayvanlarını; halka sırtını dönmüş yönetimle çilesi uzayıp giden insanlarını, kimi zaman ayağa kalkıp benzetmeler yaparak anlattım. emek çekerek kafamdakileri önlerine döktüm.

etkilendiklerini görüyordum. ellerini çenelerinden çektiler. yüzüme ışıyan gözlerle bakıyorlar. ben bitirince komşumuz haçça akdoğan birden ayağa kalktı. uyanık, açıkgöz bir anaydı komşumuz. iki kızını köy enstitüsü'nde okutup öğretmen çıkarmıştı. zorluklara, kahırlara katlanmıştı. öbür komşularımıza kıyasla görmüş geçirmiş bir insandı.

"sivrilt halam kalemini, sivrilt de yaz!" diye bağırdı. "istemeyenlerin ağzına tüküreyim! dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! sivrilt kalemini, durmadan yaz!"

uykusu kaçan köylülerim, "yaz halam yaz! yaz dayım yaz! yaz emmim yaz! pazara kadar değil, mezara kadar yaz!" diyerek dağıldılar.

oturup yazdım. kaplumbağalar odur, onlarındır.

acı, buruk bir roman oldu. onu kentlerde, kasabalarda oturup günlük işiyle uğraşan okuryazarlar, yumrukçu ya da nemegerekçi aydınlar okuyacak. belki kapılacaklar, belki sıkılacaklar. ama ben romanımı asıl o akşam anamın geniş odasında bağdaş kurup beni dinleyen komşularımın, dört mevsimi karanlık, bütün ömrü kömür olan köylülerimin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını isterim. yurdumun bir yazarı olarak beni en çok bu sevindirir.

belki bir gün o da olur. düşünüyorum, mutlaka olur.

gün doğmadan neler, ne tosun kızlar, oğlanlar doğar!

22.12.2010

yayla

fakir baykurt

birçok şey sakıncasıyla güzeldir.

ben bizim köylülerin uyanacağını sanmıyorum. dünyaya buzağı gelmiş, öküz gider bunlar. oylarını götürüp yalancı dürzülere kakarlar. ulan insan yalana bir kanar, iki kanar, sürekli kanmaz ki!

nane kokusu, ana kokusu; fesleğen kokusu, oynaş kokusu.

boş oturmaktansa boşa çalışmak iyidir.

dedikleri kadar varmışsın. gönlümün ortasına kurdun tahtını!

bozuk, hem de yorgun bir yönetim bizimki! tükenmiş bir sınıf ve onun bürokrat kadroları ancak bu kadarını yapabiliyor! tükenmiş, iflas etmişler.

acı, her şeyi bastırıyor.

"sınırlarımız ve olanaklarımız içinde cipi çalıştırıp gülcan'ı hastaneye götüreceğiz, sayın hocam! size bunun için yalvarmaya geldim. altan'a baktı. kendisinin yirmi, yirmi beş yıl öncesini buldu çırpınışlarında. bir süre böyle yalvaracak, ardından saldırıya geçecek. biliyor şimdi böyle olanın az sonra nasıl olacağını. "benim bunu istemediğimi düşünmüyorsun herhalde, değil mi altan? böyle düşünürsen, yanlıştan yola çıkmış olursun. sen de, arkadaşların da, önce doğruyu bilin. biz burda bir üniversite ekibiyiz. amacımız ve sınırımız saptanık. burda sadece bir kazı yapmakla görevliyiz. bir cipimiz var. bir de hastamız. hastanın şehirdeki hastaneye en hızlı araçla gitmesi gerekiyor. yol durumu kötü. başka araç yok. üstelik her durumda en uygun araç bir land rover cip. o da bizimki. aracı verelim, sorun çözülsün. sorun + araç = amaç! mantık böyle gösteriyor. ama işin bir yanıdır bu ve görünüşüdür. öz ise değişiktir. çünkü bu cip, halkın sağlık işleri için ayrılmış değildir. kazı hizmetleri için ayrılmıştır. lastik ve yakıt giderleri kazı hizmetleri için ayrılmıştır. şoförü de bunun içindir. biz bunu, o amaç yerine bu amaç için kullanırsak, yasa önünde sorumlu düşeriz. bunu yapamam! yapmak isterim. fakat yapamam. burda iki şeyi kesin ayırmak zorundayız: duygularımızın dediğiyle, aklımızın dediğini."

"hiçbir şey candan değerli olamayacağına göre, bütün bürokratik koşulları aşıp karar vermek gerekir, hocam. sorun budur. bir aydın ve hoca olarak bizim önümüzde böyle bir sınavla karşı karşıyasınız şimdi! özür dilerim. kusurumu hoş görün; ama açık sözle anlatılmak istenirse durum budur."

"gene aynı tezi savunacağım. duygularımla gülcan'ın tam yanındayım. ama devletin resmi cipini başka bir iş için kullanma konusunda aklımı duygularımın yanında bulamıyorum. duygularım o yanda, aklım bu yanda kalıyor. üstelik cip yalnız benim sorumluluğumda. sizin için burda sadece görüş ileri sürmek var; sorumluluk yok. yarın bir kovuşturma yapılırsa, sorular bana sorulacak. böyle bir soruşturma olabilir; iki kez iki dört! adım asım al gibi biliyorum bunu."

"daha çok gençsin! çok saf, çok arısın! herkesi kendin gibi arı, duru sanıyorsun. ama üniversitenin genellikle ne çirkin bir kurum olduğunu bilirim. yükselebilmek, daha iyi pozisyonlar ele geçirebilmek için yaparlar. başka hesapla yapanlar da çıkar. bunları bilirim ben. sizin bilmeniz gerekmez. keşke bilmeden kalsanız. bizim üniversitemizin bozulmuş yanından bütünüyle haberiniz olmasa, çok daha iyi. ülke için iyi, halk için iyi, üniversite için iyi. çünkü bu kötü özellikler yayılgandır. hemen geçer sizlere de. böylece hastalığı oluşturan mikroplar bu jenerasyondan öteki jenerasyona ulaşmış olur."

elindeki dereceyi silkti altan. "vakit geçiyor, hocam! oysa saniye yitirecek durumda değiliz! anlıyorsunuz değil mi? şehir uzak üstelik. geçten geç karar verirseniz, korkarım, işe yaramayabilir!"

"buraya kadar getirdiğim düzgün bir sicilim var. yarın dekan olmam söz konusu. rektör olmam söz konusu. bu sicili şu ya da bu duygusal gerekçeyle bozamam. söylenecek şeyleri söyledim altan, bundan sonrası söylenenleri yinelemek olur. kanımca buna gerek yoktur."

halka yarayışlı olmayan bilim, bilim değildir. bilimse bile, bizim istediğimiz bilim değildir.

"insanlar bir isteği kafalarına taktı mı, işte böyle saplantı oluyor. birden dallanıp budaklandı, sadece öğrencilerin şehre ulaştırılmasına ayrıldı, vermek yüzde yüz zorunlu; ama ben vermiyorum! görevle ilgili bir kurala uymak istediğimi kimse anlamıyor. bir kızın sağlığını kurtarmaya yardımcı olurken, bütün akademik geleceğimi sakıncaya atmamı istiyorlar. bir bilim adamının kolay yetiştiğini sanıp, kendimi harcamamı bekliyorlar. basit halkın idrakine, hele bizdeki bozkır felsefesine hiçbir zaman güvenmedim. bir parça sağduyu gösterdikleri zaman bile yalınkat ve sığ oluyorlar."

"serpil, kızım! seni ne kadar sevdiğimi, pek çok olan özelliklerini ne kadar yürekten takdir ettiğimi söylememe gerek yok, sanırım. çok duygusal davranıyorsun evladım. şu anda senin ve arkadaşlarının hocanız olarak, insan olarak, gülcan çakır'a ben hepinizden çok üzülüyorum. bay çakır kendisi de, gerçekten erdem sahibi, sevdiğim bir kimse. kızı da ayrıca çok takdir ediyorum. onlar ne güzel gözler öyle! bir insan olarak o güzel gözlerin şu dağ başında ölümün eline terk edilmesine gönlüm razı olamaz. fakat bir bilim adamı, her şeyden önce serinkanlı olur. soruna serinkanlı yaklaşır. ekibimiz buraya gelmeseydi, gülcan gene burda olacak ve sancılanacaktı. o zaman ne yapacaktı bay çakır? türkiye'de her sancılanan çocuğun yanında bir kazı ekibi bulunamaz. türkiye'nin bugünkü durumunda, yurttaşların sağlık sorununa henüz çözüm yoktur. başka ülkelerde yönetimler, bir yandan gagarin'i, titov'u, bir yandan aldrin'i, armstrong'u aya, uzaya gönderir, merih'e araç indirirken, biz daha yerleşme alanlarımızın hepsine yol götüremedik ve doktorlarımızı dürüst bölüştüremedik yurda. yüzeyden çözümlerle kendimizi tatmin olmuş sayamayız, serpil kızım! bırakalım şimdiye kadar böyle gelmiş olanı; ama birer aydın olarak, böyle gitmesin diye ne yapılması gerekiyorsa, onun savaşımını verelim. gülcan çakır konusu, duygularımızla tartılıtsa, acıdır. ama aklımızla tartılırsa, 'bütün'ün yanında bir küçük noktacıktır."

altan sürdürdü konuşmasını: "bizim daha gerçek anlamda 'gerçekçi' olabilmemiz için biraz daha deneyime ihtiyacımız var. hoca bey'i her durumda bizim gibi düşünür, davranışları da bizimki gibi olur sanıyoruz. olanak var mı? o şimdi bütün maddesel, sosyal, kültürel yaşamıyla bizlerden ve gülcan'dan ayrı bir insan. fakülte'de bir kürsünün şefi. onu elinden kaçırmak istemez. altında arabası, önünde dekanlık, rektörlük gibi parlak gelecekler var. bunları yitirmek istemez. biz genç aydınlar çok farklıyız hocamızdan. onun için, biz yaparız; onlar konuşur. biz korkmayız, onlar çekinir. onlar her zaman hesaplı davranmayı seçer. biz belki biraz paldır küldürüz; ama gerekli olanın üzerine hızla yürürüz. şimdi deöyle bir durumun içindeyiz. hiç vaktimiz yok. bu cümle çok söylendi; fakat gene de çok vakit yitirildi. hemen önerilerime geçiyorum. eğer bir şey yapacaksak. iyi düşünelim ve karar verelim. kazı işine el koyuyoruz, bir! hoca bey'i ve ali şirin bey'i, planımız sonuçlanıncaya kadar çadırlarında kapalı tutuyoruz, iki! cipe ve şoföre el koyup gülcan'ı şehre götürüyoruz; üç! eğer gerçekçiysek, yapılacak iş budur!"

şehirde çarşısı, kırda yönetimi bozuk bir ülkenin orman yolu düzgün olabilir mi?

hangi dediğini tuttum öğretmenlerimin? yaşam nereye çekerse, oraya gidiyorum.

"ben de haklıyım! elimde yetki yok! işçi sigortası'na kayıtlı, hem de karnesi yanında olmadı mı, şu kapıdan içeri babamı sokamam!"

zeke gelin'e bakıp yutkundu. "onca yolu uykusuz tüketti! günlerdir uyumadı doğru dürüst! nasıl dayandı? acıya bunca dayanıklı olması iyi mi bir halkın? acaba halkımızı anlatmak için bilmem gerekenleri biliyor muyum? acaba altan biliyor mu? halkım biliyor mu sonsuz sabırlı olmanın kötülüğünü? öbür dünyada cennet var diye başını hep eğmesi, eğmesi; başını kaldırmaktan korkması, hep korkması.."

senin onları anlayabilmen için, onların seni anlaması gerekir!

fazla mı telaşlı yüzü, yoksa kanıksadı mı? biliyor mu her yüzün anlatmakla bitmez öyküleri olduğunu? yoksa öyküleri olsa ne olacak diye geçiştirmek mi istiyor bıkıntıyla?

"başınız sağ olsun! gerek kalmadı!"

ne çok öğrendim kısa zamanda!

öksüz mıstık pınarı'nda durdular. suyunun çok güzel olduğunu biliyor uzatmalı. hemen indi. doldurup boşalttı ciğerlerini; salladı kollarını havada. sonra içti dinlene dinlene. izin verdi; jandarmalar da içti. dinlenip birer daha içtiler. uzatmalı, "sen direksiyonun başında bekle!" dedi nuri'ye. topladı erleri çevresine. fısfıs ederek yukardaki görevle ilgili buyruklarını söyledi. "şakşuk! göz açtırmak yok! karşı gelene dipçik! hem de şakşuk yere toza! iki dakikanın içinde birbirine bağlayacağız itleri! hiç yüz vermeye gelmez anarşiklere! hımmm! ulan siz devleti ne sanıyorsunuz puştlar?"

uzatmalı, yukarı düzlüğe çıkardı öğrencileri. ileri geri biraz gezindi önlerinde. ellerinin birini manevra kayışına takıp konuşmasını sürdürdü: "bütün sorun nedir, bilir misiniz sayın öğrenciler? yasaları egemen kılmak! anladınız mı? açık söylüyorum, hiçbirinizin saçında, sakalında öğrenciyi andırır görünüş yok; anlaşıldı mı? fakat şimdi bunlar söz konusu değil! çadırlara girip beş dakika içinde eşyanızı toplayın! yalnız beş dakika izin verdim, altı değil! haydin, marş marş!"

19.11.2010

köylüler

fakir baykurt

hey benim tanrım, dünyayı yarattın, iyi güzel, çok teşekkür ederiz, binlerce şükür sana, ya bu akılsız kulları neye yarattın?

köy yerinde yalnız adamın işi küldür. arkan olacak. arkan olmadı mı adamım diye gezme dünyada. dört olsun, beş olsun, olsunlar.

köylük yerde, bir kapıda korunabilmek için dilini tutacaksın. bir kısım davanı öbür dünyaya saklayacaksın.

orası karanlık bilmece! iki köpek için, iki çocuk için, birbirleriyle kanlı bıçaklı olurlar da, kardaşın kardaşa vermeye kıyamayacağı topraklar için seslerini çıkarmazlar! anlaşılmaz bilmecedir burası!

zordur bu, dedim. soracağınız soruya doğru cevap alamazsınız köylüden. kimse alamamıştır.

ben bizim köylülerin uyanacağını sanmıyorum. dünyaya buzağı gelmiş, öküz gider bunlar. oylarını götürüp yalancı dürzülere kakarlar. ulan insan yalana bir kanar, iki kanar, sürekli kanmaz ki!

22.09.2010

onuncu köy

fakir baykurt

karşı mahalleye "üç damlar" derlerdi. şimdi orda, yirmiden fazla ev var. demek ilk icat olduğunda üçtü. bir ad ki, nasıl konur kardaşım, öyle kalır.

kimine yağ mumu, kimine balmumu.

köylük yerde, bir kapıda korunabilmek için dilini tutacaksın. bir kısım davanı öbür dünyaya saklayacaksın.

iki su bir ekmek yerine geçer.

- ne zararı var sana dinin?
- ne zararı olsun? ama çevremde öylelerini görüyorum ki, din ezmiş, bastırmış! kendilerine güvenlerini öldürmüş. bir büyük destekleri olmadıkça, bir değere sahip olmadıkları inancını yerleştirmiş.

her insanın ömründe bir lekesi, bir utancı olur derdi eskiler.

bahar gelende, ağkurtları, keseleri delip dallara yayılır. meyve çiçeklerinin içine yumurta yaparlar. çiçekler meyve olunca, yumurtalar içerde kalır, sonra büyüyüp kurt olurlar.

tüfeğin vurmazı olmaz, gözlemeye göz gerek. karının da vermezi olmaz, istemeye yüz gerek.

kepeneğin altında er yatar.

çirkin ile bal yenmez, güzel ile taş taşı. güzelin kahrı çekilir.

zaten ne namaz biliyor, ne aptes! doğru dürüst cumalara bile gelmiyor! namaz düşünmeyen adam ne düşünür? fitnelik, fesatlık! dahi komonistlik düşünür! öyle değil mi ihtiyar, cevap ver bana; başka ne düşünür?

malum ya, ayart, büyüden kuvvetlidir.

her tedariği tamam. ille bir şirin kancık! çalışmalı, sonra sevişmeli. sevişen insanın kimseye ziyanı olmaz.

nasıl evin kapısı varsa, lafın da kapısı var. kapı dururken bacadan girilmez.

insan yediğiyle değil, hazmettiğiyle yaşar.

hovarda dediğin gece kuşudur. ortalık ışımadan yuvasına döner.

sığırın alası dışındadır, insanın alası içinde. sığırı tanırsın da, insanı tanıyamazsın! ne gayede gezdiğini bilemezsin!

bir ağaçtan okluk da çıkar, bokluk da.

kız kısmının bir gecelik işi var. ikinci gün kervan geçer yol olur. üç gün gelinlik sürer, sonra haydi ahıra! haydi yazıya! ahırda yarı beline kadar mayısa batar. yazıda ellerine diken dolar. yüzünü güneş kavurur.

köylüyle birlikte bizi de isterlerse, nazlanmaz, gideriz. gider, görmedik deriz. görmedik, bilmiyoruz, tamam! dünyada en doğru cevap budur. görsen bile görmedim. yanan yansın, sönen sönsün.

bizden ırak olsun, cehenneme direk olsun.

cahil milletlerin karıları doğurgan olur. bunu biz de bilirdik ama böyle değil. biz, yoksulun çocuğu çok olur derdik. oysa, cahilin çocuğu çok olurmuş. sen diyeceksin ki, ikisinin arasında fark yok! ha ali hoca, ha hoca ali! valla doğru! çocuk bolluğundan kurtulmak için varsıl olmalı, okuma yazma bellemeli insan! bir de var ki, herkes okur yazar olursa, o zaman da asker durumu tehlikeye düşer. madem yoksulluk azaldıkça, okuma irelledikçe çocuk az oluyor, asker de az olur. bir de bakmışsın, türk'ün ordusu tükenivermiş! bu da iyi değil. heral bunun için, yeni parti yoksulluğu artırıyor, okul işini de gevşetti. okuma, okuma ama o kadar değil! bakarsın bir harp olur, cepheye sürecek asker yok. çok kötü olur, hocaa!

cami hocaları ne diyor hutbede: "karı senin tapulu malındır; ister döver, ister seversin!"

gönlün sığdığı yere köy sığar.

demokrasinin sakıncaları da var. her şeyden önce, adını getirmekle, kendisini getirmiş olmuyoruz. iş bunda da gelip eğitime dayanıyor. cahillik, toplumsal yaşayışımızda gedikler açıyor. yunus bey'ler bu gediklerden işliyor. arapça okulları da böyle.

varını veren utanmaz.

hey benim tanrım, dünyayı yarattın, iyi güzel, çok teşekkür ederiz, binlerce şükür sana, ya bu akılsız kulları neye yarattın?

orası karanlık bilmece! iki köpek için, iki çocuk için, birbirleriyle kanlı bıçaklı olurlar da, kardaşın kardaşa vermeye kıyamayacağı topraklar için seslerini çıkarmazlar! anlaşılmaz bilmecedir burası!

yalandan mal mülk olur, her şey olur, türkü olamaz.

gelmek iradeyle, gitmek müsaadeyle.

iyi adam eşeğinden, iyi karı döşeğinden belli olur.

görmek yeter! şöyle yakına gelse, yan gözle baksan.. tamam! ama dikkatli olacaksın. boyuna bosuna, eline yüzüne, kalçasına buduna.. avrat pazarında bunlar önemli. asıl önemlisi, ağzına bakacaksın. kadın kısmının ağzı dar gerek. onların her yeri ağzına kıyastır.

olacaksan bir yiğide yar ol dünyada!

sana kulak verecek insanlar var; eğer gerekli tavrı almazsan, bir şeyler yapmazsan, haksızlıklar inatçı kan çıbanı gibi sürüp gidecektir! gerektiğinde sadece bir göz etmek, insanları uyarmaya yeter!

eşeğin canı yanınca, atı kor geçer. bıçak kemiğe dayanınca, elbet köylü takımı da bir şeyler yapar.

22.12.2009

köygöçüren

fakir baykurt

"baharın gülleri açtı
acep ne yapsın gönlüm?"

biz, birbirimize doğru söylesek ne olur, eğri söylesek ne olur? ne hükmümüz var şu bok yiyen dünyada? belki yarın ahrette bile yerimiz en arkalar.

"sulh olalım dediler de olmadı
beyde insaf, kulda sabır kalmadı
haber gitti candarmalar gelmedi
kara toprak bey kanıyla yoğrulur

haciz geldi ocakları bozuyor
kimi vergi, kimi sorgu yazıyor
can dayanmaz, kul canından beziyor
böyle olursa demir kalmaz sivrilir"

varını veren utanmaz.

işkilli büzük tingilder imiş.

bindikleri beygirin daha güçlü olmasını istemezler. güçlü olursa, fırlatır atar sonra. onun için istemez, cayar. osmanlının işleri böyledir hep.

kabı ayrı olanın tadı ayrı olur.

eşeğe gem vurma, kendini at sanır.

alim unutur kalem unutmaz.

- orospunun çocuğu olmazmış, neden?
- bilmiyorum. neden?
- biri yapar, öbürü yıkarmış da, ondan.

bir gözü ayda, bir gözü çayda.

delilsiz tekkeye girilmez imiş.

kumarda kaybeden aşkta kazanır.

etin girdiği yere dert girmez, demişler.

gönülsüz pişen aş, ya karın ağrıtır, ya baş.

"bugün ben bir güzel gördüm
cennet kadını kadını
desem dile düşürürler
demem adını adını

sular akar oymak oymak
olur mu hiç yare doymak
ne bal verir ne de kaymak
yarin tadını tadını"

gelelim fasulyenin nimetlerine.

halkımızın isim koyma dehası gerçekten yüksektir.

ne demişler, horozun bol olduğu yerde sabah tez olur.

bir aban var, atarsın; nerde olsa yatarsın.

düşmanın yoksa, anan da mı doğurmadı?

kara gün kararıp kalmaz, bunalan bunda da kalmaz.