29.4.18

uzun lafın kısası

kurt vonnegut: ancak fikirlerimizin insaniliği ölçüsünde sağlıklıyız.

jean rhys: en kötüsü, insanın kadınların gerçekten ne hissettiklerini bilmemesidir.

macedonio fernandez: bu dünyada eksik olan o kadar çok şey var ki, bir şey daha eksik olsa ona yer bulunamazdı.

gabriel garcia marquez: insanlar birinci mevkide giderken edebiyat yük katarına atılırsa dünyanın anası bellenmiş demektir. 


jean-luc godard: yetişkinlik diye bir şey yoktur. çocukluk ve yaşlılık vardır.

maksim gorki: yaşam eylemdir ve yaratmaktır. yeryüzünde yaşayan insanın ulaşmak isteyeceği en son erek yeryüzünde yaşamak mutluluğudur.

jeannette walls: şunu iyi hatırla, hayvanlar kapatılmaktan nefret ediyor gibi davranıyorlar; ama aslında özgürlükle ne yapacaklarını bilmiyorlar. ve bu çoğu zaman onları öldürüyor.

marguerite duras: yazarın yazmak için yalnızlığa ihtiyacı vardır ve yalnızlığa her zaman delilik eşlik eder. 


abbe pierre/albert jacquard: her zaman sakınımsız yaşadım, yetersizliğimin bilincinde olarak. yetersizliğinin bilincinde olmak aynı zamanda özgür, hayalci ve biraz kaba olmanın yoludur. 

lawrence durrell: ölüm bütün gerilimleri artırır, normal zamanlardaki gibi yarı doğrulara göre yaşamamıza pek izin vermez.

28.4.18

rüştü onur

muzaffer tayyip uslu


rüştü ölmüş. öldü diyemiyorum. bundan bir ay önce istanbul sokaklarında kol kola gezdiğim, birkaç gün evvel de yakında bir şiir kitabının çıkacağını müjdeleyen mektubunu aldığım rüştü'nün bu vakitsiz ölümüne kendimi inandırmak kolay olmayacak.

rüştü benim için şiirlerini her zaman zevkle okuduğum bir şairden ziyade, hiç çekinmeden bana derdini döken ve benim de hiç çekinmeden kendisine içimi açabileceğim, yeryüzündeki yegane insandı.

rüştü'nün şiirlerinde, insanları yorulmadan sokakları yoruluveren ve günleri birbirine benzeyen bir küçük şehrin yeknesak hayatından kurtulmak için çırpınan ve haddizatında güzel olan yaşamaktan nasibini almak arzusuyla, mütemadiyen mesut insanlarla dolu mesut memleketlere firar etmeyi düşünen insanların haleti ruhiyesi vardır. rüştü ölmek değil yaşamak istiyordu:

"benden zarar gelmez
kovanındaki arıya
yuvasındaki kuşa
ben kendi halimde yaşarım
şapkamın altında"

rüştü ölmüş. onunla aynı hastalıktan yan yana yattığımız günleri hatırlıyorum. bize o zaman ıstırabın ta kendisiymiş gibi gelen o günlerde, şimdi saadeti görür gibi oluyorum. rahmetlinin ağzından hiç düşmeyen bir söz vardı: "saadet, kaybedilenler arasındadır." fakat o saadeti, yenide ve yeniye giden yol demek olan macerada aradı. bu macera düşkünlüğü değil midir ki onu havası ve suyu kadar insanları da yabancı bir şehirde beklenmedik bir zamanda yalnız, yapayalnız ölümün kucağına terk etti.

rüştü ölmüş. demek ben artık, rüştü gelirse şöyle yaparız, böyle yaparız diye hülyalara dalamayacağım. demek artık, bir zamanlar baş başa tasarladığımız yarına ait o güzel projelerden hiçbiri tahakkuk etmeyecek. demek artık, bu şehrin caddelerinde dolaştığımız ve yeni yazdığımız şiirleri birbirimize okumak için deliler gibi sokaklara düştüğümüz günler, bulutu bulut, ağacı ağaç, denizi deniz olarak seyrettiğimiz saatler, sırf şiirden bahsederek sabahladığımız geceler birer hatıra oldu.

rüştü ölmüş. ve ben daha şimdiden insanları yorulmadan sokakları yorulan bu küçük şehirde yalnızlığımı hissetmeye başladım.

27.4.18

faşizm

george sabine

geniş ölçüde eğitilen bir halkın hiçbir zaman totaliter denetime ya da despot hükümete boyun eğmeyeceği söylenir. eğitilmiş bir nüfus, keyfi iktidarın bile dikkate almak zorunda olduğu bir kamuoyunu destekler. 1914'te almanya belki de dünyada en yüksek oranda okuryazar olan bir nüfusa ve en yüksek teknoloji düzeyine sahipti; ama bu, ikinci imparatorluğu siyasal bakımdan liberal yapmamış ya da almanya'yı nasyonal sosyalizmin saçmalığından ve hitler yönetiminin barbarlığından korumamıştır.

zeki ve eğitilmiş bir nüfusun siyasal demokrasi uygulamalarını icat edeceği düşüncesini destekleyen şey bir 18. yüzyıl söylencesinin kalıntısından başka bir şey değildir. bu uygulamalar icat edilmezler, temel toplumsal kurumlara dayalıdırlar. hiç olmazsa avrupa'da onların vazgeçilmez koşulu, aralarındaki ayrılıkları karşılıklı konuşma ve anlaşma yoluyla gideren birden çok iktidar merkezinin yan yana varlığına izin veren bir toplum olmuştur.

george steiner: nazizmden sonra gelen bizler artık edebiyata, dile, eğitime kusursuz bir gözle bakamayacağız; zira kişinin akşam goethe ve rilke'yi okuyup bach ve schubert'i çalarak ertesi gün bir toplama kampındaki korkunç görevine çekinmeden başlayabileceğini artık çok iyi bilmekteyiz.

26.4.18

piyango

hüseyin rahmi gürpınar

halkımız, ciddi girişimler ve büyük çabalar sonucunda servet toplayanların çalışma ve kazanma biçimlerini ve ticari işleri incelemek bile istemez. bu tarafı kendi yaratılışı, yeteneği için kapalı, karanlık, kuşkulu bulur. bu konuda talihini deneme cesaretini gösterebilen kararlı kişiler pek azdır. onlar da hemen çoğunlukla büyük sıkıntılar karşısında apışıp kalırlar. fakat piyango gibi zahmetsiz, havadan gelme ihtimali olan bir serveti duyunca buna külahlarını atarlar. piyango denilen şeyin esasını, bunun kaç yüz bin yahut milyonda bir kişiye isabet ihtimali bulunduğunu incelemezler. şehrimizde ceplerindeki cüzdanları yabancı piyangolarının adeta birer faturasına benzeyen bazı kişiler vardır. bunlar hamburg'un, lyon'un, atina'nın, filadelfiya'nın daha bilmem nerelerin amaçları kuşkulu piyango biletlerine haftada, ayda para yetiştirmeyi iş güç edinmişlerdir. her biletin günü, saati vardır. bu merakta bir adam sarraf sarraf dolaşır. almanya'dan, avusturya'dan mektup, telgraf sorar. ciddi işini terk ederek aldığı numara listelerinde, saatlerce biletlerin rakamlarını araştırır. dört buçuk ayda bir üçte bir hissenin beşte birine çeyrek numara isabet eden ne akıl ermez dolambaçlı hesaplara zihin sardıracağım diye hırsla didinir, çabalr, bunalır. ayda bu uğurda dört beş yüz kuruşu fedadan sonra iki üç ayda bir isabet eden yarım kramiç yahut çeyrek krona, "talihin lütfuna uğradım, kâr ettim." diye sevinir durur.

25.4.18

yazma sanatı

anatoli ribakov: insanın yarattığı en iyi şey kitaptır. dünyadaki en büyük insan yazardır.

sait faik: söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.

boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

imre kertesz: bir yazar için zamanının ona karşı sergilediği körlükten daha muhteşem bir taç olamaz; bu körlük, hakkında konuşmamakla birleştirilmişse üstüne bir pırlanta daha konulmuş demektir.

şükrü erbaş: yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.

eduardo galeano: yazmanın nedeni, kafayı kurcalayan, bir sinek vızıltısı gibi uyku uyutmayan sorulara cevap vermeye çalışmaktır. yazılanlar, cevaba duyulan toplumsal gereksinimle çakıştığı zaman ortak bir anlam kazanabilir.

ece ayhan: haritalarda bile sözcük ararım.

ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

max frisch: önemli olan, sözcüklerin arasındaki ifade edilemeyen beyaz alandır. sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz.

oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.

23.4.18

kölelerin dünyası

elsa morante

ileri ülkelerde, endüstrilerin giderek ve dev gibi gelişmesi yayılıyor, en iyi enerjileri emiyor ve bütün güçleri kendilerinde topluyorlar. makineler insanlara hizmet edecek yerde onları kendilerine hizmet ettiriyorlar. endüstrilerde çalışmak ve ürünlerini satın almak, insan topluluğunun temel işlevleri haline geliyor. silah bolluğuna aldatıcı ve pazar gereksinmeleriyle -tüketicilik- hemen modası geçiveren bir tüketim malları bolluğu ekleniyor. biyolojik çevrime yabancı olan yapay ürünler -plastikler- karayı ve denizi, yok edilmesi olanaksız bir çöp deposu haline dönüştürüyor. dünya topraklarının, havayı, suyu ve organizmaları zehirleyen, fabrikalarının içinde zincirlere vurulmuş insanları yok eden, yerleşme bölgelerini kuşatan, mahveden, insanları insanlıktan çıkaran endüstri kanseri durmadan yayılıyor. endüstri güçlerinin emrindeki kol gücü yığınlarının sistemli bir biçimde toplanması için, kitle iletişim araçları -gazeteler, dergiler, radyo, televizyon- yozlaşmış köleleştirici ve aldatıcı bir "kültürün" propagandasını yapmakta kullanılıyorlar. bu kültür, adaleti ve insan yaratıcılığını çürütüyor, var oluşun her tür gerçek nedenini ortadan kaldırıyor, sağlıksız denecek kolektif olayları -şiddet, akıl hastalıkları, uyuşturucu madde alışkanlıkları- zincirinden boşandırıyor. görülmemiş tüketim ve kazanç tutkusuyla, birçok ülke, geçici bir ekonomik patlama dönemine giriyor.

sevgili

julio cortazar

varoluş özden önce gelir, sevgilim.

yanılsamaları, eğretilemeleri veya rüyaları değiş tokuş ederdik; böyle geceler boyu kahve fincanları üzerinden birbirimize baktıktan sonra yalnız başımıza yola devam edecektik er ya da geç.

her şey yerli yerinde, acılı, aciz. yine de, şimdi gözlerimi yumsam, şehrin imgelerinden biri çalınırdı gözüme, uykuyla uyanıklık arasında olduğum zamanlarda, dalgınlık anlarında ya da başka bir şey üzerinde yoğunlaştığımda, her seferinde beni şaşırtacak, çağrılara umutlara, aldırmadan dönüp gelen bir imge.

sana ne hissettiğimi burada kal diye anlattım, git diye değil. bizi ayıran her şey aslında birlikte yaşayabilmemizi sağlıyor. hissettiklerimizi birbirimize anlatmayı bırakırsak ikimiz de özgürlüğümüzü kaybederiz.

aynada kendime bakamıyorum artık. kara bir boşluk görüyorum çünkü her baktığımda, şimdiyi iğrenç bir gurultuyla yutan bir huni. kendimi öldürecek ya da çekip gidecek gücüm de yok. rahatça çıkıp gidebilmesi için onu özgür bırakacak gücüm yok.

hiçbir oyun unutmanı sağlayamaz: ruhun soğuk bir makine, şaşmaz bir regülatör. seni başka bir şimdiye atmak için irili ufaklı her şeyi silip süpüren bu hortumda hiçbir şeyi unutmayacaksın; şehirdeyken bile kendinsin, önüne geçilmez bunun. çok geçmeden yöntemli bir biçimde unutacaksın, bir önce, bir sonra olacak; acele etme, gün hâlâ bitmedi.

bir keresinde ménilmontant'taki o kafede vivien leigh'den söz ederken pekala da birbirimizi öpebilirdik. ikimizin de çok kolay yaptığı bir şey bu. bizi kolay kolay sevmeyenleri öpüyoruz hep; çünkü biz de kendimizi pek sevmiyoruz muhtemelen.

uyumayacağım, bütün gece uyumayacağım, nice uykusuz gecelere tanıklık etmiş şu pencerede şafağın ilk ışıklarını göreceğim. hiçbir şeyin değişmediğini bileceğim, lütuf diye bir şey olmadığını.

seni unutacağım. çok yakında seni unutacağım, mecburum, biliyorsun. senin bana dediğin gibi "görüşürüz" diyeceğim ben de sana ve ikimiz de yalan söylemiş olacağız. ama biraz daha kal, zamanımız bol. bazen bu da şehirdir.

22.4.18

sınırsız rüyalar diyarı

j. g. ballard

şu anda bildirisi olmayan ama günün birinde bu kusurlu resim bilmeceden eşsiz bir kişilik yaratacak mesihtim ben.

ölürken parlak ışıklar görmek çok olağan bir şeydir. son anda beyin canlanmaya, bedenden kurtulmaya çalışır. sanırım ruhlara ilişkin düşüncelerimiz buradan kaynaklanıyor.

bütün bildiğimiz, bu dünyadaki ahlaksızlıkların öbür dünyada erdemlilik simgesi olabileceğidir.

gebe geyiğe el sallayıp hâlâ serin olan ormana girdim. ıslak çimlerin, ışıl ışıl ağaçların arasında diz çöktüm; bir zamanların ölü karaağaçları artık bir yaşam ışığıyla belli belirsiz kıpırdanıyor, can çekişen kabuklarından ilk taze sürgünler çıkıyordu. güneşin, çıplak bedenimi yıkamasını hissederek kendime tapındım.

en sonunda bütün umudumu yitirip ölmeye karar verdim.

yükseklere uçuşumuz, dünyanın yüzeyinde dalgalanıyor; sakin hortumlar evrenin gökkubbesinden sallanıyor; canlının ve cansızın, dirinin ve ölünün son evliliğini kutluyordu.

yaz boyunca londra havaalanı'nda uçak temizlikçisi olarak çalıştım. sürekli gürültüye ve terminal binasına girip çıkan milyonlarca turiste rağmen yapayalnızdım. park etmiş yolcu uçaklarıyla çevrili; boş koridorlarda elektrik süpürgemle yürüdüm; yolculukların döküntülerini, yenmemiş yemeklerin, kullanılmamış sakinleştiricilerin ve doğum kontrol aletlerinin kalıntılarını temizledim, bu gidiş gelişlerin artıkları bana bir yerlere ulaşmadaki kendi başarısızlıklarımı anımsattı hep.

21.4.18

çocuk

alice munro

eğer bir çocuksan her yıl farklı bir insan olursun. genellikle sonbaharları, okulda eğitim yeniden başladığında, yaz tatili keşmekeşini ve uyuşukluğunu üzerinden atıp bir üst sınıfta yerini aldığında böyle hissedersin. değişikliği en kesin haliyle kaydettiğin zamandır bu. sonrasında hangi yılda ya da ayda olduğunu bilmezsin; ama değişim eskisi gibi devam eder. uzun bir süre boyunca geçmiş senden kolayca ve sanki otomatiğe bağlamış gibi düzenli bir şekilde akıp gider. geçmişin sahneleri yok olmazlar da, gündem dışı kalırlar. sonra keskin bir dönemece çıkagelirsin ve ardında bıraktığın olan bitenler taptaze yeni sürgünler verip ilgini, hatta bir şeyler yapmanı ister, elden bir şey gelmediği aşikar olmasına rağmen.

mutluluk

charles dickens: kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.

boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.

andrey platonov: sıradan, basit bir iş için bile insanın iç mutluluğa ihtiyacı vardır.

irene nemirovsky: mutluluk. onun peşinden sürüklenirsin, onu ararsın, bu çabayla kendini tüketirsin; oysaki şuracıktadır; artık hiçbir şey beklemediğin, hiçbir şey ummadığın, hiçbir şeyden şüphelenmediğin anda ortaya çıkar.

charles baudelaire: bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.

connie palmen: ancak kendine ait bir yaşamı olan insanlar, her bir anın tiksinç farklılığında bütünlüğü algılayabilen insanlar, yaşam gerçekten neyse onun içinde bir hikaye görebilirler; ancak böyle insanlar mutlu olabilirler.

shakespeare: mutluluğun en güzel ifadesi susmaktır. ne kadar mutlu olduğunu anlatıp duran insan çok da mutlu olamaz.

konfüçyüs: yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. zenginlik, şan, onur doğru olmayan bir yolda elde edilirse, bunlar benim için uçan bulutlar gibidir.

duygu asena: mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.

margaret atwood: mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne de çıkabilirsiniz. cennette hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.

bir köy hekimi

franz kafka

bugün hiç kimse, büyük iskender diye birinin olduğunu iddia edemez.

sanırım masumiyet denen şey, dünya işleri arasında kendine bir yol bulabiliyor.

günümüzde varılacak kapılar bambaşka, daha yüksekte ve uzakta, üstelik onların yönünü işaret edecek birini bulmak da güç; kılıç tutan çok, ne yazık ki, sadece havada hızla çevirmek için tutuyorlar kılıcı; kılıcın hareketine baktı mı sersem oluyor insan.

reçete yazmak değil, insanlarla anlaşmak zordur.

övgüye bu denli kesinlikle layık olan birini övmek, övgü denen şeyin içini boşaltmaktır biraz da.

yaşam, şaşkınlık verecek denli kısa. belleğimi zorluyorum, örneğin bir ata atlayan bir delikanlının, kötü rastlantıları hiç hesaba katmasak da, mutlu bir akışla ilerleyecek sıradan bir yaşamın yetersiz kalabileceğinden korkmadan, en yakın köye gitme kararını nasıl alabildiğine şaşırıyorum şimdi.

çevresinin tek kusuru onu anlamamak olsa, çevresi değerinden bir şey yitirmiş olmazdı.

20.4.18

sanatta his ve fikir

samipaşazade sezai

ben hisetmediğim şeyi yazamam, daha doğrusu yazmak istemem. halbuki en büyük eserler histen ziyade fikirle yazılır, hissin galip geldiği eserler kadınlaşır.

mesela endülüs'teki arapların mimari sanatlarında his o kadar galip gelmiştir ki taştan duvarlarında kalpleri görülür, saray nakışlarındaki renklerin boyası hayallerinin gözyaşı ve tebessümlerindendir. bu kadar incelik kazanmış bir büyük medeniyetin ve yalnız yüksek ruhların görebileceği, insanın aklını başından alan bir şiir rüyasına dalmış arapların, benim büyük sadi'min "bütün insanlar ademoğludur; ama kurtlar gibi birbirlerinin kanını dökerler." dediği insanların arasında, bilhassa o zamanki haşin ispanyolların içinde varlıklarını sürdüremeyerek endülüs'ü terk etmeye mecbur edileceklerini, kendi büyük sanatları, dilinden anlayanlara söyler.

dünyanın en büyük ve en cani milleti olan romalıların güzel sanatlarında hissin hissesi yok gibidir. gök kubbeyi aşında tutacak gibi görünen mermer direkleri birer fikir, birer düşüncedir. mermer direkleri, mermer merdivenleriyle gün batımında al bir renge bürünen mağrur sarayları ebediyete karşı birer zafer takı gibi durur. namık kemal'in, süleyman nazif'in eserleri gibi..

19.4.18

sigmund freud

carl gustav jung

büyük bir olasılıkla, freud'un en büyük başarısı nevrotik hastaları ciddiye alması ve onların kendine özgü psikolojilerine girebilmesiydi. vakaya özgü malzemenin rahatça ortaya dökülmesine izin verecek kadar yürekli olması ve bu yolla hastanın gerçek psikolojisinin derinlerine inebilmesiydi. hastanın gözüyle bakıyordu denebilir. bu nedenle, ruhsal hastalıkları o güne dek olmadığı kadar iyi anlayabilmiş ve bu bağlamda, yan tutmadığı için yürekliliğiyle birçok ön yargının üstesinden gelmeyi başarmıştır.

freud, tevrat'taki eski peygamberlerden biri gibi, yapay tanrıları devirip sahtekarlıkların ve ikiyüzlülüklerin maskesini düşürerek, çağımızda ruhun ne denli çürümüş olduğunu acımasızca göstermeyi görev bildi. böyle bir atılımın getireceği sonuçlardan da yılmadı.

medeniyetimize hız veren, onun bilinçdışına giden yolu keşfetmiş olmasıdır. düşleri bilinçdışının işleyiş biçimiyle ilgili bilgilerin en önemli kaynağı olarak değerlendirerek insanoğluna, tümüyle yitirilmiş gibi görünen bir aracı geri vermiş ve özellikle, carl gustav carus'un ve eduard von hartmann'ın felsefelerinde yer aldığı gibi, o güne dek yalnızca felsefi açıdan ele alınan bir varsayım olan bilinçdışının var olduğunu deneylerle göstermiştir.

çağımızın insanının, yarım yüzyıldır bu savla karşı karşıya olmasına karşın, çağdaş kültür bilinci, bilinçdışı düşüncesini ve onun anlamını genel felsefesinin bir parçası saymamıştır. ruhsal yaşamın iki ayrı kutbu olduğu temel görüşü yaygın olmasına karşın, hâlâ gelecekte çözümlenecek bir sorunsal olmayı sürdürüyor.

18.4.18

başarı

cenap şahabettin

güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.

hangi yolda olursa olsun çok mesafe katetmek ister misin? yavaş yürü ama hiç durmaksızın.

geleceksiz başarılar, gerçekte gizli bozgunlardır.

sağlam ruhlar, baskı altında ezilmez, mühürlenir.

başkasının felaketi bahtsızı mutlu etmese de avutur. insan budalaca bencildir.

durumundan şikayet, üstü kapalı olarak yenilgiyi kabul etmedir. onun için karşımızdakinin gözündeki değerimizden bir kısmını kaybettirir.

çok kez hiç aramadığımız şeylerden söz ederken "bulamadım!" deriz.

insan için en büyük güç, kendisini olduğu gibi görebilmektir.

güzel bir genel kural: kiminle ve nerde konuşursan konuş, öyle farz edeceksin ki pek saygıya değer bir hanımefendi seni dinliyor.

17.4.18

gece

katherine mansfield

insan geceleri niçin değişik duyumsar kendini? herkes uyurken uyanık olmak niçin böylesine heyecan vericidir? geçtir, vakit çok geçtir. ama gene de her an kendinizi daha uyanık duyumsarsınız; sanki yavaş yavaş, neredeyse her soluğunuzla yeni, olağanüstü, gün ışığı dünyasından çok daha ürpertici, heyecan verici bir dünyaya uyanıyormuşsunuz gibi. sonra bu suç ortaklığı duygusu nedir? usulca, sinsice dolaşırsınız odanızda. tuvalet masasından bir şey alıp sonra onu hiç ses çıkarmadan yerine koyarsınız. her şey, karyolanızın sütunları bile sizi tanır, size karşılık verir, gizinizi paylaşır.

ah, insanın bir şeylere sahip olması ne sevindirici bir şey!

kuşatılmış yaşamlar

michel houellebecq

bizim uygarlığımız yaşamı tüketmekten hasta.

bir süpermarket reyonunda selofan kağıdına sarılmış bir piliç budu gibi hissediyorum kendimi.

bizim serüvene ve erotizme ihtiyacımız var, çünkü bizlerin hayatın muhteşem ve coşku verici olduğunu tekrar tekrar söylediğimizi duymaya ihtiyacımız var; bu konuda biraz kuşkuluyuz da ondan.

cesaret daima işe yarayan bir şeydir.

bazen hayatın genel görünümlerine değinen hararetli sohbetler oluyor; hatta bazen sıcak bir kucaklaşma oluveriyor. tabii karşılıklı telefon numaraları alınır verilir ama genelde insanlar birbirlerini çok az ararlar. hatta hatırlansa ve tekrar görüşülse bile baştaki coşkunun yerini süratle bir hayal kırıklığı ve isteksizlik alır. inanın bana, ben hayatı tanırım; her şey tamamen tıkanır kalır.

bir penisi her zaman için kesip parçalara ayırabilirsiniz ama bir vajinanın boşluğunu nasıl unutursunuz?

kıçı açık geziyorsam, sizi ayartmak için değildir!
gösteriyorsam kıllı bacaklarımı, canım istediği içindir.

aşk arzusu erkekte derindedir, kökleri şaşırtıcı derinliklere kadar uzanır ve kökçüklerinin büyük çoğunluğu kalbin maddesi içinde bile yer alır.

bu dünyanın, daha fazla bilgi dışında her şeye ihtiyacı var.

okumakla geçen bütün bir hayat bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

devrim

victor hugo

uzun süre suskun kalan bir kimseye dinleyicinin her türlüsü yeter. belagat hocası gymnastoras, içi bir sürü ikilem ve kıyasla dolu olarak hapisten çıktığı gün, önüne gelen ilk ağacın karşısında durup ona bir güzel nutuk çekmiş ve onu ikna etmek için hayli uğraşıp didinmiş.

toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları. onları aydınlatın ki sizi ısıtsınlar. eninde sonunda o azametli genel eğitim meselesi, mutlak hakikatin karşı konulamaz otoritesiyle kendisini ortaya koyacaktır.

bütün yüce fetihler az ya da çok cesaretin mükafatıdırlar. devrimin olması için montesquieu'nün onu sezmesi, diderot'nun öğretmesi, beaumarchais'nin haber vermesi, condorcet'nin hesaplaması, arouet'nin hazırlanması, rousseau'nun önceden düşünmesi yetmez; danton'un ona cüret etmesi gerekir.

iyinin masum olması gerekir. gerçekten de devrimin büyüklüğü eğer göz alıcı ideale dimdik bakıp pençelerinde kan ve ateşle yıldırımlar arasında ona doğru uçmaksa, ilerlemenin güzelliği de lekesiz olmaktır; ve bunlardan birini temsil eden washington'la öbürünü cisimleştiren danton arasındaki fark, kuğu kanatlı melekle, kartal kanatlı melek arasındaki farktır.

sosyalistlerin ele aldıkları problemlerin hepsi; kozmogonik görüşler, hayaller ve mistisizm bir yana, şu iki belli başlı probleme indirgenebilir: birinci problem: servetlerin üretilmesi. ikinci problem: servetlerin bölüştürülmesi. birinci problem emek konusunu içerir, ikinci problem ücret konusunu içinde taşır. birinci problemde kuvvetlerin kullanılması söz konusudur. ikincisinde ise faydaların dağıtılması. kuvvetlerin iyi kullanılmasından kamu gücü doğar. faydaların iyi dağıtılmasındansa bireyin mutluluğu çıkar. iyi dağıtımdan eşit dağıtım değil, adil dağıtım anlaşılmalıdır. en birinci eşitlik, adalettir. bu iki şeyin birleşmesinden -dışarıda kamu gücü, içeride bireyin mutluluğu- sosyal refah doğar.

bir devrim karaya oturur oturmaz işini bilir kişiler hemen karaya oturanı parçalamaya girişirler. yüzyılımızda işini bilir kişiler kendilerine devlet adamı sıfatını tevcih etmişlerdir. öyle ki, sonunda bu devlet adamı sözü biraz argoya kaçar olmuştur. bu arada, şunu da unutmamak gerekir ki, işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

15.4.18

yol

halil cibran

dostum, yollar yürümek içindir; fakat şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz; lakin varanlar yürüyenlerdir.

doğru yol, insanların çoğunun gittiği yol değildir; düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.

dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma. kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de. unutma, yolcu değişir, yol değişir; ama menzil değişmez. yolcuya bakıp yolunu tanıma. yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

"en doğru yol, en dikensiz yoldur." diyenler seni aldatıyorlar. onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

aldırma; ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır. gerçek aşık olanlarsa dikenini de sever.

"tek doğruyu buldum." değil, "bir doğruyu buldum." de. "ruha giden yolu buldum." değil, "kendi yolumda yürürken ruhu buldum." de.

14.4.18

proje

ayn rand

büyük projeler böyle doğar, arkadaşlarla içilen bir içkiyle.

bilgelik, ne zaman hatırlayıp ne zaman unutmak gerektiğini bilmektir. tutarlılık ve süreklilik, insan neslinden beklenen akıllıca bir uygulama değildir.

insanın bir baloda entelektüel olması gerekmez. yalnızca neşeli olması yeter.

hizmetini kaba kuvvete sunan fizikçi, herhalde dünyadaki en uzun menzilli katil sayılır.

sanatçıların içinde, beğenilme arzusundan daha güçlü bir tek ihtiras vardır, o da, gelen beğeninin yapısını anlama korkusudur.

dünyada tekelden daha zararlı bir şey yoktur.

eğer işadamı, kendinin insanoğlundaki en yüce yaratma ruhunun tezahürü olduğunu bilmediği için dünyanın en aptal insanı sayılacaksa, işadamını kendi düşmanı sayan sanatçı kesinlikle ondan daha ahmaktır.

bilimadamının tek silahı mantıktır. onun da insanlar üzerinde hiç gücü yoktur.

insani içgüdülerin eksikliği hep yoksullarda ortaya çıkıyor. insanın hayırseverlik inceliklerini bilmek için paralı doğmuş olması şart.

dünyada tek kutsal değer insan aklıdır. insanın ihlal edilmez aklıdır.

dünyada kendi hayatına sahip olmak ve onu büyümek için harcayabilmek gibi bir servet var mı? yaşayan her şey büyümeli. olduğu gibi duramaz. ya büyürüm ya da yok olurum.

13.4.18

gustave flaubert

a. burak zeybek

gustave flaubert, 1821 yılında, rouen hastanesinin başcerrahı bir babayla, yine hekim kızı bir anneden, varlıklı bir ailenin içinde doğar.

ondan önce iki kardeşi ölmüştür ve kendisi de hayli zayıf doğan gustave'ın fazla yaşayacağına ihtimal verilmez. nitekim, senelerce bir parmağı ağzında oturur. ağabeyi çok parlaktır ve herkes ona hayrandır, gustave ise sartre'a göre o zamanlar ailenin geri zekalı evladıdır, o muameleyi görür.

üç yaşındayken, çok iyi arkadaşı olacak olan kız kardeşi caroline doğar. dört yaşındayken de ölümüne kadar yanında kalacak olan dadısı julie gelir: kendisine kol kanat gerecek ikinci kadındır julie. 
gustave, cerrah babasının saygısını kazanamasa da, muhteşem bir ana kuzusu olarak, kadınların duygusal dünyasına hükmetmeyi öğrenecektir. on bir yaşında ortaokula başlar. tarih ve edebiyatta çok iyidir.

duygusal hayatını derinden etkileyecek başlıca hadiselerden biri 1836 yılında başına gelir: ailesiyle tatile gittikleri trouville'de, kendisinden büyük ve evli bir kadın olan elisa schlesinger'le tanışır ve bu kadına delice âşık olur.

madam schlesinger o sırada yirmi altı yaşındadır. anıları okunduğunda nasıl etkilendiği anlaşılır. flaubert, hayli uzun bir bölümü buna ayırmış; hatta insana öyle geliyor ki, belki de bu kitabı bu aşkı ifade edebilmek için yazmıştır.

elisa'yla yaşadığı düş kırıklığı gustave için belirleyici olur. bundan sonra hiçbir kadına bütün duygularını teslim etmez.

sonradan şöyle diyecektir: "her birimizin kalbinde bir kraliyet odası vardır. ben, benimkinin kapısını ördüm ama yıkılmadı, duruyor."

kraliyet odasının kapısını örmüşse de misafir odasının kapısını ardına kadar açar gustave. yakışıklı bir delikanlı olduğu için kadınların da ilgisini çeker ve henüz on beş yaşındayken, annesinin hizmetçilerinden biriyle birlikte olur. kendi deyişiyle, "toparlanma"sı hayli çabuk olduğu için kadınlar onu pek beğenirler.

madam schlesinger ise duygusal eğitim'deki madam arnoux'ya esin kaynağı olacaktır.

flaubert'in okulla ilgili hisleri, bir noktada dayanılmaz olmuş olmalı ki, gustave bir yıl sonra isyan bayrağını çeker ve 1839 yılında, olay çıkardığı için ve itaatsizlikten ötürü, rouen lisesi'nden atılır. 1840'da tek başına olgunluk sınavını verir ve baba zoruyla olsa gerek, 1841 yılında paris'te hukuk fakültesine girer. ama doğal olarak flaubert'in ilgisini daha çok paris'in renkli hayatı çeker. sınıfta kalır.

1844 yılında ilk sara krizini geçirir ve önce rouen'a, oradan da aile evinin bulunduğu croisset'ye çekilir. sara hastalığı, flaubert'in hayatındaki belirleyici etkenlerden biridir. her ne kadar biz romanlarının çoğunu belki de bu inzivaya borçluysak da, hastalık flaubert için çilelidir: "her kriz, sinir sisteminin kanaması gibiydi. ruhum bedenimden kopuyor gibi oluyordu, korkunçtu."

alkol ve tütün yasaktır. kan alma, haplar, bitki çayları.. annesi, oğlunu iyileştirmek için her şeyi yapar ve üstündeki baskısını da gitgide artırır. ömrünün son 8 yılı hariç, annesi boğucu şekilde ona bakar ve seyahat projelerine varıncaya kadar bütün hayatını örgütler.

1846 yılı flaubert için ciddi bir dönüm noktasıdır. önce babası ölür. ondan iki ay sonraysa çok sevdiği kız kardeşi caroline yirmi bir yaşında ölür. ardında, kendisiyle aynı adı taşıyan kızını bırakmıştır. gustave, vasisi olur. gene aynı yıl, yakın arkadaşı alfred de poitevin evlenir. gustave, arkadaşına tepkisini şu normal sözlerle dile getirir: "anormal bir şey yapıyorsun."

bazı yorumculara göre, bu düş kırıklığını savmak için, yazar ve şair louise collet'yle çalkantılı bir ilişkiye atılır. louise kendisinden yaşça büyüktür. unutamadığı madam schlesinger'le benzerlikleri vardır. birlikte olmalarından sadece altı gün sonraysa kavgalar başlar: "çığlıklarına sahip ol! beni mahvediyorlar. ne yapmak istiyorsun? her şeyi bırakıp paris'te yaşamaya gidebilir miyim?"

louise, gustave'ın onu sürekli görmeden sevebilmesini anlayamaz. "eğer bir kadın olsaydım, âşık olarak kendimi istemezdim, o kesin. geçici bir heves olarak evet ama yakın bir ilişki için, hayır."

gene de 8 sene sürer bu ilişki, tutkuludur ama 1854 yılında, şu sözlerle sona erer: "aşk istiyorsun ve sana çiçek yollamadığım için yakınıyorsun, öyle mi? ah! ne de çiçek severim ya! kendine taze bir delikanlı bul, kibar hareketleri olan bir herif bul. ben, başına kıllar yapışık penisleriyle dişiyi parçalayan kaplanlar gibiyim."

son derece artistik.. flaubert seyahat etmeyi sever. hayal gücünü körükleyen egzotik yerler görmek ister. avrupa'dan başlar. 1845 yılında italya ve isviçre'ye gider. bunu britanya takip eder.

1848 yılında alfred de poitevin, 32 yaşında ölür. alfred'le ilgili duygularını flaubert on beş yıl sonra dile getirebilecektir: "hatta öyle sanıyorum ki hiç kimseyi (kadın ya da erkek) onun gibi sevmedim." otuz beş yıl sonraysa, anılarında baş köşeye oturacaktır alfred: "onu düşünmeden geçen bir gün bile yok."

flaubert 1849 yılında, ilk uzun eseri olan aziz antonius ve şeytan'ı arkadaşları louis bouilhet ve maxime du camp'a okur. sempatik arkadaşları ona eseri ateşe atmasını tavsiye ederler. ateşe atmasa da eseri çekmeceye kaldırır gustave ve uzun doğu yolculuğuna çıkar. 1849'la 1852 arasında sürecek bir yolculuktur bu: mısır'a, filistin'e, suriye'ye gider, dönüşte de konstantinopol'e ve italya'ya uğrar. gemi azıya aldığı ya da kendisini her anlamda doğu'ya teslim ettiği bir seyahat olur bu.

mısır'da fahişelerle ve plaj oğlanlarıyla birlikte olur. 1850 yılında da mısır'da frengiye yakalanır. cıva tedavisine başlar. neredeyse bütün saçlarını kaybeder, kilo alır. biri hariç, bütün dişleri dökülür. cıvadan ötürü, tükürüğü sürekli siyahtır.

1852 yılında, hayatla ilgili gene iyimser bir tarif verecektir: "hayat ne fena bir şey değil mi? üstünde çokça kıl olan bir çorba gibi. buna rağmen içmek gerekiyor."

madame bovary maratonu flaubert için 1851 senesinde başlar. o yıl, roman üstünde çalışmaya koyulur. kitabı tamamlaması 1856 yılını bulacaktır. 1857 yılında, romanın toplum ahlakına aykırı olduğu gerekçesiyle gustave'a dava açılır. gustave, usta bir avukat sayesinde davayı kazanacaktır. 

baudelaire ve lamartine kendisini tebrik ederler. bundan sonra da toplumsal başarı gelir. madame bovary'nin başarısından sonra gustave, toplumun kaymak tabakasıyla görüşmeye başlar. sadece şöhret sahibi yazarlarla, düşünürlerle değil, soylularla da içli dışlıdır artık. imparatoriçeye kamelyalar yollar, prenseslerin salonlarının müdavimi haline gelir.

bu şaşaalı hayat tarzının bir gereği olarak parasını çarçur eder. annesi, borçlarını kapatmak için mal mülk satmak zorunda kalacaktır. varlığını güvence altına almak isteyen gustave, her şeyini yeğeninin kocasının üstüne yapar. damat ne yazık ki iflas eder ve gustave meteliksiz kalarak çiftliğini de satar ve yeğeninin yanına sığınır. ömrünün son yılları kötü bir roman gibidir. yeğeniyle kocası onu aşağılar ve "tüketici" olarak adlandırırlar.

bouvard ve pécuchet'yi yazmaya başlar ama bitiremeden, beyin kanamasından ölür. son yıllarındaki tesellisi, evlatlığı guy de maupassant'ın başarısı ve emile zola'nın başını çektiği toplumsal gerçekçilik hayranlarının kendisine gösterdiği saygıdır. yalnız ve fakir olarak ölür.

kardak krizi

pierre bourdieu

izleyici sayısını arttırmak uğruna girişilen sınırsız rekabetin yol açtığı tehlikelerin en mükemmel örneğini, hiç şüphesiz, yunanistan ile türkiye arasında yakınlarda patlak veren bir olay oluşturmaktadır: küçücük ıssız bir adacık olan kardak kayalıkları dolayısıyla bir özel televizyon kanalının yükselttiği savaş çığlıkları ve seferberlik çağrıları üzerine, yunanistan'ın özel radyo ve televizyonları, günlük gazetelerin eşliğinde, milliyetçi bir çılgınlık mezatına giriştiler. aynı izlenme oranı rekabetinin mantığıyla sürüklenen türk televizyon ve gazeteleri de kavgaya katıldılar. yunan askerleri adacığa çıkarma yaptı, donanmalar harekete geçti ve savaş kıl payıyla önlendi. türkiye ve yunanistan'da; ama aynı zamanda eski yugoslavya, fransa ya da başka yerlerde gözlenen yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik patlamalarındaki yeniliğin özü, belki de modern iletişim araçlarının, bugün, bu ilkel tutkuları sonuna kadar sömürme imkanlarını sağlamalarında yatmaktadır.

12.4.18

medeniyet

jack london

medeniyet ortalama insanı daha iyi duruma getirmiş midir?

bakalım. alaska'da, yukon nehri'nin kıyısında, nehrin ağzına yakın yerde eskimolar yaşar. çok ilkel bir topluluktur eskimolar; medeniyet denen muazzam hüner, ancak taslak halindedir yaşamlarında. kişi başına düşen sermayeleri, muhtemelen 2 sterlin civarındadır. avlanmak, balık yakalamak için kemik uçlu mızrakları, okları vardır. asla barınak sıkıntısı çekmezler. genellikle hayvan derisinden yaptıkları elbiseleri onları sıcak tutar. ateşi tutuşturacak yakıtları, malzemeleri vardır her zaman; evlerinde odunları da. evlerini kısmi olarak yerin altına doğru inşa eder, çok soğuk dönemlerde burada rahatça yatarlar. yazın esintilere açık, serin çadırlarda kalırlar. sağlıklı, güçlü ve mutludurlar. tek sorunları yiyecek bulmaktır. bolluk ve kıtlık zamanları vardır. iyi zamanlarda ziyafet çekerler kendilerine; kötü zamanlarda açlıktan ölürler. ama süreğen, aralarından çok sayıda kişiyi etkileyen bir durum olmak anlamında açlığı bilmezler. üstelik kimseye borçları yoktur.

birleşik krallık'ta, atlantik okyanusu'nun kıyısında ingiliz halkı yaşar. son derece medeni bir halktır. kişi başına düşen sermayeleri en azından 300 sterlindir. yiyeceklerini avlanarak ya da balık tutarak değil, işyerlerinde muazzam emekler harcayarak elde ederler. genellikte barınak sıkıntısı çekerler. birçoğu berbat evlerde kalır, kendilerini sıcak tutmaya yetecek yakıtları yoktur ve elbiseleri yetersizdir. bir kısmı sürekli olarak evsizdir ve yıldızların altında, korunaksız biçimde uyurlar. yaz-kış bir sürü insanın sokakta, paçavralar içinde titrediğini görebilirsiniz. iyi zamanları da vardır, kötü zamanları da. iyi zamanlarda birçoğu yeterli yiyecek bulmayı başarır, kötü zamanlarda açlıktan ölürler. şimdi ölüyorlar, dün ve geçen yıl ölüyorlardı, yarın ve gelecek yıl da açlıktan ölecekler; çünkü eskimolardan farklı olarak onlar, süreğen bir açlık halinden mustaripler. 40 milyon ingiliz vatandaşı var; bunlar arasında her 1000 kişiden 939'u yoksulluk içinde ölüyor, 8 milyon kişilik bir ordu ise sürekli açlık sınırında mücadele veriyor. üstelik her yeni bebek, 22 sterlin borçla dünyaya geliyor. bunun sebebi, devlet borcu denen bir hile.

eskimo ile ingiliz'i dürüstçe karşılaştırırsak, hayatın eskimo için daha kolay olduğu görülecektir. eskimo sadece kötü zamanlarda açlık çekerken, ingiliz iyi zamanlarda da açlık çeker; hiçbir eskimo yakıt, giysi, barınak sıkıntısı içinde değilken, ingiliz bu üç temel unsurdan her daim yoksundur. bu bağlamda, huxley'nin bir yargısını örneklemek faydalı olacak. londra'nın doğu yakası'nda tıbbi görevli olarak çalışırken edindiği bilgilerden ve en ilkel vahşiler arasında yapılmış araştırmalardan yola çıkarak şöyle diyor: "bana seçenek sunulsaydı, vahşilerin hayatını hıristiyan londra'daki insanların hayatına tercih ederdim."

insanın sahip olduğu konforlar, insan emeğinin ürünleridir. medeniyet ortalama ingiliz'e eskimo'nun sahip olduğu yiyecek ve barınağı veremediğine göre, şu soru akla gelir: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdı mı? eğer artırmadıysa, medeniyet ayakta kalamaz.

ama hemen kabul edeceğimiz gibi, medeniyet insanın üretim gücünü artırdı. beş adam bin kişinin ekmeğini üretebiliyor. bir adam 250 kişi için pamuklu elbise, 300 kişi için yünlü elbise, 1000 kişi için ayakkabı ve çizme üretebiliyor. yine de, bu kitabın sayfaları boyunca gösterildiği üzere, milyonlarca ingiliz'in yeterince besini, elbisesi, çizmesi yok. bu durumda üçüncü amansız soru beliriyor: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdıysa, niçin ortalama insanı daha iyi duruma getirmedi? bunun bir tek yanıtı olabilir: kötü yönetim. medeniyet her tür konforu, her tür keyfi mümkün kıldı. ortalama ingiliz bu konfordan, hazdan pay alamıyor. sonsuza kadar alamayacaksa, medeniyet yıkılıp gider. böyle ayan beyan bir başarısızlığın devam etmesi için hiçbir sebep yoktur. ama insanların boşu boşuna böyle muazzam bir hileyi besleyip büyütmüş olması imkânsızdır. bu akla ziyan bir şeydir. böylesine ezici bir mağlubiyeti kabul etmek, mücadeleye ve ilerlemeye ölümcül darbeyi vurmak demektir.

ülkeyi hoyratça, suç sayılacak tarzda idare eden bu yönetimin silinip gitmesi kaçınılmazdır. müsrif ve verimsiz davranmakla kalmamış, mali kaynakları da zimmetine geçirmiştir. bitkin, benzi solmuş tüm yoksullar, körler, hapishanede doğmuş onca bebek, açlıktan kıvranan her erkek, kadın ve çocuk, bu yönetimin zimmetine geçirdiği mali kaynaklar yüzünden açlık çekmektedir.

yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez.

medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.

yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez. gıdasızlıktan ölmüş her bebek, ter döktüğü in benzeri atölyeden kaçıp geceleri piccadilly meydanı'nda sürtmeye başlayan her kız, kendini kanala atmış her bitik işçi, "evinde oturanlara, mezardaki ölülere" meydan okuyacak, itiraz edecektir. bu yönetici sınıfın yediği yemeklere, içtiği şaraplara, yaptığı gösterilere ve giydiği güzel elbiselere, ağzına lokma girmeyen sekiz milyon ağız ve bunun iki katı sayıdaki esvapsız, barınaksız beden itiraz edecektir. söylediklerimizde yanlış yoktur. medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.

poetika

muzaffer tayyip uslu

şiir kelimelere tasarruf etmek sanatıdır.

"gerçek şair, yaşadığının farkına varan insandır, halis şiir yaşamak sevincinin bir tezahüründen başka bir şey değildir."

nurullah ataç şiire dair bir konuşmasında andre gide'in bu fikri şöyle hulasa ettiğini zikrediyor: "sanatkâr güzel odalar yapsın, okuyucu ona kiracı bulur."

bugün artık inkar edilmez bir gerçektir ki bütün sermayesi vezin ve kafiyenin temin edeceği ahenkle; teşbih, istiare gibi söz sanatlarından ibaret olan şiir tarzı iflas etmiştir ve şiirin kapıları insanı ilgilendirmeyen problemlere çoktan kapanmıştır.

biliyorum, edebiyatımızın teşbihler ve mecazlar dünyasında yüzmesi ekonomik, sosyal, tarihsel sebeplerin zaruri bir neticesidir. medreseden gelen skolastik zihniyete karşı tekke edebiyatının epiküryenci dünya görüşünün teşbihe ve mecazlara sığınacağı muhakkaktır. fakat bilmem bugün ortada böyle bir sebep var mı? niçin ağacı ağaç, bulutu bulut ve denizi deniz olarak seyretmeyelim? niçin çiçek açmış canım erik ağacını ciğeri beş para etmez bir teşbih uğruna feda edelim?

şair harcıalem şeylere teşbih ve mecazlarla layık olmadığı bir değeri vermek için çabalayan bir sahtekar değil, bulanık düşünceleri berraklaştıran bir hakikat arayıcısıdır.

11.4.18

patika

walter benjamin

üzerinde yürünen patikanın gücü, uçaktan seyredileninkinden farklıdır. benzer bir şekilde, okunan metnin gücüyle kopya edileninki de birbirinden farklıdır.

uçak yolcusu yalnızca patikanın manzara içerisinde kendisine nasıl bir yol açtığını, nasıl onu çevreleyen kırla aynı yasalara uyarak ilerlediğini görebilir. ama ancak yolu yürüyerek kat eden kişi, buyurabileceği güç hakkında fikir sahibi olabilir; patikanın nasıl cephede ordusunu mevzilendiren bir komutan gibi, uçaktan yalnızca yayılmış bir ova gibi görünen araziden, her kıvrımında yeni mesafeler, manzaralar, açıklıklar, menziller davet ettiğini öğrenebilir.

ancak kopya edilen metin kopya edenin ruhuna böyle hükmedebilir; okumakla yetinen kişi ise metnin ruhunda açtığı yeni yönleri, içinin gittikçe sıklaşan ormanındaki o yolu asla keşfedemez. çünkü okuyan hayallere dalmış zihninin özgür uçuşunu izlerken, kopya eden onu başka bir buyruğa teslim etmiştir.

çinlilerin kitapları kopya etme geleneği edebi bir kültür için eşsiz bir teminat ve çin'in bütün bilmecelerinin anahtarıdır.

gen bencildir

richard dawkins

etrafımızda gördüğümüz ve açıklamak istediğimiz şeyler -kayalar, galaksiler, okyanus dalgaları- hepsi de, şöyle ya da böyle, kararlı atom desenleridir.

edinilmiş özellikler kalıtsal değildir. yaşamınız boyunca ne kadar bilgi ve akıl edinirseniz edinin, bir damlası bile çocuklarınıza genetik yollarla geçmez.

her yeni kuşak sıfırdan başlar. bir beden, genlerin kendilerini değiştirmeden saklama aracıdır.

eşeyli üreme, eşleme değildir. bir topluluğun başka topluluklarla karışması gibi bir birey de cinsel eşi ile kaynaşarak döllerini yapar. çocuklarınız sizin yarınızdır; torunlarınız ise dörtte biriniz. birkaç kuşak sonrası için umabileceğiniz en iyi şey, birkaç tanesi sizin soyadınızı taşıyan ama hepsi de sizden minik bir parça -birkaç gen- içeren çok sayıda döl olacaktır.

genlerse jeolojik zamanın yerleşik sakinleridir. genler ölümsüzdür. gen, bencilliğin temel birimidir.

doğada koruyucu devlet yoktur. aşırılığa kaçan her gen anında cezalandırılır. bu geni taşıyan çocuklar açlıktan ölür.

darwinci kuramın çağdaş çeşitlemelerinin şaşırtıcı sonuçlarından biri, hayatta kalma olasılığı üzerindeki küçücük, ancak can alıcı etkilerin evrimde geniş değişimlere neden olabilmeleridir. bunun nedeni, böylesi etkilerin kendilerini hissettirmek için çok uzun zamana sahip olmalarıdır.

w.f. bodmer'in kısaca belirttiği gibi, eşey, "farklı bireylerde tek tek ortaya çıkan mutasyonların tek bir bireyde birikmesini kolaylaştırır."

memelilerde bebeği bedeninde taşıyan annedir. bebek doğduğunda emmesi için süt yapan annedir. bebeğin büyütülmesi ve korunmasında yükün çoğu annenin sırtındadır. dişi eşey sömürülmektedir ve bu sömürünün evrimsel başlangıç çizgisi, yumurtaların spermlerden daha büyük olmasıdır.

eğer yüzlerce milyon sene boyunca her hafta toto kuponu doldurursanız, birçok kez büyük ödül kazanabilirsiniz.

jacques monod: evrim kuramının bir başka garip yönü de herkesin onu anladığını zannetmesidir.

peter medawar'ın ileri sürdüğü bir başka kuram da, evrimi gen seçilimi açısından düşünmek için iyi bir örnek oluşturuyor. medawar, öncelikle geleneksel tartışmaları bir kenara atıyor: "yaşlı bireyler türün diğer bireyleri için özverili bir davranışta bulunarak ölürler; çünkü üreyemeyecek denli bitkin düştüklerinde dünyayı amaçsız bir kalabalık haline getirirler."

insansı duyguları bir amipten daha fazla olmayan bir insan dölütü, yetişkin bir şempanzeye gösterilenden çok daha ileri bir saygı ve koruma altındadır. yine de, şempanzenin duyguları vardır, düşünür ve -son deneysel kanıtlara göre- bir çeşit insan dilini öğrenebilir. dölüt ise kendi türümüze aittir ve bu nedenle anında özel hak ve ayrıcalıklarla donatılır.

doğum kontrolü uygulanmasının nedeni grubun kaynaklarının aşırı kullanımından kaçınmak değildir. her birey, sahip olabileceği, hayatta kalabilecek çocuk sayısını en üst düzeye çıkartmak için doğum kontrolü uygular. bu genelde doğum kontrolü ile ilişkilendirdiğimiz amacın tam tersi bir amaçtır.

anlaşmalardaki sorun -hatta uzun dönemde herkesin avantajına olanlarda bile- kötüye kullanıma açık olmalarıdır.

dini kurallara uyulması konusunda en etkili olan doktrin, cehennem ateşi korkutmacasıdır. çoğu çocuk ve hatta bazı yetişkinler, ruhani kurallara uymazlarsa ölümden sonra korkunç azaplar içinde yanacaklarına inanırlar. bu, orta çağ boyunca ve hatta günümüzde bile büyük psikolojik acılara neden olmuş, alışılmışın ötesinde sevimsiz bir ikna tekniği. ancak çok da etkili.

gen makineleri olarak yapılmış ve mem (kültürel gen) makineleri ile yetiştirilmiş olsak da bizim yaratıcılarımıza karşı çıkacak gücümüz var. biz, dünya üzerinde yalnızca biz, bencil eşleyicilerin tiranlığına karşı isyan edebiliriz.

10.4.18

albaya mektup yok

gabriel garcia marquez

yoksulluk şekerin en iyi ilacıdır.

insanlık bir bedel ödemeden ilerlemiyor.

insanın nankörlüğü sınır tanımaz.

bu sıcak insanın kafasındaki vidaları paslandırıyor.

büyük şeyler için bekleyen, küçük şeyler için de bekleyebilir.

kendi başının çaresine bakmak her zaman daha iyidir.

dilencilerin seçme hakkı yoktur.

hiçbir yerde bilardo salonundaki kadar çok şey yoktur. görünüşte öyle; ama içeri girdiğin zaman her şeye bakmaya, her yeri aramaya başlıyorsun ve dişe dokunur hiçbir şey olmadığını fark ediyorsun.

kesinlikle gelen tek şey ölümdür.

umut karın doyurmaz. karın doyurmaz ama insanı ayakta tutar.

kötü bir durumun en kötü yanı bize yalan söyletmesidir.

hep aynı hikâye. biz açlığa katlanıyoruz ki başkaları yiyebilsin. kırk yıldır hep aynı hikâye.

en iri ve en güzel karanfili domuzun kıçına koyarlar.

bir hayvanın yaşamı, tanrı'nın gözünde bir insanınki kadar değerlidir.

hayat şimdiye dek icat edilen en güzel şey.

9.4.18

masal

murathan mungan

ne zaman içime biraz fazla baksam yükseklik korkum depreşir.

cinayet insanlığın ortak, eski ve gizli düşüdür. bazen gerçekleştirilir, suç olur. belki de eyleme geçtiğinde suça dönüşen düşlerin atasıdır.

dünyada güzel olarak ne yapılmışsa halka rağmen yapılmıştır.

başarı, mutsuzluklara karşı en etkili ilaçtır.

dünyanın bütün sloganlarından tiksiniyorum. tümünde insanı ahmaklaştıran, gerçeği daraltan, hayatı kısırlaştıran bir şey var.

insanı en çok kendindeki muamma şaşırtır.

kendilerine yalan söylemeyi beceremeyenlerin, bildikleri doğruları sonuna kadar götürmekten başka çıkarları yoktur.

kitapların aydınlığının, ışığının herkesten esirgendiği toplumlarda kaçınılmaz bir yazgı gibidir yalnızlık.

herkese öylesine edilmiş boş bir laf gibi gelir ama, hayat sahiden bir masaldır.