29.4.18

uzun lafın kısası

kurt vonnegut: ancak fikirlerimizin insaniliği ölçüsünde sağlıklıyız.

jean rhys: en kötüsü, insanın kadınların gerçekten ne hissettiklerini bilmemesidir.

macedonio fernandez: bu dünyada eksik olan o kadar çok şey var ki, bir şey daha eksik olsa ona yer bulunamazdı.

gabriel garcia marquez: insanlar birinci mevkide giderken edebiyat yük katarına atılırsa dünyanın anası bellenmiş demektir. 


jean-luc godard: yetişkinlik diye bir şey yoktur. çocukluk ve yaşlılık vardır.

maksim gorki: yaşam eylemdir ve yaratmaktır. yeryüzünde yaşayan insanın ulaşmak isteyeceği en son erek yeryüzünde yaşamak mutluluğudur.

jeannette walls: şunu iyi hatırla, hayvanlar kapatılmaktan nefret ediyor gibi davranıyorlar; ama aslında özgürlükle ne yapacaklarını bilmiyorlar. ve bu çoğu zaman onları öldürüyor.

marguerite duras: yazarın yazmak için yalnızlığa ihtiyacı vardır ve yalnızlığa her zaman delilik eşlik eder. 


abbe pierre/albert jacquard: her zaman sakınımsız yaşadım, yetersizliğimin bilincinde olarak. yetersizliğinin bilincinde olmak aynı zamanda özgür, hayalci ve biraz kaba olmanın yoludur. 

lawrence durrell: ölüm bütün gerilimleri artırır, normal zamanlardaki gibi yarı doğrulara göre yaşamamıza pek izin vermez.

27.4.18

faşizm

george sabine

geniş ölçüde eğitilen bir halkın hiçbir zaman totaliter denetime ya da despot hükümete boyun eğmeyeceği söylenir. eğitilmiş bir nüfus, keyfi iktidarın bile dikkate almak zorunda olduğu bir kamuoyunu destekler. 1914'te almanya belki de dünyada en yüksek oranda okuryazar olan bir nüfusa ve en yüksek teknoloji düzeyine sahipti; ama bu, ikinci imparatorluğu siyasal bakımdan liberal yapmamış ya da almanya'yı nasyonal sosyalizmin saçmalığından ve hitler yönetiminin barbarlığından korumamıştır.

zeki ve eğitilmiş bir nüfusun siyasal demokrasi uygulamalarını icat edeceği düşüncesini destekleyen şey bir 18. yüzyıl söylencesinin kalıntısından başka bir şey değildir. bu uygulamalar icat edilmezler, temel toplumsal kurumlara dayalıdırlar. hiç olmazsa avrupa'da onların vazgeçilmez koşulu, aralarındaki ayrılıkları karşılıklı konuşma ve anlaşma yoluyla gideren birden çok iktidar merkezinin yan yana varlığına izin veren bir toplum olmuştur.

george steiner: nazizmden sonra gelen bizler artık edebiyata, dile, eğitime kusursuz bir gözle bakamayacağız; zira kişinin akşam goethe ve rilke'yi okuyup bach ve schubert'i çalarak ertesi gün bir toplama kampındaki korkunç görevine çekinmeden başlayabileceğini artık çok iyi bilmekteyiz.

25.4.18

yazma sanatı

anatoli ribakov: insanın yarattığı en iyi şey kitaptır. dünyadaki en büyük insan yazardır.

sait faik: söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.

boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

imre kertesz: bir yazar için zamanının ona karşı sergilediği körlükten daha muhteşem bir taç olamaz; bu körlük, hakkında konuşmamakla birleştirilmişse üstüne bir pırlanta daha konulmuş demektir.

şükrü erbaş: yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.

eduardo galeano: yazmanın nedeni, kafayı kurcalayan, bir sinek vızıltısı gibi uyku uyutmayan sorulara cevap vermeye çalışmaktır. yazılanlar, cevaba duyulan toplumsal gereksinimle çakıştığı zaman ortak bir anlam kazanabilir.

ece ayhan: haritalarda bile sözcük ararım.

ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

max frisch: önemli olan, sözcüklerin arasındaki ifade edilemeyen beyaz alandır. sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz.

oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.

21.4.18

bir köy hekimi

franz kafka

bugün hiç kimse, büyük iskender diye birinin olduğunu iddia edemez.

sanırım masumiyet denen şey, dünya işleri arasında kendine bir yol bulabiliyor.

günümüzde varılacak kapılar bambaşka, daha yüksekte ve uzakta, üstelik onların yönünü işaret edecek birini bulmak da güç; kılıç tutan çok, ne yazık ki, sadece havada hızla çevirmek için tutuyorlar kılıcı; kılıcın hareketine baktı mı sersem oluyor insan.

reçete yazmak değil, insanlarla anlaşmak zordur.

övgüye bu denli kesinlikle layık olan birini övmek, övgü denen şeyin içini boşaltmaktır biraz da.

yaşam, şaşkınlık verecek denli kısa. belleğimi zorluyorum, örneğin bir ata atlayan bir delikanlının, kötü rastlantıları hiç hesaba katmasak da, mutlu bir akışla ilerleyecek sıradan bir yaşamın yetersiz kalabileceğinden korkmadan, en yakın köye gitme kararını nasıl alabildiğine şaşırıyorum şimdi.

çevresinin tek kusuru onu anlamamak olsa, çevresi değerinden bir şey yitirmiş olmazdı.

19.4.18

sigmund freud

carl gustav jung

büyük bir olasılıkla, freud'un en büyük başarısı nevrotik hastaları ciddiye alması ve onların kendine özgü psikolojilerine girebilmesiydi. vakaya özgü malzemenin rahatça ortaya dökülmesine izin verecek kadar yürekli olması ve bu yolla hastanın gerçek psikolojisinin derinlerine inebilmesiydi. hastanın gözüyle bakıyordu denebilir. bu nedenle, ruhsal hastalıkları o güne dek olmadığı kadar iyi anlayabilmiş ve bu bağlamda, yan tutmadığı için yürekliliğiyle birçok ön yargının üstesinden gelmeyi başarmıştır.

freud, tevrat'taki eski peygamberlerden biri gibi, yapay tanrıları devirip sahtekarlıkların ve ikiyüzlülüklerin maskesini düşürerek, çağımızda ruhun ne denli çürümüş olduğunu acımasızca göstermeyi görev bildi. böyle bir atılımın getireceği sonuçlardan da yılmadı.

medeniyetimize hız veren, onun bilinçdışına giden yolu keşfetmiş olmasıdır. düşleri bilinçdışının işleyiş biçimiyle ilgili bilgilerin en önemli kaynağı olarak değerlendirerek insanoğluna, tümüyle yitirilmiş gibi görünen bir aracı geri vermiş ve özellikle, carl gustav carus'un ve eduard von hartmann'ın felsefelerinde yer aldığı gibi, o güne dek yalnızca felsefi açıdan ele alınan bir varsayım olan bilinçdışının var olduğunu deneylerle göstermiştir.

çağımızın insanının, yarım yüzyıldır bu savla karşı karşıya olmasına karşın, çağdaş kültür bilinci, bilinçdışı düşüncesini ve onun anlamını genel felsefesinin bir parçası saymamıştır. ruhsal yaşamın iki ayrı kutbu olduğu temel görüşü yaygın olmasına karşın, hâlâ gelecekte çözümlenecek bir sorunsal olmayı sürdürüyor.

17.4.18

kuşatılmış yaşamlar

michel houellebecq

bizim uygarlığımız yaşamı tüketmekten hasta.

bir süpermarket reyonunda selofan kağıdına sarılmış bir piliç budu gibi hissediyorum kendimi.

bizim serüvene ve erotizme ihtiyacımız var, çünkü bizlerin hayatın muhteşem ve coşku verici olduğunu tekrar tekrar söylediğimizi duymaya ihtiyacımız var; bu konuda biraz kuşkuluyuz da ondan.

cesaret daima işe yarayan bir şeydir.

bazen hayatın genel görünümlerine değinen hararetli sohbetler oluyor; hatta bazen sıcak bir kucaklaşma oluveriyor. tabii karşılıklı telefon numaraları alınır verilir ama genelde insanlar birbirlerini çok az ararlar. hatta hatırlansa ve tekrar görüşülse bile baştaki coşkunun yerini süratle bir hayal kırıklığı ve isteksizlik alır. inanın bana, ben hayatı tanırım; her şey tamamen tıkanır kalır.

bir penisi her zaman için kesip parçalara ayırabilirsiniz ama bir vajinanın boşluğunu nasıl unutursunuz?

kıçı açık geziyorsam, sizi ayartmak için değildir!
gösteriyorsam kıllı bacaklarımı, canım istediği içindir.

aşk arzusu erkekte derindedir, kökleri şaşırtıcı derinliklere kadar uzanır ve kökçüklerinin büyük çoğunluğu kalbin maddesi içinde bile yer alır.

bu dünyanın, daha fazla bilgi dışında her şeye ihtiyacı var.

okumakla geçen bütün bir hayat bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

devrim

victor hugo

uzun süre suskun kalan bir kimseye dinleyicinin her türlüsü yeter. belagat hocası gymnastoras, içi bir sürü ikilem ve kıyasla dolu olarak hapisten çıktığı gün, önüne gelen ilk ağacın karşısında durup ona bir güzel nutuk çekmiş ve onu ikna etmek için hayli uğraşıp didinmiş.

toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları. onları aydınlatın ki sizi ısıtsınlar. eninde sonunda o azametli genel eğitim meselesi, mutlak hakikatin karşı konulamaz otoritesiyle kendisini ortaya koyacaktır.

bütün yüce fetihler az ya da çok cesaretin mükafatıdırlar. devrimin olması için montesquieu'nün onu sezmesi, diderot'nun öğretmesi, beaumarchais'nin haber vermesi, condorcet'nin hesaplaması, arouet'nin hazırlanması, rousseau'nun önceden düşünmesi yetmez; danton'un ona cüret etmesi gerekir.

iyinin masum olması gerekir. gerçekten de devrimin büyüklüğü eğer göz alıcı ideale dimdik bakıp pençelerinde kan ve ateşle yıldırımlar arasında ona doğru uçmaksa, ilerlemenin güzelliği de lekesiz olmaktır; ve bunlardan birini temsil eden washington'la öbürünü cisimleştiren danton arasındaki fark, kuğu kanatlı melekle, kartal kanatlı melek arasındaki farktır.

sosyalistlerin ele aldıkları problemlerin hepsi; kozmogonik görüşler, hayaller ve mistisizm bir yana, şu iki belli başlı probleme indirgenebilir: birinci problem: servetlerin üretilmesi. ikinci problem: servetlerin bölüştürülmesi. birinci problem emek konusunu içerir, ikinci problem ücret konusunu içinde taşır. birinci problemde kuvvetlerin kullanılması söz konusudur. ikincisinde ise faydaların dağıtılması. kuvvetlerin iyi kullanılmasından kamu gücü doğar. faydaların iyi dağıtılmasındansa bireyin mutluluğu çıkar. iyi dağıtımdan eşit dağıtım değil, adil dağıtım anlaşılmalıdır. en birinci eşitlik, adalettir. bu iki şeyin birleşmesinden -dışarıda kamu gücü, içeride bireyin mutluluğu- sosyal refah doğar.

bir devrim karaya oturur oturmaz işini bilir kişiler hemen karaya oturanı parçalamaya girişirler. yüzyılımızda işini bilir kişiler kendilerine devlet adamı sıfatını tevcih etmişlerdir. öyle ki, sonunda bu devlet adamı sözü biraz argoya kaçar olmuştur. bu arada, şunu da unutmamak gerekir ki, işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

16.4.18

pierrette

honoré de balzac

zekânın en büyük güdüleyicisi kişisel çıkardır.

budalalığın iki şekli vardır: susar ya da konuşur. susan budalalığa katlanılabilir; ama rogron'unki konuşur türdendi.

hiçbir şey karşısında geri adım atmayan bir insan çok güçlüdür:

yürek, vücut gibi ansızın soğur ya da ısınır.

her yeni şeyin, bir duygunun, hatta bir egemenliğin getireceği alışkanlıklar vardır.

taşradaki birçok supap sayesinde dedikodular bir sosyeteden başka bir sosyeteye sızıntı yaparlar.

aşk insanı çabucak hırslı yapar.

insanın göğsü ağrır, dişi ağrır, başı ağrır, ayakları, karnı ağrır; ama her yerinin ağrıdığı hiç görülmemiştir. her yerin ağrıyorsa bu, hiçbir yerde ağrın olmadığı anlamına gelir.

acılar insanı ibadete yöneltir ve neredeyse tüm genç kızlar içgüdüsel bir sevgiyle, dinin derin yanı olan mistisizme eğilim gösterirler.

kırk yaşında evli ve çocuk sahibi bir kadın için korkacak bir şey yoktur.

mutlu bir doğum tanrı'nın nadiren yarattığı harikalardan biridir.

şeytan bizi her zaman yaptığımız bir iyilik dolayısıyla cezalandırır.

kabul edelim ki, tanrı var olmasaydı, meşruiyet toplumsal düzenbazlıklar için güzel bir şey olurdu.

10.4.18

albaya mektup yok

gabriel garcia marquez

yoksulluk şekerin en iyi ilacıdır.

insanlık bir bedel ödemeden ilerlemiyor.

insanın nankörlüğü sınır tanımaz.

bu sıcak insanın kafasındaki vidaları paslandırıyor.

büyük şeyler için bekleyen, küçük şeyler için de bekleyebilir.

kendi başının çaresine bakmak her zaman daha iyidir.

dilencilerin seçme hakkı yoktur.

hiçbir yerde bilardo salonundaki kadar çok şey yoktur. görünüşte öyle; ama içeri girdiğin zaman her şeye bakmaya, her yeri aramaya başlıyorsun ve dişe dokunur hiçbir şey olmadığını fark ediyorsun.

kesinlikle gelen tek şey ölümdür.

umut karın doyurmaz. karın doyurmaz ama insanı ayakta tutar.

kötü bir durumun en kötü yanı bize yalan söyletmesidir.

hep aynı hikâye. biz açlığa katlanıyoruz ki başkaları yiyebilsin. kırk yıldır hep aynı hikâye.

en iri ve en güzel karanfili domuzun kıçına koyarlar.

bir hayvanın yaşamı, tanrı'nın gözünde bir insanınki kadar değerlidir.

hayat şimdiye dek icat edilen en güzel şey.

5.4.18

oyun arası

nietzsche

dünyayı yönlendiren düşünceler güvercin kanatlarıyla gelir.

beni öldürmeyen şey beni daha güçlü kılar.

erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi, zeki bir kadın tarafından sevilmektir.

iyi insanların verdiği zarar, kötülerin verdiği zarardan daha yıkıcıdır.

nasıl olursa olsun, cinsel yaşamı küçümseme, onu ayıp kavramlarla lekeleme, yaşamın kendisine karşı işlenmiş bir suçtur.

en vazgeçilmez düşüncelerimiz en yanlış olanlarıdır.

niceleri kendi zincirlerini çözemezler de dostlarının azatçısıdırlar.

sevgiyle yapılan her şey iyinin ve kötünün ötesinde cereyan eder.

"yalnız yaşamak için ya bir hayvan ya da bir tanrı olmak gerekir." diyor aristoteles. biri var ki, bunların ikisi de olmak zorunda: filozof.

uçuruma çok uzun bakarsan uçurum da senin içine bakar.

insanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için içinde bir kaosun olması gerekir.

yaşamınızı tam anlamıyla yaşadınız mı? yoksa yaşam mı sizi yaşadı? siz mi seçtiniz? yoksa o mu sizi seçti? sevdiniz mi? yoksa pişman mı oldunuz?

3.4.18

kurtuluş

tezer özlü

yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. evlerinizle. okullarınızla. iş yerlerinizle. özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim, dirilttiniz. yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. aç kalmayı denedim, serum verdiniz. delirdim, kafama elektrik verdiniz. hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. ben bütün bunların dışındayım.

şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum. herhangi bir yol. bu yolun istanbul'da bitmesi bir raslantı. kenti, ülkeyi, yolları ben seçmedim ki.

hiçbir yerde değilim. hiçbir yerde olmayacağım. hiçbir şeyi benimsemeyeceğim. uzay kentlerini andıran bu otelde yıllar boyu binlerce insan konaklayacak. ben onlardan birincisiyim. burada oturuyorum ve temmuz ayının zaman zaman bulutlanan gökyüzüne bakıyorum. insanlarla konuşuyorum. özlediğim tepelere bakıyorum. her tepe benim değil mi? her toprak. her insan. her insan ben değil miyim? her insan kendi sevgisini taşımıyor mu? o halde neden ilişkileri bir tek insanda toplamak? alışılagelmiş ilişkilere karşı çıktığın an, insanı yadırgıyorlar. toplum dışı bırakmak için tüm çabalarını harcıyorlar. toplum dedikleri kitlenin bir aradaki dayanılmaz yabancılaşmasını sanki kimse algılamıyor. aklımı ellerinizden kurtardım. geçti. ben gökyüzümün altında, topraklarımın üzerinde olacağım. toprakların dümdüz ve sonsuz ufku boyunca sürekli gideceğim.

din

soti triantafyllou: dinlerin hepsi de aynı: gerçek ve katıksız yalanlar!

maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

william blake: hapishaneler kanunun taşlarıyla yapılır, genelevler dinin tuğlalarıyla.

anthony storr: dünyada pek çok insan, hiçbir kanıta dayanmayan ve eleştirel olarak incelemeye açık olmayan inanç sistemlerine sahiptir.

samuel p. huntington: etnisiteden daha fazla olarak din, insanlar arasında keskin ve dışlayıcı şekilde bir ayrım yapıyor.

saltıkov-schedrin: bilgi aydınlık, bağnazlık ise karanlık demektir. karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir ve ne olursa olsun gelecektir.

ian mcewan: inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

bryan s. turner / georg stauth: din, vahim bir şekilde hasta olanlara yatıştırıcı gelebilir; ama aynı zamanda yanlış bir şekilde uygulandığında sağlıklı bedenleri tahrip eder.

yann martel: müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

harper lee: dünyada bazı adamlar vardır. öteki dünyayla çok meşgul oldukları için bu dünyada yaşamayı asla öğrenemezler ve sokağın karşısına bakıp bunun sonuçlarını görebilirsin.

düzenbaz

francesco sorti / rita monaldi

titus, vespasianus, otto, traianus gibi bildiğimiz bilmediğimiz bütün imparatorlar namussuz doğup namussuz ölmüşlerdir. sahtekârlıkta ve düzenbazlıkta ne kadar başarılı oldularsa tarihe o kadar büyük imparatorlar olarak geçmişlerdir. hilebazlığa başvurmayan ne zengin ne başarılı olmuştur, olamayacaktır. işin içinde sahtekârlık yoksa bir bilimde ne usta ne uzman olunur. sahtekârlık bir azizedir; çünkü sadakat, aşk ve merhamet barındırır; ilahidir çünkü insanları ölümsüz kılar; yücedir çünkü insanları zengin ve güçlü kılar. bütün hazlar, avuntular ve eğlenceler ondan kaynaklanır; tarottan zara kadar bu böyledir. unutmayın! gerçek düzenbaz sevilir sayılır, muhabbet bulur, herkes tarafından aranır ama bunların herkes tarafından görülmesini istemez.

2.4.18

canavar

hüseyin rahmi gürpınar

insanların tabiatları aslında pek o kadar muğlak değildir. lakin bunu tarif icap edince öyle gerek gördüğümüzden muğlaklaştıran biziz. çünkü insanlığa, yani kendi kendimize mal ettiğimiz bir şeref vardır. buna halel getirmemek için hakikati tahrife mecbur oluruz. vahşette insanların diğer hayvanlardan pek farkları yoktur. iyi insan, bütün ihtiyaçlarını temin ettikten sonra rahat durabilendir. canavarlar, doyduktan sonra bir tehlikeye maruz kalmadıkça paralamazlar. fakat insanlar doyduktan sonra yine rahat durmuyorlar. insanın ihtiyacı, midesinin dolmasıyla bitmiyor. hele medeniler, kendilerine pek çok ihtiyaçlar icat etmiş oldukları ve bunları kolayca elde etmedikçe rahat duramayacakları için hemcinslerini zarara sokmak ve yok etmekte canavarları geride bırakırlar. onlar için hak demek, işi vicdan ve kitabına uydurarak zayıf bulduklarını ta kemiklerine kadar soymaktır. insan karnını doyurduktan sonra sigarasını yakar. kahvesini içer. fakat henüz keyfi tamam değildir. eğlenmek ister. medeniyet denen çamurun içinde kafaları bezgin olmuş öyleleri vardır ki bunlar mesireden, tiyatrodan, sözden, sazdan artık gına getirmişlerdir. sinirlerine bunların üstünde gerginlik verecek şeyler ararlar. insanların en büyük eğlenceleri muzipliktir. insan insanın hüsranından, zararından ve hatta felaketinden hoşlandığı kadar hiçbir şeyden lezzet almaz. şaka adı altında bazen birbirimize pek acı şeyler yaparız. ve çoğunlukla tahammülün üstüne çıkarak şakayı kaka ederiz. çünkü şaka ne kadar kıyasıya yapılırsa o kadar tatlı olur zannederiz.

1.4.18

kurban

küçük iskender



sana bugün bir kurban kestim
hâlâ ağrıyor ve akıyor bileklerim
gelip geçici bir seyahat
üzerinde konuşulmamış bir sevgi
karşılıklı hoyrat kullanılmış bedenler
aynı dalda karşılaşan iki çocuk sincap
dal, ağacına düşman; sincaplar birbirine küs
dudaklarda müstehzi bir hal
yani bir yere vurup kaybolan far ışığı gibi
bir an aklıma vurup kaybolan o fevkalade hayal
vurup kaybolan ruh ve aşk parçaları
beyaz ve terli alnımda belirip dolaşan
delikanlı tanrının eli
usulca düzeltirken ıslak kakülümü
otuz yıllık ömrümde ilk kez düşledim ölümü
bugün sana abajur aldım, bir mektup yazdım
sana, diyorum; bugün bir abajur ve mektup
ben bugün sana öldüm başkasına değil