17.5.21

hayata farklı bakanlar

hakan günday

eskiden hayata farklı bakanlar bulurlardı beni. gerçek entelektüeller, anarşistler, nihilistler.. mıknatıs gibi çekerdim toplumun dışında yaşamayı seçmiş robinson crusoe'ları. ama şimdi seyrek de olsa benimle karşılaştıklarında başlarını önlerine eğiyorlar, bakışlarımızın kesişmesini engellemek için. çünkü anlayabildikleri kadar anlıyorlar benim artık uzun, alkollü, yüksek sohbetlerden eyleme, gerçeğe geçtiğimi. ve korkuyorlar. çünkü onların oynadıkları oyun, günün üç saatini, içlerinde bağırıp çağıran anarşiste ayırıp geri kalan zamanında normal bir insan gibi yaşamaktan ibaret. çok azı söylediklerini yapar. çok azı gece anlattığını gündüz yaşar. bunlar daha çok düşünsel kurt adamlardır. barış ve anarşi işaretlerini sokaktaki aynı kadın heykelinin iki göğsüne çizenler bu salaklardır işte. coşarlar insan hayatının değersizliğini anlatırken. ama daha sonra işkence gören bir teröristin haberi karşısında en çelik hümanist kesilip insan haklarından dem vururlar. çelik hümanistler çelik kapı taktırırlar evlerine, adlarına methiyeler dizdikleri kaosun, devrimin geldiği gün kedilerine bir zarar gelmesin diye. sağdan nefret ederken soldan da etmeyi unutanlardır bunlar. kişisel muhalefetlerine bir kalabalığın fikrini eklemekten zevk duyarlar. "sola daha yakınım" derler utanmadan. gölgesiz yaşayamazlar, yalnız kalmaktan ödleri koptuğu için. yakın olmazlarsa herhangi bir tarafa, yok olacaklarını düşünürler. açık deniz adamlarının yanında karadan uzaklaşamayan dubalar gibi dururlar.

15.5.21

hayat

gustave flaubert

çağımın salaklığına karşı beni boğan nefret dalgaları hissediyorum. ağzıma kadar bok geliyor, fırlayan bir fıtık gibi. ama ben bu boku saklamak istiyorum, katılaştırmak, sertleştirmek. 19. yüzyılın yüzünü sıvayacağım bir macun yapmak istiyorum, hint pagodalarını tezekle nasıl bezerlerse öyle.

hiçbir zaman düzenli bir hayatı, belirli saatleri, düşüncenin de sarkaçla birlikte durması gerektiği, her şeyin asırlar ve kuşaklar öncesinden kurulduğu bir duvar saatinin varoluşunu sevmedim. bu düzenlilik şüphesiz çoğunluğa uygun gelebilir ama şiirle, düşlerle ve hülyalarla beslenen, aşkı ve bütün palavraları düşünen zavallı çocuk için, bu, onu sürekli bu yüce düşten uyandırmak, ona bir an olsun dinlenme fırsatı vermemek, onu, dehşete düştüğü ve iğrendiği maddecilik ve aklıselim atmosferimize sokarak boğmak demektir.

13.5.21

kurtuluş

pascal bruckner

16. yüzyılda ispanya zaragoza'da bir haham, inancından dönsün diye engizisyon'un kararıyla bir çukur zindanda çürümeye bırakılmış. ispanya'nın üçüncü büyük engizisyoncusu olan bir dominiken keşişi, yanında bir işkence ustası ve iki yakın dostuyla, gözleri yaşlı hahama "kardeşçe ıslahının sona erdiği" haberini vermeye gelmiş; ertesi gün kendisi gibi başka kırk sapkınla birlikte odun yığını üzerine çıkarılacak ve yakılırken tanrı'dan ruhu için merhamet dilenecekmiş.

bu ziyaretten kısa bir süre sonra, tutsak, hücresinin kapısının iyi kapanmamış olduğunu fark etmiş; inanamasa da tereddüt ederek açmış kapıyı, birkaç meşaleyle hafifçe aydınlatılmış geniş bir hole çıkmış. görüleceği düşüncesiyle dehşet içinde sürünerek ilerlemiş. dakikalarca süründükten sonra ellerinin üzerinde bir hava akımı hissetmiş ve önünde küçük bir kapı görmüş.

haham ayağa kalkmış, kapıyı itmiş. kapı hiç direnmeden açılmış; bir de ne görsün: mis gibi kokan limon ağaçlarıyla dolu bir bahçe. gece muhteşemmiş, gökyüzü yıldız doluymuş. onca işkenceden sonra iyice güçten düşen hahamın yüreği ferahlamış, kurtulduğuna sevinmiş. şimdiden kendini hemen şuracıktaki sıradağlara doğru koşarken görüyormuş, büyük bir keyifle özgürlüğün havasını içine çekiyormuş.

birden karanlıktan çıkan iki kol sarıp sarmalamış bedenini ve bir de bakmış ki, büyük engizisyoncunun göğsüne yapışmış. engizisyoncu, gözleri yaşlı ama sürünün kayıp kuzusunu bulmuş iyi bir çoban edasını takınarak, oruçtan leş gibi kokan soluğuyla hahamın kulağına şöyle fısıldamış:

"evladım, muhtemel kurtuluşunuzun arifesinde bizi terk mi edecektiniz?"

11.5.21

günün fıkrası

prof. dr. birol emil

batı'nın islam'a yönelttiği taassup suçlamasının islam'ın özü ve ruhuyla hiçbir alakası yoktur.

tam tersine, islam, aslında son derece liberaldir ve bir müsamaha dinidir.

adaletsizliğe, avrupa'nın vehmettiği barbarlığa asla cevap vermez.

hiçbir ilerlemeye mâni değildir.

taassup ona değil, hristiyan avrupa'nın modern çağda bile vazgeçmediği kendi orta çağ'ına has bir zihniyet ve davranıştır.

ortak bir inanç ve kültür etrafında birleşmiş islam dünyası, bu zihniyete karşı doğu'nun manevi hayat ve mukavemet gücünü meydana getirmiştir.

9.5.21

şükrü yarbay

ülkü tamer

"sınıf arkadaşımız"* şükrü yarbay, 27 mayıs'tan sonra emekliye ayrılmıştı. 28 nisan olayları sırasında istanbul'da görevli olduğunu söylüyor, şimdi sınıfta sıraları paylaştığı bizlere o güç dönemde nasıl yardım ettiğini anlatıyordu.

işkenceci polislerden yakınıyordu:

"sırtımda yarbay üniformasıyla odaya girince bir de baktım ki polisler almışlar bir öğrenciyi ortalarına, hababam vuruyorlar! ama nasıl bir dayak! ben olsam oracıkta ölmüş gitmiştim. cop, tekme, tokat, yumruk.. dayanamadım."

acaba ne yaptı diye yüzüne bakıyoruz.

"dayanamadım. çıkıp gittim."

* istanbul üni. iktisat fak. gazetecilik enstitüsü, 1961.

7.5.21

yıldız tozu

lawrence krauss

müthiş olan şu ki, vücudumuzdaki her bir atom patlayan bir yıldızdan geliyor. ve sol elimizdeki atomlar da muhtemelen sağ elimizdekilerden farklı bir yıldızdan geliyor. fizik konusunda bildiğim en şiirsel şey bu: her birimiz yıldız tozuyuz. yıldızlar patlamasaydı burada olamazdık. çünkü evrim için önemli olan karbon, azot, oksijen, demir vs. bütün elementler zamanın başlangıcında oluşmamıştı. bunlar yıldızların nükleer fırınlarında oluşmuştu ve vücudumuza girebilmelerinin tek yolu yıldızların patlayacak kadar kibar olmalarıydı. o yüzden isa'yı falan boşverin. bugün burada olmamızı yıldızların ölmesine borçluyuz.

5.5.21

gecenin içinde geçici yüzler

pascal mercier

çoğu zaman bana öyle geliyor ki, insanların karşılaşmaları, gecenin karanlığında şuursuzca akıp giden trenlerin karşılaşması gibi. donuk camların arkasında loş ışıkta oturan, tam olarak görmemize fırsat kalmadan görüş açımızdan çıkıverenlere hızla, telaşla göz atarız. birden ortaya çıkıveren, insansız karanlığa anlamsızca, amaçsızca gömülmüşçesine duran ışıklı bir pencerenin çerçevesinden iki hayal misali hızla geçip gidenler gerçekten bir adamla bir kadın mıydı? o ikisi birbirlerini tanıyorlar mıydı? konuşmuşlar mıydı? gülmüşler miydi? ağlamışlar mıydı? şöyle denebilir: gezintiye çıkmış yabancılar yağmurda ve rüzgârda birbirlerinin yanından böyle geçebilirler; o zaman kıyaslamanın bir anlamı olabilir. ama pek çok kişiyle daha uzun süre otururuz karşı karşıya, birlikte yer, birlikte çalışırız, yan yana yatar, bir çatı altında yaşarız. geçicilik bunun neresinde? ama bize bir tutarlılık, bir yakınlık ve yakından tanıma sunacağını ileri sürerek kandırmaya çalışan her şey, her an karşı koymamız mümkün olamayacağından, parlayıp sönen, huzursuz eden geçiciliğin üstünü örtmeye, onu engellemeye çalışırken, içimizi rahat ettirmek için bulduğumuz bir aldatmaca değil mi? bir başkasını her görüşümüz, her bakışmamız, dayanılmaz hızdan ve her şeyi titretip sarsarak yumruk gibi inen hava basıncından sersemlemiş durumda birbirinin karşısından akıp geçen yolcuların gözlerinin kısacık bir an boyu buluşmasına benzemez mi? bakışlarımız başkalarının üzerinden, gecenin çılgın buluşmasında olduğu gibi kaymaz mı hep ve bizi bir sürü varsayımla, düşünce kırıntısıyla ev onlara atfedilmiş özelliklerle bırakmaz mı geride? aslında karşılaşanların insanlar değil de kafalarındaki hayallerin düşürdüğü gölgeler olduğu doğru değil mi?

3.5.21

okumak

nâzım hikmet

ışıkları, boyaları, gölgeleri, kımıldanışlarıyla gözün önünde alabildiğine uzayan bir tabiat parçasına göz doyabilir.

derinlikleri, yükselişleri, kıvrılışları, felsefesi ve yapısıyla bir senfoni ancak bir buçuk saat dinlenir.

kabartıları, göçüntüleri, hareketi ve kompozisyonuyla bir tablonun önünde durabileceğiniz vaktin sınırı o kadar da alabildiğine geniş değildir.

oysaki bir kitap, bütün ışıkları, gölgeleri, derinlikleri, kımıldanışı, akışı ve tezatlarıyla tabiatı, sosyeteyi, insanı sayfalarının aynasında, bir tabiat parçası, bir senfoni ve tablo gibi aksettiren hakiki bir kitap, üstünden baş kaldırmaksızın saatlerce okunabilir. okumak, görmeyi, işitmeyi, duymayı ve düşünmeyi birleştiren bir nesnedir.

eğer bu en büyük tadı bugün yığınlarla insanlar duymuyor ve çok defa duyamıyorlarsa, bunu o insanların özlerinde değil, onların içinde yaşadıkları sosyal şartlarda aramak gerekir.

1.5.21

germaine

henry miller

germaine farklıydı. bakarak anlayamazdınız farklı olduğunu. her akşam ve her gece café de l'eléphant'ta buluşan diğer sürtüklerden ayırt edemezdiniz gördüğünüzde. dediğim gibi, bahardı ve karımın sağdan soldan borç alıp gönderdiği franklar hışırdıyordu cebimde. bu akbabalardan birine yakalanmadan bastille'e varamayacağıma dair bir önsezi vardı içimde. bulvarda yürürken bana doğru meylettiğini fark ettim; fahişelere özgü o tuhaf yürüyüş, aşınmış topuklar, ucuz takılar ve dudak boyasının vurguladığı macunumsu ten. zor olmadı benim için onunla anlaşmak. l'eléphant adında küçük bir kafenin arka tarafına oturup koşulları konuştuk çabucak. birkaç dakika sonra amelot sokağı'ndaydık, perdeler çekilmiş, yorgan açılmış. acele etmiyordu germaine. bideye oturmuş yıkanırken bir yandan da sohbet ediyordu benimle; giydiğim golf pantolonu hoşuna gitmişti. çok şık! öyleydi bir zamanlar; ama şimdi kıçı eskimişti; ceket kıçımı örtüyordu allahtan. benimle sohbet etmeye devam ederek kurulanmak için ayağa kalktığında birden havlusunu düşürdü elinden ve amını okşayarak bana doğru yürüdü yavaşça, iki eliyle okşayarak, bir ileri bir geri. sarf ettiği sözcüklere ve gül çalısını burnuma dayayışına dair bir şey var ki, hiçbir zaman silinmeyecek belleğimden; büyük bir bedel ödeyerek elde ettiği yabancı bir nesneden söz eder gibi söz ediyordu amından, değeri zamanla artmış ve her şeyin üzerinde tutulan bir nesneden söz eder gibi. tuhaf bir kokuyla sarıyordu sözcükleri onu; ona ait bir organ olmakla kalmıyordu artık, bir hazineydi, sihirdi; cinsel hazine, allah vergisi -ve onu her gün birkaç frank karşılığında satıyor olması değerini eksiltmiyordu. kendini yatağa fırlatıp bacaklarını açtı, amını iki eliyle avuçladı ve o kısık ve çatlak sesiyle sürekli mırıldanarak okşamaya devam etti; güzeldi, hazineydi, küçük bir hazine. ve güzeldi gerçekten, onun o küçük amı! o pazar akşamı, havadaki o zehirli bahar esintisiyle, her şey yerli yerine oturdu. otelden çıkarken ona acımasız gün ışığında baktım ve kaşarlanmış fahişeyi gördüm -altın dişleri, saçındaki sardunya çiçeği, aşınmış topuklar.. benden bir öğün yemek, sigara ve taksi parası koparmış olması beni hiç rahatsız etmedi. onu yüreklendirdim hatta. ondan o kadar hoşlanmıştım ki yemekten sonra tekrar otele gidip bir kez daha seviştik. "aşk için" bu kez. ve bir kez daha o iri, kıllı amı sihrini gösterdi. bağımsız bir varlığı olmaya başlamıştı -benim için de. germaine vardı, bir de onun o gül çalısı vardı. ayrı ayrı da seviyordum ikisini, birlikte de. dediğim gibi, farklıydı germaine.