#mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.09.2022

yardım

david foster wallace

alaska'nın ücra bir köşesinde bir barda iki adam kafaları çekiyormuş. adamlardan biri dindar, diğeri ise ateistmiş. dördüncü biradan sonra alevlenen o tipik heyecanla tanrının varlığı hakkında tartışıyorlarmış. ateist şöyle demiş: "bak, tanrıya inanmamak için geçerli nedenlerim var benim. duaydı, ibadetti.. bunları denememiş değilim. daha geçen ay, kamptan çok uzaklardayken korkunç bir tipiye yakalandım. göz gözü görmüyordu. tamamen kaybolmuştum, en az eksi elli dereceydi. işte o zaman yaptım, denedim. karda dizlerimin üzerine çöktüm ve yakardım: "tanrım, eğer varsan yardım et, bu tipide kayboldum ben.. yoksa öleceğim!" dindar adam bunları duyunca ateiste şaşkınlıkla bakmış: "e, o halde, artık inanıyor olman lazım." demiş. "neticede buradasın, yaşıyorsun." ateist: "ne kadar ahmaksın!" dercesine gözlerini devirmiş: "hayır dostum, altı üstü çevrede dolaşan eskimolarla karşılaştım, bana kampın yönünü onlar gösterdi."

9.08.2021

iki öykü

~game of thrones

"üç büyük adam bir odada oturuyor. bir kral, bir rahip ve çok zengin bir adam. aralarında da bir asker duruyor. tüm büyük adamlar, askerden diğer ikisini öldürmesini istiyor. kim ölür, kim kalır?"

- askere göre değişir.

"öyle mi? adamın ne tacı ne altını ne de tanrılarla yakınlığı var."

- kılıcı var ama. ölüm ile yaşamı o ayırır.

"o zaman madem kılıcı olan yönetiyor; neden hepimiz tüm güç kraldaymış gibi davranıyoruz?"

2
"ışığın tanrısı düşmanlarının yanmasını istiyor. boğulmuş tanrı, boğulmalarını istiyor. neden tüm tanrılar böyle amcıklık yapıyor ki? memeyle şarabın tanrısı nerede?"

- yaz adaları'nda 16 memesi olan bir doğurganlık tanrısına taparlar.

"derhal oraya demir almalıyız."

1.07.2021

ördek ali

a. kadir

bir ördek ali varmış. ördek denmesine çok kızarmış. bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı,

"bugün hava bulutlu" demiş. bunun üzerine ördek ali:

"vay, sen bana ördek dedin!" diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. arkadaşı,

"yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana ali" dediyse de, ali:

"yok" demiş, "bana sen ördek dedin, söyle niye dedin?" arkadaşı bu sefer:

"peki, nereden anladın ördek dediğimi?" diye sorunca ali:

"nereden anlayacağım; hava bulutlu dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. sen bana ördek dedin."

26.06.2021

üç anekdot

ülkü tamer

baba gündüz (kılıç), çocukluğumun, ilk gençliğimin unutulmaz futbolcusuydu. daha sonra antrenörlüğünde de aynı başarıyı gösterdi. şimdilerde "teknik direktör" deniyor; herhalde küçümsendiğinden, "antrenör" sözü pek kullanılmıyor.

seyircilerin küfürlerinden yakınırdı baba gündüz. bir arkadaşının küçük oğluyla maç dinliyormuş radyoda. seyircilerin ünlü "terane"si başlamış.

çocuk, "gündüz amca, seyirciler ne diyorlar?" diye sormuş.

baba gündüz, "hakemin yönetimini beğenmiyorlar, yavrum." demiş. "onu ilme davet ediyorlar. 'ilme hakem!' diye bağırıyorlar."

2.
günün birinde, yine maç kuyruğunda beklerken, yanı başımdaki köftecinin sızlanmalarını duydum. adam, bir yandan köfte tezgahının başında müşterilerine "hizmet veriyor", bir yandan yakınıyordu:

"yahu, bir sandviççi geçmeyecek mi? açlıktan öldüm."

dayanamadım. köfteleri gösterdim:

"yesene kendi köftenden."

kulağıma eğilerek fısıldadı:

"yaramaz, ağabey.."

3.
hadi adını vermeyeyim, televizyonda bir spiker maç anlatıyor. biz de seyrediyoruz. bir şut atıldı. aut. ama spiker başladı bağırmaya:

"gooool!.. gooool!.."

ne golü? top auta çıkmadı mı?

spiker hala yırtınıyor:

"goooool!"

biz mi yanlış gördük yoksa?"

kaleci topu aldı. aut vuruşunu yapmak üzere geriledi. bir an sessizlik. sonra spikerin sesini duyduk yine:

"evet, sayın seyirciler, sizler gibi biz de yanıldık!"

autu aut olarak gören bizleri işin içine niye karıştırmıştı acaba?

16.01.2021

bir soru

turan dursun

hoca okumaya başlayacaktı ki, birinin bir sorusu oldu:

"hoca efendi benim bir derdim var."

"seninki nedir?"

"elhamdulillah hepimiz şeriat evindeyiz, 'şeriatta ar olmaz' değil mi?"

"hee."

"şimdi ben avradımın memelerini ememem mi?"

"emersen ola ki süt gaçar."

"gaçarsa ne lazım gelir?"

"avradın haram olur."

"ey hele dur hoca, gurban olduğum hoca, avrat benim değil mi, hem emerim, hem gömerim?"

"gömersin, ona şeriat izin verir; ama, emmeye gelince, işte orada şeriat 'dur' diyir."

cemaattekilerin konuşmalarına göre "emme de gömme de olur" görüşü yaygındı. ne ki hocanın fetvası kesindi, kimse karşı çıkmadı artık.

2.06.2019

fıkra

anonim

dört çocuk babası, tecrübeli bir hekim seyahate çıkıyordu, meslektaşlarından biri sordu:

"nasıl doktor, çocukları bıraktığına üzülüyor musun?"

"yo.. hepsi de okuldalar maşallah."

"isimleri neydi?"

"fuat, sedat, reşat, cihat."

"beşinci bir oğlun olsa, adını ne koyacaksın?"

doktor sakin sakin gülümsedi:

"imdat!"

**

ayakta duramayacak kadar körkütük sarhoş, otelin kapısından büyük üniforması sırtında çıkan amirale seslendi:

"baksana kuzum, bana şuradan bir taksi çağırıver."

"sen karşındaki adamın amiral olduğunun farkında değilsin galiba."

sarhoş gevrek gevrek güldü:

"ne kızıyorsun canım, o halde bir gemi çağır."

**

çiftçinin biri sırtında bir gübre çuvalı taşıyarak tımarhanenin önünden geçiyordu. delilerden biri adama takıldı:

"nedir sırtındaki?"

"gübre."

"ne yapacaksın gübreyi?"

"çileklerime koyacağım."

deli içini çekti:

"biz çileği kaymakla yeriz; gene de adımız deliye çıkmıştır."

**

camide hoca vaaz veriyordu:

"ey müslümanlar; bir yer vardır ki zengin, fakir, genç, ihtiyar, gamlı, kederli giren şen ve bahtiyar çıkar; neresidir orası bilin bakalım."

bektaşi arka sıralardan seslenir:

"bilirim hoca efendi; meyhane."

**

yaşlı adam oğlunun çalıştığı daire müdürüne geldi:

"affedersiniz müdür bey, oğlumu görmek istiyorum."

müdür cevap verdi:

"oğlunuz bugün gelmedi. cenazenizde bulunmak için izin almıştı."

**

iki pul meraklısı, üzerinde stalin'in resmi bulunan yeni bir puldan bahsediyorlardı. içlerinden biri:

"bu pullar iyi yapışmıyor" diye şikayet etti.

öteki cevap verdi:

"pulların hiçbir kusuru yok. halk, pulların ters tarafına tükürüyor da onun için yapışmıyor."

**

iki evli arkadaş geç vakit eve dönüyorlardı. biri sordu:

"böyle gece eve geç gidince karına ne diyeceğini hiç düşünmez misin?"

"düşünmem. karım şimdi ya uyuyordur, ya uyanıktır. uyuyorsa mesele yok; uyanıksa onun bana ne diyeceğini düşünürüm.

**

bektaşiye:

"cehennem yedi kattır" demişler, "birinci katında binamazlar yanacak, ikinci katında küfürbazlar, üçüncü katında kumarbazlar yanacak, dördüncü katında.."

bektaşi hemen atılmış:

"uzatma be imanım" demiş, "yanmayan yeri var mı şunun, sen ondan haber ver."

**

dalgınlığıyla ünlü bir biyoloji profesörü, öğleden sonraki dersinde elindeki bir paketi büyük bir dikkat ve itina ile çözüp açarken bir yandan da öğrencilere teşrih için hazırlanmış kurbağalar göstereceğini söylüyordu. fakat paketi açtığı zaman içinden kesilip biçilmiş kurbağa vücutları yerine iki sandviç, iki turp, bir muz ve bir tane de haşlanmış yumurta çıktı. profesör şaşkın şaşkın başını kaşıyarak şöyle mırıldandı:

"fakat ben öğle yemeğimi yemiştim. bu da nerden çıktı?"

**

“akşamleyin büfeye iki elma koymuştum. şimdiyse orada bir tane var; söyle bakalım selim, nasıl oldu da orda bir tane elma kaldı?”

selim: "çok karanlık olduğu için onu görememişim anneciğim!"

**

meşhur fransız romancısı balzac çok oburdu. bir gün arkadaşlarından biri onu lokantada, önünde iri bir tavuk olduğu halde gördü:

"bunu herhalde yalnız yemeyeceksiniz?"

aldığı cevap şu oldu:

"tabii ki hayır, bezelyeleri bekliyorum."

**

doktor sabahleyin yataktan kalktı, başı ağrıyordu. üzerinde bir kırgınlık vardı. gerinerek aynanın karşısına geçti, diline baktı, bembeyazdı. aynadaki aksine seslendi:

"hastam olsaydın müshili dayardım; ama ne çare ki hastam değilsin."

**

polis almak için imtihan yapılıyordu. tecrübeli komiser adaylara sordu:

"bir kalabalığı dağıtmak için ne yaparsınız?"

herkes cevaplar verdi ve sıra yahudi gencine geldi:

"derhal fakirler yararına yardım toplamaya başlarım."

**

doktor hasta kadını muayene etmiş, kocasıyla konuşuyordu:

"eşinizde önemli bir hastalık yok; sıkıntısı yaşının ilerlemesinden geliyor."

"aman doktor bey; ne olur bunu siz kendisine anlatın."

**

berlin'in sovyet işgali altındaki kısmında yaşayan biri, papağanını kaybetmişti. ilgili makamlara başvurarak kuşun bulununca kendisine iade edilmesini rica etti. bunun için de bir kağıda papağanın neye benzediğini yazdı. altına da şu sözleri ekledi:

"papağanın söyleyeceği şeylerden mesul değilim. söyleyeceği şeyler sahibinin değil, kendi fikirlerinin mahsulüdür." 

12.02.2019

test

~house m.d.

bir yeşil bereli, bir sat komandosu ve bir de brooklynli rahibe vardır. general her birinin eline birer silah verir ve:

"eşleriniz yan odada sandalyede oturuyor. testi geçmek için, içeri girip onu öldürmelisiniz." der.

yeşil bereli, direkt olarak "hayır efendim, karımı asla öldüremem. yapamam." der.

general ona bakıp "bak ne diyeceğim?" der. "gerekli niteliklere sahip değilsin. karını al ve evine git."

sat komandosu içeri girer. beş dakika sonra gözlerinden yaşlar akarak dışarı çıkar:

"denedim, denedim, denedim! bir türlü yapamadım. sandalyede çok güzel görünüyordu. yapamadım." der.

general ona bakıp:

"bak ne diyeceğim?" der. "gerekli niteliklere sahip değilsin. karını al ve evine git."

son olarak, brooklynli rahibe kasıla kasıla yürür. silah sesleri, çığlıklar ve bağırış çağırış sesleri gelir. derken her yer aniden derin bir sessizliğe gömülür. rahibe odadan çıkar.

general,

"içeride neler oldu?" der.

rahibe yüksek sesle:

"lanet silah kurusıkıymış! bu yüzden döverek öldürdüm." der.

18.01.2019

baba erenler

anonim

adamın biri akşam vakti bektaşi'nin kapısını çalmış.

"kim o?"

"tanrı misafiri."

baba erenler aşağı inip herifi elinden tutmuş, caminin kapısına götürmüş:

"imanım" demiş, "sen bize yanlış gelmişsin, tanrı'nın evi burası, o seni ağırlasın!" 

**

kentlinin biri "erenler" köyüne gidiyormuş, yolda bir köylüye rastlamış:

"erenler köyü buradan ne kadar tutar?"

köylü, adama bakmış, susmuş, yanıtlamamış.

kentli öfkelenip hızlı adımlarla yola koyulunca, köylü arkadan seslenmiş:

"bu yürüyüşle 2 saatte varırsın!" 

**

ortaköy'de bilindiği gibi cami, kilise, havra üçlüsü iç içedir. bu hoşgörü ortamında bektaşi yalnız papazla değil, haham ve imamla da dosttur. baba erenler camiye gitmezmiş, imam da sıkıştırıp dururmuş:

"baba erenler, gelip bir namaz kılsan ne kadar makbule geçer biliyor musun?"

bektaşi diretmiş:

"olmaz, benim yerime sen kılıyorsun ya!"

sonunda bektaşi, imam efendi'nin ısrarına dayanamamış; ama şart koşmuş:

"gelirim; ama 2 rekattan fazla kılmam!"

"peki."

baba erenler camiye varmış, 2 rekat namaz kılmış, sonra çıkmış, kapının önünde tam ayakkabılarını giyerken bir haberci koşa koşa gelmiş:

"baba erenler, babanız sizlere ömür, cenazeyi kaldırmak için köyde bekliyorlar."

eski zaman ya, bektaşi eşeğine binmiş. boğaz'ın sırtlarındaki köyüne gidecek, yolda bir su birikintisine rastlamışlar, eşeğin inadı tutmuş, suyu geçmiyor; bektaşi hayvanın başını çekiyor, olmuyor; kıçından itiyor olmuyor; sonunda eşeğin kulağına eğilmiş:

"ulan" demiş, "ya bu suyu geçersin ya da 2 rekat da senin için kılarım." 

**

bir gün baba erenler, kafasını kurcalayan bir soruya yanıt alabilmek için mahallenin imamına gidip sorar:

"imam efendi, hz. hüseyin kimdi?"

imam:

"hz. hüseyin, allah'ın 'sevgili kulu' olan peygamber efendimiz'in torunuydu."

bektaşi hınzırlaşır:

"öyle idiydi de 'sevgili kulu'nun torununu kerbela'da yezit ordusunun kılıcından neden kurtarmadı?"

imam zora düştüğünden sakalını sıvazlar, bektaşi'ye bakarak:

"bu soruda bir gavurluk var, sen git bunu kilisenin papazına sor" der.

camiyle kilise yan yana! imam gibi kilisenin papazı da bektaşi'nin dostudur. baba erenler, papaz efendi'nin yanına varıp imama sorduğu soruyu yineler.

papaz efendi öfkelenir:

"hıhhh! sevgili kulu muhammet'in torununu kurtaracakmış! sevgili oğlu isa'yı çarmıha gererlerken kılını kıpırdatmayan, sevgili kulunun torunu için zahmete girer mi?" 

**

eski ortaköy'de, bektaşi babası, kilisenin papazıyla dostmuş, yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. gel zaman git zaman, papaz hastalanmış, ağırlaşmış, son nefesini verecek! bektaşi'ye haber iletmişler, baba erenler kalkmış, papazın evine varmış.

papaz, baba erenleri karşısında görünce konuşmaya çabalamış, dudakları kıpırdıyor; ama bektaşi hemen eliyle adamcağızın ağzını kapatmış.

çevredekiler:

"baba erenler ne yapıyorsun?"

bektaşi:

"ben bu hergeleyi 40 yıldır tanırım, şimdi bir kelime-i şahadet getirir, doğru cennete gider; biz bu yolda yaya kalırız." 

**

adamın birinin devletteki işi bir türlü çıkmıyormuş, sonunda ahdetmiş:

"ey allahım, şu işim olursa, eşeğimi sırtıma alıp beyazıt kulesi'ne çıkacağım."

herifin işi olmuş; ama bu kez kara kara düşünmeye başlamış; koskoca eşeği sırtında beyazıt kulesi'nin tepesine nasıl çıkarır? sonunda derdini bektaşi'ye açmış.

baba erenler sormuş:

"sen sigara içiyor musun?"

"hayır."

"rakı?"

"hayır."

"çapkınlık, kadın, kız?"

"hayır."

öyleyse eşeği aşağıda bırak, sen kuleye çık; yeminini yerine getirmiş olursun.

8.05.2018

sözlükçe

ambrose bierce

din: bilinmeyenin doğasını cahilce açıklayan, umut ve korkunun çocuğu. 

hristiyan: isa'nın öğretilerini benimseyerek günah dolu yaşamdan elini eteğini çekmiş kişiler.

falcı: müşterisinin -yani mankafanın- farkına varmadığı şeyleri görme yetisine sahip, genellikle kadın olan kişiler.

din adamı: kendi geçici ruhani ilişkilerini düzeltmek için bizimkilerin yönetimini üstlenen bir adam.

vaiz: özellikle bizim günahlarımızdan arınacağımız ve komşularımızın lanetleneceği gibi konuların müjdecisi.

kafir: new york'ta hristiyanlığa inanmayan, konstantinopolis'te ise inanan kişiler.

okyanus: solungaçları olmayan insanlar için yaratılmış, dünyanın üçte ikisini kaplayan su kütlesi.

dua: günah çıkararak değersiz olduğunu itiraf etmiş tek bir kişi için, evrenin kanunlarının geçersiz kılınmasını istemek.

işkence: genellikle yanlış bir inancı takip eden müritlere, gerçek inançları kucaklamaları için tatbik edilen tartışmalı bir uygulama.

saygı: insanın tanrı'nın, köpeğin de insanın karşısında benimsediği spiritüel tutum.

aziz: değiştirilmiş ve düzeltilmiş ölü bir günahkar.

mukaddes kitap: mübarek dinimizin, tüm diğer dinlerin temelini oluşturan yanlış ve sahte yazılardan arındırılmış kutsal kitapları.

8.02.2018

evlilik lisansı

~how i met your mother

"merhaba, bizim bir evlilik lisansına ihtiyacımız var; ama bekleme sürecini geçmeliyiz çünkü biz aşığız."

- bekleme süresini hemen kaldırıyorum.

"oh, gerçekten mi?"

- eğer öyle bir yetkim olsaydı, söyleyeceğim şey bu olurdu; ama maalesef yalnızca bir yargıç bunu yapabilir.

"peki, bir yargıç görebilir miyiz?"

- kesinlikle.

"gerçekten mi?"

- bugün öyle bir şansınız olsaydı, söyleyeceğim şey bu olurdu; ama yok.

"bunu bize neden yapıyorsun?"

- çünkü size kamera şakası yaptık.

"gerçekten mi?"

- öyle derdim; ama..

"biliyor musun? anladık."

16.08.2017

maaş zammı

aziz nesin

insanın sesini iyi kullanmasının gerekli olduğuna inanıyorum. babamın anlattığına göre, çalıştığı fabrikanın sahibi de, sesini çok etkili kullanıyormuş. babam, evimize gelen konuklara bunu sık sık anlatır. gündeliklerini artırması için işçiler, ya da işçi mümessilleri, ustabaşıları, fabrika sahibine "geçim sıkıntısı çekiyoruz, gündeliklerimizi arttırın." diye rica ederlermiş. patron, onlara sesini titreterek, öyle yumuşacık, tatlı bir sesle bir şeyler söylermiş ki, kendi sesinin etkisinden önce kendi gözleri dolarmış. ondan sonra artık işçiler gözyaşlarını tutamazlarmış. patron ağlar, onlar ağlarmış. bir zaman karşılıklı ağlaştıktan sonra, ne diyeceklerini de unutan işçiler dışarı çıkarlarmış. neden sonra kendilerine gelir gibi olunca, "yahu, patron bize ne söyledi de biz öyle ağladık?" diye birbirlerine sorarlarmış. ama patronun ne dediğini hiçbiri hatırlayamazmış.

bir seferinde babam, arkadaşlarına:

- sıkı duracağım, ne söylerse söylesin ağlamayacağım.. hem de gündeliğimi artırmadan yanından çıkmayacağım, ya da işten ayrılırım.. demiş.

daha içeri girip de:

- beyefendi.. der demez, patronu:

- zor, zor kardeşim.. biliyorum, bu zamanda geçim zor. hiç bilmez olur muyum? diye başlamış.

bu sözlerde ağlayacak bir şey yok ama, kağıt üstünde yazılı olunca öyle, bir de bu sözleri sesini yerli yerinde titretmeyi bilen birisi söylesin, karşısında taş olsa dayanamaz, ağlar. ama babam, ne olursa olsun, ağlamamak için kendini tutuyormuş. başlamışlar konuşmaya...

- kaç kişiye bakıyorsun?

- beş kişi..

- vah vah vah!..

o kadar çok ve o kadar acıklı vah vah demiş ki, babam nerdeyse kendini tutamayıp boşanacakmış. ama dişlerini dudağına geçirip dayanmış.

- çocukların okula gidiyor mu?

- biri gidiyor, biri gitmiyor..

- çok yazık! demek birini gönderemiyorsun..

- ufak da ondan, büyüyünce göndereceğim.

- karına üç yılda bir manto da yaptıramazsın..

babam:

- yaptırıyorum.. demiş.

- karın hasta da üstelik, değil mi?

- yoo, hasta değil!

- değil ama kardeşim, olabilir. o zaman ne olacak? vah vah vah.. kim bakacak zavallıya? doktor ister, ilaç ister.. bunların hepsi para.. nasıl ameliyat ettireceksin?

- kimi?

- çocuğunu..

- ne ameliyatı beyefendi? öyle bir şey yok..

- yok ama, mesela.. gerekse..

babam yine de dayanacakmış ama, patron ağlamaya başlayınca babam da gevşemiş:

- aman beyefendi, ağlamayın, ne olur.. biz nasıl olsa oluruz, bir kolayına bakarız.. allahaşkına ağlamayın! demiş ki ona bakıp kendini de ağlatmasın.

babam bu olayı anlatırken hep şöyle der:

- o zamana kadar patronla neler konuştuklarımızın farkındayım. ama ondan sonra sözün gidişini kaybettim. patron acıklı sesle bir şeyler anlatıyor, ikimiz karşılıklı ağlaşıyorduk. derken nasıl olduysa, kendi kendime, "toparlanayım da, bakalım şu adam neler anlatıyor, bir dinleyeyim." dedim. bir de dikkat ettim, ne anlatsa iyi? hz. hasan ile hz. hüseyin'in kerbela'da nasıl şehit edildiklerini anlatmıyor mu? nasıl edip lafı hasan-hüseyin'e getirdi, hiç anlayamadım.

babam, ağlaya ağlaya patronun yanından çıkmış.

14.04.2017

cezmi or kupası

ülkü tamer

bir ilkbahar günü inönü stadı'ndayız. adı o kadar değişti ki, inönü müydü, dolmabahçe miydi, mithatpaşa mıydı, şimdi hatırlamıyorum. 50'lerin hemen sonunda ya da 60'ların hemen başında bir beşiktaş maçı olduğunu biliyorum. maç beşiktaş maçı olunca mutlaka kemal özer'le gitmişizdir. o gün kemal'le miydik, doğrusu onu da çıkaramıyorum. ama belleğimde pırıl pırıl kalan bir anısı var maçın.

devre arasında eski açık tribünün altındaki dev kapı açıldı. herkes "ne oluyor?" diye birbirine sorarken hoparlörden yanıt geldi:

"sayın seyirciler, bugün ünlü atletimiz cezmi or'un ölüm yıl dönümü. sporcumuzun anısına bir koşu düzenlenmiştir. bebek'te başlayan koşu biraz sonra stadımızda sona erecektir."

aradan iki dakika geçti geçmedi, bir atlet göründü kapıda. alkışlar arasında piste girdi. arkasında 20-25 atlet daha.. koşu bitti. cezmi or kupası'nı kazanan atlete ödülü verildi. ikinci, üçüncü de madalyasını aldı. hepsi yine alkışlar arasında soyunma odasına gitti. takımlar sahaya çıktı. maçın ikinci yarısı başladı.

bitime on dakika kadar kala, stadın kapısında daha öncekilerden yaşlı bir atlet belirdi. piste girdi o da. maç oynanırken koşmayı sürdürdü.

kısa bir sessizlik oldu tribünlerde. şaşkınlık atlatılınca yuhalar yükseldi. millet ağzına geleni söylüyordu bağıra bağıra. burada yazabileceğim en hafif küfür iki sıra önümüzdeki palabıyıklı adamın savurduğu "ulan inek!"ti. bunu izleyen cümleyi hiç unutmadım: "kuruçeşme'de otlamaya mı daldın da geciktin?"

yaşlıca atlet, yuhalar arasında kapalı tribünün, şimdiki yeni açık tribünün önünden geçti; numaralının önüne gelince hoparlörden o tanıdık ses yükseldi yine:

"sayın seyirciler.. biraz önce stadımıza giren atlet, cezmi or'un kardeşidir. bu koşuya ağabeyinin anısına katılmıştır."

yuhalar yerini alkışlara bıraktı bir anda. gökyüzünü "yaşa!" çığlıkları sardı.

palabıyıklı, baba recep'in frikiğini seyretmeyi bırakmış, sesinin olanca gücüyle bağırıyordu şimdi:

"ağır ol.. acele etme.. yavaş yavaş.. yaşşşaaa, aslanım!"

5.08.2016

polis memuru

ray bradbury

42 yıl kadar önce, bir yıl önce veya sonra olabilir, los angeles'ta orta wilshire'de bir yazar arkadaşla konuşarak yürüyorduk. 

bir polis arabası durdu ve bir polis memuru çıkarak ne yaptığımızı sordu.

ben, ukala dümbeleği, "ayaklarımızın birini diğerinin önüne koyuyoruz." diye yanıtladım.

bu, doğru yanıt değildi.

polis memuru sorusunu tekrarladı.

boyumdan büyük bir yanıt verdim: "havayı soluyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz, yürüyoruz."

polis memuru kaşlarını çattı. açıkladım.

"bizi durdurmanız mantıksız. eğer bar soymak veya bir dükkandan bir şey çalmak isteseydik, araba kullanıyor olmamız gerekirdi. soymuş, çalmış, uzaklaşıyor olurduk. gördüğünüz gibi, arabamız yok, sadece ayaklarımız var."

"demek yürüyorsunuz?" dedi polis memuru, "sadece yürüyor musunuz?"

başımla onaylayarak açık gerçeği hazmetmesini bekledim.

"pekala" dedi polis memuru, "bir daha yapmayın!" ve polis arabası uzaklaştı.

20.04.2016

amerika'yı yapan mimar

aziz nesin

istanbul, 15 kasım 1963

sevgili kardeşim zeynep,

mektubunu alınca çok sevindim. sağol. doğrusu, ankara'daki okula gidince bizi unutursun sanıyordum. mektubunu sınıfta bütün arkadaşlara okudum. hepsi de sevindi. sana selam yazmamı söyledi.

ben de verdiğim sözü tutuyorum. burda geçen önemli olayları sana yazacağım.

sen burdan gittikten bir iki gün sonra, hiç unutamayacağım bir şey oldu. onu anlatayım sana.

öğretmenimiz bir sabah, okula müfettiş geleceğini söyledi. çok heyecanlıydı. ama biz daha çok heyecanlandık.

o gün müfettişin, burda yakınlarda olan başka okullara da gittiğini duyduk. başka okullardaki arkadaşlarımıza, müfettişin ne yaptığını sorduk. onların söylediğine göre, müfettiş her girdiği sınıfta öğretmene "bir problem yazdırın da öğrencileriniz çözümlesin." diyormuş. sonra, yine öğretmene, öğrencilere bir şiir yazdırmasını söylüyormuş. yazılanları gözden geçiriyormuş. ondan sonra, birkaç öğrenciye hep aynı soruları soruyormuş. sorduğu sorular da şunlarmış: "amerika kaç yılında keşfedildi?", "en çok sevdiğin insan kimdir?", "istanbul'u kim fethetti?", "süleymaniye camisini kim yaptı?"

öğretmenimiz bize yeni defterler aldırttı. karatahtaya çok zor bir problemle çözümünü yazdı.

- bunu defterinize olduğu gibi geçirin! dedi.

şiiri de yazdık defterimize. sonra öğretmenimiz defterlerimize baktı. doğru yazıp yazmadığımızı denetledi. yanlış yazılanları düzeltti.

- çocuklar, müfettiş bey dersanemize gelirse, ben size bu problemle bu şiiri yazdıracağım.. dedi.

bütün bu işler olup bittikten sonra:

- şimdi de bazı soruların cevaplarını öğreneceksiniz. müfettiş bey kaldırıp sorarsa birinize, makine gibi çabuk cevap vereceksiniz.. dedi.

sonra bize, soruları ve cevaplarını ezberletti.

- amerika kaç yılında keşfedildi?

hep bir ağızdan bağırıyorduk:

- 1492.

- dünyada en çok sevdiğin kim?

bu soruya herkes başka türlü cevap verdiği için bir uğultu-gürültü yükseliyordu. kimimiz "atatürk" kimimiz "annem" ya da "babam" diye bağırıyorduk.

sonra öğretmenimiz üçüncü soruyu soruyordu:

- istanbul'u kim fethetti?

şıp diye cevabı yapıştırıyorduk:

- fatih sultan mehmet.

- süleymaniye camisini kim yaptı?

öğretmenimiz sorusunu bitirmeden, ezberlediğimiz cevabı, hep birden bağırıyorduk:

- mimar sinan.

iki gün hep bu sorularla cevaplarını ezberledik. öğretmenimiz sık sık "sakın unutmayın ha!" diyordu.

ben artık içimden, arka arkaya cevapları diziyordum: "1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492. babam.."

öyle alışmıştım ki, nerde olsam, elimde olmadan, bu cevapları sırasıyla mırıldanıp duruyordum.

bir sabah annem:

- hasta mısın? diye sordu.

- değilim.. dedim.

- bütün gece, "1492, babam, fatih sultan mehmet, mimar sinan.." diye sayıklayıp durdun da, ateşin yükseldi sandım.. dedi.

o gün ilk derste müfettiş sınıfımıza geldi.

bilirsin, ben öyle çok heyecanlı değilimdir ama, nedense o gün çok heyecanlandım. titriyordum heyecandan. belki de öğretmenin heyecanı bana geçmişti. çünkü onun ellerinin titrediğini gördüm.

müfettiş:

- öğrencilerinize bir şiir yazdırınız.. dedi.

bunun üzerine öğretmenimiz bize:

- yazın! dedi.

daha önce defterlerimize yazdırdığımız şiiri okumaya başladı. şiir, önceden defterimizde yazılıydı. arkadaşların çoğu şiiri bile yazmıyor, yazarmış gibi yapıyordu.

öğretmenimiz şiiri okumasını bitirdi. müfettiş, teker teker defterlerimize baktı. hiçbirimizinkinde imla yanlışı bulamadı. öğretmenimize:

- teşekkür ederim, öğrencilerinizi iyi yetiştirmişsiniz, dedi.

solumdaki sırada oturan cengiz'in defterine bakmamıştı.

- bakayım defterine.. dedi.

cengiz defterini uzattı. müfettiş:

- bu ne? dedi.

- şiir efendim.

müfettiş:

- bu nasıl şiir? diye bağırınca, başımı uzatıp yan gözle baktım.

cengiz heyecandan yanlışlıkla, şiir yazılı diye, önceden matematik probleminin yazılı olduğu sayfayı açmış.

az kaldı, cengiz şiir yazılı öbür sayfayı açacaktı. müfettişin arkasına gelen öğretmenimiz, eliyle, gözüyle işaretler yapmaya başlayınca, cengiz durumu anladı.

- şiiri yazamadım efendim.. dedi.

öğretmenimiz hala eliyle cengiz!e işaretler yaparken, müfettiş birden geriye döndü.

- bir de matematik problemi yazdırın da çözümlesinler.. dedi.

öğretmenimizin yüzü kıpkırmızı olmuştu.

müfettişin önce problem yazdıracağını, sonra şiir yazdıracağını sanıyorduk. bize öyle söylemişlerdi. müfettiş, soru sırasını değiştirince cengiz de şaşırmıştı.

cengiz'in defteri müfettişin elindeydi. onun için öğretmenimiz eskisinden başka bir problem yazdırdı. matematikten hep pekiyi alırım, bilirsin. artık öyle şaşırmışız ki, problemi ben bile çözümleyemedim. defterlerimize bakan müfettiş suratını buruşturdu. öğretmenimiz çok utanmıştı. içimden "müfettiş, ah, beni kaldırıp sorsa da makine gibi cevaplar versem." diyordum. öğretmenimizin yüzünü ağartmak istiyordum. kendi kendime boyuna "1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492.." diye mırıldanıp duruyordum.

sanki içimden geçenleri okumuş gibi, müfettiş bana:

- sen kalk! dedi.

sevinçle fırladım. sonradan bana arkadaşların söylediğine göre, müfettiş:

- kaç yaşındasın? diye sormuş.

ben heyecandan soruyu anlayamadığım için, amerika'nın keşfini soruyor sandım:

- 1492 efendim.. diye bağırdım.

şaşkınlıktan gözleri büyüyen müfettiş:

- neee? kaç yaşındasın? diye bir daha sordu. ben de, doğru cevap verdiğimi sanarak:

- 1492 efendim.. diye daha yüksek sesle bağırdım.

müfettiş:

- istanbul'u kim fethetti? diye sormuş.

ben ezberlediğim cevap sırasına göre:

- babam.. dedim.

müfettişin, soruların sırasını değiştireceğini önceden hiç düşünmemiştim.

müfettiş ayağını yere vurup bağırdı:

- istanbul'u kim fethetti, diye soruyorum.

- babam, efendim.

- senin baban kim?

- mimar sinan.

- ağzından çıkanı duymuyor musun oğlum. babanı soruyorum, mimar sinan diyorsun.

işte ancak o zaman kırdığım potu anlayabildim. ama heyecandan, müfettişin de bağırmasından öyle şaşırmıştım ki, bir türlü kendimi toparlayamıyordum.

- peki, mimar sinan ne yaptı?

artık büsbütün şaşırmıştım. o şaşkınlıkla:

- istanbul'u fethetti efendim.. diye bağırdım.

- kim?

sözde yanlışımı düzeltmek için:

- mimar süleyman.. dedim.

- süleymaniye camisini kim yaptı öyleyse?

- sultan sinan fatih..

kelimeleri birbirine karıştırdığımı sezinliyordum ama, artık toparlanamıyordum.

müfettiş öyle kızmıştı ki, kızgınlıkla, o da şaşırıp:

- oğlum, dedi. amerika'yı yapan mimar sultan mehmet'tir, süleymaniye camisini de keşfeden fatih sinan'dır.

çocuklar kendilerini tutamayıp kıkırdayarak gülüşmeye başlayınca, müfettiş yanlış söylediğini anladı. yanlışını düzeltmek istedi:

- yani sinaniye camisini mimar süleyman yaptı, fatih'i mimar sultan mehmet fethetti demek istiyorum..

yine yanlış söylediğini anlayıp,

- beni de şaşırttın be çocuk!.. dedi.

kızgınlıkla başını sallaya sallaya, kapıyı hızla çarpıp dersaneden çıktı.

dersanede çıt yoktu. bir süre sonra öğretmenimiz:

- yazıklar olsun!.. dedi.

bu sözü, bana mı, müfettişe mi, yoksa kendisi için mi söylediğini anlayamadım.

bu olayın beni nasıl üzdüğünü anlatamam. her hatırlayışımda utanıyorum. oysa, çabuk çabuk cevaplar verip, öğretmenimizin yüzünü ağartmak istemitşim.

söz verdiğin gibi, sen de bana orada olup bitenleri yaz, e mi? mektuplarını bekliyorum. ben de sana başarılar dilerim kardeşim.

sınıf arkadaşın
ahmet tarbay

6.03.2016

papa ile başhaham

zadie smith

birkaç yüzyıl önce papa bütün yahudilerin italya'yı terk etmesini emretmiş. tabii yahudi cemaatinden büyük bir feryat yükselmiş. bunun üzerine papa bir uzlaşma önermiş. yahudi cemaatinin lideriyle bir dini tartışma yapacakmış. tartışmayı yahudi lider kazanırsa yahudilerin italya'da kalmasına izin verecekmiş. papa kazanırsa yahudiler gitmek zorunda kalacakmış.

yahudi cemaati bir araya gelmiş ve tartışmada onları temsil etmek üzere moishe adlı yaşlı bir hahamı seçmişler. ama haham moishe latince bilmiyormuş. papa da yidiş bilmiyormuş. bu yüzden bunun "sessiz" bir tartışma olmasına karar verilmiş.

büyük tartışma gününde papa'yla haham moishe tam bir dakika karşılıklı oturduktan sonra papa üç parmağını kaldırmış. haham moishe arkasına bakıp bir parmağını kaldırmış.

bundan sonra papa parmağını başının üstünde döndürmüş. haham moishe oturduğu toprağı işaret etmiş. derken papa bir komünyon ekmeği ile bir kadeh şarap çıkarmış. haham moishe ise bir elma çıkarmış. bunun üzerine papa ayağa kalkmış ve "tartışmayı bırakıyorum. bu adam beni mağlup etti. yahudiler kalabilir." demiş.

daha sonra papa'nın çevresini saran kardinaller ne olduğunu sormuşlar. papa, "önce baba, oğul ve kutsal ruh'u temsil etmek için üç parmağımı kaldırdım. o da, iki dinin de tek bir tanrısı olduğunu hatırlatmak için bir parmağını kaldırdı. sonra ben tanrı'nın her tarafta olduğunu göstermek için parmağımı başımın üstünde döndürdüm. o karşılık olarak tanrı'nın hemen oracıkta olduğunu göstermek için yeri işaret etti. tanrı'nın bizi günahlarımızdan arındırdığını anlatmak için komünyon ekmeğiyle şarabı çıkardım. o da bana ilk günahı hatırlatmak için bir elma çıkardı. her şeye verilecek bir cevabı vardı. ne yapabilirdim?"

bu arada yahudi cemaat de haham moishe'nin çevresini sarmış, neler olduğunu soruyordu. moishe, "önce bana 'yahudilerin burayı terk etmek için üç günü var.' dedi. ben de ona, 'tekimiz bile bir yere gitmeyecek.' dedim. sonra bana bütün şehrin yahudilerden temizleneceğini söyledi. ben de ona 'beni dinle bay papa, biz burada kalıyoruz.' dedim."

bir kadın, "sonra?" diye sordu.

haham moishe, "kim bilir?" dedi. "yemek molası verdik."