#işkence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#işkence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.08.2022

milgram deneyi

zygmunt bauman

stanley milgram'ın deneklerine, öğrenmeyi daha verimli kılacak yolların keşfedilmesi amacıyla yapılan bir araştırmaya katılacakları söylenmiştir.

öğrenci ilk hatasını yaptığında deneklerden ona elektrik şoku uygulamaları istenmiştir. şok düzeyi 15 volttur. 15 voltluk bir şok tümüyle zararsızdır ve hissedilmez. burada ahlaksal bir sorun yoktur.

bir sonraki şok elbette daha güçlüdür; ama yalnızca hafifçe. her şok bir öncekinden hafifçe daha yüksektir.

deneğin davranışının niteliği tümüyle suçsuzdan vicdansıza doğru ama dereceli bir şekilde değişir.

denek kesin olarak nerede durmalıdır? bu iki tür davranışı birbirinden ayıran çizgi hangi noktada aşılmıştır? denek bunu nasıl bilecektir?

bir çizgi olması gerektiğini saptamak kolaydır; ama bu çizginin nerede olması gerektiğini saptamak pek kolay değildir. eğer denek bir sonraki şokun kabul edilemez olduğuna karar vermişse bu şok -her seferinde- bir öncekinden yalnızca hafifçe şiddetli olduğuna göre, verdiği son şok uygulamasının gerekçesi neydi? atmak durumunda olduğu adımın uygunluğunu reddetmek az önce atmış olduğu adımın ahlaksal değerini düşürmektir ve bu, deneğin kendi ahlaksal değerini düşürür.

denek, deneyi derece derece gerçekleştirerek tuzağa düşmüştür. deneyi yapanlar ahlaksal kaygıların ifade edilmesi karşısında hep "dokularda kalıcı hiçbir hasar kalmayacak" gibi donuk, alışılmış ve sönük bir açıklamayla yanıt verdiler.

bir deneyde, deneğe, kurbana şok verecek tetiği çekmesi değil de, başka bir denek asıl şoku verinceye dek, yalnızca yardımcı bir eylemde bulunması emredildiğinde, 40 yetişkinden 37’si en yüksek şok düzeyine dek çıktı.

milgram'in vardığı sonuca göre, kötü bir eylemin yapıldığı bir zincirde yalnızca bir ara halka ve eylemin nihai sonuçlarından uzak olunduğunda sorumluluğun görmezden gelinmesi psikolojik yönden kolaydır.

milgram'in deneyindeki deneklere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde yalnızca %30’u emre itaati deney sonuna dek sürdürdü. kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde itaat edenlerin oranı %40’a yükseldi.

kurbanlar bir duvarın ardında gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıkları duyulur olduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62,5’e fırladı. sesin kapatılması, oranı daha fazla yükseltmedi, oran ancak %65 oldu. bu, bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi gösterir. kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale geliyordu.

16.04.2022

sevda içinde

gülten akın

onu ayırmışlar. çevresini kuşatmışlar. duvarlar duvarlar, tel örgüler, demirler, kilitler içine almışlar. en uzak duvarla arasında üç adım var mı? o penceresiz duvarları o beton avluları o dar koridorları, demirleri bir gün aşacak. bundan kuşkusu yok. yıllar mı geçmiş, dayanır.

bir şeye hiç dayanamıyor. sevdasız yaşamaya. aç, susuz, uykusuz nelersiz olabiliyor. bunu kanıtladı. sevdasız olamıyor. kendi kişiliği içinde çözemediği bir o var. sevdanın öte ucu canlı değilse, biliyor, bu uç da çürür dağılır. o ucu da diri tutabilmeli.

sevda ona verildi. dışardan. günün birinde. bu kendisine verilen en değerli, daha doğrusu en yaşamsal armağan. şimdi geri alınmak mı isteniyor. gerilere çekilmek, soğutulmak mı isteniyor? o hiçbirine razı değil. sürmeli sevda. can pahasına da olsa.

sezgileriyle, yaklaşan yıkımı görüyor. dokunamadığının, doğrudan ulaşamadığının sönmekte olduğunu görüyor. kimseler yardım edemez. bir kendi. nasıl engellemeli bastıran sel sularını. nasıl engellemeli ki silip süpürmesin o en değerli olanı. sevdaysa solmak için bahaneler arıyor. biriktirilmiş sevgileri istiyor ondan bir bir. bir yakına, bir dosta, bir kardeşe, bir arkadaşa duyulanı. o katlanır çaresiz. sevgilerinden geçiyor. onları yok sayıyor. önce azar azar sonra hepsini. özenle siliyor anayı babayı. özenle siliyor dostları. yoksadıklarıyla besliyor sevdayı. sevdaysa giderek, dev gibi aynı, daha çok baş istiyor. bir kendi kalmalıymış.

o hepsine razı. tek bir ilgi bırakmadan hepsini kurban ediyor. oyun gizli oynanmıyor. oynanamaz. yakınların, dostların acılarından kopan sesleri de alıp iletiyor sevdaya. sevda utku çığlıkları atıyor.

kimseleri görmek istemiyor. kimseleri görmüyor. kimselere yazmıyor. ve onların kendisine yazmalarını yasaklıyor. yalnızdır işte. korunmasız, savunmasız. sevdayla karşı karşıya, iç içe. sevda, o çekildiği yerde, arada bir yalnızca yakınmak ve istemek için uzanarak, umutsuzluk sinyalleri salıvererek duruyor. dursun. yeter ki yitmesin.

bir gün, sunacak başka bir ilgi, başka bir can kalmayınca, kendi canını sunuyor. can; yemiyor, içmiyor, uyumuyor. tütünle dağlanarak. ince, ipince.

sevdanın umutsuzluk sinyalleri salıvermediği günler de oldu. bir selamdan bir haberden yüzünü gösterdiği günler. o bağı yakaladığında bırakmıyor, ardından koşuyor uzun süre. çiçekler serpiyor geçeceğini umduğu yollara. oyunun bu yüzü, umuda dönük yüzü işte, yeniden diriltiyor onu. öle dirile geldi şimdilere. daha gider.

18.01.2022

devlet

ece temelkuran

devleti gördükçe, devletle yüzleştikçe karar veriyorsun: ya o tarafta oluyorsun ya bu tarafta.

behiç aşçı: bu ülkede hukuk ve adalet yoktur.

tecrit, insanı insandan ayırma politikasıdır. sadece cezaevlerinde değil her yerdedir, bütün hayatı kaplamıştır.

"ölümden hayat doğmaz." ama her yöntem her koşulda etkili olmaz. 2000'ler türkiyesinin siyasal-toplumsal ortamında, karşınızda çocuklarını yemekten, kurban etmekten hiçbir zaman çekinmemiş bir egemen güç, tahakkümü yöntem edinmiş bir devlet varken ve toplumsal vicdan, özellikle 1980'lerden sonra bunca sindirilip köreltilmişken, ölüm oruçlarının etkili olamayacağı daha baştan belliydi. bunu zorlayan örgütsel yapılar da, en az devlet kadar, insanı sadece bir araç, namluya sürülmüş mermi kabul eden zihniyette olunca, açlık grevleri ve ölüm oruçları, mücadele yöntemi olmaktan çıkıp cinayete dönüştü.

şükrü erbaş: operasyondan hemen önceki günlerde, geniş bir aydın sanatçı grubu, cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ile görüştük. bir saatten fazla sürdü. cumhurbaşkanı ne kadar mülayim, incelikli ise, f tipi söz konusu olunca o kadar sessiz kaldı. sadece adalet bakanı'na iletebileceğini söyledi. zaten bizim umudumuz da bu görüşmeden sonra kırıldı.

"babalar, askerlikten olsun, memurluktan olsun, devletle yüz yüze kalan insanlar. bu yüzden eylemlerde hep çekingen dururlar. annelerin hayatı hep dört duvar arasında geçtiği için devleti de, polisi de bilmezler. o yüzden eylemlerde hep pervasızdırlar. gider, eylem yapar gelirler."

bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikâyesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.

9.05.2021

şükrü yarbay

ülkü tamer

"sınıf arkadaşımız"* şükrü yarbay, 27 mayıs'tan sonra emekliye ayrılmıştı. 28 nisan olayları sırasında istanbul'da görevli olduğunu söylüyor, şimdi sınıfta sıraları paylaştığı bizlere o güç dönemde nasıl yardım ettiğini anlatıyordu.

işkenceci polislerden yakınıyordu:

"sırtımda yarbay üniformasıyla odaya girince bir de baktım ki polisler almışlar bir öğrenciyi ortalarına, hababam vuruyorlar! ama nasıl bir dayak! ben olsam oracıkta ölmüş gitmiştim. cop, tekme, tokat, yumruk.. dayanamadım."

acaba ne yaptı diye yüzüne bakıyoruz.

"dayanamadım. çıkıp gittim."

* istanbul üni. iktisat fak. gazetecilik enstitüsü, 1961.

27.12.2020

din ve şiddet

a. l. campillo / j. i. ferreras

başkasına duyulan saygı -nitekim evrensel ahlakın temelidir- hiçbir dine bağlı değildir ve herhangi bir tanrı tarafından vahyedilmeye ihtiyacı yoktur. buna karşılık, din savaşları adıyla yeryüzünü kasıp kavurmuş anlamsız cinayetlerin, engizisyonlar ve soykırımların sorumlusu pekala dinsel inanışlar ve onlardan doğan ahlak anlayışlarıdır.

sırf dinsel olan bir ahlak tanrı adına cinayet işler; laik olan bir ahlak ise öldürmek için hiçbir neden bulamaz.

budizm gibi eline kan bulaşmamış dinler son derece azdır; ama genel olarak yeryüzünde kendisini silah ve kanla kabul ettirmemiş din yok gibidir.

sonuç olarak, insanı iyileştirme arzusundan doğmuş olsa bile, tüm dinsel ahlak kısa sürede bir iktidar aracına dönüşmüştür. dolayısıyla, bildiğimiz dinler ahlaklarını savunduklarında, aslında her şeyden önce kendi otoritelerini, iktidarlarını savunurlar.

yeni toplum ya sivil, laik olacaktır ya da toplum olamayacaktır.

8.10.2019

sevgi adına

ludwig wittgenstein

dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarıdır.

ingiliz imparatorluğundan nefret ediyorsunuz, gelgelelim ondan bin kat daha fazla kan gölüne batmış bir kuruma -kiliseye- yapışıyorsunuz. liderlerinin ölümünden nasıl kıyım yapılacağından başka şey öğrenmemiş bir teröristler ve kasaplar çetesi. tarihe yaptıkları biricik özgün katkı, bunu sevgi adına yapıyor olmaları.

eğer tanrı varsa konuştuğumuz dilin ötesindedir. politikanın da ötesinde.

insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir. bu sonu gelmez tekme tokat yağmurunu sona erdirmek için ne kadar çok erdem gerekeceğini hayal edebiliyor musun? cengiz han ölçüsünde bir iyilik herhalde.

7.09.2018

anne kafamda bit var

tarık akan

açık mavi, sivil plakalı, kısa burunlu bir minibüse bindim. kapının karşısına denk gelen yerdeki koltuğa oturdum; şoförün arkasına, cam kenarına. yanıma pasaport işlemlerimle ilgilenen polis oturmuştu. bir tanesi en öndeki tek kişilik koltuğa, elinde akrep taşıyan üç dört polis de arkamdaki koltuklara yerleştiler. işin ciddiyetini biraz daha hissettim. öndeki polis, telsiziyle talimat geçti:

".. numaradan .. numaraya.."

biraz sonra yanıt geldi:

"dinlemedeyim."

"müdürüm, malı aldık, yola çıkıyoruz."

"anlaşıldı, tamam."

***

beni gene aynı minibüse bindirdiler. bu kez beş polisle yola çıktık. önümüzde, arkamızda renault arabalar yoktu. sirkeci'den girip sahilden ilerledik. telsizle sürekli olarak müjdat'ın [müjdat gezen] evini soruyorlardı. hiç konuşmuyordum. az önceki kaygısız halimin aksine telaşlı ve moralsizdim. cankurtaran'a yaklaşırken polislerden biri, "yahu çok acıktık, şurada köftecide yemek yiyelim, ne dersin?" dedi. hemen atıldım: "tabii, çok iyi olur, ben de çok acıktım." cankurtaran'ın hemen köşesindeki lokantaya girdik. her şeyi ben ısmarladım, onlar yediler. telsiz sürekli çalışıyordu. müjdat'ın adresi telsizle bulundu, yazdılar. polisler köfteleri yedikçe gevşemişlerdi; davranışları değişti, sanki biraz yumuşadılar.

yemeğin sonunda gelen hesaba ise şaşıp kalmamak mümkün değildi, inanılmaz bir rakam vardı faturanın üstünde. altı üstü köfte yemiştik ama lokantanın iki üç akşamlık hesabı kadar bir para tutmuştu.

polislerle lokanta sahibinin içli dışlı olduklarını düşünmeden edememiştim.

***

fotoğrafçı beni evirip çevirdi. o ana kadar duvara dönük olan gözlerim, yerde oturmuş, yaşları yirmi dolayındaki üç çocuğu gördü sonunda. gözleri bağlıydı. bakışlarım, ekmek gibi kabarmış tabanlarına takıldı. bakakalmışım. bir ayak tabanının bu denli şişebileceğini aklım almamıştı. dehşete kapılmıştım. gözlerimi çocuklardan alamıyordum.

fotoğrafçı elime rakamlı bir tabela tutuşturup sağlı sollu fotoğraflarımı çekti. bakışlarım hâlâ çocuklardaydı. ürkütücü ayrıntılar görmeye başlamıştım; şiş tabanlarda içlerinden sızan kanın kuruyup siyaha dönüşmüş olduğu yarım ya da birer santimlik yarıklar vardı. çocukların sakalları uzamıştı. birinin elinde de bir şişlik olduğunu gördüm.

***

gözaltı süresi kırk beş gündü; bu süreden fazla siyasi şube'de tutmaya hakları yoktu. ama kırk beş güne yaklaşırken sıkıyönetim'e sevk çıkarılıyordu, selimiye'de savcı serbest bırakıyordu, çocuk da seviniyordu serbest kaldım diye. oysa çocuğu getiren ekip selimiye'nin kapısında bekleyip serbest kalanı tekrar tutukluyor, gene siyasi şube'ye getiriyordu; ikinci bir kırk beş gün başlamış oluyordu.

***

akşama doğru, saat beş gibi, yavaş yavaş sorgudan dönüşler başladı. ben 2 numaralı hücrede kalıyordum. kapı açıldı. bir çocuğu içeri attılar. arkadaşları hemen çocuğu tutarak yere yatırdılar. çocuk pelte gibiydi. yalnızca inliyordu. hücrenin tam ortasında uzunca yatıyordu. hepimiz ayaktaydık. görünürde herhangi bir şey yoktu; kan, morluk gibi. sonra çocuklardan biri, "elektrikten geliyor." dedi.

çocuğa güçlükle su içirdiler. çevresine çömelmiştik. uzun bir süre uyudu. akşam uyandığında kollarının tutmadığını gördüm. filistin askısına almışlar. kaygılanacak bir şeyi olmadığını, ertesi gün hareket edebileceğini söylediler.

yemeğini arkadaşları yedirdi. çocuk yerde yattığı için dört beş kişi ayakta duruyor, sırayla yere çömeliyorduk. zaman geçsin diye her şeyden konuşuyorduk. bazen espriler yapılıyor, fıkralar anlatılıyordu. geçici de olsa bir an rahatlıyorduk.

***

geç bir saatte bir kızın uzaktan gelen çığlıklarını duyduk. uzun uzun bağırıyordu. sesi bir süre kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu. kimi zaman çığlıkları çok derinden geliyordu, duymak için kulak kabartmak gerekiyordu; bazen de sesler iyice yükseliyordu. bu sesi sabaha kadar dinledik. işkenceden gelen çocuğun anlattığına göre bir eve yapılan operasyonda polislerin elinden kaçan genç bir kız ikinci kattan aşağıya atlamış, bir yerleri kırılmış. kızın kırıklarıyla oynayarak işkence yapmışlardı. inanılacak gibi değildi ama insan çığlıkları duyunca başka bir şey olamayacağını düşünüyordu. sabaha doğru ses kesildi.

***

akşam oldu, uyku saati geldi ama ne mümkün. balık kasalarındaki palamutlar gibi dizilmiş durumdaydık. yüz üstü ya da sırt üstü yatıyorduk. duvarın biri işkenceden gelenlere ayrılmıştı. uyumak çok önemliydi; çünkü ertesi gün kimin sorguya gideceği belli değildi. dinç ve dayanıklı olmak gerekliydi. bütün bir gece deliksiz uyumak olanaksızdı oysa. bitler ve pireler, kalabalık ve havasızlık, tek tip besin.

aynı hücreyi paylaştığım kimya mühendisi hüseyin'den sonradan öğreniyorum; besinlerin hiçbirinde tuz yok, beden terliyor, tuz kaybediyor, tuz alamıyor. bu da bedendeki direnci kırıyor, zihni yoruyor. besinler bilinçli seçilmiş. cia'nin deneylerinden alınan baskı ve işkence yöntemleri de dahil olmak üzere direnci kırmak için her yol uygulanıyor. besinlerin hepsi uyumayı da, dinlenmeyi de güçleştiriyormuş.

sabaha kadar debelendik durduk. tam uykuya dalacakken yan hücrenin kapısı açılıyor ya da kapanıyor, bir demir gürültüsü duyuluyor ya da uykudayken hücredeki birisi fenalaşıyor, kapıya vuruluyor, polis çağrılıyor, yardım isteniyor. tabii polis hemen gelmediği için uzun bir süre kapı yumruklanıyor, hücredeki herkes uyanıyor. bu hücrede iki ya da üç gece kaldım. işkenceye en çok bu hücreden adam götürdüler. yedi sekiz kişi gidiyor, dört beş kişi geliyordu. gelenler perişan durumda oluyorlardı. kan işeyenler, eli kolu tutmayanlar, sabaha kadar inleyenler, zaman zaman ağlayanlar. annesine ya da kız kardeşine yapılan işkenceyi kimilerine zorla seyrettirdiklerine tanık oldum.

sabah güne her zamanki gibi başladık; tuvalet, bakkal, sorguya gidenler. kapının üstünden baktım; zayıf, kısacık boylu kızlar, polis önde onlar arkada sorguya gidiyorlardı. hücremin sağ yanında tümüyle kızlara ait olduğunu düşündüğüm beş ya da altı hücre vardı. solumdaysa bir tek hücre. kızlar akşama döndüler. durumları içler acısıydı. birbirlerine yardım ediyorlardı. biri ayakkabılarını eline almıştı. hepsinin gözlerinin feri sönmüş, ağır ağır yürüyorlardı.

***

ranzamda oturmaya başladım. saatin bir hayli geç olduğunu tahmin ediyordum. dış kapının kapandığını duydum. kulağım dışarıdaydı. derken hücremin önünden iki polis geçti. kızların hücrelerine doğru gidiyorlardı. gözümü onlara diktim. iki kızı aldılar. kızlar gitmek istemiyordu. polisler çekiştirdi. her şey tam benim hücremin önünde olup bitiyordu. kızlardan biri bağırdı:

"bu saatte sorgu olmaz! ben sizin amacınızı biliyorum! beni bu saatte götüremezsiniz!"

bir yandan polis çekiştiriyor, bir yandan kızlar bağırıyordu:

"yeter artık! sizi şikayet edeceğiz! terbiyesizler!"

polisler ve kızlar gözden kayboldular. ortalık sessizleşti.

10.08.2017

işkence

zülfü livaneli


kontrgerilla mensupları her sabah mesaiye başlayınca önlerine listeleri alıyorlardı. emniyet müdürlüğünde, yıldırım bölge'de ve mamak'ta bulunanlardan sorgulanmamış olanlar taranıyor ve birkaç isim saptanıyordu. her sabah bu listeyi taşıyan bir askeri araç giriyordu nizamiye kapısından. bizler heyecanla araçtan inen astsubayın nizamiyeye girişini, birkaç dakika sonra ellerinde kelepçeler ve siyah göz bantları taşıyan astsubay ve erlerin koğuşlara yaklaşmasını izliyorduk. henüz sorgulanmamış olanlar için ölüm kalım anıydı bu. gittikçe yaklaşıyor, demir parmaklıkların önünde durarak içeriye doğru birkaç isim söylüyorlardı. her isim okunuşunda bir dalgalanma yaşıyordu topluluk. eğer sizin isminiz okunmadıysa ilk anda müthiş bir sevinç duyuyordunuz ama geride bir iki isim daha vardı. nefesinizi tutarak o isimlerin okunmasını bekliyordunuz. eğer yine isminiz okunmadıysa, o günü kurtardığınızı düşünüp hayvanca bir mutluluk duyuyordunuz.

bir an sonra ise isimleri okunmuş olan arkadaşlarınızın acısı çöküyordu içinize. müthiş bir utanç kaplıyordu içinizi. o gün için işkenceden kurtulmuş olmanın yarattığı hayvanca sevinç, gün boyu taşıyacağınız aşağılık bir utanca dönüşüyordu.

ismi okunan arkadaşlar kurbanlık koyun gibi çıkarılıyor, elleri kelepçelenerek gözlerine siyah bir bant geçiriliyordu. bant takılmadan önceki son anda, koğuşa doğru, yardım isteyen gözlerle bakıyorlardı. işte o zaman, duyduğunuz utanç daha da yoğunlaşıyor ve işkenceye götürülmüyor olmanın suçluluğuyla içiniz burkuluyordu. sanki o insanları gönderen sizdiniz.

askeri araç bilinmeyen yöne doğru çıkıp gittikten sonra derin bir sessizlik kaplıyordu koğuşu. kimse götürülenlerden söz edemiyordu ve koğuşa yayılmış olan elektrikli hava, çoğunlukla gazete okuma sırası yüzünden patlak veren bir kavgaya dönüşüyordu.

en korkuncu da, yoklamalarda o arkadaşların isimlerinin okunması ve resmi kayıtlara göre "var" sayılmalarıydı. resmen yıldırım bölge'de bulunuyorlardı. oysa gövdeleri kim bilir hangi bilinmeyen köşede işkencecilerin elindeydi. ertesi sabah aynı işlem tekrarlanıyordu ve siz gene aynı ruh durumlarına geçiyordunuz.

birkaç gün sonra o arkadaşları geri getiriyorlardı. yürüyemeyen, ayaklarının üzerine basamayan ve canlı birer cesede dönüşmüş vücutlar zorlukla taşınıyordu içeri. birçoğu yatamıyor ve gövdelerinin herhangi bir yere değmesi durumunda çığlıklar atıyordu. bazılarını iki üç sandalye üzerine, gövdelerinin yaralı bereli kısımlarını değdirmemeye çalışarak yatırıyorduk.

nedense akşamları beklenmedik bir şekilde, isterik kahkahalar duyuluyordu koğuşta. gördüğü işkencenin üzerinden bir süre geçmiş olanlar, işin komik yanlarını bulmaya çalışıyor ve anlattıkça hem kendileri gülüyor hem de çevredekileri güldürüyordu. örneğin alp orçun adlı arkadaş, işkenceye girmeden önce bir beyin ameliyatı geçirmişti. tam elektrik verilmeden önce de bunu söylemiş ve kafasındaki dikişleri göstermişti.

"bunun üzerine ne yapsınlar beğenirsiniz?" diyor ve ekliyordu: "telleri getirip tam yaranın içine soktular!"

bunu anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.

yıldırım bölge'de insan psikolojisiyle ilgili çok şey öğrendim ama belki de en ilginci buydu. insanlar çıldırmamak için o acı ortamını gerçeküstü kılan bir mizah geliştirmişti. başka türlü dayanmaya olanak yoktu!

bir arkadaş hayalarına elektrik verilirken işkencecilerin etli pide yediklerini anlatıyordu. aralarında uzun uzun hangi kebapçının pidesinin daha lezzetli olduğunu ve soğan miktarının ne olması gerektiğini konuşuyorlarmış.

başka biri, işkence görürken orada asılı duran bir kafesteki kanaryaya kızmıştı. kendisine dış dünyanın güzelliklerini hatırlatan o kuşun orada olması içini yersiz umutlar ve acayip heveslerle dolduruyor, bu da acıyı artırıyordu.

bir arkadaşımız akseki karakolunda yakalanmış ve teslim edilmeden önce oradaki üç-dört jandarmanın günler süren işkencesini yaşamıştı. anlattıkları inanılır gibi değildi. jandarma erleri, ellerine düşmüş olan bu insan gövdesi üzerinde bütün bilinçaltı karanlık dürtülerinin uygulamasını yapmıştı.

benim ranza arkadaşım ömer madra'ydı. çok ağır işkencelerden geçmişti ve bir daha "oraya" giderse aklını kaçıracağını söylüyordu. gözaltında tutma süresi 30 gündü ve ömer içeri alınalı 33 gün olmuştu. artık gözaltında tutulmasının hiçbir yasal dayanağı yoktu ama tahliye etmiyorlardı. sonunda bir akşam vakti ismi okundu ve "ömer madra, tahliye!" diye bağırıldı. ömer heyecandan kıpkırmızı kesildi. hepimiz büyük bir sevinçle uğurladık onu. "akşam bizim için iyi bir rakı iç!" dedik.

oysa zavallı ömer, nizamiyede tahliye edildikten ve ana kapıdan dışarı çıktıktan sonra yanına siyah bir araba yaklaşmış ve zavallı dostumuz yeniden gözaltına alınmıştı. tekrar boylamıştı kontrgerilla hücrelerini.

bir gün koğuşta bizi çok sinirlendiren bir şey oldu: bir general teftişe geldi. sabah erken saatlerde koğuşa giren general yakışıklı, uzun boylu biriydi. üniforması üzerine sımsıkı oturuyordu. özenle tıraş olmuştu ve sürdüğü tıraş losyonu koğuşa yayılıyordu. saçları sımsıkı taralıydı. yüzüne yayılan geniş bir gülümsemeyle konuşuyor, özenle seçtiği türkçe kelimeleri yerli yerinde kullanıyordu.

sıraya dizilmiş ve yoklama durumunda olan bizlere çok sevecen konuştu. "bir şikayetiniz var mı arkadaşlar?" diye sordu. sonra binbaşıya döndü ve "bu duvarlar kirli binbaşı!" dedi. "badana ettirin. burada kalan arkadaşlarımız aydın kişiler. içlerinde lise, üniversite mezunu olanlar var. lütfen rahat etmelerine dikkat edin."

sonra geldiği gibi çekip gitti. bu ziyaret öyle büyük bir ikiyüzlülük içeriyordu ki; hayaları burulan, diri diri toprağa gömülen, emil galip gibi kollarından üç gün asılı tutulan ve cinsel organlarına elektrik şoku verilen bu insanların tek derdi, duvardaki boyanın dökülmesiymiş gibi aşağılık bir yaklaşım herkesi çileden çıkarıyordu.

22.01.2017

auschwitz

zygmunt bauman

modern devlet, denetimi altındakilere siyasi ve askeri iktidar kaygılarıyla konulan belli sınırlar içinde istediği her şeyi yapabilir. devletin, istediğinde aşamayacağı etik sınır yoktur; çünkü devletten daha yüksek etik güç yoktur. bireyin modern devlette etik ve moral yönden durumu, temelde auschwitz'deki bir mahkumla hemen hemen aynıdır. ya yetkililerin zorladığı davranış standartlarına uygun davranacak ya da onların çektirmek istediği sonuçlara katlanacaksınız. 

kişinin, kendi değer yargılarına ve vicdanının sesine aykırı davranmaya hazır olması yalnızca, yetkili birinden gelen buyruğun fonksiyonu değil, tek amaçlı, kesin ve rakipsiz bir otorite kaynağıyla karşılaşmasının sonucudur. böyle bir hazır olma durumu en büyük olasılıkla, muhalefete ve özerkliğe tahammülü olmayan ve hiyerarşisindeki itaat zincirinin istisna tanımadığı bir örgütte ortaya çıkar: iki üyenin aynı güçte olmadığı bir örgüttür bu. orduların çoğu, ağır suç işleyen çeteler, totaliter partiler ve hareketler, bazı mezhepler ya da yatılı okullar bu ideal tipe yakındır. 

ırkçılık, eğer koşullar elverirse, rahatsız edici kategorinin, rahatsız ettiği grubun ülkesinden çıkarılmasını ister. koşulların buna elvermediği durumlarda ise ırkçılık, rahatsız edici kategorilerin fiziksel olarak yok edilmesini ister. kovma ve yok etme, yabancılaştırmanın, birbirine dönüşebilen iki yöntemidir. 

hitler, yahudilerin vatana sahip bir devletleri olmadığı için evrensel güç mücadelesine, alışılmış biçimiyle toprak elde etmek amacıyla savaşarak katılmadıklarını ve bunun yerine ahlaksızca, sahtekarca, el altından yürütülen yöntemler edinmiş olduklarını ve bu durumun onları çok tehlikeli ve uğursuz bir düşman; üstelik hiç de doymak, uslanmak bilmez, bu yüzden zararsız hale getirilebilmesi için yok edilmesinden başka çare olmayan bir düşman durumuna getirdiğine inanır. hitler’in dili ve retoriği hastalık, enfeksiyon, haşere istilası, kokuşma, veba gibi ifadelerle doludur.

kitlesel yok etme eylemine duygu patlamaları değil, ilgisizliğin ölü sessizliği eşlik etti. bu bir halk şenliği değil, yüzlerce, binlerce boynu acımasızca sıkan kementin urganına sağlamlık veren bir lif haline gelen halk kayıtsızlığıydı. auschwitz yolu nefretle yapıldı ama kayıtsızlıkla döşendi. dünyalarından ve günlük yaşamlarından yahudilerin azar azar kaybolmalarını sessizce izlediler ya da hiç izlemediler.

holocaust bizim modern akılcı toplumumuzda, uygarlığımızın yüksek sahnesinde ve insanoğlunun kültürel zaferinin zirvesinde doğmuş ve uygulanmıştır ve bu nedenle toplumun, uygarlığın ve kültürün bir sorunudur. suçun almanlığı üzerine odaklanma girişimi aynı zamanda herkesi, özellikle de diğer her şeyi aklama çabasıdır. tüm bunlar "orada" -başka bir zamanda, başka bir ülkede- oldu. gurur duyduğumuz yaşam tarzlarımızın masumiyetinden ve aklı başındalığından kuşku duymak gerekmez artık.

6.04.2016

zimbardo deneyi

zygmunt bauman

philip zimbardo'nun iki hafta sürmesi planlanan; fakat deneklerin vücudunda ve ruhunda onarılmaz zararlara yol açılacağı korkusuyla bir hafta sonra kesilen deneyinde gönüllüler mahkum ve gardiyan olmak üzere rastgele ayrıldı. her iki taraftakilere de konumlarını gösteren sembolik kıyafetler verildi. örneğin mahkumlar kazınmış kafayı taklit eden sıkı başlıklar ve onları gülünç gösterecek cübbeler giydiler. gardiyanlara üniforma giydirildi ve gözlerini mahkumlardan saklayan koyu renk gözlükler verildi. tarafların birbirlerine adlarıyla hitap etmesine izin verilmedi. kural, kişilikten tümüyle arınmaydı. bu, başlangıç noktasıydı. bundan sonra olanlar planlayıcıların yaratıcılığından baskın çıktı ve onu çok geride bıraktı. gardiyanlara (rastlantısal olarak seçilmiş, herhangi bir anormallik belirtisi var mı diye dikkatle incelenmiş, üniversite çağındaki erkekler) hiçbir kısıtlama yoktu. üstünlüklerini kavrayan gardiyanlar mahkumların boyun eğişleriyle karşılaştı ve bu da gardiyanları güçlerini daha çok göstermeye kışkırttı ve sonra bu da mahkumların kendilerini daha da küçük düşürmeleriyle tam bir karşılık buldu. gardiyanlar mahkumları açık saçık şarkılar söylemeye, boşaltmalarına izin vermedikleri kovalara dışkılamaya, elleriyle tuvaletleri temizlemeye zorladılar. onlar istenenleri yerine getirdikçe onların insanlık dışı doğaya sahip mahkumlar olduğuna daha çok inanarak davrandılar ve insanlık dışılığın giderek daha korkunç düzeylerine özgü uygulamaları yaratır ve yaptırırken daha az yapmacık olduklarını hissettiler. hoş ve kibar amerikalı gençlerin birdenbire, sözde yalnızca auschwitz ve treblinka gibi yerlerde bulunan türden canavarlara benzer bir hale dönüşüvermesi korkunçtur ama şaşırtıcıdır da. bu durum bazı gözlemcilerin, hepimizde değilse bile çoğumuzda dışarı çıkmak için bekleyen küçük bir ss yanın yaşadığını düşünmelerine yol açmıştır.

zimbardo'nun deneyinde, denek olan kişinin sorumluluğunu üzerinden almaya hazır, yerleşmiş bir dış otorite yoktu.

8.03.2015

öteki

aslı erdoğan

kadınların yalnızca sokakta değil; aile, okul, polis vb. bütün kurumlarda aşağılandığı, bekaret kontrollerinden geçirildiği, medyanın işbirlikçiliğiyle seyirlik, alımlık, tadımlık gibi sunulduğu bir toplumda yaşamaktayız. aynı toplumun, sütten çıkmış ak kaşıkmışçasına, dört katil çocuk hakkında ölüm fetvası vererek kendini aklayabileceğini, içindeki kötülüğü yok edebileceğini sanması ürkütücü. her suç gibi, cinayetin de toplumsal bir boyutu vardır; yaşam koşulları, gelir dağılımı, eğitim ve kültür düzeyiyle yakından bağlantılıdır.

medine öncel, diyarbakır'da, polis baskınında 7. kattan atladı. daha önce işkence görmüştü. son çığlığı, "baba, beni bunlara bırakma!" oldu. 22 yaşındaydı.

öteki'nin tanınmaması, dilsizleştirilmesi, reddedilmesi, nesneleştirilmesi üzerine kurulmuş her ilişki bir tahakküm ilişkisidir ve kaçınılmaz biçimde zulüm içerir. kendini toplumun üzerinde gören, dokunulmaz, sorgulanmaz, kutsal ilan eden devlet, şiddeti tekeline alır, bireylerin ve toplulukların haklarını sistematik biçimde çiğner. bu hakları peşinen reddetmek, taleplere karşı uygulanan şiddeti meşru kılar. yalnızca kendi koşullarında barış istemek, aslında barış istemek değildir. kalıcı bir barış, adil bir barıştır, her şeyden önce. herkes için barış, eşit koşullarda barış.

1982'de türkiye şampiyonu olan milli güreşçi ahmet savran, 5 ay önce evine yapılan baskında, kurtuluş dergisi bulundurduğu için tutuklandı. avukatı en fazla 1 yıl alacağını söylemişti. 17 eylül'deki duruşmada tahliye bekliyordu. cezaevindeki gerginlik nedeniyle duruşmaya gidemedi. 26 eylül'de ulucanlar'da öldürüldü.

kurbanlar bize ne denli az benzerlerse, zulme duyulan tepki de o denli azalır. "ötekileştirme", cinayeti mümkün kıldığı gibi, meşrulaştırır da. "öteki", kirli, suçlu, kötüdür -eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar- "biz" ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmıştır. öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar.. "hakikatle ilgili her sorun, bir iktidar sorununa dönüşür."

sendikacı süleyman yeter, 5 mart'ta yeniden gözaltına alındı. 7 mart'ta can verdi. sırtı, çenesi, bilekleri, en can alıcısı, boynu, yara izleriyle dopdolu. sendikacı yeter, 2 yıl önce aynı şubede gözaltına alınmış, 8 polis hakkında işkence davası açmıştı. bir ay daha yaşasaydı, 8 nisan'daki duruşmada işkencecileri teşhis edecekti. bir ay daha yaşasaydı. polislerse hala görevlerinin başında.

gerçekle ilişkimiz, bizden istendiği gibiyse, yani geçiştirmek, gözlerini kaçırmak üzerine kuruluysa, bize biçilen rolü uysallık ve vakarla oynuyorsak.. "yeter!" çığlığını sürekli erteliyorsak, dilimizin ucuna gelen küfürler ve kahkahalar gibi.. gerçeklik karşısında dilimiz tutulmuş, ansızın daha iyi bir dünyaya fırlatılmaktan başka bir şey düşleyemiyorsak.. "acı" bile denemeyecek bir sızıyla -belki özgürlük sızısı- sırtüstü serilip kalmışsak.. belki de ayağa kalkabilmek için acıyı sırtlamak, mutluluğu hırçınca savunmak gerekiyor. ılımlının, rutinin, aklıselimin tatlı dilli çağrısına başkaldırmak..

çeteleşme devletin ta içindeyse, şiddeti tek varoluş, kendini ifade ediş biçimi olarak gören gençleri engellemek nasıl mümkün olabilir? camus'nün deyişiyle: "ya devletin işlediği suçlar, bireylerinkini fersah fersah aşmışsa?"

8.09.2014

f tipi faşizm

şükrü erbaş

sistemin kördüğümü bir konuya en iyi nereden girilir? yüksek duvarlardan, harekete ve dokunmaya duyarlı tellerden, el iziyle geçilebilen cihazlardan, birbirini kesen uzun ve derin koridorlardan, koridorlara sıralanmış 'çok amaçlı' salonlardan, sığınaklardan, özel 'müşahade' odalarından, görüş yerlerinden, elektronik kontrol noktalarından, gardiyan odalarından ve birbiri üstüne kapanan demir kapılardan geçerek varıyoruz, tuvalet dahil 12 m2'lik odalara. yatılacak somya betona gömülü. insanın yaşama alanı bu kadar olunca, somyanın betona gömülmesi çok anlaşılır kalıyor. onlar güvenlik (?) için yapsa da bunu. hareket etse ne olacak diye düşünüyorsun, başka bir konumda odaya sığmaz ki.

küçücük bir masa, üzerinde kırmızı çiçekler; tanıtımı güzelleştirecek! hiçbir sanat yapıtında ironi, bu kadar çarpıcı ve dokunaklı olamaz. ikinci demir kapı havalandırmaya açılıyor. yan yana üç odanın üç konuğu paylaşacak. yaklaşık 50 m2. açılması için tek koşul, 'iyi' bir mahkum olmanız; idarenin sizi sevmesi; 'tredman'a olumlu yanıt vermeniz. terbiye olmuş olmanız kısaca. idarenin uygun gördüğü öteki iki arkadaşınızla, birbirinizden ve gökyüzünden başka bir şey görmeyeceğiniz bu lutfedilmiş beton parçasında, dünyayı ve varoluşunuzun hazzını canınızda duya duya yıllarca -elbette çok sağlıklı- yaşayabilirsiniz! bu biraz da hayal gücünüze ve anılarınızın zenginliğine bağlı. gerçi bu ikisi hayatı kolaylaştırdığı kadar zorlaştırır da; ama çareniz var mı? iki tarafı da keskin bıçaktasınız. yeter ki siz ya da arkadaşlarınız statüyü rahatsız edecek bir itiraz olmayın. bu tek kapınız da açılmaz olur dünyaya!

sonra, yalnız yemek yemenin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorsun. bu, kolunu kaldırdığında biten mekanda yıllarca. "ekmeği uzatır mısın?" diyen olmadan, "bugün çok yoruldum" diyeceğiniz kimse olmadan. bir bardak çayın eşliğinde, kederin de keyfin de kıpkırmızı tüttüğü o uzun konuşmalar geçiyor gözlerinden. yaşamın o en özel buluşma alanları da yok artık. hücrenin yalnızlığını günde üç kez insanın boğazına düğümleyecek bir yalnızlık daha. nasıl bir insan, nasıl bir hınçla düşünür bunu, kalıyorsun. yanındaki ses, "devlet -diyor- insanları iyileştirecek burada!" literatüre geçecek yeni bir hastalık türü: devlete karşı ütopyası olma hastalığı! "üçüncü, dördüncü bir işkence bu; kuşlar bile yiyeceklerini toplayıp birlikte yerken" diyecek oluyorsun, "hayır" diyor ses, "sistemin statüsü bu; bir çeşit eğitim olarak düşünün." yediği yemeğin, insanı yiyeceği bir eğitim; olağanüstü bir modernite! kendiliğinden ve çoktan eğitilmiş bu 'iyi' insan örneğini kapayıp şuraya-

bir bulantı yumağı olarak çıkıyorsun koridora. birden gözün tavanda uzayıp giden borularda, kablolarda.. her hücrenin girişinde vanalar, düğmeler.. bir anlam aramaya çalışırken devletin bekası yetişiyor: "içerde isyan ya da benzeri bir karşı koyma olduğunda ilk müdahale olarak mahkumun elektriği ve suyu kesilecek. ayrıca kapılara vurulmasını önlemek için elektrik verilecek. her şey çok ayrıntılı düşünüldü." bir ya da üç kişinin 12 m2'de çıkaracağı isyan?! anlamak için ayaklanmalar tarihini yeniden okumanın yararı olur mu? ağır demir kapılara zarar verecek çıplak eller iniyor aklına.. ve eğitime yepyeni bir yöntem katkısı! haylaz çocuklar için milli eğitim bakanlığı'na ve ailelere önerilmesinde ulusal yarar var. hapishaneyi beklemez çocuklar, terbiye olmak için..

buranın konukları belli, diyoruz, devletin bekasına: on bir bin dolayında siyasi tutuklu ve hükümlü; 'terör' suçlusu. (terör tanımına girmiyoruz; başka bir ülke var mı dünyada, bu suçlardan bu sayıda mahkumu olan, demiyoruz). bunların çok büyük bir sayısı eline su tabancası bile almamıştır. elbette devletten ayrı, devlete karşı bir ütopyaları vardır. bunun için de binlerce haklı nedenleri vardır. buraya gelmelerine neden olan da bu güzellikleridir. ütopyaları ömürleridir onların. dışardaki insan nasıl dışardan kopuk yaşayamazsa, içerdeki insan da dışardan kopuk yaşayamaz. hatta dışardakinden daha çok dışardadır. bunu sonuna dek korumak ve savunmak isteyeceklerdir. kitaplarını, dergilerini, demokratik haklarını, özsaygılarını, insan olma onurlarını isteyeceklerdir. sizin 'iyi'niz olmak istemeyeceklerdir.

dudakları, sesi, kirpikleri -belki bacakları da- titriyor,  bu kendiliğinden ve çoktan eğitilmiş 'iyi' insan örneğinin. "ama tredman.. -diyor- her şey eskisi gibi olacak da devlet neden harcadı bunca parayı? olur mu hiç?" koridorların duvarlarına çarpa çarpa koyulaşıyor sesi. aranızdaki uzaklığı yeni görüyor. gözleriyle bizi hücrelere sokarak sürdürüyor inanmasını: "mektupları kesilir önce. kitapları, dergileri verilmez. kantinden istedikleri alınmaz. ailesiyle ve avukatı ile görüşmesi engellenir. ortak mekanlara zaten çıkamaz. biz bunun için kapsamlı bir eğitim programı hazırladık. avrupa standartlarını en önce bizim bakanlığımız yakaladı."

bininci koridordan sonra çıkıyorsun dışarıya. üstünde on bir bin insanın gözleri. 'statü' senin dilin değil. sen de devletin bekası olmayacaksın hiçbir zaman. ankara ne kadar uzak. şiir yazan arkadaşların neredeler? gidip bir annenin elini tutacaksın. bu ülkede, her elli kişiden birinin üniformalı olduğunu düşüneceksin birden! acı bir ürpertiyle 'hayır' sözcüğüne yeniden, yeniden sarılacaksın.

f tipi cezaevleri, küçücük bir demokratik hoşgörüsü olmayan bir cezaevi modelidir. "içeri"nin üzerinden dışarıyı tutsak alan bir korku rejiminin ilk ve son durağıdır. sosyal bir varlık olan insanı biyolojik bir varlığa indirgeyen vahşi ve faşist bir modeldir. siyasal/düşünsel her türlü muhalif yapılanmanın hücre hücre parçalanması modelidir. insanın ruhsal ve bedensel olarak çökertileceği bir yalnızlık cumhuriyetidir. bireyin devlete/sisteme karşı yapacağı her türlü itirazın, aklında ve ağzında kurutulması girişimidir. özgür düşüncenin ve hayal gücünün bağlanacağı devlet kazığıdır. ve insanın temel haklarına, varoluşuna, doğasına ve onuruna indirilmiş sürekli bir 12 eylül darbesidir.

14.08.2014

türkiye

orhan pamuk

bugünün istanbulu ve türkiyesi, devletçe işlenmiş faili meçhul cinayetler, sistematik düzeye varmış işkence uygulamaları, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, kısaca insan haklarının acımasızca çiğnenmesi bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri. 

öldürülmek türkiye'deki entelektüeller için önemli bir ihtimaldir. son 20 yılda türkiye'nin en önemli 3 gazetesinin en önemli 3 köşe yazarı öldürüldüler. sonra hapis, yazının yasaklanması vs. gelir. yaygın bir şekilde "vatan haini" ilan edilmek, kenara itilmek, işsiz kalmak, gazetedeki köşenizden, işinizden olmak, yazılarınızın yayımlanmaması da birer yöntemdir. ilgisizlik, tepkisizlik de. özellikle ücra taşra kentlerinde entelektüelleri, yazarları öldürür, tutuklar, işkence eder, 30 yıl hapse mahkum ederler de, değil batı dünyasında herhangi biri, istanbul gazeteleri bile bu olaylarla ilgilenmez.

başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi "insan", gidip devletten yazar olduğu için "devlet sanatçısı" unvanını alır?

meclis kapısından alınıp hapse tıkılan milletvekillerinden, sokaklarda sinekler gibi öldürülen gazetecilerden, bir kitap yazdığı için zindanlarda yıllar geçiren yazarlardan, otelle birlikte yakılan aydınlardan size bir kere daha söz etmek içimden hiç mi hiç gelmiyor. siz de bütün bu rezaletlerin, bütün bu gaddarlığın, acımasızlığın, pervasızlığın, adaletsizliğin farkındasınız. bütün gazeteler ve televizyonlar, dergiler ve radyolar söylenmesi gereken asıl sözü, hiç söylememek için bütün o öteki sözleri söylüyorlar.

10 yıldır sürüp gitmekte olan ve yavaş yavaş alışılan bu çirkin savaş türkiye kamuoyunu yalnızca yalana alıştırıp zehirlemedi, ülkenin binlerce yıllık kültürünün temel taşları olan acıma, şefkat, kardeşlik gibi değerleri de hızla kemirdi, öğüttü, yıprattı. televizyon ekranlarında pkk'lı cesedi görmeye kamuoyu alıştırıldı. kimse öldürülenlerin de kendi vatandaşları olduğunu hatırlatmıyor, kimse silaha sarılıp dağa çıkan gençlerin neden böyle yaptıklarını değil sormaya, düşünmeye bile cesaret etmiyor. orta çağ'a yakışan bir görüşle onların "şeytan" olduğuna çoktan karar verilmiş çünkü. neden şeytanla işbirliği yaptıkları ise belki de insanın kendisini de şeytanlaştıracak bir soru olduğu için hiç sorulmamalıydı.

devletçe işlendiği herkesçe bilinen "faili meçhul" cinayetler, bir kangren halini almış ve bütün bir kültürü kemiren işkence, karakollarda alelade bir olay haline gelmiş dayak, kitap yasaklatma, toplatma, yazar ve gazetecileri hapsetme türkiye'nin avrupa'ya yaklaşmasına engel.

devletin pervasızca işlediği insan hakları suçlarını, türkiye'nin siyasetçilerinin, sivil toplumun da desteğiyle bir gün durduracaklarını düşünmek çok mu hayalperestlik? batı'dan en lüks tüketim maddelerini almakla, en pahalı batı kıyafetlerine ve parfümlerine sahip olmakla övünen ve batılı olmakla gururlanan yüksek türk burjuvaları işkencenin alışkanlık olduğu bir ülkede yaşamaktan ne zaman utanacaklar? türk olan ve kürtlerin tarihi konusunda yazdığı kitaplar yüzünden 15 yıldır hapiste yatan ismail beşikçi için hepimiz ne zaman suçluluk duymaya başlayacağız da sesimizi yükselteceğiz? batılılaşma ne zaman ruhsuz bir makineleşme ve tüketme isteğinden çok eleştirel düşünce ve hoşgörü olarak anlaşılacak? aşikar bir haksızlığa tanık olduklarında, türk vatandaşları polis dayağı, asker yasağı ve devlet korkusundan önlerine bakıp fısır fısır konuşacaklarına, ne zaman başlarını kaldırıp açıksözlülükle itiraz edebilecekler?

11.08.2013

amerika nasıl kuruldu

daron acemoğlu / james a. robinson

1516'nın başlarında ispanyol denizci juan diaz de solis, güney amerika'nın doğu sahillerindeki geniş bir halice demir attı. solis sahilin sığ sularında ilerlerken bu toprakları ispanya adına sahiplendi ve bölgede gümüş olduğu için nehrin adını rio de la plata, "gümüş nehri" koydu.

halicin iki yanındaki yerli halklar -günümüzde uruguay'ın bulunduğu bölgedeki charrua halkı ve modern arjantin'in pampas olarak bilinen ovalarındaki querandi halkı- yeni gelenleri düşmanca karşıladı. bu yerliler, güçlü bir merkezi siyasi otorite olmaksızın küçük gruplar halinde yaşayan avcı-toplayıcılardı. aslına bakılırsa, ispanya adına işgal etmeye koyulduğu yeni topraklarını keşfe çıkan solis'i sopalarla döverek öldürenler de charrualardan bir gruptu.

1534'te, hâlâ iyimserliğini koruyan ispanyollar pedro de mendoza önderliğindeki yerleşimcilerden oluşan ilk misyonu ispanya'dan bölgeye gönderdiler. bu yerleşimciler aynı yıl içinde buenos aires bölgesinde bir şehir inşa ettiler. buranın avrupalılar için ideal bir yer olması gerekiyordu. adı tam olarak "iyi havalar" anlamına gelen buenos aires'in yumuşak, ılıman bir iklimi vardı.

ne var ki, ispanyolların ilk yerleşimi kısa ömürlü oldu. iyi havaların değil, sömürecekleri kaynakların ve zorla kullanacakları işgücünün peşindeydiler. üstelik charruas ve querandi ahalisi de onlara minnettar değildi. ispanyollara yiyecek temin etmeye yanaşmadılar ve yakalandıklarında çalışmayı reddettiler. okları ve yaylarıyla yeni yerleşimlere saldırdılar.

kendi başlarına yiyecek bulmak zorunda kalacaklarını tahmin etmeyen ispanyollar açlık çekmeye başladı. buenos aires düşledikleri gibi değildi. bölgenin yerlilerini çalışmaya zorlamak fayda etmiyordu. bölgede sömürülecek altın ya da gümüş yoktu. solis'in bulduğu gümüşler ise aslında uzak batı'dan, ta and dağları'ndaki inka ülkesinden gelmişti.

hayatta kalmaya çalışan ispanyollar, daha büyük zenginlikler ve daha kolay çalıştırılabilecek bir nüfus sunacak yeni bir yer bulmak için keşif seferlerine çıkmaya başladılar. 1537'de juan de ayolas'ın liderlik ettiği böyle bir seferde, onları inkalara götürecek bir yol arayarak parana nehri'nden yukarı doğru ilerlediler. yolculukları esnasında, mısır ve manyoka dayalı bir tarım ekonomisine sahip yerleşik hayata geçmiş bir halk olan guaranilerle karşılaştılar.

de ayolas, guaranilerin charrua ve querandilerden tamamen farklı bir tabiatta olduklarını fark etmekte gecikmedi. kısa süren bir çatışmanın ardından guarani direnişini kırdı ve nuestra senora de santa maria de la asuncion adında, bugün paraguay'ın başkenti olan bir şehir kurdu. guarani prensesleriyle evlenen de ayolas ve adamları kısa sürede yeni bir aristokratik sınıf haline geldiler. mevcut guarani zorunlu işgücü ve vergi sistemini, kendi denetimlerine almak kaydıyla devam ettirdiler. bu, kurmayı istedikleri türden bir sömürgeydi. dört yıl içinde buenos aires terk edildi ve oraya yerleşen ispanyolların hepsi yeni şehre taşındı.

pampas'ın büyük tarımsal zenginliğine dayalı avrupa tarzı geniş bulvarlarıyla "güney amerika'nın paris'i" buenos aires'te 1580'e kadar yeni bir yerleşim kurulmadı. buenos aires'in terk edilmesi ve guarani'nin fethi, amerika'daki avrupa sömürgeciliğinin mantığını yansıtır. ilk ispanyol ve -ileride göreceğimiz gibi- ingiliz sömürgecileri toprağı kendi başlarına sürmeye niyetli değildi; bunu onların yerine başkaları yapsın istiyorlardı. ayrıca talan edebilecekleri zenginlikler, altın ve gümüş istiyorlardı.

de solis, de mendoza ve de ayolas'ın keşif seferleri, kristof kolomb'un 12 ekim 1492'de bahama adalarından birine ulaşmasını izleyen daha ünlü keşif seferlerinin ardından geldi. amerika'daki ispanyol yayılmacılığı ve sömürgeciliği 1519'da hernan cortes'in meksika'yı işgal etmesinin, 15 yıl sonra francisco pizarro'nun peru seferinin, bundan sadece iki yıl sonra da pedro de mendoza'nın rio de la plata seyahatinin ardından ciddi bir hal aldı. sonraki yüzyıl boyunca ispanyollar güney amerika'nın orta, batı ve güney kesimlerinin büyük kısmını fethedip sömürgeleştirirken portekiz de doğuda brezilya'yı sahiplendi.

ispanyolların sömürgecilik stratejisi son derece etkiliydi. ilk kez cortes tarafından meksika'da geliştirilen bu strateji, direnişi kontrol altına almanın en etkili yolunun yerlilerin liderini ele geçirmek olduğu gözlemine dayanıyordu. bu strateji sayesinde ispanyollar liderin serveti üzerinde hak iddia edip yerli halkı vergi ve yiyecek vermeye zorladılar. ikinci aşama kendilerini toplumun yeni elit sınıfı haline getirerek vergi, savaş tazminatı ve özellikle de zorunlu işgücü gibi mevcut uygulamaların kontrolünü ele geçirmeleriydi.

cortes ve adamları 8 kasım 1519'da muazzam aztek başkenti tenochtitlan'a vardıklarında aztek imparatoru montezuma, ispanyolları barışçıl bir biçimde karşılamasını tavsiye eden danışmanlarının sözüne uyarak misafirperverlik gösterdi. sonrasında olanlar, fransisken rahip bernardino de sahagun'un ünlü florentine kodeksi'ndeki 1560'larda derlediği maddede detaylı bir biçimde tarif edilmiştir:
ispanyollar derhal montezuma'yı kıskıvrak yakaladılar. ardından tüm silahlar ateşlendi. ortalığı korku sardı. sanki herkesin kalbi yerinden çıkmıştı. daha karanlık çökmeden dehşet çökmüştü, şaşkınlık ve endişe hakimdi, herkes donakalmıştı.
ve şafak söktüğünde derhal ispanyolların talep ettiği şeyler ilan edildi; beyaz tortillalar, kızartılmış hindiler, yumurtalar, tatlı su, kereste, odun, odun kömürü.. ve doğrusu, bunlar montezuma kumandasında oluyordu.
ve ispanyollar iyice yerleştiklerinde, kentin bütün hazinelerini ele geçirmek için derhal montezuma'yı sorguya çektiler. büyük bir şevkle altın aradılar. ve bunun üzerine montezuma onlara yolu gösterdi. etrafını sarmışlardı. sıkı sıkı tutuyor, bırakmıyorlardı.
ve ambara vardıklarında, teocalco adındaki yere, tüm o şaşaalı şeyleri ortaya döktüler: parlak kuş tüylerinden yelpazeler, gereçler, kalkanlar. buruna takılan hilal şeklindeki altın takılar, bacağa takılan altın bilezikler, altın pazıbentler, altın taçlar..
ardından altını ayırdılar. derhal bir ateş yakıp tüm değerli şeyleri ateşe verdiler. hepsi yandı. ispanyollar tüm altını külçeler haline getirdiler. ispanyollar her yeri gezdiler. her şeyi aldılar; görüp beğendikleri her şeyi.
bunun ardından montezuma'nın kendi ambarına gittiler. totocalo denilen yere. orada montezuma'nın kendi mallarını getirdiler. hepsi değerli şeylerdi; ucu süslü kolyeler, kuştüyü perçemli kol bantları, altın pazıbentler, bilezikler, deniz kabuklarıyla yapılmış pazıbentler.. ve turkuvaz taç, hükümdarlığın simgesi. hepsini aldılar.
azteklerin askeri fethi 1521'de tamamlandı. cortes, yeni ispanya eyaletinin valisi olarak en değerli kaynağı, yani yerli nüfusu, encomienda kurumuna göre bölmeye başladı. encomienda ilk kez ispanya'da, ülkenin güneyini 8. yüzyıl ve sonrasında buraya yerleşen mağribilerden geri alma faaliyetinin bir parçası olarak ortaya çıktı. yeni dünya'da çok daha kötücül bir biçim aldı: yerliler encomendero denilen bir ispanyol'a veriliyordu. yerli halk encomendero'ya vergi vermeye ve onun için çalışmaya zorlanıyor bunun karşılığında encomendero da onlara hristiyanlığı kabul ettirmekle yükümlü sayılıyordu.

encomienda uygulamalarının erken dönemine ait canlı bir tarif, bize ispanyol sömürge sisteminin en eski ve en yıkıcı eleştirilerini formüle eden dominiken rahibi bartolome de las casas'tan kalmıştır. de las casas, yeni vali nicolas de ovando liderliğindeki bir filoyla 1502'de ispanyol adası hispaniola'ya geldi. her gün yerli halkın maruz kaldığı zalimane muameleye ve sömürüye şahit olması, hayal kırıklığının ve rahatsızlığının giderek artmasına yol açtı. 1513'te, küba'nın ispanyollar tarafından fethinde bir din görevlisi olarak görev aldı; hatta hizmetleri için ona bir encomienda bile verildi. çabaları 1542'de ispanyol idaresinin barbarlığına karşı acımasız bir saldırı olan yerlilerin imhası üzerine kısa bir inceleme adlı kitabının yayınlanmasıyla sonuçlandı. encomienda konusunda, nikaragua örneği için şunları söylüyordu:

yerleşimcilerin her biri şehirde kendisine tahsis edilen -ya da hukuki ifadesiyle encommende edilen- konuta yerleşti. mukimleri kendisi için çalıştırmaya başladı, zaten az olan gıda maddelerini ellerinden aldı ve yerli halka ait, onların işlediği ve eskiden beri kendi ürünlerini yetiştirdikleri toprağı sahiplendi. yerleşimciler tüm yerli nüfusu -ileri gelenleri, yaşlı adamları, kadınları ve çocukları- kendi hane halkından sayarak öyle muamele ettiler ve böylelikle hiç rahat yüzü göstermeden gece gündüz kendi çıkarları için çalıştırdılar.

de las casas, bugünün kolombiya'sı yeni granada'nın fethinde uygulanan stratejiyi şöyle aktarıyordu:
ispanyollar, mevcut altının tamamına el koymaya yönelik uzun vadeli planlarını gerçekleştirebilmek için şehirleri ve yaşayanlarını kendi aralarında paylaşmak -ya da kendi tabirleriyle encommende etmek- şeklindeki olağan stratejilerini uyguladılar. ve sonra, her zaman olduğu gibi, onlara sıradan birer köle gibi davrandılar. sefere komuta eden adam, bölgenin kralını ele geçirip altı ya da yedi ay boyunca tutsak etti ve oldukça hukuksuz bir şekilde gitgide daha fazla altın ve zümrüt talep etti. dehşete düşen kral bogota, kendisini işkencecilerinin pençelerinden kurtarmanın endişesiyle bir evi tamamen altınla doldurup teslim etmesi talebine rıza gösterdi. bunu yerine getirmek için de halkını altın aramaya gönderdi ve onlar da pek çok kıymetli taşı parça parça taşımaya başladılar. ama ev hâlâ dolmamıştı ve bunun üzerine ispanyollar sözünü tutmadığı için onu öldüreceklerini duyurdular. 
komutan bir kanun temsilcisi olarak davanın kendisine bırakılması gerektiğini savundu. isteği yerine getirildiğindeyse, resmi suçlamaların tamamlanmasının ardından kralı anlaşmayı yerine getirmeme konusunda ısrar ettiği gerekçesiyle işkenceye mahkum etti. ona strapaddoyla (filistin askısı) işkence ettiler, karnına yanan içyağı koydular, her iki ayağını ve başını demir kasnaklarla kazıklara sabitlediler ve sonra iki adam ellerini tutarken ayak tabanlarını yaktılar. komutan ara sıra gelip bakıyor ve daha fazla altın vermedikçe ona ağır ağır işkence etmeye devam edeceklerini tekrarlıyordu ve öyle de yaptılar. sonunda kral ona çektirdikleri ıstıraba dayanamayıp boyun eğdi.
meksika'da geliştirilen fetih stratejisi ve kurumları ispanyol imparatorluğu'nun her yerinde şevkle benimsendi. ama başka hiçbir yerde pizarro'nun peru'yu fethindeki kadar etkili bir biçimde uygulanmadı. de las casas'ın ifadesiyle:
1531'de bir başka büyük zalim birkaç adamıyla peru krallığına seyahat etti. maceracı emsallerinin taktik ve stratejilerini yeni dünya'nın başka yerlerinde taklit etmek için her türlü gayreti göstermeye koyuldu.
pizarro, peru şehri tumbes yakınlarındaki sahilden başlayıp güneye ilerledi. 15 kasım 1532'de inka imparatoru atahualpa'nın ordugah kurduğu dağ şehri cajamarca'ya ulaştı. ertesi gün, müteveffa babaları huayna capac'ın yerine kimin geçeceğini tayin etmek için düzenlenen müsabakada kardeşi huascar'ı bozguna uğratan atahualpa, maiyetiyle birlikte ispanyolların kamp yerine geldi. atahualpa öfkeliydi, çünkü o ana kadarki ispanyol mezaliminden, örneğin güneş tanrısı inti'nin tapınaklarından birinde yapılanlardan haberdardı.
daha sonra olanlar ise herkesçe malumdur. tuzak kurup gelenleri gafil avladılar. atahualpa'nın muhafızlarından ve maiyetindekilerinden oluşan muhtemelen iki bin kadar kişiyi öldürdüler ve kralı esir aldılar. atahualpa yeniden özgürlüğüne kavuşmak için bir oda dolusu altın ve iki oda dolusu gümüş getireceğine söz vermek zorunda kaldı. sözünü yerine getirdi ama sözlerinde durmayan ispanyollar ağustos 1533'te onu boğarak öldürdüler. o kasım, ispanyollar inka başkenti cusco'yu ele geçirdi. inka aristokrasisi de atahualpa'yla aynı muameleye tabi tutuldu; altın ve gümüş temin edinceye dek hapsedildiler. ispanyolların taleplerini karşılamadıklarında diri diri yakıldılar. güneş tapınağı gibi cusco'nun muhteşem sanat hazinelerindeki altınlar yerlerinden kazınıp eritilerek külçe haline getirildi.
bu noktada ispanyollar inka halkına odaklandılar. meksika'da olduğu gibi, buranın sakinleri de her biri pizarro'nun beraberindeki conquistadorlar'dan birinin sorumluluğuna verilen encomiendalar'a bölündü. encomiendalar sömürgeciliğin ilk döneminde emeğin kontrol edilip örgütlenmesinde kullanılan temel kurumdu. ancak kısa bir süre sonra kuvvetli bir rakiple karşılaştı. 1545'te, diago gualpa adındaki bir yerli günümüz bolivya'sında andların yüksek kesimlerindeki yerel bir tapınağı ararken ani bir rüzgarla yere devrildi ve tam önünde gizli bir gümüş cevheri belirdi. bu, ispanyolların el cerro rico, "zengin tepe" adını koydukları büyük gümüş dağının bir parçasıydı. etrafında büyüyen potosi şehri 1650'de 160 bin kişilik bir nüfusa sahipti ve aynı dönemde lizbon ya da venedik'ten daha büyüktü.

ispanyolların gümüşten yararlanabilmek için madenciye, hem de çok sayıda madenciye ihtiyaçları vardı. bu yüzden yeni bir genel vali olarak asıl görevi işgücü meselesine çözüm getirmek olan francisco de toledo'yu atadılar. de toledo peru'ya 1569'da geldi ve ilk beş yılını etrafı gezip yeni görevini inceleyerek geçirdi. ayrıca tüm yetişkin nüfusu kapsayan büyük çapta bir araştırma başlattı.

toledo ihtiyacı olan yerli işgücünü bulmak için öncelikle tüm nüfusu taşıyarak reduccioneler olarak bilinen -tam anlamıyla "küçültülenler"- yeni şehirlerde yoğunlaştırdı. böylelikle işgücü ispanya kraliyeti tarafından daha kolay sömürülebilecekti. ardından mita olarak bilinen ve inka dili quechua'da "sıra" anlamına gelen bir inka işgücü kurumunu diriltip uyarladı. inkalar mita sistemleri sayesinde tapınaklar, aristokrasi ve ordu için yiyecek sağlamak üzere tasarlanmış plantasyonları işletirken zorunlu işgücünü kullanıyorlardı. inka eliti de karşılığında kıtlıkla mücadele ediyor ve güvenlik sağlıyordu.

toledo'nun elinde mita, özellikle de potosi mitası, ispanyol sömürgeciliğinin emek sömürüsündeki en geniş ve en eziyetli planına dönüşecekti. de toledo modern peru'nun ortasından başlayarak modern bolivya'nın büyük kısmını kapsayan dev bir havza belirledi. yaklaşık 200 bin mil kareyi kaplıyordu. bu bölgedeki reduccione'lerine yeni gelen yerli erkeklerin yedide birinin potosi'deki madenlerde çalışması gerekiyordu. potosi mita'sı neredeyse tüm sömürgecilik dönemi boyunca sürdü ve ancak 1825'te yürürlükten kaldırıldı.

harita 1, ispanyol fethi dönemindeki inka imparatorluğu'nun kaplamını ve mita havzasını gösteriyor. mita'nın başkent cusco'yu da kapsayarak imparatorluğun merkez kısmında karşılık geldiği bölgedir bu.

de toledo, emeğin yoğunlaştırılmasına ve mita'ya ek olarak encomienda'yı bir "kelle vergisi"yle, her yetişkin erkeğin yıllık olarak gümüşle ödemesi gereken sabit bir tutarla pekiştirdi. bu, yerlileri emek piyasasına zorlamak ve ispanyol toprak sahiplerinin ücretlerini azaltmak için tasarlanan bir başka dalavereydi. toledo'nun görev süresi boyunca bir başka kurum, repartimiento de mercancias, yaygınlık kazandı. ispanyolca "repartir", yani "dağıtmak" fiilinden gelen ve tam olarak "malların dağıtımı" anlamına gelen bu repartimiento, malların ispanyollar tarafından belirlenen fiyatlarla yerlilere zorla satışını içeriyordu.

de toledo son olarak ispanyol elitinin iş girişimlerinde, şarap, koka yaprakları ya da tekstil ürünleri gibi mallardan oluşan ağır yükleri taşımak için yük hayvanları yerine yerlilerin kullanıldığı trajin, yani kelime anlamıyla "yük"ü, uygulamaya koydu.

amerika'daki ispanyol sömürge dünyasının her tarafında benzer kurumlar ve sosyal yapılar ortaya çıktı. ispanyollar yağmacılığa, altın ve gümüş ihtirasına dayanan bir başlangıç evresinin ardından yerli halkı sömürmek için bir kurumlar ağı meydana getirdiler. encomienda, mita, repartimiento ve trajin'den oluşan kurumlar dizisi, yerli halkın yaşam standartlarını geçimlik düzeye indirmeye zorlamak ve böylece arta kalan tüm kazancı ispanyollar için sömürmek üzere tasarlanmıştı. bu amaca, topraklarını kamulaştırılarak, çalışmaya zorlayarak, hizmetleri için düşük ücretler vererek, yüksek vergiler getirerek ve almayı bile istemedikleri mallara yüksek fiyatlar koyarak ulaştılar. bu, kurumların ispanya krallığı'na büyük servetler kazandırmasına, fatihleri ve torunlarını büyük zenginliğe kavuşturmasına karşın latin amerika'yı dünyanın en eşitsiz kıtası haline getirdi ve ekonomik potansiyelinin çoğunu tüketti.

ispanyollar 1490'larda amerika'nın fethine başladıklarında ingiltere yıkıcı bir iç savaşın, gül savaşları'nın ardından toparlanmaya çalışan küçük bir avrupa gücüydü. yağma ve altın için kapışacak ve amerika'nın yerli halklarını sömürme fırsatından yararlanacak durumda değildi. yaklaşık 100 yıl sonra, 1588'de, ispanyol armadası'nın, ispanya kralı ii. felipe'nin ingiltere'yi işgal girişiminin ve şans eseri bozgununun siyasal şok dalgaları tüm avrupa'ya yayıldı. ingiltere'nin zaferi büyük bir sürpriz olsa da, sonunda sömürge imparatorluğu macerasına katılmalarına olanak tanıyan denizlerdeki artan ingiliz girişkenliğinin de bir işaretiydi.

bu yüzden, ingilizlerin kuzey amerika'yı kolonileştirmeye tam olarak aynı dönemde başlamaları rastlantı değildir. ama geç kalmışlardı. kuzey amerika'yı cazip olduğu için değil sadece uygun olduğu için seçtiler. amerika'nın sömürülecek yerli halkın bol olduğu ve gümüş madenlerinin yer aldığı "arzu edilir" kısımları çoktan işgal edilmişti. ingilizlere artıklar kalmıştı. 18. yüzyılda ingiliz yazar ve ziraatçı arthur young kârlı "temel ihtiyaç mallarının" -bununla ihraç edilebilir tarım ürünlerini kastediyordu- nerede üretilebileceğini ele alırken şöyle yazıyordu:
her şey dikkate alındığında görüyoruz ki, kolonilerimizdeki temel ihtiyaç malları üretimi, güneşten uzaklıkları oranında değer kaybediyor. hepsinin en sıcağı olan karayiplerde miktar kişi başına 8l. 12s. 1d. iken kıtanın güneyindeki kolonilerde 5l. 10s. merkezdekilerde 9s. 6 1/2d.'e düşüyor. kuzeydeki yerleşimlerde ise 2s. 6d.'e. bu ölçek kuşkusuz çok önemli bir dersi ortaya koyuyor: kuzey enlemlerinde koloni kurmaktan kaçınılması gerektiğini.
ingilizlerin 1585 ile 1587 yılları arasında kuzey carolina'daki ranoke'de bir koloni kurma girişimleri tam bir başarısızlıktı. 1607'de bir kez daha denediler. 1606'nın sonlarına doğru üç yelkenli; susan constant, godspeed ve discovery kaptan christopher newport komutasında virginia'ya gitmek üzere yelken açtı. virginia kumpanyası'nın himayesindeki koloniciler chesapeake körfezi'ne girdiler ve tahttaki ingiliz kralı i. james'e atfen james adını verdikleri nehir boyunca ilerlediler. 14 mayıs 1607'de jamestown yerleşimini kurdular.

virginia kumpanyası'nın gemilerindeki yerleşimciler ingiliz olsa da, ellerindeki kolonicilik modeli cortes, pizarro ve toledo'nun hazırladığı şablondan büyük ölçüde etkilenmişti. ilk planları, bölgenin yerli şefini ele geçirmek ve onu erzak bulmanın ve yerlileri kendileri için yiyecek ve zenginlik sağlamaya zorlamanın bir yolu olarak kullanmaktı.

ingiliz kolonicileri jamestown'a ilk kez ayak bastıklarında bulundukları bölgenin wahunsunacock adındaki bir krala sadakatle bağlı yaklaşık 30 kızılderili kabilesinin oluşturduğu bir koalisyon olan powhatan konfederasyonu'na ait olduğunu bilmiyorlardı. wahunsunacock'un başkenti, jamestown'a yalnızca 20 mil uzaklıktaki werowocomoco şehriydi. koloniciler bölgedeki durum hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorlardı. eğer kızılderililer yiyecek ve işgücü sağlamaya ikna edilemezlerse koloniciler en azından onlarla ticaret yapabilmeliydi.

görünüşe göre, yerleşimcilerin kendi başlarına çalışıp kendi ürünlerini yetiştirmesi fikri akıllarından dahi geçmemişti. ne de olsa, yeni dünya'nın fatihleri de böyle yapmamıştı.

wahunsunacock, kolonicilerin varlığını çabucak fark etti ve onlara büyük bir kuşkuyla yaklaştı. kuzey amerika için oldukça büyük sayılabilecek bir imparatorluğun başındaydı. ancak çok düşmanı vardı ve inkalar'da olduğu gibi ezici bir merkezi siyasal kontrolden yoksundu. wahunsunacock ingilizlerin niyetinin ne olduğunu anlamaya karar verdi ve ilk olarak onlarla dostça ilişkiler kurmayı istediğini ileten elçiler gönderdi.

1607 kışı başlarken jamestown yerleşimcilerinin yiyeceği azalmaya başlamıştı. koloni konseyinin liderliğine tayin edilen edward marie wingfield kararsızlık içindeydi. durumu kurtaran kaptan john smith oldu.

yazdıkları, koloninin başlangıç dönemindeki gelişimine ilişkin bilgilerimizin temel kaynaklarından birini oluşturan smith destansı bir karakterdi. ingiltere'nin lincolnshire kırsalında doğdu. ticarete atılmasını arzu eden babasına aldırış etmedi ve paralı asker oldu. ilkin hollanda'da ingiliz ordusunda savaştı. ardından macaristan'daki avusturya ordusuna katılarak osmanlı imparatorluğu ordularına karşı savaştı. romanya'da yakalandı, köle diye satıldı ve tarla işçisi olarak çalıştırıldı. günün birinde efendisinin üstesinden gelmeyi başardı ve elbiseleri ile atını çalarak avusturya'ya kaçtı.

smith, virginia yolculuğunda başını çoktan derde sokmuş ve wingfield'ın emirlerine karşı geldiği için isyan suçuyla susan constant'da hapsedilmişti. planları, yeni dünya'ya vardıklarında onu mahkemeye çıkarmaktı. ancak wingfield, newport ve diğer kolonici elitin saçtığı dehşete rağmen, kendilerine verilen emirlerin bulunduğu mühürlü zarfı açtıklarında virginia kumpanyası'nın smith'i jamestown'u yönetecek idari konseyin üyeliğine tayin ettiklerini gördüler.

newport erzak ve daha fazla kolonici tedarik etmek için ingiltere'ye dönüp, wingfield ne yapılacağı konusunda karasızlığa düştüğünde koloniyi kurtaran smith'di. temel gıda maddeleri sağlayan bir dizi ticari misyon başlattı. bunlardan birinde wahunsunacock'un küçük kardeşlerinden biri olan opechancanough tarafından ele geçirildi ve werowocomoco'da kralın huzuruna çıkarıldı. wahunsunacock'la görüşen ilk ingiliz'di ve bazı kaynaklara göre smith bu ilk görüşmede wahunsunacock'un genç kızı pocahontas'ın araya girmesiyle hayatta kalmıştı. 2 ocak 1608'de serbest bırakıldı ve aynı günün ilerleyen saatlerinde ingiltere'den tam zamanında dönen newport'un gelişine kadar hâlâ tehlikeli ölçüde yiyecek kıtlığı çekmekte olan jamestown'a döndü.

jamestownlu koloniciler bu ilk deneyimlerinden çok az ders çıkardılar. 1608 yılının devamında altın ve değerli maden arayışlarını sürdürdüler. hayatta kalmak istiyorlarsa ister zorla ister ticaret yoluyla olsun kızılderililer sayesinde karınlarını doyurmaya bel bağlayamayacaklarını hâlâ anlayabilmiş gibi görünmüyorlardı. cortes ve pizarro için iyi sonuç veren sömürgecilik modelinin kuzey amerika'da hiç mi hiç işe yaramayacağını ilk fark eden smith'di. temel koşullar tamamen farklıydı.

smith, inkaların ve azteklerin aksine virginia kızılderililerinin altını olmadığını belirtiyordu. gerçekten de, günlüğüne "bilmelisiniz ki tüm servetleri kumanyadan ibaret" diye yazmıştı. ilk yerleşimcilerden biri olup ardında kapsamlı bir günlük bırakan anas todkill'in şu teşhisi, smith ve diğer birkaçının hayal kırıklığını gayet iyi ifade ediyor: "ne iş vardı, ne umut, ne de konuşmak; varsa yoksa altın çıkarmak, işlemek, taşımak."

harita 2, ispanyol fethi sırasında amerika'nın farklı bölgelerindeki tahmini nüfus yoğunluğunu gösteriyor. birleşik devletler'in nüfus yoğunluğu birkaç bölge dışında mil karede en fazla 0.75 kişi düzeyindeydi. meksika'nın merkezinin ve peru andlarının nüfus yoğunluğu ise mil kareye 400 kişiye, yani 500 kattan fazlasına çıkıyordu.

newport 1608 nisanı'nda ingiltere'den ayrılırken "aptal altını" da denilen pirit yüklü bir kargo taşıyordu. eylülün sonunda virginia kumpanyası'nın bölgedeki kızılderililer üzerinde daha sıkı bir kontrol uygulamasını söyleyen emirleriyle döndü. niyetleri şef wahunsunacock'a taç giydirmek ve bu sayede ingiltere kralı i. james'in hizmetine girmesini sağlamaktı. onu jamestown'a davet ettiler ama kolonicilere karşı hâlâ derin bir şüphe besleyen wahunsunacock'un özgürlüğünü riske atmaya niyeti yoktu. john smith, wahunsunacock'un yanıtını şöyle kaydetmişti: "kralınız bana armağanlar yolladıysa, ben de bir kralım ve burası benim ülkem. ben değilim onun ayağına gitmesi gereken, babanız bana gelecek. kalenize gelmem, böyle bir yemi de yutmam."

wahunsunacock "böyle bir yemi" yutmazsa, taç giyme törenini gerçekleştirmek için newport ve smith'in werowocomoco'ya gitmesi gerekecekti. tüm hadise tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış gibi görünüyordu. wahunsunacock namına tüm bu olup bitenden çıkan tek sonuç, kolonicilerden kurtulma zamanının gelmiş olduğuydu. ticarete ambargo koydu. jamestown artık erzak için ticaret yapamayacaktı. wahunsunacock onları aç bırakarak teslim olmaya zorlayacaktı.

newport ingiltere'ye gitmek üzere 1608 aralık ayında bir kez daha yelken açtı. yanında smith'in kaleme aldığı ve virginia kumpanyası'nın direktörlerinden koloniye karşı yaklaşımlarını değiştirmelerini istirham eden bir mektup götürüyordu. virginia'nın meksika ve peru'daki gibi kısa sürede zengin edecek biçimde sömürülmesine olanak yoktu. altın ya da değerli madenler yoktu ve kızılderililer çalışmaya ya da yiyecek getirmeye zorlanamıyorlardı. smith, ayakta kalmayı başaracak bir kolonide çalışmak zorunda olanların kolonicilerin kendisi olduğunu anladı. bu yüzden direktörlerden doğru türden insanları göndermelerini istedi: "yeniden adam yolladığınızda buradaki gibi bin kişi göndereceğinize yalvarırım 30 kadar marangoz, çiftçi, bahçıvan, balıkçı, demirci, duvar ustası, ağaçları ve köklerini temizleyecek yeterli miktarda işçi gönderin."

smith daha fazla işe yaramaz kuyumcu ustası istemiyordu. jamestown bir kez daha sadece onun becerikliliği sayesinde kurtulmuştu. kızılderili kabilelerini onunla ticaret yapmaları için kandırmayı ve zorlamayı başardı; buna yanaşmadıklarında ne bulabildiyse onu aldı. yerleşimde smith tek otoriteydi ve "çalışmayan yiyemez" kuralını koymuştu. jamestown ikinci kışı da atlattı.

virginia kumpanyası'nın para getiren bir girişim olması amaçlanmıştı ama iki feci yılın ardından kârdan eser yoktu. şirket yöneticileri yeni bir yönetim modeline ihtiyaç duyduklarına karar vererek mevcut meclisin yerine bir vali atadılar. bu mevkiye atanan ilk kişi sir thomas gates'di. şirket, smith'in uyarısının bazı yönlerini dikkate alarak yeni bir şey denemeleri gerektiğini kavramıştı.

bu kavrayışın nedeni "açlık zamanı" diye bilinen 1609-1610 kışındaki olaylardı. yeni yönetim şeklinin hareket alanı bırakmadığı smith, 1609 sonbaharında kırgın bir halde ingiltere'ye döndü. koloniciler onun becerikliliğinden mahrum kalmaları ve wahunsunacock'un yiyecek tedarikini kısmasıyla perişan oldular. kış mevsimine giren 500 kişiden yalnızca 60'ı, mart ayı geldiğinde sağ kalabilmişti. durum öylesine umutsuzdu ki, yamyamlığa başladılar.

gates ve yardımcısı sir thomas gale'in uygulamaya koyduğu "yeni bir şey", elbette koloniyi yöneten elit için değil fakat ingiliz yerleşimciler için gaddarlık düzeyindeki bir iş rejimiydi. "ilahi, ahlaki ve askeri yasalar"ı yayan gale idi. bunlara şu maddeler de dahildi:
hiçbir erkek ya da kadın koloniden kızılderililere kaçamaz, kaçanlar ölüm cezasına çarptırılır.
kamuya ya da şahsa ait bir bahçeyi ya da bir bağı soyan ya da mısır başağı çalanlar ölüm cezasına çarptırılır.
hiçbir koloni üyesi kendi çıkarı için bir kaptana, gemiciye, yelkenciye ya da tayfaya bu ülkeye ait hiçbir malı satamaz ya da veremez, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılır.
eğer kızılderililer istismar edilemiyorsa, diye düşündü virginia kumpanyası, belki koloniciler edilebilirdi. yeni koloni modeli virginia kumpanyası'nı tüm ülkenin sahibi yaptı. erkekler kışlalara yerleştirildi ve şirketin belirlediği tayınları aldı. iş grupları oluşturuldu ve her biri bir şirket yetkilisinin gözetimine verildi. bu, idamı ceza için ilk çare olarak gören, sıkıyönetime yakın bir uygulamaydı.

koloninin yeni kurumlarının bir parçası olması bakımından biraz önce değindiğimiz ilk madde dikkate değerdir. şirket kaçanları ölümle tehdit ediyordu. yeni iş rejimi söz konusu olduğunda çalışmakla yükümlü koloniciler için kızılderililerle yaşamak için kaçmak, gitgide daha cazip bir seçenek haline geliyordu. ayrıca, o dönemde virginia'da yerlilerin nüfus yoğunluğunun bile düşük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, virginia kumpanyası'nın kontrol ettiği sınırların ötesine yalnız başına kaçmak da mümkündü. bu seçenekler karşısında şirketin gücü sınırlıydı. ingiliz yerleşimcileri karın tokluğuna ağır iş yapmaya zorlayamazdı.

bu kolonicilik modelinin virginia'da işe yaramayacağını kavramak virginia kumpanyası'nın biraz zamanını aldı. ayrıca "ilahi, ahlaki ve askeri yasalar"ın başarısızlığının kafalarına dank etmesi de...

1618'den itibaren önemli ölçüde yeni bir strateji benimsendi. kızılderilileri ve yerleşimcileri zorlamak mümkün olmadığı için tek alternatif yerleşimcilere teşvik sunmaktı. 1618'de şirket her bir erkek yerleşimciye 50 akre toprak verildiği; ayrıca ailesinin her ferdi ve virginia'ya getirebileceği tüm hizmetliler için de fazladan 50 akre daha toprak verildiği "headright sistemi"ni başlattı. yerleşimcilere ev verildi, kontratları iptal edildi ve 1619'da toplanan bir genel kurul etkin bir biçimde tüm yetişkin erkeklere yasalar ve koloniyi yöneten kurumlar için söz hakkı tanıdı. bu, birleşik devletler'de demokrasinin başlangıcıydı.

sonuçta, virginia kumpanyası'nın ispanyollar için meksika'da, orta ve güney amerika'da işe yarayan modelin kuzey'de işe yaramayacağını gösteren ilk dersi öğrenmesi 12 yıl aldı. 17. yüzyılın kalanı ise ikinci ders üzerine uzun bir mücadeleler silsilesine tanık oldu: ekonomik açıdan varlığını sürdürebilir bir koloni için tek seçenek, yatırım yapmaları ve çok çalışmaları için kolonicilere teşvik sağlayacak kurumlar inşa etmekti.

kuzey amerika gelişirken ingiliz eliti, tıpkı ispanyolların yaptığı gibi, defalarca ayrıcalıklı bir azınlık dışındaki herkesin ekonomik ve siyasal haklarını ağır bir biçimde sınırlayacak kurumları hayata geçirmeyi denedi. ama bu model her seferinde iflas etti; tıpkı virginia'da olduğu gibi.

en iddialı girişimlerden biri, virginia kumpanyası'nın strateji değiştirmesinin hemen ardından geldi. 1632'de chesapeake körfezi'nin yukarı kesimindeki 10 milyon akrelik toprak, ingiltere kralı i. charles tarafından baltimore lordu cecilius calvert'e tahsis edildi. maryland sözleşmesi, lord baltimore'a istediği gibi bir hükümet kurması için tam bir özgürlük sağlıyor ve yedinci madde baltimore'un "sözü edilen eyalette iyi ve mutlu bir hükümet için gerekli her türlü yasayı takdir etmek, hazırlamak ve çıkarmak için tam, özgür ve mutlak bir güce sahip olduğunu" belirtiyordu.

baltimore 17. yüzyıl ingiltere kırsalının idealleştirilmiş versiyonunun bir kuzey amerika varyantı olacak feodal bir toplum yaratmak için detaylı bir plan hazırladı. ülkeyi lordlar tarafından idare edilecek binlerce akrelik arazi parçalarına ayırdı. lordlar, toprakları işleyecek ve karşılığında ülkenin kontrolünü ellerinde bulunduran elite kira ödeyecek mutasarrıflar tutacaktı. benzer bir girişim 1663 sonlarında, aralarında sir anthony ashley-cooper'ın da olduğu sekiz arazi sahibi tarafından kurulan carolina'da gerçekleştirildi.

ashley-cooper, sekreteri büyük ingiliz filozofu john locke'la birlikte carolina anayasası'nı hazırladı. bu belge, tıpkı ondan önceki maryland sözleşmesi gibi, arazi sahibi elitin kontrolüne dayalı elitist ve hiyerarşik bir toplum için bir şablon sağlıyordu. önsöz, "bu eyaletin hükümeti, hükmü altında yaşadığımız ve bu eyaletin de bir parçası olduğu monarşiye daima riayet etsin ve bizler de muhtelif demokrasiler kurmaktan kaçınalım" diyordu.

temel anayasa katı bir sosyal yapı tasarladı. en altta leet-man'ler vardı ve madde 23 "tüm leet-man çocukları leet-man'dir ve bu tüm kuşaklar için geçerlidir" diyordu. hiçbir siyasal güçleri olmayan leet-man'lerin üstünde aristokrasiyi oluşturan cassique'ler ve landgrave'ler yer alıyordu.  landgrave'lerin her birine 48 bin akre, cassique'lerin her birine de 24 bin akre arazi tahsis edilecekti. landgrave'lerin ve cassique'lerin temsil edildikleri bir parlamento olacak fakat yalnızca daha önce sekiz arazi sahibi tarafından onaylanmış kriterler görüşülebilecekti.

tıpkı virginia'daki gaddar bir yönetim kurma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması gibi, benzer tipte kurumları maryland ve carolina'da hayata geçirme planları da suya düştü. nedenler aynıydı. yerleşimcileri hiyerarşik bir sosyal yapının içinde yaşamaya zorlamak imkansızdı; çünkü yeni dünya'da çok fazla seçenekleri vardı. bunun yerine, çalışmaya istekli olmalarını sağlamak için teşvik edilmeleri gerekiyordu. çok geçmeden daha fazla ekonomik özgürlük ve daha ileri siyasal haklar talep etmeye başladılar. maryland'de de yerleşimciler kendi topraklarına sahip olmak için ısrar etmeye başladılar ve lord baltimore'u bir meclis kurmaya zorladılar.

1691'de meclis, kralı maryland'i bir kraliyet kolonisi olarak tanımaya ve böylelikle baltimore ve onun şanlı lordlarının siyasal ayrıcalıklarını kaldırmaya ikna etti. benzer bir sürüncemeli mücadele kuzey ve güney carolina'da cereyan etti ve yine arazi sahiplerinin yenilgisiyle sonuçlandı. güney carolina 1720'de kraliyet kolonisi oldu.

1720'lere gelindiğinde, sonradan birleşik devletler'i oluşturacak 13 koloninin tümü benzer idari yapılara sahipti. hepsinin bir valisi ve erkek arazi sahiplerinin üyeliğini esas alan bir meclisi vardı. demokratik değildiler; kadınlar, köleler ve arazisi olmayanlar oy kullanamıyordu. ancak diğer çağdaş toplumlarla kıyaslandığında çok geniş siyasal haklara sahiptiler. birleşik devletler'in bağımsızlığının başlangıcında, 1774'te, ilk kıta kongresi'ni toplamak için bir araya gelen işte bu meclisler ve liderleriydi. meclisler hem kendi üyeliklerini hem de kendi vergi haklarını belirleme hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. bu, bildiğimiz gibi, ingiliz koloni idaresi için çeşitli sorunlar yarattı.

buraya kadar anlatılanlardan, demokratik ilkelere dayalı, siyasal gücün kullanımına sınırlama getiren ve bu gücü toplumun geniş kesimlerine yayan bir anayasa benimseyip uygulayan ülkenin meksika değil de birleşik devletler olmasının bir tesadüf olmadığı aşikârdır. delegelerin mayıs 1787'de philadelphia'da kaleme aldıkları belge, 1619'da jamestown'da genel meclis'in kurulmasıyla başlayan uzun bir sürecin ürünüydü.

birleşik devletler'in bağımsızlık döneminde yaşanan anayasal süreç ile bir süre sonra meksika'da cereyan eden arasındaki tezat çok belirgindir. şubat 1808'de napoleon bonaparte'ın komutasındaki fransız ordusu ispanya'yı işgal etti. mayıs'ta madrid'i, ispanya'nın başkentini ele geçirdiler. eylül'de ispanya kralı ferdinand tutuklanıp tahttan uzaklaştırıldı. onun yerine fransızlarla savaşmak için meşaleyi ulusal bir cunta, junta central devraldı. cunta ilk kez aranjuez'de toplandı ancak fransız orduları karşısında güneye geri çekildi. sonunda, napoleoncu kuvvetler tarafından kuşatılmış olmasına rağmen cadiz limanına ulaşıp burada direndi. cunta burada cortes adında bir parlamento kurdu.

cortes 1812'de halk egemenliği ilkelerini esas alan bir anayasal monarşiye geçmek için çağrıda bulunan, cadiz anayasası olarak bilinen anayasayı hazırladı. aynı zamanda özel ayrıcalıkların sona erdirilmesi ve yasalar önünde eşitliğin hayat geçirilmesi için de çağrıda bulunuyordu. tüm bu talepler, hâlâ encomienda'nın, zorunlu işgücünün ve bir hak olarak kendilerine ve sömürge devletine verilmiş mutlak gücün şekillendirdiği kurumsal bir çevrede hüküm sürmeye devam eden güney amerika elitleri için aforoz anlamına geliyordu.

ispanyol devletinin napoleoncu işgalle çökmesi latin amerika'daki tüm sömürgelerde kurumsal krize neden oldu. junta central'in otoritesini tanıyıp tanımama konusunda çok tartışma vardı ve bunun üzerine latin amerika'nın pek çok bölgesinde yerel cuntalar kuruldu. ispanya'dan bütünüyle bağımsız olma seçeneğinin farkına varmaları an meselesiydi. ilk bağımsızlık ilanı 1809'da la paz-bolivya'dan geldi; ne var ki peru'dan gönderilen birliklerce çabucak bastırıldı.

meksika'da peder miguel hidalgo'nun öncülük ettiği "1810 hidalgo isyanı", ispanyol yönetimine karşı muhalefeti güçlendirdi. hidalgo'nun ordusu 23 eylül'de guanajuato'yu yağmaladığında intendante'yi, yani sömürgenin en üst düzeydeki idarecisini öldürdüler ve ardından ayrım gözetmeksizin beyazları öldürmeye başladılar. bu bağımsızlık hareketinden çok bir sınıf savaşına, hatta etnik bir savaşa benziyordu ve elitlerin tümünü muhalefette birleştirdi. eğer bağımsızlık halkın siyasete katılımını sağlayacaksa yalnızca ispanyollar değil yerel elitler de bunun karşısındaydı. sonuç olarak, meksika elitleri popüler katılımın yolunu açan cadiz anayasası'na son derece kuşkuyla yaklaştılar ve asla geçerliliğini tanımadılar.

1815'te napoleon'un avrupa imparatorluğu çöktüğünde kral vii. ferdinand tahta geri döndü ve cadiz anayasası ilga edildi. ispanyol kraliyeti amerika'daki sömürgelerini geri kazanmaya uğraşırken kralcı meksika'yla bir sorun yaşamadı. yine de, 1820'de ispanyol otoritesini yeniden tesis etmek amacıyla amerika'ya yelken açmak için cadiz'de toplanan bir ispanyol ordusu, vii. ferdinand'a karşı isyan etti. kısa süre içinde onlara ülkenin her tarafından askeri birlikler katıldı ve ferdinand cadiz anayasası'nı yeniden geçerli kılmak ve cortes'i toplamak zorunda kaldı.

bu cortes, cadiz anayasası'nı hazırlayandan bile daha radikaldi ve zorunlu emeğin tüm biçimlerinin kaldırılmasını teklif etti. bunun yanı sıra tüm ayrıcalıklara, örneğin ordudaki subay ve askerlerin işledikleri suçlardan dolayı askeri mahkemelerde yargılanmasına son verdi. sonunda meksika da bu belgedeki dayatmalarla karşılaşınca, elitler kendi başlarına hareket edip bağımsızlıklarını ilan etmenin daha iyi olduğuna karar verdiler.

bu bağımsızlık hareketinin başındaki isim, ispanyol ordusunda bir subay olan augustin de iturbide'ydi. 24 şubat 1821'de, bağımsız bir meksika için kendi görüşünü ortaya koyan "plan de iguala"yı yayımladı. plan, başında meksikalı bir imparatorun olduğu bir anayasal monarşiye dayanıyor ve meksikalı elitlerin konumları ve ayrıcalıkları için büyük bir tehdit olarak gördükleri cadiz anayasası'nın hükümlerini ortadan kaldırılmasını içeriyordu. "plan de iguala" çok hızlı destek gördü ve ispanya bunun kaçınılmaz olanı durdurmaya yetmeyeceğini anladı.

fakat iturbide yalnızca meksika'daki süreci düzenlemekle kalmadı. otorite boşluğunu fark ederek kendisini -güney amerika'nın bağımsızlığının büyük önderi simon bolivar'ın tanımıyla "tanrının ve süngülerin yardımıyla"- imparator ilan ettirmek için vakit kaybetmeden arkasındaki askeri destekten yararlandı. birleşik devletler başkanlarının güçlerini kısıtlayan siyasal kurumlar iturbide için söz konusu değildi; çabucak kendisini bir diktatöre dönüştürdü ve ekim 1822'de yasal meclisi azledip yerine kendi seçtiği bir cuntayı atadı.

iturbide çok uzun yaşamasa da, 19. yüzyıl meksikası'nda benzer nitelikteki olaylar defaatle cereyan edecekti.

birleşik devletler anayasası günümüz standartlarında bir demokrasi meydana getirmedi. seçimlerde kimin oy vereceğini belirlemek eyaletlerin kendilerine kalmıştı. kuzeydeki eyaletler gelirlerine ve ne kadar araziye sahip olduklarına bakmaksızın tüm beyaz erkeklere oy kullanma hakkı tanırken güneydeki eyaletler bunu ancak aşamalı olarak uygulamaya koydular. hiçbir eyalet kadınlara ya da kölelere oy kullanma hakkı tanımadı, beyaz erkekler için mülkiyet ve zenginliğe ilişkin kısıtlamalar kaldırılarak açık bir biçimde siyah erkekleri oy kullanma hakkından mahrum eden ırksal ayrıcalıklar getirildi.

birleşik devletler anayasası philadelphia'da yazılınca kölelik de, elbette, yasal addedildi ve en kirli müzakere temsilciler meclisindeki koltukların eyaletler arasında ayrılması konusunda cereyan etti. bu koltukların ülkenin nüfusuna göre tahsis edilmesi gerekiyordu ama güney eyaletlerinin temsilcileri kölelerin de sayılmasını istedi. kuzeyliler itiraz ettiler. temsilciler meclisi'nin koltuklarının paylaştırılmasında bir kölenin özgür bir kişinin beşte üçü olarak sayılması üzerinde anlaşıldı.

kuruluş sürecinde birleşik devletler'in kuzeyi ve güneyi arasındaki çatışmalar, beşte üç kuralı ve diğer anlaşmaların işe yaramasıyla bastırıldı. sonraki düzenlemeler zamanla eklendi -örneğin missouri anlaşması, kölelik konusunda senato'daki dengeyi korumak için, kölelik yanlısı ve kölelik karşıtı iki devletin daima eşzamanlı olarak birliğe dahil edilmesini karara bağlıyordu. bu geçiştirmeler, sonunda iç savaş bu çatışmaya kuzey'in lehine çözüm getirinceye dek birleşik devletler'in siyasal kurumlarının olaysız biçimde çalışmasına olanak tanıdı.

iç savaş kanlı ve yıkıcıydı. ancak hem öncesinde hem de sonrasında nüfusun büyük bir kesimi için çok geniş ekonomik fırsatlar vardı; özellikle kuzeyde ve batıda. meksika'daki durum ise çok farklıydı. birleşik devletler 1860 ve 1865 arasında beş yıl boyunca siyasal istikrarsızlık yaşadıysa, meksika bağımsızlığının ilk 50 yılı boyunca neredeyse aralıksız istikrarsızlık yaşadı. bu durum en açık biçimde antonio lopez de santa ana'nın kariyerinde kendini gösterir.

veracruz'da bir sömürge memurunun oğlu olan santa ana, bağımsızlık savaşlarında ispanya için savaşan bir askerken sivrildi. 1821'de taraf değiştirerek iturbide'in yanında yer aldı ve bir daha ardına bakmadı. ilk defa mayıs 1833'te meksika başkanı olsa da valentin gomez farias'ın başkanlığa gelmesine izin vermeyi tercih ettiğinden iktidarda bir aydan az kaldı. gomez farias'ın başkanlığı 15 gün sürünce santa ana yeniden iktidara geldi. ancak bu da ilki kadar kısa süreli oldu ve temmuz başında onun yerine yeniden gomez farias geçti.

santa ana ve gomez farias bu dansı 1835 ortalarına kadar sürdürdüler; ta ki santa ana'nın yerini miguel barragan alıncaya dek. fakat santa ana hemen pes eden biri değildi. 1839, 1841, 1844, 1847 ve son olarak 1853 ile 1855 arasında başkanlığa geri döndü. toplam 11 kez başkan oldu; alamo ve texas kaybedilirken ve sonradan new mexico ve arizona olacak toprakların elden çıkmasına yol açan feci meksika-amerika savaşı sürerken başkanlık yaptı. 
1824 ile 1867 yılları arasında meksika'da çok azı yasal olarak tanınmış herhangi bir prosedürün ardından iktidara gelen 52 başkan görev yaptı.

bu eşi benzer görülmemiş siyasal istikrarsızlığın ekonomik kurumlar ve teşvikler üzerindeki sonuçları çok açıktır. böylesi bir istikrarsızlık mülkiyet haklarının büyük ölçüde tehlikeye girmesine yol açtı. ayrıca meksika devletini ciddi biçimde zayıflatarak vergileri artırmak ya da kamu hizmetlerini yerine getirmek için çok az bir otoritesinin ve gücünün kalmasına sebep oldu.

aslına bakılırsa, santa ana meksika'nın başındayken bile ülkenin büyük bir bölümü onun kontrolünde değildi ve bu durum texas'ın birleşik devletler tarafından ilhakına olanak tanıdı. üstelik, biraz önce de gördüğümüz gibi, meksika'nın bağımsızlık ilanının arkasındaki motivasyon, sömürgecilik döneminde meksika'yı büyük alman kaşifi ve latin amerika coğrafyacısı alexander von humbolt'un sözleriyle "eşitsizlik ülkesi" yapan ekonomik kurumları korumaktı. yerli halkın sömürülmesi ve tekeller oluşturulması üzerine kurulu bir topluma dayanan bu kurumlar, nüfusun büyük kısmının ekonomik teşvik ve girişimlerini engellemişti. birleşik devletler 19. yüzyılın ilk yarısında sanayi devrimi'ni deneyimlemeye başlarken meksika daha da yoksullaştı.