johann p. eckermann etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
johann p. eckermann etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.03.2022

şeytani

stefan zweig

sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.

şeytani demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.

şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. insanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.

ama ölçülü insanlar bu faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.

bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: insanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.

yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.

böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. insanlığın en harika yanı da budur. bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.

şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim hölderlin, kleist ve nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.

hölderlin, kleist ve nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu prometheusvari varlığın pençesindedirler: gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.

şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; kleist'ın ve hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında eckermann'a şöyle söylemiştir: "en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."

ilhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.

coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.

4.10.2013

goethe ile konuşmalar

johann peter eckermann

kadınlar doğurur doğurmaz bir daha kocaları ile yatmayacaklarını söylerler; ama daha ne olduğunu anlamadan hamile kalırlar.

insanlar, suda yüzerken birbirine çarpan çömlekler gibidir.

değişim için cesaret ve kararlılık gerekir. bu, aynı denize girerken sudan korkmaya benzer; yapılacak şey hızla suya dalmaktır, hemen suyun bir parçası oluveririz.

kendini sınırlamak ve izole etmeyi bilmek en büyük sanattır.

zaman zaman büyük italyan gravürlerine bakmak gibi, her yıl moliere'den birkaç oyun okurum. biz küçük insanlar böyle çok kapsamlı şeyleri aklımızda tutamıyoruz; bu yüzden ara sıra içimizdeki izlenimleri tazelemek için bu yapıtları yeniden okumamız gerekiyor.

şeytan, gerçeği sanıldığından daha sık dile getirir
ne var ki dinleyicileri cahildir (lord byron)

büyük bir zekayı gizleyemezsiniz; çünkü köken ve zeka kişiye öyle damgasını vurur ki, ikisine de bir kez sahip oldunuz mu, ne kadar belli etmemeye çalışırsanız çalışın boşuna. bunlar, yüceliğini hissedemezseniz, yanına yaklaşamadığınız güzelliğe benzeyen güçlerdir.

korku, her düşmanın vücudumuza yerleşmesini kolaylaştıran zayıflıkların ve hassasiyetlerin taşıyıcısıdır.

sonunda kendi yarattığımız yaratıkların kölesiyiz.

ben dünyayı içimde hissetmeseydim, bakan gözlerimle kör kalır, tüm araştırmalarım ve deneyimlerim tümüyle cansız, boşuna çabalar olmaktan öteye gidemezdi. ışık burada, tüm renkler etrafımızı sarmış; ama kendi gözlerimizdeki ışık ve renk olmasaydı, dışımızdaki bu gibi şeyleri algılayamazdık.

sevgi her zaman için pervasız bir yapıya sahiptir.

herkes beklentilerinin karşılanacağı yere gider. bugün incir topladığı ağaçtan yarın da yine aynı meyveyi toplamak ister; eğer bir gecede ağaçta yabani erik büyümüşse, aynı kişinin canı çok sıkılacaktır. eğer insan yabani erik dostuysa, zaten çalılıklara gidecektir.

ben nesnel uğraşılarım içinde zararlı çıkıp yapayalnız kalırken, tamamen öznel olana yakınlık duyan yaşadığım çağa uyum sağlayamadım.

eğer içten gelen eğilimlerimizi aşmaya çalışmayacaksak, aldığımız tüm eğitimin ne anlamı var?

insanların bizimle uyumlu olmalarını beklemek büyük bir ahmaklık.

dünyada çığır açmak için iki şey gerekli: birincisi, insanın çalışan bir kafası olacak; ikincisi de, insan büyük bir mirasa konacak.

sabahları insan çok akıllı ama aynı zamanda da çok endişeli olur; endişe aynı zamanda akıllılıktır çünkü, her ne kadar edilgen olsa da aptallık endişe bilmez.

insan gençlik hatalarını yaşlılığa taşımamalıdır; çünkü yaşlılığın zaten kendine özgü birçok zayıf tarafı vardır.

yaşam çok kısa, insanlar birbirlerini mutlu etmenin yollarını bulmalı.

ilginçtir; işitme ve anlama yetisi ile ilgili her şey konuşmaktan önce gelir; öyle ki kısa sürede her şeyi anlayan kişi, kesinlikle her şeyi ifade edemez.

lessing çok büyük bir zekaydı ve ancak kendisi kadar zeki biri ondan gerçekten bir şeyler öğrenebilirdi. sıradan insanlar için tehlikeli biriydi.

dünyaya gelmesiyle birlikte ona iki büyük miras kaldı: onun payına düşen yanılgı ve yetersizlikti; bunlardan kurtulmak için yaşamı boyunca çok yönlü çalışmalar yapması gerekti.

insan her konuda, ancak sevdiği insandan bir şeyler öğrenir.

aslında her şeyin dahiyane olması dünyanın işine gelmez; dünyadaki hiçbir şeyin dayanağı deha değildir. hatta insanı karmaşaya sürüklemesi, ona tutunacak dal bırakmaması bakımından çok zararlıdır.

insan dünyanın sorunlarını çözmek için doğmaz; ama sorunun neden kaynaklandığını araştırmak ve kendini kavranabilir bir sınırda tutmak için dünyaya gelir.

insanların ve meleklerin diliyle konuşsam; ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz.

gerici ve modası geçmiş akımların hepsi özneldir; oysa ileriye dönük akımların hepsi nesneldir. bizim içinde bulunduğumuz çağ gericidir; çünkü özneldir.

dünyaya ancak olağanüstü şeylerle yararlı olunabilir.

genç bir insanın yazdıklarını, en iyi yine genç insanlar anlar.

insanın ihtiyaç duyduğu şey berraklık ve neşe; bu da onda mükemmel insanların iyi bir eğitimden geçtiği sanat ve edebiyat akımlarına yönelme gereksinimi doğurur; böylece insan kendini iyi hisseder ve sahip olduğu kültürün hazzın başkalarına aktarmaya hazır hale gelir.

kadınlar, altın elmalar koyduğumuz gümüş tabaklara benzer.

kültürü sürekli olarak belirgin bir şekilde saf ve etik olanda aramaktan kaçınmalıyız. önemli olan her şey, biz farkına vardığımızda eğitici olur.

insanın ulaşabileceği en uç şey şaşkınlık; eğer onu ilk olgu şaşırtıyorsa, rahat olabilir; karşısına daha üst düzeyde bir şey çıkmayacak demektir.

bir insan ne kadar yüce ise, o ölçüde olağanüstü güçlerin etkisinde kalır.

insan yaşlanınca, dünya ile ilgili şeyler hakkında gençliğinde olduğundan daha farklı düşünüyor.

yanılgının yeri kütüphaneler, hakikatin yeri ise insan zekasıdır; kitaplar kitaplarla çoğalır; oysa basit olanı kavramayı bilen, karışık şeyleri çözüp belirsiz şeyleri açıklığa kavuşturan insan zekası, hep var olan yasalarla iç içe olmaktan hoşlanır.

nefret kimseye zarar vermez; ama aşağılanma insanı yıkar.

mosheim: şöhret, zahmet ve acının; karanlıksa mutluluğun kaynağıdır.

insan basit bir varlıktır. ne kadar zengin, ne kadar çok yönlü, ne kadar anlaşılması zor olursa olsun, yine de içinde bulunduğu durumların alanı hemen anlaşılır.

aynı olduğumuz konular bizi pasifleştirir; oysa bizi üretken kılan karşıtlıklardır.

ben sadece kız kardeşin kız kardeşe duyduğu sevginin cinsellikten uzak olduğunu düşünürdüm. kız kardeşle erkek kardeş arasında, ister bilinsin ister bilinmesin, cinsel eğilimlerin olduğu sayısız durumun yaşanmış olduğunu bilmezlikten gelmemiz gerekiyor.

bir canlı, ancak doğal gelişiminin zirvesine ulaştığında güzeldir.

gerçek, elmasa benzer; ışınları tek bir yöne değil, birçok yöne yansıtır.

eğer insan sarhoşsa doğruyu bilir.

iyi insancıklar, okumayı öğrenmenin, bir insanın ne kadar vaktini aldığını, ne çabalara mal olduğunu bilmezler. ben bu işe 80 yılımı verdim; hala da amacıma ulaştığımı söyleyemem.

aşk bile, her zaman aynı yaşanmaz; hep kendine özgü ve sevdiğimiz insanın karakteri ve kişiliğine göre değişen bir şeydir.

günlük yaşam en etkili kitaptan daha öğreticidir.

"hiç kimse iki efendiye birden hizmet edemez."

hiçbir devrimde aşırılıklardan kaçınılamaz. politik devrimde başlangıçta genellikle aşırılıkların kesintiye uğramasıdır söz konusu olan; ama çok geçmeden insan kendini kan gölüne ve vahşete gömülmüş bulur.

"insan dünyada faydalı bir şey yapmışsa, yaşam aynı şeyi ikinci kez yapmasını engeller."

j.p. eckermann: yoksulluğum benim felaketimdir.

başkalarının konuşmasına aldırmadan, doğru bulduğum şeyi yaptım. yaptığım işi her yönüyle kavradım ve hedefimin ne olduğunu hep bildim. birey olarak bir hata yapmışsam, onu düzeltebildim.

goethe, 22 mart 1832 tarihinde saat 11.30'da yaşama veda etmiştir. o zamandan beri çalışma odasının önündeki holde duran ayaklı aat 11.30'u göstermektedir. saat rastlantı sonucu mu durmuştur; yoksa goethe'nin sadık bir yakını mı saati durdurmuştur bilinmiyor. ölmeden önce yardımcısı friedrich'e söylemiş olduğu son söz, "pencerenin ikinci kepengini de aç, içeriye daha fazla ışık girsin." olmuştur. bu daha fazla ışık sözü, goethe'nin aydınlanmacı dünya görüşü ile ilintili kılınarak, zaman içinde her tür karanlığa karşı durmak anlamında yorumlanmış, goethe'yi tanımlayan bir ifade olmuştur.

* alıntılanan sözler goethe'ye aittir.

17.10.2011

kuşlar

johann peter eckermann

yavru bir keten kuşu tutmuştum, insanın onu besleyebileceği kadar büyük; kendi kendine beslenemeyecek kadar da küçüktü. yarım gün boyunca onunla uğraştım; hiçbir şey yemek istemeyince, onu iyi ötüşlü bir kuş olan ve uzun zamandır kafeste tuttuğum, pencerenin dışında asılı kafesteki yaşlı bir keten kuşunun yanına koydum. yetişkin kuşun nasıl yediğine bakarak, belki yeme doğru gider ve onu taklit eder diye düşündüm. ama düşündüğüm gibi olmadı, gagasını yetişkin kuşa doğru açtı, rica eder gibi ötüşlerle kanatlarını ona doğru çırptı, bunun üzerine yetişkin keten kuşu merhamet etmekte gecikmedi ve onu yavrusu yerine koydu, kendi yavrusunu beslermiş gibi besledi.

bir de bana gri bir ötleğen ve üç yavru getirilmişti; anne yavruları besliyordu, hepsini büyük bir kafese koydum. ertesi gün bana yuvadan ayrılmış iki bülbül getirdiler, onları da ötleğenin yanına koydum, onlar da aynen evlat edinildi ve beslendi. birkaç gün sonra neredeyse uçacak duruma gelmiş yavru değirmenci kuşlarının bulunduğu bir yuvayı ve sonra beş adi karabaşlı ötleğen yavrusunun bulunduğu yuvayı kafese koydum. bunların hepsini ötleğen benimsedi, besledi, sadık bir anne gibi onlarla ilgilendi. gagası hep karınca yumurtaları ile doluydu; geniş kafesin kah bir köşesinde kah diğer köşesindeydi; ne zaman aç bir yavru ağzını açsa, hemen oradaydı. daha fazlası da oldu! o arada ötleğenin büyüyen yavrusu, küçükleri beslemeye başlıyordu, hem de oyun oynar gibi, biraz çocuksu bir tavırla; ama yine de muhteşem anneyi taklit eden belirgin bir içgüdü ile.

geçen yaz tiefurt yakınlarında iki yavru çalıkuşu yakalamıştım, yuvalarından kısa bir süre önce ayrılmış olmalıydılar; çalılıktaki bir dalın üzerine yedi kardeşle beraber dizilmişlerdi, onları anneleri besliyordu. iki yavru kuşu ipek mendilime koyup weimar yönünde av köşküne kadar yürüdüm, sonra sağa doğru ilm nehri'nin kenarındaki çayırlıktan aşağıya, nehirde yüzülen yerin önünden geçip küçük ormana doğru sola döndüm. burada rahatça çalıkuşlarını incelerim diye düşündüm. ama mendili açar açmaz, ikisi de benden kaçıp otların ve çalılıkların arasında kayboldular, onları aramam boşuna oldu. üçüncü gün rastlantı sonucu tekrar aynı yere gelmiştim, bir kızılgerdanın ötüşünü duyduğumdan, yakında bir yuva olduğunu tahmin ettim, her yana baktıktan sonra yuvayı gerçekten buldum. yuvada neredeyse uçacak duruma gelmiş yavru kızılgerdanların yanında benim iki yavru çalıkuşunu görünce çok şaşırdım, büyük keyifle onların arasına katılmış, kendilerini yaşlı kızılgerdana besletiyorlardı. bu oldukça ilginç keşfim beni çok sevindirmişti. öyle akıllısınız, başınızın çaresine öyle güzel bakmayı biliyorsunuz, iyi yürekli kızılgerdanlar da size öyle merhametle yaklaşıyorlar ki, diye düşündüm, böylesine konuksever ilişkiyi bozmak bana düşmez, aksine bana düşen en iyi şekilde büyümenizi istemektir.