31.3.17

uzun lafın kısası

robert owen: insan koşulların yarattığı bir varlıktır.

barış bıçakçı: en büyük ahlaksızlık bir aşkı yaşamamaktır. hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir.

jack london: kölelerden meydana gelen hiçbir devlet ayakta kalamaz.

epiktetos: ne yazık ki, para söz konusu olduğunda aldığımız önlemleri, ruhumuz söz konusu olduğunda ihmal ediyoruz.

gerard de nerval: pervasız içtenliğim sadakatimin en sağlam güvencesidir.

charles baudelaire: saygıya değer üç varlık var: keşiş, savaşçı, ozan. bilmek, öldürmek ve yaratmak. öteki insanlar angaryacı sürüsüdür, kırbaçlanmak üzere yaratılmışlardır, meslek denilen şeyleri uygulamak için.

kemal sayar: içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyarız.

mary wollstonecraft: kendi vicdanımız filozofların en aydınlanmış olanıdır.

alexander nehamas: herkes tarafından kayıtsız şartsız kabul edilmesi gereken hiçbir değerler kümesi yoktur.

octavio paz: şairlerin yaşam öyküsü yoktur, onların yaşam öyküsü yapıtlarıdır.

stendhal: tüm dinler birçok insanın korkusu ve az sayıdaki kişinin akıllılığı üzerine inşa edilmiştir.

alper canıgüz: dünya hala dönüyor işte. bütün pespayeliğiyle.

28.3.17

kitapla direniş

tomris uyar

birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.

oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

"en iyi makyaj, hafifçe silinmiş olandır."

yıllar önce abd'de büyük ikramiyeyi kazanan yaşlı bir kadına, "uğurlu sayınızı mı seçtiniz?" diye sorduklarında şu yanıtı almışlar: "yok canım. düşümde 6 ve 7 rakamlarını gördüm. altı kere yedi 49 ettiği için 49'la biten bir bilet aldım."

günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.

türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.

benim bu toplumda en beğenmediğim şey, hanımefendi ile başlayıp canım'a giden konuşmalar. on dakika içinde oluyor bu. telefonda bile oluyor.

yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.

beklenen okur, her zaman beklenmediklerden çıkar.

iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.

edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz. 

her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.

kişi kendinden ne zaman vazgeçer? tutkusunu evcilleştirdiğinde. özürler çeşitlidir: alışkanlık, yaşam karşısında ürkeklik, yalnız kalma korkusu, dayanak yoksunluğu, çocukların mutluluğu, eş dost ya da çevre baskısı vb.

türk öyküsüne nereden düştüğü belli olmayan bir kuyruklu yıldızdır sait faik.

22.3.17

kitle ve iktidar

elias canetti

insanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. insan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, hiç değilse sınıflandırmak ister. yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir.

uygar yaşam dokunulmaktan kaçınmaya yönelik çabaların sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

hakkında kesin bir bilgi sahibi olmaksızın, hiçbir sosyal olayı anlamak mümkün değildir.

vaaza katılan bir adam kendisi için önemli olanın vaaz olduğuna dürüstçe inanır. oradaki çok sayıdaki dinleyicinin mevcudiyetinin ona vaazdan çok daha fazla tatmin verdiği söylenecek olsaydı, buna çok şaşırır, hatta hiddetlenirdi.

bir kitlenin iç yaşamının en çarpıcı özelliklerinden biri zulme uğramış olma duygusudur; bu duygu bir kez ve sonsuza dek düşman ilan ettiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirliliktir. böyle bir kitledeki herkes bağrında, yemek, içmek, sevişmek ve yalnız kalmak isteyen küçük bir hain taşır.

her türden yangın felaketinin insanlar üzerinde büyülü bir etkisi vardır.

insanlar "çocuklar uğruna" bir şeyleri biriktirir ve başkalarının açlıktan ölmesine izin verirler. aslında yaptıkları, yaşadıkları sürece her şeyi kendilerine saklamaktır.

yalnız yiyen herkes, bu işlemin başkalarının gözünde ona sağlayacağı prestijden feragat etmiş demektir.

hayatta kalanlara gösterilen düşmanlık, hayatta kalmayı kendi ayrıcalıkları olarak gören despot hükümdarlarda yaygındır; bu onların gerçek serveti ve en değerli mülküdür. büyük bir tehlike atlatıp hayatta kalarak dikkat çekme cüretini gösteren herhangi biri ve özellikle de çok sayıda başka insan ölürken hayatta kalan biri, despot hükümdarların alanına izinsiz girmiş sayılır ve hükümdarların nefreti hayatta kalanlara yönelir.

19.3.17

eskilerin dünyası

leopold von sacher-masoch

tek başına zevktir var olmayı değerli kılan. zevk alan, yaşamdan zor kopar; cefa veya sıkıntı çeken, ölümü bir arkadaş gibi selamlar; ama zevk almak isteyen, neşe ile yaşamalıdır. antik dönemin bağlamında, başkalarının sırtından zevkusefa içinde yaşamaktan, hiçbir zaman merhamet göstermemekten çekinmemelidir; başkalarını arabasının önüne, sabana koşmalıdır, aynı hayvanlar gibi; onun gibi hisseden, zevk almak isteyen insanları, pişman olmadan, onun keyfi için köle yapmalı, hizmetinde sömürmelidir; kendisini iyi hissedip hissetmedikleri sorulmamalıdır.

eskilerin dünyası işte böyleydi: zevk ve gaddarlık, özgürlük ve kölelik her zaman el eleydiler; olimpik tanrılar gibi yaşamak isteyen insanların, göllerine atacakları köleleri ve üzerlerine biraz kan sıçramasından rahatsız olmadan, zengin sofralarında yemek yerken birbirleri ile savaştıracak gladyatörleri olmak zorundadır.

18.3.17

yaşamın anlam ve amacı

alfred adler

bir insanda toplumsallık ruhu oluşmuşsa, o insan hiçbir vakit cesaret ve umudunu yitirmez.

düşler, bireylerin karşılaştıkları sorunlara kolay yoldan çözüm bulma çabalarıdır; bazen de bir insandaki cesaret eksikliğini açığa vururlar.

insanlar sağ ile solun, aynı şekilde erkekle dişinin, sıcakla soğuğun birbirine karşıt şeyler olduğuna inanırlar çoğu zaman. ne var ki bunlar bilimsel açıdan birbirinin karşıtı değil çeşitlemelerdir yalnızca. bir cetvel üzerinde tasarlanan bir sınır değere yakınlıkları dikkate alınarak sıralanmış aşamalardır. aynı şekilde iyi ve kötü, normal ve anormal de birbirlerinin karşıtı değil, değişik aşamalarıdır. uyku ve uyanıklığı, gündüzki düşüncelerle gece düşteki düşünceleri birbirinin karşıtıymış gibi ele alan her kuram, zorunlu olarak bilimsel nitelik taşıyamaz.

nazlı büyütülmüş bütün çocukların hastalığıdır korku. korkudan yararlanarak çevresindekilerin dikkatini üzerlerine çekebildikleri için, bu duyguya yaşam üsluplarının mimarisi içinde her zaman yer verirler. korku yardımıyla amaçlarına -anneyle yeniden bağlantı kurma- ulaşmaya çalışırlar. korkak bir çocuk, şımartılmış ve bundan böyle de şımartılmak isteyen biridir.

bir çocukla savaşta başarı şansı hiçbir zaman yoktur, bir çocuk zora başvurularak asla yenilgiye uğratılamaz ya da işbirliğine razı edilemez. bu tür kavgalardan hep zayıf olan taraf zaferle çıkar.

günümüz uygarlığında insanlar çoğunlukla toplum yaşamına iyi hazırlanamamaktadır. bizler fazlasıyla kişisel başarıya eğilim gösterecek gibi yetiştiriliriz; yaşama ne verebileceğimizi değil, yaşamdan ne çıkar sağlayabileceğimizi düşünmeye alışmışızdır.

hayatta dikiş tutturamamış kişilerin yaşamını geriye doğru izlediğimizde, hemen her zaman ödevlerini doğru dürüst yerine getirememiş bir anneyle karşılaşırız; bu anne çocuğunu yaşama ilk çıkış için olumlu bir hazırlıkla donatamamıştır.

17.3.17

usdışılığın burgacında

george sabine

schopenhauer hem doğanın hem de insan yaşamının arkasında "istenç" diye adlandırdığı kör bir gücün kavgasını, sonu gelmeyen bir amaçsız uğraşıyı, her şeyi arzulayan ve hiçbir şeyde doyum bulmayan, yaratan ve yıkan; ama hiçbir zaman ulaşamayan huzursuz ve anlamsız bir çabayı görüyordu. bu usdışı güç burgacında yalnız insan kafası, görünüşte bir düzene sahip, usa uygunluk ve amaç düşünün kararsız bir biçimde yer aldığı bir küçük ada kurar.

schopenhauer'un kötümserliği, böyle bir dünyada insan dileklerinin boşluğunun, insan çabasının küçüklüğünün ve insan yaşamının umutsuzluğunun ahlaki bir sezinlemesi üzerine kuruluydu. köklerini, özellikle maddeci bir insanın küçük değer ve erdemlerine, yaşam ve gerçeğin anlaşılmaz güçlerini, adet ve mantık kurallarıyla bağlayabileceğini düşleyen silik ve bayağı kimselerin kendini beğenmişliğine, durumundan memnunluğuna ve rahatlığına karşı duyduğu tiksintiden alıyordu. schopenhauer, pek de haklı olmadan, bu yarı kör manevi gururun, karşıtı olan hegel'de bulunduğuna inanıyordu. tarihin mantığına karşı, istence onu denetleyerek değil, yadsıyarak egemen olan dahinin, sanatçının ve evliyanın yaratıcılığını çıkardı.

schopenhauer'a göre insanoğlunun umudu ilerlemede değil, yok olmadadır; çaba ve başarısının düşlerden başka bir şey olmadığını anlamadadır. bu kurtuluşa, arzusuz bilinçlilik olan dine aşırı bağlılıkla ya da güzelliği tasarlayarak ulaşacağını düşünüyordu. schopenhauer günlük yaşamın ahlakını, acıma duygusundan, acının kaçınılmaz olduğu ve bütün insanların sefalette asıl olarak birbirlerine eşit oldukları anlayışından çıkarıyordu.

usdışıcılıkla insanseverliğin, istenç ile tasarlamanın bu tuhaf bileşimi nietzsche tarafından parçalandı. çünkü eğer yaşam ve doğa gerçekten usdışı iseler, usdışılık usça olduğu gibi ahlakça da onaylanmalıdır. eğer başarının, insan doğasının körü körüne çabalamaya sürüklendiği anlamı dışında bir anlamı yoksa, insan başarısının yerine yalnız çabalaması kabul edilebilir ve olanak varsa bunu zevkle yapar; değerli olan şey uğraş verme, hatta doğrudan doğruya uğraşmanın umutsuzluğudur. kişiliğin iç güçleri acıma ve vazgeçme değil, yaşamın onaylanması ve erk sahibi olma istencidir.

nietzsche bayağı, kendini beğenmiş ve sahtekar insanların schopenhauer'un söylediği kadar aşağılık olduklarını kabul ediyor; ama bunları aşan insanın evliya değil kahraman olduğunu söylüyordu. bütün ahlaki değerlerin buna uygun olarak değiştirilmesi gerekir: eşitliğin yerine doğuştan üstünlüğün kabul edilmesi, demokrasinin yerine mert ve güçlü olanın aristokrasisi, kendini silme ve insancıllığın yerine katılık ve kendini beğenme, mutluluğun yerine kahramanca yaşam, çöküşün yerine yaratış.

nietzsche'nin de dirençle belirttiği gibi bu, gerçekten yığınlara uygun bir felsefe değildi; başka bir deyişle yığınlara aşağı düzeyde varlıklar olarak uygun düşecek bir yer vermekte ve onlar için sağlıklı içgüdünün önderi izleme olduğunu söylemektedir. bir kez bu sağlıklı içgüdü bozulursa, yığınlar yalnızca bir köle ahlakı, bir insancıllık, acıma ve kendini yadsıma kuramı yaratır; bu bir ölçüde onların kendi aşağılıklarını yansıtır. ama daha doğru olarak yaratıcıların güçlerini kısırlaştıracak keskin bir zehir, aşağılık ve aldatıcı bir buluştur. çünkü bayağı insanın özgünlüğün bozucu gücü kadar tiksindiği ya da korktuğu başka hiçbir şey yoktur.

böyle bir köle ahlakının iki büyük yapısını nietzsche demokrasi ve hristiyanlıkta buluyordu; bunların her birinin, kendi yönünden, bayağılığın sonsuzlaştırılması ve bir çöküş simgesi olduğu inancındaydı. nietzsche, muhalefeti ezen, mutluluğu hor gören ve kendi kurallarını yaratan kahramanını, üstün insanı, "büyük sarışın canavar"ı betimlemek için ağır deyimler bulmak üzere sözlüğün altını üstüne getirmiştir. ama felsefesini her türlü devrimciye ve özellikle genç devrimcilere beğendiren şey, çağdaş burjuvanın madde düşkünlüğünü ve bayağılığını suçlamasıydı.

12.3.17

anılar, düşler, düşünceler

carl gustav jung

insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

inancın en büyük günahı, deneyime izin vermemesidir.

kocalarını sevmeyen kadınlar çoğu zaman kıskanç olurlar ve kocalarının dostluklarını engellemeye çalışırlar. kocalarının tümüyle onların olmasını isterler; çünkü onlar tümüyle kocalarına ait değillerdir. kıskançlığın özünde sevgisizlik yatar.

geçmiş ürkünç bir gerçektir ve varlığını sürdürürken tatmin edici bir yanıt bulup canını kurtaramayan herkesi yakalar.

insan nedir ki? tümü, köpek yavruları gibi aptal ve kör doğuyor ve tanrı'nın öbür yaratıkları gibi yalnızca içinde el yordamıyla dolaştıkları karanlığı hiçbir zaman yeterince aydınlatamayan iyice solgun bir ışığa sahipler.

kültür, cinselliğin bastırılmasının kötü bir sonucu olduğunda bir gülmeceye dönüşür.

ensest aslında geleneksel olarak tanrıların ve soyluların dünyasının bir parçasıdır ve çok ender vakalarda kişisel bir soruna bağlıdır. ensestin genelde çok güçlü bir dinsel boyutu olduğu için tüm evren bilimiyle ilgili şeylerde ve birçok mitte belirleyici bir yeri vardır.

mantığa aşırı değer verme siyasal mutlakiyete benzer: her ikisinin egemenliğinde de birey kısırlaşır.

zihin, gelip geçen kuşaklar gibi, bir şeyi öğrenebilmek için, o şeyin karşıtı, burası ve orası, altı ve üstü, öncesi ve sonrası olduğu varsayımından yola çıkar.

hiçbir şey bir insanın kendine düşman olmasından daha çok acı veremez.

küçük ve geçici bilincimizin farkına varabildiği şeylerin dışında hiçbir şeyin varlığından haberimizin olmamasının ne anlama geldiğini kavrayabilmekten henüz çok uzağız.

8.3.17

kendi hayatının şiirini yazanlar

stefan zweig

utanç duygusu her türlü gerçek otobiyografinin düşmanıdır.

sanat bize gerçekleri sezgi yoluyla gösterir. bir sanat eserindeki güzelliği ve gerçeği, aklımızla değil sezgimizle kavrarız.

"insanlığı incelemenin en uygun yolu, insanı incelemektir." (pope)

sanat alanında, en yakınımızda bulunan şey her zaman için ulaşılması en güç olanıdır; en kolaymış gibi görünen görev ise en ağırıdır.

ubi bene ibi patria: nerede rahat edersen, vatanın orasıdır.

ünlü kişiler kendi hayatlarını anlatırken hiçbir zaman hür değildirler; çünkü hayatlarının imajı, sayısız insanın hatıralarında ya da hayallerinde daha önceden belirmiş bir imajla karşılaştırılmaktadır; böylece onlar, ister istemez portrelerini, daha önce şekillenmiş bir efsaneye uygun gelecek şekilde çizmek zorundadırlar.

herkesin bu derece birbirine benzediği bir toplumda, yalnızca anormalliğin bir değeri vardır, "ancak bir parça olağanüstü olan kimselerde ilginç bir şeyler bulunabilir." (stendhal)

bir insan kendi çağı ile birlikte yaşadığı ölçüde çağı ile birlikte ölüp gider. oysa gerçek özünü ne kadar kendine saklarsa, gelecek nesillere ondan o kadar bir şeyler kalır.

sanat ölmez, yalnızca yeni bir yön alır.

edebi bir eser, ancak bize hayal ürünü bir eser olduğunu unutturduğu ve gerçeğin ta kendisiymiş gibi geldiği zaman kusursuzluğa ulaşmış demektir.

ancak gagasıyla ve tırnaklarıyla eşeleyerek en iyi olan şeyi arayıp bulmak, işte bütün bilgelik buradadır; insan yalnız kendisi için filozof olmalı, insanlık için değil.

kavranılamayan bir şeye bile yaratıcı bir anlam vermek ve bir kenara itilmesi mümkün olmayan şeyin gerçekliğini kabul etmek için gösterilen kahramanca çabadan daha büyük hiçbir şey yoktur.

şeytan

john maynard keynes

profesör freud'un şimdiye kadar, yayımladığı bütün hasta öykülerinin düşüncelerini örneklemek ve okurlarında bunları daha iyi canlandırmalarını sağlamak için tamamıyla uydurulmuş olduğunu kabul etsek bile, bunun şu aşamada freud'un kuramlarını destekleyen iddiayı fazla zayıflatmayacağını söyleyebilirim. demek istiyorum ki, o kuramları ciddiye alan görüş, esas itibariyle bugün o kuramların insan psikolojisinin işleyişiyle ilgili yeni ve doğru şeyler içerdikleri için bizim kendi sezgilerimize hitap etmelerine bağlıdır; yoksa bugüne kadar yayımlandığı kadarıyla, sözümona tümevarımsal doğrulamalara değil. freud, başka hiçbir nedenden dolayı olmasa bile yalnızca, ister sevelim ister sevmeyelim, çağımızın büyük, sarsıcı ve yenilikçi dehalarından biri olduğu için olağanüstü bir ciddiyetle ve yansız bir şekilde dikkate alınmayı hak etmektedir; yani bir tür şeytan olduğu için.

7.3.17

insan neyle yaşar?

tolstoy

insan ana-babasız yaşar, tanrısız yaşayamaz.

her insanın kendisi için kaygılanarak değil, sevgiyle yaşadığını öğrendim.

hiçbir insan akşama çizmeye mi, yoksa ölü terliğine mi ihtiyacı olacağını bilemez.

insanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım; oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş. seven insan tanrı'nın, tanrı da onun içindedir; çünkü tanrı sevgidir.

insan öldürmek kolay; ama kan ruhuna da sıçrar. insan öldürenin ruhu kanar. kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın, sonra bir bakarsın ki yok ettiğini sandığın kötülükten daha beteri senin içinde büyüyor.

musibete boyun eğersen gün gelir musibet de sana boyun eğer.

dünyada barış, insanda iyi niyet olmalı.

kâr, zararın kardeşidir. bugün zengin olduğun halde yarın kendini dilenirken buluverirsin.

mutluluğun yolu

rene descartes

bence bir kimse, başkasından hiçbir şey beklemeden, kendi kendine mutlu olabilir; yeter ki şu üç şeye riayet etsin:

birincisi, hayatın bütün hal ve şartlarında neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini bilmek için daima aklını mümkün olduğu kadar iyi kullanmaya çalışmalıdır.

ikincisi, aklın ona öğütleyeceği her şeyi, ihtiraslarının ya da iştihalarının aldatmasına kapılmaksızın sağlam ve değişmez bir kararlılıkla yerine getirmelidir ve işte bence erdem sayılması gereken şey bu kararlılığın sağlamlığıdır.

üçüncüsü, o kişi böyle elinden geldiğince akla uygun olarak davranırken, sahip olmadığı bütün varlıkların tamamen iktidarı dışında kaldığını düşünmeli ve böylelikle, onları asla arzulamamaya kendisini alıştırmalıdır; çünkü, hiçbir şey arzu kadar, esef ya da pişmanlık kadar bizi mutlu olmaktan alıkoyamaz.

eğer her zaman aklımızın buyurduğu şeyleri yapacak olursak, olaylar sonradan bize yanıldığımızı gösterseler bile, pişmanlık duymamız için hiçbir zaman bir neden bulunmayacaktır; çünkü bunda bizim hiçbir kusurumuz yoktur.

6.3.17

maori vs. moriori

jared diamond

yeni zelanda'nın beş yüz deniz mili doğusundaki chatham adaları'nda moriori halkı yüzlerce yıllık bağımsızlığını 1835 yılı aralık ayı'nda akıl almaz bir vahşet sonucu yitirdi.

bir gün fok avlamaya çıkan bir avustralya gemisi yeni zelanda'ya giderken chatham adaları'na uğradı ve yeni zelanda'ya bu adalardan haberlerle döndü:

"balıkları, kabuklu deniz hayvanları çok bol; göllerinde yılan balığı kaynıyor; karaka meyvesi istemediğiniz kadar. epey insan var ama savaştan anlamıyorlar, silahları yok.''

900 maori'nin chatham adaları'na yelken açması için bu haber yeterliydi. çevre koşullarının ekonomiyi, teknolojiyi, siyasal örgütlenmeyi, savaş becerilerini kısa sürede nasıl etkilediğini bu sonuç çok açık olarak gösteriyor.

1835 yılının 19 kasım'ında silahlı, sopalı, baltalı 500 maori'yi taşıyan bir gemi gelmiş, 5 aralık'ta bunu 400 maori taşıyan bir başka gemi izlemişti.

maoriler gruplar halinde moriori yerleşim yerlerine geliyor, moriorileri esir aldıklarını ilan ediyor, karşı çıkanları öldürüyorlardı. morioriler örgütlü bir direniş gösterseler maorileri o zaman yenebilirlerdi; çünkü sayıları onlarınkinin iki katıydı. gelgelelim moriorilerin anlaşmazlıkları barışçı yöntemlerle çözmek gibi bir gelenekleri vardı. yaptıkları bir meclis toplantısında savaşmama, onun yerine barış, kardeşlik içinde kaynakları paylaşmayı önerme kararı aldılar.

morioriler bu önerinin teklifini yapamadan önce maoriler topluca saldırıya geçtiler. birkaç gün içinde yüzlerce moriori'yi öldürdüler, çoğunu pişirip yediler, geri kalanların hepsini de esir aldılar. ileriki birkaç yıl içinde çoğunu da canlarının istediği gibi öldürdüler.

hayatta kalan bir moriori şunları hatırlıyor:

"maoriler bizi koyun gibi boğazlamaya başladılar. çok korkmuştuk. çalılıkların arasına kaçtık, yerin altındaki oyuklara, düşmanın elinden kurtulmak için nereyi bulursak oraya saklandık. saklanmanın hiçbir yararı yoktu, bizi bulup öldürüyorlardı; erkek, kadın, çocuk demeden."

bir maori ise şöyle anlatıyor:

"göreneklerimize göre el koyduk ve herkesi yakaladık. tek bir kişi bile kaçamadı. bazıları bizden kaçtı, onları öldürdük, ötekileri de öldürdük. n'olmuş yani? bizim göreneğimiz buydu."

morioriler ile maoriler arasındaki bu çatışmanın acı sonunu tahmin etmek hiç de zor değildi. morioriler avcılıkla ve yiyecek toplamakla geçinen nüfusları az, yalıtılmış bir topluluktu, en basit teknoloji ve silahlarla donatılmışlardı, savaş deneyimleri yoktu, güçlü önderlerden ya da örgütlenmeden yoksundular.

yeni zelanda'nın kuzey adası'ndan gelen maorilerse sürekli olarak kıyasıya savaşlar yapan, nüfus yoğunlukları fazla olan çiftçi bir toplumun üyeleriydi, daha ileri teknolojileri ve silahları vardı, güçlü önderlerin yönetimi altında yaşıyorlardı. kuşkusuz bu iki toplum karşı karşıya geldiğinde maoriler moriorileri öldürecekti, bunun tersi olmayacaktı.

5.3.17

yalnız yaşam

schopenhauer

insanın bu dünyada yalnızlık ve bayağılıktan birini seçmekten başka şansı yoktur.

insanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. onları hem topluma hem de uzak ülkelere yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir. bu yüzden, sürekli dışarıdan ve üstelik çok güçlü, yani özü kendilerininkine benzeyen bir uyarılmaya gereksinirler. bu uyarılma olmadan, zihinleri kendi ağırlığı altında çöker ve ezici bir uyuşukluğa düşer.

tek tek kişilerde, yalnızlık ve kendini yalıtma eğilimi, her zaman kişinin entelektüel değerinin ölçüsüne göre ortaya çıkacaktır. çünkü bu eğilim, salt doğal, doğrudan doğruya gereksinimlerin ortaya çıkardığı bir eğilim değil, daha çok bulunulan deneyimlerin ve bu deneyimler üzerine düşünmenin sonucudur; yani insanların çoğunun ahlaki ve entelektüel açıdan sefil niteliği hakkında ulaşılmış bir kavrayıştır; bu sefillikte en kötüsü, bireylerin birbirlerinin ahlaki ve entelektüel yetersizlikleri üzerinden dolap çevirmeleri ve karşılıklı olarak birbirlerinin ekmeğine yağ sürmeleridir. bunun sonucunda insanların çoğuyla ilişki kurmayı hazzedilmez ve hatta katlanılmaz kılan, her türlü, son derece çirkin olay ortaya çıkmaktadır. bu dünyada zaten çok sayıda kötü şey varken, toplum bunların en kötüsü olarak kalmaktadır. bu yüzden, arkadaş canlısı bir fransız olan voltaire bile, "yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor." demiştir.

entelektüel açıdan yüksek bir insana, yalnızlık ikili bir yarar sağlar: birincisi, kendi kendisiyle olmak ve ikincisi, başkalarıyla birlikte olmamak. "tüm belalar, yalnız kalma yeteneğimizin olmayışından gelir başımıza" diyor la bruyere. arkadaş canlılığı, bizi büyük çoğunluğu ahlaki açıdan kötü ve entelektüel açıdan bön ya da yanlış olan varlıklarla ilişki içine soktuğu için, en tehlikeli ve hatta yıkıcı eğilimlerden biridir. arkadaş canlısı olmayan biri, böyle varlıklara gereksinmeyen biridir. kendi başına, topluma gereksinmeyecek denli çok şeye sahip olmak bile yeterince büyük bir mutluluktur; çünkü hemen hemen tüm acılarımız toplumdan kaynaklanır ve mutluluğumuzun sağlıktan sonraki en önemli unsurunu oluşturan zihinsel huzur her toplum tarafından tehlikeye sokulur ve önemli ölçüde bir yalnızlık olmadan var olamaz. zihinsel huzur mutluluğuna nail olabilmek için, kinikler her türlü mülkten uzaklaşırlar. aynı amaçla toplumdan uzaklaşan biri, en bilgece yöntemi seçmiştir.

chamfort: bazen, yalnız yaşayan birinin, toplumu sevmediği söylenir. bu durum, bir kişinin gezintiye çıkmayı sevmediğini söylemeye ve bunun kanıtı olarak da, geceleri bondy ormanında gezmeye çıkmayı sevmediğini göstermeye benzer.

yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. zaman zaman bundan yakınacaklardır; ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.

iç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir; yani sakin, alçak gönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. çünkü bir kişi kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar.

buna karşılık öteki aşırı uçtaki kişi, sıkıntıya düşer düşmez hemen ne pahasına olursa olsun oyalanmayı ve topluma karışmayı isteyecektir ve her şeyle kolaylıkla yetinecek, kendi kendisinden kaçtığı gibi kaçmayacaktır onlardan. çünkü, herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta, bir kişinin kendinde neye sahip olduğu ortaya çıkar: işte aptal adam, kendi zavallı bireyselliğinin sırtından atamayacağı yükü altında inim inim inliyor; öte yanda yüksek yetenekli kişi, en ıssız ortamı bile kendi düşünceleriyle şenliklendiriyor ve canlandırıyor. bu yüzden seneca'nın söylediği çok doğrudur: omnis stultitia laborat fastidio sui (lat. aptallık kendi kendisinden bıkmaktan mustariptir.)

her bir arkadaş canlılığı, kendi entelektüel değeriyle ters orantılıdır ve "o, toplum içine girmekten hoşlanmaz" demek, hemen hemen "o, büyük özellikleri olan bir adamdır" demektir.

bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa, başkaları onun için o kadar az şey ifade ederler. içsel değeri ve zenginliği olan insanları, başka insanlarla bir arada olmayı, belirgin bir kendini yadsımayla aramak bir yana, bu bir arada olmanın istediği fedakarlıkları yapmaktan bile uzak tutan şey, belirli bir her şeye yeterlilik duygusudur. sıradan insanlar bunun tam tersini arkadaş canlılığı ve uyumluluk içinde yaparlar. çünkü bunlar için başkalarına katlanmak, kendi kendilerine katlanmaktan daha kolaydır. dünyada gerçekten değerli olana saygı gösterilmez ve saygı gösterilenin de hiçbir değeri yoktur. bu yüzden kendi köşesine çekilmiş olmak, değerliliğin ve seçkinliğin kanıtı ve sonucudur.

4.3.17

yolları çatallanan bahçe

jorge luis borges

aynalar ve babalık tiksinçtir; çünkü her ikisi de bu evreni çoğaltıp dağıtırlar.

birbirinden farklı bilimlerin alanında ustalaşan bireylerin sayısı oldukça kabarıktır; ama yaratıcı olabilenlerin, hele bu yaratıcılığı sağlıklı ve sistemli bir tasarımın emrine verebilenlerin sayısı çok azdır.

gerçek çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmez.

tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanlığı kirletmesi haksızlık sayılmaz; gene bu nedenle tek bir yahudi'nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. belki de schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır. shakespeare bir anlamda o sefil john vincent moon'dur.

kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur.

korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli.

bütün estetik devrimler insanı sorumsuzluğa ve kolaycılığa kışkırtır.

"düşünmek, çözümlemek, uydurmak (diye yazmıştı bana) kuraldışı edimler değildir; zekanın olağan soluk alıp verişidir bunlar. bu işlevin arada sırada yerine getirilmesini kutsamak, eski çağlardan kalma yabancımız olan düşünceleri bir kenara biriktirmek, gözlerine inanamamanın sersemliğiyle doctor universalis denen kişilerin neler düşünebildiklerini hatırlamak, tembelliğimizi ya da barbarlığımızı itiraf etmek demektir. insan, kafasında her türlü düşünceyi barındırabilmeli; sanıyorum gelecekte durum böyle olacak."

3.3.17

şişmanlık

clarissa pinkola estes

tek bir güzellik ve davranış idealine uyan huy, tavır ve çerçeveye sokulmaya çalışılan kadınlar, hem beden hem de ruh açısından tutsak düşer ve bir daha özgürleşemezler.

beden büyüklüğünü ve beden imgesini çarpıtan baskıcı ve yıkıcı yeme bozuklukları gerçek ve trajik olmakla birlikte, bunlar çoğu kadın için norm değildir. iri ya da ufak, geniş ya da dar, kısa ya da uzun olan kadınların böyle olmalarının nedeni, büyük olasılıkla akrabalarından beden şekillerini miras almış olmalarıdır; şu andaki akrabalarından değilse bile, bir ya da iki kuşak geridekilerin bedenlerini miras alırlar.

bir kadının miras aldığı fiziksel özelliklerini yermek ya da yargılamak, kuşaklar boyunca kaygılı ve nevrotik kadınlar yaratmak anlamına gelir. bir kadının miras aldığı biçim üzerine yıkıcı ve dışlayıcı yargılarda bulunmak, onu çok önemli ve değerli bazı psikolojik ve tinsel hazinelerden yoksun bırakır. onu, kendi ataları tarafından verilmiş olan beden tipinden duyduğu gururdan yoksun bırakır. ona bu bedensel mirası küçük görmesi öğretilirse, o da ailesinin geri kalanıyla kurduğu kadınsı bedensel özdeşimini kıyasıya eleştirip ondan uzaklaşır.

bedenlerine ilişkin olarak hissettikleri yoğun kaygılar, kadınları yaratıcı hayatlarından ve başka şeylerle ilgilenme gücünden büyük ölçüde yoksun bırakmaktadır.

kadınların psişelerinde ve bedenlerinde bir yara varsa, kültürün kendisinde ve hatta doğanın kendisinde buna uygun düşen bir yara vardır. gerçek bir bütüncül psikolojide, bütün dünyalar ayrı ayrı değil, karşılıklı bağımlı varlıklar olarak anlaşılır. kültürümüzde kadının doğal bedeninin yontulmasına dair bir sorun varken, çevremizdeki doğanın yontulmasına ve yine kültürün günün modasına uygun parçalara yontulmasına dair buna denk düşen bir sorunun bulunması şaşırtıcı değildir. bir kadın, kültürün ve yeryüzünün parçalanmasını bir gecede durduramayabilir; ama kendi bedenine bunu yapmayı bırakabilir.

birçok insan, bedenine sanki bir köleymiş gibi davranır ya da belki iyi davransa bile, bir köleden farksız olarak istek ve geçici heveslerini yerine getirmesini talep eder. bedenimiz, kendimizi ondan kurtarmaya çabaladığımız ve ağzı dili olmayan budala bir varlık değildir. doğru açıdan bakılırsa, öteki dünyalara ve deneyimlere giden bir roket gemisi, bir dizi atomik yonca yaprağı, bir nörolojik göbekler yumağıdır.

beden, toprak gibidir. kendine yeten bir arazidir. aşırı yapılaşmaya, parsellere bölünmeye, kesilip koparılmaya, altının oyulmasına ve gücünün kırpılmasına her arazi parçası gibi duyarlıdır. kalçalar bir nedenden ötürü geniştirler. içlerinde yeni bir hayat için satenli fildişinden bir beşik vardır. bir kadının kalçaları, bedenin hem yukarısı hem de aşağısı için avara demiridir; ana kapıdır, rahat bir yastık, sevginin tutamakları, çocukların arkasına saklanacakları bir yerdir. bacaklar bizi götürmek, kimi zaman ileri doğru iteklemek için düşünülmüştür; kalkmamıza yardımcı olan makaralardır, bir sevgiliyi kuşatmaya yarayan halkalardır. çok fazla bu ya da çok fazla şu olamazlar, neyseler odurlar.

1.3.17

kıştan kalan soğukluk

turgut uyar



yine de kötü bir kış geçirmedik sanıyorum
altın düştü örneğin
karlar beyaz yağdı, direndi uzun zaman
geleceğin sevgisi bir aklık olarak başladı
sevgilim senin ellerin bir keçisever kadar taze
sevgilim kolera yavaşladı
üstelik birkaç kez de aya gidildi
gelindi bile

şimdi ey benim badem gözlüm
su çiçeği, kızamık boğmaca geçirmişim
ancak ölünce hatırlanan sarışınım
altın sarısının beyaza dönüştüğü şu günlerde
sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde
kararlı yüreğin bir manşeti yadırgarken
silah kullanmayı isterken ellerin şu günlerde
-sana onu da öğretirim-
yüreğin kıpır kıpır yerinde duramazken
saçını taramamaktan aktardığın sıkıntı
sarı bir boya halinde parmaklarına yayılırken
öyle bir sarı boya ki kanlardan damıtılmış
ve kanların bağışlamaz dirimini taşıyan
sana bir türkü söyleyeyim
güzel olmasın gerçek olsun
beklet kendini hazır dur
adı belirsiz bademlerle birlik dur
söğütlerle birlik dur
kağnı güdenlerle birlik dur
şehir kuşatanlarla birlik dur
ölen ve yara alanlarla birlik dur

bir tarihte bir dağ yamacında
onikibinsekizyüzelliüç kişi öldü
yamaç yeşildi çünkü bir bahara başlıyordu
ölenlerin bir kısmı, tüfeksiz, onların bir kısmı
tüfek müfek bir yana donsuz gömleksizdi
sayı bilmezlerdi toptandılar
böylece bir yerlerde toplandılar
yürekleri uzun bir süre atmadı
aslında
çoğu da insan olduğundan yüreksizdi

bir sürü alan ve ova bir sürü ağaçaltı ve orman
ölmemeye bir sürü bahane
örneğin suyu görünce hemen ayaklarını soktular
çünkü gölgeli bir su her zaman
bitmemiş bir yapıda eski bir zaman
çünkü sonu buysa
ölmek elbette gereksizdi

bilirim hoşuna gitmiştir bu ilkel türkü
ilkelliği bütün bir yaz ve kış yaşanan
çünkü sağlıklı bir güneşe taparsın sen
her bir ışını şiir yazanlara umut ve hüzün veren
bir karanfil olarak sürer gider belleğinde
atı ve insanı doyuran çavdar
sevgilim hazırlığın tamdır
ve şiire artık saygın yok
üstelik ben de seninleyim bu konuda
pazardan karsız dönen köylüler gibi

kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye

yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler