31.03.2017

uzun lafın kısası

robert owen: insan koşulların yarattığı bir varlıktır.

barış bıçakçı: en büyük ahlaksızlık bir aşkı yaşamamaktır. hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir.

jack london: kölelerden meydana gelen hiçbir devlet ayakta kalamaz.

epiktetos: ne yazık ki, para söz konusu olduğunda aldığımız önlemleri, ruhumuz söz konusu olduğunda ihmal ediyoruz.

gerard de nerval: pervasız içtenliğim sadakatimin en sağlam güvencesidir.

charles baudelaire: saygıya değer üç varlık var: keşiş, savaşçı, ozan. bilmek, öldürmek ve yaratmak. öteki insanlar angaryacı sürüsüdür, kırbaçlanmak üzere yaratılmışlardır, meslek denilen şeyleri uygulamak için.

kemal sayar: içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyarız.

mary wollstonecraft: kendi vicdanımız filozofların en aydınlanmış olanıdır.

alexander nehamas: herkes tarafından kayıtsız şartsız kabul edilmesi gereken hiçbir değerler kümesi yoktur.

octavio paz: şairlerin yaşam öyküsü yoktur, onların yaşam öyküsü yapıtlarıdır.

stendhal: tüm dinler birçok insanın korkusu ve az sayıdaki kişinin akıllılığı üzerine inşa edilmiştir.

alper canıgüz: dünya hala dönüyor işte. bütün pespayeliğiyle.

30.03.2017

sanat ve devrim

john berger

sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür.

"heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.

rodin: antik heykel, insan bedeninin mantığını aramıştır. bense psikolojisini arıyorum.

insan yürekliliği fikri, özgürlük fikriyle sıkı ilişki içindedir. yürekliliğe anlam katan, özgürlüktür.

tüketim mallarında modası geçmişlik, her yeni modele, bir öncekinden değişik bir 'hava' verilmesiyle yapay olarak yaratılır. içerik aynıdır, değişmez. içeriğe göre bu hava keyfi niteliktedir, tek anlamı da bir öncekinden değişik oluşudur. böylece, tüketim malları söz konusu olunca, 'form' ya da 'üslup' kendinden önce gelen form ve üslubu mutlaka öldürmek zorundadır. başarılı bir sanat eserindeyse içerik ile form birbirinden ayrılmaz. 'hava'sı keyfi değildir. gene de bu içerik ve form birliği konusunda pek genelleme yapılamaz. çünkü bu birlik tek tek her eserin kendine özgü olan başarısıdır ve değeri de tekliğinde, benzersizliğinde yatar.

eleştiri daima bir çeşit araya girmedir; sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.

lenin: komünizm demek, elektrik enerjisi artı sovyetler demektir.

philip o'connor: sanat, olanı ele alır ve ondan, olacak olana biçim vermek için, yoğun bir şekilde özünü çıkarır; bu öz, tam çıkarıldığında, olması gerekenin özüdür.

sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek, yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.

ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.

diderot: duygu ve hayat sonsuzdur. yaşamakta olan, her zaman yaşamış ve yaşayacak olandır. hayatla ölüm arasında benim görebildiğim ayrım şudur ki, şu sırada genel kütle olarak yaşamaktayız. bu kütle eriyip moleküllerine ayrışacağı bugünden yirmi yıl sonrasında da ayrıntıda yaşıyor olacağız.

hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.

che guevara: bütün oligarşiler iktidarlarını, bütün ezici güçlerini, bütün vahşet ve demagoji yeteneklerini davalarının hizmetine sokacaklardır. bizim asıl görevimiz her şeyden önce sağ kalmaktır; ondan sonra da gerillanın kalıcı örneğini izleyecek, silahlı propagandayı yürüteceğiz (vietnam'da olduğu gibi, propaganda kurşunlarıyla, yani düşmana karşı kazanılan ya da kaybedilen -ama verilen- savaşların propaganda kurşunlarıyla). mülksüzleştirilmiş kitlelere dayanan gerillaların yenilmezliğinin büyük dersi. ulusal ruhun harekete geçirilmesi, çok daha sert ve zorlu baskılara karşı koyabilmek için çok daha güç görevlere hazırlanılması.

dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.

"savaşımızı, belki 10, belki 20 yıl sürebilecek, kusursuz bir disiplin ve enerjiyle yürütülmesi gereken uzun bir çaba olarak düşünmeliyiz. ilk hedefimiz devam etmek, dayanmak -ve bunun için de hayatta kalmaktır."

kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.

bütün sahte ideolojiler kolay bir iyimserliğe güvenirler: çelişmenin kaçınılmazlığını, dolayısıyla hayatın kendisini yadsıyan bir iyimserliktir bu. iyimserliğin konusu her zaman belirli olmalıdır. sömürüyü ortadan kaldırmak mümkündür. çelişkiler ölüm ve umutsuz yoksunluğun değil, hayatın ve gelişmenin koşulu olmalıdır. oysa tek ütopya ölümdür; çünkü o çelişkisizdir.

28.03.2017

kitapla direniş

tomris uyar

birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.

oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

"en iyi makyaj, hafifçe silinmiş olandır."

yıllar önce abd'de büyük ikramiyeyi kazanan yaşlı bir kadına, "uğurlu sayınızı mı seçtiniz?" diye sorduklarında şu yanıtı almışlar: "yok canım. düşümde 6 ve 7 rakamlarını gördüm. altı kere yedi 49 ettiği için 49'la biten bir bilet aldım."

günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.

türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.

benim bu toplumda en beğenmediğim şey, hanımefendi ile başlayıp canım'a giden konuşmalar. on dakika içinde oluyor bu. telefonda bile oluyor.

yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.

beklenen okur, her zaman beklenmediklerden çıkar.

iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.

edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz. 

her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.

kişi kendinden ne zaman vazgeçer? tutkusunu evcilleştirdiğinde. özürler çeşitlidir: alışkanlık, yaşam karşısında ürkeklik, yalnız kalma korkusu, dayanak yoksunluğu, çocukların mutluluğu, eş dost ya da çevre baskısı vb.

türk öyküsüne nereden düştüğü belli olmayan bir kuyruklu yıldızdır sait faik.

22.03.2017

kitle ve iktidar

elias canetti

insanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. insan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, hiç değilse sınıflandırmak ister. yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir.

uygar yaşam dokunulmaktan kaçınmaya yönelik çabaların sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

hakkında kesin bir bilgi sahibi olmaksızın, hiçbir sosyal olayı anlamak mümkün değildir.

vaaza katılan bir adam kendisi için önemli olanın vaaz olduğuna dürüstçe inanır. oradaki çok sayıdaki dinleyicinin mevcudiyetinin ona vaazdan çok daha fazla tatmin verdiği söylenecek olsaydı, buna çok şaşırır, hatta hiddetlenirdi.

bir kitlenin iç yaşamının en çarpıcı özelliklerinden biri zulme uğramış olma duygusudur; bu duygu bir kez ve sonsuza dek düşman ilan ettiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirliliktir. böyle bir kitledeki herkes bağrında, yemek, içmek, sevişmek ve yalnız kalmak isteyen küçük bir hain taşır.

her türden yangın felaketinin insanlar üzerinde büyülü bir etkisi vardır.

insanlar "çocuklar uğruna" bir şeyleri biriktirir ve başkalarının açlıktan ölmesine izin verirler. aslında yaptıkları, yaşadıkları sürece her şeyi kendilerine saklamaktır.

yalnız yiyen herkes, bu işlemin başkalarının gözünde ona sağlayacağı prestijden feragat etmiş demektir.

hayatta kalanlara gösterilen düşmanlık, hayatta kalmayı kendi ayrıcalıkları olarak gören despot hükümdarlarda yaygındır; bu onların gerçek serveti ve en değerli mülküdür. büyük bir tehlike atlatıp hayatta kalarak dikkat çekme cüretini gösteren herhangi biri ve özellikle de çok sayıda başka insan ölürken hayatta kalan biri, despot hükümdarların alanına izinsiz girmiş sayılır ve hükümdarların nefreti hayatta kalanlara yönelir.

19.03.2017

eskilerin dünyası

leopold von sacher-masoch

tek başına zevktir var olmayı değerli kılan. zevk alan, yaşamdan zor kopar; cefa veya sıkıntı çeken, ölümü bir arkadaş gibi selamlar; ama zevk almak isteyen, neşe ile yaşamalıdır. antik dönemin bağlamında, başkalarının sırtından zevkusefa içinde yaşamaktan, hiçbir zaman merhamet göstermemekten çekinmemelidir; başkalarını arabasının önüne, sabana koşmalıdır, aynı hayvanlar gibi; onun gibi hisseden, zevk almak isteyen insanları, pişman olmadan, onun keyfi için köle yapmalı, hizmetinde sömürmelidir; kendisini iyi hissedip hissetmedikleri sorulmamalıdır.

eskilerin dünyası işte böyleydi: zevk ve gaddarlık, özgürlük ve kölelik her zaman el eleydiler; olimpik tanrılar gibi yaşamak isteyen insanların, göllerine atacakları köleleri ve üzerlerine biraz kan sıçramasından rahatsız olmadan, zengin sofralarında yemek yerken birbirleri ile savaştıracak gladyatörleri olmak zorundadır.

18.03.2017

yaşamın anlam ve amacı

alfred adler

bir insanda toplumsallık ruhu oluşmuşsa, o insan hiçbir vakit cesaret ve umudunu yitirmez.

düşler, bireylerin karşılaştıkları sorunlara kolay yoldan çözüm bulma çabalarıdır; bazen de bir insandaki cesaret eksikliğini açığa vururlar.

insanlar sağ ile solun, aynı şekilde erkekle dişinin, sıcakla soğuğun birbirine karşıt şeyler olduğuna inanırlar çoğu zaman. ne var ki bunlar bilimsel açıdan birbirinin karşıtı değil çeşitlemelerdir yalnızca. bir cetvel üzerinde tasarlanan bir sınır değere yakınlıkları dikkate alınarak sıralanmış aşamalardır. aynı şekilde iyi ve kötü, normal ve anormal de birbirlerinin karşıtı değil, değişik aşamalarıdır. uyku ve uyanıklığı, gündüzki düşüncelerle gece düşteki düşünceleri birbirinin karşıtıymış gibi ele alan her kuram, zorunlu olarak bilimsel nitelik taşıyamaz.

nazlı büyütülmüş bütün çocukların hastalığıdır korku. korkudan yararlanarak çevresindekilerin dikkatini üzerlerine çekebildikleri için, bu duyguya yaşam üsluplarının mimarisi içinde her zaman yer verirler. korku yardımıyla amaçlarına -anneyle yeniden bağlantı kurma- ulaşmaya çalışırlar. korkak bir çocuk, şımartılmış ve bundan böyle de şımartılmak isteyen biridir.

bir çocukla savaşta başarı şansı hiçbir zaman yoktur, bir çocuk zora başvurularak asla yenilgiye uğratılamaz ya da işbirliğine razı edilemez. bu tür kavgalardan hep zayıf olan taraf zaferle çıkar.

günümüz uygarlığında insanlar çoğunlukla toplum yaşamına iyi hazırlanamamaktadır. bizler fazlasıyla kişisel başarıya eğilim gösterecek gibi yetiştiriliriz; yaşama ne verebileceğimizi değil, yaşamdan ne çıkar sağlayabileceğimizi düşünmeye alışmışızdır.

hayatta dikiş tutturamamış kişilerin yaşamını geriye doğru izlediğimizde, hemen her zaman ödevlerini doğru dürüst yerine getirememiş bir anneyle karşılaşırız; bu anne çocuğunu yaşama ilk çıkış için olumlu bir hazırlıkla donatamamıştır.

17.03.2017

usdışılığın burgacında

george sabine

schopenhauer hem doğanın hem de insan yaşamının arkasında "istenç" diye adlandırdığı kör bir gücün kavgasını, sonu gelmeyen bir amaçsız uğraşıyı, her şeyi arzulayan ve hiçbir şeyde doyum bulmayan, yaratan ve yıkan; ama hiçbir zaman ulaşamayan huzursuz ve anlamsız bir çabayı görüyordu. bu usdışı güç burgacında yalnız insan kafası, görünüşte bir düzene sahip, usa uygunluk ve amaç düşünün kararsız bir biçimde yer aldığı bir küçük ada kurar.

schopenhauer'un kötümserliği, böyle bir dünyada insan dileklerinin boşluğunun, insan çabasının küçüklüğünün ve insan yaşamının umutsuzluğunun ahlaki bir sezinlemesi üzerine kuruluydu. köklerini, özellikle maddeci bir insanın küçük değer ve erdemlerine, yaşam ve gerçeğin anlaşılmaz güçlerini, adet ve mantık kurallarıyla bağlayabileceğini düşleyen silik ve bayağı kimselerin kendini beğenmişliğine, durumundan memnunluğuna ve rahatlığına karşı duyduğu tiksintiden alıyordu. schopenhauer, pek de haklı olmadan, bu yarı kör manevi gururun, karşıtı olan hegel'de bulunduğuna inanıyordu. tarihin mantığına karşı, istence onu denetleyerek değil, yadsıyarak egemen olan dahinin, sanatçının ve evliyanın yaratıcılığını çıkardı.

schopenhauer'a göre insanoğlunun umudu ilerlemede değil, yok olmadadır; çaba ve başarısının düşlerden başka bir şey olmadığını anlamadadır. bu kurtuluşa, arzusuz bilinçlilik olan dine aşırı bağlılıkla ya da güzelliği tasarlayarak ulaşacağını düşünüyordu. schopenhauer günlük yaşamın ahlakını, acıma duygusundan, acının kaçınılmaz olduğu ve bütün insanların sefalette asıl olarak birbirlerine eşit oldukları anlayışından çıkarıyordu.

usdışıcılıkla insanseverliğin, istenç ile tasarlamanın bu tuhaf bileşimi nietzsche tarafından parçalandı. çünkü eğer yaşam ve doğa gerçekten usdışı iseler, usdışılık usça olduğu gibi ahlakça da onaylanmalıdır. eğer başarının, insan doğasının körü körüne çabalamaya sürüklendiği anlamı dışında bir anlamı yoksa, insan başarısının yerine yalnız çabalaması kabul edilebilir ve olanak varsa bunu zevkle yapar; değerli olan şey uğraş verme, hatta doğrudan doğruya uğraşmanın umutsuzluğudur. kişiliğin iç güçleri acıma ve vazgeçme değil, yaşamın onaylanması ve erk sahibi olma istencidir.

nietzsche bayağı, kendini beğenmiş ve sahtekar insanların schopenhauer'un söylediği kadar aşağılık olduklarını kabul ediyor; ama bunları aşan insanın evliya değil kahraman olduğunu söylüyordu. bütün ahlaki değerlerin buna uygun olarak değiştirilmesi gerekir: eşitliğin yerine doğuştan üstünlüğün kabul edilmesi, demokrasinin yerine mert ve güçlü olanın aristokrasisi, kendini silme ve insancıllığın yerine katılık ve kendini beğenme, mutluluğun yerine kahramanca yaşam, çöküşün yerine yaratış.

nietzsche'nin de dirençle belirttiği gibi bu, gerçekten yığınlara uygun bir felsefe değildi; başka bir deyişle yığınlara aşağı düzeyde varlıklar olarak uygun düşecek bir yer vermekte ve onlar için sağlıklı içgüdünün önderi izleme olduğunu söylemektedir. bir kez bu sağlıklı içgüdü bozulursa, yığınlar yalnızca bir köle ahlakı, bir insancıllık, acıma ve kendini yadsıma kuramı yaratır; bu bir ölçüde onların kendi aşağılıklarını yansıtır. ama daha doğru olarak yaratıcıların güçlerini kısırlaştıracak keskin bir zehir, aşağılık ve aldatıcı bir buluştur. çünkü bayağı insanın özgünlüğün bozucu gücü kadar tiksindiği ya da korktuğu başka hiçbir şey yoktur.

böyle bir köle ahlakının iki büyük yapısını nietzsche demokrasi ve hristiyanlıkta buluyordu; bunların her birinin, kendi yönünden, bayağılığın sonsuzlaştırılması ve bir çöküş simgesi olduğu inancındaydı. nietzsche, muhalefeti ezen, mutluluğu hor gören ve kendi kurallarını yaratan kahramanını, üstün insanı, "büyük sarışın canavar"ı betimlemek için ağır deyimler bulmak üzere sözlüğün altını üstüne getirmiştir. ama felsefesini her türlü devrimciye ve özellikle genç devrimcilere beğendiren şey, çağdaş burjuvanın madde düşkünlüğünü ve bayağılığını suçlamasıydı.

12.03.2017

anılar, düşler, düşünceler

carl gustav jung

insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

inancın en büyük günahı, deneyime izin vermemesidir.

kocalarını sevmeyen kadınlar çoğu zaman kıskanç olurlar ve kocalarının dostluklarını engellemeye çalışırlar. kocalarının tümüyle onların olmasını isterler; çünkü onlar tümüyle kocalarına ait değillerdir. kıskançlığın özünde sevgisizlik yatar.

geçmiş ürkünç bir gerçektir ve varlığını sürdürürken tatmin edici bir yanıt bulup canını kurtaramayan herkesi yakalar.

insan nedir ki? tümü, köpek yavruları gibi aptal ve kör doğuyor ve tanrı'nın öbür yaratıkları gibi yalnızca içinde el yordamıyla dolaştıkları karanlığı hiçbir zaman yeterince aydınlatamayan iyice solgun bir ışığa sahipler.

kültür, cinselliğin bastırılmasının kötü bir sonucu olduğunda bir gülmeceye dönüşür.

ensest aslında geleneksel olarak tanrıların ve soyluların dünyasının bir parçasıdır ve çok ender vakalarda kişisel bir soruna bağlıdır. ensestin genelde çok güçlü bir dinsel boyutu olduğu için tüm evren bilimiyle ilgili şeylerde ve birçok mitte belirleyici bir yeri vardır.

mantığa aşırı değer verme siyasal mutlakiyete benzer: her ikisinin egemenliğinde de birey kısırlaşır.

zihin, gelip geçen kuşaklar gibi, bir şeyi öğrenebilmek için, o şeyin karşıtı, burası ve orası, altı ve üstü, öncesi ve sonrası olduğu varsayımından yola çıkar.

hiçbir şey bir insanın kendine düşman olmasından daha çok acı veremez.

küçük ve geçici bilincimizin farkına varabildiği şeylerin dışında hiçbir şeyin varlığından haberimizin olmamasının ne anlama geldiğini kavrayabilmekten henüz çok uzağız.

11.03.2017

katıksız sevgi

jack london

acı, en iyi öğretmendir.

insan, köpeklerin, yalnızca sevgi karşılığında profesyonel numaralar yapmasını bekleyemez; kadınla köpek arasındaki ayrım budur işte.

yüreği para diye çarpanlar, şaşılacak derecede kolay kandırılır. ciğerleri beş para etmez onların. bire yüz getirecek bir iş öner, oltanın ucundaki solucana saldıran çaylak kesilirler. bire bin getiren bir iş öner, resmen çılgına dönerler.

insan ruhunun üç temel yansısı; hafıza, irade ve anlayıştır. 

çaresiz bir adamda, ağlama isteği korkunç vahşi davranışlar biçiminde kendini gösterir. 

insanoğlu, tanrıyı, ilk çağlarda, çoğu kez taştan, ateşten ya da topraktan yaratmış; onu ağaçlara, dağlara ve yıldızların arasına yerleştirmiştir. çünkü insanoğlu, kabilesinden, ailesinden ya da altı üstü bir insan sürüsü olan topluluğuna ne ad vermişse ondan ayrılıp göçtüğünü, yitip gittiğini görmüştür. ve insanoğlu, soyunun tükenmesini, yitip gitmeyi kabul etmek istememiştir. bu yüzden, hayalinde, ölümsüz, sonsuza dek yaşayacak yeni bir soy yaratmıştır. bakmış ki bütün insanlar karanlıkta kayboluyor, karanlıktan korkmuş ve karanlıkların ötesinde, daha aydınlık bir bölge, daha rahat bir avlanma alanı, daha neşeli bir bayram yeri ve gülüp eğlenmek, oynayıp zıplamak için büyük bir ziyafet salonu yaptırmış, buna da "cennet" adını vermiştir.

9.03.2017

yeni toplum görüşü

robert owen

en iyi yönetilen devlet, en iyi ulusal eğitim sistemine sahip olan devlettir.

yönetenler de yönetilenler de içinde olmak üzere, en fazla sayıda kişiye pratikte en büyük mutluluğu veren hükümet, en iyi hükümettir.

insan koşulların yarattığı bir varlıktır.

suçu önlemek, onu cezalandırmaktan, karşılaştırılamayacak ölçüde daha iyidir. dolayısıyla, cehaleti ve bunun sonucunda suçu önleyecek bir hükümet sistemi, cehaleti teşvik ederek suç için bir zorunluluk yaratıp sonra da bunların her ikisini cezalandıran bir sistemden sonsuz derecede daha üstündür.

insan karakterinde suça yol açan koşulları ortadan kaldırın, suç da ortadan kalkacaktır.

en iyisinden en kötüsüne, en cahilinden en aydınlanmışına kadar her türlü genel karakter, beşeri olaylar üzerinde etkisi olanların büyük ölçüde ellerinde tuttukları ve kontrol altında bulundurdukları uygun araçların kullanılmasıyla, herhangi bir topluluğa, hatta bütün dünyaya kazandırılabilir.

yoksulluk, suç ve ceza, bütün dünyada hüküm süren çeşitli sistemlerdeki kusurlardan kaynaklanır. hepsi de cehaletin kaçınılmaz sonucudur.

gerçek, sonunda yanlışı yenecektir.

herhangi bir ülkede yanlış adetler hüküm sürerken, herhangi bir bireyin bunların yanlışlığı konusunda topluluğu ikna etmeden önce söz konusu adetlere karşı saldırıya geçmesi, insan doğası hakkındaki bilgisizliğinin kanıtıdır.

gerçekten, şimdiye kadar, bütün çağlarda ve bütün ülkelerde, insanoğlu körcesine kendi mutluluğuna ihanet etmiş ve kopernik ile galile'den önce güneş sistemi hakkında ne kadar cahilse, kendi hakkında da o kadar cahil kalmış gibidir.

bugüne kadar öğretilen bütün sistemlerin temel ilkelerinden biri şu olmuştur: "o sistemin doktrinlerine inananlar erdem kazanacak ve ebediyen ödüllendirileceklerdir; bunlara inanmayanlarsa ebediyen cezalandırılacaklardır; yaşadıkları zaman ve koşullar dolayısıyla o sistemin ilkelerini öğrenmemiş sayısız insan, ebediyen mutsuzluğa mahkumdur."

devlet piyangosunun dayandığı kanun kumarı meşrulaştırmakta, gafilleri tuzağa düşürmekte, cahilleri soymaktadır.

insanın iradesinin kendi kanıları üzerinde hiçbir gücü yoktur; insan her zaman ve kaçınılmaz olarak, önceki nesillerin ve kendisini çevreleyen koşulların zihnine soktuğu şeylere inanmıştır ve inanacaktır.

bütün insanlar, doğumlarından itibaren, onları çevreleyen koşullar tarafından akıl dışı ve bulundukları yerle sınırlı canlılar olmaya zorlanmış ve bunun sonucunda, gerçeklerle taban tabana zıt verilerle düşünüp davranmaya ve tabii ki hem kendi mutluluklarına hem de insanlığın mutluluğuna zarar veren yolları izlemeye mecbur olmuşlardır.

uygarlıkta ilerleme ve genel bir iyileşme, ancak insan doğasını etkileyen koşulların bilimi ve bu koşulları kolayca kontrol edebilmeyi sağlayacak araçların bilgisi sayesinde başarılabilecek bir şeydir.

insanlar, işlerini savaş olmadan yürütmelerini sağlayacak ilkeleri keşfedip uygulamaya koymadıkça, akılcı varlıklar olarak adlandırılamazlar.

her zaman koyu bir karanlığın hüküm sürdüğü bir yerde aniden güçlü bir ışığın parlaması, gelişmemiş görme gücünü mahvedebilir. en yararlı gerçekler bile, yüzyıllık ön yargılara karşı durdukları zaman, akılları doğumlarından beri bir hatalar labirentinde dolanıp duran insanlara yeterli ihtimamla sunulmadığı takdirde, akılcılığın zayıf tohumlarını aynı şekilde mahvedecek ve cehalet ile ıstırap bilgi ve mutluluğa baskın gelmeyi sürdürecektir.

dünyanın geçmiş çağları bize sadece insanın akıl dışılığının tarihini sunmaktadır; oysa artık biz aklın şafağına ve insan zihninin yeniden doğacağı bir döneme doğru ilerliyoruz.

8.03.2017

kendi hayatının şiirini yazanlar

stefan zweig

utanç duygusu her türlü gerçek otobiyografinin düşmanıdır.

sanat bize gerçekleri sezgi yoluyla gösterir. bir sanat eserindeki güzelliği ve gerçeği, aklımızla değil sezgimizle kavrarız.

"insanlığı incelemenin en uygun yolu, insanı incelemektir." (pope)

sanat alanında, en yakınımızda bulunan şey her zaman için ulaşılması en güç olanıdır; en kolaymış gibi görünen görev ise en ağırıdır.

ubi bene ibi patria: nerede rahat edersen, vatanın orasıdır.

ünlü kişiler kendi hayatlarını anlatırken hiçbir zaman hür değildirler; çünkü hayatlarının imajı, sayısız insanın hatıralarında ya da hayallerinde daha önceden belirmiş bir imajla karşılaştırılmaktadır; böylece onlar, ister istemez portrelerini, daha önce şekillenmiş bir efsaneye uygun gelecek şekilde çizmek zorundadırlar.

herkesin bu derece birbirine benzediği bir toplumda, yalnızca anormalliğin bir değeri vardır, "ancak bir parça olağanüstü olan kimselerde ilginç bir şeyler bulunabilir." (stendhal)

bir insan kendi çağı ile birlikte yaşadığı ölçüde çağı ile birlikte ölüp gider. oysa gerçek özünü ne kadar kendine saklarsa, gelecek nesillere ondan o kadar bir şeyler kalır.

sanat ölmez, yalnızca yeni bir yön alır.

edebi bir eser, ancak bize hayal ürünü bir eser olduğunu unutturduğu ve gerçeğin ta kendisiymiş gibi geldiği zaman kusursuzluğa ulaşmış demektir.

ancak gagasıyla ve tırnaklarıyla eşeleyerek en iyi olan şeyi arayıp bulmak, işte bütün bilgelik buradadır; insan yalnız kendisi için filozof olmalı, insanlık için değil.

kavranılamayan bir şeye bile yaratıcı bir anlam vermek ve bir kenara itilmesi mümkün olmayan şeyin gerçekliğini kabul etmek için gösterilen kahramanca çabadan daha büyük hiçbir şey yoktur.

şeytan

john maynard keynes

profesör freud'un şimdiye kadar, yayımladığı bütün hasta öykülerinin düşüncelerini örneklemek ve okurlarında bunları daha iyi canlandırmalarını sağlamak için tamamıyla uydurulmuş olduğunu kabul etsek bile, bunun şu aşamada freud'un kuramlarını destekleyen iddiayı fazla zayıflatmayacağını söyleyebilirim. demek istiyorum ki, o kuramları ciddiye alan görüş, esas itibariyle bugün o kuramların insan psikolojisinin işleyişiyle ilgili yeni ve doğru şeyler içerdikleri için bizim kendi sezgilerimize hitap etmelerine bağlıdır; yoksa bugüne kadar yayımlandığı kadarıyla, sözümona tümevarımsal doğrulamalara değil. freud, başka hiçbir nedenden dolayı olmasa bile yalnızca, ister sevelim ister sevmeyelim, çağımızın büyük, sarsıcı ve yenilikçi dehalarından biri olduğu için olağanüstü bir ciddiyetle ve yansız bir şekilde dikkate alınmayı hak etmektedir; yani bir tür şeytan olduğu için.

7.03.2017

insan neyle yaşar?

tolstoy

insan ana-babasız yaşar, tanrısız yaşayamaz.

her insanın kendisi için kaygılanarak değil, sevgiyle yaşadığını öğrendim.

hiçbir insan akşama çizmeye mi, yoksa ölü terliğine mi ihtiyacı olacağını bilemez.

insanlar sadece kendi hayatları için kaygılandıkları, kendilerini kolladıkları için yaşar sanırdım; oysa onları yaşatan tek şey sevgiymiş. seven insan tanrı'nın, tanrı da onun içindedir; çünkü tanrı sevgidir.

insan öldürmek kolay; ama kan ruhuna da sıçrar. insan öldürenin ruhu kanar. kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın, sonra bir bakarsın ki yok ettiğini sandığın kötülükten daha beteri senin içinde büyüyor.

musibete boyun eğersen gün gelir musibet de sana boyun eğer.

dünyada barış, insanda iyi niyet olmalı.

kâr, zararın kardeşidir. bugün zengin olduğun halde yarın kendini dilenirken buluverirsin.

mutluluğun yolu

rene descartes

bence bir kimse, başkasından hiçbir şey beklemeden, kendi kendine mutlu olabilir; yeter ki şu üç şeye riayet etsin:

birincisi, hayatın bütün hal ve şartlarında neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini bilmek için daima aklını mümkün olduğu kadar iyi kullanmaya çalışmalıdır.

ikincisi, aklın ona öğütleyeceği her şeyi, ihtiraslarının ya da iştihalarının aldatmasına kapılmaksızın sağlam ve değişmez bir kararlılıkla yerine getirmelidir ve işte bence erdem sayılması gereken şey bu kararlılığın sağlamlığıdır.

üçüncüsü, o kişi böyle elinden geldiğince akla uygun olarak davranırken, sahip olmadığı bütün varlıkların tamamen iktidarı dışında kaldığını düşünmeli ve böylelikle, onları asla arzulamamaya kendisini alıştırmalıdır; çünkü, hiçbir şey arzu kadar, esef ya da pişmanlık kadar bizi mutlu olmaktan alıkoyamaz.

eğer her zaman aklımızın buyurduğu şeyleri yapacak olursak, olaylar sonradan bize yanıldığımızı gösterseler bile, pişmanlık duymamız için hiçbir zaman bir neden bulunmayacaktır; çünkü bunda bizim hiçbir kusurumuz yoktur.

6.03.2017

maori vs. moriori

jared diamond

yeni zelanda'nın beş yüz deniz mili doğusundaki chatham adaları'nda moriori halkı yüzlerce yıllık bağımsızlığını 1835 yılı aralık ayı'nda akıl almaz bir vahşet sonucu yitirdi.

bir gün fok avlamaya çıkan bir avustralya gemisi yeni zelanda'ya giderken chatham adaları'na uğradı ve yeni zelanda'ya bu adalardan haberlerle döndü:

"balıkları, kabuklu deniz hayvanları çok bol; göllerinde yılan balığı kaynıyor; karaka meyvesi istemediğiniz kadar. epey insan var ama savaştan anlamıyorlar, silahları yok.''

900 maori'nin chatham adaları'na yelken açması için bu haber yeterliydi. çevre koşullarının ekonomiyi, teknolojiyi, siyasal örgütlenmeyi, savaş becerilerini kısa sürede nasıl etkilediğini bu sonuç çok açık olarak gösteriyor.

1835 yılının 19 kasım'ında silahlı, sopalı, baltalı 500 maori'yi taşıyan bir gemi gelmiş, 5 aralık'ta bunu 400 maori taşıyan bir başka gemi izlemişti.

maoriler gruplar halinde moriori yerleşim yerlerine geliyor, moriorileri esir aldıklarını ilan ediyor, karşı çıkanları öldürüyorlardı. morioriler örgütlü bir direniş gösterseler maorileri o zaman yenebilirlerdi; çünkü sayıları onlarınkinin iki katıydı. gelgelelim moriorilerin anlaşmazlıkları barışçı yöntemlerle çözmek gibi bir gelenekleri vardı. yaptıkları bir meclis toplantısında savaşmama, onun yerine barış, kardeşlik içinde kaynakları paylaşmayı önerme kararı aldılar.

morioriler bu önerinin teklifini yapamadan önce maoriler topluca saldırıya geçtiler. birkaç gün içinde yüzlerce moriori'yi öldürdüler, çoğunu pişirip yediler, geri kalanların hepsini de esir aldılar. ileriki birkaç yıl içinde çoğunu da canlarının istediği gibi öldürdüler.

hayatta kalan bir moriori şunları hatırlıyor:

"maoriler bizi koyun gibi boğazlamaya başladılar. çok korkmuştuk. çalılıkların arasına kaçtık, yerin altındaki oyuklara, düşmanın elinden kurtulmak için nereyi bulursak oraya saklandık. saklanmanın hiçbir yararı yoktu, bizi bulup öldürüyorlardı; erkek, kadın, çocuk demeden."

bir maori ise şöyle anlatıyor:

"göreneklerimize göre el koyduk ve herkesi yakaladık. tek bir kişi bile kaçamadı. bazıları bizden kaçtı, onları öldürdük, ötekileri de öldürdük. n'olmuş yani? bizim göreneğimiz buydu."

morioriler ile maoriler arasındaki bu çatışmanın acı sonunu tahmin etmek hiç de zor değildi. morioriler avcılıkla ve yiyecek toplamakla geçinen nüfusları az, yalıtılmış bir topluluktu, en basit teknoloji ve silahlarla donatılmışlardı, savaş deneyimleri yoktu, güçlü önderlerden ya da örgütlenmeden yoksundular.

yeni zelanda'nın kuzey adası'ndan gelen maorilerse sürekli olarak kıyasıya savaşlar yapan, nüfus yoğunlukları fazla olan çiftçi bir toplumun üyeleriydi, daha ileri teknolojileri ve silahları vardı, güçlü önderlerin yönetimi altında yaşıyorlardı. kuşkusuz bu iki toplum karşı karşıya geldiğinde maoriler moriorileri öldürecekti, bunun tersi olmayacaktı.

5.03.2017

yalnız yaşam

schopenhauer

insanın bu dünyada yalnızlık ve bayağılıktan birini seçmekten başka şansı yoktur.

insanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. onları hem topluma hem de uzak ülkelere yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir. bu yüzden, sürekli dışarıdan ve üstelik çok güçlü, yani özü kendilerininkine benzeyen bir uyarılmaya gereksinirler. bu uyarılma olmadan, zihinleri kendi ağırlığı altında çöker ve ezici bir uyuşukluğa düşer.

tek tek kişilerde, yalnızlık ve kendini yalıtma eğilimi, her zaman kişinin entelektüel değerinin ölçüsüne göre ortaya çıkacaktır. çünkü bu eğilim, salt doğal, doğrudan doğruya gereksinimlerin ortaya çıkardığı bir eğilim değil, daha çok bulunulan deneyimlerin ve bu deneyimler üzerine düşünmenin sonucudur; yani insanların çoğunun ahlaki ve entelektüel açıdan sefil niteliği hakkında ulaşılmış bir kavrayıştır; bu sefillikte en kötüsü, bireylerin birbirlerinin ahlaki ve entelektüel yetersizlikleri üzerinden dolap çevirmeleri ve karşılıklı olarak birbirlerinin ekmeğine yağ sürmeleridir. bunun sonucunda insanların çoğuyla ilişki kurmayı hazzedilmez ve hatta katlanılmaz kılan, her türlü, son derece çirkin olay ortaya çıkmaktadır. bu dünyada zaten çok sayıda kötü şey varken, toplum bunların en kötüsü olarak kalmaktadır. bu yüzden, arkadaş canlısı bir fransız olan voltaire bile, "yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor." demiştir.

entelektüel açıdan yüksek bir insana, yalnızlık ikili bir yarar sağlar: birincisi, kendi kendisiyle olmak ve ikincisi, başkalarıyla birlikte olmamak. "tüm belalar, yalnız kalma yeteneğimizin olmayışından gelir başımıza" diyor la bruyere. arkadaş canlılığı, bizi büyük çoğunluğu ahlaki açıdan kötü ve entelektüel açıdan bön ya da yanlış olan varlıklarla ilişki içine soktuğu için, en tehlikeli ve hatta yıkıcı eğilimlerden biridir. arkadaş canlısı olmayan biri, böyle varlıklara gereksinmeyen biridir. kendi başına, topluma gereksinmeyecek denli çok şeye sahip olmak bile yeterince büyük bir mutluluktur; çünkü hemen hemen tüm acılarımız toplumdan kaynaklanır ve mutluluğumuzun sağlıktan sonraki en önemli unsurunu oluşturan zihinsel huzur her toplum tarafından tehlikeye sokulur ve önemli ölçüde bir yalnızlık olmadan var olamaz. zihinsel huzur mutluluğuna nail olabilmek için, kinikler her türlü mülkten uzaklaşırlar. aynı amaçla toplumdan uzaklaşan biri, en bilgece yöntemi seçmiştir.

chamfort: bazen, yalnız yaşayan birinin, toplumu sevmediği söylenir. bu durum, bir kişinin gezintiye çıkmayı sevmediğini söylemeye ve bunun kanıtı olarak da, geceleri bondy ormanında gezmeye çıkmayı sevmediğini göstermeye benzer.

yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. zaman zaman bundan yakınacaklardır; ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.

iç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir; yani sakin, alçak gönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. çünkü bir kişi kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar.

buna karşılık öteki aşırı uçtaki kişi, sıkıntıya düşer düşmez hemen ne pahasına olursa olsun oyalanmayı ve topluma karışmayı isteyecektir ve her şeyle kolaylıkla yetinecek, kendi kendisinden kaçtığı gibi kaçmayacaktır onlardan. çünkü, herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta, bir kişinin kendinde neye sahip olduğu ortaya çıkar: işte aptal adam, kendi zavallı bireyselliğinin sırtından atamayacağı yükü altında inim inim inliyor; öte yanda yüksek yetenekli kişi, en ıssız ortamı bile kendi düşünceleriyle şenliklendiriyor ve canlandırıyor. bu yüzden seneca'nın söylediği çok doğrudur: omnis stultitia laborat fastidio sui (lat. aptallık kendi kendisinden bıkmaktan mustariptir.)

her bir arkadaş canlılığı, kendi entelektüel değeriyle ters orantılıdır ve "o, toplum içine girmekten hoşlanmaz" demek, hemen hemen "o, büyük özellikleri olan bir adamdır" demektir.

bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa, başkaları onun için o kadar az şey ifade ederler. içsel değeri ve zenginliği olan insanları, başka insanlarla bir arada olmayı, belirgin bir kendini yadsımayla aramak bir yana, bu bir arada olmanın istediği fedakarlıkları yapmaktan bile uzak tutan şey, belirli bir her şeye yeterlilik duygusudur. sıradan insanlar bunun tam tersini arkadaş canlılığı ve uyumluluk içinde yaparlar. çünkü bunlar için başkalarına katlanmak, kendi kendilerine katlanmaktan daha kolaydır. dünyada gerçekten değerli olana saygı gösterilmez ve saygı gösterilenin de hiçbir değeri yoktur. bu yüzden kendi köşesine çekilmiş olmak, değerliliğin ve seçkinliğin kanıtı ve sonucudur.

4.03.2017

yolları çatallanan bahçe

jorge luis borges

aynalar ve babalık tiksinçtir; çünkü her ikisi de bu evreni çoğaltıp dağıtırlar.

birbirinden farklı bilimlerin alanında ustalaşan bireylerin sayısı oldukça kabarıktır; ama yaratıcı olabilenlerin, hele bu yaratıcılığı sağlıklı ve sistemli bir tasarımın emrine verebilenlerin sayısı çok azdır.

gerçek çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmez.

tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanlığı kirletmesi haksızlık sayılmaz; gene bu nedenle tek bir yahudi'nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. belki de schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır. shakespeare bir anlamda o sefil john vincent moon'dur.

kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur.

korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli.

bütün estetik devrimler insanı sorumsuzluğa ve kolaycılığa kışkırtır.

"düşünmek, çözümlemek, uydurmak (diye yazmıştı bana) kuraldışı edimler değildir; zekanın olağan soluk alıp verişidir bunlar. bu işlevin arada sırada yerine getirilmesini kutsamak, eski çağlardan kalma yabancımız olan düşünceleri bir kenara biriktirmek, gözlerine inanamamanın sersemliğiyle doctor universalis denen kişilerin neler düşünebildiklerini hatırlamak, tembelliğimizi ya da barbarlığımızı itiraf etmek demektir. insan, kafasında her türlü düşünceyi barındırabilmeli; sanıyorum gelecekte durum böyle olacak."

3.03.2017

şişmanlık

clarissa pinkola estes

tek bir güzellik ve davranış idealine uyan huy, tavır ve çerçeveye sokulmaya çalışılan kadınlar, hem beden hem de ruh açısından tutsak düşer ve bir daha özgürleşemezler.

beden büyüklüğünü ve beden imgesini çarpıtan baskıcı ve yıkıcı yeme bozuklukları gerçek ve trajik olmakla birlikte, bunlar çoğu kadın için norm değildir. iri ya da ufak, geniş ya da dar, kısa ya da uzun olan kadınların böyle olmalarının nedeni, büyük olasılıkla akrabalarından beden şekillerini miras almış olmalarıdır; şu andaki akrabalarından değilse bile, bir ya da iki kuşak geridekilerin bedenlerini miras alırlar.

bir kadının miras aldığı fiziksel özelliklerini yermek ya da yargılamak, kuşaklar boyunca kaygılı ve nevrotik kadınlar yaratmak anlamına gelir. bir kadının miras aldığı biçim üzerine yıkıcı ve dışlayıcı yargılarda bulunmak, onu çok önemli ve değerli bazı psikolojik ve tinsel hazinelerden yoksun bırakır. onu, kendi ataları tarafından verilmiş olan beden tipinden duyduğu gururdan yoksun bırakır. ona bu bedensel mirası küçük görmesi öğretilirse, o da ailesinin geri kalanıyla kurduğu kadınsı bedensel özdeşimini kıyasıya eleştirip ondan uzaklaşır.

bedenlerine ilişkin olarak hissettikleri yoğun kaygılar, kadınları yaratıcı hayatlarından ve başka şeylerle ilgilenme gücünden büyük ölçüde yoksun bırakmaktadır.

kadınların psişelerinde ve bedenlerinde bir yara varsa, kültürün kendisinde ve hatta doğanın kendisinde buna uygun düşen bir yara vardır. gerçek bir bütüncül psikolojide, bütün dünyalar ayrı ayrı değil, karşılıklı bağımlı varlıklar olarak anlaşılır. kültürümüzde kadının doğal bedeninin yontulmasına dair bir sorun varken, çevremizdeki doğanın yontulmasına ve yine kültürün günün modasına uygun parçalara yontulmasına dair buna denk düşen bir sorunun bulunması şaşırtıcı değildir. bir kadın, kültürün ve yeryüzünün parçalanmasını bir gecede durduramayabilir; ama kendi bedenine bunu yapmayı bırakabilir.

birçok insan, bedenine sanki bir köleymiş gibi davranır ya da belki iyi davransa bile, bir köleden farksız olarak istek ve geçici heveslerini yerine getirmesini talep eder. bedenimiz, kendimizi ondan kurtarmaya çabaladığımız ve ağzı dili olmayan budala bir varlık değildir. doğru açıdan bakılırsa, öteki dünyalara ve deneyimlere giden bir roket gemisi, bir dizi atomik yonca yaprağı, bir nörolojik göbekler yumağıdır.

beden, toprak gibidir. kendine yeten bir arazidir. aşırı yapılaşmaya, parsellere bölünmeye, kesilip koparılmaya, altının oyulmasına ve gücünün kırpılmasına her arazi parçası gibi duyarlıdır. kalçalar bir nedenden ötürü geniştirler. içlerinde yeni bir hayat için satenli fildişinden bir beşik vardır. bir kadının kalçaları, bedenin hem yukarısı hem de aşağısı için avara demiridir; ana kapıdır, rahat bir yastık, sevginin tutamakları, çocukların arkasına saklanacakları bir yerdir. bacaklar bizi götürmek, kimi zaman ileri doğru iteklemek için düşünülmüştür; kalkmamıza yardımcı olan makaralardır, bir sevgiliyi kuşatmaya yarayan halkalardır. çok fazla bu ya da çok fazla şu olamazlar, neyseler odurlar.

elektra

sophokles

iyi cins bir at, yaşlansa da yitirmez cesaretini hiçbir tehlike karşısında.

ve nasıl hâlâ dimdik tutarsa kulaklarını, sen de öyle cesaret vererek bize, peşinden yürüyorsun önden gidenin.

derslerini ver onların, yüce tanrısı olimpos'un azap, ıstırap veren acılar çektirerek! hiçbir zaman sevinç getirmesin size, değil mi ki giriştiniz böyle melun bir işe?

toprağın altında gömülmüş yatarken ölü, bir hiç olarak, unutulmuş ve olmayanlar onun kanından ödemezlerse kanlarıyla günahlarını ölür utanma denen şey ve bütün insanların onuru.

çok az şey var söyleyebileceğim sana. çoğu zaman az, önemsiz bir söz devirmiştir yere insanları ya da kaldırmıştır ayağa.

asla unutmayacak baban seni helenlerin güçlü hükümdarı, ne de o eski, çift ağızlı tunç baltayı, utanç vererek öldüren onu. evet yüzlerce ayağıyla ve eliyle intikam tanrıçası erinye, tunçtan ayaklarıyla insafsız tuzakların içinden çıkıyor ortaya. çünkü cinayetle lekelenmiş evliliğe, üç kuruşluk yatağa duyulan iğrenç arzu kışkırttı onları. bu nedenle güveniyorum, bu işaret hiçbir zaman, faillere ve suç ortaklarına, yaklaşmayacak onları kahretmeden. gece görünen bu yüz, doğru hedefe götürmezse bizleri, ne dehşet verici bir rüya ne de bir tanrı kehaneti bir daha, bildirir geleceği.

işte her şey böyle başladı. ancak yazmışsa sana felaketi bir kez tanrılar, en güçlü insan bile kaçamaz bundan.

anne kanı güçlüdür. fenalık da görse çocuklarından, nefret etmez hiçbir zaman onlardan.

alçakça yaşamak alçaklıktır soylular için.

insanlar için daha iyi bir kazanç yoktur, kurnazca temkinden ve akıllı düşünceden.

sadece ölüler acı çekmekten kurtulurlar.

dersim

uğur mumcu

siyasetçiler arasında müslümanın "garibanına" atatürkçülük taslayıp çok uluslu sermaye ile destekli gericiliğe şapka çıkarmak, günümüzün modasıdır. "türk-islam sentezi" özü ve sözü ile atatürkçülüğe karşı bir görüştür. "islam'da laiklik" ise söz konusu değildir.

enflasyon yalnızca paranın değerini düşürmedi, fikir namusunu da yok etti ve ediyor.

said-i nursi, kürt kökenli bir din ve siyaset adamıdır. meşrutiyet yıllarında "said-i kürdi" olarak tanınan said-i nursi, 31 mart gerici ayaklanmasını kışkırtan "volkan" adlı yayın organı ile "ittihat-ı muhammedi fırkası"nın da kurucularındandır. said-i nursi, 1925 şeyh sait isyanından sonra da bala'ya sürülmüş; emirdağ'da ve kastamonu'da sürgün yaşamıştır. said-i nursi, atatürk düşmanıdır.

"koçgiri isyanı" olarak bilinen ayrımcı kalkışma mustafa kemal'in kapitalist emperyalizme karşı örgütlü halk gücüyle savaş verdiği 1921 yılında sahnelenmiştir. amaç kuvayımilliye'yi sırtından hançerlemektir. 1925 şubatı'nda başlatılan "şeyh sait isyanı" türkiye ile ingiltere arasında musul sorunu hakkında görüşmelerin sürdüğü günlere denk düşürülmüştür. amaç musul'un türkiye'den koparılıp alınmasıdır. 1927-30 yılları arasındaki ağrı ayaklanması'na öncülük eden, "xwebudun" örgütü ermenilerce desteklenmektedir. 1936-38 yılları arasındaki "dersim isyanı" atatürk 'ün doğu ve güneydoğu anadolu'da toprak ağalığını kaldırmak için hazırlıklar yaptığı günlere rastlamaktadır. amaç doğu ve güneydoğu'daki feodal ayrıcalıkları korumaktır.

1925 yılı şubat ayında başlatılan şeyh sait ayaklanması, zamanın başbakanı fethi okyar'ın sözleri ile "padişahlık, hilafet, şeriat, abdülhamid'in oğullarından birinin saltanatını temin gibi irticai" nitelikte bir "etnik" ayaklanmaydı. ayaklanma, lozan antlaşması'nda çözüme bağlanamayan musul sorunu'nun türkiye ile ingiltere arasında uyuşmazlık konusu olduğu günlere rastlamıştır. şeyh sait adına ingiliz silah fabrikalarına silah sipariş edilmesi de olaydaki ingiliz parmağını doğrulamaktaydı. ayaklanma bastırıldı; ancak bu arada türkiye musul'u yitirmiş oldu. ingilizler, kendileri için en uygun sonucu almışlardı.

cumhuriyet dönemindeki etnik kökenli on altı ayaklanmanın adları ve tarihleri şöyle: 1. nasturi ayaklanması (12-28 eylül 1924) 2. şeyh sait ayaklanması (13 şubat-31 mart 1925) 3. reçkotan ve raman ayaklanması (9-12 ağustos 1925) 4. 1. ağrı ayaklanması (16 mayıs-17 haziran 1926) 5. koçuşağı ayaklanması (7 ekim-30 kasım 1926) 6. mutki ayaklanması (26 mayıs-25 ağustos 1927) 18 7. 2. ağrı ayaklanması (13-20 eylül 1927) 8. bicar ayaklanması (7 ekim-17 kasım 1927) 9. asi resul ayaklanması (22 mayıs -3 ağustos 1929) 10. tendürük ayaklanması (14-27 eylül 1929) 11. zeylan ayaklanması (20 haziran-7 eylül 1930) 12. oramar ayaklanması (16 temmuz -10 ekim 1930) 13. 3. ağrı ayaklanması (7-14 eylül 1930) 14. pülümür ayaklanması (8 ekim-14 kasım 1930) 15. dersim ayaklanması (21 mart -10 kasım 1937)

asala terörü, neden 1975 kıbrıs barış harekâtı'ndan sonra başladı? neden 1982 yılına kadar iç terör ile birlikte yükseldi? bu saldırılar neden 1982 yılında bıçakla kesilircesine kesildi? bu saldırılar biter bitmez, pkk eylemleri 15 ağustos 1984 günü başladı?

kürt'ü türk'e; türk'ü kürde'; ermeni'yi türk'e; türk'ü ermeni'ye; alevi'yi sünni'ye, sünni'yi alevi'ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin ortadoğu'daki çıkarlarıdır.

2.03.2017

buluşmalar

stefan zweig

dostlarına teşekkürü, onları sevindirecek bir davranışı, bir gün; hatta bir saat bile ertelememelisin.

dünyadaki bireyselliği kurtarmak olanak dışı; insan sadece kendi bireyselliğini kurtarabilir. düşünen insan için en büyük başarı her zaman özgürlüktür. kişinin özgürlüğü, düşüncelerin özgürlüğü. ve bu bizim görevimizdir; ötekiler kendilerini bilinçli bağımlı yaparken bizlerin her geçen gün daha çok özgür olmasıdır. onlar gittikçe daha çok tekdüze, tek yönlü şeylere ilgi duyar, makineleşirken bizler değişik ilgilerimizi düşüncenin her yönüne yaymalıyız.

dostoyevski: insanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

kişi sadece ve sadece kafasından geçenlerin peşinden gittiği, yaşamından bir inanç, inancından bir yaşam yaptığı sürece etkili olabilir.

günümüzün iki kutuplu dünyasında insanın en yakın komşusu duygularıdır. olanları hiçbir zaman, bir an bile unutmak istemezsek, üzerinde yaşadığımız dünyaya dürüst davranmış oluruz. işte o zaman daha iyi anlarız her şeyi. ve biz unutmak istemiyoruz, ne iyiyi ne de kötüyü. ancak böyle yaparsak anlatabiliriz başkalarına dünyanın yücelerini ve alçaklarını, söz edebiliriz gerçeklerden. şimdi yaptıkları gibi insanların gözünü boyamadan.

bizler unutma makineleriyiz. insan öyle bir yaratık ki, biraz düşünür, çok unutur.

biz insanlar böyleyizdir: dünyada olup biten bütün kötülüklerden haberimiz vardır. her sabah gazeteler yüzümüze savaşları, cinayetleri ve kötülükleri haykırır; politikanın çılgınlıkları beynimizi doldurur. geri planda, sessiz ve huzur içinde olup biten şeylerden ise pek haberimiz olmaz.

goethe: coşku, uzun yıllar dayanması için ringa balığı gibi salamura yapılamaz.

yeryüzünde bütün hareketlerin kaynağı insan bilincinin iki buluşudur. mekanda hareket, tekerleğin bulunmasıyla; düşündeki hareket de yazının bulunmasıyla gerçekleşmiştir.

beethoven, çalışmalarını yazı masasında değil, gezinirken, yolda yürürken, hareket ederken yapardı. viyana çevresindeki köylüler şapkasız, nefes nefese yürüyen bu ufak tefek adamı elinde bir kağıt parçasıyla sık sık tarlalarda dolaşırken görürlerdi. onu bir kaçık sanırlar, ona "salak" derlerdi. çünkü beethoven başı önünde, bir şeyler mırıldanarak, homurdanarak, bağırarak, şarkı söyleyerek, ellerini kollarını havada sallayarak yürürdü. sonra aniden durur, cebinden küçük bir defter çıkarıp içinden bir sayfayı hızla koparır ve elindeki kurşunla birkaç nota karalardı. alelacele yazılmış bu şeyler o anda ilk akla gelenler, ilk esinlerdi.

1.03.2017

kıştan kalan soğukluk

turgut uyar



yine de kötü bir kış geçirmedik sanıyorum
altın düştü örneğin
karlar beyaz yağdı, direndi uzun zaman
geleceğin sevgisi bir aklık olarak başladı
sevgilim senin ellerin bir keçisever kadar taze
sevgilim kolera yavaşladı
üstelik birkaç kez de aya gidildi
gelindi bile

şimdi ey benim badem gözlüm
su çiçeği, kızamık boğmaca geçirmişim
ancak ölünce hatırlanan sarışınım
altın sarısının beyaza dönüştüğü şu günlerde
sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde
kararlı yüreğin bir manşeti yadırgarken
silah kullanmayı isterken ellerin şu günlerde
-sana onu da öğretirim-
yüreğin kıpır kıpır yerinde duramazken
saçını taramamaktan aktardığın sıkıntı
sarı bir boya halinde parmaklarına yayılırken
öyle bir sarı boya ki kanlardan damıtılmış
ve kanların bağışlamaz dirimini taşıyan
sana bir türkü söyleyeyim
güzel olmasın gerçek olsun
beklet kendini hazır dur
adı belirsiz bademlerle birlik dur
söğütlerle birlik dur
kağnı güdenlerle birlik dur
şehir kuşatanlarla birlik dur
ölen ve yara alanlarla birlik dur

bir tarihte bir dağ yamacında
onikibinsekizyüzelliüç kişi öldü
yamaç yeşildi çünkü bir bahara başlıyordu
ölenlerin bir kısmı, tüfeksiz, onların bir kısmı
tüfek müfek bir yana donsuz gömleksizdi
sayı bilmezlerdi toptandılar
böylece bir yerlerde toplandılar
yürekleri uzun bir süre atmadı
aslında
çoğu da insan olduğundan yüreksizdi

bir sürü alan ve ova bir sürü ağaçaltı ve orman
ölmemeye bir sürü bahane
örneğin suyu görünce hemen ayaklarını soktular
çünkü gölgeli bir su her zaman
bitmemiş bir yapıda eski bir zaman
çünkü sonu buysa
ölmek elbette gereksizdi

bilirim hoşuna gitmiştir bu ilkel türkü
ilkelliği bütün bir yaz ve kış yaşanan
çünkü sağlıklı bir güneşe taparsın sen
her bir ışını şiir yazanlara umut ve hüzün veren
bir karanfil olarak sürer gider belleğinde
atı ve insanı doyuran çavdar
sevgilim hazırlığın tamdır
ve şiire artık saygın yok
üstelik ben de seninleyim bu konuda
pazardan karsız dönen köylüler gibi

kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye

yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler