adolf eichmann etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adolf eichmann etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.10.2020

normal insan

paulo coelho

nazi almanyasında 6 milyon yahudi'nin yok edilmesinden sorumlu olan adolf eichmann'ın davasıyla ilgili ayrıntılı bir analiz yapmış hannah arendt. onu analiz etmekle görevlendirilen yarım düzine kadar psikiyatristin adamın normal olduğu sonucuna vardıklarını söylüyor. psikolojik profili ve karısına, çocuklarına, anasına babasına karşı tavırları sorumlu bir adamdan bekleneceği gibiymiş.

arendt şöyle devam ediyor: "eichmann'la ilgili sorun, bir sürü insanın aynen onun gibi olmasıydı; yani bu adamlar ne sapıktı ne de sadist; hepsi de korkunç ve ürkütücü derecede normaldi, hâlâ da öyleler. yasal kurumlarımız ve yargıdaki ahlaksal standartlarımız açısından, bu normallik diğer canavarlıkların toplamından çok daha fazla dehşet vericiydi."

10.08.2016

kötülüğün sıradanlığı

hannah arendt

çağımızdaki totaliter hükümetlerin en çok geliştirdikleri özelliklerden biri, muhaliflerinin, kanaatlerinden dolayı bir şehit gibi, onurlu ve etkileyici bir biçimde ölmesine izin vermemeleridir. totaliter devlet, muhalifinin adsız sansız, sessiz sedasız ortadan kaybolmasını sağlar. ama her zaman geriye hikâyeyi anlatacak biri kalacaktır.

belli bir şey yapmadığı halde kendini suçlu hisseden biri, ahlaki açıdan, gerçekten yaptığı bir şey yüzünden suçlu olan ama kendisini hiç suçlu hissetmeyen birisinden daha az hatalı değildir.

adolf eichmann: pişmanlık küçük çocuklara mahsustur.

almanya'nın resmen yenilgiye uğradığı 8 mayıs 1945 tarihinin eichmann için önemli olmasının başlıca nedeni, artık şuraya veya buraya üye olmadan yaşamak zorunda olduğunun kafasına dank etmesiydi: "zorlu bir hayatı lidersiz, tek başıma sürdürmek zorunda olduğumu anladım; kimseden direktif almayacaktım, artık kimse bana emir vermeyecekti, gerektiğinde başvurabileceğim bir yönetmelik olmayacaktı; uzun lafın kısası, hiç bilmediğim bir hayat bekliyordu beni."

"insan her türlü yasanın idaresinde yaşayabilir. gelgelelim, neye izin verildiğini ve neyin yasaklandığını bilmeden yaşayamaz. faydalı ve saygıdeğer bir vatandaş bile, büyük bir halkın içindeki bir azınlığın üyesi haline gelebilir."

david rousset: ss'in zaferi, işkence kurbanının hiç karşı çıkmadan darağacına götürülmeyi kabul etmesini, kimliğini olumlamayı bırakacak kadar kendinden vazgeçmesini gerektirir. ss'ler kurbanın yenilgiye uğramasını yok yere, sırf sadistliklerinden istemezler. kurbanını daha darağacına çıkmadan yok etmeyi beceren sistemin, koca bir halkı esaret altında almak için tartışmasız en iyi sistem olduğunu gayet iyi bilirler. bu insanların kendilerine söyleneni harfiyen yapıp ölüme gitmelerinden daha korkunç bir şey yoktur.

adolf eichmann: bir insan işini severek yapmazsa yaptığı iş de bir şeye benzemez.

yasalara bağlı olmak insanın salt yasalara uyması anlamına değil, uyduğu yasaları kendisi koymuş gibi hareket etmesi anlamına da gelir. ancak görev duygusunun ötesine geçince başarılı olunacağı inancının kaynağı budur.

"bazı açılardan çok zor olan sorunların, halkımızın daimi güvenliği için, bazen amansız sertlikle çözülebilmesi eşyanın tabiatı icabıdır." (nazi parti şansölyeliği)

adolf eichmann: hayatım boyunca ne bir yahudiyi ne de yahudi olmayan birini öldürdüm. bir yahudiyi veya yahudi olmayan birini öldürme emri vermedim.

cinayet aletini kendi elleriyle kullanan kişiden uzaklaşıldıkça sorumluluk derecesi artar.

sınır dışı etme, başka ülkelere karşı bir suçtur; soykırım ise bizatihi insan çeşitliliğine, yani "insan statüsünün" belirleyici bir özelliğine yönelik bir saldırıdır; bu özellik olmadan ne "insanlık" ne de "beşeriyet" kelimelerinin bir anlamı kalır.

avukat caniyi savunur, cinayeti değil.

yogal rosat: büyük bir suç doğayı kızdırır; bu yüzden dünya intikam diye haykırır; kötülük doğal bir uyumu bozar ve bu uyum da ancak kötülüğün cezalandırılmasıyla yeniden sağlanabilir; ahlaki düzene karşı sorumluluklardan biri de, mağdur tarafın suçluyu cezalandırmasıdır.

"bir şahsın vicdanına veya inancının gereklerine göre hareket etmiş olması, fiilinin veya ihmalinin cezalandırılmayacağı anlamına gelmez." (alman iç hizmet kanunu)

insan doğası gereği, bir kere baş gösteren ve insanlık tarihine kaydedilen her fiil, gerçekliği tarihe gömülüp gittikten uzun zaman sonra bile hep ileride gerçekleşebilecek bir ihtimal olarak kalır. gelmiş geçmiş hiçbir cezanın, suç işlenmesini önleyecek kadar caydırıcılığı yoktur. bilakis, cezası ne olursa olsun, belli bir suç bir kere ortaya çıktı mı, tekrar ortaya çıkması, ilk ortaya çıkışının olup olabileceğinden çok daha olasıdır.

14.03.2015

ölümsever

erich fromm

aşırı ölümsever kişiler görünüşlerinden, hareketlerinden anlaşılabilir. böyle kişiler soğukturlar; benizleri ölü gibidir; yüzlerinde pis bir koku duyuyormuş gibi bir ifade vardır. (bu ifade hitler'in yüzünde açıkça görülebilir.) düzenli, saplantılı ve bilgiçtirler.

ölümsever kişilerin bu yönü eichmann'ın kişiliğiyle bütün dünyanın gözleri önüne serilmiştir. eichmann örgütsel düzene ve ölüme hayrandı. onun benimsediği en yüce değerler, verilen buyruklara boyun eğmek, örgütün düzenli bir biçimde işlemesini sağlamaktı. kömür sevk ediyormuş gibi sevk etti yahudileri. onların insan olduklarını göremiyordu; bu nedenle kurbanlarından nefret edip etmediği sorusu onun için söz konusu bile değildi.

ölümsever kişi hiç durmadan kesinlik peşinde koşar. ne var ki yaşam hiçbir zaman kesin, önceden belirlenebilen, denetlenebilir bir şey değildir; denetlenebilir kılmak için yaşamı ölüme dönüştürmek gerekir; gerçekten de yaşamda kesin olan tek şey ölümdür.

kişiyi delilik sınırına dek sürükleyebilecek korkuları tedavi etmenin tek yolu anneye olan bağın koparılmasıdır.

her şeyden önce kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla narsisizm arasında çok yakın bir ilişki vardır. annesinin rahminden ve memelerinden tümüyle kopmadıkça bireyin başkalarıyla ilişki kurabilme, başkalarını sevebilme özgürlüğü yoktur. o kişiyle annesi birleşerek kişinin narsisizminin nesnesini oluştururlar. bu, en açık biçimde kişisel narsisizmin topluluk narsisizmine aktarılmasında görülür. topluluk narsisizminde kandaşla cinsel ilişki saplantısının narsisizmle karıştığını açıkça görebiliriz. tüm ulusal, ırksal, dinsel ve siyasal bağnazlıklarda görülen gücün ve mantıksızlığın nedeni de bu özel karışımdır.

bu üç özelliğin karışımı en özlü biçimde richard hughes'un the fox in the attic (tavanarasındaki tilki) adlı kitabında anlatılmıştır.

hitler'in kendinden başka bir ben tanımayan "ben"i, özde "başka birisi"nin varlığını kabul etmeyi gerekli kılan cinsel birleşme eylemine zedelenmeden nasıl girebilirdi zaten? onun saplantılı inancına göre ben hiç eksiksiz, evrenin biricik yaşam merkezi, evrende bulunan ve o zamana dek var olan tek gerçek somut istem demek değil miydi? çünkü hitler'in içteki üstünlük "gücü"nün ardında yatan mantıksal neden şuydu: yalnız hitler vardı. "ben, benden başkası değilim." evrende ondan başka kimse yoktu, yalnızca nesneler vardı; bu yüzden onun gözünde "kişilik" zamirlerinin hiçbiri duygusal bir içerik taşımıyordu.

bu görüş hitler'in tasarlama ve yaratma hareketlerinin çapını hiçbir denetleme olmaksızın korkunç bir biçimde genişletti: bu tür bir mimar için siyaset alanına el atmak çok doğal bir şeydi; çünkü o, el attığı yeni nesnelerdeki değişik yanı görmüyordu: bu "insanlar" öteki araçlar ve taşlar gibi yalnızca kendisine öykünen "nesneler"di. her aracın bir sapı vardı -bu yeni nesnelerin de kulakları vardı. ve taşları sevmek, onlardan nefret etmek, onlara acımak (ya da onlara doğruyu söylemek) saçmaydı. öyleyse hitler'in kişiliği çok az rastlanan bir hastalık içindeydi; hiçbir gölgesi bulunmayan bir egoydu onunki.

anormal koşullarda böyle bir ego klinik bakımından sağlıklı kabul edilebilecek olgun, ergin bir zekâyla yaşayabilecekken hitler'inki az rastlanır bir biçimde hastaydı (bu, yeni doğmuş bir bebekte oldukça normal kabul edilebilecek, çocukluk dönemine taşabilecek bir hastalıktır). hitler'in ergin "ben"iyse şöyle gelişmişti - hastalıklı bir urun büyümesi gibi kocaman ama biçimsiz bir büyüme. bu, aklını yitirmiş, acılar içindeki yaratık yatağın içinde dönüp duruyordu.

"rienzi gecesi", operadan sonra linz kıyısında freinberg'de geçirdiği gece: çocukluğunun en önemli gecesi oydu kesinlikle; çünkü içindeki yalnızlıkla her şeye yetme gücünü o gece doğrulamıştı kendine. bir anlık bir zaman kesiminde dünyanın tüm zenginliklerini ve güçlerini görmeseydi, o karanlıkta o yüksek yere çıkmayı göze alabilir miydi? orada eski kutsal kitaptan bir soruyla karşılaştığında tüm varlığıyla "evet" demeden edebilir miydi? yüksek dağın tepesinde kasım yıldızlarının tanıklığı altında; sonuna dek götüreceği o pazarlığı yapmamış mıydı?

oysa şimdi.. şimdi rienzi gibi dalganın tepesinde uçarcasına giderken kendisini gittikçe daha çok kabararak berlin'e dek taşıması gereken o dayanılmaz dalga, o yükseklik kırılmaya başlamıştı: kıvrılıp kırılıp üzerine yıkılmıştı, onu yerlere çalmıştı, gürüldeyen, derin yeşil suların arasına atmıştı.

yatağında delicesine dönerken nefes nefese kaldı -suda boğuluyordu (hitler'in her zaman en çok korktuğu şeydi bu). boğuluyor muydu? öyleyse. linz'de tuna'nın üstündeki köprüde kendini öldürmeyi düşünen çocuğun bir an titremesi.. demek ki o melankolik çocuk çok eskilerde kalan o günde gerçekten atlamıştı suya; o günden bu yana olanların hepsi birer düştü yalnızca! öyleyse şimdi boğulan, aldanan kulaklarında uğuldayan bu ses tuna'nın sesiydi.

çevresini saran yeşil, ıslak aydınlıkta yukarıya dönük ölü bir yüz yaklaşıyordu ona doğru: bu ölü yüzde kendisininki gibi hafifçe patlak, açık kalmış iki göz vardı: ölmüş annesinin son olarak beyaz yastığın üzerinde gördüğü açık kalmış, ak gözleriydi bunlar. ölmüş, ak ve boş; kendisine karşı en küçük bir sevgi izi bile kalmamıştı içlerinde. oysa şimdi bu yüzler çoğalıyordu -dört bir yanını sarıyordu suda. öyleyse annesi bu suydu, kendisini boğan bu sulardı annesi! bunu anlayınca debelenmekten vazgeçti. annesinin karnındaymış gibi, dizlerini karnına doğru çekti, kendini öylece boğulmaya bıraktı. hitler, uyumuştu sonunda.

20.08.2009

med-cezir

elif şafak

"hamlet'ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla başkalarının zararına yol açmamıştır." der cioran. çünkü onlar, hasarların en büyüğünü gene kendilerine verirler.

albert camus: bir yazar çokluk okunmak için yazar. bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım; ama inanmayalım onlara.

hannah arendt'in, önde gelen nazi liderlerinden adolf eichmann'ın israil'deki mahkemelerini takiben yazdıklarında da ısrarla belirttiği gibi, insanlık tarihi boyunca bunca acıya sebep olanlar öyle sanılageldiği gibi şeytani dehaya sahip birtakım karanlık, kötü ve sıradışı liderler değil, görevini yapmayı temel ilke haline getirmiş iyi niyetli sıradan insanlardı. sadece ve sadece görevini yapanlar.

jose ortega y gasset: her insan başkaları olmak ister, başkaları da o olsun ister. bir başkasını, öteki olmayı, ötekinin varlığıyla kaynaşmayı arzuladığımız oranda severiz.

dışında kalınamayan şey taklit edilemez.

j.j. rousseau: her şey aslında iyi olarak doğar.

beşer ikiye ayrılır: kendilerine gülebilenler ve kendilerine gülünmesinden zerre kadar hazzetmeyenler.

jean starobinski: insan kendi varlığından sıyrılmayı, en kaba kılığa bürünerek yok olmayı, bir yok oluşu neşe içinde gerçekleştirmeyi, böylelikle yeni bir varlık olarak bir kez daha doğmayı başarmalıdır.

önce yüzlerini unuturuz sevdiklerimizin. en çok yüzümüzün unutulmasından endişe ettiğimiz halde.