31.1.12

uzun lafın kısası

carlos fuentes: bütün devrimler bireysel bilinçte başlar. bütün öteki şeyler oradan kaynaklanır.

aristoteles: felsefede, politikada, edebiyatta ya da sanatlarda olağanüstü olan tüm insanlar melankoliktirler.

thomas hardy: kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

herman melville: her tür ölüm saçan aletin icadında gösterdiğimiz şeytani beceri, savaşırken gösterdiğimiz kin duygusu ve bunların peşinden gelen sefalet ve yıkım bile, kendi başlarına medeni beyaz adamı yeryüzündeki en yırtıcı hayvan yapmaya yeter.

leyla erbil: insan anasının karanlık karnından bile mücadele ile kurtulur.

jorge amado: tutukevleri ve polisler bütün düzenlerde aynıdır ve hiç ayrımsız, hepsi aynı derecede rezildir. üniformalar sadece müzelik bir nesne oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.

montaigne: bir aileyi idare etmek bir devleti idare etmekten hiç de daha kolay değildir.

franz kafka: bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. işte varılması gereken yer o noktadır.

thomas carlyle: bilgin arttığı oranda, inanç yok olur.

thomas jefferson: suçlu bir insanın yasalara uyulmadan cezalandırılması, o suçlunun kaçmasından bile daha tehlikelidir.

doris lessing: yaşamın temelinde adaletsizlik ve acımasızlık vardır.

thales: akıllı düşünceyi gösteren çok konuşmak değildir, bir tek bilgeliği ara, bir tek onuru seç; böylece geveze insanların kesilmek bilmeyen seslerini kısacaksın.

29.1.12

aşk

julian barnes

aşka kafamızı takmak zorunda kalmasak cinsel arzu çok daha kolay olurdu. evlilik çok daha dürüst olurdu ve belki de, aşkın kaşıntılarını çekmesek, gelişini heyecanla beklemesek, gidişinden korkmasak, aşk daha kalıcı olurdu.

aşk başka ne işe yarar? eğer onu satmaya niyetliysek, onun uygar erdemlerin başlangıç noktası olduğunu belirtsek iyi ederiz. insan birini, hayal gücüne dayalı bir duygudaşlık hissetmeden, dünyayı bir başkasının bakış açısından görmeye başlamadan sevemez. bu yeteneğe sahip olmadan iyi bir aşık, iyi bir sanatçı ya da iyi bir politikacı olamazsınız.

aşk konusunda çok titiz olmak insanın dikkatini kalbe, nabız atışlarına, onun kesinliklerine, onun gerçeğine, onun gücüne -ve kusurlarına- yönelmesi demektir. ölümden sonra kalp piramit biçimini alır (her zaman dünyanın harikalarından biri olmuştur bu); ama yaşarken bile kalp hiçbir zaman kalp biçiminde değildir.

aşk anti-mekanik, anti-materyalisttir. işte bu nedenle kötü aşk yine de iyi aşktır. bizi mutsuz edebilir; ama mekaniğin ve maddesel olanın meseleyi ele almasına gerek olmadığında ısrar eder. din ya saçma biçimde gündelik ya tümüyle çılgınca ya da maneviyatla yardım paralarını birbirine karıştırarak salt bezirganca bir şey olup çıkmıştır. sanat, dinin çöküşünden özgüven kazanarak dünyaya oranla aşkınlığını ilan eder (ve sanat sürer, sürer! sanat ölümü yener!) ancak bu ilan ediş herkese ulaşmaz; ya da ulaştığı yerlerde her zaman esin verici değildir, her zaman hoş karşılanmaz. bu yüzden dinin ve sanatın aşka boyun eğmeleri gerekir. aşk bize insanlığımızı ve aynı zamanda da mistik kavrayışımızı verir. bir biz vardır bizden içeri.

bu aşk kötü sonuçlanacaktır; muhtemelen öyle olacaktır. öküz etinden bir parçaya benzeyen o biçimsiz organ, hileye yatkın ve kapalıdır. şu anki evren modelimiz entropidir ve bu, gündelik dilde şu ifadeye tercüme edilebilir: sonunda her şey bombok olacaktır. ama aşk bizi düş kırıklığına uğrattığında, biz yine de ona inanmayı sürdürmeliyiz. aşk bizi düş kırıklığına uğratsa da, bizi düş kırıklığına uğratmasına karşın, bizi düş kırıklığına uğrattığı için bizim tek umudumuzdur.

27.1.12

uyanış

paul bowles


uyandı, gözlerini açtı. oda ona pek bir şey ifade etmedi; içinden yeni çıktığı o var olmama durumunun derin etkisinden tam sıyrılamamıştı henüz. zaman ve mekan içindeki yerini saptayacak enerji bir yana, bunu yapacak istekten de yoksundu. bir yerdeydi.. uçsuz bucaksız yerlerden geçerek yokluktan yeni gelmişti oraya; bilincinin çekirdeğinde sonsuz bir hüzün vardı ama o hüzün güven verici bir şeydi; çünkü ona tanıdık gelen tek duygu buydu. başka bir avuntuya gerek duymuyordu. salt bir rahatlık, salt bir gevşeme durumunda, bir süre kıpırdamaksızın yattı, sonra da uzun derin uykuların sonrasında gelen o hafif, kısa süreli uykulardan birine doğru kaydı. birden gözlerini tekrar açıp kolundaki saate baktı. bu aslında istem dışı bir davranıştı; çünkü saatin kaç olduğunu görmek sadece kafasını karıştırmıştı. doğrulup oturdu, çevresine baktı, elini alnına götürdü, derin derin içini çekerek kendini yeniden yatağa attı ama artık uyanmıştı. birkaç saniye içinde nerede olduğunu ayrımsadı, zamanın akşama doğru olduğunu ve öğle yemeğinden beri uyuduğunu fark etti. bitişik odada karısının yumuşak terlikleriyle dümdüz kara taşlı zeminde gezindiğini duydu, bu ses de rahatlattı onu.. çünkü artık bilinci yeni bir düzeye varmış, yalnızca sağ olduğunu bilmek ona yetmemeye başlamıştı. bu daracık, kirişli, yüksek tavanlı odayı, duvarlara delikli kalıpla rastgele renklerde kopya edilmiş koca koca sıkıcı desenleri, kırmızı ve turuncu camlı pencereleri kabullenmek ne kadar zordu! esnedi; oda çok havasızdı. az sonra yüksek yataktan inecek, pencereyi açacak, o anda rüyasını da anımsayacaktı. çünkü hiçbir ayrıntısını anımsamasa da rüya görmüş olduğunu biliyordu. pencerenin dışında hava olacaktı.. damlar, kent ve deniz olacaktı. o durup seyrederken, akşam rüzgarı yüzünü serinletecek, aynı anda rüya da belirginleşecekti. şimdilik ancak öyle yatabiliyor, ağır ağır soluk alıp veriyor, yeniden uyumaya hemen hemen hazır durumunu koruyordu.. bu havasız odada adeta felç olmuş gibiydi.. ortalığın kararmasını bekliyor değildi ama kararana kadar yerinden kıpırdamayacaktı.

beatrice

ece temelkuran

1915'ten sonra anadolu'dan ayrılan beatrice, her yıl, doğduğu şehir olan sivas'ı ziyaret ediyormuş. ihtiyar beatrice bir yaz sivas'ı ziyaret ettiği sırada gözlerini son kez yummuş. onun köyünden bir ihtiyar nereden bulduysa hrant'ı bulup haber vermiş, istanbul'da akrabası varsa haber versin diye. hrant, "ne yapalım?" diye sormuş telefondaki yaşlı adama. şu cevabı almış:

"bırak oğlum, kadıncağız burada gömülsün. su çatlağını bulmuş."

hrant bu hikayenin sonunda, "ermenilerin topraklarımızda gözü var" korkusuyla yaşayan milliyetçileri kast ederek, ellerini havaya kaldırıp haykırmıştı:

"evet bu ülkenin toprağında gözümüz var. ama alıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için!"

ülkem.. ne çok kalp gömülü dibinde. o çorak topraklar ne çok sevgi ve kederle anılıyor uzaklarda. her gün uzaklarda birileri için daha da güzelleşiyor stepler. ve bunu bilmeden, duymadan bile biliyoruz aslında orada yaşarken. yoksa neden güneydoğu'daki yaşlı adamlar -hayret, şimdi hatırlıyorum bunu- bakıp bakıp taş yapılara, cümlenin gerisini hiç getirmeden "bu binaları ermeni ustalar yaptı. bir daha kimse bu kadar güzelini yapamadı" desin? izmir'in sıcağında balkonlarda eteklerini yelleyen kadınlar niye ikide bir "rumlar binaların arasını aralık bırakırdı ki denizin esintisi şehre girsin. ah! şimdi öyle mi ya?" diye söylensin yelpazelenirken? fethiyeli ninem muhakkak, "gidenlerden" bahsediyordu. "biz döşeğe çarşaf geçirmeyi, turşu kurmayı hep onlardan öğrendik" derken. niye hiç sormadım ona "gidenlerin" kim olduğunu? niye şimdi hatırlıyorum hatırladığımı bilmediklerimi? gövdemde, öğrenmeden bildiğim bir bilgi uyanıyor sanki.

ülkemin kalbi.. ne çok kalp gömülü dibinde. biliyorlar aslında "gidenlerin" olduğunu ve saklıyorlar kalplerinde onların kalplerini. aslında herkes bilmeden biliyor gidenlerin uzaklardan bu topraklara kadeh kaldırdığını. hakikaten toprağın altında, dağların, ararat'ın dibinde ne olduğunu biliyorlar. sessizce. halklar sessizce hatırlar. çok sessizce..

ülke, unutmaz aslında. toprak da. bellek silinmez. sadece ne hatırlaması gerektiğini bilir. ta dibinde..

26.1.12

canfeda

can yücel



bu millet uyuyor azizim
dedi arpacızade feyzullah efendi
hem de
uyurken esneyerek

dönülmez faşizmin ufkundayız
vakit çok geç

kurtarıcılar kurtara kurtara
kurtardılar memleketi memleket olmaktan

dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş
her kıpırdayışında öküz, deprem olurmuş
oysa dünya, halkların omzu üstünde durur
kıpırdasın da gör

balkonun altına kapamışlar hint horozunu
önüne de bir kara tel çekmişler
dünya yüzü görmesin diye
yine de herkesten önce ötüyor sabahları
erken öten horozu.. sözü biyerlerden
kulağına çalınmış olmalı

ılgaz, anadolu'nun sen yüce bir dağısın
eteklerinde kitaplar

insan maymundan gelmiş
var-kuramına karşı çıkan sayın kültür bakanına
(eldeki bilimsel veriler başka seçenek tanımadığına göre
ve indi, izafi ve şahsi konuşmak istemediğimizden)
soruyoruz, yüzüne ve gözlerinin içine bakarak
üstat, yoksa insandan mı geliyor maymun

ya mutlu göründüğün gibi ol
ya mutsuz göründüğün gibi öl

oturmuş lambo'nun penceresi içine
uzun ayak uzun ayak üstüne
çekme boylu bir idare lambası
-çıngarlara bir işaret feneri-
bakıyor yarılanmış üçüncü marmara şişesine önündeki
bana insanları ne zaman sevdirecek diye bu zıkkım
derken çıkarıp göğsünden al mendilini
siliyor duman olmuş gözlüklerini

sen'leri eğlendirenler en çok
ben'leriyle sıkılır

kademsiz oluyor kimi ağaçlar
sokak üstüne, ayak altına düşenler
tozdan, dumandan görmez olmuş yeşil gözleri
onlar da çam, onlar da çınar ama
toroslardaki akranlarıyla aralarında
epiy bir yükseklik ve hava
e az'cık da bir sınıf farkı var

afrika gibi bir kıta yazaydım
hiç durmaz ölürdüm

yarın, mesela, orta yerimden çatlasam ne lazım gelir?
yine de içimden bir ses: sen sen ol! diyor
kafka'nın öyküsündeki fareye emsal
cirit oyna oynayabildiğin kadar
bulduğun neyse mekan
ellerin, ayakların ve çükünle değilse de
hala genç kalan aklınla koşmaca oyna
duvarlara vursan da başını
o tavanarası kadar kaldığında cürmün ve cirmin
ölmek ki senin
başlayıp da bitiremediğin
allah bilir kaçıncı bin şiirin

25.1.12

sosyal liberalizm

george sabine

thomas hill green'in ahlakının merkezi ilkesi, birey ile üyesi olduğu toplumsal grup arasındaki ilişkinin karışıklığı idi. onun deyişiyle "benlik toplumsal bir benliktir." bununla, aristomsu bir biçimde, en üstün toplum biçiminin, içinde eşitlerin bir araya geldiği bir toplum olduğunu ve topluluğu bir arada tutan bağın üyelerin gruba ve onun amaçlarına bağlılık duyması olduğunu söylemek istiyordu. aynı zamanda böyle bir grubun üyesi olmak, çalışmasını paylaşmak ve orada önemli bir payı olmak, hem dört dörtlük bir kişiliğe ulaşmanın bir koşuludur hem de insanın elde edebileceği en yüksek doyumun göstergesidir.

green bir ölçüye dek her toplumsal grubun böyle olduğuna inanıyordu. en güçlü ve en baskıcı bir hükümet bile bir toplumu yalnızca gücüne dayanarak bir arada tutamaz; hükümetlerin rıza sonucu olduğu yolundaki eski inanç bu ölçüler içinde doğruydu. green hükümetin güce değil arzuya dayandığını; çünkü bir insanı topluma bağlayan bağın kendine özgü bir zorlama olduğunu, yasaların verdiği cezalar ya da ileriye yönelik çıkar düşünceleri olmadığını söylüyordu.

liberal bir toplum içindeki reddedilmez görüş, böyle bir toplumun insan doğasındaki aynı zamanda manevi olan bu temel toplumsal güdüyü kabul etmesi ve ahlakın tam ülkü anlamına yaraşır biçimde gerçekleşmesi için çalışmasıdır. bu ülkü, bir toplumun üyelerinin ahlaken eşit insanlar olarak bir araya gelmelerini, birbirlerine karşı saygılı davranmalarını, hepsinin kendilerine uygun olacak biçimde düşünmekte ve davranmakta özgür olmalarını, düşünce ve eylemlerinin tam ahlaki sorumluluğun yönetim ve denetimi altında bulunmasını gerektirir. bu nedenle zorlama en aza indirilmelidir; bu, devletin uyguladığı zorlama için doğru olduğu gibi kişileri özgür ahlaki kimseler olmaktan çıkaran başka her türlü zorlama biçimleri için de doğrudur.

kant için olduğu gibi green için de bir insan topluluğu, içinde herkesin yalnız araç değil; aynı zamanda amaç gibi işlem gördüğü bir "amaçlar krallığı"dır. bir topluluğun ve bir kişiliğin ideal niteliği böyle olduğundan, yeteneklerinin elverdiği ölçüde böyle bir yaşamı gerçekleştirme fırsatı herkese açık olmalıdır. bundan dolayı gerçekten liberal olan bir toplumun amacı, en azından, kişiliğin hem koşulu hem de hakkı olan kendi yazgısını belirleme ve saygı görme manevi haklarını her insana tanımak olmalıdır.

leonard hobhouse: toplumun mutluluğu ve düşkünlüğü, ortak mülkiyet duygusunun yücelttiği ya da derinleştirdiği insanların mutluluğu ve düşkünlüğüdür. toplumun istenci bu insanların istencinin ortak sonucudur. vicdanı, bir denge kurulduğunda o insanlarda soylu olan ve olmayan şeylerin bir anlatımıdır. her insanı topluluğa yaptığı katkıya göre değerlendirebilirsek, toplumdan da bu insan için ne yaptığını sormaya aynı biçimde hakkımız olur. herkesin pay aldığı ve paylaşmanın her insan iiçn başlıca bir öge olduğu biçim dışında, en büyük sayının ya da herhangi bir büyük sayının en büyük mutluluğu gerçekleşemez. ama tek tek erkek ve kadınların yaşadığı mutluluk dışında bir mutluluk yoktur; bunun gibi insanların ruhunu içeren ortak bir benlik de yoktur. bireylerin belirgin ve ayrı kişiliklerinin uyum içinde gelişebildiği ve ortak bir başarıya katkıda bulunabildiği toplumlar vardır.

ahlak asıl olarak bir karakter sorunu olduğundan, yasa zoruyla yaratılamaz. yasa, zorunlu olarak, davranışın dış yanlarıyla ilgilenir, onun arkasındaki düşünce ve niyetle değil.

yanılmaz olan hiçbir insan, hiçbir toplumsal kurum yoktur. her insan kendi aklını ve bilincini izler; liberal bir toplum da onun hem yargılama hakkına saygı gösterir hem de onun yargılarının toplumsal bakımdan güvenilir olması olasılığını artırmaya çalışır.

green, bir yerde ahlaki bozukluk olmadıkça savaşın ortaya çıkamayacağını savunuyor, kimi kez kaçınılmaz olabilirse de savaşın her zaman için ahlaki başarısızlığın bir itirafı olduğuna inanıyordu.

f.h. bradley: bir kimsenin kendisini, ahlaki konularda dünyadan farklı düşünmesi anlamında olmak üzere, kendi görüşleri olması gerektiğine özendirmesinin, gökten inen peygamber dışında herkes için kendi kendini aldatmadan başka bir şey olup olmadığını düşünmeliyiz.

sidney webb: demokratik idealin iktisadi yanı, gerçekte sosyalizmin ta kendisidir.

her tarafa, yanlı olması ya da bir ölçüye değin yalan söylemesi pahasına bile olsa, kendi görüşünü anlatma olanağı verilmesi, yine de doğruya ulaşmanın ya da haklı bir karara ulaşmanın en iyi yoludur.

bir hükümet her şeyden önce kamu düşüncesini ve tartışmalarını düzenlemek için kurulmuş bir kurumlar dizisi ve uygulanabilir bir politika saptamak amacıyla karşıt savların tartılmasıdır.

sidney olivier: sosyalizm ussallaşmış bireycilikten başka bir şey değildir.

hem komünizm hem de faşizm, liberal politika uygulamalarını bırakırken ve yeni felsefi ilkelere sahip olduklarını duyururken liberalizmin açık, gösterişli düşmanlarıydılar. her ikisi de "gerçek" demokrasinin savunucusu olduklarını ileri sürüyor ve liberalizmi yapmacık demokrasi olarak niteliyorlardı; ama her ikisi de korunması için demokratik anayasalar yapılan yurttaş özgürlüklerini çiğnediler ve demokratik hükümetin dayanakları olan siyasal özgürlükleri yıktılar. her ikisi de hak ve özgürlüklerin korunmasının hükümetin başta gelen amacı olduğunu, bireysel insanın ya kendi sonul çıkarlarını ya da toplumsal veya genel bir çıkarı korumak için hükümetlerin izlemesi gereken politika ve uygulamaları takdir etmeye yeterli olduğunu reddettiler. her ikisi de kolektif bir bütün ortaya çıkardılar -faşizm ırkı, komünizm ise toplum ya da topluluğu- ve bunun bireyden daha üstün bir değerde olduğunu benimseyip insanları topluluğun araçları ya da organları saydılar. dolayısıyla her ikisi de siyaseti, ortalama insanların kavrayamayacağı bir gizemli şey gibi niteleyip özel yetenekler ya da yetilerle donanmış bir seçkinler kümesinin görevi saydılar. faşizm bu yeteneği, ortalama zekanın ulaşamayacağı bir içgüdü, sezgi ya da deha olarak belirtti. komünizm de siyaseti daha üstün türde bir bilim, dolayısıyla tarihsel ilerlemenin izlemesi gereken zorunlu yönü tanımaya yeterli olacak biçimde yetiştirilen uzmanların ayrıcalığı saydı.

23.1.12

insan

tolstoy

her insan kendisi için yaşar, kendi amaçlarına erişmek için özgürlükten faydalanır; şu veya bu hareketi şimdi yapıp yapmayacağını bütün varlığıyla duyar ama onu yapar yapmaz belli bir an içinde yapılan bu hareket geri alınamaz olur, tarihin malı olur ki, burada onun özgür değil, önceden belirlenmiş bir anlamı vardır.

her insanda hayatın iki tarafı var: birincisi kişisel hayat, ki ilgileri ne kadar soyutsa o kadar özgürdür; ikincisi içgüdüsel hayat; kovan hayatı, ki insan burada zorunlu olarak kanunların ona emrettiğini yerine getirir.

savaşa katılan insanlarda, kendi kişisel özelliklerine, adetlerine, şartlarına ve amaçlarına göre şöyle davranıyorlardı: ne iş gördüklerini, kendileri için ne yaptıklarını biliyorlarmış gibi korkuyor, övünüyor, seviniyor, öfkeleniyor, akılyürütüyorlardı. oysa tarihin aletiydiler, kendilerinden saklı ve bizce anlaşılır bir iş görüyorlardı. değişmez yazgılarıdır bu; toplum içinde ne kadar yükselirlerse o kadar az hürdürler.

insan zekası için olayların bütün nedenlerini kavramak olanaksızdır. ama nedenleri arayıp bulmak ihtiyacı insan ruhuna özgü bir şeydir. olayların, her biri ayrı ayrı sebep olarak görünebilen, sayısız ve karışık şartlarına nüfuz edemeyen insan zekası, önüne ilk çıkan, kavranması en kolay açıklamaya yapışır, "işte sebep" der.

insan, yapacağı işler için bir amaç edinir. bin verst yol gitmek için insanın kendisini bu bin verstin ötesinde iyi bir şeyin beklediğini bilmesi gerek. yürüme gücü bulabilmek için insanın toprak hakkında bir fikri olması gerekir.

en parlak, en derin planlar, önlemler bile, savaşı kazandırmazlarsa berbat şeylermiş gibi görünür; her askerlik bilgini de onları, bilgiç bir tavırla eleştirir; savaş kazandıran en kötü planlar, emirlerse çok parlak şeylermiş gibi görünür ve en ciddi insanlar da bu kötü planların üstünlüklerini kanıtlamak için ciltlerce yazı yazar.

din

jeremy bentham: dogmatik teolojinin ruhu, dokunduğu her şeyi zehirler.

nietzsche: tımarhaneye yapılan kısa bir ziyaret, inancın hiçbir şeyi kanıtlamadığını gösterir.

immanuel kant: dogmanın ölümü, ahlakın doğumudur.

karl marx: dinin hayali çiçekleri, insanların zincirlerini süslemektedir. insanlar hem bu çiçekleri hem de zincirleri fırlatıp atmalıdır.

robert m. pirsig: metafizik, size otuz bin sayfalık menü uzatıp yemek vermedikleri bir restorandır.

jiddu krishnamurti: hakikat; yaşayan, hareket eden, dinlenme yeri, tapınağı, camisi, kilisesi, dini, öğretmeni, filozofu ya da size ona doğru rehberlik edecek hiç kimsesi olmayan bir şeydir. sizin -sizin diğerleri ve dünyayla ilişkinizin- dışında hiçbir şey yoktur. ne tanrılarınız ne de biliminiz sizi kurtarabilir, size psikolojik kesinlik sağlayamaz ve hiçbir şeye güvenemeyeceğinizi kabullenmeniz gerekir.

bertrand russell: kutsal kitaplarda zekayı öven tek bir kelime bile yoktur.

schopenhauer: inanç ve bilgi, bir terazinin kefeleri gibi birbirleriyle bağlantılıdır; biri yukarı çıkarsa diğeri aşağıya iner.

22.1.12

amerikan sapığı

bret easton ellis

kızların peşinde oldukları şey nezaket değildir.

iyi karakterli kız dediğin, küçük taş gibi bir vücudu olan, bütün cinsel talepleri çok fazla orospulaşmadan yerine getiren ve esas itibariyle o siktiğimin salak çenesini tutan bir piliçtir.

piliçlerin tek varlık nedeni bizi tahrik etmektir.

bana doğru gelen güzel bir kız görünce iki şey düşünürüm. bir yanım onunla çıkmak, ona gerçekten iyi, hoş davranmak, gerektiği gibi davranmak ister. öteki yanım ise mızrağın ucuna geçirilmiş kellesinin nasıl görüneceğini düşünür.

judith martin: her içgüdünün peşinden gitsek, şu anda birbirimizi boğazlıyor olurduk.

bazı insanlar olmadan dünya daha yaşanacak bir yer olur.

iyi karakterli olup da aynı zamanda akıllı ya da matrak ya da belki zekimsi gibi ya da hatta belki yetenekli olan tek piliç cinsi çirkin piliçlerdir.

"hayat bir sırdır
herkes tek başınadır"

yaşadığımız dünyada başkalarıyla empati kurmak imkansız olduğu için, her zaman kendi kendimizle empati kurabiliriz.

judith martin: insanların yaptığı büyük hatalardan biri, görgü kurallarının sadece mutlu fikirlerin ifadesi olduğunu sanmaktır.

masumlara göre zamanlar değil bu zamanlar.

delilik

erasmus

delilik olmadığı takdirde, yaşamda herhangi bir beraberlik ne zevkli ne de sürekli olabilir; birbirlerini bazen aldatmadıkları, bazen birbirlerinin yüzüne gülüp akıllıca ödün vermeyi beceremedikleri ve son olarak da bütün bunlara bir tutam delilikle lezzet katılmadığı takdirde, ne halk uzun süre hükümdarına ne efendi uşağına ne hizmetçi saygıdeğer hanımına ne öğretmen öğrencisine ne dost dostuna ne karı kocasına ne hancı müşterisine ne de yol arkadaşları birbirlerine dayanabilirlerdi; kısacası kimse kimseyle geçinemezdi.

20.1.12

küçük ağa

tarık buğra

haksız kuvvet kullandı mı, haklıya da kuvvet farz olur.

hayat can kaygısıyla köpekleşmeye değmez.

hayatı asıl harpten sağ çıkanlar kaybediyor.

kabul etmek, her zaman doğru bulmak değildir.

evliya çelebi: gün akşamlıdır devletlim; dün doğduk, bugün ölürüz.

yatağa geçip bir suya bırakılıvermiş gibi uykuya kaydığı zaman..

iyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu, mağara devri, taş devri hortluyor.

kızılağaçlar kralı

goethe


kim bu atlı, rüzgarı geceye katmış giden
o atlı bir baba
kucağında hasta oğlu
sımsıkı, sıcacık sarmış onu

- neden sakladın oğlum yüzünü? nedir korktuğun
- bak işte baba, orada kızılağaçlar kralı
sırtında pelerini, başında tacı
- oğlum sistir senin pelerin sandığın

- gel tatlı çocuk, gel benimle
ne oyunlar oynarız seninle
orada, kıyıda ne çiçekler açıyor, bilsen
annem altınlar giydirir sana istersen

- baba, baba, duymadın mı hala
neler diyor kızılağaçlar kralı bana usulca
- tamam oğlum, telaşlanma, bunlar senin kuruntun
kuru yaprakların hışırtısıdır duyduğun

- nazlanma körpe oğlan çocuğu, gel benimle
katıl bizdeki eğlenceye
dans eder kızlarım, şarkı söyler
bir dediğini iki etmezler

- baba, baba görmedin mi daha
kızılağaçlar kralı'nın kızlarını kuytuda
- gördüm oğlum, gördüm tabi
yaşlı söğütler birer insan sanki

- sevdim seni, çekti güzelliğin beni
zorla götürürüm sen istemezsen gelmeyi
- babacığım, tuttu, götürüyor beni kızılağaçlar kralı
yardım et, çok yakıyor canımı

dehşete kapılan baba sürüyor atını hızla
inleyen çocuk kollarında
çiftliğe ulaştığında binbir güçlükle
oğlu can vermişti bile

çalı horozu

michel tournier

eğer bir tek talihsizliğe uğradıysanız ilgi çekersiniz; uğradığınız talihsizliğin sayısı ikiye çıkarsa acıma duygusu uyandırırsınız; bu rakam yüzü bulursa, insanları güldürürsünüz.

köpekler, kendilerine et parçası ya da şeker fırlatıldığında havada yakalar ve büyük bir güven içerisinde kıtır kıtır yerler. kediler öyle değil. onlar kuşkucu. hemen kapmıyorlar. yere düşmesini bekliyor, sonra eni konu inceliyorlar.

ya yazım kuralları? bir pusulanın saygınlığını ortadan kaldıracak büyük bir yanlış kadar gülünç bir şey olamazdı.

işte insanların laneti demek ki şuradan geliyor: insanlar bitkiler aleminde doğup hayvanlar alemine düşmüşler. oysa, ne demektir hayvanlar alemi? avcılık, şiddet, cinayet, korku. bitkiler dünyasıysa tersine, toprağın ve güneşin birleşmesinden meydana gelen sakin bir çoğalmadır. bu nedenle tüm bilgelik, bir ormanda otobur insanların yürüttükleri bir ağaç düşüncesi üzerine temellenebilir.

ne kadar yükselmek isterseniz, ayaklarınızın o ölçüde yere basması gerekir. her ağaç bunu böyle söyler size.

ağacın soluk alışı rüzgardır. rüzgar ağacın hareketidir, yaprakların, sapçıkların, sapların, dalların, dalcıkların, kolların ve sonunda gövdenin hareketi.

onun için her mutlu rastlantı bir tuzağı haber veriyordu.

yeniyetmeliği ve gençliği yıldan yıla ortadan kalkarak geride, mesleğinde önemli bir yeri olan parisli bir avukat oluşuna rağmen kötü anlarda alay ve horgörü, biraz daha iyi anlardaysa acıma duygusu yaratan ve hiçbir zaman korku ya da saygı uyandırmayan çelimsiz bir yetişkin bırakıyordu.

her şeyin temelinde bir balık yüzer
içerisinden ancak çıplak çıktığın korku balığı
imge örtümü atarım üstüne (lanza del vasto)

kadın onun sarılmasıyla inlemeye başlıyor ve alışılmış bir biçimde gırtlaktan gelen ses titremeleri, baygın inlemeler, üç oktavda yinelenen ses temrinleriyle başlayan aşk türküsü, sevgi dolu ve yakası açılmadık küfürlerle doruk noktasına varıyordu. bu durumda kadın adama mancınığım, tokmakçım, havuz tıkacım, diyordu.

boşanma avukatlığının verdiği uzun deneyimler sonucu, kadının erkekten çok daha toplumsal bir varlık olduğunu ve yalnızca insani ilişkiler açısından zengin bir ortamda mutlu olduğunu çok iyi biliyordu. günün birinde sırf göze daha hoş görünen bir sevgili uğruna onu terk etmez miydi acaba?

şimdi fotojenik oldu. fotojeni olayı neye dayanır? gerçek nesneden öteye giden fotoğraflar üretme yeteneğidir bu. fotojenik insan, kendisini tanıyan ve fotoğraflarını ilk kez görenleri şaşırtan demektir. fotoğraflar ondan daha güzeldir, o ana kadar onda gizli kalmış bir güzelliği gün ışığına çıkarır gibidirler. oysa bu güzelliği fotoğraflar ortaya çıkarmaz, yaratır.

can sıkıntısının zararlı gücü böyleydi: çevresi bir tür evrensel salgınla kuşatılır ve uğursuz dalgalarını tüm dünyaya, tüm evrene yayar. hiçbir şey, hiçbir yer, hiçbir nesne bundan kaçamazmış gibi görünür.

batı dünyasının en eski tarihinden bu yana, biri elealı parmenides'in, öteki ephesuslu herakleitos'un egemen oldukları iki akım kesişir, birbiriyle çatışırlar. parmenides'e göre gerçek ve hakikat hareketsiz, yekpare ve her şeyi birbirine özdeş kılan varlık'ta birleşirler. bu donmuş görüntü, titreyen ve homurdanan ateşte tüm nesnelerin modelini ve şırıl şırıl akan bir suyun berrak akıntısında sürekli olarak yaratan yaşamın simgesini gören öbür düşünürü, herakleitos'u korkutur. varlıkbilim ve metafizik -varlık'ta dinginliğe ulaşma ve varlık'ın aşılması- öteden beri iki bilgeliği ve iki kurguyu karşı karşıya getirir.

benim köyümde bir söz vardır: şubat yağmuru, gübrelemeye bedeldir.

kış arifesinde bir bahçeyi temizlemek, ölüyü tabuta koymadan önce temizlemeye benziyor biraz.

- guillaume, sövüp saymayı bırakın da vereceğimiz ziyafeti düşünün.
- hayır hayatım, evet hayatım!
- bretonnierler bitti. artık onları çağıramayız.
- nedenmiş o?
- biliyorsunuz, inşaat firmalarının iflasından söz ediliyor.
- hıhhı, söyleniyor, evet.
- evimde kuşkulu kişiler istemiyorum.

süs, kusuru örtmek için vardı.

bir kadının gönlünün tıpkı bir ata hakim olunur gibi kazanıldığını -önce dudak, sonra sağrı kendiliğinden gelir- ya da tıpkı çalı horozu gibi avlanıldığını açıklıyordu. (ilk gün havalandırırım, ikinci gün yorarım, üçüncü gün ateş ederim.) bu sözler nedeniyle ayrıca da hafifçe geriye kıvrık baldırları ve her zaman kabarık göğsünden dolayı sevgiyle "çalı horozu" diyorlardı ona.

bir lokantada, ne kadar az şey seçebiliyorsan o kadar iyi demektir. eğer önüne yetmiş çeşit yemek çıkarırlarsa, çekip gidebilirsin; çünkü bu demektir ki hepsi kötüdür. iyi aşçı tek bir şeyi iyi bilir: günün yemeği.

yaşdönümü histerileri ve organ nevrozları: ben var, bilinçli ben'in altında, bilinçsiz, içgüdüsel ve duygusal eğilimler düğümü de var, o. ve bilinçli ben'in üstünde bir tür ideallerin, ahlak ilkelerinin yaşadığı üstben. şu halde üç düzey var: bodrum katta o, zemin katta ben, üst katlarda da üstben.

şimdi farz edin ki bodrum katla üst kat arasında giriş kata uğramadan bir bağlantı olsun. varsayalım ki üstben kendi altındakine bir emir iletiyor; ama bu emir ben'e ulaşacağı yerde, kestirmeden gidip doğrudan o'yu etkiliyor. o itaat edecektir bu emre; ama bir hayvan gibi. düşünüp taşınmadan, akıl yürütmeden, harfi harfine itaat edecektir. bu durumda psikojen, yani psikolojik rahatsızlıklarınız olacaktır; ama bilinçli ben bunlardan etkilenmeyecektir. ve yalnızca hastalıklar, kazalar değil, üstbenin yanlış anlaşılmış bir kararına uygun olarak o tarafından intihar eylemleri de gerçekleştirilir.

cam, yasak, dokunmayı engelliyor. mağazanın içine girdiğinizde ve bir şeyi gösterip vitrinden çıkarttığınızda, o anda çekiciliğini yitiriyordu.

sarık sarmayla hoca olunmaz diye bir söz vardır; ama olunuyor, evet. ayrıca giysi insanı adam da ediyor! çıplak bir insan hiçbir saygınlığı, hiçbir işlevi olmayan bir larvadan farksızdır, toplumda yeri yoktur. ben oldu bitti çıplaklıktan korkmuşumdur. çıplaklık uygunsuz kılıktan daha beterdir, hayvandır. giysi insanın ruhudur. ve ayakkabıysa giysiden kat kat daha önemli.

kimi zaman kendi kendime şöyle diyorum: yapmamalıydım. yazgısı olan bir erkek evlenmez. bekar kalır. ya rahip olur ya da bir papazevinde yaşlı bir hizmetçiyle birlikte yaşar.

bir vitrinde, bir mağazada yeniyken yaşamıyordur giysiler. ama yaşam vaat ediyordur.

kadınlar ince iç çamaşırları, yumuşak, rahat, kokulu.. erkeklerse içerisi gizli şeyler, yumuşamış, kokar hale gelmiş banknotlar dolu şişkin cüzdanlardır.

tüm geçiş dönemleri az buçuk kanlı olur.

toplumların çoğunda erkek çocukları için çocukluktan erkekliğe geçişte birtakım törenlerin var olduğu doğru. kızlar için böyle bir şey yok. neden mi? nedeni, galiba oğlan çocukların doğuşlarından başlayarak erkekler topluluğunun bir parçasını oluşturmayışlarında yatar. anneleri tarafından yetiştirilmiş olan erkek çocuklar, ergenlik çağına gelinceye kadar kadınlar toplumuna aittir. ergenlik çağına girme, bir oğlan çocuğunun kadınlar toplumundan erkekler toplumuna geçişini vurgular.

bugünün yeniyetmesi, erkekler topluluğundan çifte bir dışlanmayla karşı karşıyadır. önce cinsellik alanında. "ruhsat verici" tavırlarıyla toplumumuz kuşkusuz, tanıdığımız en püriten toplumlardan biridir. yüz yıl önce yeniyetmenin çok daha fazla sevişme fırsatı vardı. bu dışlanmanın en acımasızı özellikle mesleki plandadır. bu alanda mutlak üstünlük halinde kıdemlilik hüküm sürer. günümüzdeki işsizlik 
özellikle gençlerin işsizliğidir. bekarlık ve işsizlik, işte eski bir geleneksel giriş ayininin merhem olacağı iki kötülüktür bunlar.

bir yeniyetme, erkekler topluluğuyla bütünleşmek üzere kadınlar kümesini terk ediyor. geçiş olayı onun gözünde bir statüde hak talebi niteliği taşımaktadır. bir kız ne yapabilir? haremin, yani kadınlar dünyasının tutsağı olarak ondan çıkmaya çabalayabilir. iyi ama nereye gitmek için? kadın özgürlüğü sorunu bu işte.

bir taş

yves bonnefoy


hâlâ açlığını çekiyorum o yerin
ki bizim için bir aynaydı
suyuna eğilmiş yemişlerin
kurtaran ışığının

ve kazacağım taşa
onun parlaması anısına
bir çember, şu ıssız ateş
üzerinde hızlıdır gök

dileğe kapalı olması gibi taşın
aradığımız neydi? hiçbir şey belki
tutku yalnızca bir düştür
onun elleri istemez

ve bir imgeyi sevmiş olanın
bakışı arzulayadursun
sesi kırıktır
sözü külle dolu

19.1.12

propaganda araçları

jean-marie domenach

kişisel propaganda, basit konuşma, bildiri ve gazete dağıtımı ya da daha düzenli bir biçimde, kapı kapı dolaşma yöntemiyle, yani gazeteler, bildiriler vermek, bir de elden gelirse, bu yoldan konuşmaya girişmek üzere, bir semtin tüm kapılarını birbiri ardından çalma yöntemiyle yapılır.

söz alma kitle propagandasının eşiğine getiriyor bizi. herhangi bir olaydan yararlanarak elden geldiğince kısa, elden geldiğince açık bir söylev vermek, komünist "kışkırtıcı"nın gözde yöntemidir.

kitle propagandasının teknik dayanakları çok güçlü ve çok boldur.

basılı yazı
pahalı olmasına, okunması da çok zaman almasına karşın, kitap temel araç olarak kalmaktadır. komünist bildirisi'ni, lenin'in ve stalin'in yapıtlarının komünizm propagandasındaki önemini, mein kampf'ın almanya'daki tirajını bir düşünelim.

yergi yazısı
19. yüzyılda propagandanın seçkin silahı olmuştu; bugün genellikle komünistlerce kullanılıyor; ama daha çok aydınlara yöneliktir.

gazete
basılı propagandanın başlıca aracı olarak gösterilebilir. büyük günlük gazetelerden dağıtılan ya da asılan (duvar gazeteleri) semt ya da fabrika gazetelerine dek tüm gazeteler girer bunun içine.

afiş ve bildiri
kısa ve sarsıcı bir biçimde yazılması gerekir. bildirinin üstünlüğü, fazla bir yer tutmaması, kolaylıkla, kimin elinden çıktığı anlaşılmadan dağıtılabilmesidir. bildirinin bir slogana ya da bir simgeye indirgendiği de olur.

söz
sözün belli başlı yayılma aracı elbette radyodur. son savaş sırasında, özellikle kısa dalga üzerinden yayın yapan istasyonlardan yararlanılmıştı; bugün de radyo istasyonları iç ve dış propagandada kullanılıyor. insan sesinin kanıtlamalara basılı yazıda erişemediği bir yaşam, bir canlılık kazandırdığı, onu son derece güçlendirdiği görüldü. hatta, abd'de spikerlerin sesinin çekicilik gücü inceleme konusu oldu. radyo bugün, seçim zamanlarında, geçici bir süre partilerin kullanımına sunulabiliyor. ama sürekli denilebilecek oranda sık olarak hükümetlerce kullanılıyor, hükümetler kendi yurttaşları ya da yabancı ülkeler için yaptıkları yayınlarda, anlayışlarını, politikalarını savunmak için bol bol yararlanıyorlar radyodan. radyonun etkisi "ortak dinleme" ile daha da artırılabilir.

hoparlör
genel toplantılarda kullanılıyor. ama yeri de istenildiği gibi değiştirilebilir. 1939-1940 yıllarında savaş hattında ve çin'de iç savaş sırasında böyle kullanılmıştı. hoparlör çoğu zaman bir kamyona yerleştirilir. 1950 haziran'ındaki zeçim kampanyasında, belçika sosyalist partisi bu biçimde donatılmış kamyonlar kullandı; bu kamyonlar hiç beklenmedik bir zamanda bir yerde duruyor, halkın dikkatini çeken birkaç plaktan sonra, konuşmacı mikrofonda görüşlerini anlatmaya başlıyordu. bu yöntemin üstünlüğü, toplantılara gitmeyen kişilere bulundukları yerde seslenebilme olanağını sağlamasıdır. fransız hükümeti de vietnam'da hoparlörlü kamyonlar kullanmıştı; ama, o zaman halk gezici bir pazarla çekiliyordu.

ister devrim, politika kahramanlık şarkıları, isterse muhalefetlerin gözde bir silahı olan taşlama şarkıları söz konusu olsun, şarkı da bir propaganda taşıyıcısıdır. bir yandan marseillaise'i, international'i, bir yandan da bbc'nin fransızca yayınlarındaki taşlama şarkılarının başarısını anımsatalım.

resim
pek çok türleri vardır: fotoğraflar, karikatürler, alaylı resimler, simgeler, önderlerin resimleri. resim en çarpıcı, en etkili araçtır kuşkusuz. altına da kısa bir yazı eklendi mi herhangi bir yazının, herhangi bir söylevin yerini üstünlükle tutar. simgeler konusunda göreceğimiz gibi, propaganda her şeyden önce onda özetlenir.

gösteri
propagandanın temel ögelerinden biridir. david'i "cumhuriyet şenliklerinin başı" yapan fransız devrimi, tantanalı bir sahneye koyuşla düzenlenen kitle gösterilerinin önemini sezmişti (federasyon ve yüce varlık şenlikleri). napoleon bu dersi unutmadı. hitler'e gelince, hem dinsel hem de sportif bir görkemlilik taşıyan, çok büyük gösteriler hazırlamayı çok iyi biliyordu: nuremberg kongresi, meşalelerle dönmeler (projektörlerin, meşalelerin etkisin unutmayalım: karanlıkta alev ve ışık adına ne varsa, hepsi de insan söylenlerinin en derinlerine etkir).

propaganda cenaze törenlerine dek sızdı. çağdaş ruhu hiçbir gösteri böylesine derin bir biçimde etkileyemez; dilediği dinsel kaynaşma duygusunu hiçbir şey bu kadar veremez ona. goebbels parti önderlerinin cenaze törenlerini özenle, etkileyici bir biçimde düzenliyordu; plievier, bir yanı hala stalingrad'da çarpışmakta olan bütün alman altıncı ordusu için ortak cenaze törenleri düzenlemeye kadar gittiğini anlatır.

tiyatro
hitlerci sahneye koyuşun romantik görkemi bir yana bırakılsa bile, gösterişli bir yanı bulunmayan politik gösteri çok az bugün. güdülen erek, kalabalıkları çekmek, oyalamaktır kuşkusuz; ama, daha derin bir erek de, silinmiş bir ortak dinsel tören özlemine karşılık vermektir.

fransız devrimi'nde büyük bir yol oynayan tiyatro, propaganda etkinliğini bolşevik devrimi sırasında yeniden buldu. değişik dinleyicilere (askerlere, köylülere vb.) göre düzenlenmiş pek basit skeçler işçilerin, devrimci köylülerin üstünlüklerini ve geleceklerini gözler önüne seriyor, düşmanlarının alçaklığını yeriyordu. folklordan esinlenen farslar da aynı niyetle oynanıyordu.

propaganda tekniğini sık sık etkilemiştir. gösterilerde ortaya çıkan ya da doğrudan doğruya hitler'in, mussolini'nin canlandırdıkları "konuşmalı korolar"; ahbaplardan birinin az ya da çok kaba bir biçimde karşı çıkıcı rolünü yüklendiği "söyleşim-konferanslar" bu esinlenmenin sonuçlarıdır. toplantılarda, yürüyüşlerde, gösteri gittikçe daha büyük bir yer tutar: karnavallara yaraşır imgeler düşmanları canlandırır; süslenmiş tanklar geleceğin erişilmez sahnelerini belirtir; kimi zaman yalnızca el kol devinimlerine indirgenerek bir tür politik pandomim durumuna getirilen, basitleştirilmiş skeçler bile görülür.

sinema
ister belgesel değeri için -gerçeği devinimi içinde yeniden gösterir; böylelikle ona tartışma götürmez bir geçerlilik kazandırır- kullanılsın, isterse, tiyatro gibi, eski bir söylenceden, tarihsel bir konudan, çağdaş bir senaryodan yararlanarak kimi görüşleri yaymak için kullanılsın, özellikle etkili bir propaganda aracıdır. az ya da çok yönlendirilmiş günlük haberler, kimi röportajlar birinci bölüme girer. ikincisinde, naziler "yahudi süss" ile yahudi düşmanı propagandanın bir örnekçesini gerçekleştirmişlerdir.

televizyon
canlı ve sesli görüntüyü eve kadar götürür. propagandaya eşsiz bir inandırma aracı sağlar. konuşmacının görünmesi ona tam bir varlık verir, gösteri herkes için görünür duruma gelir. bununla birlikte, daha çok yalnız başına ya da aile içinde bir izleme olduğu için, televizyon fazla kabak açmayan, kişilik bakımından, akla uygunluk bakımından daha ağır basan bir biçem ister propagandacıdan.

hrant dink

sevan nişanyan

cinayetin işlendiği gün olay yerinden birkaç yüz metre ötedeydim. beş on dakika içinde duyuldu. acı ve öfkenin, dipten kabaran bir sarsıntı gibi, dalga dalga şehre yayılışını hissettim sanki. bana da çarptı. lanet olsun! bu memlekette yaşanmaz! yaşanacağını düşünende zaten salaklık!

agos'un önüne gittim. cinayeti kimin işlettiğine dair en ufak bir şüphem yoktu, bugün de yok. televizyonlardan biri kamera tuttu. katillerin kim olduğunu türkiye'de aklı olan herkesin bildiğini; ama kimsenin bunu yüksek sesle telaffuz etmeye cesaret edemeyeceğini söyledim.

asıl kahredici olan, cinayetin kendisi değildi. sonuçta hepimiz öleceğiz, kafanın arkasından üç kurşunla gitmek de ölmenin en kötü şekli değil. kahredici olan, televizyonda boy gösteren devlet şakşakçılarının suratında beliren yarı bastırılmış sırıtıştı. sabık bakanlardan hasan celal güzel ve daha başka birkaçı çıktı, cinayetin türkiye'yi zor durumda bırakmak için "ermeni çevrelerince" işlenmiş olabileceği ihtimalini ortaya attı. başka biri samast soyadının "türkçe olmadığına" işaret etti, hani belki soyu bozuk yabancı ajanıdır edalarında. mikrofon tutulan vatandaşlar, "ermeni bile olsa" insanlara hoşgörü şey etmek gerektiğinde mutabık kaldılar. türk kültüründe ne vardı? hoşgörü vardı örtmenim!

ayrıca yüzsüzlük, pişkinlik, ahlaksızlık ve cehalet vardı. ama onları kimse belirtme gereği duymadı.

"ruh halimin güvercin tedirginliği", hrant dink'in devlet görevlileri tarafından düzenlenmiş bir suikast sonucu öldürülmesinden dokuz gün önce agos'ta çıkan yazısının başlığıydı. yazının sonu şöyle:

"muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. yargılanmalar sürecek, yenileri başlayacak. kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım: evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim; ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."

bu memlekette öyle güvercin tedirginliğiyle yaşamaya gelmez. köpek gördün mü, değnekle üstüne yürüyeceksin.

cenaze günü rakel dink'in tüyler ürpertici konuşmasını dinledim: "bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz dostlarım." püf noktası buydu, bu kadar basit. katile öfke kusmak değildi marifet. ona o cüreti -ahlaki kaygıları tuzla buz eden o arsız sırıtışı- veren zihin dünyası sorgulanmalıydı. rakel adını koymadı gerçi; ama karanlığın adı apaçık ortadaydı. tetikçiye emniyette türk bayraklarıyla poz verdirildiğinde fonda görünen özdeyiş ve altındaki imza yeterdi anlatmaya. sırıtan kafalara sırıtma gücü veren şey, arkalarına aldıkları o kutsal isimdi. dayanışmalarının simgesiydi. onun gücünü hissettiklerinde her türlü yalanı yüzleri kızarmadan söyleyecek, sonsuz cehaletlerini gururla taşıyacak, hiç tanımadığı insanları vatan haini, soysuz düşman diye damgalayacak, vicdanı ve hakikati ideolojik hırsı uğruna teferruat sayacak pişkinliği kazanıyorlardı.

bir bebekten katil yaratan karanlık, tc'nin kurucu figürüydü.

cenaze yürüyüşü osmanbey'de başladı, taksim'den tarlabaşı'na indi, köprüyü geçti, aksaray'a tırmandı, kumkapı'ya ulaştı. yol boyu katılanlarla büyüdü, muazzam bir insan seline dönüştü. epey miting gördüğüm halde böylesine hiç tanık olmamıştım. örgüt yoktu. kalabalık görünsün diye oraya getirilmiş, eş dost hatırına gelmiş kimse yoktu. yüz binlerce insan, içten gelen bir acıyla yalnız, bir şey yapamamanın utancıyla sessiz, acısını ve utancını paylaşmaya gelmişti. yeter artık! o gün tc rejiminin çatırdadığını hissettim. bu insanlar, o hilkat garibesini daha fazla taşıyamaz. taşımayacak.

18.1.12

arzu tramvayı

tennessee williams

kültürlü, zeki ve iyi terbiye görmüş bir kadın, bir adamın hayatını inanılmaz derecede zenginleştirebilir.

bazı insanlar onu çok nadir kullanırlar; ama içki onları sık sık kullanır.

kendine söylenmeden güzel olup olmadığını bilmeyen hiçbir kadına rast gelmedim.

yangına su dökmeye başladığınız anda çok daha fazla duman çıkar.

insanlar birbirlerini daha iyi tanımak için deliriyorlar. birbirlerini o kadar iyi tanımak istiyorlar ki, hiç kimsenin tek kişilikli olmadığını düşünerek insanların, düzenbazlığın, erdemin veya kötülüğün hangi köşesinde olduğunu öğrenmek istiyorlar.

yazarlar gerçekleri bulup içinde yaşadıkları karmaşadan kurtulma arzusundadırlar. bu çaba onların işlerini hizmete çevirir, bir mesleğe değil.

"yaratılıştan gelen günah"a inanmam. suça inanmam. kötü adamlara ve kahramanlara da. bireylerin seçimle değil ama ihtiyaç olarak ya da içlerindeki, durumlarındaki, geçmişlerindeki belli başlı tam olarak anlaşılmamış etkilerden dolayı sadece iyi ya da kötü yolu seçtiklerine inanmam.

sen bana hiç acı çekmemiş bir insan göster; ben de sana onun ne kadar yüzeysel olduğunu göstereyim.

17.1.12

son

mübeccel izmirli



seni, dağınık mısralarda yitirmişim ilk defa
ve sırayla: beklediğim günlerde
seni, sana yarattığım evrende
ve düzende, belkilerle kurduğum
bir başına bırakmışım ilk defa

bir kalemde
ışıklar yaktığım gerçekleri sil
ve çekil türküler düzdüğüm gecelerimden
nedendi yalancı sabahlara uyanmak, neden
duy işte çözüldüğüm o yoksun ikindilerin
gök düşlerinde arınmışım bir defa

gerçeklerden uzak, tedirgin uykularda
boyuna bölüştük kaderlerimizi aylarca
çil akçeler, uyutan şarap avuçlarında
gölgesiz, ışıksız, çırılçıplak umutlarla
seni inançlarımda yitirmişim her defa

şiirler anlatmaz olunca sevimizi
anladım bu masal için geçen yerimizi
sildik ya, eski umut arkadaşım dünlerden
ölümsüz günlere yazılmamış yazımızı
şimdi çağ geçti, dostluklar geçti, bozamam
alnımda ak pak olmuş asıl kaderim
seni gönlümde yitirmişim son defa