27.2.17

uzun lafın kısası

alper canıgüz: bir kralın çıkınında ne olduğunu asla bilemezsin.

charles baudelaire: cinayet üzerine görkemli imparatorluklar, yalan dolan üzerine çok soylu dinler kurulabilir.

epiktetos: kendinin efendisi olmayan hiç kimse özgür değildir.

jack london: aşk, mantık vadisinin üstündeki tepenin zirvesinde oturur. yaşamın en uç noktası, varoluşun arındırılmış bir biçimidir ve insanın başına nadiren gelir.

walker percy: en kötü yanlarımızı bilen ve yüzlerini başka tarafa çevirmeyenleri çok severiz.

alessandro manzoni: iktidar sahibi bir ağızdan çıkanların dinleyeni etkilememiş olması enderdir.

mary wollstonecraft: hayatta hiçbir şey duyarlığı keskin bir düşüşten daha fazla bileyemez.

octavio paz: özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir; demokrasiden yoksun bir özgürlük de hayalden başka bir şey değildir.

gerard de nerval: gerçek dost çok az bulunan değerli bir varlıktır.

robert owen: insan karakterinde suça yol açan koşulları ortadan kaldırın, suç da ortadan kalkacaktır.

stendhal: tanrının tek bağışlatıcı yanı, var olmamasıdır. 

barbara pym: istemediğin hiçbir şeyi yapma ve kimsenin sana ne yapman gerektiğini söylemesine izin verme. kendi kararını kendin ver. bu senin hayatın.

26.2.17

yıldızyiyiciler

romain gary

en güzel sevgililerin yeri, duyulmamış bir yeteneğe sahip olduğu söylenen uzaklardaki bir soytarıdan sonra gelir.

aldatmacalar, gerçek yüceliğe ulaşmayan ucuz alkışlar elde etmenizi sağlar.

başarıya ulaşmış bir haydut her zaman sıra dışı bir adam gibi görülür; ama hemen her seferinde, sıra dışı olan, adam değil, başarıdır.

insanoğlu güzellik uğruna her zaman her şeyi kurban etmiştir.

şu ölümlü dünyada yapabileceğiniz tek şey iyi bir aile babası olmaktır. istediğiniz kadar mahşer gününün atlılarını oynayın, insan olmanın ötesine geçemeyeceksiniz.

bazen bir insana yardım etmenin tek yoludur dinlemek.

bu dünyada olmayacak iş yoktur ve en it oğlu it herifler bile, yazgının ani darbelerine karşı korunmasızdırlar; en beter heriflerin bile birden şanslarını yitirip çevrelerinde oluşturdukları boşluğa karşın yerlerini bir halefe bırakmak zorunda kaldıkları görülmüştür.

insanın bedeniyle yaptığı hiçbir şey gerçekte kötü değildir.

bir kadına fazlaca hayranlık ve saygı duymaya başlayan bir erkek, hemen her zaman kadından bedensel olarak uzaklaşır.

gün ışığının altındaki bir palyaçonunki kadar üzücü bir gösteri daha yoktur.

bir idealist, dünyanın kendisi için yeterince iyi olmadığını düşünen bir orospu çocuğudur.

insan yaptıklarının ötesindedir. hiçbir şey onu kirletemez; ne toplama kampları, ne sefalet ne de cehalet. o her zaman temiz kalır. insan yüzü, her zaman temiz ve saftır.

kadınların ve çocukların kanlarının karşısında duraksayan bir devrim, başarısızlığa mahkumdur.

bu aşağılık dünyada hedefi asla tam on ikiden vuramazsın.

varoluşun önemli, hatta trajik anlarında, insan bedensel bakımdan iyi sunulmuş her dişinin çekimine kapılır; erkekler böyle anlarda hep annelerini düşünürler.

sirkler kapanır, müzikholler iflas eder; ama soytarılar ezeli gösterilerine devam ederler.

hayatta insanların kendilerinde tamamıyla beklenmedik birtakım kaynaklar keşfettikleri ve tarihsel koşulların yarattığı şokla, özgün bir esinlenmenin ışığı altında ellerinden gelenin en iyisini ortaya koydukları anların var olduğu bir gerçektir.

gerçek sanatçıları bilirsiniz: asla kendilerinden hoşnut değildirler.

rolünü sonuna kadar götürüp seçtiği kişiliğe ve oyuna ölünceye dek bağlı kalmaktan başka insanın ulaşabileceği bir gerçeklik yoktur. insanlar tarihi, yetim doğmuş biricik gerçek içtenliklerini böyle oluştururlar.

insanların kendilerine inanmaya gereksinimleri vardır, güzel onur gösterileri ise nadirdir.

insan, erkini namuslu işler yaparak tutamaz elinde. dünya güzel bir çöplüktür, onun boyuna uygun davranmak gerekir.

ölüm nedir ki? yalnızca bir yetenek eksikliği.

her şey sonunda devrilir. istediğiniz kadar en büyük olun, en yukarıya yerleşmiş olun, düşüş yolunuzu gözler. insan kendini yerde bulur.

hepimiz günden güne çöküntüyü tanırız. inkar etmenin yararı yok.

sonuç olarak, tüm söyleyebileceğim, her allahın günü insan olmadığım için kendi kendimi kutladığım. yüreğim yok benim. tanrıya şükürler olsun.

25.2.17

captain fantastic

matt ross

bizler sözlerimizle değil hareketlerimizle tanımlanırız.

dinler, insanların körü körüne bağlanması ve masum ve cahil insanların yüreklerine korku salmak için tasarlanmış çok tehlikeli peri masallarıdır.

faşistler, büyük işletmelerle bunların totaliter ve tek partici diktatörlerince desteklenen milliyetçi, saldırgan tiplerdir.

demokrasimiz sosyal adaletin insanlık tarihindeki en parlak ışıklarından biri. buna rağmen yurttaşlarımızın çoğu sosyal etkileşimlerinin ana formu olarak deli gibi alışveriş yapıyor.

"öldüğüm takdirde bir budist olarak ben, leslie abigail cash, cesedimin yakılmasını istiyorum. cenazem, pek bir önemi olmasa da, müzik ve dans eşliğinde yaşam döngüsünün bir kutlaması olacak. daha sonra küllerim, umumi ve ziyadesiyle kalabalık sıradan bir yere götürülecek. ardından da küllerim, tez vakitte en yakın tuvalete dökülecek."

bazı savaşları kazanamazsınız. güçlüler güçsüzlerin ipini ellerinde tutar. dünyanın işleyişi böyledir. adaletsizdir, hakka riayet etmez.

"umudun olmadığını farz ederseniz umudun olmayacağını garanti edersiniz. ama özgürlük için bir içgüdü olduğunu, şeyleri değiştirme fırsatları olduğunu farz ederseniz o zaman daha iyi bir dünyanın yapımına katkıda bulunma ihtimaliniz vardır." (noam chomsky)

bir kadınla seks yaptığında nazik ol ve onu dinle. ona saygı ve değerle yaklaş, onu sevmesen bile. her zaman doğruyu söyle. her zaman doğru olanı yap. her günü son günün olabilirmiş gibi yaşa. her şeyiyle yaşa. maceraperest ol, cesur ol ama tadını çıkar; çünkü hemen geçiyor. ve sakın öleyim deme.

24.2.17

radyo

roni margulies


ben dinlediğine tanık olmadım gerçi hiç ama
babamın çocukluğunda saatlerce her gün dedem
ikinci dünya savaşı'nın o karanlık yıllarında
kendi istanbul'da, annesiyle babası polonya'dayken
sessizce bbc haberlerini dinlermiş saatlerce
naziler nihayet girdiğinde varşova'ya umut kesmiş
o gün kapattığı radyoyu hiç açmamış bir daha

23.2.17

güneş ülkeliler

tommaso campanella

güneş ülkeliler et, tereyağ, bal, peynir, çok çeşitli yeşillikler ve sebzelerle besleniyor. baştan beri hayvanların öldürülmesine karşılarmış, bunu zalimlik olarak görüyorlarmış; hatta daha sonradan bitkileri yok etmenin de aynı derecede zalimlik olduğunu, onların da bir canı olduğunu düşünmüşler. ama açlıktan öleceklerini anlayınca, aşağı seviyedeki varlıkların yüksek seviyedeki varlıklar için yaratıldığına karar vermişler, o gün bu gündür et de yiyorlar, sebze de.

güneş ülkesi'nde görev bölümü yapıldığından meslekler, emekler ve işler paylaşıldığından, insanlar günde 4 saatten fazla çalışmıyor. kalan zamanlarını güle oynaya öğrenmeye veriyorlar, tartışıyorlar, okuyorlar, anlatıyorlar, yazıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, zihin jimnastiği yapıyorlar, beden eğitimi yapıyorlar, üstelik neşe içinde. oturarak oynanan oyunlara izin verilmiyor; ne aşık kemiğine, ne zara, ne satranca ne de bu tür bir oyuna. top oynuyorlar, balon oynuyorlar, çember çeviriyorlar, güreşiyorlar, cirit atıyorlar, ok fırlatıyorlar, tüfek atıyorlar. kahredici yoksulluk altında ezilen insanların kötü huylar edineceklerini, kurnaz, asık suratlı, hırsız, sinsi, serseri, yalancı olacaklarını ve güvenilmez tanıklıklarda bulunacaklarını söylüyorlar. zenginliğin ise onları terbiyesiz, kibirli, cahil, hain, bilgisizliğine rağmen ukala, hilekar, övüngen, sevgi yoksunu, iftiracı kimselere dönüştüreceğine inanıyorlar. onların ülkesinde zengin-yoksul hepsi beraber bir ortaklık kurmuştur. hepsi zengin; çünkü her şeye sahipler, hepsi yoksul; çünkü hiçbir şeye sahip değiller. sonuçta malın mülkün kölesi değiller; aksine malı mülkü kendilerine köle kılmışlar.

güneş ülkeliler dünyada büyük bir bozuluşun yaşandığını açık seçik itiraf ediyorlar; insanların gerçek anlamda üstün yasalarla yönetilmediğini, iyilerin işkence çekerken, hakaret işitirken kötülerin saltanat sürdüğünü söylüyorlar; oysa onlara göre, kötülerin mutlu yaşamı aslında mutsuz bir yaşamdır. çünkü bu yaşamda kişinin kendisini yok etmesi söz konusu, yok olanı da varmış gibi gösterme, yani gerçeklikte var olmayan kralları, bilgeleri, güçlüleri, kutsalları var gibi gösterme. buradan hareketle, ilineksel bir nedenden ötürü insan yaşamında büyük bir kargaşanın ortaya çıkmış olduğu sonucuna varıyorlar.

onlara göre bütün varlıklar varlığa katıldıkları kadar güç, bilgelik ve sevgi'den oluşur ve yokluğa katıldıkları kadar da güçsüzlük, bilgisizlik ve sevgisizlikten.

atalarının işlediği günahların çocuklarının hanesine suç olarak değil de, ceza olarak yazılacağını düşünüyorlar. ama çocukların işlediği günahların babalarının hanesine suç olarak yazılacağına inanıyorlar.

güneş ülkeliler insanın özgür iradesi olduğuna kesinlikle inanıyorlar ve diyorlar ki, içlerinden büyük bir filozof düşmanları tarafından kırk saat işkenceye maruz bırakılsa bile, sorgulandığı herhangi bir konuda ağzından tek laf çıkmayacaktır; bir kere söylememeye karar vermişse bitmiştir.

22.2.17

underground

vladimir makanin

çehov, tımarhaneyi bizzat görmüş rus yazarların sonuncusudur. diğerleri, onun samimi bilgisini tükürükleyip tekrarladılar yalnızca.

belki de o eski acı uğruna başlar insan öyküler yazmaya. o acıdan ötürü. ve bu hal, acıyı uzaklaştırır, şeklini değiştirir; ama bir türlü geçirmezken, insanı, olacağı şey ve kişiye dönüştürür.

yazan insanın ruhu, metne kiralanmış bir gemi gibidir.

insan ilkeldir ve başlangıçtan ihtiyatlı bir yapıya sahiptir. bizi böyle örseleyen de bu gerçekleşmeyen pişmanlıktır.

münzevi, bir iç mülteci gibidir. münzeviler devri biter bitmez hemen mülteciler devri başlar zaten.

insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.

anlaşılma arzusu özel bir sarhoşluk türüdür.

kehanet, homurdanmanın yüksek bir seviyesi gibidir.

durumu karmaşıklaştıran, bir dünyalının en samimi olduğunda bile pek nadir yüzde yüz pişman oluşudur.

yaşam, kendi yapışkan çimentosuna sahiptir.

bir ayyaş, nereye yuva kuracağını bilir.

bizler her şeye ve herkese acırız. hastanedeki çocuklara. ihtiyarlara. öldüresiye dövülen hayvanlara. ben bazen, söylemesi komik ama, ayaklarımın altındaki kırılmış ot sapına acıyorum. ne tarafa baksam canım yanıyor.

en ufak bir yönelimin bile bir sivri ucu vardır.

bir entelektüel, vakti geldiğinde polisin eline rüşvet tutuşturmayı bilmeye mecburdur.

her insan günün birinde bir tanıma şekli olarak şu ya da bu değerlendirmenin anlamsızlığını kavrar. değerlendirmeler dünyası varlığını noktalamıştır. bir aydınlık gelir. bayram edilir. insan ruhu birden şarkılar söylemeye başlar.

tehdit, eylemin kendisinden daha korkutucudur.

hepimiz toprakta olacağız. tabut ya da kutularda. ölüler susar. çürüme ve küldür payımıza düşen.

21.2.17

iki öykü

~boardwalk empire

bir zamanlar bir adam vardı. adını anımsayamıyorum, sık sık şehirdeki bilardo salonuna giderdi. özellikle bilardo topu gibi belli maddeleri yutabileceğine dair iddiaya girerek epey para kaldırmıştı. topu alır, gırtlağına kadar sokar, sonra geri çıkarırdı. bir gün, onunla benim seçeceğim bir bilardo topuyla aynı şeyi yapması için 10.000 dolarına bahse girmeye karar verdim. onu defalarca, o hareketi yaparken gördüğümü biliyordu; o yüzden tahminimce benim tam bir aptal olduğumu düşündü. paraları ortaya koyduk ve ona beyaz topu uzattım. topu yuttu. top gırtlağına oturdu. ve adam oracıkta boğularak öldü. benim bilip onun farkında olmadığı şeyse beyaz topun diğerlerine göre 1/16 oranında daha büyük olmasıydı. yutmak için fazla geldi.

bir zamanlar adamın biri cennet ve cehenneme davet edilmiş. ilk önce cehenneme gitmiş; işkencedeki ruhlar yiyecek dolu masalarda oturuyorlarmış ama açlıktan kıvranarak uluyorlarmış. her ruhun elinde bir kaşık varmış ama kaşıklar çok uzunmuş; bu yüzden ağızlarına götüremiyorlarmış. bu düş kırıklığı onların işkencesiymiş. peki ya cennette? cennette ise şaşkınlık içinde aynı yiyecek dolu masalarda karınları doymuş ve mutlu halde oturan kutsanmış ruhları görmüş. her birinde uzunlukları yine cehennemdekilerle aynı olan kaşıklar varmış. ama istediklerini yiyebiliyorlarmış; çünkü onlar birbirlerini besliyorlarmış.

20.2.17

bekleyiş unutuş

maurice blanchot

sadece tanrılar unutmaya muktedirler; eskiler uzaklaşmak için, yeniler geri dönebilmek için.

bekleyişte her söz ağır ve başına buyruk hale gelir.

zamanın yokluğunun yarattığı baskının doğrulandığı yerde, zaman olanaksız bekleyişi olanaklı kılar.

bekleyişte, her zaman beklenen şeylerden daha fazla beklenecek şey vardır.

sizinle konuştuğumda sanki beni sarmalayan ve koruyan parçam beni terk ediyor ve dışarıya karşı beni çok zayıf ve korunmasız bırakıyor. benim bu parçam nereye gidiyor? bana karşı dönen sizin içinizde mi?

unutulmuş mevcudiyet her daim engin ve derindir.

gidebilirdi, kalabilme gücünü bu güvenceye borçlu olduğunu biliyordu. kelimelerin içinden hala birazcık gün ışığı sızıyordu. sanki acı, mekan olarak düşünceyi tutmuştu. dikkatsiz sözlerin tehlikesinden başka bir tehlike yoktu artık.

bende birisi kendisi ile sohbet ediyor.

seni duymamı istiyorsan konuşmayı bırak.

gecenin düşünceleri, hep daha parlak, daha anonim, daha acı verici. sürekli sonu gelmeyen acı ve neşe ve aynı zamanda huzur.

öyle bir şey yap ki seninle konuşabileyim.

şehrin baskısı, her yönden. evler, içlerinde yaşamak için değil de sokaklar olsun diye, sokaklar da şehrin hiç bitmeyen hareketliliği olsun diye var.

beklemeyi bilmek iyi bir duvara özgüdür.

gizem hiçtir hatta hiç, gizemli olduğunda bile. dikkat nesnesi olamaz. dikkat, eşit ve kendisine mükemmel denklik olarak her türlü merkezin yokluğu olduğunda, gizem dikkatin merkezidir.

dikkat başıboştur ve ikamet edilmeyendir. boş, boşluğun berraklığıdır.

gizemli, örtüsünü kaldırmadan kendisini gözler önüne serendir.

19.2.17

insan, hayat

tolstoy

bu dünyadaki hayatımızın hiçbir anlamı yoktur.

önemli olan şey, bir insanın ulaştığı ahlaki kusursuzluk değil, buna nasıl ulaşmış olduğudur.

hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

yaratmanın verdiği zevkten başka gerçek bir zevk yoktur. ister kalem yapılsın, isterse çizme, ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur; yaratmanın dışında, hiçbir zevk yoktur ki, endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve utançla karışmamış olsun.

insanın kendi hayatını mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde anlatması, her insan için büyük bir değer taşır ve bütün insanlar için de son derece yararlıdır.

bir insanın hayatındaki en önemli olay, kendi benliğinin bilincine vardığı andır; bu olayın sonuçları en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.

insan artık yaşama sarhoşluğunu duyamaz hale geldiyse, yaşaması mümkün değildir.

düşünceye karşı zora başvurmak, güneşi balçıkla sıvamaya benzer: güneşin ışıklarını neyle örtmeye çalışırsak çalışalım, her zaman üste çıkacaklardır.

"doğarken birlikte getirdiğin yasaya uymak zorundasın, ondan hiçbir zaman kurtulamazsın." (goethe)

felsefe üzerine on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.

insanların size kulak vermesi için, gerçeği, acı çekerek ve hatta ölümle pekiştirmek gerekir.

ailem içerisinde rahat değilim, çünkü yakınlarımın duygularını paylaşamıyorum. onları sevindiren her şeyi, okul sınavlarını, yüksek tabakadan kimseler arasında başarı kazanmayı, alışverişleri, bütün bunları ben onlar için bir kötülük ve bir felaket olarak görüyorum, ama bunu onlara söylememeliyim. aslında söyleyebilirim ve söyledim de; ama bu sözlerimden kimse bir şey anlamadı.

planlı eskitme

richard sennett

aşırılık ve israf, kendi kendini tüketen tutkunun çatısı altında evlendiler. eski rejimde parisli bir katibin evindeki gardıroba göz atabilseydik, elde dikilmiş birkaç kadın elbisesi, belki iki erkek takımı ve kuşaktan kuşağa geçen ayakkabılardan başka bir şey bulamazdık. mutfakta yine elde yapılmış tek bir tabak takımı, birkaç tencere, kaşık ve kepçeler bulurduk.

vance packard'ın xx. yüzyıl ortalarında yayımlanan hidden persuaders (çaktırmadan ikna) adlı incelemesinde etkili bir biçimde ileri sürülmüştü. burada şeytani olan pazarlamaydı. diğer açıklama, halk yeni şeyler satın alsın diye ürünlerin kasten dayanıksız yapıldığını savunan "planlı eskitme" idi. bu ikinci açıklamanın dayandırıldığı kanıtlar amerikan otomobil ve giyim endüstrilerinden geliyordu; arabalar öylesine zayıf kaynak yapılıyor, giysiler öylesine kötü dikiliyordu ki, iki üç yıl sonra çöpe gidecek hale geliyordu. burada şeytani olan üretimdi.

markalaşma ise küresel ölçekte satılan temel bir ürünü farklı gösterme, homojenliği gözden saklama amacındadır. marka, tüketiciye, ürünün kendisinden daha değerli görünmelidir.

volkswagen şirketinin tüketicileri, alçak gönüllü bir skoda ile üst model bir audi arasındaki farkların, üst modelin, alt modelin fiyatının iki katından fazla bir paraya satılmasını haklı çıkardığına ikna etmesi gerekir. içerikteki %10'luk bir fark nasıl olup da fiyatta %100'lük bir fark haline gelebilir?

bir uçağın hızı, uçağın hizmet platformu sayılabilir. okyanus aşırı bir uçuşta birinci sınıfta yolculuk etmek, ekonomi sınıfında yolculuk etmekten 4-5 kat daha pahalıdır; fakat iş adamı ne 4-5 kat daha geniş bir yerde yolculuk eder ne de 4-5 kat daha iyi bir hizmet alır. ve uçağın hızı bütün kabinlerde aynıdır.

britanya reklamcılığında skoda, deneyimin ötesinde bir şey olarak sunulur; arabanın içi ve dışı, genellikle sunumu tamamlayan bir sürü bilgilendirici yazı eşliğinde açıkça gösterilir. üst model audi ise genellikle sürücü koltuğundan manzaranın nasıl göründüğünü gösterir. reklamlarda çok az metin vardır ve manzara, üst modelin üstü açık iki kapılı bir araba mı yoksa sahra'da yolculuk ederken de alışveriş merkezine giderken de eşit derecede rahat olan bir sedan mı olduğuna bağlı olarak, reklamdan reklama değişir. bu görsel fark, alıcının zihninde skoda ile audi arasında kurulabilecek her türlü ilişkiyi yıkmayı amaçlar.

imalatçı, nesnenin ne olduğuna gösterilen dikkati azaltarak, nesnenin çağrıştırdıklarını satmayı umar; dışarıdaki manzarayı sürekli olarak değiştirerek, farklı markalarda ve modellerde farklı bir manzara sunuyor görünen ve durmadan değişen bir süreç olan "sürüş deneyimi"ni vurgulamayı umar.

tabii ki, işlev açısından bakıldığında bu, business class yolcularının atlantik'i uçağın arkasında oturanlardan daha hızlı geçtiğini söylemenin eşdeğeridir. tüm markalaştırmalarda işin zor tarafı, bu asılsız temanın varyasyonlarını yaratmaktır ve bu, bağımsızlaştırma yoluyla yapılır.

altın kaplama, planlı eskimenin yarım yüzyıl önce şekillenmiş olan şartlarını değiştirdi.

tüketici, giderek artan bir şekilde homojenleşen mallarda fark uyaranını arar. bir klon kentten bir diğerine gezip duran, her kentte aynı mağazalara girip, aynı ürünleri satın alan bir turiste benzer. önemli olan geziyor olmasıdır: tüketiciyi uyaran, ileri gitme sürecinin kendisidir.

sosyolog guy debord tüketicinin nesnelere yaptığının bu olduğunu söyler: kişinin arzusunu değiştirmesi, seyahat etmek gibi, bir gösteri haline gelir; insan yer değiştirdiğini hissettiği sürece, satın aldığı şeylerin hep aynı olmasının önemi yoktur. sosyolog erving goffman, reklamcılık üzerine yaptığı son çalışmalarda, tüketicinin katılımıyla ilgili tamamlayıcı bir görüş öne sürer.

hareket ve tamamlanmamışlık, tahayyüle eşit derecede güç verir; sabitlik ve katılık ise tahayyülü eşit derecede zayıflatır. tüketici, markalaştırma eylemine katılır; ve bu eylemde önemli olan platformdan ziyade altın kaplamadır.

daha çok skoda-eğilimli biri olarak ben bu tür görüşleri ciddiye almakta güçlük çekiyordum; ta ki new york'taki bir reklam ajansında bir votka markasıyla ilgili bir dizi ürün konferansına gidene kadar. votkayla ilgili temel gerçek, tatsız ve hemen hemen kokusuz olmasıdır. birkaç hafta boyunca ajansın "yaratıcı ekip"inin bu yeni votka markasını nasıl satacaklarıyla ilgili kıvranışını seyrettim; buldukları çözüm, ürünün ismiyle birleştirilmiş seksi erkek ve kadın karnı resimleriydi.

resimlerde bunun ne tür bir ürün olduğuyla ilgili hiçbir işaret yoktu. çağrışımları kurmak bütünüyle tüketiciye kalıyordu. kampanyanın ayırıcı özelliği, anlaşılan o ki, çıplak karın görüntülerinin ağızdan ağıza dolaşarak, birinin bana "bileşik çağrışım etkileri" [compound associational effects] olarak açıkladığı şeyi üretecek olmasıydı. (şunu belirtmeliyim ki yaratıcı ekipten birkaç kişi gerçekten içiyordu.)

tahayyüle katılmaya davet eden reklamcılık modern zamanlara özgü olmasa da, günümüzde belli bir ağırlığı var. örneğin, marx'ın "katı olan ne varsa buharlaşıyor" deyişi kapital'in ilk cildinin son sayfalarında meta fetişizminin epeyce farklı bir analiziyle dengelenmiştir. marx'a göre, sıradan şeyler, bir tür kişisel müzede bulunan insan anlamlarıyla büyülü bir şekilde donatılmıştı ve tüketici koleksiyonuna hep daha fazlasını ekliyordu; tüketici hazinelerini istif ediyordu, amacı biriktirmekti. kendinden bunca yatırım yaptığı bu fetişlerden vazgeçmek tüketicinin isteyebileceği son şeydi. şimdi,

kendi kendini tüketen tutku böyle ortaya çıkıyor. bu fantezi kurma davetine burun kıvırmalı mıyız? işlev açısından skoda benzeri bir dünyada yaşamayı yeğleyen katı bir faydacı böyle yapar. gerçek zanaatçı ise ürün iyi olduğu sürece umursamayabilir. fakat sahiplenicilikten kurtulmuş olmak da bir tür özgürlüktür. başımızı kaldırıp ileri bakarsak, yurttaşların kendi çıkarlarını savunmak, halihazırda sahip olduklarını korumak için değil de, olabilecekler için, ortak bir tahayyül için oy vermesi daha iyi olmaz mı?

kendi kendini tüketen tutkunun ikinci bir belirtisi güçte yatar. güç, satın alabileceğimiz bir şeydir; cinsel gücü artıran hapları değil, makineleri kastediyorum. örneğin elektronik endüstrisinde, sıradan tüketicilerin hiçbir zaman kullanmayacakları kadar yüksek kapasiteli gereçler -çoğu insan bilgisayarında en fazla birkaç yüz sayfa mektup saklarken dört yüz kitap saklayabilen bellek sürücüleri, bilgisayarda hiç açılmadan öylece duracak yazılım programları- satın alması sıradan bir şey. bu müşterilerin davranışı, genellikle milim milim ilerleyen trafikte sürünen insanların süper hızlı spor arabalar satın almasına ya da çölde yolculuk etmek için tasarlanan korkunç suv makinelerinin çocukları okula götürüp getirmek için kullanılmasına benzer. tüm bu insanlar güç tüketicileridir.

sermaye piyasalarının doğuşundan beri yatırımcıları yönlendiren, nesnelerin gücüne duyulan akıl dışı inançtır; tıpkı ingiliz yatırımcıların xvii. yüzyılda içine sürüklendiği "lale çılgınlığı"nda olduğu gibi.

18.2.17

sevgi

carlos fuentes

bütün yaptıklarından sonra, hâlâ sevgiyi hak ettiğine inanabiliyor musun? yaşam kuralının değişebileceğini ve sahip olduğun her şeyin yanı sıra bir de sevgiye sahip olabileceğini mi sanıyorsun? saflığını bir dünyada yitirmişsin, bir başka dünyada onu yeniden elde etmeyi bekleyemezsin.

belki içinde sevginin yeşerdiği bir bahçen vardı bir zamanlar. benim de vardı, minik cennetimdi o benim. ama artık ikimiz de yitirdik. o bahçeyi anımsamaya çalış; çünkü kendi yaptıkların yüzünden bir daha bulmamak üzere yitirdiğin şeyi bende hiç bulamayacaksın.

nereden geldiğini ya da ne yaptığını bilmiyorum. bildiğim tek şey, sonradan senin bende yok ettiğin şeyleri, yani düşleri, saflığı, senin de beni tanımadan önce yitirmiş olduğundur. bir daha ikimiz de eskisi gibi olamayız.

17.2.17

kuğu ezgisi

nilgün marmara


kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim
yalpalayan hayatımın kara çarşaflı bekçi gizleri

ne zamandır ertelediğim her acı
çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi
-bu şiir-
sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim
dost kalmak zorunda bana ve sizlere
çünkü saldırgan olandan kopmuştur o
uykusunu bölen derin arzudan
büyüsünü bir içtenlikten alırsa
kendi saf şiddetini yaşar artık
-bu şiir-
kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı
sevda ile seslenir sizlere

16.2.17

otostopçunun galaksi rehberi

douglas adams

bir şey olacaksa, olacaktır.

zaman bir yanılsamadır. hele öğle vakti iki misli yanılsamadır.

eğer bir gün biri çıkıp da evrenin hangi nedenle ve niçin burada var olduğunu keşfederse, evrenin birdenbire yok olacağını ve yerini çok daha garip ve anlaşılmaz bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır. bir başka kuramsa bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer.

evren tedirgin edici büyüklükte bir yerdir ve pek çok kişi sakin bir hayat uğruna bu gerçeği görmezden gelmeye meyillidir.

belli başlı her galaktik uygarlığın tarihi üç ayrı ve fark edilebilir aşamadan geçme eğilimindedir. bu aşamalar hayatta kalma, sorgulama ve incelikli düşünmedir; bir başka deyişle nasıl, neden ve nerede aşamaları olarak da bilinirler.

tam hayat daha kötü olamaz derken birden her şey nasıl da daha kötüye gidiyor.

en önemli sorun -ya da en önemli sorunlardan biri, çünkü bir sürü en önemli sorun vardır- halkı yönetmekle ilgili en önemli sorunlardan biri, bu işin kime yaptırılacağını bulmaktır. daha doğrusu halkı, kendilerini yönetmesine izin vermeleri için ikna etmeyi başaracak birini bulmaktır. özetlersek: iyi bilinen bir gerçektir ki, halka hükmetmeyi en çok isteyenler, bu işi yapmaya en az uygun olanlardır. özeti özetleyecek olursak: kendisinin başkan yapılmasını sağlayabilecek kişilerin bu işi yapmasına hiçbir surette izin verilmemesi gerekir. özetin özetini özetlersek: halk bir sorundur.

bütün yaşam türlerinin arasında en hayırsever olanı, aklını yapmakta olduğu işe veremeyen bir insandır.

herhangi bir şey, ortaya çıkarken bir başka şeyi ortaya çıkarıyorsa, bir başka şeyin ortaya çıkmasına neden oluyor demektir. o şey her ne ise, olurken, kendi kendisinin yeniden ortaya çıkmasına sebep oluyorsa, tekrar olacaktır. bununla birlikte, kronolojik bir sıra izlenmesi şart değildir.

gerçeklik çoğu zaman kusurludur.

olayların her zaman göründüğü gibi olmadığı önemli ve yaygın bir gerçektir. örneğin yerküre gezegeninde, insanoğlu başardığı onca şeye dayanarak -tekerlek, new york, savaşlar vs.- her zaman yunuslardan daha zeki olduğunu varsaymıştır ve bütün bunlar gerçekleşirken yunusların tek yaptığı suda oradan oraya atlayarak eğlenmek olmuştu. ama öte yandan yunuslar da her zaman için insanoğlundan çok daha zeki olduklarına inanmıştı - hem de tam olarak aynı nedenler yüzünden.

hayat, yaşayanların elinde ziyan olur.

herhangi bir şekilde gördüğün, yaşadığın veya duyduğun bir şey sana özeldir. kendi algılayış şeklinle kendine bir evren yaratırsın. bu nedenle evrende algıladığın her şey sana özeldir.

tasarımcıların bir ahmağın bile yanlış kullanamayacağı bir şey tasarlamaya kalkıştıklarında yaptıkları en büyük yanlış, gerçek aptalların dehasını küçük görmeleridir.

herhangi bir sorunu çözmenin en önemli koşulu, insanın bir sorun olduğunu fark etmesidir.

tanrım, beni bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmekten koru. hatta beni bilmediğim şeyler olduğunu öğrenmekten de koru. öğrenmemeye karar verdiğim şeyler olduğunu öğrenmemeye karar verdiğimi bilmekten koru. tanrım, tanrım, tanrım. beni yukarıdaki duanın sonuçlarından koru. amin. yaşamda insanların başına sardığı belaların çoğu bu son kısmı kaçırmış olmalarından kaynaklanır.

eğer hayat bana bir şey öğrettiyse, bu da asla çantamı almak için geri dönmemem gerektiğidir.

15.2.17

toplumsal bilinçaltı

erich fromm

bilinç alanımız çoğunlukla içinde yaşadığımız toplumun izin verdiği sınırların dışına taşamaz. toplumun koyduğu bu sınırlara uymayan insan deneyimleri bastırılır.

bu yüzden bilincimiz büyük ölçüde kendi toplumumuzu ve kendi kültürümüzü yansıtır; oysa bilinçaltımız her birimizin içindeki evrensel insanı yansıtır.

bilinç alanının genişletilmesi, bilinçliliğin aşılması, toplumsal bilinçaltı alanının aydınlığa çıkarılması insanın tüm insanlığı kendi içinde duymasını sağlayacaktır; insan o zaman hem günahkâr hem ermiş, hem çocuk hem ergin, hem akıllı hem deli, hem geçmişin hem de geleceğin insanı olduğunun farkına varacaktır. insanlığın daha önce geçirdiği tüm evreleri, gelecekte geçireceği her şeyi kendi içinde taşıdığını anlayacaktır.

hiroşima

stephane audeguy

"havada bulutlar oluştuğunu ve üzerimize doğduğunu gördüğümüz her şey, bulutların içinde şekillenen her şey, kar, rüzgar, dolu, buz, akarsu yollarını kaskatı hale getirecek ve ırmakların akışını yer yer yavaşlatacak ya da durduracak kadar şiddetli don, sonuçta bunların hepsi kolayca açıklanabilir; sen atomların özelliklerini bildiğin andan itibaren, aklın bunların nedenlerini anlamakta ve gizlerine nüfuz etmekte hiç zorluk çekmeyecektir." (lucretius)

batı uygarlığındaki gelişmeler insanları gökyüzünü seyretmekten daha da uzaklaştırdı: dünyanın bu bölgelerinde insanlar ne giyeceklerini öğrenmek için radyo ya da televizyonlarına başvuruyorlar. bu insanlar çok nadir durumlarda bulutların mutlak güzelliğinden etkilenir. mesela gökyüzü maviyken, bir piknik sonrası bir parkın çimenlerine uzandıklarında; sırtüstü yatmışlardır; bulutların geçişini seyreder ve yediklerini sindirirken kısa bir süre için onlara hayran kalırlar. hiçbir şey düşünmezler. ve ille haksız da değildirler. her düşünce içinde salaklığa benzer bir şeyler, dolayısıyla da bulutları anlama arzusunu barındırır.

hiroşima'yı unutmak için delirmek lazımdır ama orada hayatta kalmanın tek yolu da budur.

14.2.17

toplumsal böcekler

richard dawkins

toplumsal böcekler, yerleşik besin yetiştirmenin avlanmaktan ve yiyecek toplamaktan daha verimli olduğuna insandan çok önce öğrendiler. örneğin yeni dünya'daki birçok karınca türü ve bunlardan bağımsız olarak afrika'daki termitler, mantar bahçeleri ekerler. en iyi bilinenleri güney afrika'daki şemsiyeli karıncalardır. son derece başarılıdırlar.

iki milyondan fazla birey içeren koloniler bulunmuştur. yuvaları, geniş bir alana yayılmış, 3 metreden daha derine inen bir galeriler ve tüneller ağından oluşur. yuvanın kazılması sırasında 40 ton kadar toprak çıkarılır. mantar bahçeleri bu yeraltı odacıklarındadır. karıncalar belirli bir mantar türünü, yaprakları parçalar halinde çiğneyerek hazırladıkları özel yataklara bilerek ekerler. işçiler doğrudan yiyecek toplamak yerine bu yatakları yapmak için yaprak toplarlar. şemsiyeli karıncalar kolonisinin bu yaprak iştahı devasa boyutlardadır ve karıncaları ana ekonomik zararlılardan biri durumuna düşürür. ancak yaprakları kendileri için değil, mantarları için yiyecek olarak kullanırlar. karıncalar mantarların hasadını yapar, yerler ve yavrularına yiyecek olarak verirler. mantarlar, yaprakları karıncaların midesinden daha iyi parçalar ve karıncalar böylece bu düzenlemeden yarar sağlarlar. hasat edilmelerine rağmen, muhtemelen mantarlar da bu durumdan yararlanırlar. karıncalar, mantarların kendi spor dağıtma mekanizmalarından daha verimli biçimde çoğalmasını sağlar. bunun da ötesinde, karıncalar mantar bahçelerini ayıklayarak yabancı mantar türlerini uzak tutarlar. rekabetin kaldırılmasından karıncaların yetiştirdiği mantarlar yararlanacaktır. mantarlar ve karıncalar arasında bir çeşit karşılıklı özveri ilişkisi olduğu söylenebilir. karıncalarla hiçbir ilişkisi olmayan termitlerde de çok benzer bir mantar ekim sisteminin evrimleşmesi oldukça şaşırtıcıdır.

karıncaların ekinlerinin yanı sıra kendi evcil hayvanları da var. yaprak bitleri ve benzeri böcekler bitkilerin özsularını emme konusunda hayli uzmanlaşmışlardır. bitkinin damarından özünü, sindireceğinden daha hızlı emerler. sonunda da içerdiği besinin yalnız bir kısmı özümlenmiş bir sıvı salgılarlar. şekerce zengin "balsu" damlaları, böceklerin gerilerinden hızla, bazı durumlarda saat başına böceğin ağırlığını geçen bir hızla boşaltılır. bu balsu normalde toprağa damlar (bu, tevratta "manna" olarak bilinen allahın lütfu ruhani besin olabilir pekala).

ancak böcekten çıkar çıkmaz birçok karınca türü balsuyunu kapar. karıncalar, yaprak bitlerinin gerilerini dokungaçları ve bacakları ile sıvazlayarak sağarlar. yaprak bitleri de buna yanıt verirler. bazen bir karınca gelip onları sıvazlayana dek damlacıklarını tutarlar ve hatta damlayı alacak bir karınca yoksa damlayı geri bile çekerler. bazı yaprak bitlerinin, karıncaları daha iyi çekebilmek için karınca suratına benzeyen bir vücut gerisi evrimleştirdikleri öne sürülmüştür. bu ilişki, yaprak bitlerinin doğal düşmanlarından korunmasını sağlıyor. bizim süt ineklerimiz gibi korunmalı bir yaşam sürdürüyorlar ve karıncalar tarafından fazlaca bakım gösterilen yaprak biti türleri savunma mekanizmalarını kaybediyorlar. bazı durumlarda karıncalar yaprak biti yumurtalarına toprak altındaki kendi yuvalarında bakar, yavru yaprak bitlerini besler, büyüdüklerinde de yukarıya, korunmalı otlaklarına taşırlar.

imkansız

georges bataille

yürek başkaldırdığı ölçüde insanidir. bu, şu demektir: insan olmak "yasaya boyun eğmemek"tir.

gerçek şiir yasaların dışındadır.

hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizde tüm haklara sahiptir.

yalnız insan lanetlidir.

bellek kaypaktır.

bir şeye ulaşmak için gerekli araçlara sahip değiliz. aslında ulaşıyoruz; birdenbire gereken noktaya ulaşıyoruz ve geri kalan günlerimizi kayıp bir an'ı aramakla geçiriyoruz; ama tam da onu aramak bizi ondan uzaklaştırdığından, çoğu kez onu elimizden kaçırıyoruz. onunla birleşmek kuşkusuz, dönüş anından sonsuza dek yoksun kalmanın bir yoludur.

aynı anlamsız ışığın tüm insanlar için parıldaması ne kadar tuhaf!

çıplaklık diye adlandırılan şey, parçalanmış bir bağlılık gerektirir; en belirsiz çağrıya verilen titrek ve suskun bir yanıttan başka bir şey değildir. karanlıkta hayal meyal görülen kaçamak, ölgün ışık bir yaşamın bağışlanmasını gerektirmiyor mu? insan, herkesin ikiyüzlülüğüne -insan davranışlarının özünde hangi aptallık vardır- meydan okurken, kendisini alevlerin içinden pisliğe, çıplaklığın karanlığına götüren yolu yeniden bulmak zorunda değil midir?

aşırı sofuluk dindarlığın karşıtıdır; aşırı ahlaksızlık zevkin karşıtı.

"babalar yeşil üzümleri yediklerinde oğulların dişleri kamaştı."

özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

artık sınırlarım yok; içimdeki boşlukta gıcırdayan şey, ölmekten başka çıkışı olmayan tüketici bir acıdır.

varlığın, ölümün zavallı yalınlığından kaçmayı sağlayan dürüstlükten uzak yanları, çoğu zaman yalnızca ilgisiz bir bilinç aydınlığında ortaya çıkar: trajik olanın bile iddiasız olduğu bu uzak sınırlara, yalnızca ilgisizliğin neşeli kötülüğü ulaşır. o da trajiktir; ama ezici değildir. özünde bir hayvandır; bu şaşırtıcı bölgelere genelde ancak kaskatı olarak ulaşırız.

zihin açıklığı arzuyu dışlar (ya da belki öldürür, bilmiyorum.)

uzaktaydım, sakin düşüncelerin dünyasından çok uzaktaydım; mutsuzluğumda, törpülenen tırnaklara benzeyen boşluğun bu ani yumuşaklığı vardı.

ölümün ertelenmişliği içindeydim.

acım, ölümün güzelleştirerek değiştirdiği şeye bir çığlık gibi ulaştı.

hiçbirimiz, rastlantıdan, bir uçurumun dibinden yeni bir alay çıkaran bir ölümden daha fazla değiliz.

zekanın doruğu aynı zamanda zayıflığıdır.

çıplaklık ölümden başka bir şey değildir ve en tatlı öpücüklerde, bir farenin yendikten sonra ağızda kalan tadı vardır.

güneş altındaki sabah çiyi gibi, kaygının yumuşaklığının işin içine girmediği tek satır yok.

geri dönen karanlıkta, ölümün pis çamaşır kokusuna karışmış yasemin kokulu çiçekler arasında yatan ölüyü, elde mumla görmeye gitmek ne kadar yapmacıktır.

düşüp düşmeyeceğimi, elimin tümceyi bitirmek için gereken gücü bulup bulamayacağını bilmiyorum; ama amansız istenç baskın çıkıyor: her şeyi kaybettiğimde ve ezeli bir sessizlik eve hakim olduğunda, bu masada bir kırıntı olan ben, burada, belki de yıkıntı haline gelen; ama ışıldayan bir ışık parçası gibiyimdir.

yaşamın yaymadığı şeye, varlığın içtenliği içine gizlenen gülüşün bu yoksul sessizliğini çıplaklaştırma gücüne belki de ölüm -ender olarak- sahiptir.

kuşkusuz dünyanın özü olan şey: şaşırtıcı bir saflık, sınırsız terk ediş, sarhoş taşkınlık, şiddetli bir "ne önemi var!"

ölümün berrak kokusunun duyuları coşturduğu, parçaladığı ve korkutuncaya dek gerginleştirdiği uzamın boş bir bölümünde, ölü, ben ve ev, dünyanın dışında asılıydık.

yanlış anlamaların, yanılgıların, cam üzerindeki çatal gıcırdamalarının gerekliliği; tüm bunlar, tıpkı bir peygamberin kötülüğün yaklaştığını bildirmesi gibi, bir çocuk umutsuzluğunu duyuruyordu.

toprak soğuk bedenleri sever.

yalandan, duyarsızlıktan, dişlerin takırdamasından, anlamsız mutluluktan, gerçeklikten; körleştirici yaşamın reddedişin birikmesinden doğan en küçük parçası kuyunun dibinde, ölümün dişe dişliğinde; bu parçadan kaçıyorum, o diretiyor, alna şırınga edilen birazcık kan gözyaşlarıma karışıyor ve uyluklarımı yıkıyor; aldatmadan, yüzsüz cimriliklerden doğmuş en küçük parça; kendine ilgisizliği göğün yüksekliğinden daha az değil; ve celladın, çığlıksız bırakan patlamanın katışıksızlığı.

sersemleme. saate ve yorgunluğa rağmen yatağa gitmem imkansız. bundan yüz yıl önce kierkegaard'ın söylediği, "biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro kadar boş kafam" sözünü kendim için söyleyebilirim.

şiirin parıltısı, ölümün düzensizliğinde eriştiği anların dışında ortaya çıkar.

tüm gerçek değersizdir, her değer gerçekdışıdır!

yitirilen

sadık hidayet

bana göre değil bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü için; onlar için kurulmuş bu dünya. yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmayı bilenler için.

artık ne arzum kaldı ne de kinim. içimdeki insanı yitirdim. kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. hayatta insan ya melek olmalı ya doğru dürüst insan ya da hayvan. ben onlardan hiçbiri olmadım. hayatım ebediyen kayboldu. ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmişim. şimdi artık geri dönüp başka bir yolu seçmem imkansız. bundan böyle bu anlamsız gölgelerin peşinden gidemem. yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. sizler gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sola ne de sağa gitmek istiyorum. gözlerimi geleceğe kapayıp geçmişi unutmak istiyorum.

hiç kimse anlayamaz. hiç kimse anlamayacak.

13.2.17

stendhal

elias canetti

yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerinde düşünmeye en iyi stendhal gibi bir adamla başlanabilir. dine ondan daha çok karşı olan ve dinin vaatleri ve yükümlülüklerinden onun kadar arınmış biri zor bulunur.

stendhal'ın düşünce ve duyguları bütünüyle bu hayata yönelmişti; o, bu hayatı tam ve derin bir biçimde yaşadı. ona haz verebilecek şeylerin keyfîni çıkararak, kendisini bütünüyle hayata verdi; bunu yaparken sığ ya da bayağı olmadı; çünkü sahte birlikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi. çok düşündü, ama düşünceleri asla soğuk değildi. onu harekete geçirmeyen her şeyden kuşku duyardı. kaydettiği ve şekillendirdiği her şey ateşli yaradılış anına yakındı. pek çok şeyi sevdi ve bunların bazılarına inandı da ama hepsi onun için mucizevi bir biçimde somut kaldı. bunların hepsi orada, onun içindeydi ve onlara, sahte düzene sokma numaralarına başvurmaksızın derhal ulaşabilirdi.

hiçbir şeyi mutlak addetmeyen, her şeyi kendisi için keşfetmek isteyen; hayat his ve ruhtan ibaret olduğu sürece, hayatın kendisi olan; her durumun merkezinde olan ve bu yüzden de dışarıdan bakabilen; söz ve tözün tek bir şey olduğunu sezdiğinden, dili arındırmayı tek başına kendine vazife edinmiş gibi görünen bu adamın, bu nadide ve gerçekten özgür adamın gene de, bir sevgiliden söz edercesine yalın ve doğal olarak söz ettiği bir inancı vardı.

stendhal, kendisine acımaksızın, birkaç kişi için yazmaya razıydı; ama yüz yıl içinde pek çok kişi tarafından okunacağından da emindi.

yazınsal ölümsüzlüğe duyulan inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamaz. bu inanca sahip olan bir insan ne demek ister? onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hâlâ burada olacağını söylemek ister. böyle olmakla yaşayanlara karşı herhangi bir husumet besliyor değildir; onlardan kurtulmaya ya da onlara herhangi biçimde zarar vermeye de çalışmaz. hatta onları kendine rakip olarak bile görmez. sahte ün kazananları hakir görür; eğer onlarla onların silahlarıyla savaşmış olsaydı kendisini de hakir görürdü. onlara kin gütmez; çünkü onların nasıl tamamen yanılgı içinde olduklarını bilir, ama o bir gün ait olacağı topluluğu, yapıtları hâlâ yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. onlara duyduğu şükran, hayatın kendisine duyduğu şükrandır.

hayatta kalmak için öldürmek, böyle bir insan için anlamsızdır; çünkü onun hayatta kalmak istediği zaman şimdiki zaman değildir. o ancak yüz yıl içinde, artık yaşıyor olmayacağı ve öldüremeyeceği zaman raflara girecektir. o zaman bu, kendisine yapacak hiçbir şey kalmayacağından, yapıt yapıta bir mücadele olacaktır. önemli olan gerçek rekabet, rakipler artık orada yokken başlayandır. bu yüzden o bu kavgayı izleyemez bile. ama yapıt orada olmalıdır ve orada olacaksa, hayatın en büyük ve en saf ölçütünü içermelidir.

stendhal öldürmeyi kesin olarak reddetmekle kalmaz, aynı zamanda burada onunla birlikte yaşamakta olan herkesi kendisiyle birlikte ölümsüzlüğün içine çeker ve ancak o zaman bunlar, en büyüğünden en küçüğüne kadar gerçek anlamda canlı kalır.

stendhal, kendisi öldüğü zaman, yeryüzünde alışık oldukları her şeyi ölüler dünyasında bulabilmeleri için, bütün çevresi de ölmesi gereken o yöneticilerin tam zıddıdır. bu yöneticilerin nihai iktidarsızlıkları bundan başka hiçbir şeyde daha berbat bir biçimde açığa vurulmaz. hayatta öldürdükleri gibi, ölümde de öldürürler; bir dünyadan diğerine giderken katledilenin maiyeti onlara eşlik eder. ama stendhal’in kitaplarını açan kim olursa olsun, onu ve ayrıca onu çevreleyen her şeyi bulacaktır; bunu burada, bu hayatın içinde bulacaktır. böylelikle ölüler kendilerini, yaşayanlara besin olarak sunarlar; onların ölümsüzlüğü yaşayanlara yarar. ölümsüzlükleri, hem ölülere hem de yaşayanlara yarayan, ölülere verilen kurbanın tersidir. ölülerle yaşayanlar arasında artık garez yoktur ve hayatta kalmak artık sızıya neden olmaz.

12.2.17

frida kahlo: aşk ve acı

rauda jamis

umutsuz düşler insanı öldürür.

yapıtım, asla yazılamayacak denli güzel özyaşamöykümdür.

yalnızca sanat her tür toplumsal değişimin öncüsüdür. yalnızca sanat öz olarak devrimcidir. beethoven, müzik seven bir insanın asla tam anlamıyla kötü olamayacağını söylerdi.

friede, almancada barış demektir.

françois mauriac: bizi bir evle, bir bahçeyle bütünleştiren bağlar, aşk bağlarıyla aynı niteliktedir.

frida, sonraları ünlü isimler yetiştirecek iki edebiyat grubu olan "contempraneos" ile "maistros" arasında bir süre tereddüt etti. ama sonuç olarak, hiç pişmanlık duymaksızın, kasketlerinden ötürü "cachuchas" adını taşıyan, daha kuraldışı, hem daha yaratıcı ve açık, daha ilginç, kışkırtıcı, küstah, cüretkar, kafa bulandırıcı... anarşist ruhlu bir grubun üyesi oldu.

bir dahi, beyaz atlı prensten daha iyidir. üstelik hem dahi hem de beyaz atlı prens olmadığını nereden bilebilirsiniz?

charles baudelaire: ama bir an hazzın sonsuzluğunu bulmuş olan için lanetlenmenin sonsuzluğunun ne önemi vardır ki!

insan, sürekli hem kendi düşüncesini hem de başkalarının düşüncelerini derinleştirmenin yollarını aramalı. bu, yaşamı anlamanın anahtarıdır. insan, anlamaya çalışmadan, kimi sorulara yanıt bulmak için çaba göstermeden yaşayamaz.

michel leiris: belki de her şey, kireç badanalı bir duvara çivilenmiş kırmızı bir kumaş parçasıyla özetlenmektedir: kemiklerin hapishanesi karşısında yakıcı bir kan parçası.

yaşam, en beklenmedik anda şaşırtıcı, güzel sürprizler hazırlar insana.

leonardo da vinci: engel boyun eğdirtmez bana: kararlılık yıkar onu. direten karanlık, hedefli kararlılık.

jacqueline lamba: frida kahlo de rivera eşikteydi, o müstesnaydı. çevresinde, kendisi gibi trajik ve çarpıcı tuvalleri vardı.

bakışlar ruhun aynasıdır.

andre breton: nasıl üretici güçlerin geliştirilmesi için devrimin merkezi plana bağlı bir sosyalizm geliştirmesi zorunluysa, entelektüel yaratım için, tam tersine, ta en başından kişisel özgürlüğü temel alan anarşist bir düzen sağlanmalıdır.

louise nevelson: diego rivera, kişisel yaşamında işlerin altından kalkamayan ama toplumsal yaşamında mücadeleci olan harika bir adamdı. insanların önünde ayağa kalkabilir ve örneğin rockefellerları iki dakika içinde yerle yeksan edebilirdi.

insanın her zaman bağlanacağı bir şey vardır. her şey birbirine bağlıdır, her şey ayakta durur; biz ve benliğimiz, benliğimiz ve eşimiz, benliğimiz ve başkası, benliğimiz ve dünya.

jean van hejenoort: frida; güzelliği, karakteri ve aklıyla son derece ilgi çekici bir kadındı.

yaşamlarına bir anlam vermeyi bilmeyen ve sizinkine zarar vermeye çalışarak daha da alçalan insanların, kendilerine öz güçlerini başkalarını küçük düşürme yoluyla elde edecekleri öğrenilmiş düş gücü ve oyun fukarası çocukların bu türden kırıcı davranışları bana dokunmaz oldu. oysa gerçek güçlülük, güçsüzlük maskesi taşır; bir rahatlık, neredeyse bir lükstür bu.

yaşamı asıl oluşturan, ciddi olmayan şeylerdir.

diego rivera, bugünün meksikasındaki sanatçı kuşağının en çarpıcı ögelerinden olan ardıllar yetişirdi. onlara sürekli, çalışmalarında kişiliklerini korumaları ve geliştirmelerini, aynı zamanda fikirlerinde toplumsal ve siyasal bir açıklık oluşturmalarını söylerdi.

çok uzağa giden, bir daha asla geri dönmeme riskini göze alır, bunu hiç unutma. ne istediğinden emin olmaya çalış. iyice emin ol.

louise nevelson: frida hastanedeydi. olağanüstüydü, öleceğini biliyordu sanırım ama görünürde bundan rahatsızlık duymuyordu; nazik ve neşeliydi, gülüyor, sululuklar yapıyordu. kısa zaman sonra öldü.