#yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.10.2022

mucize

ahmet hamdi tanpınar

insan için asıl saadet bu, anladın mı mümtaz? sonunu bile bile ve o sona rağmen, kendisini idrak etmek. basit bir jest değil mi?

kollarımı göğsümün üzerinde kavuşturuyorum. adalelerimi yokluyorum. basit bir şey. fakat bütün ölüm çarkına rağmen kendimi ikrar ettim. varım, diyorum; fakat yarın olmayabilirim, yahut bir başkası, bir budala, bir bunak olabilirim. fakat şu dakikada varım. varız, anladın mı mümtaz?

varlığını sevebiliyor musun? uzviyetine dua edebiliyor musun? ey gözüm, ey boynum, ey kollarım, karanlık ve aydınlıklarım! size şükrediyorum, bu dakikanın sarayında, bu anın mucizesinde beraberce var olduğumuz için; sizinle bir andan öbürüne geçebildiğim için; anları birleştirip düz ve yekpare zaman kurabildiğim için.

benim şaşırdığım şey bir taraftan insanın ve manevi kıymetlerin etrafında ısrar ederken, öbür taraftan cemiyet içinde bir kalkınma işi ile uğraşmanız, her şeyin başında iş hayatının tanzimini istemenizdir.

biz bir taraftan bir medeniyet ve kültür buhranı içindeyiz; diğer taraftan bir iktisadi reforma ihtiyacımız var. iş hayatına açılmamız lazım. bunların birini öbürüne tercih edecek vaziyette değiliz. buna hakkımız da yok. insan birdir. çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.

o halde iş, kendi medeniyetini ve kültürünü de yapar; insanını yetiştirir demektir. bize sadece maddi hayatımızı tanzim etmek kalıyor.

ateş gibi, fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir; fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. insanda insanı öldürür. insanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. çalışmaya imkan verecek bir refah!

hayat, etrafında döneceği değerleri bulur; düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür, cemiyette bazı boş ferdî gayelerin yerine mesuliyet duygusu başlar.

niçin ruhi hayatımızın büyük bir kısmını bu hasret yapar? bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? maddenin sükununun peşinde miyiz? yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlumu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? yoksa zalim zaman nizamından mı şikâyet ediyoruz?

27.09.2022

yoksul

balzac

madam, iki çeşit yoksulluk vardır:

kimileri kimseye aldırmadan caddelerde paçavralar içinde gezer ve yeterince beslenmeyerek, hayatı hafife alarak, yoksulluk içinde zenginlerden daha mutlu yaşayarak, dünyayı güçlülerden daha farklı yorumlayarak, farkında olmadan yeni diyojenler yaratırlar.

kimileri ise dilenciliği bir unvanın arkasına gizleyerek gururlu, soylu, ihtişama özenen bir yoksulluk yaşarlar, beyaz yelekli, sarı eldivenli, arabalı bu sefalet içinde bir metelikleri olmadığından bir serveti yitirirler. biri halkın, diğeri ise dolandırıcıların, kralların, yetenekli insanların yoksulluğudur.

4.09.2022

modern toplum

jack london

frederic harrison şöyle diyor: "dikkate alacağımız şey sanayinin yerleşik hali ise, en azından bana göre, modern toplumun köleliği ya da sertliği pek aşamadığını söylemek yeterlidir. servetin gerçek üreticilerinin yüzde doksanı, evim diyebilecekleri kalıcı bir konuttan yoksundur. ne bir parça toprakları ne de kendilerine ait bir odaları bulunur. küçük bir at arabasına sığan eski mobilyalardan gayrı hiçbir değerli eşyaları yoktur. alacaklarına emin olamadıkları, hayatta kalmalarına zar zor yeten haftalık ücretleri vardır. çoğu, köpek bağlasan durmayacak evlerde kalır. öylesine yokluğun kıyısında yaşarlar ki bir ay işleri kötü gitse, hastalansalar ya da beklenmedik bir kayba uğrasalar açlık ve muhtaçlıkla yüz yüze gelirler. ama şehir ve kırlardaki ortalama işçilerin bu normal vaziyetinin de altında, yokluk içinde yaşayan bir sürü dışlanmış insan vardır. sanayi ordusunu geriden takip eden, iç kaldırıcı bir perişanlık içindeki bu insanlar, toplam işçi sınıfı nüfusunun en az onda birini oluşturur. modern toplumun yerleşik düzeni böyle olacaksa, medeniyetin insanlığın büyük çoğunluğuna lanet getireceğini söylemeliyiz."

2.05.2022

saman çöpü

cevdet kudret

"ya kaptanı, ya doktoru görmem gerek" dedi. bugün günlerden cumaydı. ala! birinden biri herhalde öğle yemeği için evde bulunacaktır. saate baktı: 10.00. eğer hemen hazırlanırsa öğleden önce orada olabilirdi.

"süleyman!"

"efendim anne?"

"gel seni giydireyim de.. haydi çocuğum.. seni giydireyim de, kaptan dayılara gidelim."

ayşe hem hazırlanıyor hem düşünüyordu: "kaptan dayılar.. fakat bu saatte gitmek doğru olur muydu? ama başka zaman da evde bulunmazlardı ki.."

misafirlik töresi büsbütün değişmişti. yemeğe alıkoymak, ziyafet vermek gibi incelikler çoktan unutulmuş; bir yerde yemeğe kalmak adeti de bırakılmıştı. herkesin ekmeği kendisine kadardı. hiç kimsenin kimseye ikram edecek hali yoktu. eğer mutlaka kalmak gerekiyorsa, misafir, ekmeğini de birlikte götürürdü. gece gezmeleri büsbütün kalkmıştı. gaz pahalıydı: lamba ancak büyük evlerde yanardı; orta halli evlerde mum yakılırdı; ufak evler ise büyük evlerin büyük pencerelerine bakarak ışık yüzü görmeye çalışırlardı.

giyinmeleri bittikten sonra ayşe kendilerine düşen 2 dilim ekmeği paket yaptı, çocuğunun elinden tuttu, çıktı.

kaptan dayıların kapısı çift kanatlıydı. zili çalmak için elini uzattı. işte o zaman farkına vardı: eli titriyordu. kendini topladı ve zili çaldı.

kapıyı küçük bir ahretlik açtı. çocuk, bu vakitsiz, yani yemek vakti gelen misafirlere kuşkuyla baktı. onları odaya alırken sordu:

"kim geldi diyeyim?"

"yeğeniniz abdullah efendi'nin karısıyla çocuğu geldi deyin."

az sonra dışarıda bir fısıltı oldu. telaşlı birkaç ayak sesi duyuldu. anahtar deliğinin önünden bir gölge geçti. belli ki, evin içinde bir kaygı doğmuştu. kapı tereddütle aralandı. bir fısıltı daha: "yettiği kadar, ne yapalım?" kapı açıldı. ihtiyar teyze önde, kaptanın karısı arkada, girdiler.

"ayol sizi hangi rüzgar attı böyle? süleyman'ım da ne kadar büyümüş; maşallah, maşallah!"

ayşe'nin bütün korkuları dağıldı. işte pekala güleryüzle karşılanmışlardı. bu sırada gelin hanım, süleyman'ın elindeki paketi gördü. birdenbire sözü ağzında kaldı. her şeyi anlamıştı. sonra yeniden konuşmaya başladı; fakat bir daha eski canlılığını bulamadı.

ihtiyar teyze, kıtlıktan; yağ, et, pirinç gibi şeylerin pahalılığından; artık sofra başında eskisi gibi uzun uzun oturulamadığından; iki erkek çalıştığı halde, dört kişinin bile karnının adamakıllı doymadığından söz açtı.

ayşe: "senin ne demek istediğini anlıyorum. fakat kendim için gelmedim. şu 7 yaşındaki yavruyu kurtarmak için.. zaten bu son!" diye düşündü. ömründe hiç maske görmediği halde, deminki güleryüzlülüğün surata eğreti takılan bir şey olduğunu anlamıştı. fakat bir kere gelmiş bulunuyordu. ne olursa olsun, erkeklerden birini görmesi gerekti. sordu:

"beyefendiler evde yoklar mı?"

"doktorum yok; bugün nöbetçiymiş. kaptanım bir haftadır izinli. sabahleyin sokağa çıkmıştı. neredeyse gelir."

ihtiyar kadın bunu söylerken saate baktı: on ikiye beş var.

biraz daha konuştular. fakat ne şeker ne de kahve getiren oldu. türkiye'deki bütün misafirler gibi, ayşe de bunu ayıplamadı. artık kahve, şeker ve her türlü şekerli içecek ortadan kalkmıştı. bu gibi yiyecek ve içecekler ancak dört bir yanı sur gibi yüksek duvarlarla çevrili, demir kapılı, demir parmaklıklı evlerde bulunabilirdi. fakat oralarda da misafire çıkarılmazdı; altın gibi, şeker de yabancı gözlerden gizlenirdi.

o sırada kaptan dayı geldi ve sofraya oturuldu.

ütülü, beyaz bir masa örtüsü. herkesin önünde birer tabak.

sofrada 5 kişiydiler. gelin hanım, bir tabak içinde 3 parça ekmek getirdi; birini kocasının, birini kaynanasının, birini kendisinin önüne koydu. bu, denizcilere verilen tayın ekmeği idi. kabarmış, içi göz göz olmuş, karışıksız buğday unundan yapılmış, yumuşak ve bembeyaz bir ekmek..

süleyman sevinçle bağırmak istedi; fakat misafirlikte olduğunu hatırladı ve sustu. artık unutmaya başladığı eski bir rüyayı yeniden görmüş gibi şaşkınlık ve istek içindeydi.

ayşe, "acaba sofra örtüsü mü, yoksa ekmek mi daha beyaz?" diye düşündü. sonra, elindeki ufak paketi açtı, evden getirdiği iki dilimin birini kendi önüne, birini süleyman'ın önüne koydu. sofralarına ilk defa giren vesika ekmeğine ev sahiplerinin yan gözle baktıklarını sezdi.

bu; süpürge tohumu, kepek ve samandan yapılmış bir ekmekti. yerken, çeneleri zevkle açıp kapamak değil; tam tersine, usul ile çiğnemek, iyi öğütülmemiş olan saman çöplerini ağızda yan yatırmak, yumuşatmak, ezmek, ondan sonra yutmak gerekti. hiç dikkatsizlik etmeye gelmezdi; o zaman saman çöpü hemen ayağa kalkar, damağa saplanır ve yiyenin ağzı açık kalırdı.

hizmetçi kız ortaya bir sahan getirdi, kapağını açtı. bu, kuru fasulyeydi. içinde birkaç parça et vardı, evet et vardı. suyun yüzünde birtakım parlak daireler, haritalarda kıyıları gösteren eğri büğrü çizgilere benzer çizgiler yüzüyordu: yağ..

ayşe yutkundu ve bekledi. yemeğin dağıtılmasına başlandı. genç kadın, misafirlere hiç de iltimas edilmediğine dikkat etti. kendi tabağını uzattığı zaman, birkaç kaşık konduktan sonra söylenmesi adet olan "teşekkür ederim, yeter" sözünü diyemedi; bunun ciddiye alınmasından korktu, sustu.

herkesin tabağının kenarında yemek suyu bir daire çizmişti. süleyman eğer bir geometri öğretmeni olsaydı, "bu dairenin çapı 16 santim olduğuna göre, alanı, yarıçap karesinin pi ile çarpımına eşittir" diye düşünürdü.

sofra halkı yemeğe başlamak için evin erkeğini bekledi. kaptan dayı büyük bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı, arkadan birkaç fasulye ile bir et parçasını ağzına attı. dairenin çapı bir santim küçülmüş, alanı daralmıştı.

süleyman da kendi ekmeğinden bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı; çıkardığı zaman, tabaktaki yemek gene 16 santim çapında idi. ağzına götürmek üzere olduğu ekmek bir taş parçası gibi tıkız ve sertti; bir yudum bile yemek suyu içmemişti. süleyman için, elindeki lokmayı ağzına atmaktan başka yapacak işi kalmamıştı. çiğnemeye başladı. ağzına bir toprak kokusu yayıldı. sanki bir kerpiç parçası çiğniyordu. damağına bir saman çöpü batacak gibi oldu. durdu, lokmayı dilinin üstünde çevirdi, yeni baştan çiğnemeye başladı. nasıl oldu bilinmez, ikinci bir çöp damağına saplandı. bugün herhalde uğursuz bir gündü. sanki bütün saman çöpleri hep dik duruyor ve süleyman'ın damağına batıyordu. çıkarmak istedi, beceremedi, bir çöp daha battı. ağzı, öylece, açık kaldı. ne ileri ne geri..

dilinin üstündeki lokma sanki büyümeye başlamıştı. neredeyse boğazını tıkayacaktı. gözlerinin yaşardığını sezdi. bu arada, misafirlikte bulunduğunu düşündü, gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalıştı. fakat olmuyor, yaşlar birbirini doğuruyor, ayrı ayrı damlalar birleşiyor ve bir çizgi haline geliyordu. bunu önce gelin hanım gördü:

"aaa" dedi, "ağlıyor musun?"

şimdi, sofrada herkes onun yüzüne bakıyordu. süleyman ne yapacağını şaşırdı. ağzındaki lokma biraz daha büyüdü, saman çöpü biraz daha battı. dehşetli canı yanmıştı. hıçkırmaya başladı. ihtiyar teyze sordu:

"niçin ağlıyorsun ya?"

"acıyor! acıyor!"

"dur ben oğluma beyaz ekmek vereyim de ağlamasın!"

süleyman bu sefer boğulur gibi hıçkırmaya başlamış; utanmayı, çekinmeyi unutmuş; yalnız damağının acısı ve içinin yalnızlığıyla baş başa kalmış; sesi, çıkabildiği kadar yükselmişti.

önüne dünyanın bütün beyaz ekmekleri konsa, onu artık susturamayacağa benziyordu.

ayşe, burada bir saniye daha fazla durursa çocuğunun elden gideceğini sandı; onu bir rüzgar gibi sardı, kaptı, bir anda sokağa fırladı.

"küt!"

sokak kapısı kapandı, ses kesildi.

fırtına dinmişti. herkes eski yerine döndü.

ayşe'yle süleyman'dan kalan iki dilim ekmek, beyaz örtünün üstünde, iki kara  leke gibi duruyordu. dayı, artan yemeklerle bu vesika ekmeğinin kediye verilmesini söyledi.

sarman, yemekleri yedi; fakat ekmeği yemedi.

1.12.2021

neden servet peşinde koşarız?

john fowles

hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz.

işte bu yüzden hepimiz zengin olmak isteriz. farklı olmak isteriz. ihtiyacımız olan güvenliği de eğlenceyi de sadece para satın alabilir. bu nedenle paranın ardından onursuzca koşma, aynı zamanda onurlu bir şekilde hem eğlencenin hem de güvenliğin ardından koşma anlamına gelir.

para gizil güçtür, rastlantının kontrolü ve rastlantıya erişmedir, seçme özgürlüğüdür, iktidardır.

zenginler bir zamanlar parayla cennete gidebileceklerini düşünüyorlardı, şimdiyse cennet yeryüzüne taşınmıştır. ama zengin adam değişmemiştir ve hâlâ parayla yeryüzündeki cennete gidebileceğine olan inancı kanıtlanmış gözükmektedir.

hem zenginler hem de yoksullar servetin dağılımındaki var olan orantısızlığı karşılıklı olarak desteklemektedirler. siyasal bir sistem servetin dağılımını ne kadar fazla eşitlerse böylesi bir eşitlikten kaçınma yolları o kadar fazla yaygınlık kazanmaktadır. nasıl yoksul bireyler zengin bireyleri karşılıklı olarak destekliyorsa yoksul ülkeler de dünya ülkelerindeki servet farklılığını öyle desteklemektedir. amerika ve batı avrupa ülkelerinden nefret edilmekte ama kıskanılmakta ve taklit edilmektedir.

zenginler eğlence satın alırlar. kapitalist toplumların büyük yasası budur. bu toplumlarda psikolojik hayal kırıklığından kaçmanın tek yolu zengin olmaktır. bütün öteki çıkışlar kapalıdır. daha soylu insani niteliklerin herhangi birinin para kazanması zorunlu olarak gerekmez. bu yüzden paranın kazanılması bir çeşit eşitleyici ögedir. bir insanın, eğer paralı doğmamış ise, herhangi bir koşulda hiçbir zaman elde edemeyeceği bir şeyle değil de elde edebileceği şeyle -yani parayla- yargılanması gerekliliği doğallaşır.

sözlüklerde paraya "bir alışveriş aracı" deniyor. ben buna, varoluşa egemen olan insan dışı rastlantıya verilen insani yanıt diyorum. deha, zeka, sağlık, bilgelik, istenç ve beden gücü, iyi fiziksel görünüm; bütün bunlar doğumumuzdan önce gerçekleşen piyangoda çekip kazandığımız ödüllerdir.

iyi bir toplumun karşılıksız sağlayacağı şu şeyleri satın alabilmek için parayı istiyoruz: yani bilgiyi, anlamayı ve deneyimlemeyi, dünyanın sonları hakkında okumayı ve dünyanın sonlarına gitmeyi, görülen şeylerin çoğunu anlamayarak ve dolayısıyla da bakılan şeylerin çoğunu görmeyerek yaşamın deneyimine varmamayı.

para, ilk kozmik piyangoda başarısız olanları yarı yarıya telafi eden, geçici bir çare anlamında insani piyangodur. ancak para kötü bir piyangodur; çünkü doğum öncesi ilk piyangoda kazanılan ödüller daha sonraki piyango için bol keseden verilen bedava bir bilet oluştururlar. eğer ilkinde şanslıysanız mutlaka ikincisinde de şanslı olursunuz.

yoksullar serveti şu sırayla hoşgörürler: en çok, doğumdan sonra tamamen şans eseri olarak kazanılan serveti; sonra, var olan sisteme göre adilce kazanılan serveti; en az da, doğumda edinilen serveti, miras kalan serveti. en yüce rastlantı, olduğum kişi olmamdır: teksaslı bir multimilyarderin ya da orta afrikalı bir pigmenin çocuğu.

23.11.2021

yoksulluk

john fowles

yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

yoksul bir ülke, zengin olmayan zengin bir ülkedir. piyango çekilişleri, spor totolar, şans oyunları ve buna benzer şeyler, modern zenginlerin modern yoksulların öfkelerine karşı başlıca korunma aracıdır. insan nefret ettiği kişiyi lamba direğine asar, olmak istediği kişiyi değil.

kapitalist toplumlar harcama için maksimum bir fırsatı gerektirirler, hem doğaları gereği ekonomik nedenlerden ötürü hem de çoğunluğun başlıca zevki harcamada yattığı için. bu hazzı kolaylaştırmak için taksitle satın alma sistemleri geliştirilmiştir. bir zamanlar gezgin panayırların pırıl pırıl aydınlatılan barakalarının köylüleri büyülemesi gibi çeşitli piyango biçimleri zengin adaylarını büyülemektedir.

böylece tüketici nevrozu adıyla sınıflandırılan bütün o semptomlar ortaya çıkmaktadır; ama bunlardan çok daha kötü bir etki vardır. bu, hazzın parasallaşmasıdır; hazzı ele geçirme ve harcamayla bir şekilde bağlantılı olarak görmenin dışında tasarlayamama yeteneksizliğidir. bir nesne üzerinde uzun zaman kullanılmasıyla oluşan görülmez parlaklık, onun gerçek içsel güzelliği değil, şimdi onun değeridir.

şimdi bir deneyim, satın alınan bir nesnenin sahip olunabileceği gibi sahip olunması gereken bir şeydir; hatta öteki insanlar, kocalar, karılar, metresler, sevgililer, çocuklar, arkadaşlar bile insanlık dünyasından çok, para dünyasından türetilen değerlerle bağlantılı olarak sahip olunan ya da olunmayan nesneler olup çıkmaktadırlar.

bir zamanlar insan kendi hazlarını yaratabileceğine inanıyordu, şimdi onların bedelini ödemesi gerektiğine inanıyor. sanki çiçekler artık tarlalarda ve bahçelerde değil de sadece çiçekçi dükkanlarında yetişiyormuş gibi.

26.10.2021

osmanlı'nın mirası

daron acemoğlu / james a. robinson

neolitik devrim'de dünyaya öncülük eden orta doğu'ydu ve ilk şehirler günümüzdeki ırak'ta ortaya çıkmıştı. demir ilk kez türkiye'de izabe edildi ve orta doğu orta çağ'a dek teknolojik bakımdan dinamik bir bölgeydi.

neolitik devrim'in dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkmasını sağlayan, orta doğu'nun coğrafyası değildi; ayrıca orta doğu'yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. bunun nedeni osmanlı imparatorluğu'nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün orta doğu'nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.

nasıl latin amerika'nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca ispanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse orta doğu'nunkiler de osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.

1453'te sultan ii. mehmet komutasındaki osmanlılar konstantinopol'ü ele geçirdiler ve başkent yaptılar. yüzyılın geri kalanında osmanlılar balkanların büyük kısmını ve türkiye'nin geri kalanının büyük bölümünü fethetti. 16. yüzyılın ilk yarısında osmanlı hakimiyeti tüm orta doğu ve kuzey afrika'ya yayıldı. 1566'da, muhteşem süleyman olarak bilinen sultan süleyman öldüğünde, imparatorlukları doğu'da tunus'tan başlayıp mısır üzerinden arap yarımadası'nda mekke'ye ve bugünkü ırak'a kadar yayılmıştı.

osmanlı devleti mutlakıyetçiydi, sultanlar çok az kişiye karşı sorumluydu ve gücü kimseyle paylaşmıyorlardı. osmanlıların uygulamaya koyduğu ekonomik kurumlar son derece sömürücüydü. toprak için özel mülkiyet söz konusu değildi, resmi olarak tümü devlete aitti. toprak ve tarımsal ürünün vergilendirilmesi savaştan elde edilen ganimetle birlikte devlet gelirinin temel kaynağını oluşturuyordu.

buna karşın, osmanlı devleti orta doğu'ya anadolu'ya hakim olduğu gibi ya da ispanyol devletinin latin amerika toplumuna hakim olduğu ölçüde bile hakim olamadı. osmanlı devleti arap yarımadası'nda sürekli olarak bedevilerin ve diğer kabilelerin meydan okumalarıyla karşılaştı. orta doğu'nun büyük kısmında yalnızca kalıcı bir düzen kurabilmekten değil aynı zamanda vergi toplayacak idari kapasiteden de yoksundular. dolayısıyla becerebildikleri yoldan vergi toplasınlar diye bu hakkı başkalarına devretmek suretiyle işi şahıslara havale ettiler. bu mültezimler özerk hale geldiler ve güçlendiler.

orta doğu'da vergi oranları çok yüksekti, köylülerin ürettiğinin yarısı ile üçte ikisi arasında değişiyordu. bu gelirin büyük kısmı mültezimlere gidiyordu. osmanlı devleti bu bölgelerde kalıcı bir düzen sağlamayı başaramadığından mülkiyet hakları güvence altında olmaktan çok uzaktı ve silahlı gruplar bulundukları bölgelerin kontrolü için yarıştıklarından hukuksuzluk ve eşkıyalık almış yürümüştü. örneğin filistin'de durum öyle vahimdi ki, 16. yüzyıl sonundan itibaren köylüler en verimli toprakları bırakarak eşkıyaya karşı kendilerine daha fazla koruma sağlayacak dağlık bölgelere kaçtılar.

osmanlı imparatorluğu'nun kentsel alanlarındaki sömürücü ekonomik kurumları bundan daha az boğucu değildi. ticaret devlet kontrolündeydi ve meslekler loncalar ve tekeller tarafından katı bir biçimde düzenlenmişti. sonuç, sanayi devrimi sırasında orta doğu'nun ekonomik kurumlarının sömürücü nitelikte olmasıydı. böylece bölge ekonomik açıdan durgunlaştı.

1840'lara gelindiğinde osmanlılar kurumlarda reform yapmaya -örneğin, iltizam sistemini tersine çevirerek yerel özerkliğe sahip grupları kontrol altına almaya- çalışıyordu. fakat mutlakıyetçilik birinci dünya savaşı'na kadar sürdü ve reform çabaları hem yaratıcı yıkımın doğurduğu bildik korkular hem de elit grupları saran ekonomik ve siyasal anlamda kaybedecekleri endişesi nedeniyle engellendi. osmanlı reformcuları tarımsal verimliliği artırmak için arazi mülkiyeti haklarını uygulamaya koymaktan söz etseler de siyasal kontrole ve vergiye duyulan istek nedeniyle statüko devam etti.

osmanlı sömürgeciliğini 1918'den sonra avrupa sömürgeciliği izledi. avrupa hakimiyeti bittiğinde ve sömürücü sömürge kurumları bağımsız elitlerin kontrolüne geçtiğinde sahra-altı afrika'da gördüğümüz dinamikler devreye girdi. bazı durumlarda, örneğin ürdün monarşisinde, bu elitler doğrudan sömürgeci güçlerin ürünüydü; fakat bu, afrika'da sık rastlanan bir durumdu.

günümüzde petrolü olmayan orta doğu ülkeleri fakir latin amerika ülkeleriyle benzer gelir düzeylerine sahiptir. köle ticareti gibi yoksullaştırıcı kuvvetlerden mustarip değildiler, avrupa kaynaklı teknoloji akışından daha uzun bir dönem boyunca yararlandılar. orta çağ'da orta doğu da nispeten dünyanın ileri bölgelerinden biriydi. dolayısıyla bugün afrika kadar fakir değil; fakat insanlarının büyük çoğunluğu hâlâ yoksulluk içinde yaşıyor.

7.10.2021

aile

albert caraco

evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

aile günün birinde aşılması gereken bir kurumdur. varlık nedeni yoktur. aile çoğu durumda kalabalıktır. evren aşırı kalabalıktır. dahası, en tartışmalı fikirlerimizin kaynağı ailedir ve doğruluğu korkutan eserler arasında yanlış fikirleri sürdürme lüksümüz olamaz.

yoksulluğun tehdit ettiği bir dünyada her yoksul aile sefaleti arttırır. her yoksul aile, varlığı nedeniyle zaten kriminaldir.

şu an için otuzbir çekenler ve oğlancılar aile babalarından ve analarından daha az suçlu, çünkü onlar kendi kendilerini yok ederken, diğerleri gereksiz ağızları çoğalta çoğalta dünyayı yok edecekler.

asla çoğalmayın ve kesinlikle artmayın. facianın kaynağı üremedir. yeryüzünün kaynaklarını tüketmekten ve onun masum giysisini kirletmekten çekinin. ateşin milyarlarcasını yok ettiği, çerçöpün ve pisliğin ortasında varlığını sürdüren ve kendi dışkılarını içen o eciş bücüş yaratıkları hatırlayın. tek bir ağacın bile bitmediği, uğultunun ve leş kokusunun istila ettiği bir sürü canavarca şehirde beşi altısı tek bir odada yaşıyordu onların. babalarınız böyle insanlardı. onların iğrençliklerini hatırlayın ve onları sakın örnek almayın. aynı ölçüde iğrenç olan ahlaklarını aşağılayın, inançlarını bir kenara atın. onlar çocuk kaldıkları ve gökte bir baba aradıkları için cezalandırıldılar. gök boştur ve sizler özgür insanlar olarak yaşamak ve ölmek için öksüz kalmalısınız.

sayı kötülüğün aletidir. kötülük insanların çoğalmasını ister. çünkü insanlar ne kadar artarsa insan o kadar değersizleşir. beşer insan olmak için gereken enderlikte asla olmayacaktır.

canlılar hızla çoğaldığı andan itibaren hayat kutsal değildir. aşırı kalabalık insanların hayatı böceklerinkinden daha değerli değildir ve savaşta ölmüş askerler onları savaşa sürükleyenlerin gözünde daha değerli değildir.

efendilere köle gerekir. köleler ne kadar çoksa efendiler de o kadar çok zenginleşir. yeter ki kadınlar doğursun ve çocuklar doğsun, gerisi vız gelir onlara. nüfusun azalması onların yıkımı olacağından evrenin parçalanmasını tercih ederler. dünyayı kurtaracak olan hareketin durması onların zararınadır.

bizler bu dünyada derimizi yüzen soygunculara kanmışız ve tanrı'ya itaat ettiğimizi sanırken aslında insanlara itaat ediyoruz. hem de bizi kaosa sürükleyen ve ölümden sakınmayan insanlara, cahil insanlara, güçsüz ama bize dayattıkları gelenekler adına ölüme zorlayan insanlara.

otuzbir çekenlerle ve oğlancılarla dolu bir dünya bizimkinden daha az sefil olurdu, hakikat bu işte.

11.12.2020

yoksulluk

victor hugo

gençlikteki yoksulluğun -başarıya ulaştığı takdirde- fevkalade olan yanı şudur ki, bütün iradeyi çaba göstermeye ve bütün ruhu bir amacı özlemeye yöneltir. yoksulluk maddi hayatı hemen çırılçıplak soyup onu iğrenç hale koyar; ideal bir hayata doğru o anlatılması güç atılışlar buradan kaynaklanır işte.

bir genç adamın sefaleti asla sefil değildir. herhangi bir genç çocuk, ne kadar yoksul olursa olsun, sağlığıyla, kuvvetiyle, canlı yürüyüşüyle, parlak gözleriyle, damarlarında sıcak sıcak dolaşan kanıyla; kara saçları, taze yanakları, pembe dudakları, beyaz dişleri, temiz nefesiyle ihtiyar bir imparatorda her zaman gıpta ve kıskançlık duygusu uyandırır.

14.09.2020

aşağı tabaka

victor hugo

toplumun altında büyük bir kötülük mağarası vardır ve ısrarla belirtmemiz gerekir ki, cehaletin ortadan kalkacağı güne kadar da var olacaktır.

burada çıkar gözetmezlik kaybolur. iblis belli belirsiz boy gösterir. herkes kendi çıkarına bakar. gözsüz benlik ulur, araştırır, yoklar ve kemirir. toplumsal ugolin* bu uçurumun dibindedir.

bu çukurda dolaşan hayvana yakın, hayalete benzer vahşi siluetler, evrensel ilerlemeyle hiç ilgilenmezler; bunun ne fikrinden ne de adından haberleri vardır. tek kaygıları bireysel doyumdur. hemen hemen bilinçsizdirler, içleri korkunç bir silintiye uğramıştır. iki tane anaları vardır, iki üvey ana: cehalet ve sefalet. bir tek rehberleri vardır: ihtiyaç ve bütün doyum şekilleri için iştah. hayvanca oburdurlar, yani yırtıcıdırlar; bir zorba gibi değil, bir kaplan gibi. bu gulyabaniler ıstıraptan suça geçerler: kaçınılmaz gelişme, baş döndürücü sonuç, karanlığın mantığı. toplumun sahne altı üçüncü bodrumunda sürünen şey, artık boğulan mutlak özleyişi değil, maddenin protestosudur. insanoğlu orada ejderha kesilir. hareket noktası açlık, susuzluktur. yarış noktası iblisleşmektir. bu mahzenden lacenaire çıkar.

bu mahzen bütün öbür mahzenlerin altındadır ve hepsine düşmandır. istisna tanımayan kindir o. bu mahzen filozof nedir bilmez, hançeri hiçbir zaman kalem yontmamıştır. karalığının, yazı takımının yüce karalığıyla hiçbir ilgisi yoktur. gecenin bu boğucu tavan altında kasılan parmakları hiçbir zaman bir kitabın yapraklarını çevirmemiş, bir gazetenin sayfalarını açmamıştır.

toplum için tek tehlike karanlıktır. insanlık özdeşliktir. bütün insanlar aynı balçıktan yoğrulmuşlardır. hiç olmazsa bu dünyada, kaderde hiçbir ayrılık yoktur. önce aynı karanlık, geçiş sırasında aynı et kemik, sonra aynı toz toprak. fakat insanın hamuruna karışan cehalet onu karartıyor. bu devasız karanlık insanın içine yayılıyor ve orada kötülük haline geliyor.

cartouche'a göre babeuf büyük bir istismarcı; schinderhannes'a göre marat bir aristokrattır. bu mahzenin tek amacı her şeyin yıkılmasıdır. her şeyin. nefret ettiği üst lağımlar da dahil olmak üzere, iğrenç kaynaşması içinde o yalnızca mevcut sosyal düzenin altını lağımlamakla kalmaz; aynı zamanda felsefenin, bilimin, hukukun, insan düşüncesinin, uygarlığın, devrimin, ilerlemenin de altını lağımlar. onun adı düpedüz hırsızlıktır, fuhuştur, cinayet ve katildir. o zulmettir ve kaos ister. kubbesi cehaletten örülmüştür. bütün öbür lağımlar, üsttekiler, tek bir amaca yöneliktirler: en alttaki lağımın yok edilmesi. felsefe ve ilerleme, bütün organlarıyla birden, gerçeğin düzeltilmesiyle olduğu gibi mutlağın düşünülmesiyle de bu amaca varmaya çalışırlar. cehalet dehlizini yok edin, suç köstebeğini de yok etmiş olursunuz.

* 13. yüzyılda yaşamış olan, pisa'nın zalim tiranı. sonunda düşmanları tarafından iki oğlu ve iki torunu ile birlikle bir kaleye hapsedilerek açlıktan ölmeye terk edilmiş, rivayete göre orada çocuklarını ve torunlarını yedikten sonra ölmüştür.

9.05.2020

krishnamurti

"krishnamurti'yi dinlemek buddha'yı dinlemeye benziyor: öylesine güçlü, öylesine insanın içine işliyor ki!" (aldous huxley)

13 yaşındayken "dünya öğretmeni" seçilen krishnamurti, hayatını dünyayı dolaşarak, insanlarla, yaşama ve dünyaya dair konuşarak geçirdi. kendisine mesihlik yakıştırılmış olmasına rağmen bunu hiçbir zaman kabul etmedi. onun için, karşılaştığı herkes başlı başına bir bireydi. bu nedenle öğretmekten çok paylaşmayı ilke edindi. yine de dünya üzerindeki milyonlarca kişi ondan çok şey öğrendi.

"krishnamurti' nin dili yalın, ufuk açıcı ve ilham verici. gündelik hayatı engelli bir yarış veya bir fare kapanı olmaktan çıkarıp neşeli bir uğraşa dönüştürüyor." (henry miller)

"yoksulluk toplumun suçudur, açgözlü ve kurnaz insanların diğerlerini sömürüp yükseldikleri bir toplumun kabahatidir yoksulluk. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir. dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler de olmaya devam edecektir."

29.03.2020

insan

elio vittorini

her insan hayatının bir döneminde, bir kere olsun hastalanır ve içindeki hastalık denen bu yabancıyı tanır, onun karşısındaki çaresizliğini bilir. onun için her insan benzerini anlayabilir. ama belki de her insan insan değildir, bütün insanlık insan olmaktan uzaktır.

yağmurlu bir günde, insanın ayakkabıları delik deşikse ve su alıyorsa; gönlünü belli bir insana kaptırmamışsa, yaşayacağı bir hayatı yoksa; ne başardığı ne de başaracağı bir şey varsa; ne korkacağı ne yitireceği bir şey kalmışsa ve çevresinde dünyadaki kırımı görüyorsa, insanın içine işte böyle bir kuşku düşebilir. bir insan güler, bir başkası ağlar; ikisi de insandır, gülen insan da hasta olmuştur, hastadır ama güler; çünkü öteki insan ağlamaktadır. bu başkalarının canına kıyan, onları yok eden biri olabilir. çaresizlik içinde olup da ötekinin gazetesini ve haber başlıklarını okuyarak güldüğünü gören bir insan ise gülenin değil, ağlayanın dostluğunu arayacaktır. demek ki her insan insan değildir. biri cana kıyıyor, öbürünün canına kıyılıyor. bütün insanlık değil, ancak canlarına kıyılanlar insandır. bir insanı öldürdün mü, o insan bir insandan fazla bir şey olur. hasta olan, aç olan insan da daha insandır; açların meydana getirdiği insanlık da daha insandır.

elbette bazı insanlar insan değildir, bütün insanlık da insancıl değildir. ama bir adam alçak gönüllü olduğu için insan olmaz. gururlu olduğu için bile insan olmaz. bir insanın yoksulluğu içinde bir çocuk gibi bağırır da, gene de daha insan olabilir. yoksulluğunu yadsıyıp gururlanır da, gene de daha insan olabilir.

14.03.2020

tımarhane

jack london

yiyecek ve barınak yokluğu, insanların aklını kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biridir.

seyyar satıcılar, işportacılar, kapıdan satış yapanlar, yani diğerlerinden daha kıt kanaat geçinen bir işçi sınıfı, tımarhanede yatanların en büyük yüzdesini oluşturur.

bahtsızlık ve sefalet insanları altüst etmeye, bazı kişileri tımarhaneye, bazılarını da morga ya da darağacına yollamaya muktedirdir. başa kötü bir şey gelip de eş ve baba, karısına, çocuklarına duyduğu bütün sevgiye ve çalışma arzusuna rağmen iş bulamaz olunca, akıl sağlığının sarsılması ve zihnindeki ışığın sönmesi çok kolaydır. yetersiz beslenme ve hastalıklar bedenini tahrip ederken, ıstırap çeken karısını ve küçük çocuklarını gördükçe ruhu ezilirken, bu bilhassa kolaydır.

hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur. bu olgu o kadar yaygındır ki, intihar haberi yer almayan günlük gazete bulamazsınız. mahkemelerdeki intihar girişimi davaları ise, ancak sıradan bir sarhoş kadar ilgi uyandırır ve aynı hızla, aynı ilgisizlikle görülüp geçilir.

yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.

6.02.2020

yoksulluk

jack london

sevgili karnı tok sırtı pek yumuşak insanlar, her gece sizi bekleyen beyaz çarşaflarınız ve havadar odalarınız varken, londra sokaklarında yıldırıcı bir gece geçirmenin nasıl bir eziyet olduğunu size nasıl anlatayım!

inanın, güneşin doğudan yükselmesini beklerken saatler yüz yıl gibi gelir insana. soğuktan titrerken kaslarınızın sızısından ağlayacak gibi olursunuz. yine de hâlâ dayanabildiğinize, hayatta kaldığınıza şaşarsınız. bir banka yatıp yorgun gözlerinizi kapatacak olsanız mutlaka polis gelip sizi uyandıracak ve sert bir sesle, "yürü bakalım" diyecektir.

bankta dinlenebilirsiniz, az sayıda ve birbirinden uzaktır banklar. ama dinlenmek uyumak manasına geliyorsa, yorgun bedeninizi bitimsiz caddeler boyunca sürükleyerek yürüyüp gitmek zorundasınızdır. çaresizlik içinde bir kurnazlık edip ıssız sokaklarda, karanlık geçitlerde uzanmayı deneyecek olsanız, her yerde hazır ve nazır olan polis memuru sizi aynı şekilde yerinizden kaldıracaktır. onun işi sizi kaldırmaktır. erk sahiplerinin yasası, kaldırılmanızı gerektirir.

bir sınıfın üstünlüğü için başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır. işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. kısa, güdük insanlar yaratılır - efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu. erkeklerin bedeni, düzgün erkek bedenlerinin karikatürü gibidir. bunların kadınları, çocukları solgun ve kansızdır; gözleri çökmüş, sırtları kamburlaşmış, vücutları erken yaşta şeklini, güzelliğini kaybetmiştir.

bernard shaw'un tabiriyle, "görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır."

yalnız trafalgar meydanı'nda değil, yürüyüş hattı boyunca her yerde böyleydi -güç, lüzumsuz bir güç. bir sürü adam; muhteşem, seçme adamlar; hayattaki yegâne işlevleri itaat etmek, körlemesine öldürmek, yakıp yıkmak olan insanlar. onların iyi beslenmeleri, iyi giyinmeleri, iyi silahlanmaları ve gemilerle dünyanın öteki ucuna gönderilmeleri için, londra'nın doğu yakası ve tüm ingiltere'nin "doğu yakası" ölesiye çalışıyor, çürüyüp ölüyor.

bir çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. montesquieu de şöyle demiş: "çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor."

biz bilimde yol alırken, şanımız yürürken zamanda, niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? kasvetli sokaklarda, gelişim felç olup kalmış; açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış; şurada bir efendi, yorgun biçkiciden hakkını esirgiyor; şu menfur dam altında hem yaşayanlar hem ölüler barınıyor; bir ateş ki sürünüyor hem döşemesinde evin, hem kalabalık ensest divanında, mahallesinde fakirlerin.

devlet adamları bir süredir "ingiltere, uyan artık!" diye bağrışıp duruyor. oysa "ingiltere, beslen artık!" deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.

24.01.2020

uçurum

jack london

doğu londra'ya dair ilk izlenimlerim, genel izlenimlerdi elbette. sonra ayrıntılar belirmeye başladı ve sefaletin karmaşası içinde şurada burada, belli ölçüde mutluluğun hüküm sürdüğü küçük noktalar buldum -bazen ücra sokaklardaki zanaatkârların kaldığı, haşin bir aile hayatının varlığını sürdürdüğü dizi dizi evlerde.

akşamları erkekleri ağızlarında pipo, dizlerinde çocuklarıyla kapıya çıkmış halde görebilirsiniz. hanımlar dedikodu yapar, kahkahalar, eğlence gırla gider. bu insanların hallerinden çok memnun oldukları bellidir; çünkü onları kuşatan sefaletle kıyaslanınca varlıklı sayılırlar. fakat olsa olsa boş, hayvani bir mutluluktur bu; dolu midenin verdiği memnuniyettir. maddiyatçılık baskındır hayatlarında. aptal, ağırkanlı, hayal gücü yoksunudurlar.

uçurumdan insanı aptallaştıran bir uyuşukluk havası sızmaktadır sanki, bu insanları sarıp ruhlarını öldürmektedir. dini inanç onlara dokunmadan geçmiştir. ne korkarlar ne de bir umarları vardır ahiretten. ahiretin farkında değildirler; mideleri dolsun, akşam vakti pipolarını tüttürsünler, iki tek atsınlar, hayattan istemeyi tasavvur edebilecekleri o kadardır. bununla kalsa keşke. içine gömüldükleri tatmin edici uyuşukluk, çözülmeden evvelki ölümcül atalettir. hiç ilerleme yoktur ve onlar için ilerlememek, tekrar uçuruma düşmek demektir.

hayatta yapabilecekleri tek şey düşmeye başlamaktır. bu düşüşü çocukları ve onların çocuklarının çocukları tamamlar. insan her zaman hayattan talep ettiğinin daha azını alır. talepleri zaten o kadar ufaktır ki, ellerine geçen daha da az şey onları kurtaramaz.

16.11.2019

kibritçi kız

hans christian andersen

korkunç bir soğuk vardı; kar yağıyordu; koyu bir karanlık çökmeye başlamıştı. yılın son akşamı, yani yılbaşı akşamıydı. bu soğuk ve karanlıkta başı açık, ayakları çıplak, yoksul bir kızcağız sokakta ağır ağır yürüyordu. gerçi evinden çıktığında ayağında terlikleri vardı ama, ne yararı olmuştu ki! daha önce annesinin kullandığı kocaman terliklerdi onlar. küçük kız sokakta aceleyle giderken, ürkütücü bir hızla geçen iki araba yüzünden yitirmişti o terlikleri. bir tekini aradıysa da bulamamış; öbürünü ise bir oğlan kapıp kaçmıştı. üstelik, "çocuğum olunca bunu beşik diye kullanırım!" diyerek bir güzel de alay etmişti.

kızcağız şimdi soğuktan morarmış, küçük, çıplak ayaklarıyla ağır ağır yürüyordu. içinde bir sürü kibrit bulunan eski bir önlüğü taşıyor, elinde de bir deste kibrit tutuyordu. gün boyunca kibrit satın alan olmamıştı; beş kuruş bile geçmemişti eline. şimdi de karnı aç, soğuktan donmuş bir durumda sokakları dolaşırken, öyle yılgın görünüyordu ki zavallı! kar taneleri ensesinde kıvırcıklaşan uzun, sarı saçlarına konuyordu; ama o farkında bile değildi bunun. bütün pencerelerde ışık vardı; sokak insanın iştahını açan kaz kızartması kokuları ile doluydu. elbette, yılbaşı akşamıydı bu akşam. küçük kız da bunu düşünüyordu ya!

biri öbüründen daha öne çıkık, yan yana iki ev arasındaki boşlukta bir köşeye büzülüp oturarak küçücük bacaklarını karnına doğru çekti. ama daha çok üşümeye başladı. eve gitmeye de cesareti yoktu. bir tek kibrit çöpü bile satamamıştı ki, eline birkaç kuruş geçsin! bu durumda eve gitse, babasından dayak yiyecekti; üstelik evleri çok soğuktu. oturdukları tavan arasındaki o tek göz odaya çatıdaki çatlaklardan rüzgar ıslık çalarak sızardı. büyük çatlakları saman saplarıyla, paçavralarla tıkamışlardı; ama pek yararı olmamıştı bunun. şimdi büzülüp oturduğu köşede kızın küçücük elleri soğuktan nerdeyse cansız birer külçeye dönmüştü. ah, desteden bir kibrit çekip duvara sürterek yaksa, ne iyi olacak, hiç değilse parmakları ısınacaktı. sonunda desteden güçlükle çekebildiği bir kibrit çöpü, duvara sürtülünce garç diye bir ses çıkararak alevlendi, yanmaya başladı. küçük bir mum gibi sıcak, parlak bir ışık saçıyordu. tuhaf bir ışıktı bu! küçük kıza pirinçten ayakları olan, pirinç kaplamalı kocaman pırıl pırıl bir sobanın önünde oturuyormuş gibi geldi. ne güzel yanıyordu; nasıl rahatlatıyordu insanı o soba! ama o da ne? kibrit birdenbire söndü, soba ortadan kayboluverdi! küçük kız, elinde yanmış kibritle kalakalmıştı.

bir kibrit daha çaktı. kibrit yanmaya başladı. ışığı bu kez ince, tül gibi geçirgen bir duvarı aydınlattı. küçük kız şimdi doğruca yemek odasının içini görüyordu. üstüne gıcır gıcır, beyaz bir örtü serilmiş olan yemek masasında porselen bir sofra takımı; kuru erik ile elma dilimleri doldurulmuş, dumanı üstünde, nar gibi kızarmış bir kaz vardı! ama daha da güzeli şuydu ki, kaz masadan aşağı atlayıp sırtına saplanmış bir çatal ve bıçakla sallana sallana yoksul kızcağıza doğru gelmeye başlamıştı. ama o sırada kibrit söndü. kalın, soğuk duvardan başka görülebilecek bir şey kalmadı ortada.

kız bir kibrit daha çaktı. şimdi en görkemli noel ağacının altında oturmaktaydı. bu noel ağacı, kısa zaman önce kutlanan noel'de, zengin işadamının evindeki camlı kapıdan şöyle bir gördüğü noel ağacından daha büyük, daha süslüydü. yeşil dallarında binlerce mum yanıyor, kırtasiyeci dükkanındaki gibi renk renk resimler ağaçtan ona bakıyorlardı. küçük kız ellerini o resimlere doğru uzattı; ama tam o sırada kibrit söndü; binlerce noel mumu gittikçe yükselerek pırıl pırıl birer yıldız oldular! ama o yıldızlardan biri kaydı, gökyüzüne ateşten uzun bir çizgi çizerek yeryüzüne düştü.

küçük kız kendi kendine "şu anda bir ruh cennete gidiyor!" dedi; çünkü ölünceye kadar ona hep iyi davranmış olan anneannesi, "bir yıldız kaydığı zaman, bil ki bir ruh cennete, tanrı'nın yanına gider!" derdi.

küçük kız bir kibriti daha duvara sürterek yaktı, ortalık yine aydınlanıverdi. bu kez ışığın içinde beliren, yaşlı anneannesiydi. yaşlı kadının görünüşü öyle ışıl ışıl, öyle yumuşak, öyle sevimliydi ki!

küçük kız, "annanee!" diye seslendi, "ne olur beni de götür! biliyorum, kibrit sönünce gideceksin. o sıcak soba, o lezzetli kızarmış kaz, o görkemli noel ağacı gibi sen de kayboluvereceksin!" sonra geri kalan bütün kibritleri çabuk çabuk yakmaya başladı, böylece anneannesinin gitmesini önlemeye çalışıyordu. öyle çok ışık saçıyordu ki kibritler, ortalık gündüzden daha aydınlık olmuştu. anneannesi hiç bu kadar uzun boylu, bu kadar güzel görünmemişti gözüne; küçük kızı tutup kaldırdı, kolunun üstüne oturttu; onları saran bir ışık ve sevinç bolluğu içinde yükseklere, daha da yükseklere uçtular. soğuk yoktu artık, açlık yoktu, korku yoktu; tanrı'nın katındaydılar!

ama küçük kız, sabahın ayazında yanakları kızarmış, dudaklarında bir gülümsemeyle duvara yaslanmış oturuyor gibiydi; eski yılın son akşamında donarak ölmüştü. yeni yılın ilk günü, çevresinde nerdeyse bir deste yanmış kibrit bulunan küçük cesedin üstüne doğmuştu. görenler, "ısınmaya çalışmış zavallı!" dediler; ama hiçbiri küçük kızın hangi güzellikleri gördüğünü, yaşlı anneannesi ile birlikte ne kadar mutlu olarak yeni yıla girdiklerini bilmiyordu.

23.09.2019

insan

louis-ferdinand celine

her alanda, asıl yenilgi unutmaktır; özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız; öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız; insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.

bu dünyada yoksullar için eşek cennetini boylamanın belli başlı iki yöntemi vardır; ya barış zamanında, hemcinslerinin mutlak umursamazlıklarının kurbanı olarak ya da savaş gelip çattığında, aynı hemcinslerinin adam öldürme tutkularının kurbanı olarak. başkaları sizi düşünmeye başlarlarsa bilin ki akıllarına gelen ilk şey sizi işkenceye yatırmaktır, sadece bu. onların ilgisini ancak kanlar içindeyken çekebiliriz, o adilerin!

eğitim görmek insanı değiştiriyor, insanın gururunu oluşturuyor. yaşamın özüne ulaşabilmek için bu yollardan geçmek gerek. önceleri, tek yaptığımız şey etrafında dolanmak. insan her şeyi aşmış olduğunu sanıyor ama sudan şeylere takılıyor. fazla düş kuruyor. sözcüklerin üzerinden kayıp geçiyor. bunlar hoş şeyler. yalnızca niyetler, görüntüler. kararlı olan insana başka şey gerek. ölüm peşinizden koşarak geliyor, acele etmekte yarar var; üstelik bir yandan aranırken bir yandan da karnınızı doyurmak gerek ve sonra da üstüne üstlük savaşın altından sıyrılabilmek gerek. yani işimiz çok. pek de kolay değil.

insanlar bir komediden diğerine sürüklenirler. o arada oyun sahneye konmamıştır; henüz oyunun sınırlarını, kendileri için biçilen uygun rolü algılayamazlar; öyle olunca da orada, olayların karşısında kalakalırlar, boş gezerler, içgüdüleri şemsiye gibi kapanmıştır, tutarsızlıklar içinde sallayıp attırıverirler, kendi özlerine indirgenmişlerdir, yani bir hiçliğe. bakacak trenden mahrum öküzler.

9.11.2018

entelektüel

thomas bernhard

ömür boyu bizi kendilerine çeken, yani o basit insanlar denilen kişilerle yan yana oturduğumuz duygusunu taşırız. doğal olarak onları gerçekte olduklarından bambaşka düşleriz; ama yanlarına oturduğumuzda bizim düşündüğümüz gibi olmadıklarını ve bizim kendimizi inandırdığımız gibi asla onlara ait olmadığımızı görürüz ve onların masasında ve onların ortasında hep o korktuğumuz, masalarında oturduğumuzda başımıza gelen düş kırıklığı ile karşılaşırız; oysa masalarına otururken onlara ait olduğumuzu ve kısa bir süre için de olsa cezalandırılmadan yanlarına oturabileceğimizi düşünmüşüzdür; oysa bu en büyük yanılgıdır.

ömür boyu bu insanlara özlem duyar ve yanlarına gitmek isteriz ve onlara karşı hissettiklerimizi söylediğimizde onlar tarafından geri tepiliriz, hem de en patavatsız biçimde.

bizim gibi insanlar halkın masasından çok erken ayrıldılar.

bu insanların birinci mahalle insanlarından hiç değilse daha iyi bir karaktere sahip olduklarına inanmak bir yanılgıdır. daha yakından bakıldığında, bu ihmal edilmişler denilenler, o yoksul denilenler ve o geri kalmış denilenler özlerinde aynı biçimde karaktersiz ve iğrençtirler ve aynen, kendi ait olduğumuz ve sırf bu yüzden iğrenç bulduğumuz ötekiler gibi reddedilesidirler. alt tabakalar, tıpkı üst tabakalar gibi herkes için tehlikelidir. aynı iğrençlikleri yaparlar, tıpkı ötekiler gibi reddedilesidirler, başka türlüdürler; ama aynı biçimde iğrençtirler.

entelektüel denilen kişi sözde entelektüelliğinden nefret eder ve kurtuluşunu, eskiden küçük düşürülenler ve gücendir ilenler diye anılan yoksullar ve ihmal edilmişlerin yanında bulacağını sanır. ama orada kendi kurtuluşu yerine aynı iğrençliği bulur.

19.05.2018

juliette: erdemsizliğe övgü

marquis de sade

dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

en utanç verici olan her zaman için en çekici olandır.

alt tabakanın can sıkıcı sorunları doğanın bize verdiği gücü yok etmeye çalışır. doğa kimseyi eşit dizayn etmemiştir, insanlar güçleri ve doğal yetenekleriyle birbirlerinden farklılıklar gösterirler.

komşunun kötü durumu için gözyaşı döküyorsan, bunu yaptığın için önce kendi zayıflığına ağlasan daha doğru olur.

fakirlerin gerçeği fakir kalmaktır; insanlar onlara acıyarak ve yardım ederek, onları kurtarmaya çalışarak doğanın kurallarını çiğnemektedirler.

diğer insanların aptalca acılarını paylaşıyor olmak sana mutsuzluk getirecektir; bu yüzden kendini üzüntüden uzak tut.

şans zenginlerin oyuncağıdır, doğa kanunları bunu bu şekilde uygular; zayıf olanlar bunu yaşamak zorundadır. evrene bir bak, kanunların işleyişine bak: zorbalık ve adaletsizlik, düzensizliğin ilkeleridir, esas kurallar ise bu düzensizliktedir.

mutluluk dönek ve uzun sürmeyen bir aldatmacadır.

insanların ne zaman biraz cesaretleri olsa sonunda ayaklarından zincirlenip zindana kapatılırlar.

mutluluk kötü ya da erdemli olmak değildir, birey olarak birini seçebilmek ve onun ardından gidebilmektir.

6.05.2018

medeniyet

jack london

medeniyet ortalama insanı daha iyi duruma getirmiş midir?

bakalım. alaska'da, yukon nehri'nin kıyısında, nehrin ağzına yakın yerde eskimolar yaşar. çok ilkel bir topluluktur eskimolar; medeniyet denen muazzam hüner, ancak taslak halindedir yaşamlarında. kişi başına düşen sermayeleri, muhtemelen 2 sterlin civarındadır. avlanmak, balık yakalamak için kemik uçlu mızrakları, okları vardır. asla barınak sıkıntısı çekmezler. genellikle hayvan derisinden yaptıkları elbiseleri onları sıcak tutar. ateşi tutuşturacak yakıtları, malzemeleri vardır her zaman; evlerinde odunları da. evlerini kısmi olarak yerin altına doğru inşa eder, çok soğuk dönemlerde burada rahatça yatarlar. yazın esintilere açık, serin çadırlarda kalırlar. sağlıklı, güçlü ve mutludurlar. tek sorunları yiyecek bulmaktır. bolluk ve kıtlık zamanları vardır. iyi zamanlarda ziyafet çekerler kendilerine; kötü zamanlarda açlıktan ölürler. ama süreğen, aralarından çok sayıda kişiyi etkileyen bir durum olmak anlamında açlığı bilmezler. üstelik kimseye borçları yoktur.

birleşik krallık'ta, atlantik okyanusu'nun kıyısında ingiliz halkı yaşar. son derece medeni bir halktır. kişi başına düşen sermayeleri en azından 300 sterlindir. yiyeceklerini avlanarak ya da balık tutarak değil, işyerlerinde muazzam emekler harcayarak elde ederler. genellikte barınak sıkıntısı çekerler. birçoğu berbat evlerde kalır, kendilerini sıcak tutmaya yetecek yakıtları yoktur ve elbiseleri yetersizdir. bir kısmı sürekli olarak evsizdir ve yıldızların altında, korunaksız biçimde uyurlar. yaz-kış bir sürü insanın sokakta, paçavralar içinde titrediğini görebilirsiniz. iyi zamanları da vardır, kötü zamanları da. iyi zamanlarda birçoğu yeterli yiyecek bulmayı başarır, kötü zamanlarda açlıktan ölürler. şimdi ölüyorlar, dün ve geçen yıl ölüyorlardı, yarın ve gelecek yıl da açlıktan ölecekler; çünkü eskimolardan farklı olarak onlar, süreğen bir açlık halinden mustaripler. 40 milyon ingiliz vatandaşı var; bunlar arasında her 1000 kişiden 939'u yoksulluk içinde ölüyor, 8 milyon kişilik bir ordu ise sürekli açlık sınırında mücadele veriyor. üstelik her yeni bebek, 22 sterlin borçla dünyaya geliyor. bunun sebebi, devlet borcu denen bir hile.

eskimo ile ingiliz'i dürüstçe karşılaştırırsak, hayatın eskimo için daha kolay olduğu görülecektir. eskimo sadece kötü zamanlarda açlık çekerken, ingiliz iyi zamanlarda da açlık çeker; hiçbir eskimo yakıt, giysi, barınak sıkıntısı içinde değilken, ingiliz bu üç temel unsurdan her daim yoksundur. bu bağlamda, huxley'nin bir yargısını örneklemek faydalı olacak. londra'nın doğu yakası'nda tıbbi görevli olarak çalışırken edindiği bilgilerden ve en ilkel vahşiler arasında yapılmış araştırmalardan yola çıkarak şöyle diyor: "bana seçenek sunulsaydı, vahşilerin hayatını hıristiyan londra'daki insanların hayatına tercih ederdim."

insanın sahip olduğu konforlar, insan emeğinin ürünleridir. medeniyet ortalama ingiliz'e eskimo'nun sahip olduğu yiyecek ve barınağı veremediğine göre, şu soru akla gelir: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdı mı? eğer artırmadıysa, medeniyet ayakta kalamaz.

ama hemen kabul edeceğimiz gibi, medeniyet insanın üretim gücünü artırdı. beş adam bin kişinin ekmeğini üretebiliyor. bir adam 250 kişi için pamuklu elbise, 300 kişi için yünlü elbise, 1000 kişi için ayakkabı ve çizme üretebiliyor. yine de, bu kitabın sayfaları boyunca gösterildiği üzere, milyonlarca ingiliz'in yeterince besini, elbisesi, çizmesi yok. bu durumda üçüncü amansız soru beliriyor: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdıysa, niçin ortalama insanı daha iyi duruma getirmedi? bunun bir tek yanıtı olabilir: kötü yönetim. medeniyet her tür konforu, her tür keyfi mümkün kıldı. ortalama ingiliz bu konfordan, hazdan pay alamıyor. sonsuza kadar alamayacaksa, medeniyet yıkılıp gider. böyle ayan beyan bir başarısızlığın devam etmesi için hiçbir sebep yoktur. ama insanların boşu boşuna böyle muazzam bir hileyi besleyip büyütmüş olması imkânsızdır. bu akla ziyan bir şeydir. böylesine ezici bir mağlubiyeti kabul etmek, mücadeleye ve ilerlemeye ölümcül darbeyi vurmak demektir.

ülkeyi hoyratça, suç sayılacak tarzda idare eden bu yönetimin silinip gitmesi kaçınılmazdır. müsrif ve verimsiz davranmakla kalmamış, mali kaynakları da zimmetine geçirmiştir. bitkin, benzi solmuş tüm yoksullar, körler, hapishanede doğmuş onca bebek, açlıktan kıvranan her erkek, kadın ve çocuk, bu yönetimin zimmetine geçirdiği mali kaynaklar yüzünden açlık çekmektedir.

yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez.

medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.

yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez. gıdasızlıktan ölmüş her bebek, ter döktüğü in benzeri atölyeden kaçıp geceleri piccadilly meydanı'nda sürtmeye başlayan her kız, kendini kanala atmış her bitik işçi, "evinde oturanlara, mezardaki ölülere" meydan okuyacak, itiraz edecektir. bu yönetici sınıfın yediği yemeklere, içtiği şaraplara, yaptığı gösterilere ve giydiği güzel elbiselere, ağzına lokma girmeyen sekiz milyon ağız ve bunun iki katı sayıdaki esvapsız, barınaksız beden itiraz edecektir. söylediklerimizde yanlış yoktur. medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.