29.9.14

uzun lafın kısası

ernesto sabato: banka, burjuva ruhunun tapınağıdır.

harper lee: selam vermeden önce çekip vurmak gereken türde insanlar vardır; o zaman bile harcanan kurşuna değmezler.

cicero: hazinesini nereye gizlediğini unutan ihtiyar yoktur.

jeannette walls: eşyalardan vazgeçmek zorunda kaldığınızda, onlara hiç de ihtiyacınız olmadığını anlıyorsunuz.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

andre maurois: kadınlar doğal olarak yaşamları bir devinim olan, bu devinim içinde kendilerini de alıp götüren, kendilerine bir görev veren, çok şey isteyen erkeklere bağlanırlar.

melih cevdet anday: çoğu başyapıt bir arka odada doğmuştur.

alfred north whitehead: büyük hayalperestlerin düşleri asla gerçekleşmez. onlar her zaman daha fazlasını ister.

oscar wilde: ütopya içermeyen bir dünya haritasına bakmaya bile değmez.

pascal: insan doğal bir anlatım gördü mü hem şaşırır, hem sevinir; çünkü bir yazar görmeyi beklerken bir insan bulmuştur.

yann martel: müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

27.9.14

haz kaynakları

arthur schopenhauer

üç fizyolojik temel kuvvet vardır: bu kuvvetler, her insanda bir ya da öteki kuvvetin baskın çıkmasına göre, kendisine uygun bir biçimde seçeceği olası üç tür hazzın kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadırlar:

birinci türe girenler "yeniden üretme kuvveti"nin hazlarıdırlar: yemekten, içmekten, sindirmekten, dinlenmekten ve uyumaktan alınan hazlardır. hatta bu hazlar, tüm bir halkın ulusal zevkleri olarak, öteki halklar tarafından övülürler. ikincisi "heyecanlanabilme" hazlarıdır: doğada gezintiye çıkmaktan, sıçramaktan, güreş tutmaktan, dans etmekten, eskrim yapmaktan, ata binmekten, her türden atletik oyunlardan olduğu gibi, ava çıkmaktan ve hatta kavga etmekten ve savaşmaktan da alınan hazlardır. üçüncüsü ise "duyarlılık" hazlarıdır: seyretmekten, düşünmekten, duyumsamaktan, edebiyat, resim ve müzikle ilgilenmekten, öğrenmekten, okumaktan, buluş yapmaktan, felsefe ile uğraşmaktan vb. alınan hazlardır.

bilme kuvvetlerimiz, duyarlılığa dahildirler; bu yüzden, duyarlılığın ağır basması, bilgide var olan ve zihinsel denilen hazları almaya yetkin kılar ve bu ağır basma ne denli kesinse, bu hazlar da o denli büyük olur.

normal, sıradan bir insan, bir nesneyi ancak ona karşı şiddetli bir ilgiyle, istencini uyararak, yani o nesneye yönelik kişisel bir ilgi duyarak elde edebilir. ama istencin her kalıcı uyarılması, en azından karışık türdendir; yani acıyla bağlantılıdır.

istencin kasıtlı biçimde ve üstelik sadece anlık ve hafif, kalıcı ve ciddi olmayan acılara neden olabilecek küçük ilgiler aracılığıyla uyarılmasının bir yöntemi, istisnasız tüm bölgelerin "sosyete"sinin uğraşısı olan iskambil oyunudur. buna karşılık, zihinsel güçleri ağır basan bir insan, yalın bilgi yolunda, istencin hiçbir biçimde karışmadığı en canlı ilgiyi göstermeye yetkindir; hatta muhtaçtır. ama sonra bu katılım onu hemen, acının yabancı olduğu bir bölgeye, adeta rahat yaşayan tanrıların atmosferine götürür. buna göre, geri kalanların yaşamı sersemlik içinde geçer, akılları fikirleri bütünüyle kişisel esenliğin küçük ilgilerine ve böylelikle her türden pisliğe yöneliktir; bu yüzden bu amaca yönelik çalışma durduğunda ve kendi kendileriyle baş başa kaldıklarında, dayanılmaz bir can sıkıntısına kapılırlar; ancak tutkunun yabanıl ateşi, durmuş kütlesine bir nebze devinim verebilir; buna karşılık, ağırlıklı olarak zihinsel güçlerle donatılmış bir insan, düşünce dünyası zengin, kesinlikle canlı ve önemli bir varlıktır. onu, kendini onlara verebildiği kadarıyla değerli ve ilginç nesneler ilgilendirir ve kendi içinde de en soylu hazların kaynağını barındırır. doğanın ürünleri ve insanların çabalarının seyredilmesi, sonra da tüm zamanların ve ülkelerin üstün yeteneklilerinin çok çeşitli başarıları, ona dıştan bir heyecan verir; aslında bunların tadına yalnızca o varabilir; çünkü bunları yalnızca o tam olarak anlayabilir ve duyumsayabilir. buna göre, böyle birisi için onlar gerçekten yaşamışlardır; aslında ona hitap etmişlerdir; ötekiler ise yalnızca rastlantısal dinleyiciler olarak birini ya da öbürünü yarım yamalak kavrayabilirler. gerçi böyle birinin tüm bunların ötesinde, fazladan bir gereksinimi vardır; bu da öğrenme, inceleme, derin düşünme, alıştırma ve son olarak da kendisiyle baş başa kalabilme gereksinimidir; çünkü voltaire'in doğru bir biçimde dikkati çektiği gibi, "gerçek gereksinimler olmadan gerçek hazlar alınamaz."; bu yüzden bu gereksinim, doğa ve sanat güzellikleriyle, her türden zihin ürünleri olarak ötekilere kapalı duran hazların ona açık olmalarının da koşuludur. bunlar öteki kişilerin etrafında yığınla bulunsalar bile, onların gözünde ancak entelektüel fahişelerin bir yaşlı için taşıdığı anlam kadar bir anlam taşırlar. bunun sonucunda böyle seçkin bir insan, kişisel yaşamının yanı sıra ikinci, entelektüel bir yaşam da sürer ve yavaş yavaş bu ikinci yaşam onun asıl amacı haline gelir ve birincisini salt bir amaç olarak görmeye başlar. ötekiler için ise bu dışsal, boş ve kederli yaşam amaç olarak görülmek zorundadır. bu yüzden seçkin kişi, söz konusu entelektüel yaşamla uğraşmayı tercih edecektir ve giderek artan kavrayışının ve bilgisinin sonucu olarak, tıpkı oluşmakta olan bir sanat yapıtı gibi, bir bağlama, kalıcı bir yükselmeye, giderek kusursuzlaşan bir bütünlüğe ve olgunlaşmaya ulaşacaktır; buna karşılık ötekilerin salt pratik, salt kişisel refaha yönelik, derinlikte değil sürekli uzunlukta gelişmeye yetkin yaşamı, hazin bir biçimde akıp dökülür; ama söylediğimiz gibi, yine de onların öz amacı olarak kalmak zorundadır; seçkin kişi için ise sadece bir araçtır.

aslında bizim pratik, gerçek yaşamımız, tutkular tarafından yönlendirilmediği sürece can sıkıcı ve yavandır; onu tutkular yönlendirdiğinde ise, çok geçmeden acı vermeye başlar. bu yüzden yalnızca, istençlerinin hizmeti için gereken ölçünün üstünde herhangi bir zeka fazlalığına sahip olanlar mutludurlar. çünkü böylelikle, gerçek yaşamlarının yanı sıra, kendilerini sürekli olarak ve acısız ama yine de canlı bir biçimde meşgul eden ve eğlendiren, entelektüel bir yaşam da sürdürürler. salt bir boş zaman, yani istencin hizmetinde uğraşıda bulunmayan zeka, bunun için yeterli değildir; gerçek bir kuvvet fazlalığı gereklidir. çünkü ancak bu fazlalık, istencin hizmetinde olmayan, salt zihinsel bir uğraşıyı sürdürebilir: "zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölüdür ve diri diri gömülmektir." (seneca)

da vinci's demons

kibir ölümcül bir günahtır.

para için çırpınan adi bir hayvanla aydın bir adamın tanrı'ya ulaşması arasındaki farkın altında bilgi yatar.

hayatın sunduğu yol dikse sen de başını dik tut.

paranın kokusu yoktur.

yalanlar, gerçekler.. konu bunlar değil. en iyi hikaye kazanır.

bir ebeveyni kaybetmek insanın kalbini kırar.

aşk bir yükten ibarettir.

kendin olmadığını düşünebilirsin fakat her anda, hem bir zamanlar olduğu gibi çocuksun hem de bir gün olacağın gibi, bilgesin. 

biz genelde babalarımız bizi ne hale getirirse oyuz.

kıyamet, dünyadaki kötülükler dünyaya hükmedeceğimize dair inancımızı aştığında yaşanır. 

aşk olmadan yaşamanın bir anlamı yok.

dünyanın gizemlere ihtiyacı var. güçlü fikirler eğer zamanından önce ortaya çıkarsa çok zarar verebilir.

hataların yüzünden yakalanmak, ölümden çok daha kötü bir kaderdir.

kendini de tanı, düşmanını da.

gerçek stratejik uzmanlık yaşam arenasında kazanılır.

"iyiliğinizi insanların gözü önünde gösteriş amacıyla sergilemekten kaçının. yoksa göklerdeki babanızdan ödül alamazsınız."

kontrol dışı ihtiras, yenilgiye götürür.

gerçek mutsuzluk tüm sorular cevaplandığında yaşanır; çünkü geriye sorulacak soru kalmamıştır.

25.9.14

criminal minds

hayatta ebeveyn olmaktan daha güzel bir hediye olamaz. çoğumuz bu hediyeyi istismar edip boş yere harcasa bile.

şiddet düşkünü kocalar, eşlerini ve çocuklarını malları gibi görürler.

satıcıların arabaları bize nasıl sattığını biliyor musun? buna karşılıklılık diyorlar. fiyatı düşürürler; bize iyilik yaptıklarını düşünürüz. almaya mecbur hissederiz. küçük bir iyiliğe karşılık vermek için ani bir baskı oluşur. bu o kadar güçlüdür ki, almaya emin olmadığımız bir araba için depozito yatırırız.

"her kim insan kanı dökerse, kendi kanı da insan tarafından dökülecektir." (incil)

aslında mumlar, doğum gününü kutlayan kişiyi yeni yaşı boyunca iblislerden korumak için kullanılır.

birbirimizi incitecek yeni yollar bulmak, başarılı olduğumuz konulardan biridir.

bu devirde ardında bir iz bırakmadan yaşayamazsın.

"nasıl yapabildiniz? islam'ı vahşet dolu bir yaşam için bahane ediyorsunuz. inancınızı, cinayeti aklamak için saptırmışsınız. neden? neden bu savaşta hep, insanları istismar ederek kendileri için ölüme yollayanlar, fanatik inanç sahipleri olduklarını duyuranlar oluyor?"

"kuran'da 'kafirleri nerede bulsanız dövüşün ve öldürün ve onları her türlü savaş hilesiyle tutsak edin.' der. ta ki tövbe etsinler, namaz kılıp zekat versinler."

"ben inançlı bir insanım, tövbe ettim, düzenli dua ederim ve hayırsever biriyim. sana karşı hiç şiddet kullanmadım. nasıl oluyor da benim inancım, senin dilediğin gibi tapınmana ve yaşamana müsaade ederken senin inancın benim canımı almanı gerektiriyor?"

din

george bernard shaw

insanlar kendilerini avutan, hoşnut eden ya da onlara bir çıkar vaat eden her şeye inanırlar.

saçma görüşlerin zamanla çekiciliklerini kaybederek moda olmaktan ve var olmaktan çıkacakları; tutulmayan yalancı vaatlerin alayla karşılandıktan sonra unutulup gidecekleri, yok edilmeleri olanaksız doğru görüşlerin -çünkü doğru görüşler, ortaya çıkarılmasalar, unutulsalar bile tekrar tekrar yeni baştan keşfedilirler- ise yaşayacakları; bu fikirlerin, bilim adını verdiğimiz, doğrulukları araştırılıp ispatlanmış bilgiler yığınına katılacakları düşüncesiyle avunuyorum. kafalarımızı donattığımız, iyice denenmiş köklü görüşleri bizler bu yoldan ediniriz; okullarla üniversitelerin sahte eğitiminden bambaşka olan asıl eğitimi de işte bu donanımlar meydana getirir.

ne yazık ki, bu basit varsayımın karşısında, bunun kendi içinde gizli olan bir engel vardır. bu gizli engel, ihtiyatlı olmayı salık veren şu eski öğüdün unutulmasıdır: "temiz su bulmadan kirli suyu atma." bu öğüt, "temiz suyu bulunca da kirli suyu mutlaka at ve her ikisinin karışmasına izin verme." öğüdüyle tamamlanmadıkça şeytanın ta kendisidir.

işte bu bizim hiçbir zaman yerine getirmediğimiz şeydir. temiz suyu kirli suyun içine boşaltmakta ayak direriz, kafalarımızın hep bulanık oluşu bundandır. günümüzün eğitilmiş insanının kafası, içindeki en yeni ve en değerli şeylerin, müzelerin döküntü ambarlarına yakışır beş para etmez antikalardan, süprüntüden oluşmuş pis kokulu bir yığının üzerine gelişigüzel atılı bulunduğu bir mağazaya benzetilebilir ancak. bu mağaza hep iflas halindedir.

dine kaba bir fetişizm, bir çeşit gözbağcılık diye bakan cahiller bile, onu, cinleri def eden, tanıkları yalan söylemekten alıkoyan ve bir askerin cebinde dindarca duygularla taşındığında kurşunları durduran kağıttan bir tılsım olarak aziz tutarlar.

bir din gerçekle arasındaki bağları kopardı mı, tam anlamıyla afyon haline gelir. bozuk siyasal sistemlerde halk tabakalarındaki çalkantıları yatıştırmak için bu afyon, yöneticilere yararlıdır. tiranlar bundan dolayı din adamlarına çok önem verirler. ne var ki uygarlık eninde sonunda ya namuslu gerçeğe dönmek ya da yok olmak zorundadır.

dünyayı olduğu gibi kabul et; zira onun ötesinde hiçbir şey yoktur. bütün yollar mezara çıkar, mezar da hiçliğin kapısıdır; hiçliğin gölgesinde ise her şey boştur.

benim sana öğüdüm, önüne çıkan bütün işleri yapabildiğin sürece elinden geldiği kadar iyi yapman ve böylelikle ne bir öğüt, ne iş, ne bilme ne de hatta var olmanın bulunacağı kaçınılmaz sondan önce sana kalan günlerini yararlılık ve onurla doldurmandır.

23.9.14

orfeo

miguel de unamuno


"benim zavallı sahibim, benim zavallı sahibim! öldü; ölüp gitti elimden! her şey ölüyor, her şey, her şey; her şeyim ölüyor! ve hepsinin yerine ben öleceğime, hepsinin ölüp gitmesi daha kötü! zavallı sahibim benim! zavallı sahibim benim! burada, biraz sonra çürümenin vereceği, kemirilecek etin kokusuyla, solgun ve soğuk uzanmış yatıyor; bu artık benim sahibim değil. hayır, hayır değil. benim sahibim nereye gitti? beni okşayan, benimle konuşan sahibim nerede?

insanoğlu ne acayip bir hayvan! hiçbir zaman önündekini anlamaz. bizi okşar, niçin olduğunu bilmeyiz ve onu en çok okşadığımız ve kendimizi ona tam teslim ettiğimiz zaman bizi iter ya da cezalandırır. onun ne istediğini bilmenin yolu yoktur, kendisi de bilmez. her zaman olduğu yerden başka bir yerdeymiş gibi görünür ve kendisine bakana bakmaz. sanki başka bir dünya varmış gibi. kuşkusuz, eğer başka dünya varsa, bu dünya yok demektir.

ve sonra o konuşur ve karışık bir biçimde havlar; bizler uluruz ve ona öykünmek için havlamayı öğrendik; öyle de olsa onunla anlaşamıyoruz. ancak o da uluduğu zaman gerçekten onu anlarız. insanoğlu uluduğu ya da bağırdığı ya da tehdit ettiği zaman, biz öteki hayvanlar onu çok iyi anlarız. o sırada başka bir dünyaya dalıp gitmemişse. ama kendine özgü havlamasıyla havlar, konuşur ve bu onun, olmayanı bulmasını ve olana dikkat etmemesini sağlamıştır. bir nesneye bir ad verdiği an, o nesneyi artık görmez olur; taktığı ya da yazılı olarak gördüğü adı yalnızca duyar. dil, yalan söylemesine, olmayanı uydurmasına ve karıştırmasına yarar. ve onda her şey başkalarıyla ya da kendi kendisiyle konuşmak için birer bahanedir. ve hatta bunu, biz köpeklere de bulaştırmıştır.

hasta bir hayvandır, bunda kuşku yok. her zaman hastadır! yalnızca uyuduğu zaman sağlığından memnunmuş gibi görünür; ama her zaman değil; çünkü çok zaman uyuyuncaya dek konuşur!

sonra bizi aşağılar! edepsizliğe, utanmazlığa sinizm der; bu, köpekliktir ya da köpoğlu köpekliktir; o, ikiyüzlü hayvandır. dil, insanı ikiyüzlü yapmıştır. eğer edepsizliğe sinizm denirse, ikiyüzlülüğe de andropizm denilmelidir. ve bizi, biz köpekleri ikiyüzlü yapmak istemiştir; yani komik, soytarı yapmak istemiştir. biz köpekler, boğa gibi, at gibi insana zorla baş eğmedik, ehlileşmedik; ama birlikte ava gitmek için gönül rızasıyla, karşılıklı olarak birbirimize bağlandık. biz avı buluyorduk, o da avlıyordu ve payımızı veriyordu. işte böyle ortaklığımız toplumsal bir anlaşmadan doğdu.

üstelik bizi alçaltarak ve aşağılayarak borcunu ödedi. ve bizleri soytarı, maymun ve talimli köpekler yapmak isteyerek! soytarılık gösterisi yapmayı öğrettikleri, giydirdikleri, arka ayakları üstünde durarak, yakışıksız bir biçimde yürümeye alıştırdıkları bu köpeklere talimli köpekler diyorlar. talimli köpekler! insanlar buna, soytarılık yapmaya ve iki ayak üzerinde yürümeye akıllılık diyorlar.

iki ayağı üzerinde duran köpek, kuşkusuz her zaman sakladığı önündeki edep yerlerini edepsizce, utanmazca gösterir. insanoğlu da ayağa kalkıp dik duran memeli hayvana dönüşürken bunu yaptı ve hemen utandı, gösterdiği edep yerlerini ahlaksal zorunlulukla örtmek gereğini duydu. onlardan duyduğuma göre incilleri, ilk insanın, yani iki ayağı üzerinde yürümek için ayağa kalkan insanların ilkinin, tanrısının önüne çıplak çıkmaktan utandığını söylermiş. ve bu yüzden, cinsel organlarını kapatmak için giysiyi bulmuşlar. ama kadınlar da, erkekler de üzerlerine aynı giysiyi geçirdikleri için birbirlerini ayırt edemiyorlarmış; her zaman karşılarındakinin cinsiyetini anlayamıyorlarmış; işte bu yüzden binlerce sapıklık.. insana özgü olan. kendileri köpeklik ya da sinizm dediler. bizi köpeğe çeviren, bizi sinik, köpoğlu köpek yapan, ikiyüzlü yapan onlardır, o insanlardır işte. çünkü sinizm, köpekte ikiyüzlülük demektir; tıpkı insanda ikiyüzlülüğün sinizm olduğu gibi. birbirimize bulaştırdık.

önce insan, kadın ve erkek aynı giysiyi giydiler; ama karıştırıldıkları için farklı giysiler bulmak ve cinsiyeti giysiyle belli etmek zorunda kaldılar. bu pantolon denen nesne, erkeğin iki ayak üzerine kalkmasının sonucundan başka bir şey değildir.

zavallı sahibim! biraz sonra onu, kendisi için ayrılan bir yere gömecekler. insanlar, ölülerini köpeklerin ya da kargaların parçalayıp yememeleri için koruma altına alıyorlar, saklıyorlar! insandan başlayarak her hayvanın dünyada bıraktığı tek şey, birkaç kemiktir. ölülerini saklıyorlar! konuşan, giyinen ve ölülerini saklayan bir hayvan! zavallı insanoğlu!

zavallı sahibim benim! zavallı sahibim benim! o bir insandı, evet; ancak bir insandı, yalnızca bir insan! ama benim sahibimdi! bana ne kadar borçlu olduğunu aklından geçirmiyordu, düşünmüyordu! ne kadar! benimle konuşurken sessiz duruşumla, onu yalarken neler neler öğretmemiştim ona, benimle konuşuyor, konuşuyordu! beni anlıyor musun, diye soruyordu. evet, onu anlıyordum, konuşurken anlıyordum onu, konuşuyordu, konuşuyordu, konuşuyordu. o, benimle konuşurken, ruhundaki köpekle konuşuyordu. ben onun sinizmini uyanık tuttum.

işte şimdi şuracıkta soğuk, solgun, hareketsiz, giyinmiş, evet, ne içinden ne dışından konuşuyor. orfeo'na söyleyecek hiçbir şeyin yok artık. orfeo'nun da sessiz kalarak sana söyleyeceği hiçbir şeyi yok.

benim zavallı sahibim! şimdi ne olacak sana? onun içindeki konuşan ve düş gören nerede olabilir ki? belki de yukarılarda, tertemiz dünyada, yeryüzünün yüksek yaylalarında, insanların kutsal dedikleri, eflatun'un gördüğü o tertemiz, rengarenk dünyada; saf insanların ya da hava içerek, eter soluyarak arıtılmış insanların bulundukları, değerli mücevherlerin döküldüğü yeryüzü kubbesinin altında. orada kuşkusuz iyi köpekler de var: avcı san humberto'nun köpeği, ağzında meşalesiyle santo domingo de guzman'ın köpeği.. bir vaizin, resmini göstererek; işte varı yoğu küçük köpeği ile birlikte san roque, dediği san roque'nin köpeği. iyi köpek, gerçekten sinik köpek, orada, salt platonik dünyada, somutlaşmış düşünceler dünyasındadır. işte benim sahibim de oradadır!

ruhumun, bu ölüyle, sahibimin bu arınmışlığı ile temasa geçince arındığını ve sonunda, içinde eriyip yok olduğu o sise, içinden çıkıp geri döndüğü o sise doğru gitmek için can attığını duyumsuyorum. orfeo kapkaranlık sisin geldiğini hissediyor. ve hoplaya hoplaya, kuyruğunu sallayarak sahibine doğru gidiyor- benim sahibim! benim sahibim! zavallı adamcağız!

düşü ne biliyorum

nilgün marmara


kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine
bana ve suçlarıma dolanan

gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana

yedi tül ardında yazgı uşağı
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla

yine de, o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler marketinin
uyanıyorum küstah sözcüklerle

ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben

22.9.14

zorba

nikos kazancakis

dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu sürece korkma; her şey yolunda demektir.

yalnızca çalınmış etin tadı vardır. insanın kendi karısı, çalınmış et değildir.

anayurdumuz. görev. bunlar hiçbir şey demek değil. yine de bizler, bir hiç uğruna,  seve seve yok olmaya koşarız.

insan canavardır! büyük canavar! ona kötülük mü ettin, senden çekinir ve titrer. iyilik mi yaptın, gözlerini oyar. aradaki uzaklığı koru. insanlara umut verme. hepimizin eşit olduğunu, hepimizin eşit haklara sahip olduğunu söyleme; çünkü hemen senin hakkını çiğner, elinden ekmeğini kapar, açlıktan gebermeye bırakırlar seni.

güzellikler kalpsizdir ve insanın acısıyla ilgilenmez.

bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız.

gerçek hoca, öğrencisinden öğrenebileceği her şeyi öğrenmeli, gençliğin ne yöne gittiğini anlamalı, o da ruhunu oraya doğru yöneltmelidir.

iyi bir öğretmen, şundan daha belirli bir armağan istemez: kendinden üstün öğrencisi olması!

aşk, yeryüzündeki en kuvvetli sevinçtir.

dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! tanrı, baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir!

bir şeyin olmasını istiyorsan onu çok iste; gerçek dediğimiz şey, kan ve gözyaşıyla sulanmış hayalden başka bir şey değildir.

dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! tanrı, baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir!

iyi bir hareket, en uzak bir çölde bile yapılmış olsa, yankıları tüm dünyayı sarar.

o benim karım. benden daha çok bıyığı var; ama ne fark eder? ondan hoşlanıyorum.

okumak, sıradan insanlar ve öğretmenler içindir; bir yargıcın oğlu ise iyi bir yaşam, eskimiş şarap ve başkalarının kadınları için yaratılmıştır.

şeytandan kurtulmak mümkün; ama insanlardan, asla!

21.9.14

yazma sanatı

hermann hesse: yazmak iyidir; ama düşünmek daha iyi, akıllılık iyidir; ama sabretmek daha iyi.

cesare pavese: tedirginliğinde ve yazı yazma çabanda sana yardımcı olan şey, her sayfada söylenmemiş bir şey kaldığını kesinlikle bilmendir.

ernesto sabato: yazmak, en azından bir şeyi sonsuzlaştırmak için yazmak: bir aşkı, bir kahramanlık eylemini, bir kendinden geçme anını. mutlak olana ulaşmak. ya da belki tutkunun ve kahramanlığın o mutlak eylemlerinde yeteneksiz olanlar için gereklidir yazmak. çünkü ne bir gün kendini prag'ın bir meydanında ateşe veren o çocuk, ne che guevara, ne marcelo carranza yazmaya ihtiyaç duymuştu. sahici hiçbir kişilik sözlerden yaratılmış bir suret değildi; onlar kandan, hayaller ve umutlardan, gerçek üzüntülerden yapılmışlardı ve bu karmaşık hayatın ortasında, varoluş için bir anlam ya da hiç olmazsa bu anlamın bulanık belirtisini bulmamıza, bilinmeyen bir şekilde hizmet eder gibi görünüyorlardı.

murathan mungan: yazmak, aşkı ya da hayatı öğretmez insana. marguerite duras'ın dediği gibi, yazarak sadece yazmayı öğrenirsiniz, daha iyi yazmayı.

bertrand russell: kendileri için dünyada yapacak hiçbir şey kalmamış olduğu kanısını taşıyan yetenekli gençlere öğüdüm şudur: yazmaya çalışmaktan vazgeçin; bunun yerine yazmamaya çalışın. dünyaya açılın, bir korsan olun, borneo'da bir kral, rusya'da bir işçi olun; ilkel fizik gereksinimlerin hemen bütün enerjinizi yutacağı bir hayata başlayın.

20.9.14

beşinci incil

philipp vandenberg

gerçek dindarlar dış görünüşlerinden anlaşılmazlar.

dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.

hayatına son vermeye karar veren bir insanın bilincinin yerinde olmadığını kim iddia ediyorsa o saçmalıyor demektir.

insan için iyi olan biricik şey bilgiyse tek kötü olan şey de cehalettir.

yeryüzündeki tüm gerçekler ve etkiler bedenseldir ve insanın gücü madde dışı ya da soyut bir şey değildir. dağları devirebilecek gerçek güç, azim ve irade özgürlüğüdür. kusursuz anlayış, doğal istekleri yapıp yapmamak, insanın yalnızca gerçek mutluluğunu garanti eder. rahip ve papaz kisvesi ise insanların beyinsel becerilerinin yarısını yok eder.

"örtülü olup da açığa çıkarılmayacak, gizli olup da bilinmeyecek hiçbir şey yoktur." (luka)

bilgi ağacının kıskananı çok olur. insanlık varolduğundan beri bilgiye ulaşmaya çalıştı. bilgi etin şehveti gibi bir şeyse, cahillik de acı veren bir şeydir ve çok az kişi acıdan zevk aldığından, insanlar bilgiye ulaşmak ve aydınlanmak için çırpınır.

eğer bir kentte hiç dostun yoksa, otelin kapıcısına yüklü miktarda bahşiş ver.

katatoni, içsel gerginlik cinnetidir. kaygı, davranış bozukluğu ve ruhsal gerilim hallerinde ortaya çıkar. belirli durumlarda, vücut ısısının merkeze bağlı olarak yükselmesiyle beraber hareket eder.

aidiyet, ruhumuzun en büyüleyici ögesidir.

insan ilahi bir varlıktır. tanrı adına hak talep edip konuşanlar, ilahi her şeyi inkar ediyorlar. iki bin yıllık kilise tarihi, iki bin yıllık aşağılama, sömürü ve gelişmeye karşı savaştan başka bir şey değil. papazlar yüzyıllarca, tanrı adına dev gibi katedraller inşa ettiler. aslında bunun arkasında hıristiyan insanına zulmetmek, onun küçüklüğünü ve anlamsızlığını gözler önüne sermek düşüncesi yatıyordu. anlamsızlık düşünmeyi engeller ve düşünce kilise için zehirden farksızdır. kilise emirlerle hayatta kalır. onun öğretisi, emretmek ve itaat etmekten ibarettir.

her şey inanç parolasıyla halledilmek isteniyor. oysa inanmak, düşünmekten daha kolaydır. kim ki inanç meselelerinde aklın gücüne başvurursa dine yakışmayan yanıtlar elde eder. bu nedenle kilise var oluşundan beri, aklın gücüne, gelişmeye ve bilime karşı direnmektedir. bilim, inancın sonu demektir.

dilek

paul eluard


bozup dağıtmak isterdim yaşamı
bölüştürmek isterdim ölümü ölümle
vermek yüreğimi boşluğa ve boşluğu yaşama
silmek her şeyi ne cam ne buğu kalıncaya dek
ne önde ne arkada bütün hiçbir şey
çıkarıp attım birleşmiş ellerdeki buzu
çıkarıp attım kemikleşmiş kışını
yürürlükten kalkan yaşama dileğinin

ama aşkın her zaman pek duyarlı kenarları vardır
umudun güçlerinin sığındığı kenarlar
kurtulmak için yükten

19.9.14

gölge

adnan binyazar

kötü, her şeyi yozlaştırır; iyi, insanı erdemli kılar.

"toplumu oluşturan insanlar, sırtı mağaranın girişine dönük, kollarından birbirlerine zincirlerle bağlanmış tutsaklara benzer. yalnızca arkadan gelen ışığın (doğrunun, gerçeğin) içeriye yayılımıyla duvarda oluşan kendi gölgelerini görür, bu gölgelerle oyalanıp dururlar. filozoflar ise, kendilerini zincirlerden kurtararak, ne denli zor ve acı verici olsa da, yüzlerini cesurca ışığa (gerçeğe) çevirir, doğruyu görmeye, hayatın gerçek anlamını çözmeye yönelirler. ancak filozofların, gördüklerini öbür insanlara anlatması, onları buna inandırması çok zordur. çünkü tutsaklık da karanlık da onlara rahat gelir. ışığa bakıp gerçekleri görebilmek ise cesaret ister."

"hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır."

yoksulları dövelim

charles baudelaire

on beş gün odama kapanmıştım ve çevremde hep, o zamanlar (16-17 yıl önce) moda olan kitaplar vardı; halkı bir günde mutlu, bilge ve zengin kılan kitaplar demek istiyorum. ben de bir güzel sindirmiştim -yani yalayıp yutmuştum, bütün o -mutluluk tacirlerinin, -halka köleleşmeyi önerenlerin, tüm yoksulları tahtlarını yitirmiş krallar olduklarına inandıranların harıl harıl yazdıklarını. -söylememe gerek yok, o sıralar ben de aptallığın kıyısında dolaşan, beyni sulanmışlardan biriydim.

ancak, kafamın derinliklerinde, sanki, yenile kapattığım kitaplardaki bütün kocakarı reçetelerinden üstün bir şeyler, karanlık bir tohum yeşerir gibiydi. ama henüz suyunun suyu diyebileceğim pek belirsiz bir düşündü bu.

dışarı çıktım, boğazım kurumuştu. okunan şeyler ne kadar kötüyse insan o kadar hava almak ve serinlemek gereksinimi duyuyor.

tam bir meyhaneye girerken bir dilenci şapkasını uzattı, öylesine acıklı bakıyordu ki, ruhun maddeyi kıpırdatması, bir hipnotizmacının üzümü gözleriyle olgunlaştırması mümkün olsa, o bakış da öyle, tahtları devirirdi.

aynı anda çok iyi bildiğim bir sesin kulağımda fısıltısını duydum: iyilik meleği'nin ya da yanımdan hiç ayrılmayan iyilik iblisi'nin sesiydi bu. ve fısıldayan sesi şunları söylüyordu: "eşitlik yalnızca eşit olduğunu kanıtlayanın, özgürlük özgürlüğe layık olanın, onu kazananın hakkıdır."

hemen sıçradım dilencinin üstüne. bir yumrukla gözünü öyle bir morarttım ki bir saniye içinde balon gibi şişti. iki dişini dökerken tırnaklarımdan birini kırdım. doğuştan narin yapılı olduğum ve boksa da az çalıştığım için o yaşlıyı çabucak yere serecek kadar güçlü bulmuyordum kendimi. bu nedenle, bir elimle ceketinin yakasına yapışırken öteki elimle de gırtlağını sıkıp başını şiddetle duvara vurmaya başladım. şunu hemen söyleyeyim, çevreye önceden göz atıp kolaçan etmiş, bu ıssız dış mahallede polis falan olmadığını görmüştüm. daha sonra o cılız altmışlık dilencinin sırtına, kürek kemiğini kırmaya yetecek kadar güçlü bir tekme yapıştırdım, yerdeki iri bir dalı kapıp, ahçıların eti yumuşatmak için dövdükleri gibi ara vermeden sürekli vurdum, vurdum.

birden, ne hikmettir! kuramının gerçekleştiğini gören filozofun kıvancı gibi, bu ne kıvançtır! -o kadit kemik yığınının bana döndüğünü, öylesine bozuk bir makineden hiç ummadığım bir güçle doğrulduğunu ve bana göre iyiye işaret sayılan kin dolu bir bakışla, tiridi çıkmış serserinin üstüme atıldığını, gözlerimi şişirdiğini, dört dişimi kırdığını ve aynı ağaç dalıyla beni bir güzel dövüp hamurumu çıkardığını gördüm. -güçlü yöntemimle onu iyileştirmiş, onuruna, yaşama kavuşturmuştum.

o zaman, bu tartışmanın artık bitmesi gerektiğini belirtmek için, "tamam" anlamında bir işaret yaptım. stoacı bir filozofun hoşnut haliyle yerden kalktım ve ona: "şimdi benimle eşit oldunuz, bayım! lütfen cüzdanımdaki parayı paylaşıp onurlandırın beni; ve şunu da unutmayın, insanları gerçekten seviyorsanız, sizden bir sadaka istendiğinde bütün dilenci meslektaşlarınıza siz de sırtınızda acısını çekerek denediğim kuramı uygulayın."

kuramımı anladığına ve öğütlerime uyacağına yemin etti.

18.9.14

don kişot

cervantes

herkes kendi evinde kraldır.

fazilet, nerede olursa olsun, yüksek derecede bulunduğu zaman ezilmeye çalışılır.

zamanın silmediği anı, ölümün dindirmediği acı yoktur.

gerçek incelse de kopmaz ve zeytinyağının suyun üstüne çıktığı gibi, daima yalanın üstüne çıkar.

"talihin iyiyse arkadaşın çok olur."

şiir kitapları ne kadar büyük dikkat ve beceriyle çevrilseler de, doğdukları dilde taşıdıkları değere erişemezler.

aşk her şeyi eşit kılar.

onun saçları altın, alnı cennet bahçesi, kaşları gökkuşağı, gözleri birer güneş, yanakları gül, dudakları mercan, dişleri inci, boynu kaymaktaşından, göğsü mermerden, elleri fildişinden, teni kar kadar beyazdır.

şeref ve meziyetler ruhun süsüdürler.

umutlarımı ispanya'nın en yüksek mevkisiyle değişmem.

kendini alçaltanı tanrı yüceltir.

dünyada bir savaşı kazanmak, düşmanını yenmek kadar büyük bir mutluluk yoktur.

bir kapının kapandığı yerde, bir başkası açılır.

şehvetin tatmin olmasıyla birlikte, en büyük haz, tatminin bulunduğu yerden ayrılmaktır.

yeryüzünde insanın kaybettiği hürriyetine kavuşması kadar büyük bir mutluluk yoktur.

çalışkanlık iyi talih doğurur.

çok doğrudur, adaletlidir
pahalıya satması aşkın şöhretini
çünkü daha değerlisi yoktur
onun paha biçtiği mücevherden
herkesin bildiği açık bir şey bu
ucuz şey nasibini alamaz değerden

iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

iki tür güzellik vardır: ruh güzelliği ve vücut güzelliği. ruh güzelliği akılla, namusla, dürüstlükle, cömertlik ve terbiyeyle kendini gösterir.

"hiçbir altın özgürlüğün bedelini ödeyemez."

bir meleği sevdiğini zannediyor
bir maymunu sevdiğinde

bu dünyada en güzel katık açlıktır; yoksullarda açlık hiçbir zaman eksik olmadığı için de, her yedikleri lezzetli olur.

ekmek her acıyı dindirir.

erdemli ve seçkin bir insanı en çok mutlu etmesi gereken şeylerden biri, hayattayken, kendini kitap halinde basılmış ve iyi şöhretli insanların dilinde gezer görmektir.

17.9.14

yazmak

inci aral

yazılmış ve yayımlanmış her kitap insanın hayatını az çok değiştirir. düşünce ve duygularınızdaki karmaşayı düzene sokmak için yazdığınızı düşünürsünüz; ama her kitap görünenin altında bir derinlikte yol almak demektir ve içinizde bastırılıp kalmış her şeyi acımasızca yüze vurur.

sonra sığınaklar aranır, bulunur. gizlenmeler, kaçışlar, yabancılıklar. her şey acıtıcı biçimde ıssız ve dupdurudur orada. ayna duruluğunda. bir akşam durgunluğun pas rengi katmanları içinden sıyrılır, başkaldırmayla boyun eğiş arasındaki çizginin hangi yanında olduğunuzu düşünürsünüz. ve ne için?

bir masanın başında saatlerce oturabilmek için çok güçlü olmak gerekir. dayanıklılık ister yazmak.

kuşkum yok, biz yazan insanlar tek tek çok acı çekiyoruz. ama acılarımızı birbirimizden gizlemeyi yeğliyoruz. ben acılarımı onlarla bölüşmeyi hep istedim ve denedim. ama karşımdakiler alçak gönüllü ve açık olmamın, kendilerine beni küçümseme, çocuksu bulma hakkını verdiğini sandılar. hiçbirini görmek istemiyorum ve özlemiyorum artık. tersine, onlardan kaçmak ya da karşılaştığımızda onlara tasasız, mutlu görünmek istiyorum.

yaşamlarımız ve düşüncelerimizle, yaptıklarımız ve yazdıklarımız arasında bir uyum varsa da büsbütün çakıştıkları söylenemez. yazının kuralları vardır çünkü. ustalık, kesinlik gerektirir yazı. düşlere, yalanlara dayanır.

ben hoşnut olup olmadığımı bilemem hiçbir zaman. defalarca yazmaktan usandığımdan metnin benim için anlamını yitirmiş olduğunu bilirim. yazarken, düşüncelerimi ilk kez yazıya dökerken anlam taşır sözcükler, cümleler benim için. yalnızca o an etkileyici ve vurucudur. sonra her yazışta, duygu yükleri ve taşıdıkları anlam biraz daha azalır, durmadan yerleri değiştirilen, yorucu, ruhsuz sözcük kümelerine, yapı gereçlerine dönüşürler. en iyi oyunu kurmaya yarayan dama taşlarına.

16.9.14

salkımsöğütlerin gölgesinde

melisa gürpınar

kara bir büyüdür beni hayata bağlayan.

her zaman, gökyüzü kadar yüksek tavanı olan bir odadır, hayattan arta kalan.

sahibinin kokusunu taşıyan, geniş tozlu hasır iskemlelerinde, artık kimsecikler oturmayan, ışığı soluk yanan bir odadır, ölümü en çok duyumsayan.

hiçbir şey daha masum değildir suskunluktan.

işte eşlerimiz. onlar ki, ödünç tohum aldığımız tüccar gibidirler, borçlarımızı ödemekle bitiremediğimiz. ve bütün çocuklarımız, "hayırsız" olmak zorundadırlar biraz. aklı kıt olanları saymazsak.

siz hiç saksıdaki pembe bir begonya çiçeğiyle göz göze geldiniz mi?

yazılan ile yaşanan, yan yana yarışan iki at gibidirler. sonunda, biri mutlaka öne geçer. az farkla da olsa.

bir yanardağın ağzında soluğunu tutmuş bekliyor bile olsa, bir sözü olmalı insanın, son anında haykıracağı hayata.

yazı, bana her zaman hayatı anımsatıyor da; ne yazık ki, başka bir hayat oluyor artık o yazıldığında.

sevgilim, bir yolculuk resmi gibi nicedir asılı kaldın gözlerimde.

15.9.14

apocalypse now

douglas kellner / michael ryan

apocalypse now filminde anlatının odak noktası, willard'ın, kurtz'ün kudreti ve merhametsizliğiyle aşama aşama özdeşleşmesi ve buna koşut olarak gerçek bir savaşçıya dönüşmesi üzerindedir. willard'ın lidersiz orduya duyduğu giderek artan öfke ve kurtz'e beslediği hayranlık aracılığıyla, savaşın düzensizliği üzerinde denetim kurabilecek kurtz gibi otoriter savaşçı liderlerin gerekliliği vurgulanır. belirsizliğin yerini kesinliğin, kuşkunun yerini otoritenin alması sağlanır. bu anlatının çözülüm süreci, willard'ın kurtz ile bütünleşmesine ve kurtz'ün yaptığı gibi yerlilier üzerinde liderlik taslamasına karşılık düşer. başlangıçta willard'ın kendisi de amerikan ordusunun vietnam'daki düzensizliğine ilişkin bir metafordur. willard içki içer, ağlar ve sakat eliyle sembolik olarak iğdiş edilmişliği akla getirir.

film bireyciliği yüceltir ve filmdeki bireyci tema, "gerçek" liderlerin var olduğu düşüncesiyle ayrılmaz bir bütün oluşturur. willard ve kurtz, kifayetsiz, bürokratik  bir "korporasyon" olarak betimlenen generallerle karşılaştırılırlar. kurtz, korporatif saflara katılmak yerine "kendi doğrusunu izler" ve lider olur. hain olduklarından kuşkulanılan askerlerin yargı sürecini atlayarak hemen oracıkta öldürülmesine karar vererek doğal sezgisel dehasını sergiler. böylece, zararlı bilgi sızmalarıyla bir daha karşılaşılmaz. willard, liberal yordam ve kurumlara da benzer bir kayıtsızlıkla yaklaşır, bir benzin deposunda bürokratik uygulamaları hiçe sayarak kalkıştığı bireyci şiddet gösterisiyle durumu anında kontrol altına alır. operasyona engel olmaya çalışan yaralı bir köylü kadını öldürdüğünde ise kendisini kurtz'e çok daha yakın hisseder. böylece film, liberalizme, bürokrasiye ve büyük korporatif örgütlere karşı, güçlü bireylerin aynı zamanda doğal birer lider oldukları varsayımıyla desteklenen bireyci bir başkaldırıyı imtiyazlandırır. filmin bir noktasında kurtz, pilotların uçaklarına küfür sözcükleri yazmalarının bile generaller tarafından yasaklanmasından yakınır. brando'nun sızıldanan ses tonu bu düşünceyi yansıtmak için uygun bir seçimdir; çünkü erkek çocuğun disiplinci babanın gücüne duyduğu öfkeyi akla getirir. bundan kaçıp kurtulmanın yolu ise kişinin kendisini aynı güçle donatmasından, babaya ilişkin (aynı zamanda, korporatif ya da liberal bürokratik) sınırlamaları reddetmeye ve kendi başına buyruk kesilmeye dönük bir benlik modeli benimsemesinden geçer. aslında willard, kurtz'ün tacını kuşanmak için onu öldüren oğludur.

14.9.14

brand / peer gynt

henrik ibsen

yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

bağışlanmaya layık olan günah hangisi? insanın sessizce silebileceği yanlış hangisi? bir çocuk babasının günahlarından ne derece sorumlu olabilir? mahşer gününde hangi mahkeme, hangi yargıç bunun hükmünü verecek? karanlık, başdöndürücü bir bilmece.. kim seni aydınlatabilir?

insan ne kadar bilgin, ne kadar akıllı olursa olsun, mümkün olmayanı yapamaz.

insanları eğitmek isteyen bir kimse için ilk koşul, memleketin gereksinmelerine uymaktır. bu gereksinmeler, kayalar arasına gömülü çukurlardan çok, tepelerin yüksekliklerinden görülür.

benim bu dünyadaki görevim onu yanlışlardan, ayıplardan kurtarmaktır.

çıra tütse de yeni ışığı ele geçirinceye kadar onu söndürme; o tütse bile, bize yol gösterir. eski sözcükler yıpranmış olsa bile, yenilerini yaratmadan onları dilinden çıkarıp atma!

gözyaşlarına karşı en iyi çare azıcık şakadır.

ihtiyaç bir milletin gücünü artırmıyorsa o millet özgürlüğe hak kazanmamıştır.

canını esirgemezsen, bütün varını yoğunu vermiş olsan bile, yine bir şey vermiş sayılmazsın.

bir şey vardır ki feda edilemez: insanın "ben"i, iç varlığı.

servetim acılarımın çocuğudur.

et sevgisi ruhun ölümüyse, ruhum niçin et içinde doğdu?

bu millette değişiklik yapacak olan şey, göz kamaştırıcı yiğitlikler değil. ruhun yaraları kanıyorsa, güç de etkilemez. bütün sorun istenç gücü; kurtaracak ya da öldürecek olan odur. o, büyükte olduğu gibi, küçükte de vardır; dağılmış olan her şeyin içinde hep bir bütündür.

"kaldırmak kolay, taşımak güçtür."

kendini feda etmeden kurtulamazsın.

altının en küçük bir parçası bile, kaba bir puttur.

cüce, isterse golyat'ın torunu olsun, yine cüce kalacaktır.

övünülecek gelenekleri olan bir ulus, büyük bir ulustur.

merhametli olmak. günümüz insanlarının benimsedikleri ne kadar ucuz bir sözcük. hiçbir şey yapmak istemeyen uyuşuk tembel yaratıklar nasıl da yapışıyorlar bu sözcüğe. hiçbir şeyi sonuna değin götürmeye cesaret edemeyen, her şeyi yarım yamalak yapan cüce ruhlulara göre herkes merhametlidir.

insan eseri için yaşar.

bir görüş, bir ideal hiçbir zaman açlığı ve susuzluğu gidermemiştir.

sonuna kadar metin ol, ey ruhum! başarının başarısı her şeyi yitirmektir. her şeyi yitirmek senin kazancın oldu. insan, ancak yitirdiğinde sahip olabilir.

yalnız adam savunmasızdır, sürüden ayrılan mahvolur.

gökyüzünü aşmayı amaçlayan her yapıt, ölmeye mahkumdur.

bir çengelin kullanılabilmesi için eğri olması gerekir.

sen toprak altında sürünmekten başka bir şey bilmeyen bir halk için savaşıyorsun. onlar da, onlardan sonra gelen gelecek kuşaklar da mahkumdur.

"hiç kimse kendi memleketinde peygamber değildir."

aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.

insan en doğru sonuçlara rastlantı sonucu ulaşır.

ben bir kadın elinde yaldızlı bir kitaptım. akıllılık ve delilik yaratılış hatasından başka bir şey değildir!

yaşam oldukça umut da vardır.

"daha iyi, iyinin düşmanıdır."

insan bir kez doğar ve kendine çok önem verir.

sonu iyi biten her şey iyidir.

altının gücüyle insanın kendisi olması, evini kum üzerine kurmak demektir. sıradan insan bir saat ya da yüzük karşısında yerlerde sürünür, kuyruk sallar. kravat iğnenize, yüz kere şapkasını yerlere kadar sürterek selam verir. ama saat, iğne, yüzük, siz değilsiniz.

hükümdarla konuşmak adamlarıyla konuşmaktan iyidir.

kimse sana senden yakın değildir.

yalınayak yürüyen adam ayakkabının nereyi sıktığını bilmez.

imanımda, umudumda, aşkımdaydın!

13.9.14

edebiyat

hilmi yavuz

edebiyat ürünleri, bir bölümünü oluşturdukları sisteme göre değişirler; bu ürünlerin bağlı oldukları sistemden bağımsız olarak anlaşılmaları olanaksızdır. bu yüzden birbirinden farklı iki sisteme ilişkin iki edebiyat ürünü, salt birbirlerine benziyorlar diye karşılaştırılamazlar; bu türlü bir karşılaştırma için edebiyat ürünlerinin değil, sistemlerin birbirine benzemesi gerekir. levi-strauss'un paradoks gibi görünen şu sözünü anımsayalım: "gerçekte benzeşimler değil, farklardır birbirine benzeyen."

nazım'ın şiiri, yazınsallığını ideolojik 'tekrar'dan değil, formel 'aşkınlık'tan alır. şiiri, gelenek'i dönüştürerek modernleşir. ve unutulmamalıdır: "sanatta ideoloji, soyutlanabilir öz'de değil, yapıtın biçiminde aranmalıdır. edebiyat yapıtı, tarihin derin izlerini tastamam edebi yönüyle ortaya koyar, yüksek düzeyde bir toplumsal belge olarak değil." (terry eagleton)

ideolojiler yanlıdırlar; taraf tutarlar ve o nedenle de, değer yargılarıyla inşa edilirler. dünya görüşleriyse, felsefi düşüncelerin, sistemleştirilmiş olmayan ve kuramsal kavramlarla değil, gündelik konuşma diliyle inşa edilen dile getiriliş biçimleridir. şiirsel söylem ise, ne soyut kavramlarla kurulan felsefeden ne de gündelik konuşma diliyle kurulan dünya görüşünden yararlanabilir. şiirin, düşünce düzleminde ilişki kurabileceği alan, ideoloji'dir. entelektüel söylemler arasında imgeselle ilişki kurabilen biricik söylem alanıdır ideoloji.

yol

matsuo basho

anlam uçucudur, yaşam geçicidir, ömür sonludur, ölüm zorunludur. öyleyse kişi yalnızdır.

"yol, doldurulamaz bir boşluktur; dipsiz bir uçurum -dünyadaki her şeyin kaynağıdır o. büyük iyi, su gibidir; çatışmadan, kendini her şeye veren su; insanların içinde olmaktan hoşlanmadıklarıdır o -bu yüzden yolun kıyısında durur. başkalarını bilen, bilgi edinir. kendini bilen, aydınlanır. bilgi edinmek, her gün bir şey eklemektir. yolu yürümek, her gün bir şey eksiltmektir; eksiltmek, eksiltmek -ta ki, edimsizliğe ulaşılsın; o, tam-edimlilik olan edimsizliğe. bilen konuşmaz. konuşan bilmez. doğru, kulağa hoş gelmez. kulağa hoş gelen doğru değildir. iyi insanlar tartışmaz. tartışan insanlar iyi değildir. bilen kişi öğrenmemiştir. öğrenmiş kişi bilmez." (lao tse)

çamı öğrenmek istiyorsan çama git; sazı öğrenmek istiyorsan da saza. şiir ne kadar iyi dile getirilmiş olursa olsun, senin duygun kendilikli değilse -konun ile sen ayrı duruyorsanız- şiirin sahici şiir değil, yalnızca senin öznel yapıntın olur.

bu kentin her yerinde, insanların ödül kazanmak için şiir yazdığını görüyorum; böylece yarışma yargıçlarına bol bol iş düşüyor. ne tür şiirler yazdıklarını tahmin edebilirsin. bunlar konusunda ne desem sert sözlere varacağından, söylediklerini işitmezlikten, yazdıklarını görmezlikten geliyorum.

sessizlikten ses gelir; karanlıktan ışık gelir. sessizlik sesi canlandırır; karanlık ışığı canlandırır. buddha doğası, kendilik doğası, gerçeklik, adına ne dersek diyelim, şimdi karanlık, şimdi parlak, şimdi sessiz, şimdi sesle çatırdayandır. o, karanlık içindeki ışık, ışık içindeki karanlıktır; o, tam o karanlık, tam o ışıktır; o, ışık olarak karanlıktır.

12.9.14

gorgias

platon

cezasız kalmış haksızlık bütün kötülüklerin hem en büyüğü hem de ilkidir.

"yaşamın iyiliklerinin en önemlisi sağlık, ikincisi güzellik, üçüncüsü de hilesiz kazanılmış zenginliktir."

öğrenciler kimi zaman hocalarının öğrettiklerinin tersine güçlerini ve sanatlarını kötüye kullanırlar. bu nedenle kötü olanlar hocalar değildir ve sanat bu suçlardan sorumlu tutulamaz. bence bütün suç öğrendiğini kötüye kullanandadır.

gerçek asla çürütülemez.

mutluluk kötülükten kurtulmak değil, kötülüğe hiç uğramamaktır.

insanların en mutlu olanı, ruhunda hiçbir kötülük taşımayandır; çünkü ruh kötülüğü kötülüklerin en büyüğüdür.

euripides: herkesin parladığı ve kendini adadığı sanat, kendi kendini aştığı ve günün büyük bölümünü onun için harcadığı sanattır.

doğaya göre güzel ve doğru; iyi yaşamak için tutkuları bastırmamak, tersine onların olabildiğince gelişmesini sağlamak; en güçlü oldukları anda onları cesaret ve zeka yoluyla hoşnut kılmak ve her türlü isteklerini yerine getirmektir.

kimbilir belki de yaşamak ölmektir
ölmek de yaşamak (euripides)

insanı insana bağlayan en sıkı dostluk, eski bilgelerin de dediği gibi, benzeri benzere bağlayan dostluktur.