29.9.14

uzun lafın kısası

ernesto sabato: banka, burjuva ruhunun tapınağıdır.

harper lee: selam vermeden önce çekip vurmak gereken türde insanlar vardır; o zaman bile harcanan kurşuna değmezler.

cicero: hazinesini nereye gizlediğini unutan ihtiyar yoktur.

jeannette walls: eşyalardan vazgeçmek zorunda kaldığınızda, onlara hiç de ihtiyacınız olmadığını anlıyorsunuz.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

andre maurois: kadınlar doğal olarak yaşamları bir devinim olan, bu devinim içinde kendilerini de alıp götüren, kendilerine bir görev veren, çok şey isteyen erkeklere bağlanırlar.

melih cevdet anday: çoğu başyapıt bir arka odada doğmuştur.

alfred north whitehead: büyük hayalperestlerin düşleri asla gerçekleşmez. onlar her zaman daha fazlasını ister.

oscar wilde: ütopya içermeyen bir dünya haritasına bakmaya bile değmez.

pascal: insan doğal bir anlatım gördü mü hem şaşırır, hem sevinir; çünkü bir yazar görmeyi beklerken bir insan bulmuştur.

yann martel: müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

22.9.14

zorba

nikos kazancakis

dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu sürece korkma; her şey yolunda demektir.

yalnızca çalınmış etin tadı vardır. insanın kendi karısı, çalınmış et değildir.

anayurdumuz. görev. bunlar hiçbir şey demek değil. yine de bizler, bir hiç uğruna,  seve seve yok olmaya koşarız.

insan canavardır! büyük canavar! ona kötülük mü ettin, senden çekinir ve titrer. iyilik mi yaptın, gözlerini oyar. aradaki uzaklığı koru. insanlara umut verme. hepimizin eşit olduğunu, hepimizin eşit haklara sahip olduğunu söyleme; çünkü hemen senin hakkını çiğner, elinden ekmeğini kapar, açlıktan gebermeye bırakırlar seni.

güzellikler kalpsizdir ve insanın acısıyla ilgilenmez.

bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız.

gerçek hoca, öğrencisinden öğrenebileceği her şeyi öğrenmeli, gençliğin ne yöne gittiğini anlamalı, o da ruhunu oraya doğru yöneltmelidir.

iyi bir öğretmen, şundan daha belirli bir armağan istemez: kendinden üstün öğrencisi olması!

aşk, yeryüzündeki en kuvvetli sevinçtir.

dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! tanrı, baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir!

bir şeyin olmasını istiyorsan onu çok iste; gerçek dediğimiz şey, kan ve gözyaşıyla sulanmış hayalden başka bir şey değildir.

dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! tanrı, baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir!

iyi bir hareket, en uzak bir çölde bile yapılmış olsa, yankıları tüm dünyayı sarar.

o benim karım. benden daha çok bıyığı var; ama ne fark eder? ondan hoşlanıyorum.

okumak, sıradan insanlar ve öğretmenler içindir; bir yargıcın oğlu ise iyi bir yaşam, eskimiş şarap ve başkalarının kadınları için yaratılmıştır.

şeytandan kurtulmak mümkün; ama insanlardan, asla!

21.9.14

yazma sanatı

hermann hesse: yazmak iyidir; ama düşünmek daha iyi, akıllılık iyidir; ama sabretmek daha iyi.

cesare pavese: tedirginliğinde ve yazı yazma çabanda sana yardımcı olan şey, her sayfada söylenmemiş bir şey kaldığını kesinlikle bilmendir.

ernesto sabato: yazmak, en azından bir şeyi sonsuzlaştırmak için yazmak: bir aşkı, bir kahramanlık eylemini, bir kendinden geçme anını. mutlak olana ulaşmak. ya da belki tutkunun ve kahramanlığın o mutlak eylemlerinde yeteneksiz olanlar için gereklidir yazmak. çünkü ne bir gün kendini prag'ın bir meydanında ateşe veren o çocuk, ne che guevara, ne marcelo carranza yazmaya ihtiyaç duymuştu. sahici hiçbir kişilik sözlerden yaratılmış bir suret değildi; onlar kandan, hayaller ve umutlardan, gerçek üzüntülerden yapılmışlardı ve bu karmaşık hayatın ortasında, varoluş için bir anlam ya da hiç olmazsa bu anlamın bulanık belirtisini bulmamıza, bilinmeyen bir şekilde hizmet eder gibi görünüyorlardı.

murathan mungan: yazmak, aşkı ya da hayatı öğretmez insana. marguerite duras'ın dediği gibi, yazarak sadece yazmayı öğrenirsiniz, daha iyi yazmayı.

bertrand russell: kendileri için dünyada yapacak hiçbir şey kalmamış olduğu kanısını taşıyan yetenekli gençlere öğüdüm şudur: yazmaya çalışmaktan vazgeçin; bunun yerine yazmamaya çalışın. dünyaya açılın, bir korsan olun, borneo'da bir kral, rusya'da bir işçi olun; ilkel fizik gereksinimlerin hemen bütün enerjinizi yutacağı bir hayata başlayın.

16.9.14

salkımsöğütlerin gölgesinde

melisa gürpınar

kara bir büyüdür beni hayata bağlayan.

her zaman, gökyüzü kadar yüksek tavanı olan bir odadır, hayattan arta kalan.

sahibinin kokusunu taşıyan, geniş tozlu hasır iskemlelerinde, artık kimsecikler oturmayan, ışığı soluk yanan bir odadır, ölümü en çok duyumsayan.

hiçbir şey daha masum değildir suskunluktan.

işte eşlerimiz. onlar ki, ödünç tohum aldığımız tüccar gibidirler, borçlarımızı ödemekle bitiremediğimiz. ve bütün çocuklarımız, "hayırsız" olmak zorundadırlar biraz. aklı kıt olanları saymazsak.

siz hiç saksıdaki pembe bir begonya çiçeğiyle göz göze geldiniz mi?

yazılan ile yaşanan, yan yana yarışan iki at gibidirler. sonunda, biri mutlaka öne geçer. az farkla da olsa.

bir yanardağın ağzında soluğunu tutmuş bekliyor bile olsa, bir sözü olmalı insanın, son anında haykıracağı hayata.

yazı, bana her zaman hayatı anımsatıyor da; ne yazık ki, başka bir hayat oluyor artık o yazıldığında.

sevgilim, bir yolculuk resmi gibi nicedir asılı kaldın gözlerimde.

11.9.14

germaine

henry miller

germaine farklıydı. bakarak anlayamazdınız farklı olduğunu. her akşam ve her gece café de l'eléphant'ta buluşan diğer sürtüklerden ayırt edemezdiniz gördüğünüzde. dediğim gibi, bahardı ve karımın sağdan soldan borç alıp gönderdiği franklar hışırdıyordu cebimde. bu akbabalardan birine yakalanmadan bastille'e varamayacağıma dair bir önsezi vardı içimde. bulvarda yürürken bana doğru meylettiğini fark ettim; fahişelere özgü o tuhaf yürüyüş, aşınmış topuklar, ucuz takılar ve dudak boyasının vurguladığı macunumsu ten. zor olmadı benim için onunla anlaşmak. l'eléphant adında küçük bir kafenin arka tarafına oturup koşulları konuştuk çabucak. birkaç dakika sonra amelot sokağı'ndaydık, perdeler çekilmiş, yorgan açılmış. acele etmiyordu germaine. bideye oturmuş yıkanırken bir yandan da sohbet ediyordu benimle; giydiğim golf pantolonu hoşuna gitmişti. çok şık! öyleydi bir zamanlar; ama şimdi kıçı eskimişti; ceket kıçımı örtüyordu allahtan. benimle sohbet etmeye devam ederek kurulanmak için ayağa kalktığında birden havlusunu düşürdü elinden ve amını okşayarak bana doğru yürüdü yavaşça, iki eliyle okşayarak, bir ileri bir geri. sarf ettiği sözcüklere ve gül çalısını burnuma dayayışına dair bir şey var ki, hiçbir zaman silinmeyecek belleğimden; büyük bir bedel ödeyerek elde ettiği yabancı bir nesneden söz eder gibi söz ediyordu amından, değeri zamanla artmış ve her şeyin üzerinde tutulan bir nesneden söz eder gibi. tuhaf bir kokuyla sarıyordu sözcükleri onu; ona ait bir organ olmakla kalmıyordu artık, bir hazineydi, sihirdi; cinsel hazine, allah vergisi -ve onu her gün birkaç frank karşılığında satıyor olması değerini eksiltmiyordu. kendini yatağa fırlatıp bacaklarını açtı, amını iki eliyle avuçladı ve o kısık ve çatlak sesiyle sürekli mırıldanarak okşamaya devam etti; güzeldi, hazineydi, küçük bir hazine. ve güzeldi gerçekten, onun o küçük amı! o pazar akşamı, havadaki o zehirli bahar esintisiyle, her şey yerli yerine oturdu. otelden çıkarken ona acımasız gün ışığında baktım ve kaşarlanmış fahişeyi gördüm -altın dişleri, saçındaki sardunya çiçeği, aşınmış topuklar.. benden bir öğün yemek, sigara ve taksi parası koparmış olması beni hiç rahatsız etmedi. onu yüreklendirdim hatta. ondan o kadar hoşlanmıştım ki yemekten sonra tekrar otele gidip bir kez daha seviştik. "aşk için" bu kez. ve bir kez daha o iri, kıllı amı sihrini gösterdi. bağımsız bir varlığı olmaya başlamıştı -benim için de. germaine vardı, bir de onun o gül çalısı vardı. ayrı ayrı da seviyordum ikisini, birlikte de. dediğim gibi, farklıydı germaine.

9.9.14

çölün kızları arasında

friedrich nietzsche

o vakit, "gitme kal!" dedi, kendine zerdüşt'ün gölgesi adını koyan seyyah, kal bizimle, -aksi takdirde o eski, boğucu hüzün, çöker tekrar üzerimize.

şu ihtiyar büyücü, kendi fenalıklarının en iyisini bahşetti, bak işte, iyi, mutekit papa, gözünde yaş, malihulyalara dalıp gitmiş yine.

bırak şu krallar, istedikleri kadar, hallerinden memnun gözüksünler, hoş bir çehre takınsınlar: tanıkları olmasaydı eğer, bahse girerim ki, onlar da oynardı fenalık oyununu,

- sürüklenen bulutların, rutubetli karasevdaların, kapalı gökyüzünün, çalınmış güneşlerin, uluyan güz yellerinin fenalık oyununu,

- uğultularımızın, imdat feryatlarımızın fenalık oyununu; kal bizimle zerdüşt! burası dile gelmeyi arzulayan saklı sefilliklerle dolu, akşamla dolu, bulutla dolu, bunaltıcı havayla dolu!

besledin bizi erkeklere has yiyeceklerle, cesaret veren sözlerinle; izin verme, ziyafet sonrası zayıf, kadınsı ruhların üzerimize çökmesine bir kez daha!

sensin, tek başına, etrafımızdaki havayı sert ve berrak kılan! inindeki kadar güzel havayı, şu yeryüzünde, nerede bulabilirim ki?

ülke ülke gezip gördüm, öğrendi burnum pek çok havayı tecrübe ve takdir etmeyi; lakin burun deliklerim, ancak yanındayken varıyor tadına, hazlarının en yücesine!

yalnız -yalnız- ah, affet eski bir hatırayı! affet, çölün kızları arasında nazmettiğim, bir ziyafet sonrası türküsünü!

nitekim onların etrafında da bulunmakta temiz, aydınlık şarki hava; orada, en uzağındaydım, bulutlu, rutubetli, melankolik kadim avrupa'nın!

o vakit, meftunuydum şarklı kızların ve bir başka severdim üzerinde hiçbir bulutun ve hiçbir fikrin sarkmadığı diğer mavi gökyüzü krallığını.

inanmazdınız, nasıl da terbiyeli terbiyeli oturduklarına, raksetmezken, derin; ancak düşüncelerden uzak, minnacık sırlar gibi, kurdelelerle süslü muammalar gibi, ziyafet sonrası cevizleri gibi-

alacalı ve yabancı tanrı için! lakin bulutsuz: bilinebilir muammalar: böylesi kızların hatırı için bir ziyafet sonrası mezmuru nazmetmiştim o vakit.

böyle buyurdu seyyah, kendine zerdüşt'ün gölgesi adını koyan; henüz biri yanıtlamamışken onu, yapıştı ihtiyar büyücü'nün arpına, bağdaş kurup, istifini bozmadan etrafını bilgece süzdü: -lakin soludu havayı, burun delikleriyle usul usul ve sorarcasına, tadına bakar gibi, yeni ülkelerde, yeni havaların. nihayet başladı türküye, bir çeşit kükremeyle.

çöl çoğalır: vay haline, içinde çöller saklayanın.

din

john adams: bu dünya, olası dünyaların en iyisi olabilirdi; tabii eğer içinde din olmasaydı.

pascal: insanlar dinsel inanç yoluyla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeyle yapmazlar.

robert m. pirsig: yanılgıdan bir kişi acı çekiyorsa buna delilik denir. yanılgıdan birçok insan acı çektiğinde ise buna din denir.

thomas jefferson: farklı dinsel cemaatlerin din adamları, tıpkı cadıların gün ışığından korktukları gibi bilimin ilerlemesinden korkar ve benimsedikleri aldatmacaların yok oluşunu müjdeleyen kaçınılmaz sona nefretle kaş çatarlar.

clarence darrow: tanrıya inanmam, tıpkı anne kaz hikayesine inanmadığım gibi.

mark kohen: zaman, çaba, acı ve gizlilik gerektiren dünyanın dört bir yanını sarmış dinsel ayin saçmalıkları, bir evrim psikoloğu için dinin insanoğluna hiçbir şekilde uyum sağlayamayacağının en belirgin işaretleridir.

christopher hitchens: tanrının varlığını bile cesurca sorgula; çünkü eğer bir tanrı varsa, akla saygıyı gözü kapalı korkudan daha çok takdir edecektir.

george bernard shaw: bir inançlının bir septikten daha mutlu olduğu görüşü, bir sarhoşun bir ayıktan daha mutlu olduğu görüşü kadar isabetli bir saptama değildir.

oscar wilde: dini meselelerdeki gerçeklik, temelsizce süregelmiş bir fikirden başka bir şey değildir.

8.9.14

toby'nin odası

pat barker

keder, tuhaf ve vahşi bir şeydir.

hepimiz korkuyoruz, her birimiz korkuyoruz. bu korkuyla ne yaptığın önemli olan.

dürüst olmak gerekirse birilerinin peşinden koşması her zaman güzeldir, yakalanmak istemiyor olsan da.

"ilham perisi" ifadesini hiçbir zaman sevemedim. hep genç kızlara sarkıntılık eden hırpani yaşlı bir adamı hatırlatır bana.

söylemek bana acı veriyor ama savaş tüm korkunçluğuyla göstermiştir ki, kadınlar da savaş yanlısıdır. en azından bazı kadınlar.

her şey, "kayıp, öldüğüne inanılıyor" demekten daha iyidir. insanlar bilmedikleri bir şeyin yasını nasıl tutsunlar?

7.9.14

tanrı'ya soru

rabindranath tagore

çağlar boyunca bu acımasız dünyaya habercilerini gönderdin, tanrım, aynı sözleri bıraktı hepsi: "herkesi bağışla. herkesi sev. yüreğini düşmanlığın kan kırmızı lekesinden temizle."

tapınılacak kimseler onlar; ama bugün, bu korkunç gün, kapımı açmadım onlara, selam bile vermedim.

gizli kötülüğün, ikiyüzlü güç kılığında, çaresizleri ezdiğini görmemiş miydim? güçlülerin çığlıkları, adaletin susturulmuş sesini ağlamaya dönüştürmemiş miydi; duymamış mıydım hıçkırıkları? gözüpek gençlerin canlarını acılar içinde sert kayalara vurarak parçaladıklarını, bütün bunları görmemiş miydim?

sesim kısıldı bugün, şarkılarım dilsiz, karanlık bir düşe kapatılmış dünyam, soruyorum sana, tanrım, gözyaşları içinde: "havana ağu katanları, ışığını söndürenleri, onları bağışladın mı, hiç sevdin mi onları?"

6.9.14

10½ bölümde dünya tarihi

julian barnes

korkunun yol açtığı şeyler gerçekten çok şaşırtıcıdır.

kötü şeyleri görmezden gelmek insanın onlara katlanmasını kolaylaştırır. ancak siz kötü şeyleri görmezden gele gele sonunda kötü şeylerin hiçbir zaman var olmadığına inanmaya başlıyorsunuz. kötü şeyler sizi hep şaşırtıyor. silahların öldürmesi, paranın yozlaştırması, kışın kar yağması, sizi şaşırtıyor. böylesi bir safdillik sevimli olabilir; ne yazık ki tehlikeli de olabilir.

suçu başkasının üstüne atmak, ilk içgüdüsel tepkiniz hep bu olmuştur sizin. ve eğer suçu bir başkasının üstüne atamazsanız, o zamanda sorunun zaten bir sorun olmadığını iddia etmeye başlarsınız. oyunun kurallarını yeniden yazar, kale direklerini değiştirirsiniz.

bir şeyin kolay olduğu izlenimini yaratmak, dünyanın en zor şeyidir.

ironi, insanların kaçırdıkları şey olarak tanımlanabilir.

düşünüp taşınıp insanları zekice fikirler üretmeye yöneltmek için iyi bir felaketten daha iyisi yoktur.

erkekler çoğunlukla haklı olduğunuz için sizden nefret ederler.

yaptıklarımı yapan bütün öteki insanları hayal ediyorum ve bu bana umut veriyor. insan ırkının bir içgüdüsü olmalı bu, öyle değil mi? tehdit edildiğinde, etrafa dağılıyor. sadece tehlikeden kaçmakla kalmıyor, bir tür olarak hayatta kalma şansımızı da artırıyor.

eğer etrafta anlatacak biri olmazsa öykü iyi bir öykü olmaz.

gustave flaubert: dünyaya geldiğimiz andan itibaren oramız buramız dökülmeye başlar.

salt yenilik bir şeyin değerli olduğunu kanıtlamaz.

tanrı'nın kelamını vaaz edenler tanrı'nın kelamına göre yargılanmalı ve eğer bir noksanları bulunursa daha da sert cezalandırılmalıydılar.

"yaşam bir aldatmacadır ve her şey bunu gösterir.
bir zamanlar böyle düşünüyordum, şimdi ise biliyorum." (john gay?)

kuramcılar, daha geniş bir ölçekte, yaşamın en iyi uyum sağlayanın hayatta kalmasından ibaret olduğunu ileri sürüyorlardı. beesley'le ilgili varsayım da "en iyi uyum sağlayanlar"ın aslında en kurnaz kişiler olduğunu kanıtlamıyor muydu? kahramanlar, erdem sahibi karakterli insanlar, soylu kan taşıyanlar; hatta kaptan (özellikle de kaptan!) hepsi gemiyle birlikte denizin dibini boylamışlardı; oysa korkaklar, ödlekler, sahtekarlar, bir cankurtaran sandalıyla gizlice sıvışmak için gerekçeler bulabilmişlerdi. bu, insan genlerinin sürekli yozlaştığının, köyü kanın iyi kanın yerine geçtiğinin güçlü bir kanıtı değil miydi?

mavis gallant: bir çiftin ne olduğu biçimindeki sır, elimizde kalan hemen hemen tek gerçek sırdır; sonunda bu sırrın ne olduğunu anladığımızda artık edebiyata ve dolayısıyla da aşka ihtiyaç olmayacaktır.

philip larkin: bizden geriye kalacak olan aşktır.

bir süre sonra, insanın her istediğini her zaman elde etmesi insanın her istediğini her zaman elde edememesine yakın bir şey oluyor.

ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.

dünya tarihi bize savaşta belirleyici faktörlerin yuva özlemi çeken duygusal ruhlar değil, yeni bir ok başı, kurnaz bir general, dolu mide ve yağma beklentisi olduğunu göstermektedir.

acaba tarih kendini ilk kez trajedi, ikinci kez fars olarak mı yineliyor? hayır, bu çok görkemli, çok düşünülüp taşınılmış bir süreç olurdu. tarih sadece geğiriyor ve bizler onun yüzyıllar önce yuttuğu çiğ soğanlı sandviçin kokusunu yeniden duyuyoruz.

erkekler bir kadını yatağa atabilmek için "seni seviyorum"; kadınlarsa erkekleri evliliğe zorlamak için "seni seviyorum" diyeceklerdir; her ikisi de duyulan korkuyu yatıştırmak, kendilerini eyleme sözcükler kullanacak ikna etmek, vaat edilen koşulların gerçekleşmiş olduğuna kendilerini inandırmak, aşkın henüz bitmemiş olduğu konusunda kendilerini aldatmak için "seni seviyorum" diyecektir. böyle kullanımlardan kaçınmalıyız. "seni seviyorum" ifadesi dünya pazarına çıkmamalı; bir para, bir hisse senedi olmamalı, bize kazanç sağlamamalıdır. bana göre bu uysal cümleyi, var olmayan saçların yukarı kaldırıldığı bir enseye fısıldamak için saklamak gerekir.

yatak, insanın yakalanmadan yalan söyleyebileceği, karanlıkta iniltiler çıkarıp bağırabileceği ve sonra da "performansı"yla böbürlenebileceği başlıca yerlerden birisidir. seks rol yapmak değildir (kendi senaryonuza ne denli hayranlık duyarsanız duyun); gerçeği anlatır. seksin işi hakikatledir. karanlıkta birbirinizi nasıl okşadığınız, dünya tarihini nasıl gördüğünüzü gösterir. durum bu denli basittir.

sığda

gülten akın


sokağı beğendin mi bir bakıp pencereden
çıkıp gitmek olmalı özelliğim bu benim
senin durman, küçük sevinçleri yaşadığımızın
ey yağmur, ey sevdiğim

durgunsa kahvelerin masalarında hava
kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten
dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim

uzaktan en uygun ballı yemişleriyle
tutup ötmeye ceylan, barınmaya kulübe
küçük şeyler ormanına bir güven bir güven
böyle yanılma hiç görmedim

ürküt kara martılarını kıyımızın
yankılan, mutlu kayığımı sığdan kurtar
ey ses, ey yakın geçmişe ağzımla verdiğim

5.9.14

nasıl yazmalı?

goethe

bir milyon okuyucuyu hedeflemeyen kişi, bir satır bile yazmasın.

wieland: imla ve din insanın kendine kalmış konulardır.

öncelikle fazla ayrıntılı konuları işlemeyin; her gün yaşadığınız şeyleri vakit kaybetmeden ve hiç tereddüt etmeden yazmalısınız.

okuyucunun gözünde yazarı önemli kılan şey, onun kişiliğidir. napolyon, corneille için "yaşasaydı onu prens yapardım!" demiştir; ama onu okuma gereği bile duymamıştır.

yazılarınızı dergilere gönderin, kitap olarak bastırın; ama başkalarının arzularına göre değil, içinizden geldiği şekilde davranın.

birçok şeyi yazabilirsiniz; ama yeterince araştırıp öğrenmediğiniz şeyleri yazamazsınız.

bitirdiğiniz her bölümü bağımsız olarak anlatmışsanız, doğru yolda olduğunuz kesin demektir.

konu isabetli değilse, yetenek bir işe yaramaz. genel bir konuyu ele aldığımız zaman, bizi herkes taklit edebilir; ama özel bir şeye değiniyorsak, kimse bizi taklit edemez. çünkü diğerleri sizin yaşadıklarınızı yaşamamıştır da ondan.

yaşadığınız an'a sıkı sıkıya bağlı kalın. içinde bulunduğunuz her durumun, her anın değeri sonsuz ve her an da sonsuzluk denen şeyin bir parçası.

tümüyle küçük olanda büyük olanı algılamak için insanın yeterince görme yetisine, deneyime, genel bir bakış açısına sahip olması yeter. diğerleri için okudukları yaşam gerçek yaşam olarak yeterli olur.

düzyazı yazmak için insanın söyleyecek bir şeylerinin olması gerekir; söyleyecek bir şeyiniz yoksa, bir sözcüğün diğerini çağrıştırdığı, sonuçta hiçbir şey olmayan; ama sanki bir şeymiş gibi duran bir şeyin ortaya çıktığı dizeler, uyaklar yazabilirsiniz ancak.

gerçek dünyayı gör ve onu dile getirmeye çalış.

yazınsal bir ürün ne kadar ölçülemez, ne kadar akılla kavranamaz olursa, o kadar iyi demektir.

asıl önemli olan, insanın büyük bir istencinin olması ve bir şeyi yapacak yetenek ve azme sahip olmasıdır; geri kalan hiçbir şey önemli değildir.

sosyalizm ve din

marcel cachin

çağımızda, egemen sınıflar ayrıcalıklarını kaptırmamak amacıyla dinlerin yaşamasını kendileri için yararlı görüyorlar. iktidarda bulunan burjuvazi; kitleleri uyuşturmak, gerçeği görmelerini önlemek üzere dini bir araç olarak kullanıyor. onun gözünde din, ezilenlerin acıları için bir uyuşturucudur, bir teselli kaynağıdır. bu yüzden, halkın bir dini olması egemen sınıfça isteniyor; oldum olası tutucu ve yavaşlatıcı bir büyük kuvvet şeklinde kendini gösteren dinsel geleneklerin sürüp gitmesine çalışılıyor. ama dinler kapitalizm için sonsuz bir korunak ve destek olmayacaktır.

tanrı düşüncesi özneldir, yani insan tarafından yaratılmıştır. insanoğlu tanrı'ya kendi özelliklerini vermiş, onu kendi hayaline göre biçimlendirmiştir. dinler insan zihninin ürünleridir; insan bilincinin dışa vurmuş izdüşümleri, tasarımlarıdır. ilkel toplumlarda, doğa güçlerinin yendiği, ezdiği insan, bu güçleri tanrılaştırmıştır. zihninin bu ürünleri, ona dışarıda özel bir yaşam sürüyormuş gibi görünmüştür. daha sonra, sınıflara ayrılmış toplumlarda, sömürülen sınıf köleleşmesinin nedenlerini bilmediğinden, bu ürünlere anlaşılmaz bir güç yükleyerek tanrı'yı yaratmıştır. 

çökmekte olan kapitalizmin doğurduğu acılarla ezilmiş üzgün insanlık için sosyalizmden başka bir kurtuluş yolu yoktur. sosyalizm, yalnızca insan uygarlıklarındaki ilerlemelerin doğurduğu bir ihtiyaç değil, aynı zamanda modern bilimin aydınlattığı aklın da bir gereğidir. bir zorunluluktur.

4.9.14

turing'in hezeyanı

edmundo paz soldan

iflah olmaz bir istekle cenneti arayan huzursuz yaratıklarız.

adaleti sağlamanın pek çok yolu vardır ve hukuki yolları izlemek bunlardan biri değildir.

dünya canlılar ve eşyalardan oluşur; kaçmak için ise insanın kendi içine yönelmesi ya da sanal bir gerçekliğe dalıp gitmesi gerekir.

en büyük suçlular en aptal hataları yapar.

yıllar küçük hilelerle dolu, hiç unutulmaz dediğin anlar şaşırtıcı bir şekilde el çabukluğu ile silinip gidiyor.

herkesin bir fiyatı vardır.

neden hayattan kopmak istenir? güzellik her yerde; insan büyük bir sürekliliğin parçasıdır ve içine daldığı o iletişim ağını kucaklamalıdır.

sınırların ötesinde düşünmek iyidir.

her şey sadece karın doyurmak demek değil; yanlış bir amaç için çalışmaktansa açlıktan ölmek yeğdir.

hiçbir şey tesadüf değildir, her bir eylemin gerçekleşme nedeni vardır ama bazen bu nedenler gizlenmiş olur.

arzuyu tamamen ıslah etmek imkansızdır.

bilgi çağı o kadar çok bilgi üretiyor ki sonunda kendi içinde boğulup köhne bir eşya yığınına dönüşüyor.

içgüdü aklın sofistike yüzüdür.

bir ülke tutkular için keyfi bir sınırdır; tutkulara sınır olabilecek tek yer evrendir.

dünyada çok az şey şifresi çözülmemiş bir mesaj kadar güçlüdür.

kişi eğer davranışlarının sonucunu düşünürse hareketsiz kalır. insanın dünyaya geldiğinde yapabileceğinin en iyisini yapmaktan başka çaresi yoktur.

hepimiz deliriyoruz; sadece bazılarının deliliği diğerlerine göre daha az zararsız.

3.9.14

muhammed

elias canetti

muhammed, bütün peygamberler bağlamında istenilenlerin gerçekleşmesi gibi bir şeydir. o, yasa koyucu ve fiili iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir; daha önce hiç kimse tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır.

inanç, muhammed için itaat etmektir. öbür dünya için vaat ettikleri, yani "tanrının olanlar" konusunda eli açıktır, bir kral kadar cömert olmaktan hiç kuşkusuz hoşlanırdı. muhammed, kendini "tanrının peygamberi" diye adlandırır: bu ad, aslında veya daha iyisi, "tanrının buyruğu" olabilirdi.

selefleri arasında yalnızca büyük başarıya ulaşmış olanları; ibrahim'i, musa'yı ve isa'yı tanır. babasını hiç tanımamıştır, başkalarının malına ve mülküne duyduğu saygı, uslu bir yetim çocuğun saygısıdır; bu saygıyla zengin bir dulla evlenir ve karısı her bakımdan ona tapar.

kabe'de hacıları karşılar, rehber yerine bir peygamberdir ve kendini oraya konumlandırmayı, kureyşlilerin oligarşilerinin yerine kendi hükümranlığını geçirmeyi giderek daha çekici bulur. medinelilerle yaptığı görüşmelerin daha en baştan itibaren politik bir yanı vardır, ittifaklarla kendini güvence altına alır ve doğduğu kente karşı planlı bir biçimde savaş hazırlığı yapar.

muhammed mezarlara büyük ilgi duyar. kendisini öldürecek olan hastalığı da mezarların arasında kapar. cesetler, onu dirilme nesneleri olarak ilgilendirir. mahşer günü, onun için iktidarın en yoğun özeti ve odaklaşmasıdır. herkes yargılanacak ve herkes hakkında hüküm verilecektir. savaşların asıl amacı olan ölüler yığını, bütün ölüleri kapsayacak kadar büyür. muhammed, savaşları kararlı bir tutumla hastaları iyileştirmeye yeğler. artık ölünmeyecek olan mahşer günü'nden itibaren bütün ölüler yaşayanlara dönüşür ve onların diriltilişinin tek amacı, birlikte doğrudan ve derhal tanrının buyruğu altına girmeleridir.