#aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.10.2022

yüce aşk

cemil meriç

bir çağın ideali, idealin kendisi değildir, herhangi bir idealdir. başka idealler de var. her çağın, her milletin kendine göre bir güzel anlayışı var. bütün bu güzellikleri tatmaya çalışalım, genişletelim ufkumuzu. geçen devirlerde yaşamak, yani derinleşmek ve ömrü alabildiğine uzatmak; başka ülkelerde yaşamak, başka insanlarla acı çekmek, başka insanlarla gülmek, damlayken denizleşmek ve an'ı ebediyete sığdırmak; kalbini bütün heyecanlara açmak, yani sınır taşlarını devirmek, çağların ve politikaların sınır taşlarını; bütün insanlığı aynı büyük aşk içinde birleştirmek.. sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek, iki insanı veya iki milyar insanı. sanat, bir heyecan seyyalesiyle kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.

benjamin peret ise kitabına yazdığı ön sözde bu kavramı yüce aşk deyimiyle ifade ediyor ve bu tür bir aşkta çeşitli yüceleştirmelerin söz konusu olduğunu vurguluyor. peret'e göre,

"yüce aşk, mutluluk şarkısına dönüşen bir yalnızlık çığlığıdır. yüce aşkla beraber, olağanüstü, ulvi harikuladelikler insan yaşamının bir parçası oluverir. onun sayesinde, ten ve kafa birbiri içinde erir, aralarında tam bir uyum kurulur. artık öncesi gibi değildir insan; ani bir değişime uğramış, tene bağlı duyguları ruhani bir boyut kazanmıştır. benzer bir değişim, karşımızdaki insanda da gerçekleşir. kendisi olmaktan çıkmıştır kişi, umut edip bekleyen birisi yerine, yepyeni bir hayata başlayan bir başkası vardır karşımızda. sizi gerçekten tamamlayan insanla karşılaşmışsanız hiçbir ayrılık, hiçbir kopuş düşünülemez artık.

yüce aşk, bu iki değişik insanın birbiriyle sağladığı uyumdur. ne var ki kadınla erkek arasındaki ayırımı vurgulayarak bir ikilik yaratan ve bu ikilikten yararlanıp, günlük hayatın en ufak teferruatına kadar insanlar üzerindeki baskıcı tutumunu sürdüren batı toplumlarında, bu ideal uyum pek mümkün olamamaktadır. ve bu ideal uyumu yani yüce aşkı yakalayanlar da toplum dışı kalırlar bu yüzden. hatta topluma karşı çıkıyor kabul edilirler çoğu kez. çünkü toplum yüce aşkın gerçekleşmesine karşıdır, yüce aşkı keşfeden, toplumun ve toplum değerlerinin dışında bir mutluluğun mümkün olduğunu keşfeder. onun için de insanlar, bu mutluluğu şairlerin ve sanatçıların sesiyle çağırırlar daha çok.

yıldırım aşkı deyimi, beklenilen kişiyle karşılaşmanın göz kamaştırıcı niteliğini ifade eder. bu yıldırım aşkı şuurlu olmayabilir de başlangıçta. yıldırım aşkı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak içimizde geliştirmiş olduğumuz ideal sevgili modelinin birdenbire karşımıza çıkmasıdır. bu modelin ideal olması, insanın yarım yanını bütünlemesindedir. bilincimizde gelişmiş olan bu model çocukluğumuzdan alır kaynağını, ergenlik çağımızda şekillenir, genç kız ya da delikanlı, çoğu kez birbirine zıt eğilimlerin etkisi altında kalır. bu modelde hem anne ya da babanın oluşturduğu imaj, hem de gençliğimizin günlük yaşantısından izler bulunur."

22.10.2022

raphaël

balzac

"işte, sevgili dostum émile, geleceğimi belirleyen düşüncelerimi yönlendiren ve beni genç yaşta toplumun en alt tabakalarına iten olaylar böyle gelişti." dedi raphaël konuşmasına bir süre ara verdikten sonra.

"kapılarını henüz horgörü ve kayıtsızlıkla yüzüme kapamasalar da, nüfuzlu ve savurgan kişilere hamilik yapan, gururumun gitmeyi yasakladığı zengin ve yakın ilişkiler içinde olmadığımız akrabalarım vardı. hiç durmadan engellenen benliğim sonunda içine kapanmıştı. içten ve doğal olmama rağmen, soğuk ve kapılarını kimseye açmayan biri olarak görünmem gerekiyordu.

babamın despotluğu kendime olan tüm güvenimi yitirmeme yol açmıştı; çekingen ve beceriksizdim, sesimi kimsenin duymayacağına inanıyor, kendimden hoşlanmıyor, çevremi utangaç bakışlarla süzüyordum. yetenekli insanları savaşımlarında teşvik etmek için, 'cesaret! yoluna devam et!' diye haykıran iç sesime, yalnızlığımın içinde gücümün ani ayaklanışlarına, herkeste hayranlık uyandıran yeni yapıtlarla, zihnimde uçuşanları kıyasladığımda, içimde doğan umuda rağmen, bir çocuk gibi kendime güvenemiyordum.

büyük bir tutkunun kurbanıydım, büyük işler başaracağımı düşünüyor ama kendimi hiçliğin içinde buluyordum. insan sıcağına ihtiyacım olsa da, hiç dostum yoktu. kendime bir yol çizmek istiyor ama ürkek ve utangaç ruh halimle kendimi yalnız hissediyordum. babam tarafından toplumsal girdabın içine itildiğim yıl, yenilenen yüreğimde bazı kıpırdanmalar başlamıştı. tüm delikanlılar gibi içten içe ateşli aşkların özlemini duyuyordum.

yaşıtım gençler arasında, burunları havada yürüyen, boş sözler eden, içimi titreten kadınların yanında hiç aldırmadan oturan, densizlikler yapan, bastonların ucunu kaldıran, en güzel kadınların yastıklarına başlarını koyduklarını iddia eden, kendilerine, basit bir sözcükle, kendinden emin bir hareketle, küstah bir bakışla en erdemli kadınları bile elde edebilecekleri havasını veren bir grup vardı.

sana içtenlikle şunu söyleyebilirim ki, gücü elinde bulundurmak ya da ünlü bir edebi şahsiyetle dost olmak, bana üst sınıftan, genç, nüktedan ve kibar bir hanımefendi ile ilişki kurmaktan daha kolay geliyordu. yüreğimin, duygularımın sarsıntılarının toplumun değerleriyle uyum içinde olmadığını fark ediyordum. yürekliydim ama bu özelliğim sadece sözde kalıyor, dışarıya yansımıyordu.

çok sonraları, kadınların sevgilerini açıkça belli eden erkeklere itibar etmediklerini öğrendim; uzaktan hayranlıkla izlediğim ve yüreğimi sonuna kadar açacağım, onun için fedakârlıkları, işkenceleri göze alacağım pek çok kadının, yüzlerine bile bakmayacağım ahmaklarla birlikte olduğunu gördüm.

bilmem kaç kez, zihnimde kurguladığım bir baloda, varlığımı sonsuz okşayışlara adayarak, tüm umutlarımı bir bakışa bağlayarak, sahte sevgilerin üzerine giden bir delikanlının esrikliğinde aşkımı sunarak, hayallerimin kadınını sessiz ve hareketsiz bir şekilde izliyordum.

bazen tek bir gece için hayatımı verebilirdim. böylece, tutkulu sözcüklerimi dinleyecek bir kulak, bakışlarıma karşılık verecek bir bakış, benim için atacak bir yürek bulamadan, kâh çekingenlik ya da fırsatları değerlendirememek, kâh deneyimsizlik yüzünden kendi kendini yiyip bitiren güçsüz bir enerjinin ıstırabını çektim. belki de kendini anlatamamanın ya da anlaşılamamanın sıkıntısıyla ürperdim.

yine de, içimde bana yöneltilecek kibar bir bakışa karşılık verecek şiddette fırtınalar kopuyordu. bu bakışa ya da vaatler sunarmış gibi görünen sevgi dolu sözcüklere karşı aşırı duyarlı olmama rağmen, zamanında konuşmayı ya da susmayı beceremedim. duygularımı dışa vurmaya çalışırken sözcüklerim anlamsız, suskunluğum aptalca kaçıyordu.

hiç kuşku yok ki, parıltılı ışıklar altında yapmacık bir dünyada yaşayan, düşüncelerini uygun cümleler ya da modanın dayattığı sözcüklerle ifade eden bir toplum için fazlasıyla saftım. ayrıca konuşurken susulacak zamanı, susarken konuşulacak zamanı bilmiyordum.

nihayet, kadınların karşılaşmayı arzu ettikleri, ateşliliğine hasret kaldıkları bir yürekle, ahmakların sahip olduklarını sanarak övündükleri sevme kararlılığıyla, içimi kavuran ateşi kendime saklayarak, kadınları sinsi, acımasız yaratıklar olarak görmeye başladım. bu durumu kabullenip, burnu havadakiler zaferlerini kutlarken yalan söylediklerinde, kuşkulanmadan onları hayranlıkla izledim.

hiç şüphesiz, sözde bir aşkı, ihtişamla tatmin olmak, gösterişle sarhoş olmak isteyen uçarı ve hafifmeşrep bir kadınla yaşamayı, yüreğimdeki fırtınalı tutkuları böylece tatmin etmeyi arzulamakla hata ettim.

ah! aşk için, bir kadını mutlu etmek için doğmak ama yürekli ve soylu bir marceline ya da ihtiyar bir markizle bile birlikte olamamak! heybende hazineler taşımak ve onu hayranlıkla izleyecek meraklı bir çocuk, bir genç kız bulamamak. umutsuzluk sıklıkla hayatıma son vermeyi düşündürüyor.

ama artık bu bahtsızlıkları renklendiren ışık onlara yeni bir görünüm kazandırıyor. olayların, bir zamanlar felaket olarak kabullendiğim gidişatı belki de artık gurur duyabileceğim güzel yetenekler kazanmamı sağladı.

yedi yaşımdan hayata atıldığım güne kadar tüm zamanımı dolduran felsefeye olan merakım, yoğun çalışmalarım ve okuma aşkım, düşüncelerimi belli bir konu üzerinde kolayca yoğunlaştırmamı ve bilginin uçsuz bucaksız enginliğinde önde gitmemi sağlamadı mı? mahkum olduğum yalnızlık, duygularımı bastırma alışkanlığım ve yüreğimin derinliklerinde yaşamam, bana düşünme ve mukayese etme gücünü kazandırmadı mı? en güzel ruhu yıpratıp paçavraya çeviren dünyevi tahribatın ortasında kaybolmadığım için, duyarlılığım tutkunun istediğinden daha üstün, mükemmelleşmiş bir iradeye sahip olmamı sağlamadı mı?

kadınların değerimi anlamamasının, onları önemsenmeyen aşkın etkisiyle daha nesnel bir şekilde gözlemlememe neden olduğunu hatırlıyorum. şimdi içten kişiliğimin pek de rağbet görmediğini anlıyorum. kadınlar belki de biraz ikiyüzlülükten hoşlanıyorlar. ben aynı anda, hem erkek hem çocuk, hem boş kafalı hem düşünür ve sıklıkla onlar gibi hem önyargılı hem de boş inançlı olabiliyorum. saflığımı hayasızlık, iyi niyetli düşüncelerimi hovardalık olarak yorumlayamazlar mı?

bilim, kadınsı kararsızlık ve zafiyet onlara sıkıcı gelir. şairlerin, hayal güçlerinin aşırı hareketli oluşundan kaynaklanan bahtsızlığı, hiç şüphe yok ki beni düşünceleri her an değişen, kararsız ve âşık olmak için uygun olmayan biri gibi gösteriyor. sustuğumda aptal gibi görünüyorum ve neşelendirmeyi denediğimde onları ürkütüyorum; böylece kadınlar beni mahkum ediyor.

herkesin vardığı bu yargıyı gözyaşları ve kederle kabullendim. bu keder meyvesini verdi. toplumdan intikam almak, zekâmı kullanarak tüm kadınların yüreğini hoplatmak ve ismim bir salonun kapısında anons edildiğinde tüm bakışların üzerimde toplanmasını sağlamak istedim.

büyük bir adam olmak üzere yetiştirilmiştim. çocukluğumdan beri, alnıma vura vura andré de chénier gibi, -'bunda bir iş var! ifade etmem gereken bir düşünce, kurmam gereken bir sistem, açıklamam gereken bilgiler var.' derdim.

ah sevgili dostum émile! bugün neredeyse yirmi altı yaşındayım ve tanınmamış, düşlediği kadınla birlikte olamamış biri olarak öleceğimden eminim. bırak sana çılgınlıklarımı anlatayım. hepimiz arzularımızı gerçekler gibi kabullenmez miyiz? rüyalarında taçlar örmeyen, yükselişin basamaklarını inşa etmeyen, gösterişli metresleri olmayan genç bir dostum olsun istemezdim.

ben! sıklıkla kendimi general, imparator, lord byron, sonra da bir hiç olarak gördüm. insanoğlunun ulaşacağı doruklarda gezindiğimi sandıktan sonra, dağları, aşmam gereken zorlukları fark ediyordum. içimde kaynayan öz saygım, karşılaştığım zorluklar karşısında, yününü çalılıkların dikenine kolayca kaptıran bir koyun gibi, ruhumun paramparça olmasına izin vermediğimde olağanüstü bir güce dönüşen kadere olan ulvi inancım ayakta kalmamı sağladı.

bir gün, şana şöhrete kavuşup, hayalimdeki metrese sahip olmak için bir köşeye çekilip sessizliğin içinde çalışmaya karar verdim. tüm kadınlar tek bir kadında bütünleşiyordu ve onun bakışlarıma karşılık verecek ilk kadın olacağına inanıyordum; ama her birinin içinde bir kraliçenin var olduğunu görünce, tıpkı âşıklarına doğru ilerleyen kraliçeler gibi karşıma çekingen, muhtaç, yoksunluklar çeken bir halde gelmesi gerektiğine karar verdim.

ah! yüreğimde, beğendiğim, ömür boyu tapacağım kadına aşk kadar minnet dolu duygulara da yer vardı. daha sonraki deneyimlerim bana acımasız gerçekleri öğretti. işte sevgili émile, böylece sonsuza dek yalnız yaşamayı göze alıyordum. 

kadınlar, düşüncelerindeki hangi eğilimden kaynaklandığını bilemediğim bir nedenle, yetenekli bir adamda yalnızca kusurlarını, bir ahmakta ise iyi yanlarını görmeye alışmışlardı. kusurlarını fark edemeyip kendilerini sürekli pohpohlayan ahmaklara karşı büyük bir sempati besliyorlardı. oysa zeki bir adam hatalarını telafi etmeleri konusunda onlara fazla yardımcı olmayacaktı.

deha, hiçbir kadının sıkıntılarını tek başına paylaşmak istemeyeceği kronik bir ateşli hastalığa benzer. hepsi âşıklarında doyumsuzluklarını tatmin edebilecek özellikler görmek ister. işte bizde sevdikleri yan bu!

yoksul, gururlu, yaratıcı bir sanatçı yaralayıcı bir egoizme sahip değil midir? etrafında bilmem hangi düşüncenin, her şeyi hatta metresini bile sürüklediği bir düşünce kasırgası vardır. pohpohlanmak isteyen bir kadın böyle bir adamın aşkına karşılık verebilir mi? bu âşığın kendini bir divana bırakıp kadınların sevdiği aşk oyunlarına harcayacağı zamanı yoktur, işte ahmakların kadınlar konusundaki başarısı bundan kaynaklanmaktadır. başını işinden kaldıramayan sanatçı, zamanını böyle sıradan sevgi gösterilerine harcayabilir mi? bir sözü için canımı vermeye hazır olsam da, bu tür oyunlara ben de katlanamazdım.

solgun ve kırıtkan bir kadının para işlerini yürüten bir simsarın portföyünde, bir sanatçıya tiksinti verecek bu tür soysuzluklara yer vardır. soyut bir aşk yoksul ve soylu yürekli bir adama yetmez, eşinden tüm fedakârlıkları ister. hayatlarını kaşmirleri denemek ya da gardıroplarını modaya uygun giysilerle doldurmakla geçiren kadınlar aşkta itaatin değil hükmetmenin zevkini çıkarmak isterler. 

yürekten seven gerçek bir kadın, hayatını, gücünü, mutluluğunu bağlı olduğu adama adar. güçlü erkeklere, tek düşüncesi eşinin ihtiyaçlarını karşılamak olan doğulu kadınlar gerekir; çünkü onlar için eşlerinin arzularını yerine getirememek felaketlerin en büyüğüdür. kendimi bir deha sanan ben, kesinlikle bu minik metresçikleri tercih ediyordum!

geçerliliğini yitirmiş hazineler, zihnimde henüz ne özümseyip ne tasnif edebildiğim, dahası içselleştiremediğim bilgiler ve gökyüzüne merdivensiz çıkma iddiasıyla, o güne dek kabullendiğim düşüncelerin tam tersini benimseyip, annesiz, babasız, dostsuz bir halde, herkesi düşman gibi gördüğüm o ürkütücü, kaldırımlı, kalabalıklarla dolu korkunç çölde aldığım karar çılgınca görünse de doğaldı. gerçekleştirilmesi imkânsız gibi görünenleri içerdiği için bana cesaret veriyordu. kendi kendime oynadığım bir kumara benziyordu.

planım şöyleydi: bin yüz frankın, herkesin dikkatini üzerine çekeceğim ve bana para kazandırıp isim yapmamı sağlayacak bir yapıt ortaya koyana kadar yetmesi gerekiyordu. bir tebai keşişi gibi yalnızca ekmek ve sütle beslenmeyi düşünmek, bu gürültülü paris'in ortasında krizalitler gibi parlak ve görkemli bir kimlikle yeniden doğmak üzere bir mezar kazarcasına sessiz bir mekânda kitaplara ve düşüncelere gömülmeyi hayal etmek bana mutluluk veriyordu. yaşamak için ölümü göze alacaktım. üç yüz altmış beş frankın, yoksul bir yaşam sürdürerek, yalnızca en acil gereksinimlerimi karşılayacağım bir yıl boyunca bana yetmesi gerekiyordu. gerçekten de, bir manastır rahibinin disiplinli yaşamını sürdürerek bu düşük meblağ ile geçinebilmeyi başardım.

yakından bakıldığında, toplum, alışkanlıklarımız, geleneklerimiz bana masum inancımın tehlikesini ve bu ateşli çabaların gereksizliğini anlatmaya çalışıyordu. bu sıkıntılar tutkulu insanlar için gereksizdi. başarının peşinde koşanın yükü hafif olmalıydı. üstün kişiliklerin hatası gençlik yıllarını başarıyı hak ettiklerini kanıtlamak için harcamaktı. oysa yoksun insanlar ellerinden kaçan bir gücün ağırlığını kolayca taşıyabilmek için kudretlerini ve bilgilerini biriktiriyorlardı. düşünceden yoksun, ağzı kalabalık entrikacılar gidip gelip ahmakları şaşırtıyor, yarı ahmakların güvenini kazanıyorlardı.

birileri çalışıyor, diğerleri ilerliyordu, birileri mütevazı, diğerleri cüretkârdı. üstün yetenekli kişi gururu nedeniyle suskun kalırken, entrikacı, niteliklerini sıralamaktan geri kalmıyordu. sözde güç sahibi kişi hazırlop bir itibara, küstah bir yeteneğe ihtiyaç duyarken; gerçek bilge, çocuksu düşler içinde insani armağanlarla ödüllendirileceğini umut eder."

michel houellebecq: raphaël

18.10.2022

umut

erich fromm

eğer insan umudunun boşa çıktığı deneyimini yaşamasaydı umudu nasıl daha güçlü ve bastırılmaz hale gelirdi?

umudun kırılmasının bir başka sonucuysa yüreğin katılaşmasıdır. çocuk suçlulardan katı ama etkileyici yetişkinlere dek birçok insanın yaşamlarının bir evresinde, belki beş yaşında, belki on iki, belki yirmi yaşında artık incinmeyi, üzülmeyi kaldıramayacak noktaya dayanmış olduğunu görürüz. bunlardan bazıları, ansızın bir şey görmüş ya da bir değişikliğe uğramışçasına artık buralarına geldiğine karar verirler. artık hiçbir şey hissetmemeye, kimsenin kendilerini incitmesine meydan vermemeye, ancak kendilerinin başkalarını incitebileceklerine karar verirler.

kendilerine dost ya da onları seven kişiler bulma konusunda şanssız olduklarından yakınabilirler; ama bu onların şanssızlığı değil, yazgısıdır. sevecenlik duygularını ve başkalarını anlama yetisini yitirdiklerinden kimseye dokunmazlar, kimse de onlara dokunamaz. yaşamdaki utkuları, kimseye gereksinme duymamaktır. dokunulmaz olmaktan gurur duyarlar, başkalarını incitebildiklerinden dolayı zevk duyarlar.

bu işin suç oluşturacak şekilde ya da yasal yollardan gerçekleştirilmesi, ruhbilimsel etmenlerden çok toplumsal etmenlere bağlıdır. bu insanların çoğu donmuşluklarını korurlar; dolayısıyla, yaşamları tükeninceye dek mutsuzdurlar. arada bir, bir mucize olur ve buzların erimesi süreci başlar. bunun nedeni belki de kaygı ve ilgilerine inandıkları bir kişiyle karşılaşmış olmaktır. yeni duygu boyutları açılmıştır. eğer şansları varsa buzları tümüyle erir ve tümden yok olmuş görünen umut tohumları canlanır.

13.10.2022

aşk ve kadın

balzac

bir kızın masum ve tekdüze hayatına nefis bir an gelir; o anda güneş ışınları onun ruhunu aydınlatır. bir çiçek düşüncelerini anlatır, yüreğin çarpıntıları beyni iyice ısıtır, düşünceleri belirsiz fikirlere boğar; masum hüznün ve neşeli tatların günü gelir. çocuklar görmeye başlayınca gülümserler. bir kız aşk duygusunu sezdiğinde, çocuğun gülümsediği gibi gülümser. eğer ışık, hayatın ilk aşkıysa, aşk kalbin ışığı olmaz mı?

bağlılık konusunda kadınlar erkeklerden çok üstündürler. kadının onaylanmasını önemsediği tek üstünlük; erkeği, bu konuda onu aşmasına karışmadığı için bağışladığı tek niteliktir bu.

dinsel kurallara göre yetiştirilmiş bilgisiz ve saf genç kızlara göre, aşkın büyülü krallığına ayak bastıkları andan itibaren her şey yalnızca aşktır. kendi ruhlarının yansıttığı bir ışıkla çevrili halde yürürler ve âşıklarını ışınlarlar; onu kendi duygularının ateşinin şaşırtıcı renginde görürler ve ona en zengin düşüncelerini verirler. bir kadının yanlışları hemen hemen her zaman onun iyiliğe inancından, içtenliğe güveninden kaynaklanır.

kadın evde oturur, üzüntüsüyle baş başa kalır; oyalanacak hiçbir şeyi yoktur. içine battığı hüzün boşluğunun derinliklerine dalar ve bu boşluğu dualarının, gözyaşlarının sesiyle doldurur.

kaderinin yolunda ilk adımlarını atıyordu. bu yazgı aşkta, hüzünle, hissetmekte, kendini adamakta her zaman kadınların yaşamlarının teması olacaktır.

tüm bahtsız kadınlar birbirlerine benzer, aynı dili konuşur, aynı vericiliği gösterirler, bu vericilik hiçbir şeyleri olmayanların duygularını ve zamanlarını paylaşmalarıyla ilintilidir.

aşk sayesinde ünlü olmuş kadınlardan çoğunun kusuru da vardır sakatlığı da. oysa çok güzel diye tanıdığımız kadınlardan çoğu aşklarının yıkımla bittiğini görmüşlerdir.

5.10.2022

aşk

balzac

"aşk, sabrın gündelik ekmeğidir."

aşkın başlangıcıyla yaşamın başlangıcı arasında hoş benzerlikler yok mudur? herkesin yaptığı, çocuğu ninnilerle, tatlı bakışlarla oyalamak, geleceğini pırıl pırıl edecek masallar anlatmak değil midir? umudun ışıltılı kanatları hep onun zevki için açılmaz mı? acıyla olduğu kadar sevinçten de gözyaşları dökülmez mi? hiç yoktan, örneğin sallantılı bir saray yapmaya çalıştığı taşlar ya da toplar toplamaz unuttuğu çiçekler için kavga etmez mi? zamanı yakalayıp ardına koymaya, hayatta ilerlemeye istekli değil midir? aşk, bizim ikinci değişimimizdir.

evlilikte aşk, gerçekleşmesi olanaksız bir hayaldir.

ruh da beden gibi yaşamak için soluk alıp vermek zorundadır. başka bir ruhtan oksijen gibi aşk almaya, onu kendinin bir parçası yapmaya, sonra ona aşk vermeye, zenginleşmeye gereksinimi vardır. bu çok güzel alışveriş olmazsa yürek ölür, havasızlıktan acı çeker ve durur.

ruhların anlaşması yaşamdaki en büyük mutluluk değil de nedir?

bazı kadınlar yüzüstü bırakılınca, âşıklarını rakibelerinin kollarından alıp öldürürler; sonra da ya dünyanın öbür ucuna uçar ya da darağacında ya da mezarda unutuluşu ararlar. diğer kadınlar da boyunlarını büküp sessizce acı çekerler. ölümcül bir yarayla; ama buna teslim olarak, ağlayarak ve bağışlayarak, dua ederek ve son nefeslerine kadar anımsayarak yaşamayı sürdürürler. aşk budur, gerçek aşk, meleklerin bildiği aşk, gururla ayakta duran, kendi kederiyle beslenen ve sonunda ölen aşk.

aşkta çıkarcı bir aldatmaca gerçeklikten üstündür. işte bu yüzden bunca erkek, aldatmakta usta olan kadınların bedelini bu kadar pahalı öder.

17.09.2022

kadın

balzac

kadınlar ergin değildir.

kırbaçlamak, kadınları ve atları yönetmenin tek yoludur. bir erkek karşısındakini böyle korkutur, kendini böyle sevdirir ve saydırır.

kadınlar yaramaz çocuklar gibidirler, erkeklerden aşağı yaratıklardır ve onlardan çekinmemiz gerekir; çünkü bizim için en kötü durum, bu kaba yaratıklar tarafından yönetilmektir.

eh, korkunç değişik biçimlerde yüz kez yinelenmiş olan bu sahne de, kabalığı ve iğrenç gerçekliğiyle, hangi toplumsal sınıfa ait olurlarsa olsun, herhangi bir çıkar onları boyun eğme çizgisinden uzaklaştırıp da iktidarı ele geçirdiklerinde, bütün kadınların oynadıkları sahnelerin bir örneğidir. büyük politikacıların gözünde olduğu gibi, onların gözünde de amaca ulaşmak için her yol mübahtır.

kadınları dikkatle gözledim ve bilirim: çoğu, bir sürü kanıtlardan, sevgi mucizelerinden sonra âşık olur ve ancak yenildikten sonra dilleri çözülüp aşklarını itiraf ederler; ama kimileri de, bugün manyetizma akımlarıyla açıklanabilen bir yakınlaşmanın etkisi altında bir anda kapılıverirler.

11.07.2022

aşk

paulo coelho

beklemek. aşk konusunda öğrendiğim ilk ders buydu. gün sürüklenip gitmektedir, binlerce plan yaparsınız, olası tüm diyalogları düşlersiniz, davranışınızı değiştirmeye söz verirsiniz kendi kendinize ve orada öylece beklersiniz; kaygılar içinde, sevdiğiniz insan dönünceye kadar. o geldiğindeyse, ne diyeceğinizi bilemezsiniz. beklemekle geçen o saatler gerilime dönüşmüş, gerilim korku halini almıştır; korkuysa, duygularınızı belli etmekten utanç duymanıza yol açar.

sevmek uyuşturucu almak gibidir. başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. ertesi gün daha fazlasını istersin. henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun. ama yavaş yavaş onun varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. böylece, onu üç saat düşünüp iki dakika unutmaya başlarsın. yakınında değilse, bağımlılarının uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi, aşk için her şeyi yapmaya sen de hazırsındır. işte bu yüzden, seveceğimiz kişi, yanımızda tutabileceğimiz kişi olmalı.

barajlar gibidir aşk; bir zerre suyun sızabileceği bir çatlak bırakırsanız, bu su duvarları yavaş yavaş kemirir ve öyle bir an gelir ki, akıntının gücünü artık kimse denetleyemez. duvarlar yıkılacak olursa, aşk efendi olarak her şeye el koyar; neyi yapabilirim, neyi yapamam, sevdiğim kişiyi yanımda tutabilir miyim, tutamaz mıyım gibi sorular artık boşunadır. âşık olmak, denetimi elinden kaçırmak demektir.

aşk her zaman yenidir. yaşamımızda bir kez, iki kez, on kez sevmiş olmamızın önemi yok; kendimizi her zaman bir bilinmezle karşı karşıya buluruz. aşk bizi cennete de, cehenneme de götürebilir ama her zaman bir yere götürür. onu kabullenmemiz gerekir; çünkü varlığımızı besleyen odur. ondan kaçarsak, gözümüzün önünde meyve dolu dallarıyla duran o ağaca baka baka, elimizi uzatıp istediğimiz meyveyi koparmaya cesaret edemeden açlıktan ölürüz. nerede olursa olsun, aşkı arayıp bulmamız gerekir; bu bize saatlerce, günlerce, haftalarca süren düş kırıklıklarına, üzüntülere mal olsa da. çünkü biz aşkın peşine düştüğümüz anda, o da bizi karşılamaya çıkacaktır. ve bizi kurtaracaktır.

8.07.2022

sevgi

jose ortega y gasset

sevgi, bir bakıma kusursuzluğa ulaşma çabasıdır.

gerçek sevginin en büyük belirtisi şudur: sevgiliye, yer birliğinin sağladığından daha derin bir bağlılık ve içtenlikle yakın olmak. aslında bu, o kişiyle canlı bir birliktelik yaşamak demektir. sevgiliyle birlikte var olma durumu içinde, nasıl olursa olsun, onun alınyazısını paylaşarak birlikte olmak. bir hırsızı seven kadın, kendi bedeni nerede bulunursa bulunsun, duygularıyla hapiste yaşıyor demektir.

sevgi, ruhun en incelikli ve en kapsayıcı edimi olduğundan, ruhun durumunu ve özünü yansıtır; sevgi içindeki insanın nitelikleri ister istemez sevginin kendisine atfedilmelidir. eğer o birey duyarlı değilse, sevgisi nasıl duygu yüklü olabilir? o kişi derinlikten yoksunsa, sevgisi nasıl derin olabilir? insan nasılsa, sevgisi de öyledir.

insan, sevgi denen görüngüyü, ta içinden açık seçik görmek isterse, her şeyden önce, sevginin, hemen herkesin ulaşabileceği, içinde yaşadığımız toplum, ırk, ulus ve dönem söz konusu olmadan her dakika her yerde olan evrensel bir duygu olduğu yolundaki yaygın fikirden kendisini kurtarmak zorundadır. sevgi az rastlanan bir olay; ancak belli ruh yapısındakilerin yaşamayı umabilecekleri bir duygudur: aslında, bazı bireylerde bulunan, normalde başka yeteneklerle birlikte bahşedilen; ama tek başına da görülebilen özgül bir yetenektir.

don juan, kadınları seven erkek değil, kadınların sevdiği erkektir.

tüm sevgilerin özünde, seven kişinin, belli bir eksiksizlik taşıyormuş gibi görünen bir başka varlıkla birleşme arzusu yatar. öyleyse sevgi, ruhlarımızın bir bakıma üstün, ortalamadan daha yüksek, yüce olan bir şeye doğru kayması demektir.

aslında hiç kimse nesneleri çıplak gerçeklikleri içinde görmez. bunun gerçekleştiği gün, dünyanın son günü olacaktır; en büyük aydınlanma günü olacaktır.

sevgiyle nefret; arzunun, iştahın ya da şehvetin iki değişik biçimidir. sevgi, iyi olduğu sürece iyi bir şeye karşı duyulan arzudur. olumsuz bir arzu olan nefretse kötülüğün yadsınmasıdır. kendimizi ruhsal bir devinim içinde, bir nesneye doğru yönelmiş ve hiç durmadan iç benliğimizden başka birine doğru akar durumda bulmamız, sevginin ve nefretin temel özelliğidir. sevdiğimizde, içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terk ederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz. sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.

bir insanın özünden kaynayıp taşan sevgi hiçbir durumda ölemez. duyarlı ruhun üzerinde sonsuza dek sürecek, aşıya benzer bir iz bırakır.

sevgi üzerinde en iyi düşünebilecek olanlar, sevgi deneyimini en az yaşamış olanlardır; oysa sevgiyi yaşamış olanlar, bu konuda düşünme yetisi olmayanlar, sevgiyi saran o yanar döner, hiçbir zaman yakalanamayacak renkli tüyleri inceden inceye çözümlemeden geçirme yetisi olmayanlardır.

yüce bir ruhun ateşli tutkuya boyun eğmesi güç iştir.

1.07.2022

aşk ve kadın

mario puzo

hayattaki tek hakikati söyleyeyim mi sana? kadın. her şeyin başlayıp her şeyin bittiği yer kadındır. hayatta uğruna yaşamaya değer tek şeydir o. bunun dışında her şey düzmece, yapay ve boktandır.

aşk, altıncı yaş gününde verdikleri kırmızı oyuncak otomobile benzer. deli gibi atılırsın üstüne, bir türlü bırakamazsın elinden; fakat eninde sonunda tekerlekleri fırlar bir yana, sen de bir köşeye atıp unutur gidersin. sevdalanmak harika bir şeydir; ama sevdalı olmak felakettir.

bir kadına hiçbir zaman fazla iyi muamele etmemeli. kadınlar sarhoşlara, kumarbazlara, pezevenklere ve hatta dayak atanlara tutulurlar. yumuşak başlı, tatlı bir adama tahammül edemezler. sıkılırlar çünkü. mutluluk aramazlar onlar. can sıkıcıdır mutluluk.

sevdalı olmak, başka birini hayatının merkezi yapmak demektir. aşk temelde adaletsiz, istikrarsız, paranoid bir ilişkidir.

kadınlar erkekler gibi gelmezler; onlarınki erkeğinki yanında vızıltı kalır. erkek torbasını patlatırken beyni de gümler. erkek gerçekten yapar bu işi, kadın yapamaz.

insanı yalnız bir kişiyle birlikte olmaya iten şu sapıkça ihtiras insanca bir şey midir acaba? birkaç yıl geçtikten sonra karısından zevk alan adam var mıdır?

siz kadınlar eşitlik istiyorsunuz ama daha iktidar oyunlarından habersizsiniz. tek kozunuz şu deliğiniz; onu da rakiplerinize tabak gibi açıyorsunuz. bedavaya veriyorsunuz. oysa şu delikleriniz olmadan hiçbir kudretiniz yoktur sizin.

erkekler şefkatsiz yaşayabilirler ama seks olmadan yapamazlar. kadınlar ise şefkatsiz yapamazlar ama seks olmadan da idare edebilirler.

beş tane yüzlüğe, istediğin kız nikahında bile emrine amadedir.

16.04.2022

sevda içinde

gülten akın

onu ayırmışlar. çevresini kuşatmışlar. duvarlar duvarlar, tel örgüler, demirler, kilitler içine almışlar. en uzak duvarla arasında üç adım var mı? o penceresiz duvarları o beton avluları o dar koridorları, demirleri bir gün aşacak. bundan kuşkusu yok. yıllar mı geçmiş, dayanır.

bir şeye hiç dayanamıyor. sevdasız yaşamaya. aç, susuz, uykusuz nelersiz olabiliyor. bunu kanıtladı. sevdasız olamıyor. kendi kişiliği içinde çözemediği bir o var. sevdanın öte ucu canlı değilse, biliyor, bu uç da çürür dağılır. o ucu da diri tutabilmeli.

sevda ona verildi. dışardan. günün birinde. bu kendisine verilen en değerli, daha doğrusu en yaşamsal armağan. şimdi geri alınmak mı isteniyor. gerilere çekilmek, soğutulmak mı isteniyor? o hiçbirine razı değil. sürmeli sevda. can pahasına da olsa.

sezgileriyle, yaklaşan yıkımı görüyor. dokunamadığının, doğrudan ulaşamadığının sönmekte olduğunu görüyor. kimseler yardım edemez. bir kendi. nasıl engellemeli bastıran sel sularını. nasıl engellemeli ki silip süpürmesin o en değerli olanı. sevdaysa solmak için bahaneler arıyor. biriktirilmiş sevgileri istiyor ondan bir bir. bir yakına, bir dosta, bir kardeşe, bir arkadaşa duyulanı. o katlanır çaresiz. sevgilerinden geçiyor. onları yok sayıyor. önce azar azar sonra hepsini. özenle siliyor anayı babayı. özenle siliyor dostları. yoksadıklarıyla besliyor sevdayı. sevdaysa giderek, dev gibi aynı, daha çok baş istiyor. bir kendi kalmalıymış.

o hepsine razı. tek bir ilgi bırakmadan hepsini kurban ediyor. oyun gizli oynanmıyor. oynanamaz. yakınların, dostların acılarından kopan sesleri de alıp iletiyor sevdaya. sevda utku çığlıkları atıyor.

kimseleri görmek istemiyor. kimseleri görmüyor. kimselere yazmıyor. ve onların kendisine yazmalarını yasaklıyor. yalnızdır işte. korunmasız, savunmasız. sevdayla karşı karşıya, iç içe. sevda, o çekildiği yerde, arada bir yalnızca yakınmak ve istemek için uzanarak, umutsuzluk sinyalleri salıvererek duruyor. dursun. yeter ki yitmesin.

bir gün, sunacak başka bir ilgi, başka bir can kalmayınca, kendi canını sunuyor. can; yemiyor, içmiyor, uyumuyor. tütünle dağlanarak. ince, ipince.

sevdanın umutsuzluk sinyalleri salıvermediği günler de oldu. bir selamdan bir haberden yüzünü gösterdiği günler. o bağı yakaladığında bırakmıyor, ardından koşuyor uzun süre. çiçekler serpiyor geçeceğini umduğu yollara. oyunun bu yüzü, umuda dönük yüzü işte, yeniden diriltiyor onu. öle dirile geldi şimdilere. daha gider.

24.03.2022

ideal çift

vaclav havel

mikael: biliyor musun ferdinand, bazen yeryüzünde bir tek şeyin değeri var diye düşünüyorum: bir çocuğu olmak ve onu yetiştirmek! masal gibi bir şey! hayatın esrarını ellerinde tutmak gibi bir şey. zor bir çaba ama bu işi yaparken insanları saymayı öğreniyorsun. bunu yaşamayan bilmez.

vera: ah, ferdinand! doğru! ayrı bir deneyim bu, harika bir deneyim. günün birinde bu küçük varlık oluşuyor ve birden sana ait olduğunu, sensiz olamayacağını, senden çıktığını anlıyorsun ve sonra doğuyor. bu kez de kendisine ait bir hayatı olduğunu, gözlerinin önünde büyüdüğünü, yürümeye başladığını, yarım yamalak konuştuğunu görüyorsun. sonra düşünüyor, soru soruyor. başka ne denilebilir, mucize bu!

ferdinand: elbette.

mikael: çocuk.. adam oluyor, bu böyle ferdinand. birden doğayı, başkalarını, kısacası hayatı daha derinden duyuyor gibi oluyorsun. yapacak bir şey yok. bu varlık bir başka boyut kazanıyor, bir başka hız, bir başka içerik.. daha sağlam bir yapı! öyle değil mi vera?

vera: tam anlamıyla. birdenbire nasıl bir sorumluluk yüklendiğini düşün. o küçük varlığın oluşumu salt sana bağlı. gelecekteki duyguları, düşünüş biçimi, hayatı, her şey senin elinde.

mikael: bir şey daha söylemek istiyorum. bu çocuğu dünyaya sen getirdiğine göre, kendi yönünü bulacağı bir eğitim vermekle dünyayı ayaklarının altına seriyorsun. çocuğunun yaşadığı bu dünyaya karşı gün geçtikçe artan bir sorumluluk duyuyorsun.

ferdinand: hımm..

mikael: eskiden bilmezdim, ama şimdi eminim.

vera: çocuk, bize daha doğru bir görüş açısı, yepyeni değerler yelpazesi sağlıyor. bu küçükten gayri hiçbir şeyin önemi olmadığını keşfediyorsun. onun için yapabileceklerin, onun için yaratacağın rahat yuva, ona verebileceklerin, ona sağlanabilecek işler.. öylesi ağır bir görev ki, her şey; ama her şey karşısında soluyor, anlamını kaybediyor. özellikle eskiden bizi heyecanlandıran, bizim için o kadar büyük önem taşıyan bütün şu siyasi sorunlar!

vera: tabii, hiçbir şey anlamadan doğuran kadınlar da var, bu takdirde çocuğa acımalı.

mikael: ama çocuk olunca bütün sorunlarının sihirli bir değnek değmesiyle ortadan kalkacağını da sanma. ana babanın bu işe biraz olsun hazırlıklı olması gerek.

vera: doğru, örneğin mikael tam bir ideal baba. eve biraz para getireceğim diye fabrikasında kendini kahrediyor, acımamak elde değil! ama ailesine, evine bütün vaktini harcamasına mani mi bu? hiç de değil! şu apartmana bak: mikael işten döndüğü vakit dinlenmiyor, çırpınmaya devam ediyor, bütün bunlar oğlumuz iyi bir ortamda büyüsün, güzel şeyleri sevmeyi öğrensin diye. bu yetmiyormuş gibi küçük pierre ile meşgul olacak vakti de buluyor.

mikael: ama vera da olağanüstü! düşün bir kere. alışverişi yap, küçüğe bak, yemeği pişir, temizliğe bak, çamaşırı yıka; üstelik düne kadar da badana, boya işi sürerken. ama yüzüne bir bak. sanki bu kadar işi yapan o değil. güzel ve alımlı! büyük çaba bu! bir şey söyleyeyim mi? onu her geçen gün daha çok takdir ediyorum.

vera: bütün bunların tek bir nedeni var: çok iyi anlaşan bir çiftiz.

mikael: tabii. mükemmel anlaşıyoruz. hafızamı yoklayıp duruyorum, tek bir kavgamızı hatırlamıyorum.

vera: birbirimize düşkünüz; ama bunu pek belli etmiyoruz.

mikael: birbirimizin üstüne titriyoruz; ama çok da aşırı davranmıyoruz.

vera: her zaman konuşacak bir şey buluyoruz; çünkü mizah anlayışımız aynı.

mikael: mutluluk anlayışımız aynı.

vera: tutkularımız aynı.

mikael: zevklerimiz aynı.

vera: aile kavramımız aynı.

mikael: en önemlisi de cinsel açıdan.. tam bir başarı!

vera: önemli de laf mı? (ferdinand'a) biliyor musun, mikael.. tek kelimeyle olağanüstü! hem vahşi hem müşfik.. hem kendisi zevk almayı biliyor hem de karşısındakini el üstünde tutuyor. tam bir teslimiyet içindeyken birdenbire beklenmedik hararetli davranışlara ve nefis ince buluşlara geçebiliyor.

mikael: vera'nın sayesinde.. beni tahrik etmeyi ve cazibesini sürdürmeyi biliyor.

vera: ferdinand, ne kadar sık seviştiğimizi bir bilsen.. inanmazsın. çünkü devamlı değişikliklerle sevişme denilen olguyu şekillendirmeyi biliyoruz. tempoyu da bu yüzden tutturabiliyoruz. bizim için her sefer ilk günkü gibi, her seferki değişik, eşsiz, unutulmaz. kendimizi bütün varlığımızla tamamen ve sonuna kadar veriyoruz. o zaman da aşk yapmak bizim için alelade, âdet yerini bulsun diye yapılan bir iş olmaktan çıkıyor.

mikael: vera için, mükemmel bir eş olmak demek, sadece çok iyi bir ev kadını, çok fedakâr bir anne olmakla bitmiyor; her şeyden önce bir sevgili olması gerektiğini biliyor. onun için kendine çok özen gösteriyor. işin tuhafı, ev işlerinin ezici olması oranında cinsel çekiciliğini artırmayı biliyor.

vera: evvelki günü hatırlıyor musun mikael? çömelmiş yerleri siliyordum, birdenbire içeri girdin.

mikael: sevgilim, hatırlamaz olur muyum? unutulur gibi değildi.

vera: mikael öbür kızlara neden hiç bakmaz biliyor musun? çünkü evde kendisini bir külkedisi değil de gerçek bir sevgilinin beklediğini bilir.

mikael: evet, vera ilk günkü gibi güzel; hatta ne yalan söyleyeyim, çocuk doğduğundan beri, nasıl desem, daha da olgunlaştı, vücudu daha dolgun, daha çekici oldu.

(mikael, vera'nın göğüslerini ortaya çıkartır) güzel değil mi?

ferdinand: evet, çok güzel.

mikael: ona ne yapıyorum biliyor musun?

ferdinand: ne diyeceğimi bilemiyorum.

mikael: bir küçük öpücük konduruyorum, birini kulağına, birini boynuna, birini.. buna bayılıyor, beni de coşturuyor. dur, göstereyim sana. (gösterir. vera içini çeker.)

vera: dur sevgilim lütfen; birazdan, birazdan hayatım.. dayanamıyorum. (mikael durur.)

mikael: haklısın canım. biraz daha laflarız: ama sonra ona sevişme hünerimizi gösteririz.

ferdinand: benim bulunmam sizi sıkmaz mı?

vera: burjuvalığı bırak ferdinand. sen en iyi arkadaşımızsın.

mikael: iki insanın bu işte neler yapabileceklerini sana öğretmek bizim için zevk olur.(sessizlik.)

22.03.2022

aşk ve evlilik

werner sombart

montaigne'e göre aşk ile evlilik, birbirini daha ziyade dışlayıcıdır. yorumunu şu şekilde temellendirir montaigne: aşk, kendisinin dışındaki bir şeyle ilgilenilmesinden nefret eder ve evlilikte olduğu gibi bambaşka nedenlerle bir araya gelmiş, kurulmalarında bağlanma ve iktidarın en az cazibe ve güzellik kadar ağır bastığı ilişkilerle ortak bir paydada buluşmaktan da pek hoşlanmaz. aşk için evlenilmez, daha çok, soyun devamı ve aile kurma nedeniyle evlenilir. şu halde bu saygıdeğer ve kutsal evlilik bağında aşk tutkusunun aşırılıklarına bir mesken kurmak, bir tür ensest ilişkiye girmek anlamına gelir. iyi bir evlilik aşkın ortaklığını dışlar ama dostluğun sevinçlerini tatmak ister. sevmek ve bağlanmak, birbirini dışlayan temelden farklı iki şeydir.

22.01.2022

cosette

victor hugo

sefaletin bir derecesinde, insanı adeta bir tayf kayıtsızlığı sarar; çocuklar göze ölü hayaletler gibi görünür. en yakınlarınız bile çoğu zaman sizin için gölgeden ibaret şekillerdir, hayatın bulanık zemini üzerinde ancak şöyle böyle fark edilirler ve kolayca yeniden görünmezliğe karışıverirler.

bazı cömert yaratılışlı insanlar vardır ki kolayca teslim olurlar. işte bu insanlardandı cosette. kadının yüce gönüllülüklerinden biri de boyun eğmesidir. aşk, kayıtsız şartsız bir hal aldığı bu yücelikte, iffetin bilinmez bir çeşit semavi körleşmesiyle karmaşık bir hal alır. ne büyük tehlikelere atılmaktasınız böylece, ey asil ruhlar! çoğu zaman kalbinizi verirsiniz siz, bizse bedeninizi alırız. kalbiniz size kalır ve siz karanlıkta ürpererek bakarsınız ona.

aşkın orta yolu yoktur; o, ya mahveder ya da kurtarır. bu ikilemden ibarettir insanın bütün kaderi. ya kurtuluş ya batış; hiçbir alınyazısı bu ikilemi aşk kadar amansızca koymaz ortaya. aşk, eğer ölüm değilse, hayattır. hem beşik hem de tabut. insan kalbinde evet diyen de hayır diyen de aynı duygudur. tanrı'nın yaptığı bütün şeyler içinde en fazla ışık ve yine en fazla karanlık yayanı insan kalbidir.

ne var ki, iffet sarhoşu yüreklerin haberi olmasa bile, unutulması imkansız tabiat daima oradadır. kaba ve ulvi amacıyla orada bekler ve ruhlar ne kadar masum olurlarsa olsunlar, en edepli baş başa konuşmada bile, sevdalı bir çifti iki dosttan ayıran o hayran olunası esrarengiz nüansı hisseder insan.

heyhat! kimin başından geçmemiştir ki bütün bu şeyler? bu masmavi semadan çıkmak saati niçin sonunda gelip çatar ve de niçin hayat bundan sonra da sürüp gider? sevmek, düşünmenin yerini alır adeta. aşk, geri kalan her şeyi hummalı bir unutmadır. o halde, varın ihtirasta mantık arayın. gök mekaniğinde mükemmel geometrik şekil olmadığı gibi, insan kalbinde de mutlak bir mantık silsilesi yoktur.

ihtirasın, mutlu ve saf olduğunda, insanı mükemmelleşmeye götürdüğünü sanmak hatadır; gördüğümüz gibi, onu sadece unutkanlığa götürür. bu durumda, insan kötü olmayı unutur gerçi; ama iyi olmayı da unutur. minnettarlık, vazife, önemli ve rahatsız edici anılar dağılıp gider.

14.01.2022

dişi kaplan

tomaso garzoni

bilmez ki acınası insanlar, sevmek bir yana, en yüksek mabutları diye yalvar yakar oldukları sevgililerinin ve kadınlarının adlarıyla ne büyük bir uğursuzluğu üzerlerine çektiklerini. onlara dair öylesine çok hayal kurar, öylesine çok neşe ve hodpesentlikle üzerlerine düşerler ki, sonunda pek kırılgan temeller üzerinde duran aşkları yerle bir olup mutsuzluk ve ıstırap denizinde yitip gider.

buhur diye sımsıcak gözyaşlarını, buhurdan diye pişman yüreklerini, kutsal ekmek ve kurbanlık diye esrik ruhlarını, dua diye içten yeminlerini, ilahi diye aşk dolu sone ve madrigallerini, resim diye soluk ve ezilmiş çehrelerini sundukları, sungu olarak da ne soğuktan korkan ne de sıcaktan kaçan, geceden ürkmeyen, gündüz ise yolunu şaşırmayan, acıya ram olmayan, kaçmayan, alay etmeyen, haksızlığa göz yummayan, kendi çıkarları söz konusu olan kişilerin kör ve ölü gibi sağır olması biçimindeki hakaretlerine aldırış etmeyen, zararları tartmayan, kin duymayan bir köpek gibi yaltaklık ettikleri kadınlar onların ilahlarıdır.

göksel mabutları, üçüncü göğün tanrıçaları, cennetten inmiş güzellik tanrıçaları, güzel ve sevimli perileri, diana'nın bakireleridir.

onlar bu yırtıcı hayvanların peşinden gitmek, kendilerini onlara ganimet gibi teslim etmek, kendilerini bu dişi panterlerin köleliğine adamak, bu dişi kaplanları sevmek istiyor.

10.01.2022

aşk ve evlilik

ahmet haşim

birbirleriyle evlenmemesi lazım gelenler varsa onlar da yalnız sevişenlerdir. üstadım gourmont'un dediği gibi aşk ile evliliği karıştırmamalı. aşk yabani bir hayvandır. kanunlar haricinde, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. ancak gece karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin banklarını altüst eder.

ibadethanelerde her gün lanetlenen aşktır. hükümetler polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. halbuki evlilik bir şehir kurumu, bir emniyet düzenidir. aşk geçici, evlilik ise daimidir. evliliği aşkın devamı zannetmiş nice safdil çiftler üç ay geçmeden dudaklarda ateşin söndüğünü görmüşler ve bir akşam kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. aşk değişmeyince ölür.

en eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde şiirin konusu eş değil sevgidir. hayaller ve istiareler hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. kahramanı eş ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?

8.01.2022

aşk ve sevda

nabizade nazım

aşk! işte en manasız, işte en manalı bir kelime! aşka mana verebilenlerce aşkın manası vardır. mana veremeyenlere göre manasızdır.

aşk ne olursa olsun tabiidir.

yer altlarından çıkan ilk insanlarca neyse bizce de aşk odur.

adam sen de! sevda bir kuru hülyadan ibarettir.

şu alemde her halin tam bir bela olduğunu, en ziyade hallerine uygun geldiği cihetle tasdik ve kabul edenler âşıklardır.

bütün kainat aşk ve sevda üzerinde duruyor.

aşk ve sevda sürekli bir heva vü hevesten başka bir şey değildir.

içinizde hangi kahraman vardır ki sevdiğinin sade yüzüne bakmayla kanaat etsin de hatta elini eline temas bile ettirmesin?

aşk ve sevda beşerin gönlü için allah'ın bir lütfudur.

aşk ve sevda hayatımızın gıdasıdır.

gönül öyle bir tabloya benzer ki uzaktan bakıldığı halde başka, yakından bakılsa başka manzara gösterir.

aşk ve sevda bizim kuruntularımızdan ibarettir.

aşk ve sevda bir sonsuz berekettir ki her kula nasip olmaz.

aslı faslı olmayan bir şeye amma ehemmiyet veriyorlar ha.

2.12.2021

hûlya

ahmed arif

senin o anlatılması imkansız, dayanılmaz gözlerin, bütün kör, şaşı, şiş, alçak ve yere bakan gözleri bir kalemde kaldırır atar dünyadan. sabah gözlerimi sana açarım. akşam, uykularımı senden alırım. nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. böyleyken gene de şükretmem halime; hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. nemsin be? sevgili, dost, yar, arkadaş.. hepsi. en çok da en ilk de leyla'sın bana. bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. uçan kuşum, akan suyumsun. seni, anlatabilmek seni. ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini.

öylesine hûlya, kutsal ve uzaksın ki.. allah kahretsin beni.

25.11.2021

sanatçı

erica jong

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma. 

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

2.11.2021

aşk ve evlilik

asıl sorunum ne biliyor musun? kime âşık olacağımı seçemiyorum. benim için uygun olmayan kadınlara âşık olmaya devam ediyorum. bu kimin suçu biliyor musun? dna'mın mhc denen bir  parçası. mhc, bağışıklık sistemini kodlayan parçadır. mhc, kendimizden farklı bir bağışıklık sistemi olan insanların kokusunu alıp onları sevmemizi sağlar. kadınlar tek bir genin farkının kokusunu alabilir.

iki adam al. bir erkeğin bağışıklık sistemi, diğerine göre seninkinden bir gen farklı olsun. onun kokusunu daha iyi bulacaksın. bunu değiştiremezsin, bilinçaltın bunu yapar. bunun biyolojik nedeni, birisiyle çocuğumuz olduğunda, bağışıklık sistemi bütünleşmiş olan çocuklar, virüslere, bakterilere karşı iki kat daha dayanıklı olacaktır. evrimsel dahi. geçmişte insanlar enfeksiyonlardan sinekler gibi öldüğünde bu oldukça avantajlıydı. belki artık aslan kostümüyle en güzel kokan dna'yı arayacağımız bir ormanda dolaşmıyoruz. ama aslında eşlerimizi seçme konusunda hâlâ birer mağara adamıyız.

feromonlar kokusuz uyarıcı ajanlardır. ve çoğu üst dudağın üstündeki küçük oyukta bulunur. bu yüzden eşleşmeden önce öpüşüyoruz. ve başımızı yana doğru eğiyoruz. feromonları koklamak için. ne kadar romantik! öpüşmek bir gen kontrolüdür, başka hiçbir şey değil. her şey onun ilk öpücüğünde saklı. ilk öpücükle seksin iyi olup olmayacağını önceden anlarsın. ve neyin öpücüğün kendisinden daha iyi olduğunu biliyor musun? önceki üç saniye. olmak üzere olduğunu anladığın zamanki his.

iki kişi birbirlerinin kokusunu severek seks yaptığında kadının hamile kalma şansı üç kat daha yüksektir.

kadınların yumurtlama döneminde nasıl testosteron yüklü maço erkekler aradıkları bilinir. diğer zamanlarda ise akrabalarına benzeyen şefkatli tipleri tercih ederler.

seks zıtlık gerektirir. erkek-kadın, artı-eksi, sert-yumuşak. sürtünme ısı yaratır: seks budur. farklı bağışıklık sistemleri durumunda bu şey daha yüksek bir düzeyde uygundur. mesela sıcakkanlı italyan, sarışın isveçli'yi sever. yabancı olan seksidir, çünkü gen havuzunu genişletir. farklılık ve uyumsuzluk ihtirası yaratan şeydir. en iyi seksi iyi bir kavgadan sonra yaparsın. ihtiras zıtlığa ihtiyaç duyar.

uzun vadeli ilişkiler ve beraberlikler uyum gerektirir. partnerin gerçek bir partner olmalı. biriniz eti seviyor, diğeriniz vejetaryen ise başınız belaya girecek demektir veya biri düzenli, diğeri dağınık ise. bu, "birbirimiz için uygun değiliz." ile biter. bir numaralı ayrılma nedeni.

neden birbirlerine uygun olmayan pek çok insan bir araya geliyor? çünkü harika seks yapıyorlar! işte böyle, bu gezegendeki tüm ilişki sefaletinin sebebi. cinsel çekicilik ile başarılı partnerlik arasında temel bir çelişki var. erkekler ve kadınlar uzun vadede bakarsan uyumsuzdurlar. elbette uzun vadeli ilişkiler kültürel olarak arzu edilir; çünkü onlar sosyal istikrar getirir. fakat biyolojik açıdan bakıldığında bu imkansızdır. tek eşlilik, kültürel olarak programlanmış mutsuzluktur. quod erat demonstrandum. ve gösteri bitti.

ilişkilerde zıtlık ve sürtüşme dolaylı olarak tutku ve muhtemelen büyük seks yaratır. ama bu aşk mıdır? bunun aşkla ne ilgisi var? birçok insanın sorunu, aşk ve tutkuyu karıştırmalarıdır. çok acı çekerlerse bunun derin aşk olması gerektiğini düşünüyorlar. bu çok büyük bir problem; çünkü bu "çılgın aşk" sürekli mücadele demek. bu, filmlerde işe yarar; çünkü kıvılcımlar uçuştuğunda eğlencelidir; ancak gerçek hayatta sadece ağırlaşmaya, sefalete ve acıya neden olur ve en fazla iki yıl sürer.

ancak iyi seks iyi geçinen insanlar arasında da mümkündür. gerçekten âşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır.

çok farklı kadınlara âşık olmanın başka bir nedeni olabilir. biyoloji dışı bir sebep. senden çok farklı olduklarından seni anlamazlar. ve böylece içindekini göremezler. belki de sen kimsenin sana çok yakın olmasını istemiyorsundur. belki de bu tavşancıkları seçmenin asıl nedeni budur. belki de insanların seni gerçekten tanımasını istemiyorsun.

ben daha çok etrafa sis bombası atan tiplerden biriyim. bizim benlerimiz koruyucu bir kapsül içerisinde ve birisinin içine girmesine izin vermek çok fazla güven gerektiriyor. çünkü diğer kişi ayrılırsa o zaman yanında bir parçanı da götürüyor. ve ölüyorsun. en azından bir parçan. tehlikeli bir şey. oldukça tehlikeli; fakat aynı zamanda çok da güzel. sen diğerine yakınlaştığında artık yalnız olmuyorsun. biz yalnız doğduk, yalnız ölürüz; ama sonra şu anlar var: partnerinle birlikte olduğun anlar. onun yanındayken hissettiklerin. sanki evren senin etrafında dönüyormuş gibi hissedersin. ve sen başka hiçbir yerde olmak istemezsin. kesinlikle doğru yerdeymişsin gibi hissedersin. o "evde olma" hissi. eve vardığın hissi. o an, âşık olduğumu anladığım zamandır. gerçekten âşık.

ve yine de evliliklerin yarısı boşanmayla sonuçlanıyor. boşanmanın en yaygın sebebi nedir biliyor musun? cinsel hayal kırıklığı ve sadakatsizlik. bu hiç şaşırtıcı değil. en fazla on yıl sonra arzu biter. ve bir evlilikle ömür boyu birbirinize zincirlenirsiniz. jeanne moreau'nun bu konuda ne dediğini biliyor musun? "uzun ilişkilerde seks, tekrarların prömiyerlere benzemesi sanatıdır." evet, yapay penis ve fantezi teknikleriyle üç yıl daha kazanabilirsin. fakat sonra bundan da bıkarsın.

evlilikte sadakat aslında katolik kilisesi tarafından icat edildi. daha önceki kültürlerde yoktu. ne babillilerde, ne yunanlılarda ne de romalılarda vardı. neden hristiyanlar onu icat etti? filistin'deki aşırı nüfus yüzünden. dini metinlerdeki kuralların çoğunun pratikte bir nedeni vardır. örneğin galyalılarda kondom ya da kürtaj yoktu. bu yüzden bekaret sadakatini icat ettiler ve boşanmayı yasakladılar. insanlar daha az seks yaptı, kadınlar daha az gebe kaldı ve bu o kadar çok işe yaradı ki bunu yeni ahit'e yazdılar. 2 bin yıl önce filistin’de insanlığın yarısı cinsel olarak engellendi; çünkü kondomları yoktu.

birbirine her şeylerini veren, daima birbirlerinin yanında olan iki kişiden daha güzel olan bir şey var mıdır?

seks el sıkışmak değildir. bu cinsel ilişki, bu kutsal bir duygudur. yine de halkın %80'i etrafta düzüşüyor. en azından dürüst olmak daha iyi değil midir? sizi tüm bu dramalardan kurtarır. yatağa bir başkasıyla girebilirsiniz ve hâlâ birbirinizin yanında olabilirsiniz. acıtan seksin kendisi değil yalan ve aldatmadır.

böyle yapan yaşlı bir çift tanıyorum: dolaplarında ahşap bir kase var. ikisi de kullanıyor. ne zaman onlardan biri başkasına gitse evlilik yüzüğünü oraya koyar ve diğeri bunu bilir. onlarca yıldır çok mutlular.

eski romalılar çok iyi bir sisteme sahiptiler. sabit aileleri vardı ve harika seks yapıyorlardı. çünkü dışarıda sevgilileri vardı. adamın da, kadının da. "çocuklarımıza istikrarlı bir yuva vereceğiz ama bunun bizi cinsel olarak öldürmesine izin vermeyeceğiz." diye düşündüler. böylece istedikleri zaman ve kimi isterlerse onunla seviştiler. bence bu oldukça dürüst bir anlaşma. ben herkesin herkesi becermesi gerektiğini söylemiyorum. sadece devlet ve din çekirdek aileleri benimsiyor diye tek eşliliğe tutunmamamız gerektiğini söylüyorum.

bilirsin, her şeyin geçici olduğu düşüncesi sadece üzücü değildir. aynı zamanda rahatlatıcıdır da. bence bir ilişkide anlaman gereken en önemli şey bu. benimlesin, ama benim değilsin. kimse kimsenin sahibi değil. ve sadece, yarın her şeyin bitebileceğini kabul edersem mutlu olabilirim.

sevda sözü

hüseyin rahmi gürpınar

hanımefendi!

kadınlarımızın cehalet ve saflıklarını dünya bilir. fakat ne yazık ki size uzun bir bilgelik dersi vermeye ne bende cesaret ne de böyle bir dersten faydalanmaya sizde yatkınlık var. dünyada ölümsüz olarak yaratılmış hiçbir şey yoktur. bütün her şey değişir ve ölümlüdür. sevgiyi evrenin bu genel kuralının dışında tutmaya uğraşmak budalalık eseridir. bu âlemde ömrünü tek muhabbete bağlayarak geçirmiş bir adam yokken bazı sevdalılar bu olmazlığı olacak hale sokmak için beyhude bir çabayla şaşkınlaşırlar.

siyasi partilerde bile insanların en ahmakları daima muhafazakâr kalmak isteyenlerdir. değişmeli, değiştirmeli. evrenin her şeyde gösterdiği değişiklik gidişine uymalı. hayatın böyle en basit kurallarını bilmeyenler yaşamakta çok sıkıntılarla karşılaşırlar.

biz birbirimizi sevdik. başlayan bir şeyin sonunun olması doğaldır. her eylem nehirler gibi bir kaynaktan bir yere doğru akar. bu sevda cereyanı da tabii sona erişti. şimdi yine el ele, sevgi bağıyla bağlı olarak ters bir hareketle kaynağa dönmek hevesini göstermek, küle dönmüş bir ateşin tekrar parlamasını beklemek gibidir.

sevda sözünde durmak tabiatın itmesiyle gerçekleşir. gereken kıvama gelince yine tabii olarak dağılır. zorla sevdaya kalkışarak birtakım facialara neden olanlar işte bu hakikati, bu tabii kuralı anlayamamış tulumbacı yaratılışlı cahillerdir. sizi de kendimi de bu takımdan sayacak kadar aşağılık göremem.

imza
malum kişi (bedri)