#adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.02.2022

piyasa kuralı

michel houellebecq

cinsellik bir sosyal hiyerarşi sistemidir.

bizim toplumlarda seks, bal gibi de paradan tamamen bağımsız, ikinci bir ayrımcılık sistemini temsil ediyor; en azından aynı derecede acımasız bir ayrımcılık sistemi gibi işliyor. zaten bu iki sistemin etkileri kesinlikle eşdeğer. tıpkı sınırsız ekonomik liberalizm gibi ve benzer nedenlerle, cinsel liberalizm de mutlak yoksullaşma olguları üretiyor. bazıları her gün aşk yapıyor; bazıları hayatlarında sadece beş altı kez yapıyorlar ya da hiçbir zaman yapmıyorlar. bazıları onlarca kadınla aşk yapıyor; bazıları hiçbir kadınla.

"piyasa kuralları" denen şey işte bu. serbestliğin yasak olduğu bir ekonomik sistemde, herkes iyi kötü yerini bulur. zinanın yasaklandığı bir cinsel sistemde herkes iyi kötü bir yatak arkadaşı edinir. tamamen liberal bir ekonomik sistemde bazıları hatırı sayılır servetler elde eder; bazılarıysa işsizlik ve sefaletten çürür. tamamen liberal cinsel sistemde bazıları değişken ve heyecan verici bir erotik yaşama sahiptir, bazılarıysa mastürbasyona ve yalnızlığa mahkumdur.

ekonomik liberalizm savaş alanının genişlemesidir, her yaşta ve toplumun her katındaki savaş alanının genişlemesidir.

bazıları iki tabloda da kazançlı; bazılarıysa ikisinde de kaybediyor. şirketler, diplomasını yeni almış bazı gençleri paylaşamıyor; kadınlarsa bazı genç adamları paylaşamıyor; kargaşa ve heyecan çok büyük boyutlarda.

5.10.2021

hak

sevan nişanyan

hak kavramı insanı insan yapan en önemli özelliktir. bazı şeyler doğrudur, bazı şeyler yanlıştır. bu duygu, insanı hayvandan ayıran en temel özelliktir. bu duyguya sahip olduğun ölçüde insanlaşırsın. bu duygu yoksa eğer, köle sayılırsın. köle nedir? köle, sadece çıkarına göre veya korkusuna göre hareket eden kişidir. "korkuyorum, şimdi patron laf eder, o yüzden öyle değil böyle diyeyim." der. öyle yaptığın zaman insanlık vasfını kaybetmiş olursun. türkiye'deki insanların ezici çoğunluğu, ancak ve ancak arkalarında bir kalabalık varsa kendilerini haklı hissedebiliyorlar. yani güç eşittir hak anlamına geliyor bu. dolayısıyla gerçek anlamda bir hak duygusuna sahip değiller. yani "bir şey doğrudur, bunun aksini iddia edersem ben vicdanen mahvolurum, çarpılırım" duygusu. herhangi bir kalabalıktan bağımsız olarak, 75 milyon da bunun aksini söylüyorsa, ben bunun doğruluğuna inanıyorsam..

11.08.2021

ölüm cezası

umberto eco

eco: seni endişeli görüyorum, ey renzo tramaglino. kanun ve düzenin sağladığı huzura kendini bırakmış onca sakin mevcudiyetini sıkıntıya gark eden mesele nedir? yoksa "feminist" adıyla maruf yeni heveslerin tahrik ettiği zevcen lucia, çocuk doğurmama hakkını kullanarak seni evlilik yatağının zevklerinden mahrum mu bırakıyor? ya da lucia'nın validesi agnese hanımefendi evlatlarının yanağına fazlaca hararetli buseler tazyik ederek çocuklarının şuuraltını suyüzüne çıkarıyor da, aşırı kırılgan, mother oriented olmalarına mı yol açıyor? ya da doktor azzeccagarbugli sana partiler arası mücadelede "paralel doğruların birleşmesi" keyfiyetinden bahis etmekle, kamu ile ilgili siyasi hususlara nüfuz etme kabiliyetini mi köreltiyor? ya da don rodrigo vergi sisteminde yaptığı değişiklikle seni, paraları bankada istif eden adı gerekmez'den daha çok vergi ödemek zorunda mı bırakıyor?

renzo: beni huzursuz eden, ey asil konuğum, griso'dur. bu zat şimdi de alçaklık hususunda kendisini hiç de aratmayacak şahıslardan müteşekkil çeteler tesis etmiş ve namussuz kayıkçıların müdafaası altında, gencecik kızları kaçırıyor; maksadı, mebzul fidyeler koparmak; fidyeyi cebe atar atmaz da bu kız çocuklarını hunharca öldürüyor. bununla da kalmayıp namuslu insanlar dişlerinden tırnaklarından artırdıklarını bir kenara koyarken, o bir ipek çorap ardında sakladığı yüzüyle bu tasarrufların bulunduğu yerlere dalıyor, her şeyi gasp ve talan ediyor ve yeni rehineler almak suretiyle şehirlerimizi teröre gark eyliyor; filhakika, bugün, aklıselim hudutlarını mütecaviz cürümlere sahne olan şehirlerimizde, bir yandan şehir halkı griso karşısında korkudan titrer, iktidarsız emniyet kuvvetleri bu cürüm dalgasını frenleyemezken, bir yandan da teessür içindeki iyi ve namuslu insanlar sonumuzun nereye varacağını soruyorlar kendilerine.

bana gelince, o kadar müsamahakar ve muhabbetkar bir insan olan ben, bu toprakların yetiştirdiği en müstesna şahsiyetlerden birinin, hukuk alimi beccaria'nın -ki ölüm cezasına kanunlarında yer veren bir devletin cinayet aleyhtarı bir öğretiyi asla savunamayacağını mükemmelen ortaya koymuştu- tezlerini müdafaa eden ben, tedirginlik hissediyor ve kendime soruyorum: acaba müdafaasız vatandaşı korumak ve ona kötülük etmek isteyenleri uyarmak için böyle iğrenç suçlara karşı ölüm cezasını yeniden uygulamaya koymak gerekmez mi?

eco: seni anlıyorum, renzo. bu son derece insani bir his: gencecik kızları sevgili ana babalarından koparıp alan bu mezalim karşısında, intikam alma ve hakkını sonuna kadar müdafaa etme fikri kendiliğinden doğar. ben de bir babayım ve sık sık soruyorum kendime, çocuğumu öldüren meçhul caniyi, emniyet kuvvetlerinden evvel ele geçirme fırsatını bulsam ne yapardım diye.

renzo: söyle! ne yapardın?

eco: en başta onu öldürmek gelirdi içimden. ama uzun bir işkencenin, had safhadaki acımı çok daha iyi dindireceğini düşünerek bu dürtümü frenlerdim. onu emin bir yere götürür ve işe adamın hayalarını burmakla başlardım. bilahare tırnaklara geçer, tırnaklarının arasına bambu yongaları sokardım, rivayete göre zalim şark milletleri bu yöntemi tatbik ediyormuş. bunu müteakiben kulaklarını koparır, kafasına elektrik yüklü tellerle işkence yapardım. ve nihayet bu dehşet ve kan banyosundan sonra, acımın, yatışmadıysa da, vahşete doymuş olduğunu düşünürdüm. sonra zihnimin geçmiş günlerdeki huzur ve muvazenesine asla kavuşamayacağını bilerek kendimi kadere terk ederdim.

renzo: bak, işte sen de..

eco: evet; ama vakit kaybetmeden kolluk kuvvetlerine teslim olurdum, beni zincire vurup benzeri biçimde cezalandırsınlar diye; çünkü bu durumda ben de yapılmaması gereken bir şeyi yapmış, bir insanın hayatına son vermekle bir suç işlemiştim. gerçi suçumu hafifletici nedenler yok değildi. çocuğu hunharca öldürülmüş ve çektiği acıyla neredeyse delirmenin eşiğine gelmiş bir babaydım; dolayısıyla cezamın kısmen bağışlanmasını dileyecektim. ama devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemezdim; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet. 

renzo: bu tartışmalara aşinayım. ölüm cezasının tekrar yürürlüğe koyulmasını, zorbalığın hüküm sürdüğü günleri yeniden tesis edebilmek amacıyla, şiddete dayalı düzenin çığırtkanlığını yapan birtakım müphem şahıslar talep etmişlerdir. lakin birkaç gün önce memleketin en mühim gazetelerinden birinde ciddi bir filozofun uzun ve serinkanlı bir makalesini okudum; üstat meseleyle ilgili muhtelif bakış açılarını bihakkın gözden geçirdikten sonra, hani istemiyormuş da ağzından kaçırmış edasıyla şunu soruyor kendisine: böyle ağır cürümler karşısında, vatandaşların huzur ve müdafaası için, devlet yetkisini kullanarak, daha yüksek cezalar verilmesi hakkını yeniden tesis edemez mi? gerçekten de ölüm cezası en azından caydırıcı bir değeri haizdir; daha doğrusu öteki art niyetli insanlarda korku uyandırır; oysa eğlenceli ıslahların ve kolay firarların yatağı günümüz hapishaneleri hiç kimseyi cinayet işlemekten alıkoyacak güçte değil artık.

eco: insanları ölüm cezasına ikna etmeye yönelik bu tarz muhamekeleri daha önce de işittim. ama belki sen hepimize, hatta ölüm cezasının yeniden yürürlüğe koyulmasını isteyen mütefekkirlere de hocalık etmiş olan bir başka filozofu tanımıyorsun. kant namıyla maruf bu zat, insanların araç olarak değil, her zaman amaç olarak kullanılmaları gerektiğini belirtmişti.

renzo: çok asil bir düşünce. 

eco: kesinlikle öyle. ben veli'yi ikaz etmek için ali'yi öldürürsem veli'yi ikaz etmek için ali'yi araç olarak kullanmış olmaz mıyım; velev ki maksadım tüm öteki insanları veli'nin muhtemel arzularına karşı müdafaa etmek olsun. ve veli'ye mesaj vermek için ali'yi kullanmak caiz ise adolf'a sabun üretmek için samuel'i kullanmak neden caiz olmasın? 

renzo: mamafih arada bir fark var. ali bir suç işlemiştir ve intikam maksadıyla değil; fakat eşitlikçi adalet anlayışı açısından, suçuyla orantılı bir cezaya çarptırılması hakka uygundur. samuel masumdur. oysa ali suçludur.

eco: o halde sen ali'nin veli'ye ders vermek maksadıyla öldürülmesi gerektiğini değil de basit bir dille ifade edersek başkalarına cefa çektirdiği için ali'ye de cefa çektirilmesi gerektiğini düşünüyorsun. 

renzo: her ikisi birden. benim ali'yi araç olarak kullanma yetkim var; çünkü artık kendi adına bir amaç olarak mütalaa edilme hakkını kaybetmiş bulunan ali'nin ölümü, başka ölümlerin önüne geçilmesine ve başkalarına cefa çektiren kişinin kendisinin de cefaya maruz kalacağını herkesin bilmesine yarayacaktır. devlet adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. ve eğer can güvenliğini teminat altına almak için mücerret, katı ve yüce kısas yasası faydalı ittihaz ediliyorsa varsın gelsin, başımızın üstünde yeri var; çünkü bu yasa kadim hikmetin tohumlarını içerir. devletin kısası intikam değil, geometridir. 

eco: kadim hikmeti küçümsemiyorum. şimdi söyle bana ey renzo: mademki sen kanun hakkında son derece ciddi ve de fevkalbeşer bir vukufu haizsin ve mademki devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme eylemini cinayet değil, adaletin hakça dağıtılması olarak mütalaa ediyorsun, devlet kura veyahut rotasyon usulüyle seni, bir caninin hayatına son vermek üzere seçseydi, bu vazifeyi kabul eder miydin? 

renzo: kabul etmezdim diyemem. ve ruhum da huzur içinde olurdu. ölüm cezasının lüzumlu olduğunu iddia eden her şahıs, cemiyet kendisinden talep ettiği anda, bu vazifeyi ifaya hazır olmalıdır. 

eco: imdi söyle bana, cinayet dışında bir o kadar iğrenç ve dehşet verici suçlar yok mu? oğlunu öldürmek yerine, insafsızca ırzına geçen ve çocuğunun hayatı boyunca bir daha düzelemeyecek bir ruh hastası olmasına yol açan kişinin yaptığına ne ad verirdin? 

renzo: cinayete eş, belki de daha ağır bir suç bu. 

eco: devletin kısas prensibi yürürlükte olduğu sürece, kanunun gereklerine bağlı kalarak bu kişiye hem de aynı insafsızlıkla livata uygulamak gerekmez mi? 

renzo: şimdi sen hadiseyi bu şekilde ortaya koyduğunda, elbette gerekir diye düşünüyorum. 

eco: eğer devlet doğrudan veyahut rotasyon usulüyle seni seçmiş ve bu şahsa zorla livata uygulama vazifesini sana vermiş olsa böyle bir vazifeyi yerine getirir miydin? 

renzo: daha neler! beni seks manyağı sandın galiba? 

eco: yoksa sen bir cinayet manyağı mısın? 

renzo: aklımı karıştırma şimdi. ben sözünü ettiğin bu son eylemin bende sıkıntıya ve tiksintiye yol açacağını söylüyorum. 

eco: halbuki öteki cezayı icra etmek hoşuna gider, sende sadistçe bir zevk uyandırırdı, öyle mi? 

renzo: söylemediğim bir şeyi söyletme bana. ölüm cezasını infaz etmek herhangi bir zarara uğratmıyor beni; oysa tiksindirici bir eylemi yerine getirmek beni rahatsız edecek ve acı çekmeme yol açacaktır. bir mücrimi cezalandırmak için kendime zarar vermemi bekleyemez devlet benden. 

eco: başka bir deyişle, araç olarak kullanılmak istemediğini söylüyorsun bana. 

renzo: haşa istemem! 

eco: mamafih yaşayan bir insanı öldürmek suretiyle onu başkalarına ders vermede bir araç olarak kullanabileceğini söylüyorsun. 

renzo: evet; ama söz konusu şahıs cinayet işlemekle öteki insanlardan daha az insan olduğunu ortaya koymuştur. sence de öyle değil mi? 

eco: hayır. beni rahatsız eden olgu da bu zaten: cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kimseler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır. tezat içinde değil mi bu kimseler? 

renzo: bu söylediklerinden sonra büsbütün karıştı aklım. peki meşru müdafaaya ne diyeceksin? 

eco: burada biri karşısındakini kendi aracı durumuna indirgemeye çalışan, öteki ise bu zorbalığı ortadan kaldırmak zorunda olan iki şahıs söz konusudur. mümkünse mağdur durumdaki kişi, ölüme meydan vermeden sonuca ulaşmalıdır; ama başka çare yoksa şiddete şiddetle karşılık verecektir. ve bu durumda, masumun hakkı suçlunun hakkından üstün tutulmalıdır.

ama devlet suçluyu idam ettiğinde, onu suç işlemekten alıkoymak gibi bir amaçla yapmış değildir bunu; tekrar ediyorum, idam ettiği kişiyi salt bir araç olarak kullanmıştır. ve bir kez bir insan ötekilerden daha az insan olduğu gerekçesiyle araç olarak kullanıldığında, devletin varlığını borçlu olduğu toplum sözleşmesinin temeli çöker.

kürtaj sorununun temelinde ise bir insanın öldürülmesinin caiz olup olmadığı sorusu yatmaz; sorun daha ziyade, ceninin bir insanla eşdeğer görülüp görülemeyeceğini ve rahmin derinliklerindeki henüz biçim kazanmamış bu varlığın şimdiden toplum sözleşmesinin yasalarına mı bağlı olduğunu yoksa onu taşıyan annenin mülkiyetinde mi bulunduğunu saptamaktır. 

ama toplum sözleşmesinin içinde yerini almış bulunan bir cani, her yönüyle, her şeyiyle insandır. bu kişinin bir başkasından daha az insan olduğunu öne sürersen yarın da ölüm cezasını savunma küstahlığında bulunanların daha az insan olduklarını öne sürebilecek ve başkalarını böyle sağlıksız düşüncelerden korumak için onların ölümünü önerebileceksin demektir. 

renzo: peki ne yapmalıyım sence? 

eco: kendine şunu sor renzo: oturduğu yerden kayıkçı mafyasını idare eden, altın sikke kaçakçılığına göz yuman ve griso'yu cinayet işleyerek para sızdırmaya teşvik eden kişi don rodrigo olmasın sakın? 

renzo: diyelim ki öyle, peki buradan çıkarmam gereken sonuç ne? 

eco: böylece şunu anlamış oluyorsun: idam sehpasındaki griso, çocuklarının hayatı için bir güvence oluşturmaz; çünkü onun idam edilmesi don rodrigo üzerinde hiçbir caydırıcı etki yaratmayacaktır. 

renzo: böyle bir etkiyi sağlayacak olan nedir? 

eco: zorbanın öldürülmesi. ama bu başka bir tartışma konusu.

19.05.2021

türkiye'de hukukçu olmak

uğur mumcu

hukukçu, bozuk düzenin çarklarına yine bu düzenin kurallarıyla karşı çıkan adamdır çağımızda. emekten ve emekçiden yana bir hukukçunun çabasıdır çağdaş hukuka kişilik veren. eskimiş kuralların yosun tutmuş kavramlarını emekçi sınıf için kullanabilen adamın hukukçuluğudur önemli olan. doğadaki ve düzendeki eşitsizliği giderebilmenin olanaklarını da vermektedir hukuk bir ölçüde.

bunun için, hukukçu olmanın bir sorumluluğu vardır türkiye'de de. "bir toplumda bir kişi haksızlığa uğruyorsa, bu haksızlık bütün topluma karşı yapılmıştır." diyen adamdır hukukçu. bir ozan, "halkın ekmeğidir adalet." diyor. [brecht] halka bu ekmeği en taze biçimde ve eşitçe verenlerdir hukukçular.

bir olağanüstü dönemde, ezilmek istenen adamların yanında yer alabilen; baskıya, sömürüye, işkenceye karşı çıkabilen hukukçulardır mesleklerine onur katanlar.

baskı döneminde, vicdanlarının emirlerini dinleyerek, başbakanların, bakanların emirlerini ellerinin tersiyle itebilenlerdir gerçek hukukçular.

sınav, yalnız hukuk fakültesinde olmuyor. sınavın büyüğü, bilgi, yetenek ve kişilik isteyeni hukuk fakültelerinin dışında gerçekleşiyor.

nice hukuk profesörleri vardır ki birer orta çağ celladı gibi, darağaçlarına yağlı ipler hazırlamışlardır. onlar, yirminci yüzyılın inanç sınavlarında, her gün yeniden sınıfta kalmaktadırlar.

bir sınav ki, sorularını tarih sorar, notunu halk verir.

27.03.2021

cinayet

etgar keret

eskiden insanlar birinin asıldığını seyretmeyi iyi bir yemeğe yeğlerdi. günümüzde insanlar katillerin öldürülmesinden eskisi gibi haz duymuyorlar. onları tiksindiriyor, kendilerini kötü hissetmelerine neden oluyor. fakat çocuk katilleri? onların peşine düşmekten hâlâ büyük haz duyuyorlar.

belki size mantıklı geliyordur. benim görebildiğim kadarıyla, bir hayat bir hayattır. maximilian sherman ve benim adil jürilerim yüzlerini çıkmaz ayın son çarşambasına kadar ekşitebilir; fakat toplumsal cinsiyet okuyan yirmi altı yaşında bulimik bir öğrenciyi ya da boş zamanlarında şiir okumayı seven altmış sekiz yaşında bir limuzin şoförünü öldürmenin, üç yaşında bir sümüklünün canına kıymaktan hiçbir farkı yoktur.

7.03.2021

adalet

halil cibran

kaynağı adalet olan bir dünya, kaynağı merhamet olan bir dünyadan daha büyüktür.

nasıl ki bir yaprak, tüm ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa, hata işleyen de sizlerin tümünün gizli isteği ve onayı olmadan hata işleyemez.

ve ey siz, doğruluktan yana olması gereken yargıçlar, dış görünüşüyle dürüst; fakat ruhen hırsız biri için nasıl bir ceza düşünürsünüz? gövdesiyle katil, ruhuyla kurban olan biri için hangi cezayı uygun görürsünüz? olay sırasında hain ve saldırgan davranmış olan, bir o kadar da incitilmiş ve öfkelendirilmiş olan birini nasıl sorguya çekersiniz? sonra, çektiği pişmanlık yaptığı hatalardan katbekat yüksek olanları nasıl cezalandırırsınız? hem, pişmanlığı tattırmak sizlerin hizmet edebilmeye uğraştığınız kanunun öngördüğü adaletin hedefi değil mi?

11.02.2021

acte gratuit

john fowles

londra'dan nefret edişim, kuşkusuz tüm büyük kentlerden nefret edişim beni sonuçta londra'dan uzaklaştırmadan önce, 1960'ların başlarında bir gün jüri görevi nedeniyle old bailey'ye çağrıldım. on iki kişi bir ensest davasında karar vermek zorundaydık. şeytani, müstehcen, iğrenç bir olaydı; hayvan pisliği içindeki bir domuz ağılı gibi sahtekârlık ve insan vahşetiyle doluydu. olayın kurbanları, hatta suçlananlar öylesine aptal ve cahildiler ki, asıl yargılanması gerekenler, kendi kültürümüzün böylesine derin çukurlara gömülmesine izin verdiğimiz için biz jüri üyeleriydik.

karardan sonra serbest bırakıldığımızda, elimde bana verilen parayla mahkeme binasının dışında kalakaldığımı anımsıyorum. ani bir karar verdim. en yakındaki büyük bir kitabevine gidecek ve bir acte gratuit gerçekleştirecektim: dayanılmayacak kadar iğrenç insan türünden olabildiğince uzak bir konuda bir kitap satın almak.

8.02.2021

adalet

pascal

güçsüz adalet iktidarsızdır. adaletsiz güç ise zorbadır.

güçsüz adalete muhalefet edilir; çünkü kötü insanlar her zaman vardır. adaletsiz güç ise itham edilir. dolayısıyla güç ile adaleti birleştirmek gerekir. bunun için de adil olanı güçlü veya güçlü olanı adil kılmak gerekir.

adalet tartışma konusudur. güç ise kolay tanınır ve tartışmaya gelmez. bu yüzden güç, adil olanın emrine verilememiştir; çünkü güç hakka meydan okumuş ve onu haksız, kendini haklı ilan etmiştir.

ve böylece, haklı olanı güçlü kılamadığımızdan, güçlü olanı haklı kıldı.

5.01.2021

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

28.09.2020

ceza

kiran desai

insanlığın hak ettiği cezanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünemiyordu bile. insan hayvana eşit değildi, tırnağı bile olamazdı. insan hayatı rezilken, kokuşmuşken, kimseye bir zarar vermeden kibarca yaşayıp giden harikulade zanlılar vardı yeryüzünde. insanın dönüşemeyeceği şey yoktu.

ne yapsanız eliniz boş kalıyordu. eşyanın adaletsizliğini giderecek bir düzen yoktu; adalette denge yoktu; tavuk çalanın yakasına yapışılır; ama büyük ve kaçamaklı suçların peşi bırakılırdı; çünkü bunlar teşhis konulup ağa takılacak olursa uygarlık denen koca yapının tümü çökerdi. milletler arasındaki canavarca anlaşmalarda işlenen suçlar, kuytu yerlerdeki iki kişi arasında tanıksız gerçekleşen suçlar, suçluların asla hesap vermedikleri suçlar. azabı dindirecek hiçbir din, hiçbir devlet yoktu.

27.02.2020

kanun önünde

franz kafka

kanun önünde bir kapıcı durur. taşradan gelen bir adam kapıcının önünde durur, içeriye girmek istediğini söyler. kapıcı ise, şu anda onu içeri sokamayacağını bildirir. adam durur, bir süre düşünür, daha sonra girip giremeyeceğini sorar bu kez. kapıcı, "belki" diye yanıtlar, "ama şimdi girmen mümkün değil."

her zaman olduğu gibi kapı sonuna dek açık durmaktadır. kapıcının bir an yana çekilmesini fırsat bilen adam, eğilerek içeriye bakmak ister. kapıcı onun hareketini fark eder, gülerek "eğer bu denli çok istiyorsan girmeyi, benim yasaklamama aldırma, içeri girmeyi dene." der. "fakat şunu da unutma: kapıcıların en zayıfıyım ama yine de epey güçlüyüm. her salonun başında başka bir kapıcı durur, her biri öncekinden güçlüdür. üçüncü kapıcıyı görünce benim bile ödüm patlar."

taşralı adam böyle zorluklarla yüz yüze geleceğini öngörmemiştir. kanun kapısının herkese, hem de günün her saatinde açık olması gerektiğine inanmaktadır. ne var ki, kapıcıyı alıcı gözle inceler, giydiği kürk paltoyu, sivri iri burnunu, uzun fakat seyrek kara tatar sakalını görür, girmesine izin çıkıncaya kadar beklemesinin daha akıllıca olacağına karar verir sonra.

kapıcı ona bir tabure verir, kapının tam yanına oturur. günlerce, aylarca orada oturur adam. sık sık içeriye girmesine izin vermesi için kapıcıya yakarır, usandırır onu. kapıcı onu ufak sorgulamalardan geçirir, nereden geldiğini öğrenmek ister, daha pek çok şey sorar, ne var ki, bunların büyük adamların çevrelerine yanıtlarıyla ilgilenmeksizin yönelttikleri sorulardan farkı yoktur. her sorgulamanın sonu, kapıcının izin isteğini bir kez daha geri çevirmesiyle gelir. 

yolculuğuna çıkarken, gerekli olabilir diye yanına aldığı ıvır zıvırın tümünü, ucuz pahalı bakmadan elinden çıkarır adam, niyeti kapıcıyı rüşvet vererek kandırmaktır. kapıcı da kendisine sunulanları memnuniyetle kabul eder, beri yandan, "başvurmadığım yöntem kaldı mı diye üzülmemen için, sadece sonradan hayıflanmayasın diye alıyorum bunları." der adama.

taşralı adam yıllar boyunca, neredeyse hiç ara vermeden kapıcıyı izler. diğer kapıcıları unutmuştur artık, içeri girmesine tek engel olarak bu kapıcıyı görmektedir. onunla karşılaşmasını düzenleyen yazgısına beddualar okur ilk yıllarda, yaşlandıkça kendi kendine söylenme huyuna kapılır, gitgide çocuklaşır, en sonunda, yıllar boyu gözlediği kapıcının kürk yakasındaki pirelerden içeriye girmek için yardım dilenmeye başlar. gözlerindeki ışık söner, çevresindeki ışığın mı azaldığını yoksa gözlerinin mi göremediğini ayırt edemez olur. yine de, karanlığın içinde bir parıltı, tüm göz alıcılığıyla kanun kapısından dışarı vuran bir parıltıyı ayırt etmeye başlar.

ömrünün sonundadır adam, kapının önünde geçirdiği yıllarda edindiği deneyimler toplanıp tek bir soru oluşturmuştur. taş kesmiş bedeniyle doğrulamadığından, el edip kapıcıyı çağırır. taşralı adam yıllar içinde yaşlanıp küçüldüğünden eğilmek zorunda kalır kapıcı: "neymiş öğrenmek istediğin?" diye sorar adama, "bitmek bilmedi isteklerin!"

adam, "bildiğimce, bu kapıdan girebilmek için herkes çaba gösterir. nasıl oldu da bu kadar yıl, benden başka tek bir kişi içeriye girmeye çalışmadı?"

taşralı adamın ölüm sağırlığıyla duymaz olan kulaklarına işittirebilmek için bağırır kapıcı: "neden senden başkası içeri girmek istesin, sadece senin içindi bu kapı. gidip kapatmanın zamanı geldi artık."

9.04.2019

cehalet

hüseyin rahmi gürpınar

bu yüzyılın ilerleyen düşünceler şelalesinin cereyanına az çok zıt düşecek düşünce besleyenlerin cümlesi benim gözümde gericidir.

bugünkü milletlerin en uygarlarında bile birer ceza kanunları, meclisleri, zindanları, cellatları vardır. insanlar henüz buna benzer cezalardan vazgeçecek dereceye yaklaşamamışlardır.

ilerici her fikrin bir uygulama yeri bulması için zaman ve mekan koşulları dikkate alınır. insanların geneli, daima yüksek düşünen küçük bir bilgin güruhuna oranla fikren pek geride bulunduklarından yeni bir fikir her ne kadar faydalı da olsa çok çabuk taraftar bulamıyor. her yerde halkın bu cehaleti o derecededir ki düşünürler, bilginler her düşündüklerini doğruca söylemekten bile çekinerek sözlerini daima halkın düşüncelerinin gidişine ılımlı düşecek şekilde söylemek mecburiyetinde bulunuyorlar.

özgürlük kelimesi hiçbir millette gelenek sayılacak bir noktaya henüz erişemedi. birçok konuda özgürlük söz olarak vardır, maddeten değil. özgürlüğümüzün her bir adımını kanuni bir engel kapatıyor. bunun pek farkında değiliz. kanun başkasının hukukuna saldırı sırasında varlık ve hakimiyetini ispat etmelidir. tabiat insanların keyfi baskılarının hizmetkârı değildir. kendi kanunlarına aykırı olan şeyleri reddederler ve daima iradeleri galip gelir.

6.03.2019

adalet

ernesto sabato

eğer, himalaya'ya çıkan bir adamla yemek yiyorsan, çatalı tutuşunu yeterince gözlemleyince onu eşitin ya da üstünün sayma eğilimine kapılırsın; bu yargıya varmak için ileri sürülenin himalaya'ya çıkış olduğunu, yemek yiyiş tarzı olmadığını unutarak. bu cinsten küstahlığı binlerce kez affetmen gerekecek.

gerçek adaleti, yalnızca alçak gönüllülük ve duyarlılık, açıklık ve cömert bir anlayışla donanmış istisnai varlıklardan görebilirsin. şu kıskanç sainte-beuve, o stendhal soytarısının asla büyük bir eser yazamayacağını iddia ettiğinde balzac aksini söyledi. ama bu doğal: balzac insanlık komedyası'nı yazmıştı ve öbür beyefendiyse adını hatırlamadığım bir romancık. saint-beuve'a benzeyenler brahms'a güldü. oysa schumann, muhteşem schumann, bahtsız schumann, çağın müzisyeninin doğmakta olduğunu iddia etti.

paradoksal görünse de, hayranlık duymak için büyüklük gerekir. işte bunun içindir ki bir yaratıcının çağdaşları tarafından tanınması durumu pek gerçekleşmez: neredeyse hep bir sonraki kuşak ya da en azından bir tür çağdaş sonraki kuşak, yani yabancı olan, uzaklarda olan, onun giyim kuşamını görmeyen okurlar tarafından tanınır. bu stendhal ve cervantes'in bile başına geldiyse, evinin yakınlarında yaşayan sıradan bir tanıdığın dedikleri yüzünden nasıl yılgınlığa düşebilirsin? proust'un ilk cildi çıktığında (andre gide elyazmalarını çöpten çıkardıktan sonra), henri ghéon adında biri, bu yazarın "bir sanat eserinin tam anlamıyla aksi olan şeyi yapmakta, asla tamamlayıcı ve birleştirici olmayan ek bir tabloda, manzaraların ve ruhların devingenliği konusundaki izlenimlerinin bir envanterini, bilgilerinin dökümünü yapmakta gözükara davrandığını" yazdı. aslında bu kibirli eleştiri, proust dehasının hemen hemen esasıdır. evrensel adalet bankası, brahms'ın, piyano ve orkestra için birinci konçertosunu icra ettiği o ilk gecede hissettiği, hissetmesinin kaçınılmaz olduğu acıyı ne şekilde telafi edebilir ki? hani şu ıslıkladıkları ve yuhaladıkları gecenin acısını? yalnız brahms değil, discépolo'nun tek bir mütevazı şarkısının ardında, ne büyük bir acı, ne büyük bir birikmiş hüzün, ne büyük bir yıkım vardır.

fakat -insanlık durumu ne kadar garip- yalnız ve önemsiz ve başarısız olanlar bu sefil duyguları çekmez. lope, don quijote'un hayatında okuduğu en kötü kitap olduğunu ilan etmemiş miydi? goethe, üçüncü sınıf şairleri (kıskandığı ruhları da, sıralamasında bunların daha altına koyuyordu) överken kendisi kadar önemli şairler konusunda sessiz kalmıyor muydu?

hiç kimse sana geleceği garanti edemez. gelecek kimi zaman üzücüdür: başarısız olursan üzücüdür; çünkü başarısızlık her zaman acı vericidir ve sanatçı söz konusu olduğunda trajik olur; başarırsan da üzücüdür; çünkü başarı bir tür bayağılıktır, bir yanlış anlaşılmalar toplamı, devamlı bir yıpranmadır; kamuya mal olmuş adam olarak adlandırılan şu pisliğe dönüştüğünde, haklı olarak (haklı mı?) bir delikanlı, (senin başlangıçta olduğun gibi biri) suratına tükürebilir. bu haksızlığa da tahammül etmek, çalışıp çabalamak, domuz ahırında çalışan bir heykeltıraş gibi eserini üretmeyi sürdürmek zorunda kalacaksın. pavese'yi oku:
"içini kendi kendine tümüyle dökmüş olmak.. çünkü yalnızca kendi hakkında bildiğini boşaltmadın; aynı zamanda kuşkularını ve tahminlerini de, yani ürpertilerini, hayallerini, bilinçsiz hayatını da boşalttın. ve bunu, katlanılan bir çaba ve gerilimle, ihtiyat ve ürpertiyle, buluşlar ve başarısızlıklarla yapmış olmak. bütün hayat bu noktada yoğunlaşacak şekilde yapmış olmak ve bunu insani bir işaret, bir söz, bir mevcudiyeti buyur etmiyor, yüreklendirmiyor gibi yapmış olduğunu kabul etmek. ve soğuktan ölmek, çölde kendi kendine konuşmak, bir ölü gibi gece gündüz yalnız kalmak."

ama tabi, birden o sözü işiteceksin -şu anda, bulunduğu yerden pavese'nin bizimkini işittiği gibi- öbür adadan senin haykırışlarını işiten bir varlığın, senin hareketlerini anlayacak, senin şifreni çözebilecek birinin arzulanan varlığını, beklenen işaretini duyacaksın. işte böylece devam etmek için gücün olacak, bir an için domuzların homurtusunu duymayacaksın. geçici bir an da olsa, sonsuzluğu hissedeceksin.

kim bilir ne zaman, hayal kırıklığının hangi anında brahms, birinci senfonisinin ilk bölümünde işittiğimiz o melankolik trompetleri çaldırmıştır. cevap geleceğine inancı yoktu belki; çünkü bu esere tekrar dönmek için 13 yıl (on üç yıl!) geçmesi gerekti. umudunu kaybedecek, birisi suratına tükürecek, arkasından güldüklerini duyacak, kaçamaklı müphem bakışların uyarı olduğunu düşünecekti. fakat trompetlerin o çağrısı zamanları aştı ve birden, sen ve ben, karabasanlarla tükenmiş, işitiyoruz onları ve o bahtsıza borçlu olduğumuzdan, onu anladığımızı gösterecek bir işaretle cevap vermemiz gerektiğini anlıyoruz.

4.02.2019

tiran

stefan zweig

tek bir kişi, kitleyi coşkuya sürükleyebilir; ama bir kez zincirlerinden boşalmış olan coşkuyu geri döndürmeyi hemen hiçbir zaman başaramamıştır. sözlerini ufak bir aleve üfleyen, bundan yıkıcı bir yangının doğacağının bilincinde olmalıdır; tek bir yaşama, düşünme ve inanç biçimini geçerli ilan eden, böylece dünyayı bölünmeye, başka her düşünme ve yaşam biçimine karşı ruhsal düzeyde ya da savaş alanlarında yürütülecek bir savaşa itmenin sorumluluğunu da yüklenmelidir.

her düşünce tiranlığı, insanlığın düşünme özgürlüğüne karşı açılmış bir savaştır ve bu nedenle de erasmus gibi bütün düşünceler için en yüksek düzeyde bir sentez, tüm insanlığa ortak bir uyum arayan biri, düşüncedeki her türlü tek yanlılığı, körü körüne anlamak istemeyişi kendi uzlaşma düşüncesine yöneltilmiş bir saldırı olarak görmek zorundadır. bundan ötürü hümanist yetiştirilmiş ve hümanist düşünceli insan, kendini hiçbir ideolojiye adamamalıdır; çünkü bütün düşünceler, özleri gereği hegemonya kurmak peşindedirler; bir hümanist hiçbir partiye bağlanmamalıdır; çünkü bir partiden olan her insanın görevi yanlı görmek, yanlı duymak ve yanlı düşünmektir. bir hümanist, düşünme ve eylem özgürlüğünü her durumda korumalıdır; çünkü özgürlük olmaksızın adalet, yani bütün insanlığın en yüce ideal sayması gereken tek düşünce gerçekleşemez.

1.08.2018

cumhuriyet

francesco sorti / rita monaldi

dünyanın cumhuriyetleri özellikle dört şey üzerinde durur. bunlardan birincisi dindir. dinin olmadığı yerde tanrı korkusu yoktur. tanrı korkusunun olmadığı yerde ise adalet bulunmaz. adaletin olmadığı yerde huzur yoktur. huzurun olmadığı yerde de birlik olmaz. ve eğer birlik yoksa bütün davranışlarımızın bağlı olduğu tanrıdan korku da duymayız. ikincisi adalettir. adalet ile yoldan çıkanlar cezalandırılır, iyi olanlar ödüllendirilir. ve adalet yoluyla huzur ve barış korunur. bu da cumhuriyetlerin ayakta kalması için en önemli noktadır. üçüncüsü huzur ve barıştır ve bunlar olmazsa cumhuriyetler yaşayamaz; çünkü huzurun olmadığı yerde birlik yoktur. en sonuncu ve en önemli konu ise işte bu birliktir. o olmadan din zayıf, adalet huzursuz ve barış güçsüz olacaktır. bu nedenle cumhuriyette birlik olmazsa dine önem verilmez, adalet uykuya dalar ve barış yok olur.

16.06.2018

mülkiyet

thomas hobbes

cicero, bir kamu davasında, bütün mülkiyeti toplum yasasına bağlar. toplum yasası terk edilirse, demiştir; veya özenle korunmazsa, hele hele yok edilirse, insanın atasından almayı veya çocuklarına bırakmayı güvenle bekleyebileceği hiçbir şey kalmaz.

ayrıca, toplum yasasını kaldırın, hiç kimse neyin kendisine, neyin başkasına ait olduğunu bilemez. öyleyse, mülkiyetin başlaması, ancak onu temsil eden kişinin eliyle bir şey yapabilen devletin bir sonucu olduğuna göre, sadece egemenin işidir; ve egemen güce sahip olmayan hiç kimsenin yapması mümkün olmayan yasalarda yer alır.

4.03.2018

omerta

mario puzo

"mafya," arapçada, "sığınak" anlamına gelir ve sicilya diline, müslümanlar ülkeyi onuncu yüzyılda yönetirken geçmiştir.

sicilya halkı, tarih boyunca romalılar, papalık, normanlar, fransızlar, almanlar ve ispanyollar tarafından acımasızca baskı altında tutuldu. hükümetleri, yoksul çalışan sınıfı köleleştirdi, emeklerini sömürdü, kadınlarına tecavüz etti, liderlerini öldürdü. zenginler bile talan ve zulümden kurtulamadı. kutsal katolik kilisesinin ispanyol engizisyonu, muhalif oldukları gerekçesiyle mal varlıklarına el koydu. ve bu yüzden "mafya", intikamcıların gizli örgütü olarak yayıldı. kraliyet mahkemeleri, bir çiftçinin karısına tecavüz eden bir norman soylusunu cezalandırmayınca, köylüler çetesi onu öldürdü. polis şefi, küçük bir hırsıza, cassetta ile işkence ettiğinde, polis şefi de öldürüldü. nispeten iradesi güçlü köylüler ve yoksullar halkı savunmak için organize bir şekilde örgütlendiler ve gerçekte, ikinci ve daha güçlü bir hükümet oluşturdular. öyle ki, artık düzeltilecek bir hata olduğunda, insanlar resmi makamlara değil, probleme arabuluculuk eden yerel mafya liderine gitmeye başladılar.

bir sicilyalının işleyebileceği en büyük suç, yetkili makamlara, mafya tarafından yapılan herhangi bir şeyle ilgili herhangi bir bilgi vermekti. sessiz kalırlardı. ve bu sessizlik, omerta olarak adlandırıldı. yüzyıllar boyunca süren uygulama, kişinin kendisine karşı işlenen bir suç hakkında bile polise bilgi vermemesine kadar genişledi. halkla, mevcut hükümetin yasa uygulayıcıları arasındaki bütün bağlar kesildi, öyle ki küçük çocuklara dahi, yabancı birine köye giden en basit yolu ya da birinin evini bile söylememesi öğretildi. mafya'nın sicilya'yı yönettiği yüzyıllar boyunca, huzur, öylesine belirsiz ve görünmezdi ki, yöneticiler gücünün boyutlarını asla anlayamadı. ıı. dünya savaşı'na kadar, "mafya" kelimesi, sicilya adasında asla telaffuz edilmedi.

5.02.2018

suç

jack london

maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır. bir adamın karısını eşek sudan gelene kadar dövüp onun birkaç kaburgasını kırması, kira ödeyecek parası olmadığı için yıldızların altında uyumasına kıyasla hafif bir suçtur. toplumun nazarında, varlıklı bir demiryolu şirketinden birkaç armut çalan bir delikanlı, durup dururken yetmişini aşkın bir ihtiyara saldıran genç yabaniden daha büyük bir musibettir. sanki çalışıyormuş gibi bir eve yerleşen genç kız o kadar tehlikeli bir suç işlemiştir ki, ağır şekilde cezalandırılmadığı takdirde, onun gibiler yüzünden bütün mülkiyet yapısı yerle bir olabilir. bu kız gece yarısından sonra piccadilly ve strand caddelerinde dolaşsa hem polis kendisine karışmayacak hem de kirasını ödemesi mümkün olacaktır.

18.08.2017

auschwitz

viktor emil frankl

insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

auschwitz toplama kampında fiziksel ve zihinsel yaşamın olabildiğince ilkelliğe zorlanmasına karşın, tinsel yaşamın derinleşmesi olasıydı. zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler -bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahipti- ancak benliklerinin maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. bu insanlar, çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir.

ortalama olarak, sadece yıllar boyunca o kamptan bu kampa taşınan, varoluş mücadelesinde bütün ahlak değerlerini kaybeden tutuklular yaşayabiliyordu. bu tutuklular kendilerini kurtarmak için dürüst olsun olmasın her yola, her türlü acımasız güce, hırsızlığa, dostlarına ihanete başvurmaya hazırlardı. birçok şanslı olayın ya da mucizenin yardımıyla geri dönmeyi başaran bizler biliyoruz: en iyilerimiz dönmedi.

"dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın. evrende büyük amaç diye bir şey yok. evren sadece evrendir. bugün ne yapacağın konusunda verdiğin kararda özel bir anlam yok."

2.07.2017

direniş

martin luther king

insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

acı deneyimlerimiz bize, ezenlerin ezilenlere özgürlüklerini hiçbir zaman gönüllü olarak vermediklerini öğretti.

kararlı, legal ve şiddete dayanmayan baskı olmadan eşit haklar mücadelesinde bir adım bile ileri gidemezsiniz. insanlık tarihi ayrıcalık sahibi insanların bu ayrıcalıklarından ancak çok nadiren gönüllü olarak vazgeçtikleri gerçekliğinin uzun ve trajik hikayesidir. 

tek tek bireylerin ahlaki olarak doğru olanı fark edip kendi haksız tutumlarından vazgeçmeleri mümkündür; ancak insanların bir grup olarak ahlaki duyarlılıkları, tek tek bireylerden daha azdır.

t.s. eliot: kötü bir hedef için iyi bir eylemi kullanmaktan daha fena bir ihanet yoktur.

insanı aşağılayan her yasa adaletsizdir. ırk ayrımcılığı insanın ruhunu bozduğu ve kişiliğine zarar verdiği için tüm ırk ayrımcı yasalar adil olmayan yasalardır. bu tür yasalar, yapıcılarına yanlış bir üstünlük, kurbanlarına ise yanlış bir aşağılık duygusu verir.

vicdani muhasebe sonucu haksız gördüğü bir yasayı ihlal eden ve yurttaşlarının vicdanlarını sarsmak ve söz konusu yasanın haksız olduğu konusunda gözlerini açmak amacıyla, cezayı kabullenerek hapse giren kişi, yasaya en büyük saygıyı gösteren kişidir.

iyi niyetli insanların sığ anlayışları kötü niyetli insanların mutlak yanlış anlayışlarından daha cesaret kırıcıdır. gönülsüz bir kabul, mutlak bir retten daha yanıltıcıdır.

toplumun görevi, soyulanları koruyup haydutları cezalandırmak olmalıdır, tersi değil.

ezilenler ebediyen ezilen olarak kalamaz. günün birinde içlerinde özgürlük arzusu yeşerir.

unutmayalım ki hitler'in almanya'da yaptığı her şey "yasal", macaristan'daki özgürlük savaşçılarının yaptıkları her şey ise "yasa dışı"ydı. hitler almanyasında bir yahudi'ye yardım etmek yasa dışıydı.

bizim neslimiz bir gün sadece kötülerin yaralayıcı sözlerine değil, iyilerin korkunç suskunluğuna da yerinecektir.