mizancı murat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mizancı murat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.05.2019

uzun lafın kısası

cicero: halkın selameti en yüce yasadır.

jean meslier: insanlar hayal hastalarıdır. ilaçlarına alıcı bulmak için, çıkarcı şarlatanlar, hep insanların deliliklerini, budalalıklarını sürdürmeye özen gösterirler.

nabizade nazım: bir kadının elinden her şey gelir.

samipaşazade sezai: bilinmez ki, şark'ta her hakikat kadınlar gibi örtülüdür.

mizancı murat: hareketimi şunun bunun bileceğine, diyeceğine göre ayarlamıyorum. vicdanımın hükmü onu icap ettiriyor.

şemsettin sami: şu kadınları insan kafese kapasa da fayda yok, zapt olunamazlar.

ahmet mithat efendi: insanoğlunun yaratılışının gereğidir; insan kendi mutluluğundan yalnız kendinin haberdar olmasıyla kanaat etmez, herkesi de haberdar etmek ister.

direktör ali bey: bir memleketin büyümesi ahalisinin çoğalmasına ve ahalinin çoğalması da ticaret ve zanaatın varlığına bağlıdır. bu servet sebeplerine sahip olan bir şehir mutlaka büyür ve kale içinde bulunması büyümesine asla engel olmaz.

namık kemal: kendinden başka gönlümde bir şey bırakmadın.

safveti ziya: genç kızların yerleşmiş hiçbir tabiatları yoktur. onlar için her gün, her saat yeni bir şey hazırlar. bugün neşeli, yarın mahzundurlar. şimdi hayattan bezgin görünürlerken biraz sonra hayata dört elle sarılırlar. her defasında da "ne yapalım, tabiatımız böyle!" diyerek kendilerini anlatmak isterler. sözün kısası, genç kızlar saygıya ve sevgiye değer oldukları kadar sakınılacak, çekinilecek varlıklardır. başkalarına karışmam; fakat ben onlardan pek korkarım.

nabizade nazım: izdivaç muhabbetin mezarıdır.

recaizade mahmut ekrem: kadınlar çok muzırdırlar. onlar azap meleklerinin yeryüzünde ortaya çıkmış benzerleridir. bizi cennet kapısından cehenneme düşürürler.

yuval noah harari: tarihin en kesin yasalarından biri şudur: lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. insanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

2.02.2018

mansur bey'den doktor mehmet efendi'ye mektup

mizancı murat

veliler çiftliği, 17 nisan 1876

kardeşim,

milli ahlakımızın güzel vasıflarını ben övdükçe, sen "daha dur, bir kere anadolu'nun içerilerine kadar gidip bir müddet otur, yabancı nüfuzunun tesirlerinden uzak kalmış kasaba ve köylerimizde yaşayan halkın ahlak ve davranışlarına dikkat et, ancak o vakit osmanlı milletinin faziletlerini öğrenmiş olacaksın." derdin. pek haklıymışsın.

her zamanki sözlerinin içinde hangisinin ciddi, hangisinin şaka olduğunu ayırt etmek güçtür. bunun için ben de şu sözlerinin aksini düşünürdüm. şimdi ciddiyet ve hakikatine tamamıyla vakıf oldum. milli ahlakı inceledikçe her gün bir başka lezzet alıyorum. hükümetçe bundan daha arzu olunacak ahlakı tasavvur edemiyorum. sadakat, kanaat, metanet, tahammül, bunlarla beraber dindarca itaat ve bağlılık.. bunlar bu derece kuvvetli olarak dünyanın hiçbir tarafında yoktur.

kara cahilliğe boğulmuştur. lakin iş bilir bir rehber şu karanlık denizde yuvarlanan mehmetlerimizi en ziyade gözü açılmış bir milletin fertlerine bile örnek olacak bir hale getirebilir.

burada açtığım mektebin üç sene zarfındaki gelişmesini görsen gözlerine inanamazsın. aslında gayem köyde imzalarını atmaya muktedir birkaç adam yetiştirmekken, bizim köy çocuklarının kabiliyet ve heveslerini görünce daha büyük arzular beslemekten kendimi alamadım. çocuklar şimdi okuyup yazdıktan başka matematik, coğrafya, tarih ilimlerinin ilk bilgilerini bile öğrendiler. bu halde ben de neye karar versem beğenirsin? köylü çocuklar için bir çeşit mahalle mektebi olacak mektebimizi ziraat mektebine çevirmeye karar verdim. sakın boş bir iddia zannetme! çocukların başarıları sebebiyle bu kararım tabii şeylerden sayılır.

şu kadar ki ben yalnız olsam, bunun yarısını bile başaramazdım. hayat arkadaşımın aklı fikri hep çocukların tahsilleriyle meşguldür. anlaşılan biz başka karı kocalar gibi rahat yüzü görmeyeceğiz. sevgimiz bile rekabet şeklinde ortaya çıkmaktadır. köy kızlarını, şehir hanımlarının gıpta edecekleri hüner ve marifetler sahibi etmeyi kurmuş. önünde küçük düşmemek için beni de erkek çocuklarının gelişmeleri hususunda çareler aramaya sevk ediyor.

mektep ziraat mektebi olunda yanında bir numune çiftliği de lazım olacak. eski mandırayı numune çiftliği haline getirdim. hollanda'dan bir çiftlik müdürü getirttim. mektep binası bitmek üzeredir. ziraat derslerine eylülde başlayabileceğiz.

şu tatlı meşguliyet içinde, az çok can sıkacak bir şey varsa, o da en ziyade teşvik ve takdirlerini beklediğimiz mahalli memurların bazı yersiz hareketlerinden ileri geliyor.

vergilerin toplanmasında güçlük çekilmekteydi ve toplama işi çoğu zaman gürültüsüz bitmezdi. vergi memurları vakitli vakitsiz ve pek çok defa köylere gelip gittikleri ve her defasında köylünün sırtından epey masrafta bulundukları için, vergilerin toplanması gibi mühim bir işi kolaylaştıracak bir tedbir bulmak fikriyle bazı teşebbüslerde bulunmuştum.

veliler'e okuryazar bir muhtar tayin ettirdim. herkesin vergisini gösteren çifte koçanlar hazırlayarak yarısını vergi sahiplerine verdim, hususi bir defter teşkil eden diğer yarısını muhtarın eline teslim ettim. zaten vergileri toptan kendim verip kazaya gönderdiğim için işime tabii kimsenin karışmaması icap ederdi.

muhtar, köylülerden her birinin vergisini ne vakit ödemeye muktedir olduğunu bildiği için vaktinde başvurarak köyün vergisini sene sonundan önce tamamen topladı ve elime teslim etti. kaza muhasebesinden öğrenildiğine göre vergilerin toplanma masrafları, herhalde yüzde altı derecesini bulurmuş. böyle olduğu halde, senesi içinde toplanamayıp ertesi yıla kalan vergi miktarı epey bir yekûn tutuyor. muhtar aralıksız olarak büyük bir kolaylıkla vergileri toplamıştır. bu hizmet için yüzde kaça razı olacağını sordum:

"yüzde bir bile çoktur, efendim. emrederlerse, padişah hizmetidir, allah rızası için de yaparız." dedi.

bütün vergiler, benim tarafımdan daha mart sonunda verilmişken, tahsildarın gelip bir haftadan beri veliler'de olduğunu ve şuna buna baskı yaparak para istemekte bulunduğunu haber alarak, sırf bu iş için köye kadar inmiştim. memura durumu anlattığım vakit, ekmeğini kesmekle kendisine gadretmiş olduğumu söyleyerek beni mahçup etmeye kalkışmasın mı?

"beyefendi, günahtır! çoluk çocuk sahibiyiz. geçineceğiz. ekmeğimizden edeceksiniz!" dedi.

cevap olarak, maaş almakta olduğunu ve verginin vezneye gönderilmesinden dolayı gelmek külfetinden ve yol masraflarından kendisini kurtardığım için müteşekkir olması icap edeceğini söyledim.

"efendi! yüz elli kuruşla bu gurbet elde ben ne yaparım? vergi almak üzere biz köylere geldiğimiz vakit paradan olmayız. bilakis her gelişimizde para kazanırız. bizi geçindiren maaş değildir, bu gibi gelirlerdir. toplanan veriler ne kadar az olur, biz de köye ne kadar çok gelmeye mecbur bulunursak, biz tahsildarlar o nispette istifade ederiz. hele zamanında ödenmeyen vergiler bizim velinimetimizdir. en dar vaktinde köylüye gelirsin, baskı yaparsın, öküzünü satacağını söylersin. sonunda pazarlığa girişirsin. üç ay sonra vergisini almak üzere geleceğini bildirerek, verginin miktarına göre bir iki mecidiyeye razı olursun. üç ay sonra gelmezsin. çünkü o vakit köylüde para vardır. parasını bitireceği vakti gözetirsin. öyle bir vakitte damlarsın ki evvel bir aldınsa bu mutlaka iki almanın yolunu bulursun. efendi, işte bunlar olmazsa biz açlıktan ölürüz."

kardeşim! şeytanın bile aklına gelmeyecek olan şu kaideleri izah eden memur, bir sıkılma alameti bile göstermedi. beni çiftlik sahibi, köylülerden farklı, yani memurlar derecesinde bir şey bildiği için arkadaşla hasbihal edercesine bunları bana anlattı. nihayetinde de "siz de köylülerin vergilerini babanızın hayrı için vermediniz ya? elbette iki misli olarak geriye alıp kârlı çıkacaksınız. bu halde bizim hissemizi de unutmamanız lazımdır." dedi.

herifi kovdum ve kaymakama şikayet yazısı gönderdim. cevap alamayınca bir münasebetle kasabaya gittim ve kendisini gördüm. tahsildara hak vererek, onu çiftlikten kovduğumdan dolayı gücendiğini söylemesin mi?

"beyefendi! tahsildarlar fukara adamlardır, onlara ilişmemeli." dedi. sonra kaza idaresinin de bu fikirde olduğunu öğrendim.

gelirlerimizin memleketin tabii serveti ve genişliği nispetinde olmayışının hikmetini kısmen şimdi anlamaya başladım.

ah kardeşim! buralarda öğrenmekte olduğum hakikatler pek müthiştir. taşrada idare teşkilatı bazı yerlerde adeta bir sorumsuzluk ve rüşvet kumpanyası halini almıştır.

rüşvet hem apaçık bir şekilde alınıyor hem de müracaat kapısı kapalıdır. babıâli'ye yahut daha yüksek makama şikayeti duyurmak imkansızdır. haklıya hakkını verecek mahkemeler yoktur. basının cismi, ismi gibi değildir.

merkeze başvurarak şikayet cesaretini gösterenleri mahv ve perişan ediyorlar. çünkü sorup sual eden bir kimse bulunmuyor. hakları korumaya yeterli açık mahkemelerin kurulması esasına dayanan adliye teşkilatı lazımdır. hele telgrafla saray'a başvurmak için salahiyet verilmesi birçok fenalıkların önünü alacaktır.

çünkü aşağıdan yukarıya herkesin bir adamı olması, bu işlere yeltenenlerin önüne geçilmesine ve cezalandırılmasına meydan bırakmıyor. hasılı vilayetlerdeki işlerin merkezce soruşturulması ve denetlenmesi için geçici olarak olağanüstü tedbirlerin alınması lazımdır.

bu tedbirler, eğitim bütün memlekete yayılıncaya kadar devam edebilir. zira uyanmış bir halkın herhalde rüşvet ve suistimale o kadar hedef olamayacağı şüphesizdir.

1.03.2017

turfanda mı yoksa turfa mı?

mizancı murat

doktor; her memleket, her cemiyet için yararlı bir insan olabilir.

ümitsizlik doğuran fikirler cahillik ve aczin neticesi bulunan vehimlerden ibarettir.

bütün kainat nizamını kuran mutlak hikmet sahibi cenab-ı allah, hiçbir şahsı, hiçbir cemiyeti hayatı boyunca ehemmiyetli, ehemmiyetsiz bir arızaya uğramaktan masun kılmamıştır. bu, tehlikesiz bir geçici arızadır. ilkbaharı müjdeleyen ve ihtiyatlı olmaya sevk eden bir kıştır. maarifin çiçek açmasıyla yeniden kendini gösterecektir.

zamanımız maarif zamanıdır. kültürsüzler için kuru ekmek bile güç bulunacaktır.

lala, hami, baba veya bunlara benzer bir kimsenin yardım ve himayesi altında bulunanların hayat tecrübeleri pek eksik olur.

hareketimi şunun bunun bileceğine, diyeceğine göre ayarlamıyorum. vicdanımın hükmü onu icap ettiriyor.

içeriye giden mehmet efendi, bir müddet sonra gayet kalın birer çarşafa bürünmüş iki kadın heykeli getirdi. önce gelenlerden hangisinin kızı, hangisinin annesi olduğu belli değildi.

"çapkın" ve "fahişe" isnadı pek ucuz alınıp verilir.

cemiyet içindeki hastalıklar hakkındaki düşüncelerim yanlışmış. cemiyetimizin düzeltilmesi için ben çok şey lazım zannederdim. cemiyetteki bozuklukları zannettiğimin iki misli buldumsa da, onların düzeltilmesi çarelerinin de tahminimden pek az olduğunu anladım.

mevcut anlaşmalar aleyhinde bir harekete, bir kavmi kışkırtmaktan hiçbir vakitte o kavme hizmet çıkmaz, aksine kışkırtıcı kendi haris heveslerine o kavmin huzur ve selametini kurban etmiş olur.

düşünmeksizin, sadece bugünü gözeterek hissi davranmaktan tahmin edilemeyecek neticeler çıkabilir. olgun insan için yarını düşünmek lazımdır. uyanmış insanlar her tarafa dağılarak komutansız, merkezsiz, disiplinsiz harekete kalkışırlarsa tek ve ortak bir gayeye varılamaz. tek başına gayret neticesiz, faydasız olarak muhalefet denizinde kaybolup gider.

iffetli ve namuslu insanların en düşkün olanı bile kalbinin en derin köşesinde, ahrette mükafat görmek ümidini taşır.

ilerleme ve kalkınma için, din ve ahlak sayesinde devlette, millette eşsiz bir kabiliyet varken, durgunluk çökmesine tamamıyla mana veremiyordum. işte şimdi anladım! müthiş hakikati öğrendim: devletin, padişahın sadık kullarına, sevenlerine hizmet meydanı kapatılmıştır.

6.07.2009

maaşlı müdavimler

mizancı murat

doktorluk mesleğinden, mektepten, talebelerinden, derslerinden, mehmet efendi'yle kurduğu ortaklıktan fazlasıyla memnun olan mansur'un dairedeki memuriyetinden henüz bir lezzet aldığı yoktu. lezzet yoktu fakat birçok ıstıraplar, ümitsizlikler baş göstermişti.

mansur daireye giderken, memur olduğu kalem odasında, kalem efendilerinin hepsini birer "işe memur" zannetmişti. bunun için kendisi de vazifesinin neden ibaret olduğunu kalemin reisi olan sakallı kâtipten sormuştu.

müstakil bir vazifesi olmadığı ve tercüme ve yazıdan bir iş çıkınca diğer kâtipler gibi kendisine verileceği cevabını almıştı.

akşama kadar bekledi. kendisine bir iş göstermediler. çoktan beri oraya devam edip kıdem almış olanların da işsiz oturduklarını görüyordu.

yalnız onu görse! oturdukları resmi koltukta pervasızca sütlaç, muhallebi, yemek yemek, şerbet, kahve, sigara içmek, bol bol esnemek, bazen ikişer ikişer kol kola olarak oda dışarısındaki aralıkta gezmek.. meşguliyetleri hep bu yoldaydı.

hatta mansur, genç bir efendinin o gün, bir defa yemekten başka hemen birer saat arayla iki defa toz şekeri ekilmiş muhallebi, bir tabak sütlaç yediğini ve üç defa portakal şerbeti istediğini görüp şaşmıştı. mansur gayet iyi görüyordu ki bunlar arzu ve iştiha şevkiyle değil, işsizlikten, vakit geçirmek için, zoraki yeniliyordu.

dehşet içinde kaldı. bu hallerde bulunan adamın fikren gelişmesine imkân olmadığını ve bilakis insanın bildiğinden ve öğrendiğinden de birçok şeyler kaybedeceğini düşündü.

mansur bunun sebeplerini araştırmaya başladı. kalem işlerinin her gün öyle geçtiğini, o halin yalnız o güne mahsus olmadığını hayretle öğrendi. tabii olarak kalemin vazifesini, hal ve durumunu, kâtiplerin hangi lüzum üzerine tayin edildiklerini soruşturdu. gördü ki kalemde mümeyyizden başka bir mütercim ile bir kayıt memuruna lüzum var, geri kalanların hepsi fazladır.

mansur zannetmişti ki odadaki otuz kâtibin otuzu da lazım, her birinin vazifesi ve mesuliyeti ayrıdır. halbuki efendilerin yirmi yedisi ayrı vazifesi ve mesuliyeti olmayan "maaşlı müdavimler"di. kendisi de onlardan olacaktı!

mansur'un yüreğine darlık geldi. mutlaka o kalemden çıkıp başka kaleme gitmek lüzumunu hissetti. fakat hal ve keyfiyetin başka kalemlerde de aynı olduğunu anlaması uzun sürmedi.