31.1.19

uzun lafın kısası

jean baudrillard: gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

yuval noah harari: hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

jean meslier: dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur.

marquis de sade: kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

esther vilar: yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

montesquieu: cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir.

erik orsenna: her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

john c. keats: teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! 

charles bukowski: ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?

29.1.19

ensest

marquis de sade

kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

dünyada ne kadar tuhaf ya da anormal olursa olsun yüreğimi bir an bile dehşete düşürebilecek tek bir kusur, bir sapkınlık yoktur.

hiçbir şey üzücü bir durumdan daha gözüpek değildir.

bir insanı mutluluğa götürmek için her şey nadiren bu insanda bir araya gelir. doğa ona hediyelerini mi yağdırdı? o zaman kader ondan hediyelerini esirger. talih ona lütuflarını mı sundu? o zaman doğa cimrilik gösterir.

bir insan ne kadar az yapabiliyorsa o kadar çok yükümlülük üstlenir. bir kişi ne kadar az harekete geçiyorsa o kadar çok keşifte bulunur. bir kişinin yaşamının her dönemi yeni fikirler öne çıkarır ve doygunluk bir kişinin şevkini kırmak şöyle dursun daha da fazla zararlı incelikli davranışların zeminini hazırlar.

bir kadın kocasının kusurlarını asla iffet yoluyla yok etmeyi başaramamıştır.

dindarlık yaşın ilerlediği ya da sağlığın kötüye gittiği dönemlerde doğal bir zayıflıktır. tutkuların kargaşası içinde, genelde son derece uzak olduğunu varsaydığımız bir gelecekle ilgili ancak küçük bir endişe duyarız. fakat tutkuların dili daha az zorlayıcı hale geldiğinde, hayatın son safhalarında ilerlerken, tek kelimeyle her şey bizi terk ederken, kendimizi yeniden çocukken duyduğumuz tanrının kollarına atarız.

insanlar yalnızca ne yaptıklarını bilmediklerinde ya da artık ne yapacaklarını bilmediklerinde evlenirler.

dürüst bir insanın gönüllü olarak tüm tevazu ve erdem sınırlarını aşabilmesi çok yüksek derecede olasılık dışıdır.

mutluluk idealdir, hayal gücünün oyunudur. yalnızca görme ve hissetme biçimimize dayanan bir duygulanma biçimidir. ihtiyaçların tatmin edilmesi dışında tüm insanları eşit şekilde mutlu eden hiçbir şey yoktur.

aklımız bizi oyuna getirebilse de vicdanımız bizi asla yanlış yola sürüklemez. işte doğanın içine tüm görevlerimizi yazdığı kitap budur.

şüphelerimiz sıklıkla gurur ve kibrimizin eseridirler ve neredeyse daima ruhumuzun derinliklerinde meydana gelen gizli bir karşılaştırmanın ürünüdürler. öyle ki bize kendimizi üstün hissetme hakkı verdiğinden kötülüğü atfetmekte acele ederiz.

bir kişinin, çocukları kendisine karşı ne şekilde günah işlemiş olursa olsunlar bir anne olduğunu unutması ne kadar zordur! hassas bir ruhta doğanın sesi öylesine buyurgandır ki, anne şefkatinin bu kutsal nesnelerinden akan en ufak gözyaşı ona yirmi yıllık hata ve kusurları unutturmak için yeterlidir.

gerçekten de hangi varlık erkeklerin gözünde yeryüzünün erdemlerini el üstünde tutan, sayan ve besleyen ve her defasında kötü talih ve kederden başka şey bulmayan bir kişiden daha değerli, daha çekicidir ki?

22.1.19

doğum

doris lessing

bizi gerçek insanlığa iten şey, doğum sancılarımızdır.

bir çocuğun doğumu, annesiyle babasının meselesi değildir. çocuk bütün dünyaya, insan toplumuna doğar.

uyuyan yılanın ve memnun çocukların kuyruğuna basmamak gerek.

aslında doğduğumuzda sahip olduğumuz özelliklerimize yapabileceğimiz pek bir şey yok. birden fazla çocuk doğuran hiçbir kadın, karakterin doğuştan gelmediği, yapıldığı doktrinini kabul etmez. bir bebeği ilk kez kollarınıza aldığınız zaman, o insanı, gerçek doğasını tutarsınız. sonradan ne yaparsanız yapın, kökeni, temeli, esası odur.

21.1.19

kadınları anlama kılavuzu

esther vilar

erkeklerin yanında sürekli olarak kendini küçümsemek, kadınların, diğer kadınların anlayıp da, olduğu gibi değerlendirmeleri nedeniyle erkeklerin anlamadığı gizli bir dilin ortaya çıkmasına yol açmıştır. bu nedenle erkeklerin, bu şifrenin anahtarını alıp kendileri için bir tür sözlük hazırlamaları büyük yarar sağlayacaktır. böylece, ne zaman klişe bir laf duysalar, bu sözlüğe bakıp gerçek anlamını açıkça görebilirler.

karşımdaki erkeğe saygı duymalıyım: erkeğin benden daha zeki, sorumlu, cesur, üretken ve çok daha güçlü olması gerekir. yoksa ne işime yarar ki?

kocam isterse elbette mesleğimi bırakırım: o yeterli para kazanmaya başladıktan sonra bir daha asla çalışmayacağım.

hayatta istediğim tek şey onu mutlu etmek: onu ne kadar sömürdüğümü anlamasına engel olmak için elimden geleni yapacağım.

gelecekte hayatımı aileme adayacağım: hayatımın kalan kısmında parmağımı bile oynatmayacağım. sıra erkekte.

eğer bir çift birbirlerini gerçekten seviyorsa hemen evlenmelerine gerek yok: biraz inatçı ama onu yatakta dize getirmem uzun sürmez.

onu seviyorum: o mükemmel bir yük beygiri.

ya da bir kadın şöyle de diyebilir: "evleneceğim adamın benden biraz daha yaşlı, benden en az on santim uzun ve daha zeki olması gerekir." bunun da anlamı, yaşça daha büyük, daha güçlü, daha zeki bir insanın, daha genç, daha zayıf, daha aptal bir yaratığa bakmasının çok daha "normal" gözükmesidir.

19.1.19

intihar mektubu

nilgün marmara

13 ekim 1987
salı

sevgilim,

her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün çabuk unutursun.

bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın, çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu!

her anın niye'sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. ben'i bağışlayın! bunu en çok annemden babamdan ablamdan ve kağan senden diliyorum. dostlarımdan da!

nilgün marmara önal

seni hep sevdim kağan!

hoşçakalın!

p.s.1 cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız lütfen!
p.s.2 kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara.
3 sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum.
4 kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş olan şiirleri bastırabilirsin.

15.1.19

hakikat yolunda

yuval noah harari

arayış genellikle büyük bir soruyla başlar: ben kimim? hayatın anlamı ne? iyi nedir? çoğu insan mevcut güçler tarafından verilmiş hazır cevapları öylesine kabullenirken, ruhani arayıştakiler kolay kolay tatmin olmazlar. yalnızca iyi bildikleri istikametlere ya da gitmek istediklere yere değil, yol nereye çıkarsa çıksın büyük soruların peşinde koşar dururlar.

bu nedenle çoğu insan için akademik çalışmalar, ruhani yolculuklardan ziyade anlaşmalar gibidir; bizi büyüklerimiz, devletler ve bankalar tarafından onaylanmış, önceden belirlenmiş hedeflere götürürler. "yıllarca ders çalışıp lisans diplomamı alacağım ve iyi maaşlı bir işi garanti edeceğim."

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

düalizm insanlara bu maddi prangalarından kurtulup bize çok yabancı olsa da, gerçek evimiz olan ruhani dünyaya geri dönmek üzere bir yolculuğa çıkmamızı tembihler. bu arayışta tüm maddi arzuları ve anlaşmaları reddetmemiz gerekir. bu düalist mirasın etkisiyle teamüllerden ve bu geçici dünyanın sunduğu anlaşmalardan şüphe ederek bilinmeyen bir istikamette gerçekleştirdiğimiz her yolculuk "ruhanidir".

bu ruhani yolculuklar dinlerle karıştırılmamalıdır. dinler dünyevi düzeni güçlendirmeyi amaçlarken ruhanilik ondan kaçmaya çalışır. ruhani göçebelerin en mühim görevlerinden biri hakim dinlerin inanç ve teamüllerine meydan okumaktır. zen budistleri, "yolda buddha'ya rastlarsanız onu öldürün." der. bu tavsiye ruhani bir yoldayken karşınıza kurumsallaşmış budizmin kesin fikirleri ve değişmez yargıları çıktığında kendinizi onlardan da kurtarmanız gerektiği anlamına gelir.

tarihsel açıdan ruhani her yolculuk, bireysel olarak aşılması gereken çilelerle doludur. insan iş birliği sadece sorulara değil kesin cevaplara da ihtiyaç duyar. dini yapıların çıkmazları karşısında hiddetlenenlerse yeni bir değerler sistemi oluşturup farklı yapılar kurar.

hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

13.1.19

kadın nedir?

esther vilar

kadın, çalışmayan bir insandır.

yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

kadınlar zihinsel kapasitelerini kullanmazlar. aslında bilerek bu kapasitelerinin bozulmasına göz yumarlar. birkaç yıllık aralıklı eğitimden sonra, sonradan gelişen ve geri döndürülemez bir aptallık durumuna yönelirler.

teorik olarak güzel bir kadın, bir şempanzeden daha az bir zekaya ihtiyaç duyar ve buna rağmen kimse onu topluma uymayan bir yaratık olarak değerlendirmez.

olsa olsa en geç on iki yaşına kadar, kadınların çoğu fahişe olmaya karar vermiştir. ya da başka bir deyişle, kendileri için bir erkek seçip bütün işi onun yapmasını sağlamaktan oluşan bir gelecek tasarlamışlardır. bu işlevlerine karşılık olarak kadınlar da, erkeğin belli zamanlarda vajinalarını kullanmasına göz yummaya hazırdır.

bir kadın buna karar verdiği anda beynini geliştirmekten vazgeçer. elbette çeşitli dereceler ve diplomalar alabilir. bunlar onun erkeklerin gözündeki piyasa değerini artırır; çünkü erkekler, bir şeyleri ezbere bilen bir kadının, ayrıca erkekleri de tanıyıp anlayacağına inanır. erkeğin tekrar tekrar yaptığı en büyük hatalardan birisi, kadını kendi eşiti olarak, yani eşit zihinsel ve coşkusal kapasiteye sahip bir insan olarak değerlendirmesidir.

bir erkek bir kadının yemek pişirme, bulaşık yıkama ve temizlik işlerinde saatler harcadığını gördüğü zaman, bu işlerin onu belki de mutlu ettiği, çünkü tam da onun zeka seviyesine uygun işler olduğu aklına hiç gelmez. o anda bütün bu angaryanın, kadını, bir erkek olarak önemli ve arzu edilir bulduğu onca şeyi yapmaktan alıkoyduğunu düşünür. bu nedenle kadının yaşamını kolaylaştırmak ve onu erkeğin düşlediği yaşam biçimine sürüklemek için otomatik bulaşık makineleri, elektrikli süpürgeler, hazır yemekler icat eder. ama hayal kırıklığına uğrayacaktır. kadın, kazandığı zamanı tarihle, politikayla ya da astronomiyle aktif bir şekilde ilgilenmek için kullanmak yerine pasta yapar, iç çamaşırlarını ütüler ve oya yapar ya da özellikle maceracıysa banyo duvarını çiçek çıkartmalarıyla bezer.

erkek bu tür şeylerin varlıklı yaşamın temel ögeleri olduğunu düşünür. bu fikir ona kadın tarafından aşılanmış olsa gerek; çünkü erkek, pastanın dışarıdan satın alınmasına da, iç çamaşırların ütüsüz olmasına da, banyo duvarlarında çiçek desenlerinin bulunmamasına da gerçekten aldırış etmez. kadının bu amaca ulaşmasını kolaylaştırmak ve onu angaryadan kurtarmak için mikserler, mutfak robotları, ütüsüz giyilebilen çamaşırlar ve çiçek süslemeli tuvalet aletleri, fayansları icat eder; ama kadın hâlâ edebiyatla, politikayla ya da evrenin fethiyle aktif ve ciddi bir şekilde ilgilenmez. onun için yeni bulunan bu boş zaman tam zamanında imdada yetişmiştir. artık kendisiyle ilgilenebilir ve elbette entelektüel başarı özlemi ona yabancı olduğu için o da dış görünüşü üzerinde odaklaşır.

kadınların daha zevkli, daha çekici, daha "kültürlü" olduğu doğrudur; ama yaşam beklentileri kesinlikle entelektüel değil, hep maddeci olacaktır. devrime giden ilk adımı asla kadınlar atmayacaktır.

11.1.19

kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi

charles bukowski

kendimle baş başa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

herkes başkalarının bilmediği bir şeyi bildiğini sanır. yitik aptal egolar. ben de onlardan biriyim.

en iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.

hükümetin ve basının itiraf edemeyeceği kadar kötü ekonomi. hâlâ ayakta kalmayı başaranlar belli etmemeye çalışıyorlar. şu anda en iyi sektör uyuşturucu sektörüdür herhalde. uyuşturucu sektörü bittiği anda gençlerin yarısı işsiz kalır.

para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa.

pekala, siz bana yararlı bir meslek söyleyin. avukat? doktor? onlar da boktur. bok olmadıkları sanılır ama bokturlar. sisteme kilitlenmişlerdir ve çıkamazlar. ve hemen hemen hiç kimse işini iyi yapmıyor. önemsemiyorlar, güvenli bir kozanın içindeler.

körfez savaşı sırasında bir grup yazar ve şair devasa bir gösteri planlamışlardı mesela, şiirler ve söylevler hazırdı. savaş birden bitti. gösteri bir hafta sonraya planlanmıştı. iptal etmediler. yaptılar gösterilerini. çünkü sahnede olmak istiyorlardı. buna ihtiyaç duyuyorlardı. kızılderili yağmur dansına nasıl ihtiyaç duyarsa, öyle.

bozgun sonrasında güç toplamak kadar öğretici bir şey daha yoktur. ama çoğu insan korkularına yenilir. başarısızlıktan o denli korkarlar ki başarısız olurlar. fazlası ile koşullanmışlardır, birinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesine alışkındırlar. aile ile başlar, okul ve iş hayatında sürer.

gençlik budalalıktır, yaşlı ise budala.

mükemmel saatler yaşayabilmek için kusurlu saatleri yaşamak gerek. iki mükemmel saati yaşatabilmek için on saat öldürmek gerekir. asıl korkulması gereken bütün saatleri öldürmemektir, bütün yılları.

8.1.19

süleyman'ın şarkısı

toni morrison

kadınlar aptaldır, analar daha da aptaldır.

para özgürlüktür. var olan tek özgürlük.

am her yerde amdır; okyanus gibi kokar, tadı deniz gibidir.

eğer tam anlamıyla bir adam olmak istiyorsan gerçekle tümüyle yüzleşmek zorundasın.

prangalar ülkesinde hiçbir siyahi, insan değildir.

tanrım, bana nefret ver. nefrete razıyım; ama bana sevgi verme. sevgiye dayanamıyorum, tanrım. taşıyamıyorum onu. çok ağır. isa efendimiz, bunu sen bilirsin. görmüyor musun, tanrım. kendi oğlun dahi taşıyamadı onu. eğer onu öldürdüyse, bana ne yapacağını bir düşünsene.

siyahi için tek yasa vardır: onu elektrikli sandalyeye gönderen yasa.

zenciler adlarını başka şeyleri nasıl ediniyorlarsa öyle edinirler: ellerinden geleni yaparak.

karanlığın tek olduğunu düşünürsünüz ama değildir. beş altı çeşit karanlık vardır. bazıları ipek gibidir, bazıları yünlü. bazıları bomboş. bazıları parmaklara benzer. ama yerinde durmaz. bir çeşit karadan ötekine değişir durur. bir şey için kapkara demek, bir şey için yeşil demeye benzer. hangi yeşil? şişelerinin yeşili mi? çekirge yeşili mi? salatalık, turp yeşili mi yoksa fırtınadan hemen önceki gökyüzünün yeşili mi? işte gece karası da öyledir. gökkuşağı olabilir.

nutuk, birinin otuz bir yaşındaki bir adamla on yaşındaki bir çocukla konuşur gibi konuşmasıdır.

ölümün hiçbir doğal yanı yoktur. olabilecek en doğa dışı şeydir o.

uçmak mı istiyorsun? üzerindeki bütün o boktan ağırlıklardan vazgeçmen gerek. eğer havaya teslim olursan uçabilirsin.

ait olmak kötü bir sözcüktür. hele sevdiğin biri söz konusu olduğunda. bulutların dağı nasıl sevdiğini gördün mü hiç? onu çepeçevre sararlar; hatta bulutlardan dağı göremezsin bazen. ama bir şey söyleyeyim mi? yukarı çıkarsan ne görürsün? zirveyi. bulutlar zirveyi hiçbir zaman örtmez. zirve oradan yükselir; çünkü bulutlar onu sarıp sarmalamaz. öylece dimdik, kendisini örten ya da bağlayan hiçbir şey olmadan durmasına izin verirler. bir insana sahip olamazsın, sahip olmadığını da yitiremezsin.

7.1.19

sıradan delilik öyküleri

charles bukowski

bugüne kadar tanıyıp da hoşlandığım bir yazar çıkmadı. hepsi tatsız tuzsuz, boktan herifler.

en aptalları en iyi sikilir; çünkü insanda nefret duygusu uyandırırlar.

sevmiyorum şiir dinletilerini. çok aptalca buluyorum. çukur kazmak gibi bir şey. hayatta kalma savaşı.

bazı insanlar sürekli bir yerlere gitme ihtiyacındadır. "sinemaya gidelim!" "tekne gezisine çıkalım!" "kerhaneye gidelim!" "hiçbir yere gitmiyorum." derim her seferinde, "bırakın da oturayım şurada."

nefret ederim barlardan. bir süre sonra insanın gırtlağına takılıp kalıyordu barlar. kusmak istiyordunuz. bar müdavimleri eskici dükkanındaki insanlardan farklı değildirler: zamanı ve her şeyi öldürmek için giderler oraya.

"meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" diye sordu genç öğrencilerden biri. "komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona. "hayır, hayır. ciddiyim. meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" "yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."

işte o zaman koğusta çorapsız tek adam olduğumu fark ettim. o ayyaş koğuşunda yüz elli kişiydik ve yüz kırk dokuzunun ayağında çorap vardı, çoğu yük trenlerinden inmişlerdi, tek ben çorapsızdım. dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.

sefilhaneler toplumun ıskartaya çıkardığı sefillerden geçilmiyor. yoksullar doktor yokluğundan düşkünler koğuşunda ölüyorlar, cezaevleri öylesine dolu ki mahkumlar yerlerde yatıyorlar, insanları satranç piyonları gibi kullanan toplum yüzünden akıl hastanelerinde boş yatak yok.

erken kalkanları bir türlü anlayamamışımdır. sokaklara çıkıp onun bunun kapısını çalar, herkesi uyandırırlar; huzursuzdurlar, duvarları yıkmaya çabalarlar. insanın öğleden önce kalkması için budalanın teki olması gerektiğini düşünüyorum. pijamaların ve ipek sabahlığınla otur, bırak dünya kendi başının çaresine baksın.

hayvanlara âşığım. sorunum insanlarla. hayvanlarla gerçekten bütünleşebiliyorum.

2000 yıllık hristiyanlık, elimizde ne var? çürümekte olan bok yığınını bir arada tutmaya çalışan ekip otosu telsizleri, başka ne? bir ton savaş, hava saldırıları, sokak soyguncuları, bıçaklamalar, o denli kabarık ki kaçıkların sayısı boş verirsin, bırakırsın dolansınlar sokaklarda üniformalı ya da üniformasız.

uzun lafın kısası, insanlar birbirlerini öldürmeye devam edecekler, yeter ki onlara mantıksal bir neden verin.

5.1.19

ortak hikayeler ağı

yuval noah harari

insanlar inanmayı bıraktığı anda buharlaşacak tek şey para değildir. aynı şey yasalar, tanrılar, hatta koca koca imparatorluklar için de geçerlidir. dünyayı şekillendirenler bir bakmışsınız bir anda yok olmuşlar. akdeniz havzası'nın bir zamanlar en kıymetli tanrıları olan zeus ve hera, bugün kimse onlara inanmadığı için artık tarihsel birer figürdür. insan ırkını topyekün ortadan kaldırabilecek sovyetler birliği bir kalem dokunuşuyla sona ermiştir.

8 aralık 1991'de öğleden sonra saat 14.00'te, viskuli yakınlarında devlete ait bir sayfiye evinde rusya, ukrayna ve beyaz rusya liderleri bir araya gelip belavezha mutabakatı'nı imzalar: "sscb'nin kurucu devletleri olan bizler; beyaz rusya cumhuriyeti, rusya federasyonu ve ukrayna, 1922'de imzaladığımız uluslararası kanuna tabi ve jeopolitik bir varlık olarak kurduğumuz sscb'nin varlığının sona erdiğini ilan ederiz." hepsi bu kadar işte, sovyetler sona erer.

çoğu insan antik yunan tanrılarının, kötü imparatorlukların ya da yabancı kültürlerin de sadece hayal gücümüzde var olduğunu benimsemeye açıktır. ne var ki hayatımıza anlam veren kendi tanrımızın, kendi ulusumuzun ya da kendi değerlerimizin kurgudan ibaret olduğunu kabullenmek istemeyiz. hayatlarımızın nesnel bir anlam taşıdığına, fedakarlıklarımızın zihnimizdeki hikayelerin ötesinde bir değeri olduğuna inanmak isteriz. gelgelelim birçok insanın yaşamı sadece anlatılan hikayelerle var olur. 

anlam insanların birlikte ördüğü ortak hikayeler ağıdır. kilisede evlenmek, ramazan'da oruç tutmak ya da seçimlerde oy kullanmak gibi belirli davranışlar neden bizim için anlamlıdır? çünkü ebeveynlerimiz de böyle düşünüp kardeşim de oruç tutar ve tüm komşularımız, diğer şehirlerdeki hatta uzak diyarlardaki insanlar bile oy kullanır. peki tüm bu insanlar neden anlatıları anlamlı bulur? çünkü arkadaşları ve komşuları da aynı görüşleri paylaşır. insanlar kendi kendini çeviren bu döngüde devamlı birbirlerinin görüşlerini destekler. karşılıklı her kabul, anlam örgüsünü herkesin düşüncesine inanmaktan başka bir çareniz kalmayıncaya kadar güçlendirip sıkılaştırır.

otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler? önümüzdeki yüzyılda demokrasi ve insan haklarına duyduğumuz inanç da gelecek nesillere aynı şekilde anlamsız görünebilir.

4.1.19

cro-magnon

insanoğlunun ilerlemesini ne sağlar? rekabet mi yoksa iş birliği mi? cevap iş birliğidir. ve empati. insanlığın esası budur. empati iş birliğini oluşturur. güzel olmakla kalmaz, başarımızın sırrını da beraberinde getirir. iş birliği sayesinde neandertallerden değil de cro-magnonlardan geliyoruz.

cro-magnonlar son buzul çağı'nın sonunda yaşadılar, yaklaşık 25 bin yıl önce. güney fransa'da, neandertaller ile yan yana. neandertallerin soyu tükenirken cro-magnonlar hayatta kaldı. neden biliyor musun? sürek avı sayesinde.

şöyle oldu: neandertaller sekizli-onlu gruplar halinde yaşayan yalnız kurtlardı. birbirleriyle savaştılar. ve iri, kaslı yapıları vardı. günde 5 bin kaloriye ihtiyaçları vardı, yani çok fazla ete. buzul çağı'nın sonunda yemek kıtlaştı ve birbirlerini yemeye başladılar. sonra açlıktan öldüler ve soyları tükendi. cro-magnonlar ise 400'lü gruplar halinde yaşadılar. hep birlikte hayvanları uçurumlara doğru sürdüler. onlar da panikledi ve düştüler. sonuç olarak çok fazla ete sahip oldular. gerçek barbekü partileri. çok yiyeceklerinin olması onlara mağaralara resim yapmak için zaman verdi. sanat için vakti olan ilk insanlardı. dilleri gelişti, konuşmaya başladılar. ilk homo sapiensler olarak. ve cro-magnonlardan biz geliştik. onlar bizim atalarımız. onlar iş birliği sayesinde hayatta kalırlarken neandertallerin soyu tükendi. sürek avı: başarının anahtarı buydu. yani sosyal öge, insanlığın oluşmasındaki belirleyici faktördür. ve şimdi kapitalistler bizi tekrar neandertallere dönüştürmek istiyorlar.

3.1.19

üstün insan

konfüçyüs

büyük ve üstün insan sözlerinde ihtiyatlı ama davranışlarında hızlıdır. yapabileceğinden fazlasını söylemeye utanır.

erdemli olanlar endişeden, akıllı olanlar korkudan uzaktır.

büyük ve üstün insan gerçekten yokluğa katlanır. küçük insan ise yokluk içinde olduğu zaman daha fazlasını ister ve özdenetimini yitirir.

büyük ve üstün insan kendi kendini bulmaya çalışır. küçük insan ise, başkalarını aramaya uğraşır.

büyük ve üstün insanın, ölümünden sonra adının unutulacağına ilişkin bir endişesi olmaz.

büyük ve üstün insan her şeyde doğruluğu ilke edinir ve bunu tören kurallarına uygun biçimde yaşamına geçirir. bunu alçak gönüllülükle kurar ve içtenlikle yürütür.

büyük ve üstün insan doğruluğu en yüksek değer olarak kabul eder. üstün insan doğru olmayıp cesur olursa, asi demektir. küçük insan dürüst olmayıp cesur ise haydut olur.

güçlükleri yenmeyi birinci görevi olarak kabul eden ve ödülü sonraya bırakan kişiye erdemli denir.

geniş bilgi sahibi olmak, sağlam ve içten bir amaca yönelmek, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.

büyük ve üstün insan üç değişiklik gösterir. uzaktan bakılınca ciddi, yanına gidildiğinde yumuşak görünür. konuştuğu zaman sözleri inandırıcıdır.

büyük ve üstün insan, dünyanın bütün kötülüklerinin birleştiği aşağı bir yerde yaşamaktan nefret eder.

büyük ve üstün insanın yanlışları, ay ve güneş tutulması gibidir. onun da yanlışları vardır. bütün insanlar bunları görür. o değişir, bütün insanlar gene onu arar.

onun başardığı işler ne kadar büyük, kurduğu düzen ne kadar parlaktır!

kölenin mutluluğu

esther vilar

erkekler, hayatı boyunca hep aynı oyunu oynamaya mahkum edilmiş bir çocuk gibidir.

kadınlar, erkeklerin onlar için çalışmalarını, onların yerine düşünmelerini, onların sorumluluğunu almalarını sağlar, gerçekte erkekleri sömürür.

peki kadınların zayıf, hayal gücünden yoksun ve aptal olmalarına karşılık erkeklerin güçlü, zeki ve hayal güçleri geniş yaratıklar olmalarına rağmen neden sömüren taraf erkek değil de kadındır?

erkek ne iş yaparsa yapsın -muhasebeci, doktor, otobüs şoförü ya da idareci-, yaşamının her anını, dev ve acımasız bir sistemin, onu öleceği güne dek son kertesine kadar sömürmek için inşa edilmiş olan bir sistemin küçük bir dişlisi olarak harcayacaktır.

erkekler bunu yaparlar; çünkü yapmaya yönlendirilmişlerdir. yaşamlarının tamamı, bir dizi şartlı refleksten, bir dizi hayvansı edimden başka bir şey değildir. bu hareketleri yapamayan, para kazanma becerisi azalan bir erkek başarısız görülür.

erkek, özgür olmamaktan alınan haz ilkesine göre yaşar. onun için ömür boyu özgürlüğe mahkum edilmek, ömür boyu köleliğe mahkum edilmekten çok daha kötüdür. başka bir deyişle erkek hep kölesi olacağı bir şeyin ya da insanın arayışı içindedir; çünkü sadece köle olarak kendini emniyette hissetmektedir. ve kural olarak kölesi olmak için bir kadını seçer.

kadının erkek karşısında büyük bir avantajı vardır: kadının seçme özgürlüğü vardır. bağımsız bir yaşamla aptalca, şımarıkça, asalakça bir yaşam arasında bir seçim yapabilirler. ama bu sonuncusunu tercih etmeyen kadınların sayısı çok azdır. erkeklerinse elbette tercih şansı yoktur.

kadına özgürleşmesi için her türlü fırsat tanınmıştır ve bunca olanaktan sonra eğer hâlâ zincirlerini kırmamışsa, bundan tek sonuç çıkar: aslında kırılacak bir zincir yoktur.

deneysel filmlerin artık seksi kadın vücutlarıyla gölgelenmediği, uzay yolculuğuna ilişkin yeni raporların saçları boyalı astronot karılarının büyük fotoğraflarıyla süslenmediği çağ ne zaman gelecek?

kadınların savaşları, kadınların çocukları, kadınların şehirleri.. bütün bunlar erkekler tarafından yapılır. kadınların yaptığı tek şey ise arkaya yaslanıp tembel tembel, aptal aptal bakınmak ve giderek daha çok şey istemektir -ve aynı zamanda daha çok zengin olmak.

erkekler bu gerçeklerin pek farkında değil gibi; kendi köleliklerinde mutluluk bulmaya devam ediyorlar. kadınlar gerçekten de erkeklerin inandığı kadar büyüleyici, sevimli yaratıklar olsaydı erkeklerin bu tutumu haklı görülebilirdi.

bilgi edinme arzusu başka her alanda sınırsız olan erkeklerin, aslında bu gerçeklere karşı tamamen kör olmaları, kadınları olduğu gibi (vajinadan, iki göğüsten, tembelce, stereotipik gevezelik eşliğinde programlanan birkaç delikli bilgisayar kartından başka sunacak hiçbir şeyi olmayan yaratıklar olduklarını), insanları düşünüyor aldatmacasıyla yaşayan birer madde yığını, insan derisine tıkılmış döküntü olduklarını görmekten aciz olmaları inanılmaz bir şey.

kadının en derin arzularını keşfedip yerine getirmek her zaman için erkeğin yaşamındaki en büyük hedeflerden birisi olmuştur. bunun sonucunda kadınlar giderek daha çok aptallaşmışlardır; buna karşılık erkekler ise daha zeki olmaktadır. kadınlar, olaylara belli bir mesafeden bakma yetisinden yoksundur, bunun sonucu olarak da mizah duygusundan tamamen yoksundurlar.

her an artan bir konforla çevrili kadın ırkı kötüye gitmektedir. dişilik kavramı eskiden çocuk doğurabilme yetisi olan kadınlar için kullanılıyordu. ayrıca ahlaksızlık için de kullanılırdı. bu tanımın, embesilliği (ahmaklığı) da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir. gerçekte kadının hayal gücünden yoksun, aptal ve duygusuz olduğunu kabul etmeye, kadınların kendileri de dahil, kim cesaret edebilir ki?

aslında erkek sade ve işlevsel şeylerden hoşlanır; ama kendini her gün daha karışık süslemelerle kuşatılmış bulur. evin boş olan her köşesi, çin işi porselenlerle, bar gereçleriyle, cam kaplı masalarla, şamdanlarla, ipek minderlerle dolar. yatak odasının duvarları çiçek desenli duvar kağıdıyla kaplanır. büfede düzinelerce farklı cins ve markada bardaklar bulunur; ama erkek banyoda tıraş bıçağı için bir yer bulabilirse kendini şanslı sayar. banyodaki bütün raflar, sanat şaheseri gibi boyanan karısının bin bir çeşit makyaj malzemesiyle kaplıdır: losyonlar, yüz kremleri, makyaj takımları..

her erkek, tıpkı oturma odasında dantel işlemeli perdelere veya kauçuk ağacına ihtiyacı olmadığını bilmesi gibi, kendi adına, kadının üç renkli mi yoksa tek renkli mi rimel kullanmasının hiçbir anlamı olmadığını bilir.

firmaların erkeklere satmaya çalıştığı tek ürün çeşidinin, gerçekte sadece kadınların işine yarayan şeyler olduğunu görmek ilginçtir: kadını baştan çıkartmaya yönelik spor arabaları, kadına hediye edilecek lüks eşyalar ya da ev kadının olduğu için açıkça kadına yönelik olan ev eşyaları. erkek ise evi olmayan bir yaratıktır. o, barınağıyla işi arasında mekik dokur.

yeme, içme ve sigaranın dışında erkeğin bağımsız bir tüketici olduğu tek alan sekstir: kendi cinsel itkisini doyurabilmesi gerekir. bunun doğal bir sonucu olarak bütün sanayi kolları, erkeğin bu ihtiyacından yararlanarak cinsel arzularını daha çok kamçılamanın ötesinde hiçbir işe yaramayan şeyler almasını sağlamak için erotizmini gıdıklar. doyum elbette başka bir konudur. doyumun, cari fiyatlar üzerinden bir kadından sağlanması gerekir.

firmalar akla gelen her yolla erkekteki kadın arzusunu kamçılar ve köpeği üzerinde şartlı refleksler sistemini kullanan pavlov'la aynı yolu izler. erkekler, yarı çıplak göğüs resimleriyle, pop şarkılarındaki seks çağrıştıran inlemelerle ya da kitaba sokuşturulan bazı cümlelerle ereksiyon yaşamaya teşvik edilir.

güzel kadınlar, genellikle çocukluktan itibaren rahat bir yaşam süren kadınlardır ve zeka rekabetle geliştiği için, kafalarını geliştirmeye kesinlikle ihtiyaç duymamışlardır. gerçekte en başarılı erkeklerin en aptal kadınlarla evli olmasının nedeni de işte budur. tabii kadının kendini erkeğin yuttuğu bir zokaya dönüştürme becerisini bir zeka belirtisi olarak saymazsak.

başarıya giden en kestirme yol başarılı bir erkekle evlenmektir. erkeğini de çalışkanlığıyla, hırsıyla veya sebatkârlığıyla değil, sadece çekiciliğiyle kazanır.

aptal olan herkesin kendine hayran olma konusunda sonsuz bir kapasitesi vardır. sonuç olarak kadınlar da, papalar veya diktatörler gibi ihtişam, gösteriş ve mistisizm surlarının arkasında korunur. maskeleri indirilemez ve güçleri dizginsiz artar. buna karşılık olarak erkeklere de uzun vadede gerçekten inanabilecekleri bir ilah garanti edilir.

sadece baskı altında olanın özgürlüğe gerçekten ihtiyacı vardır. ama özgür olduktan sonra -eğer aptalsa, ki kadınlar aptaldır-, özgürlüğüyle mutlu olacak ve bunu korumaya çalışacaktır. zeka özürlü insan soyut düşünme becerisinden yoksun olduğu için, bildiği topraklardan ayrılmaya kesinlikle ihtiyaç duymayacak ve sonuçta varoluşunun tehlikeye düşebileceğinden kesinlikle korkmayacaktır. ölümden korkmaz; çünkü ölümü hayal edemez. hatta yaşamda bir anlam veya neden bulma ihtiyacı bile yoktur. kendi arzuları kendi kişisel konforuna göre giderilir, bu da yaşamak için yeterli bir gerekçe oluşturur.

kadın düzenli aralıklarla kendini hayali "zincirlerinden" kurtarır -manevi zincirleri tanımaz; çünkü zinciri ancak görünen değeriyle ele alır. yüzyılın başında korseyi attılar. yetmişli yıllarda ise sutyenleri ve herkesin bundan haberi olmasını sağlamak için de içini gösteren bluzlar imal ettirdiler. belki de bir sonraki özgürleşme dalgasında rahatsız edici uzun etek gidecek. ama aptallıklarından, duygusuzluklarından, ahmakça davranışlarından, riyakârlıklarından, acımasızlıklarından ve sonu gelmez aptalca gevezeliklerinden bir şey kaybetmiş değiller. kadınlar bunlardan kurtulmak için tek bir adım atmamıştır.

erkek, kadına yaranmak için daha çok çalıştıkça kadın da daha çok şey isteyecektir. erkek onu daha çok arzuladıkça kadın da onu daha az arzu edilir bulacaktır. erkek ona daha çok konfor sağladıkça kadın da daha çok tembel, aptal, duygusuz olacak ve erkek bu süreçte kendini daha çok yalnız bulacaktır.

erkeğin yönlendirilmesi ve sömürülmesi yönünde işleyen kısır döngüyü sadece kadın kırabilir; ama o bunu yapmayacaktır. bunu yapması için mantıklı hiçbir nedeni yoktur. duygusuz ve acımasız olduğu için duygularına seslenmenin hiçbir yararı olmaz. bu nedenle her gün kadınlık denen bu adilik, barbarlık ve anlamsızlık batağına daha çok saplanan dünya böyle devam edip gidecek. ve erkek, yani o muhteşem hayalperest, daldığı hülyadan asla uyanmayacak.

2.1.19

sebep

şevki bey


gönlümü dûçar eden bu hâle hep
kara kaşlım kara gözlümdür sebep
ettiğim âh u figâna rûz u şeb
kara kaşlım kara gözlümdür sebep

1.1.19

sevgilime iftira

ismet özel


dudaklarından kalkarken boynun kurcalar beni
bir yanımı kara çıbanlara saldılar, ıslak
bir yanım hiç aymamıştır, gümeçlerde saklıdır
ondan ki nefret içinde omzunu okşuyorum
ama şimdi bana gerçekten zor gelen şey
bir grevin çocuklara kazınmış izlerini hatırlamak
sözlerimi etime bastırıyorum
içimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu
benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu

yeter ki
sağlam senetler verilmiş sanılırken aşkı karartmak için
sen bir daha beni saçlarınla sıyır
ağdalanmış sevincimi hışırdat, bunu yapabilirsin
çünkü bütün bankalar, silah fabrikaları
her gün bacaklarımıza sırnaşan kara köpük
senin sessiz gururunda homurdanan tufanı
hesap etmiş değil
bilmemişler hıncımın yaban otlar suladığını
çalakalem sevebilmek elimden gelmiyor
belki evet
onların mühürlerini kımıldatan barut dumanlarını
solumaktan
biraz çopurlanmıştır sesim
senin göğsünü ağartırken yıpranılacak elbet
bakışlar tozlanacak, dolukmuş sofalardan
ezikliğin şehveti yayılınca
taptaze yaşlanmayı da öğrenmem gerekecek

iştedir yalanı seyreltiyor uykusuzluklar
aklımın köşesinden atlılar geçiyor
değil mi ki beni şımartan gökyüzüdür
ve ben o tanyerlerinin sulbünden gelmekteyim
hiçbir dostumu kalebent saymam parmaklıkların ardında
kan değildir dostlarımın çakşırına bulaşan
kan değil, mürekkep lekesi, ben bilirim
çünkü bir gün gerçekten kan aktığında
ölüm çiçeklerin yırtıcı dülgerliği sanılacaktır
karaysam şimdi öfkenin payı vardır karalığımda
aşktandır titrediğim eğer ki titriyorsam
sözlerim öç alan ağza misvak, iyice anlaşılsın
bu dağlanmış toprağa süzülen ayaklarımdan 
keşke kan olsa

o zaman
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe her şeyde biraz kahır
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda
bana soru sor artık
beni kurtarma, konuştur
beni yaz geceleri patlayan sağanaklara bağışla.