31.1.19

uzun lafın kısası

jean baudrillard: gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

yuval noah harari: hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

jean meslier: dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur.

marquis de sade: kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

esther vilar: yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

montesquieu: cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir.

erik orsenna: her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

john c. keats: teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! 

charles bukowski: ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?

30.1.19

aşk

nabizade nazım

duyguların kendi akışı önüne set çekilemez.

düşünce, ihtimallerin yürüyüş alanının köşesini bucağını araştıra araştıra gerisinden gelmekte olan sevdaya emin bir yol açar. bu yürüyüşün sonu ya bir meydan muharebesi ya bir istirahattir. sevda muharebesi pek müthiş, pek acıklıdır. istirahatinde de emniyet aramamalıdır; emniyet hizmetleri, ne derece tedbirli ve uyanık olarak yerine getirilse de.

sevmek, sevilmek! işte şu dünyada insanın biraz yüzünü güldüren saadet bu nimetten ibarettir.

29.1.19

ensest

marquis de sade

kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

dünyada ne kadar tuhaf ya da anormal olursa olsun yüreğimi bir an bile dehşete düşürebilecek tek bir kusur, bir sapkınlık yoktur.

hiçbir şey üzücü bir durumdan daha gözüpek değildir.

bir insanı mutluluğa götürmek için her şey nadiren bu insanda bir araya gelir. doğa ona hediyelerini mi yağdırdı? o zaman kader ondan hediyelerini esirger. talih ona lütuflarını mı sundu? o zaman doğa cimrilik gösterir.

bir insan ne kadar az yapabiliyorsa o kadar çok yükümlülük üstlenir. bir kişi ne kadar az harekete geçiyorsa o kadar çok keşifte bulunur. bir kişinin yaşamının her dönemi yeni fikirler öne çıkarır ve doygunluk bir kişinin şevkini kırmak şöyle dursun daha da fazla zararlı incelikli davranışların zeminini hazırlar.

bir kadın kocasının kusurlarını asla iffet yoluyla yok etmeyi başaramamıştır.

dindarlık yaşın ilerlediği ya da sağlığın kötüye gittiği dönemlerde doğal bir zayıflıktır. tutkuların kargaşası içinde, genelde son derece uzak olduğunu varsaydığımız bir gelecekle ilgili ancak küçük bir endişe duyarız. fakat tutkuların dili daha az zorlayıcı hale geldiğinde, hayatın son safhalarında ilerlerken, tek kelimeyle her şey bizi terk ederken, kendimizi yeniden çocukken duyduğumuz tanrının kollarına atarız.

insanlar yalnızca ne yaptıklarını bilmediklerinde ya da artık ne yapacaklarını bilmediklerinde evlenirler.

dürüst bir insanın gönüllü olarak tüm tevazu ve erdem sınırlarını aşabilmesi çok yüksek derecede olasılık dışıdır.

mutluluk idealdir, hayal gücünün oyunudur. yalnızca görme ve hissetme biçimimize dayanan bir duygulanma biçimidir. ihtiyaçların tatmin edilmesi dışında tüm insanları eşit şekilde mutlu eden hiçbir şey yoktur.

aklımız bizi oyuna getirebilse de vicdanımız bizi asla yanlış yola sürüklemez. işte doğanın içine tüm görevlerimizi yazdığı kitap budur.

şüphelerimiz sıklıkla gurur ve kibrimizin eseridirler ve neredeyse daima ruhumuzun derinliklerinde meydana gelen gizli bir karşılaştırmanın ürünüdürler. öyle ki bize kendimizi üstün hissetme hakkı verdiğinden kötülüğü atfetmekte acele ederiz.

bir kişinin, çocukları kendisine karşı ne şekilde günah işlemiş olursa olsunlar bir anne olduğunu unutması ne kadar zordur! hassas bir ruhta doğanın sesi öylesine buyurgandır ki, anne şefkatinin bu kutsal nesnelerinden akan en ufak gözyaşı ona yirmi yıllık hata ve kusurları unutturmak için yeterlidir.

gerçekten de hangi varlık erkeklerin gözünde yeryüzünün erdemlerini el üstünde tutan, sayan ve besleyen ve her defasında kötü talih ve kederden başka şey bulmayan bir kişiden daha değerli, daha çekicidir ki?

27.1.19

ormanda unutulan askerler

john c. keats

insan büyür, sever, evlenir, çocuk sahibi, bir meslek sahibi olur. sonra seni karından, çocuklarından, mesleğinden ayırırlar. eline bir tüfek verirler. kendini her şeyden uzak, dağ başında buluverirsin.

teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

dostlarını kendisinden uzaklaştırmamanın en iyi çaresi, onlara hiçbir zaman öğüt vermemektir.

herkes ancak basılı olan şeylere inanır. basılı bütün nesneler arasında da evraka gönderilecek olana gerçek bir değer verilir.

bir gerilla birliği düşmanı hırpalamak zorundadır. yoksa sivil halk onu desteklemez. sivillerin desteği olmazsa gerilla diye bir şey de olmaz.

gerilla savaşının niteliği böyledir. savaşçılardan çok sivil halk arasında kayıplara yol açar.

bir general ne izahat verir ne de özür diler. bir teğmenin de aldığı emirleri yerine getirmekten başka yapacağı şey yoktur.

insan topların karşısında saklanır fakat uçaklardan saklanamaz. uçaktaki pilot isterse senin üstüne bile işer.

savaşlar ilk silahın patlayışından önce kazanılır veya kaybedilir. savaş başladıktan sonra, hele elde yedek kuvvetler de yoksa artık yapılacak fazla bir şey de yoktur.

bazen felaketin de hayırlısı olurmuş.

ölü bir vücudun yere yıkılışına dünyada hiçbir şey benzemez. canlı bir insan bu düşüşün bir eşini yapamaz.

onlara güvenmek zorunda değilsin. bu adamlar beygire benzer. dizginleri sıkı tuttun mu ne istersen yaparlar. aynı komuta altında, aynı tüfeklerle onlara da başka herkese olduğu gibi güvenilebilir.

savaş döneminde insan her şeyi bulamaz. deniz kıyısına geleli beri bir tek sıtma nöbeti geçirmedim.

uzak doğu'da sabır her zaman için bir erdemdir. eyleme geçmek ise çoğu zaman bir çeşit gülünçlük sayılır.

işleri rast gitmeyen şeflerin yaptıkları hizmetlerin yararlı ve yiğitçe olarak nitelenmesi seyrek görülen bir şeydir.

bir komutan kadar eli kolu bağlı kimse yoktur. böyle bir adam yalnız kendi kişiliğinin değil, herkesin tutsağı durumundadır.

vakti saati gelmedikçe hiçbir tehlike yoktur.

gerekenden fazlasını istemeyi sakın unutmayın. genel karargah bir bakanlık gibidir. beş dolar istedin mi sana gülerler fakat elli milyar istedin mi bir çek verirler.

insan ömür boyunca hiç komutanlık istemeyip de meslek hayatını düşmana teslim olarak bitirirse bu, talihin çok acı bir cilvesidir.

bu kitap boyunca birtakım kişiler ortaya çıkmakta, sonra kaybolmaktadır. aslında bir romanın kişileri böyle kaybolmaz. fakat romanlar gerçek yaşamda yeri olmayan, yapay bir sırayı izler. hayatta ve özellikle savaş zamanında insanlar gelir, bir dönem için yanımızda olur, sonra yavaş yavaş ya da çok çabuk uzaklaşıverir. her birimiz de tek başımıza ölene dek kendi yolumuzu izleriz.

1942 yılındaki noel'in arifesinde güneş denizin üzerinde batarken yerini o tropik gecelerinden birine bıraktı. böyle gecelerde insan dünyanın çirkin olduğuna inanmaz.

26.1.19

genç kızlar

halit ziya uşaklıgil

genç kızlar hiç tanınmamış, henüz tecrübe olunmaya muhtaç mahluklardır.

genç kız olmak üzere bulunan çocukların çok farklı bir dönemi vardır ki o sırada bu hassas, narin mahluklarda bir kadınlık hayatına hazırlığın belli belirsiz gelişmeleri görülür. bu devre ruhsal, bedensel değişikliklerle başlar. çocukta sebepsiz herkesten bir ürkeklik, bir kaçınmak, bir çekingenlik fark edilir. onda artık oyun zamanı geçmiş bir kedi yavrusunun vahşetleri uyanır. size eskisi gibi çocukça neşesiyle elini uzatmaz, yanınıza o eski kendini verişle sokulmaz. babasına dudaklarını uzatışında bile bir soğuk titreyişin akışı vardır. lakırdılarında biraz daha sakıngandır. gülerken kızarıverir. soluduğu havanın içinde gariplik, yabancılık veren bir yeni rüzgârın dalgaları vardır. o zaman kaçar, tenha köşeler arar. uzun uzun düşünceleri vardır. kendisinde bir başkalık hisseder; fakat niteliğini bilmez. yalnız anlar ki artık bir çocuk değildir. yeni bir kimlik mayası tutulamayan bir gelişme kuvvetiyle bu çocuk vücudunu parçalayıp taşmak, bir şiddetli fışkırmayla dışarı çıkmak ve artık zorla sözünü geçirmek ister.

bu olay çocuğun iradesi, bilgisi, tercihi dışında bir şeydir ki kendi kendine tabiatın belirlediği değişim çizgisini takip eder. çocuk vücudunda garip bir şeyin, ne olduğu anlaşılmaz bir hastalığın yürüdüğünü, ilerlediğini, bütün benliğinde dolaştığını hisseder. o zaman ona yürüyüşünde, söyleyişinde, gülüşünde, bütün dışarıyla ilişkilerinde korkaklıklar, beceriksizlikler gelir. birden tavrında zariflik ve tabiiliğinden bir şey eksilmiş sanılır. boyu fazlasıyla uzun, vücudu oransızca ince gibidir. yürürken uzun bacaklarının üstünde oransız bir gövdeyle yürüyen bir kuş hali vardır. elini uzatışında, başını tutuşunda o eski hoş uyum kaybolmuştur. kendine has tavırlarını terk etmiş de henüz yakışacak tavırlar bulamamış bir vücut gibidir. lakırdılarının arasında birden kızarışları vardır, sebebi bilinmez. bu kendiliğinden taşan sıkıntıları da alt edemez. o zaman herkesten uzak kalmak ister. büyüklerin arasında durmaya cesaret edemez. çocukların arasında kalmaktan utanır.

uykularında kâbuslar, hummalar vardır. geceleri birden uyanışları içinde ölümü düşünür, korkar, yorganının altına sokularak titrer.

bu öyle bir dönemdir ki çocukların öğrenmesinde yeni ufuklar açar. onlara kimseye bir şey söylemeksizin, hiçbir yerde bir belirti görmüş olmaksızın, birdenbire, kendi kendine, o zamana kadar tamamıyla anlaşılamayan binlerce şey bir ifade genişliği kazanır. birçok hakikatleri anlayıvermiş bulunurlar. bu öğrenme nasıl çıkarımlar sonucu böyle birkaç aylık bir dönem içinde meydana geliverir? bunu tarif mümkün değildir. denebilir ki bu sırada yeni gelişen kimlik, genç kız kimliği, o eski çocuk imliğine yeni yeni bilgiler getirmiş, her şey için "işte bu şudur" diyen sesiyle o vakte kadar bulutlar altında şöyle bir göz gezdirilen sahifelerin üzerine sihirli bir ışık dökmüştür.

25.1.19

intihar

charles bukowski

intihara meyilliydim, zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa ve özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. hava gazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum.

ama başka bir sorunum vardı. sabahları yataktan çıkamıyordum. nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. herkese, "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." diyordum. deli olduğumu düşünüyorlardı. çocuk oyunları.. ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar. hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

evet, nefret ediyordum sabahları yataktan çıkmaktan. hayata yeniden başlamak demekti. bütün geceyi yatakta geçirince insan kolay kolay vazgeçemeyeceği bir mahremiyet geliştiriyordu yatağı ile. ben hep yalnız biri olmuşumdur. bağışlayın, kafadan biraz kontağım galiba; ama arada sırada ayaküstü yapılan bir düzüşmeyi saymazsak dünyadaki bütün insanlar yok olsa umrumda olmaz. evet, hoş değil, biliyorum. ama bir sümüklü böcek kadar hoşnut olurdum. beni mutsuz eden insanlardı sonuç olarak.

çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. olmamalı oysa. ben ölümü sol cebimde taşırım.

korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır. insanlar hayatlarına saygı duymuyorlar, işiyorlar üstüne, sıçıyorlar. geri zekalılar. tek düşündükleri düzüşmek, sinema, para ve düzüşmek. hiç düşünmeden yutuverirler tanrı'yı, hiç düşünmeden yutuverirler vatan'ı.

çok geçmeden düşünme yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine izin verirler. pamuk beyinliler. görünümleri çirkin, konuşma biçimleri çirkin, yürüyüşleri çirkin. yüzyılların olağanüstü bestelerini çalın onlara, duymazlar. çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır. ölecek bir şey kalmamıştır geriye.

ölümün tahammül edemediği bir şey varsa yüzüne gülünmesidir.

gitmesini bilmek lazım. depomuzdaki yakıttır ölüm. devam edebilmek için ihtiyacımız var. hepimize lazım. bana lazım. size lazım. zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz.

kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. giysilerde, hayır. ayakkabılar. ya da şapka. ya da eldiven. yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. yapmayın.

23.1.19

dokuz gitarda dünya tarihi

erik orsenna

tesellisi olmayan olaylar da yaşamın bir parçasıdır.

baştan çıkarıcının sıkılması kadar kötü bir şey olamaz.

sık ormanda yaşasaydık maymun olarak kalacaktık. ağaçları sulayan batı rüzgarı, yırtılma yüzünden oluşan yeni dağlara çarpmaya başladı. su artık dağların öbür tarafına geçemiyordu. doğu gitgide kuraklaşıyor, orman seyrekleşiyordu. maymunlar korkuyorlardı; çünkü şimdi hepsi gün gibi ortadaydılar. aslan, panter gibi pençeli hayvanların keyfine diyecek yoktu. maymunlar bundan sonra dikkatli olmaları ve düşmanlarını uzaktan gözlemeleri gerektiğini anladılar. doğruldular, arka ayakları üzerinde dikildiler. savaşmayı, taşı işlemeyi öğrendiler ve yavaş yavaş insana dönüştüler.

arkadaşlık yün ipliği gibi değildir. üzerine atılan düğümler tutmaz.

dünya üzerinde üç önemli çift vardır: bir adam ve bir kadın, bir adam ve atı, bir adam ve gitarı. gitar kusursuz biçimdir. gitar ruhun resmidir. gitar ve gitaristler zamanın içinde gezinirler.

her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

bir imparator, yönetimi altındaki ülke yıkıldığında ağlar. döktüğü gözyaşları, yaralı dünyanın kanıdır.

bir dostluğu ayakta tutan şey nedir? ilk başta ölüme kadar süreceği sanılır. ama yaşam, küçük kıskançlıklar, gizlenmiş yaralar yavaş yavaş bizi birbirimizden ayırır. denizdeki iki gemi gibi insanlar birbirlerinden uzaklaşırlar. önce azar azar, istemeye istemeye. sonra her ikisi de yolunu alır ve ufkun birer ucunda gözden kaybolurlar.

türümüzün üzerindeki lanet: ne kadar insan doğarsa yalnızlık o kadar artar.

faşizm

bertrand russell

milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

milliyetçilikten söz ettiğim kitaplarımdan birinde şunu yazmıştım: "bir ulus vardır ki öbürlerinin iddia ettiği bütün üstün nitelikleri kendinde toplamıştır. benim okuyucumun ulusudur işte bu ulus." bir polonyalı bana gönderdiği bir mektupta şöyle diyor: "polonya'nın üstünlüğünü kabul ettiğinizden ötürü mutluyum."

propaganda her yerde devletin elindedir. devleti ilgilendiren ise istendiği zaman öldürmeye hazır olmanızdır.

şu veya bu şeye aşırı bir önem veren ve geri kalan her şeyi hafif bulan adama ben dar görüşlü derim. insanlık tarihinin hemen her anında, dünyanın hemen her kesiminde toplumların yakalandığı akıl hastalıklarından biridir bu. bir partiye giren herkes, öteki partilere bağlı olanların yanlış yolda olduğunu sanır.

22.1.19

anahtar

junichiro tanizaki

vıcık vıcık yapışkan, bir sürü gereksiz oyunlara başvurma isteği tüm erkeklerin ortak noktası mıdır acaba?

kocam bu senenin 1 ocak günü yazdıklarında benim hakkımda, "doğuştan sinsidir, gizemli işlere bayılır. bir şeyi bilse de, bilmiyormuş gibi yapar; aklından geçenleri sözcüklere dökmeyi pek sevmez," diyor. bunda haklı olduğunu reddedemem. genel olarak bakılırsa, benden çok daha doğrudan bir adam olduğu için, bu yazdıklarında haklı olduğunu kabul etmem gerek; ama sözlerinin tamamen doğru olmadığını da belirtmem gerek.

söz gelimi, "karım bu günlüğün çalışma odamdaki çekmecelerden birinde olduğunu mutlaka biliyordur." ve "tutup da kocasının günlüğünü gizlice okumaya kalkmaz." diyor, ama, "kesinlikle öyledir diye kestirip atmamak için gerekçelerim var." da diyor. "bu yıldan itibaren çekinmeyeceğim." diyor; ama aslında sonraki satırlarda itiraf ettiği gibi, "aksine içten içe okumasını göze aldım; hatta ümit ediyorum." diyor.

asıl niyetinin bu olduğunu anında çözmüştüm. 4 ocak günü kitaplığındaki nergis çiçeklerinin önüne, çekmece anahtarını mahsus bırakması ben günlüğünü okuyayım diye içinin içini yediğinin bir kanıtıydı. fakat böylesi bir hileye başvurmasına hiç gerek yoktu. çok önceden beri gizli gizli okuduğumu burada itiraf edeyim.

günlüğümün 4 ocak kısmında, "ben o günlüğü asla okumam. kendi belirlediğim sınırları aşıp da kocamın ruh halinin içlerine kadar girmeye de kalkmam. ben kendi ruh halimi insanların bilmesinden hoşlanmadığım gibi, başkalarının yüreklerinin derinliklerine dalmayı da sevmem." demiştim; ama doğrusunu söylemek gerekirse bu, yalandı. "kendi ruh halimi insanların bilmesinden hoşlanmam." ama "başkalarının yüreklerinin derinliklerine dalmayı" severim.

onunla evlenmemizin ertesi gününden itibaren, arada sırada onun günlüğünü gizlice okumayı alışkanlık haline getirmiştim. onun, "günlüğünü küçük masanın çekmecesine koyarak kilitlediğini, anahtarını da bazen kitaplığın farklı yerlerine, bazen de halının altına gizlediğini" çok eskiden beri biliyordum ve "günlüğü açıp okumaya kalmayacak bir kadın" nitelemesinin benimle alakası yok.

kocam 27 şubat günü, "evet, tahmin ettiğim gibi. karım günlük tutuyor." diyerek, "birkaç gün öncesinden beri farkına varmıştım." diyor; ama aslında, çok öncesinden beri haberdar olduğundan ve gizlice okuduğundan eminim. ben de, "günlük tuttuğumu kocamın öğrenmesine neden olacak bir hatayı asla işlemem." ve "benim gibi yüreğindekileri başkalarına açmayan bir insanın, en azından kendisiyle konuşması gerekir." derken yalan söylüyordum.

ben kocamın, bana söylemeden okumasını istiyordum. "kendi kendime bir şeyler anlatmak" istediğim gerçekti; ama kocamın okumasını sağlamak da amaçlarımdan biriydi. öyleyse niye ses çıkarmayan kaz derisi kâğıtlar kullandın, seloteyple ağzını kapattın diyecek olursanız, doğuştan gizemli işlere bayıldığımdan başka bir yanıt veremem.

bu gizemcilik, benimle bu konuda alay eden kocamda da yeterince vardı. kocam da ben de, karşılıklı olarak birbirimizin gizlice okuduğunu bildiğimiz halde, önümüze duvarlar örmüş, engeller çıkararak işi iyice dolambaçlı hale getirmiştik. bir diğer nokta, karşımızdakinin hedefe ulaşıp ulaşmadığını bulanık hale getirmek de bizim eğlencemizdi. benim o zahmete girerek seloteyp kullanmış olmam, kendim için olmaktan ziyade, kocamın o zevki yaşamasını sağlamak içindi.

doğum

doris lessing

bizi gerçek insanlığa iten şey, doğum sancılarımızdır.

bir çocuğun doğumu, annesiyle babasının meselesi değildir. çocuk bütün dünyaya, insan toplumuna doğar.

uyuyan yılanın ve memnun çocukların kuyruğuna basmamak gerek.

aslında doğduğumuzda sahip olduğumuz özelliklerimize yapabileceğimiz pek bir şey yok. birden fazla çocuk doğuran hiçbir kadın, karakterin doğuştan gelmediği, yapıldığı doktrinini kabul etmez. bir bebeği ilk kez kollarınıza aldığınız zaman, o insanı, gerçek doğasını tutarsınız. sonradan ne yaparsanız yapın, kökeni, temeli, esası odur.

21.1.19

feminizm

r. w. connell

feministlere yönelik en eski alay, onların, kadınları erkeklere ve erkekleri de kadınlara dönüştürmeye çalıştıkları şeklindedir. bir anlamda bu doğrudur: iş bölümünün yeniden biçimlenmesi, kadınların uzlaşımsal olarak erkeksi sayılan işleri yapması anlamına gelmelidir. yine de yetmişlerin başlarında genellikle savunulan türden "rolleri tersine çevirme", bir strateji olarak yetersiz olduğunu kanıtlamıştı. feminizm, taktik olmayan nedenlerle de, uzlaşımsal olarak kadınsı olduğu düşünülen nitelikleri ve uygulamaları da elinde tutmaya çalışmaktadır. böylece hareket kendisini, iş bölümü ve cinsel karaktere ait uzlaşımsal toplumsal cinsiyet sınırları boyunca ortaya koyduğu ve biseksüellik de kendisini cinsel bir pratik olarak öne sürdüğü ölçüde, kateksis yapısının sınırları boyunca ilerler bir halde bulmuştur.

kadınları anlama kılavuzu

esther vilar

erkeklerin yanında sürekli olarak kendini küçümsemek, kadınların, diğer kadınların anlayıp da, olduğu gibi değerlendirmeleri nedeniyle erkeklerin anlamadığı gizli bir dilin ortaya çıkmasına yol açmıştır. bu nedenle erkeklerin, bu şifrenin anahtarını alıp kendileri için bir tür sözlük hazırlamaları büyük yarar sağlayacaktır. böylece, ne zaman klişe bir laf duysalar, bu sözlüğe bakıp gerçek anlamını açıkça görebilirler.

karşımdaki erkeğe saygı duymalıyım: erkeğin benden daha zeki, sorumlu, cesur, üretken ve çok daha güçlü olması gerekir. yoksa ne işime yarar ki?

kocam isterse elbette mesleğimi bırakırım: o yeterli para kazanmaya başladıktan sonra bir daha asla çalışmayacağım.

hayatta istediğim tek şey onu mutlu etmek: onu ne kadar sömürdüğümü anlamasına engel olmak için elimden geleni yapacağım.

gelecekte hayatımı aileme adayacağım: hayatımın kalan kısmında parmağımı bile oynatmayacağım. sıra erkekte.

eğer bir çift birbirlerini gerçekten seviyorsa hemen evlenmelerine gerek yok: biraz inatçı ama onu yatakta dize getirmem uzun sürmez.

onu seviyorum: o mükemmel bir yük beygiri.

ya da bir kadın şöyle de diyebilir: "evleneceğim adamın benden biraz daha yaşlı, benden en az on santim uzun ve daha zeki olması gerekir." bunun da anlamı, yaşça daha büyük, daha güçlü, daha zeki bir insanın, daha genç, daha zayıf, daha aptal bir yaratığa bakmasının çok daha "normal" gözükmesidir.

20.1.19

skandal

thomas bernhard

son yıllarda siyasal bir skandalın çıkmadığı ve siyasal iğrençliklerin yıllar önce kimsenin aklıma bile gelemeyecek boyutlara ulaşmadığı bir gün bile geçmedi. gazeteyi açtığınızda siyasal iğrençliğin ve siyasal suç işlemenin gündelik alışkanlığa döndüğü bir devlette yaşadığınızı düşünürsünüz. sabah gazeteyi açtığınızda bizim politikacıların iğrençlikleri ve suçları yüzünden kendiliğinden sinirleniyorsunuz. o zaman tüm politikacıların suçlu tipler oldukları ve temelinden suçlu bir köpek sürüsü oldukları izlenimini hemen edinirsiniz.

şimdi artık nerdeyse gazeteleri açmak bile bana dayanılmaz geliyor; çünkü yalnız skandallarla dolular. ama gazeteler nasılsa toplum da öyle, gazeteyi çıkaranlar da. bir yıl boyunca arayın, bu boktan gazetelerin hiçbirinde düşünce dolu bir cümleye rastlamayacaksınız.

toplum, özellikle de politik topluluk ve bu devlet bu kadar iğrenç ve bu kadar alçak. şimdiye kadar bu ülkede hiçbir zaman bu kadar iğrenç ve alçak devletli, bu kadar iğrenç ve alçak bir toplum olmamıştı ama bu ülkede hiç kimse buna yüz kızartıcı bir durum olarak bakmıyor, kimse, gerçekten, kimse bu duruma karşı çıkmıyor. herkes her zaman her şeyi kabullendi, ne olursa olsun ve en büyük iğrençlik olsa da ve en büyük alçaklık olsa da ve tüm akıl almazlıkların en akıl almazlığı olsa da.

bu ülkenin insanı asla devrimci değil çünkü asla gerçek delisi değil, yüzyıllardan beri hep yalanla yaşıyor ve buna alıştı. yüzyıllardır yalanla evli, her türlü yalanla. en derinden ve en önce de devlet yalanıyla. son derece doğal olarak adi ve alçak yaşamlarını sürdürüyorlar devlet yalanıyla, bu, onların itici yanı.

sevimli denen bu ülke insanı kurnaz, çıkarcı bir kapan kurucu, her zaman ve her yerde çıkarcı kapanlarını kuran biri, en adi alçaklıkların ustası, sevimliliğinin altında alçak ve utanmaz ve saygısız bir insan ve işte bu yüzden de en sahtekar olanı.

o her zaman başarısız olmuş bir insandır ve o kendisinin böyle olduğunun derinlemesine bilincindedir. tüm iğrençliklerinin, karakter zayıflıklarının nedeni budur; çünkü tüm öteki iğrençliklerden önce karakter zayıfıdır. ama bu da onu tüm ötekilerden daha ilginç kılan şeydir. o dahiyane bir aldatıcıdır, en dahiyane tiyatrocudur gerçekten. gerçeğin içine asla girmeden her şeyi oynar, onun en karakteristik yanı budur.

o, tüm dünyada sevilir, hiç değilse bugüne kadar böyle ve tüm dünya bugüne kadar onu göklere çıkardı, en ilginç avrupa insanı, aynı zamanda da her zaman en tehlikeli olanı olduğu için. o, büyük bir olasılıkla en tehlikeli insan, alman'dan daha tehlikeli, tüm öteki avrupalılardan daha tehlikeli, o mutlaka en tehlikeli siyasal insan, tarih bunu kanıtladı ve bu da avrupa'ya her zaman en büyük felaketi getirdi ve gerçekten çoğunlukla tüm dünyaya da.

her zaman adi bir nazi ya da budala bir dindar olan birini ne kadar ilginç ve eşi görülmemiş olarak görsek de, onu siyasal dümenin başına geçirmemeliyiz; çünkü o dümene geçtiği zaman kaçınılmaz biçimde her şeyi tümden uçuruma iter.

tanrı

albert einstein

yaratıklarını ödüllendiren ve cezalandıran ya da bizde olduğu gibi bir iradeye sahip olan bir tanrı düşünemiyorum. ben aynı zamanda kişinin fiziksel ölümünden sonra da yaşayacağını düşünmediğim gibi düşünmek de istemem. bırakalım zayıf ruhlar korkudan ya da saçma bir bencillikle böylesi düşünceleri benimsesinler.

hayatın sonsuzluğunun gizemi ve bu dünyanın olağanüstü yapısını bir an için olsun görebilmek; bunun yanı sıra kendini doğada gösteren aklın çok küçük de olsa bir bölümünü anlayabilmek için verilen direşken uğraş benim için yeterlidir.

19.1.19

intihar mektubu

nilgün marmara

13 ekim 1987
salı

sevgilim,

her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün çabuk unutursun.

bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın, çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu!

her anın niye'sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. ben'i bağışlayın! bunu en çok annemden babamdan ablamdan ve kağan senden diliyorum. dostlarımdan da!

nilgün marmara önal

seni hep sevdim kağan!

hoşçakalın!

p.s.1 cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız lütfen!
p.s.2 kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara.
3 sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum.
4 kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş olan şiirleri bastırabilirsin.

18.1.19

politika

cenap şahabettin

politikanın en görünür hedefi, maliye lokantasında bol ziyafettir.

yüksek makamlar, yüksek tepeler gibidir; koşarak çıkanlar, nefes darlığı duyarlar.

gerçekten becerikli politikacı, düşmanlarını bile kendi yanında kullanmanın yolunu bulur.

tarihe dikkat ediniz, her "büyük hükümdar" dedikleri zorba bir hükümdardır.

bugünkü siyasette bir kâr yolu görmek ister misiniz? gözünüze gözlük değil, belinize kılıç takınız.

gariptir ki baskı yönetimi ancak tutsak ruhlu yaratıklara tatlı gelir.

lafla peynir gemisi yürümez ama siyaset gemisi haydi haydi.

politikada iyilik ve kötülük bir zafer ve yenildi sorunudur. girişiminde başarılı olan her yönetim, üstünlüğünü kanıtlamış olur.

yüksel oğlum yüksel! çıkmak için başvurduğun merdiveni soran bulunmaz.

kötüye kullanmaya elverişli olmayan yasa yoktur. eğer uygulayacaklarda kötüye kullanma isteği varsa yasa değişmekle kötüye kullanmanın ancak biçimi değişir.

güçlülerin değil zayıfların zulmünden iğrenirim.

doğduğumdan beri işitirim: "bu böyle süremez!" derler. oysaki pek güzel sürdü, sürüyor ve kim bilir daha ne kadar sürecek.

hesap

ahmet telli


ısmarlama sözcüklere bel bağlamadım hiç mi hiç
bu yüzden kötü bulunup geri çevrildiği de oldu
uşaklaşmadı hiçbir şiirim
-onurumdur bu-
yorgun düşse de kimi kez, kırgın olmadı
bir gün sorarlarsa öfkemin hesabını
derim ki yaşadım

ve derim ki
emperyalizme, faşizme
şovenizme sıkılan bir mermi olabilmişse şiirim
geriletmişse acıyı ve zulmü
yırtılıp atılıyorsa küçük burjuva ellerde
şiirimin verilmiş hesabıdır bu

17.1.19

nil admirari

søren kierkegaard

nil admirari (hiçbir şeye şaşma) hakiki hayat bilgeliğidir.

en eksiksiz teori bile, dahi bir adamın "her an ve her yerdeliğiyle" ortaya çıkardıkları yanında fakir kalır.

dünya ve içindeki her şey hiçbir zaman bir kuytudan bakıldığı zamanki kadar yararlı görünmez.

hiçbir delikanlıda genç bir kızdaki hayali idealliğin yarısı bile yoktur; fakat kızın bütün idealliği yanılsamadan ibarettir.

ey ölüm, sen nelere kadirsin! en tesirli kusturucu ilaç, en güçlü müshil bile bu kadar arındırıcı bir etkiye sahip değildir.

bütün sofistlerin içinde en tehlikelisi zamandır ve tehlikeli sofistlerin içinde en düzenbazı da alışkanlık.

insan başka hiçbir şeyi bilmeden önce kendini bilmelidir.

bir yazarın en değerli niteliği daima kişisel bir üsluba, yani kendi kişiliğinin şekillendirdiği bir ifade ya da sunum biçimine sahip olmasıdır.

insan sadece başkaları için değil, kendi için de bir gizem olmalı.

insanlar genellikle dünyayı nehirler, dağlar, yeni yıldızlar, gösterişli kuşlar, tuhaf balıklar ve gülünç insan türleri görmek için dolaşır. varoluşun karşısında ağızları açık kalıp hayvansal bir sersemliğe düşerler ve bir şey gördüklerini sanırlar.

"insanın isteyebileceği en büyük onura ulaşsak da kendimizi gurura ve kibre kaptırmamalıyız."

karnaval ve yamyam

jean baudrillard

gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

bu, politikacılar kadar yurttaşlar için de geçerli bir düşüncedir. bu, iletişim araçlarına özgü içkin bir adalet anlayışıdır. imgelerin sizi iktidara taşımasını mı istiyorsunuz? o zaman imgelerin sizi yok etmelerine boyun eğmek durumunda kalacağınızı bilmeniz gerekir. imge karnavalı demek, insanın imgeler aracılığıyla kendi kendisini yutup yok etmesi demektir.

walter benjamin: insanlık akla gelebilecek en kötü yabancılaşma biçimini estetik ve gösteriyi andıran bir haz alma biçimine dönüştürdü.

herkes evrensel bir model tarafından büyülenir.

en iyi yöneticiyi seçme konusunda aydınlanma çağına özgü demokratik illüzyonlar insanüstü bir çaba harcanmasını gerektirdiğinden, bugün özellikle de çalkantılı dönemlerde bunun tam tersi yapılmakta ve yurttaşlar kitleler halinde kendilerinden düşünmelerini istemeyenlere oy vermektedir.

elias canetti: dünyada hiçbir güce sahip olmayan birkaç kişi bulunabileceğine inansaydım o zaman umut etmeyi sürdürebilirdim.

her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle şeytani bir güç ya da diyalektik bir antitez olarak görmemektedir.

insanoğlu hiç kuşkusuz doğa yasalarıyla hiçbir ilişkisi olmayan özgün bir ortadan kaybolma biçimi icat eden tek canlı varlıktır.

ortaya sözcüğün gerçek anlamında bir terörün çıkmasına yol açan gerçek anlamda bir köktencilik varsa o da bütün dünyayı birbirine bağlayan elektromanyetik akım, sinyal ve ağları yönlendirip yerinde duramayan, sürekli yer değiştiren, bütün dünyaya dağılmış ve dağıtılmış, artık kendinden kurtulmanın mümkün olmadığı bir teknokratik zihniyet, yani temelden yoksun bir köktenciliktir.

dünyanın böylesine güncel ya da sanal bir küresel gücün egemenliği altına girdiği bir sırada iyiliğin var olabilmek için artık kötülüğe ihtiyacı yoktur.

özgürlük kavramı yalnızca boyun eğdirme sistemlerinde bir anlama sahip olabilir.

hiç durmadan kendini aşmaya yönelik sınırsız bir gelişme anlayışı üstüne oturan bir bakış açısı yalnızca her şeyi işlevli kılmakla yetinmeyip aynı zamanda her şeyi anlamlı kılmak istemektedir.

arnold schwarzenegger'in california eyalet valiliğine seçilmesiyle birlikte tam bir maskaralık dönemine girdik ve politika bir yıldızlar ve hayranlar oyununa dönüştü. bu, temsil sistemini yok etme yolunda atılmış muazzam bir adımdır. güncel politikanın bu süreçten kaçabilmesi olanaksızdır.

orta çağda intihar girişiminde bulunanları ölü ya da diri asarak cezalandırıyorlardı.

iyice düşünüldüğünde yasal yaptırım gücü açısından birini ölüme mahkum etmek ya da ilke olarak yaşamaya mahkum etmek arasında bir fark yoktur. her iki durumda da bu yaptırım gücüne boyun eğmemek gerekmektedir, özellikle de sizin iyiliğinizi isteyene.

insanın kendi iyiliğini isteyen her şeye karşı mücadele edebilecek güce sahip olması gerekir. katip bartleby'ye "i would prefer not to!" (yapmamayı tercih ederim) dedirten sessiz bir yadsımaya..

16.1.19

kumarbaz

john fowles

bizler, kötü talihi kabul etmeyi bir erdem haline getiren kumarbazlar gibi davranırız. şöyle deriz: yalnızca bir at kazanabilir. her şey oyunun talihinde. birisi kaybetmeli. ne var ki bunlar buyruklar değil, tanımlamalardır. bizler yalnızca kumarbazlar değiliz, üzerine kumar oynanan atlarız. gerçek yarış atlarından farklı olarak, kazansak da kaybetsek de eş ölçüde iyi muamele görmüyoruz. ve hiç de at falan değiliz; çünkü düşünebiliyoruz, karşılaştırabiliyoruz ve iletişim kurabiliyoruz. hepimiz de insan ırkının üyeleriyiz, onun içindeki rakipler değiliz.

bizler birer kumarbaz olsak da bu rastlantının böylesine saf ve görünen cezaların ve ödüllerin böylesine devasa şekilde ayrı olması kolaylıkla kabul edilebilir bir şey değildir. ancak, acı gerçekliği hoşgörülebilir kılmakta son derece etkili olan şey, en adil olmayan ödüllerin ve ayrıcalıkların bile karşılığında destekleneceği piyango analojisidir. ben bu analojinin kötü bir analoji olduğunu ve ona her türlü inanışın temelde adice olduğunu düşünüyorum.


bize, zeka ve karşı harekette bulunma ve bütün varoluşun altında yatan rastlantının etkilerini kontrol altında tutma özgürlüğü verilmiş; adaletsizliği onlarla haklı çıkarma özgürlüğü değil.

patoloji

erich fromm

yalnızca birkaç kişinin açıkça gördüğü bir hayalet dolaşıyor aramızda. şu bildiğimiz komünizm ya da faşizm hayaleti değil bu. yepyeni bir tehlike. tek amacı maddi üretimi ve maddi tüketimi en üst düzeyde gerçekleştirmek olan, bilgisayarlar tarafından yönlendirilen, tümüyle makineleşmiş bir toplum şeklinde kendini gösteren korkunç hayalet.

robert h. davis'in etkileyici bir yazıda dile getirdiği üzere, "elektronikleştirilmiş bir dünya uzun vadede akıl sağlığına rahatsız edici etkilerde bulunur."

toplumumuzdaki en hastalıklı özelliklerden biri de insanı, kendi toplumunun meselelerine, çalıştığı kuruluşa ve hatta daha gizli olmakla birlikte kendi kişisel meselelerine etkin olarak katılma fırsatından yoksun bırakma eğilimidir.

eğer insan edilgin, sıkkın ve duygusuzsa, ve tek yönlü bir mantığa sahipse kaygı, ruh çöküntüsü, kişiliksizleşme, yaşama karşı umursamazlık ve şiddet gibi patolojik belirtiler geliştirir.

insanın gelişmesi için kendi beninin dar duvarlarını, hırsını, bencilliğini, türdeşlerinden ayrı olma durumunu, yani temel yalnızlığını aşması gereklidir.

15.1.19

hakikat yolunda

yuval noah harari

arayış genellikle büyük bir soruyla başlar: ben kimim? hayatın anlamı ne? iyi nedir? çoğu insan mevcut güçler tarafından verilmiş hazır cevapları öylesine kabullenirken, ruhani arayıştakiler kolay kolay tatmin olmazlar. yalnızca iyi bildikleri istikametlere ya da gitmek istediklere yere değil, yol nereye çıkarsa çıksın büyük soruların peşinde koşar dururlar.

bu nedenle çoğu insan için akademik çalışmalar, ruhani yolculuklardan ziyade anlaşmalar gibidir; bizi büyüklerimiz, devletler ve bankalar tarafından onaylanmış, önceden belirlenmiş hedeflere götürürler. "yıllarca ders çalışıp lisans diplomamı alacağım ve iyi maaşlı bir işi garanti edeceğim."

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

düalizm insanlara bu maddi prangalarından kurtulup bize çok yabancı olsa da, gerçek evimiz olan ruhani dünyaya geri dönmek üzere bir yolculuğa çıkmamızı tembihler. bu arayışta tüm maddi arzuları ve anlaşmaları reddetmemiz gerekir. bu düalist mirasın etkisiyle teamüllerden ve bu geçici dünyanın sunduğu anlaşmalardan şüphe ederek bilinmeyen bir istikamette gerçekleştirdiğimiz her yolculuk "ruhanidir".

bu ruhani yolculuklar dinlerle karıştırılmamalıdır. dinler dünyevi düzeni güçlendirmeyi amaçlarken ruhanilik ondan kaçmaya çalışır. ruhani göçebelerin en mühim görevlerinden biri hakim dinlerin inanç ve teamüllerine meydan okumaktır. zen budistleri, "yolda buddha'ya rastlarsanız onu öldürün." der. bu tavsiye ruhani bir yoldayken karşınıza kurumsallaşmış budizmin kesin fikirleri ve değişmez yargıları çıktığında kendinizi onlardan da kurtarmanız gerektiği anlamına gelir.

tarihsel açıdan ruhani her yolculuk, bireysel olarak aşılması gereken çilelerle doludur. insan iş birliği sadece sorulara değil kesin cevaplara da ihtiyaç duyar. dini yapıların çıkmazları karşısında hiddetlenenlerse yeni bir değerler sistemi oluşturup farklı yapılar kurar.

hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

13.1.19

norm

zygmunt bauman

seneca: en yüce iyi, ölümsüz olandır; geçip gitme eğiliminde değildir, pişmanlığı olduğu kadar bıkkınlığı da dışlar. asil bir zihin asla kararlarında sendelemez, asla kendini hor görmez, yaşamında kusursuz olan bir şeyi asla değiştirmez. tensel hazlar açısından ise tam aksi geçerlidir: en yüksek sıcaklığa eriştikleri anda soğuverirler. tensel hazzın hacmi büyük değildir ve dolayısıyla hızlıca dolar. haz bıkkınlığa ve baştaki şevk can sıkıntısı ve miskinliğe dönüşür.

martin heidegger, ancak bir şeyler yanlış gittiğinde -iflasın eşiğine gelindiğinde, alışık olmadığımız şeyler gerçekleştiğinde ya da "normların dışına çıkılıp" dünyanın nasıl bir yer olduğu ve dünyada nelerin olabileceğine dair zımni varsayımlarımıza meydan okuyan şeylerle karşılaşıldığında- şeyleri gördüğümüzü, onların farkına ve bilincine vararak bütün dikkatimizi onlara yoğunlaştırıp maksatlı eylemin hedefleri haline getirdiğimizi söylemiştir.

kadın nedir?

esther vilar

kadın, çalışmayan bir insandır.

yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

kadınlar zihinsel kapasitelerini kullanmazlar. aslında bilerek bu kapasitelerinin bozulmasına göz yumarlar. birkaç yıllık aralıklı eğitimden sonra, sonradan gelişen ve geri döndürülemez bir aptallık durumuna yönelirler.

teorik olarak güzel bir kadın, bir şempanzeden daha az bir zekaya ihtiyaç duyar ve buna rağmen kimse onu topluma uymayan bir yaratık olarak değerlendirmez.

olsa olsa en geç on iki yaşına kadar, kadınların çoğu fahişe olmaya karar vermiştir. ya da başka bir deyişle, kendileri için bir erkek seçip bütün işi onun yapmasını sağlamaktan oluşan bir gelecek tasarlamışlardır. bu işlevlerine karşılık olarak kadınlar da, erkeğin belli zamanlarda vajinalarını kullanmasına göz yummaya hazırdır.

bir kadın buna karar verdiği anda beynini geliştirmekten vazgeçer. elbette çeşitli dereceler ve diplomalar alabilir. bunlar onun erkeklerin gözündeki piyasa değerini artırır; çünkü erkekler, bir şeyleri ezbere bilen bir kadının, ayrıca erkekleri de tanıyıp anlayacağına inanır. erkeğin tekrar tekrar yaptığı en büyük hatalardan birisi, kadını kendi eşiti olarak, yani eşit zihinsel ve coşkusal kapasiteye sahip bir insan olarak değerlendirmesidir.

bir erkek bir kadının yemek pişirme, bulaşık yıkama ve temizlik işlerinde saatler harcadığını gördüğü zaman, bu işlerin onu belki de mutlu ettiği, çünkü tam da onun zeka seviyesine uygun işler olduğu aklına hiç gelmez. o anda bütün bu angaryanın, kadını, bir erkek olarak önemli ve arzu edilir bulduğu onca şeyi yapmaktan alıkoyduğunu düşünür. bu nedenle kadının yaşamını kolaylaştırmak ve onu erkeğin düşlediği yaşam biçimine sürüklemek için otomatik bulaşık makineleri, elektrikli süpürgeler, hazır yemekler icat eder. ama hayal kırıklığına uğrayacaktır. kadın, kazandığı zamanı tarihle, politikayla ya da astronomiyle aktif bir şekilde ilgilenmek için kullanmak yerine pasta yapar, iç çamaşırlarını ütüler ve oya yapar ya da özellikle maceracıysa banyo duvarını çiçek çıkartmalarıyla bezer.

erkek bu tür şeylerin varlıklı yaşamın temel ögeleri olduğunu düşünür. bu fikir ona kadın tarafından aşılanmış olsa gerek; çünkü erkek, pastanın dışarıdan satın alınmasına da, iç çamaşırların ütüsüz olmasına da, banyo duvarlarında çiçek desenlerinin bulunmamasına da gerçekten aldırış etmez. kadının bu amaca ulaşmasını kolaylaştırmak ve onu angaryadan kurtarmak için mikserler, mutfak robotları, ütüsüz giyilebilen çamaşırlar ve çiçek süslemeli tuvalet aletleri, fayansları icat eder; ama kadın hâlâ edebiyatla, politikayla ya da evrenin fethiyle aktif ve ciddi bir şekilde ilgilenmez. onun için yeni bulunan bu boş zaman tam zamanında imdada yetişmiştir. artık kendisiyle ilgilenebilir ve elbette entelektüel başarı özlemi ona yabancı olduğu için o da dış görünüşü üzerinde odaklaşır.

kadınların daha zevkli, daha çekici, daha "kültürlü" olduğu doğrudur; ama yaşam beklentileri kesinlikle entelektüel değil, hep maddeci olacaktır. devrime giden ilk adımı asla kadınlar atmayacaktır.

11.1.19

kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi

charles bukowski

kendimle baş başa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

herkes başkalarının bilmediği bir şeyi bildiğini sanır. yitik aptal egolar. ben de onlardan biriyim.

en iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.

hükümetin ve basının itiraf edemeyeceği kadar kötü ekonomi. hâlâ ayakta kalmayı başaranlar belli etmemeye çalışıyorlar. şu anda en iyi sektör uyuşturucu sektörüdür herhalde. uyuşturucu sektörü bittiği anda gençlerin yarısı işsiz kalır.

para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa.

pekala, siz bana yararlı bir meslek söyleyin. avukat? doktor? onlar da boktur. bok olmadıkları sanılır ama bokturlar. sisteme kilitlenmişlerdir ve çıkamazlar. ve hemen hemen hiç kimse işini iyi yapmıyor. önemsemiyorlar, güvenli bir kozanın içindeler.

körfez savaşı sırasında bir grup yazar ve şair devasa bir gösteri planlamışlardı mesela, şiirler ve söylevler hazırdı. savaş birden bitti. gösteri bir hafta sonraya planlanmıştı. iptal etmediler. yaptılar gösterilerini. çünkü sahnede olmak istiyorlardı. buna ihtiyaç duyuyorlardı. kızılderili yağmur dansına nasıl ihtiyaç duyarsa, öyle.

bozgun sonrasında güç toplamak kadar öğretici bir şey daha yoktur. ama çoğu insan korkularına yenilir. başarısızlıktan o denli korkarlar ki başarısız olurlar. fazlası ile koşullanmışlardır, birinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesine alışkındırlar. aile ile başlar, okul ve iş hayatında sürer.

gençlik budalalıktır, yaşlı ise budala.

mükemmel saatler yaşayabilmek için kusurlu saatleri yaşamak gerek. iki mükemmel saati yaşatabilmek için on saat öldürmek gerekir. asıl korkulması gereken bütün saatleri öldürmemektir, bütün yılları.

9.1.19

ilahiyat

jean meslier

insanların görüşlerini yumuşak bir üslupla incelemek istediğimizde şu durumu öğrenmekle büyük bir hayrete düşeriz: en esaslı saydıkları görüşlerinde bile, en sade gerçekleri tanımak, en açık, en boş, en gereksiz şeyleri, saçmalıkları reddetmek, en açık çelişkilerden tiksinmek için sağduyuyu, yani muhakeme yetisini, insanlar pek ender olarak kullanır.

bu durumun bir örneğini her zaman, her ülkede, insanların büyük çoğunluğunca saygı duyulan "ilahiyat"ta, toplumların mutluluğu için en önemli, en yararlı ve en gerekli saydıkları bu konuda buluruz. gerçekten, bu adı geçen bilimin dayandığı ilkeler biraz incelenecek olursa, anlaşılır ki, itiraz kabul etmez olduklarına hükmedilmiş olan bu ilkeler gelişigüzel varsayımlardır. ve bu varsayımlar cehaletin hayal ürünüdür, heyecan ya da ikiyüzlülük yaymıştır. utangaç safdillik, bunu kabul etmiştir. asla muhakeme etmeyen alışkanlıklar tarafından korunmuş ve kendisinden hiçbir şey anlaşılmadığı için saygıdeğer tutulmuştur.

montaigne şöyle der: "bazıları, inanmadıkları şeylere inandıklarına halkı inandırırlar; sayıları daha çok olan bazıları da inanmanın içeriğine nüfuz etmeyi bilmediklerinden inanmadıkları şeye kendi kendilerini inandırırlar, yani nefislerini aldatırlar."

sözün kısası, dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur. her din temelsiz bir binadır; teoloji, tabiat bilgisi nedenlerinin sistemleştirilmiş cehaletinden ve kocaman bir ham hayal ve çelişkiler yumağından başka bir şey değildir.

her ülkede ilahiyat, dünya kavimlerine, bir kahramanda birleştirilmesi mümkün olmayan sıfatlardan ibaret olan ve gerçeğe benzeyen hiçbir yanı bulunmayan bir romandan başka bir şey sunmaz. bu romanın, her kalbe saygı ve korku ilham etmek yeteneğinde olan kahramanının adı, belirsiz bir kelimedir. insanlar bu kelimeye, hiçbir zaman hiçbir sıfat ekleyemezler ki, önceki olaylar onu yalanlamasın.

bu fikirsiz mevcut kavramı ya da daha doğrusu bu mevcudu ifade eden kelime, yani "tanrı", yeryüzüne sayısız zarar vermemiş olsaydı, ihmal edilebilir, ilgilenilmezdi.

insanlar, bu hayalin, yani tanrısallığın kendileri için çok önemli bir gerçek varlık olduğu düşüncesiyle yoğrulmuşlardır. bu nedenle anlaşılmaz olmasından, onu düşünmelerine ihtiyaçları olmadığı sonucunu çıkaracakları yerde, insanlar tersine, onunla ne kadar ilgilenseler az olduğu, onu aralıksız düşünmek, sonsuza kadar onu iyice düşünmek, gözden bir an bile kaybetmemek gerektiği sonucunu çıkarırlar. bu konuda kuşatılmış bulundukları yenilmez cehalet, insanları bu imkansız endişelerden uzaklaştırmak şöyle dursun, fikri meraklarına zarar vermekten başka bir şey yapmaz. hayal gücünün etkisinden sakındıracağı yerde, bu cehalet onları yobaz, inanç düşkünü ve zorba yapar. dimağlarının doğurduğu kuruntu ve hayallere biraz kuşku ve tereddüt telkin edenlerin tümüne karşı hiddetlenmelerine neden olur.

çözülmeyen bir sorunu çözmek gündeme geldiğinde ne büyük şaşkınlık görülür! anlaşılabilir, bununla birlikte, kendisi için pek önemli saydığı bir şey hakkında rahatsızlık veren bir düşünce, işin sonunda insanı oldukça huysuzlaştırır ve kanın beynine toplanmasına neden olabilir. bu sıkıntılı ruhsal durumlara çıkar, büyüklük taslama, hırs da eklendiğinde, toplumda karışıklık kaçınılmaz olur. işte bunun içindir ki, boş düşüncelerini sonsuz gerçekler sayan ya da o suretle satan birkaç ahmak hayalcinin garabetlerine nice milletler sahne olmuş ve bu hayalciler, hükümdarların ve kavimlerin heyecanlarını alevlendirmişler ve tanrısallığın şanı ve ülkelerin mutluluğunun temeli dedikleri görüşler doğrultusunda hükümdarları silahlandırarak birbirlerinin üstüne sürmüşlerdir.

yeryüzünün her yerinde sarhoş bağnazların birbirlerini boğazladıkları, diri diri yaktıkları, hiçbir üzüntü ve acıma duymaksızın, görev adına, en büyük cinayetleri işledikleri, insan kanını sel gibi akıttıkları bin kez görülmüştür. niçin? birkaç meczubun küstah zanlarını sonuna kadar korumak ve yaymak için ya da birkaç madrabazın oyunlarını, yalnız hayallerinde var olan, ancak yeryüzünde yapmış olduğu yıkımlar, çekişmeler, deliliklerle kendini tanıtan bir zatın hesabına geçirmek için. "yani kendi arzu ve hilelerini, tanrı'nın işleri ve eylemleri olarak halka sürmek için."