31.1.19

uzun lafın kısası

jean baudrillard: gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

yuval noah harari: hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

jean meslier: dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur.

marquis de sade: kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

esther vilar: yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

montesquieu: cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir.

erik orsenna: her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

john c. keats: teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! 

charles bukowski: ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?

29.1.19

ensest

marquis de sade

kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

dünyada ne kadar tuhaf ya da anormal olursa olsun yüreğimi bir an bile dehşete düşürebilecek tek bir kusur, bir sapkınlık yoktur.

bir insanı mutluluğa götürmek için her şey nadiren bu insanda bir araya gelir. doğa ona hediyelerini mi yağdırdı? o zaman kader ondan hediyelerini esirger. talih ona lütuflarını mı sundu? o zaman doğa cimrilik gösterir.

bir insan ne kadar az yapabiliyorsa o kadar çok yükümlülük üstlenir. bir kişi ne kadar az harekete geçiyorsa o kadar çok keşifte bulunur. bir kişinin yaşamının her dönemi yeni fikirler öne çıkarır ve doygunluk bir kişinin şevkini kırmak şöyle dursun daha da fazla zararlı incelikli davranışların zeminini hazırlar.

bir kadın kocasının kusurlarını asla iffet yoluyla yok etmeyi başaramamıştır.

dindarlık yaşın ilerlediği ya da sağlığın kötüye gittiği dönemlerde doğal bir zayıflıktır. tutkuların kargaşası içinde, genelde son derece uzak olduğunu varsaydığımız bir gelecekle ilgili ancak küçük bir endişe duyarız. fakat tutkuların dili daha az zorlayıcı hale geldiğinde, hayatın son safhalarında ilerlerken, tek kelimeyle her şey bizi terk ederken, kendimizi yeniden çocukken duyduğumuz tanrının kollarına atarız.

insanlar yalnızca ne yaptıklarını bilmediklerinde ya da artık ne yapacaklarını bilmediklerinde evlenirler.

dürüst bir insanın gönüllü olarak tüm tevazu ve erdem sınırlarını aşabilmesi çok yüksek derecede olasılık dışıdır.

mutluluk idealdir, hayal gücünün oyunudur. yalnızca görme ve hissetme biçimimize dayanan bir duygulanma biçimidir. ihtiyaçların tatmin edilmesi dışında tüm insanları eşit şekilde mutlu eden hiçbir şey yoktur.

aklımız bizi oyuna getirebilse de vicdanımız bizi asla yanlış yola sürüklemez. işte doğanın içine tüm görevlerimizi yazdığı kitap budur.

şüphelerimiz sıklıkla gurur ve kibrimizin eseridirler ve neredeyse daima ruhumuzun derinliklerinde meydana gelen gizli bir karşılaştırmanın ürünüdürler. öyle ki bize kendimizi üstün hissetme hakkı verdiğinden kötülüğü atfetmekte acele ederiz.

konu üstünde ciddiyetle düşünürsek, bir günahı affedilmez acelemiz yüzünden hayali günahlar uydurmaktan ve böylelikle yok yere gururumuzun kendilerine atfettiklerinden başka hiçbir zaman herhangi bir suç işlememiş insanları gözümüzde lekelemektense sonsuza kadar gizli bırakmak daha iyi olmaz mı? ve dünyamız bu ilkeye daima uyulsa daha iyi bir yer olmaz mı? bir suçu cezalandırmak bunun yayılmasını önlemenin esas olmasından çok daha az gerekli değil midir?

bunu aradığı karanlığın içinde bırakarak, adeta ortadan kaldırmış olmaz mıyız? ilan edilen skandal kesin skandaldır ve bunun anlatılması aynı tür suça meyilli olanların tutkularını uyandırır. suç kaçınılmaz olarak görünmez olduğundan, henüz ortaya çıkarılmamış suçun faili kendisinin suçu ortaya çıkarılmış suçludan daha şanslı olacağını sanır. bu kendisine verdiği bir ders değil, ancak bir tavsiyedir ve kendini adalet adına haksız yere yanıltılmış, fakat gerçekte eksik planlanmış bir sertlik ya da gizli bir kibirden başka bir şey olmayan aceleci açıklamalar olmaksızın girişmeye asla cesaret edemeyeceği aşırılıklara verir.

dünyada gerçek olan hiçbir şey yoktur; övgü ya da onay hak eden hiçbir şey, ödüllendirilmeye ya da cezalandırılmaya değer hiçbir şey, burada adaletsiz olup beş yüz fersah ötede tümüyle yasalara uygun hiçbir şey yoktur. sözün kısası hiçbir suç gerçek değil, hiçbir iyilik sürekli değildir.

olağan kısıtlamaları ihlal etme alışkanlığı kısa süre sonra daha ciddi olanların ihlaline neden olur ve bir kişi hatadan hataya yakın zamanda dünyadaki her ülkede cezalandırılacak ve hangi ülkede yaşıyor olursa olsun dünyadaki her makul insanda korku uyandıracak türden suçlara ulaşır.

hiçbir şey üzücü bir durumdan daha gözüpek değildir.

bir kişinin, çocukları kendisine karşı ne şekilde günah işlemiş olursa olsunlar bir anne olduğunu unutması ne kadar zordur! hassas bir ruhta doğanın sesi öylesine buyurgandır ki, anne şefkatinin bu kutsal nesnelerinden akan en ufak gözyaşı ona yirmi yıllık hata ve kusurları unutturmak için yeterlidir.

suç birçok gözden sakınır ve hepsinden korkar. güvenliğinin, ancak gizemin karanlığında mümkün olduğunu hissedip ne zaman harekete geçmek istese gölgenin içine saklanır.

belki de gözetlediği insanın günahlarından dolayı isyan eden doğanın, emrindeki tüm felaketlerle onu bağrına yeniden geri döndürmeden kahretmeyi istediği durumlar vardır.

gerçekten de hangi varlık erkeklerin gözünde yeryüzünün erdemlerini el üstünde tutan, sayan ve besleyen ve her defasında kötü talih ve kederden başka şey bulmayan bir kişiden daha değerli, daha çekicidir ki?

27.1.19

ormanda unutulan askerler

john c. keats

insan büyür, sever, evlenir, çocuk sahibi, bir meslek sahibi olur. sonra seni karından, çocuklarından, mesleğinden ayırırlar. eline bir tüfek verirler. kendini her şeyden uzak, dağ başında buluverirsin.

teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

dostlarını kendisinden uzaklaştırmamanın en iyi çaresi, onlara hiçbir zaman öğüt vermemektir.

herkes ancak basılı olan şeylere inanır. basılı bütün nesneler arasında da evraka gönderilecek olana gerçek bir değer verilir.

bir gerilla birliği düşmanı hırpalamak zorundadır. yoksa sivil halk onu desteklemez. sivillerin desteği olmazsa gerilla diye bir şey de olmaz.

gerilla savaşının niteliği böyledir. savaşçılardan çok sivil halk arasında kayıplara yol açar.

bir general ne izahat verir ne de özür diler. bir teğmenin de aldığı emirleri yerine getirmekten başka yapacağı şey yoktur.

insan topların karşısında saklanır fakat uçaklardan saklanamaz. uçaktaki pilot isterse senin üstüne bile işer.

savaşlar ilk silahın patlayışından önce kazanılır veya kaybedilir. savaş başladıktan sonra, hele elde yedek kuvvetler de yoksa artık yapılacak fazla bir şey de yoktur.

bazen felaketin de hayırlısı olurmuş.

ölü bir vücudun yere yıkılışına dünyada hiçbir şey benzemez. canlı bir insan bu düşüşün bir eşini yapamaz.

onlara güvenmek zorunda değilsin. bu adamlar beygire benzer. dizginleri sıkı tuttun mu ne istersen yaparlar. aynı komuta altında, aynı tüfeklerle onlara da başka herkese olduğu gibi güvenilebilir.

savaş döneminde insan her şeyi bulamaz. deniz kıyısına geleli beri bir tek sıtma nöbeti geçirmedim.

uzak doğu'da sabır her zaman için bir erdemdir. eyleme geçmek ise çoğu zaman bir çeşit gülünçlük sayılır.

işleri rast gitmeyen şeflerin yaptıkları hizmetlerin yararlı ve yiğitçe olarak nitelenmesi seyrek görülen bir şeydir.

bir komutan kadar eli kolu bağlı kimse yoktur. böyle bir adam yalnız kendi kişiliğinin değil, herkesin tutsağı durumundadır.

vakti saati gelmedikçe hiçbir tehlike yoktur.

gerekenden fazlasını istemeyi sakın unutmayın. genel karargah bir bakanlık gibidir. beş dolar istedin mi sana gülerler fakat elli milyar istedin mi bir çek verirler.

insan ömür boyunca hiç komutanlık istemeyip de meslek hayatını düşmana teslim olarak bitirirse bu, talihin çok acı bir cilvesidir.

bu kitap boyunca birtakım kişiler ortaya çıkmakta, sonra kaybolmaktadır. aslında bir romanın kişileri böyle kaybolmaz. fakat romanlar gerçek yaşamda yeri olmayan, yapay bir sırayı izler. hayatta ve özellikle savaş zamanında insanlar gelir, bir dönem için yanımızda olur, sonra yavaş yavaş ya da çok çabuk uzaklaşıverir. her birimiz de tek başımıza ölene dek kendi yolumuzu izleriz.

1942 yılındaki noel'in arifesinde güneş denizin üzerinde batarken yerini o tropik gecelerinden birine bıraktı. böyle gecelerde insan dünyanın çirkin olduğuna inanmaz.

25.1.19

intihar

charles bukowski

intihara meyilliydim, zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa ve özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. hava gazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum.

ama başka bir sorunum vardı. sabahları yataktan çıkamıyordum. nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. herkese, "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." diyordum. deli olduğumu düşünüyorlardı. çocuk oyunları.. ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar. hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

evet, nefret ediyordum sabahları yataktan çıkmaktan. hayata yeniden başlamak demekti. bütün geceyi yatakta geçirince insan kolay kolay vazgeçemeyeceği bir mahremiyet geliştiriyordu yatağı ile. ben hep yalnız biri olmuşumdur. bağışlayın, kafadan biraz kontağım galiba; ama arada sırada ayaküstü yapılan bir düzüşmeyi saymazsak dünyadaki bütün insanlar yok olsa umrumda olmaz. evet, hoş değil, biliyorum. ama bir sümüklü böcek kadar hoşnut olurdum. beni mutsuz eden insanlardı sonuç olarak.

çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. olmamalı oysa. ben ölümü sol cebimde taşırım.

korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır. insanlar hayatlarına saygı duymuyorlar, işiyorlar üstüne, sıçıyorlar. geri zekalılar. tek düşündükleri düzüşmek, sinema, para ve düzüşmek. hiç düşünmeden yutuverirler tanrı'yı, hiç düşünmeden yutuverirler vatan'ı.

çok geçmeden düşünme yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine izin verirler. pamuk beyinliler. görünümleri çirkin, konuşma biçimleri çirkin, yürüyüşleri çirkin. yüzyılların olağanüstü bestelerini çalın onlara, duymazlar. çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır. ölecek bir şey kalmamıştır geriye.

ölümün tahammül edemediği bir şey varsa yüzüne gülünmesidir.

gitmesini bilmek lazım. depomuzdaki yakıttır ölüm. devam edebilmek için ihtiyacımız var. hepimize lazım. bana lazım. size lazım. zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz.

kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. giysilerde, hayır. ayakkabılar. ya da şapka. ya da eldiven. yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. yapmayın.

23.1.19

dokuz gitarda dünya tarihi

erik orsenna

müzik de bir tür soyluluktur.

bir imparator, yönetimi altındaki ülke yıkıldığında ağlar. döktüğü gözyaşları, yaralı dünyanın kanıdır.

sık ormanda yaşasaydık maymun olarak kalacaktık. ağaçları sulayan batı rüzgarı, yırtılma yüzünden oluşan yeni dağlara çarpmaya başladı. su artık dağların öbür tarafına geçemiyordu. doğu gitgide kuraklaşıyor, orman seyrekleşiyordu. maymunlar korkuyorlardı; çünkü şimdi hepsi gün gibi ortadaydılar. aslan, panter gibi pençeli hayvanların keyfine diyecek yoktu. maymunlar bundan sonra dikkatli olmaları ve düşmanlarını uzaktan gözlemeleri gerektiğini anladılar. doğruldular, arka ayakları üzerinde dikildiler. savaşmayı, taşı işlemeyi öğrendiler ve yavaş yavaş insana dönüştüler.

arkadaşlık yün ipliği gibi değildir. üzerine atılan düğümler tutmaz.

dünya üzerinde üç önemli çift vardır: bir adam ve bir kadın, bir adam ve atı, bir adam ve gitarı. gitar kusursuz biçimdir. gitar ruhun resmidir. gitar ve gitaristler zamanın içinde gezinirler.

her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

bir dostluğu ayakta tutan şey nedir? ilk başta ölüme kadar süreceği sanılır. ama yaşam, küçük kıskançlıklar, gizlenmiş yaralar yavaş yavaş bizi birbirimizden ayırır. denizdeki iki gemi gibi insanlar birbirlerinden uzaklaşırlar. önce azar azar, istemeye istemeye. sonra her ikisi de yolunu alır ve ufkun birer ucunda gözden kaybolurlar.

tesellisi olmayan olaylar da yaşamın bir parçasıdır.

kral bile olsalar, amatörlerin tellerden çıkardıkları gıcırtılar, hırıltılar, en alışkın kulakları bile tırmalar niteliktedir.

bir müzisyen, tanrı'ya, müziğe, italyan konteslerine ve çalgı çalabildiğine şükran duymaktan başka ne yapabilir? bir sır verir gibi usulca çalmak. yavaş yavaş dünyanın gürültüsü uzaklaşır. insan kendini yalnız, seçilmiş, güvende hisseder. gitar ıssız adalar yaratmasını bilir.

baştan çıkarıcının sıkılması kadar kötü bir şey olamaz.

gitar dünya kadar yaşlıdır. kanunların genellikle gerçeği maskelediğini ve en iyi görünenlerin, aslında içlerinde en kötüyü de barındırabileceğini bilir.

tabii ki gitar köleliğin bitişini dört elle alkışladı. ama o, bir yeni yetme değildir. gitar dünya kadar yaşlıdır. kanunların genellikle gerçeği maskelediğini ve en iyi görünenlerin, aslında içlerinde en kötüyü de barındırabileceğini bilir.

eğer teninin rengi kötüyse dans eden parmaklara ihtiyacın vardır. dans eden parmaklar müzik üretirler. ve müzikte derinin renginin önemi yoktur.

tanışmalar, tokalaşmalar, anılar.. müzik başlangıçların yardımcısıdır. aynı kapalı ışığın çekingen bir çiftin ilk sevişmesine yardımcı olduğu gibi. ne sözcüklere, ne hareketlere ne de hatta gülümsemelere gerek kalır. bir nota, bir akor yeterlidir; bir başkası ona yanıt verir, her şey düğümlenir, sarmaş dolaş olur: iş bitmiştir.

türümüzün üzerindeki lanet: ne kadar insan doğarsa yalnızlık o kadar artar.

21.1.19

kadınları anlama kılavuzu

esther vilar

erkeklerin yanında sürekli olarak kendini küçümsemek, kadınların, diğer kadınların anlayıp da, olduğu gibi değerlendirmeleri nedeniyle erkeklerin anlamadığı gizli bir dilin ortaya çıkmasına yol açmıştır. bu nedenle erkeklerin, bu şifrenin anahtarını alıp kendileri için bir tür sözlük hazırlamaları büyük yarar sağlayacaktır. böylece, ne zaman klişe bir laf duysalar, bu sözlüğe bakıp gerçek anlamını açıkça görebilirler.

karşımdaki erkeğe saygı duymalıyım: erkeğin benden daha zeki, sorumlu, cesur, üretken ve çok daha güçlü olması gerekir. yoksa ne işime yarar ki?

kocam isterse elbette mesleğimi bırakırım: o yeterli para kazanmaya başladıktan sonra bir daha asla çalışmayacağım.

hayatta istediğim tek şey onu mutlu etmek: onu ne kadar sömürdüğümü anlamasına engel olmak için elimden geleni yapacağım.

gelecekte hayatımı aileme adayacağım: hayatımın kalan kısmında parmağımı bile oynatmayacağım. sıra erkekte.

eğer bir çift birbirlerini gerçekten seviyorsa hemen evlenmelerine gerek yok: biraz inatçı ama onu yatakta dize getirmem uzun sürmez.

onu seviyorum: o mükemmel bir yük beygiri.

ya da bir kadın şöyle de diyebilir: "evleneceğim adamın benden biraz daha yaşlı, benden en az on santim uzun ve daha zeki olması gerekir." bunun da anlamı, yaşça daha büyük, daha güçlü, daha zeki bir insanın, daha genç, daha zayıf, daha aptal bir yaratığa bakmasının çok daha "normal" gözükmesidir.

19.1.19

intihar mektubu

nilgün marmara

13 ekim 1987
salı

sevgilim,

her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün çabuk unutursun.

bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın, çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu!

her anın niye'sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. ben'i bağışlayın! bunu en çok annemden babamdan ablamdan ve kağan senden diliyorum. dostlarımdan da!

nilgün marmara önal

seni hep sevdim kağan!

hoşçakalın!

p.s.1 cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız lütfen!
p.s.2 kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara.
      3 sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum.
      4 kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş olan şiirleri bastırabilirsin.

17.1.19

karnaval ve yamyam

jean baudrillard

gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

bu, politikacılar kadar yurttaşlar için de geçerli bir düşüncedir. bu, iletişim araçlarına özgü içkin bir adalet anlayışıdır. imgelerin sizi iktidara taşımasını mı istiyorsunuz? o zaman imgelerin sizi yok etmelerine boyun eğmek durumunda kalacağınızı bilmeniz gerekir. imge karnavalı demek, insanın imgeler aracılığıyla kendi kendisini yutup yok etmesi demektir.

walter benjamin: insanlık akla gelebilecek en kötü yabancılaşma biçimini estetik ve gösteriyi andıran bir haz alma biçimine dönüştürdü.

herkes evrensel bir model tarafından büyülenir.

en iyi yöneticiyi seçme konusunda aydınlanma çağına özgü demokratik illüzyonlar insanüstü bir çaba harcanmasını gerektirdiğinden, bugün özellikle de çalkantılı dönemlerde bunun tam tersi yapılmakta ve yurttaşlar kitleler halinde kendilerinden düşünmelerini istemeyenlere oy vermektedir.

elias canetti: dünyada hiçbir güce sahip olmayan birkaç kişi bulunabileceğine inansaydım o zaman umut etmeyi sürdürebilirdim.

her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle şeytani bir güç ya da diyalektik bir antitez olarak görmemektedir.

insanoğlu hiç kuşkusuz doğa yasalarıyla hiçbir ilişkisi olmayan özgün bir ortadan kaybolma biçimi icat eden tek canlı varlıktır.

ortaya sözcüğün gerçek anlamında bir terörün çıkmasına yol açan gerçek anlamda bir köktencilik varsa o da bütün dünyayı birbirine bağlayan elektromanyetik akım, sinyal ve ağları yönlendirip yerinde duramayan, sürekli yer değiştiren, bütün dünyaya dağılmış ve dağıtılmış, artık kendinden kurtulmanın mümkün olmadığı bir teknokratik zihniyet, yani temelden yoksun bir köktenciliktir.

dünyanın böylesine güncel ya da sanal bir küresel gücün egemenliği altına girdiği bir sırada iyiliğin var olabilmek için artık kötülüğe ihtiyacı yoktur.

meslek ilkelerine bağlılığını yakın bir geçmişte ifşa eden bir başka isimse tf1 (kamu televizyon kanalı) genel müdürü patrick le lay'dir. bu şahıs bize: "gerçekçi olalım, tf1 kanalında çalışmak coca cola'nın satış yapmasına yardımcı olmaktır. ticari bir mesajın algılanabilmesi için televizyon izleyicisinin beyninin uygun konumda bulunması gerekir. yaptığımız programların amacı izleyiciyi eğlendirmek, rahatlatmak, yani verilen iki mesaj arasında onu bu konuma getirmektir. biz coca cola'ya ona zaman ayıracak uygun insan beyni satıyoruz. bundan daha zor bir iş olamaz." demektedir.

özgürlük kavramı yalnızca boyun eğdirme sistemlerinde bir anlama sahip olabilir.

1970'li yıllarda bnp'nin (banka) ünlü ilan billboard'unu hâlâ unutmadık. bu billboard'da sermayenin iğrençliğini hiçbir eleştirel çözümlemenin yapamayacağı kadar güzel bir şekilde sergileyen bir cümle vardı: "ben paranızla ilgileniyorum!" bunlar herkesin çoktandır bilip duyduğu sözlerdi ama bu ilanın bir olay ve bir skandala dönüşmesine neden olan şey bu sözlerin bizzat bir bankacının ağzından söyleniyor olması, hakikatin bizzat kötülüğün ağzından çıkmış olmasıydı. hakikatin ortaya çıkmasını sağlayan şey tamamen dokunulmaz hale gelen ve herkesin gözü önünde suç işleyebilen egemen güçtü.

hiç durmadan kendini aşmaya yönelik sınırsız bir gelişme anlayışı üstüne oturan bir bakış açısı yalnızca her şeyi işlevli kılmakla yetinmeyip aynı zamanda her şeyi anlamlı kılmak istemektedir.

arnold schwarzenegger'in california eyalet valiliğine seçilmesiyle birlikte tam bir maskaralık dönemine girdik ve politika bir yıldızlar ve hayranlar oyununa dönüştü. bu, temsil sistemini yok etme yolunda atılmış muazzam bir adımdır. güncel politikanın bu süreçten kaçabilmesi olanaksızdır.

orta çağda intihar girişiminde bulunanları ölü ya da diri asarak cezalandırıyorlardı.

iyice düşünüldüğünde yasal yaptırım gücü açısından birini ölüme mahkum etmek ya da ilke olarak yaşamaya mahkum etmek arasında bir fark yoktur. her iki durumda da bu yaptırım gücüne boyun eğmemek gerekmektedir, özellikle de sizin iyiliğinizi isteyene.

insanın kendi iyiliğini isteyen her şeye karşı mücadele edebilecek güce sahip olması gerekir. katip bartleby'ye "i would prefer not to!" (yapmamayı tercih ederim) dedirten sessiz bir yadsımaya..

15.1.19

hakikat yolunda

yuval noah harari

arayış genellikle büyük bir soruyla başlar: ben kimim? hayatın anlamı ne? iyi nedir? çoğu insan mevcut güçler tarafından verilmiş hazır cevapları öylesine kabullenirken, ruhani arayıştakiler kolay kolay tatmin olmazlar. yalnızca iyi bildikleri istikametlere ya da gitmek istediklere yere değil, yol nereye çıkarsa çıksın büyük soruların peşinde koşar dururlar.

bu nedenle çoğu insan için akademik çalışmalar, ruhani yolculuklardan ziyade anlaşmalar gibidir; bizi büyüklerimiz, devletler ve bankalar tarafından onaylanmış, önceden belirlenmiş hedeflere götürürler. "yıllarca ders çalışıp lisans diplomamı alacağım ve iyi maaşlı bir işi garanti edeceğim."

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

düalizm insanlara bu maddi prangalarından kurtulup bize çok yabancı olsa da, gerçek evimiz olan ruhani dünyaya geri dönmek üzere bir yolculuğa çıkmamızı tembihler. bu arayışta tüm maddi arzuları ve anlaşmaları reddetmemiz gerekir. bu düalist mirasın etkisiyle teamüllerden ve bu geçici dünyanın sunduğu anlaşmalardan şüphe ederek bilinmeyen bir istikamette gerçekleştirdiğimiz her yolculuk "ruhanidir".

bu ruhani yolculuklar dinlerle karıştırılmamalıdır. dinler dünyevi düzeni güçlendirmeyi amaçlarken ruhanilik ondan kaçmaya çalışır. ruhani göçebelerin en mühim görevlerinden biri hakim dinlerin inanç ve teamüllerine meydan okumaktır. zen budistleri, "yolda buddha'ya rastlarsanız onu öldürün." der. bu tavsiye ruhani bir yoldayken karşınıza kurumsallaşmış budizmin kesin fikirleri ve değişmez yargıları çıktığında kendinizi onlardan da kurtarmanız gerektiği anlamına gelir.

tarihsel açıdan ruhani her yolculuk, bireysel olarak aşılması gereken çilelerle doludur. insan iş birliği sadece sorulara değil kesin cevaplara da ihtiyaç duyar. dini yapıların çıkmazları karşısında hiddetlenenlerse yeni bir değerler sistemi oluşturup farklı yapılar kurar.

hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

13.1.19

kadın nedir?

esther vilar

kadın, çalışmayan bir insandır.

yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

kadınlar zihinsel kapasitelerini kullanmazlar. aslında bilerek bu kapasitelerinin bozulmasına göz yumarlar. birkaç yıllık aralıklı eğitimden sonra, sonradan gelişen ve geri döndürülemez bir aptallık durumuna yönelirler.

teorik olarak güzel bir kadın, bir şempanzeden daha az bir zekaya ihtiyaç duyar ve buna rağmen kimse onu topluma uymayan bir yaratık olarak değerlendirmez.

olsa olsa en geç on iki yaşına kadar, kadınların çoğu fahişe olmaya karar vermiştir. ya da başka bir deyişle, kendileri için bir erkek seçip bütün işi onun yapmasını sağlamaktan oluşan bir gelecek tasarlamışlardır. bu işlevlerine karşılık olarak kadınlar da, erkeğin belli zamanlarda vajinalarını kullanmasına göz yummaya hazırdır.

bir kadın buna karar verdiği anda beynini geliştirmekten vazgeçer. elbette çeşitli dereceler ve diplomalar alabilir. bunlar onun erkeklerin gözündeki piyasa değerini artırır; çünkü erkekler, bir şeyleri ezbere bilen bir kadının, ayrıca erkekleri de tanıyıp anlayacağına inanır. erkeğin tekrar tekrar yaptığı en büyük hatalardan birisi, kadını kendi eşiti olarak, yani eşit zihinsel ve coşkusal kapasiteye sahip bir insan olarak değerlendirmesidir.

bir erkek bir kadının yemek pişirme, bulaşık yıkama ve temizlik işlerinde saatler harcadığını gördüğü zaman, bu işlerin onu belki de mutlu ettiği, çünkü tam da onun zeka seviyesine uygun işler olduğu aklına hiç gelmez. o anda bütün bu angaryanın, kadını, bir erkek olarak önemli ve arzu edilir bulduğu onca şeyi yapmaktan alıkoyduğunu düşünür. bu nedenle kadının yaşamını kolaylaştırmak ve onu erkeğin düşlediği yaşam biçimine sürüklemek için otomatik bulaşık makineleri, elektrikli süpürgeler, hazır yemekler icat eder. ama hayal kırıklığına uğrayacaktır. kadın, kazandığı zamanı tarihle, politikayla ya da astronomiyle aktif bir şekilde ilgilenmek için kullanmak yerine pasta yapar, iç çamaşırlarını ütüler ve oya yapar ya da özellikle maceracıysa banyo duvarını çiçek çıkartmalarıyla bezer.

erkek bu tür şeylerin varlıklı yaşamın temel ögeleri olduğunu düşünür. bu fikir ona kadın tarafından aşılanmış olsa gerek; çünkü erkek, pastanın dışarıdan satın alınmasına da, iç çamaşırların ütüsüz olmasına da, banyo duvarlarında çiçek desenlerinin bulunmamasına da gerçekten aldırış etmez. kadının bu amaca ulaşmasını kolaylaştırmak ve onu angaryadan kurtarmak için mikserler, mutfak robotları, ütüsüz giyilebilen çamaşırlar ve çiçek süslemeli tuvalet aletleri, fayansları icat eder; ama kadın hâlâ edebiyatla, politikayla ya da evrenin fethiyle aktif ve ciddi bir şekilde ilgilenmez. onun için yeni bulunan bu boş zaman tam zamanında imdada yetişmiştir. artık kendisiyle ilgilenebilir ve elbette entelektüel başarı özlemi ona yabancı olduğu için o da dış görünüşü üzerinde odaklaşır.

kadınların daha zevkli, daha çekici, daha "kültürlü" olduğu doğrudur; ama yaşam beklentileri kesinlikle entelektüel değil, hep maddeci olacaktır. devrime giden ilk adımı asla kadınlar atmayacaktır.

11.1.19

kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi

charles bukowski

kendimle baş başa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

herkes başkalarının bilmediği bir şeyi bildiğini sanır. yitik aptal egolar. ben de onlardan biriyim.

en iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.

bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

hükümetin ve basının itiraf edemeyeceği kadar kötü ekonomi. hâlâ ayakta kalmayı başaranlar belli etmemeye çalışıyorlar. şu anda en iyi sektör uyuşturucu sektörüdür herhalde. uyuşturucu sektörü bittiği anda gençlerin yarısı işsiz kalır.

para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa.

pekala, siz bana yararlı bir meslek söyleyin. avukat? doktor? onlar da boktur. bok olmadıkları sanılır ama bokturlar. sisteme kilitlenmişlerdir ve çıkamazlar. ve hemen hemen hiç kimse işini iyi yapmıyor. önemsemiyorlar, güvenli bir kozanın içindeler.

kendimize işkence etmek için kullanmak isteyeceğimiz bir şey hep bulunur.

körfez savaşı sırasında bir grup yazar ve şair devasa bir gösteri planlamışlardı mesela, şiirler ve söylevler hazırdı. savaş birden bitti. gösteri bir hafta sonraya planlanmıştı. iptal etmediler. yaptılar gösterilerini. çünkü sahnede olmak istiyorlardı. buna ihtiyaç duyuyorlardı. kızılderili yağmur dansına nasıl ihtiyaç duyarsa, öyle.

insan ruhuna iyi gelen o kadar az şey var ki..

arabamla bir köprüden geçiyorsam aklımdan mutlaka intihar geçer. intiharı düşünmeksizin bir göle ya da okyanusa bakamam.

bir tanrı olup olmadığı beni ilgilendirmiyor. umurumda bile değil.

bozgun sonrasında güç toplamak kadar öğretici bir şey daha yoktur. ama çoğu insan korkularına yenilir. başarısızlıktan o denli korkarlar ki başarısız olurlar. fazlası ile koşullanmışlardır, birinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesine alışkındırlar. aile ile başlar, okul ve iş hayatında sürer.

gençlik budalalıktır, yaşlı ise budala.

mükemmel saatler yaşayabilmek için kusurlu saatleri yaşamak gerek. iki mükemmel saati yaşatabilmek için on saat öldürmek gerekir. asıl korkulması gereken bütün saatleri öldürmemektir, bütün yılları.

pamuk ipliği ile bağlıyız hayata. olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız. bu geçicilik unsuru işin en iyi ve en kötü kısmıdır. elden de bir şey gelmez. bir dağın zirvesine çıkıp on yıllarınızı meditasyon yaparak geçirseniz de bu gerçeği değiştiremezsiniz. kabullenmeyi seçebilirsiniz ama bu da ne kadar sağlıklıdır bilemiyorum. fazla düşünüyoruz belki de. daha çok hisset, daha az düşün.

hayat tuzaklarla doludur ve çoğumuz çoğuna düşeriz. önemli olan bu tuzaklardan elden geldiğince uzak durmaktır. bu da ölüm gelene dek olabildiğince huzurlu yaşamanızı sağlar.

9.1.19

sağduyu

jean meslier

insanların görüşlerini yumuşak bir üslupla incelemek istediğimizde şu durumu öğrenmekle büyük bir hayrete düşeriz: en esaslı saydıkları görüşlerinde bile, en sade gerçekleri tanımak, en açık, en boş, en gereksiz şeyleri, saçmalıkları reddetmek, en açık çelişkilerden tiksinmek için sağduyuyu, yani muhakeme yetisini, insanlar pek ender olarak kullanır.

bu durumun bir örneğini her zaman, her ülkede, insanların büyük çoğunluğunca saygı duyulan "ilahiyat"ta, toplumların mutluluğu için en önemli, en yararlı ve en gerekli saydıkları bu konuda buluruz. gerçekten, bu adı geçen bilimin dayandığı ilkeler biraz incelenecek olursa, anlaşılır ki, itiraz kabul etmez olduklarına hükmedilmiş olan bu ilkeler gelişigüzel varsayımlardır. ve bu varsayımlar cehaletin hayal ürünüdür, heyecan ya da ikiyüzlülük yaymıştır. utangaç safdillik, bunu kabul etmiştir. asla muhakeme etmeyen alışkanlıklar tarafından korunmuş ve kendisinden hiçbir şey anlaşılmadığı için saygıdeğer tutulmuştur.

montaigne şöyle der: "bazıları, inanmadıkları şeylere inandıklarına halkı inandırırlar; sayıları daha çok olan bazıları da inanmanın içeriğine nüfuz etmeyi bilmediklerinden inanmadıkları şeye kendi kendilerini inandırırlar, yani nefislerini aldatırlar."

sözün kısası, dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur. her din temelsiz bir binadır; teoloji, tabiat bilgisi nedenlerinin sistemleştirilmiş cehaletinden ve kocaman bir ham hayal ve çelişkiler yumağından başka bir şey değildir.

her ülkede ilahiyat, dünya kavimlerine, bir kahramanda birleştirilmesi mümkün olmayan sıfatlardan ibaret olan ve gerçeğe benzeyen hiçbir yanı bulunmayan bir romandan başka bir şey sunmaz. bu romanın, her kalbe saygı ve korku ilham etmek yeteneğinde olan kahramanının adı, belirsiz bir kelimedir. insanlar bu kelimeye, hiçbir zaman hiçbir sıfat ekleyemezler ki, önceki olaylar onu yalanlamasın.

bu fikirsiz mevcut kavramı ya da daha doğrusu bu mevcudu ifade eden kelime, yani "tanrı", yeryüzüne sayısız zarar vermemiş olsaydı, ihmal edilebilir, ilgilenilmezdi.

insanlar, bu hayalin, yani tanrısallığın kendileri için çok önemli bir gerçek varlık olduğu düşüncesiyle yoğrulmuşlardır. bu nedenle anlaşılmaz olmasından, onu düşünmelerine ihtiyaçları olmadığı sonucunu çıkaracakları yerde, insanlar tersine, onunla ne kadar ilgilenseler az olduğu, onu aralıksız düşünmek, sonsuza kadar onu iyice düşünmek, gözden bir an bile kaybetmemek gerektiği sonucunu çıkarırlar. bu konuda kuşatılmış bulundukları yenilmez cehalet, insanları bu imkansız endişelerden uzaklaştırmak şöyle dursun, fikri meraklarına zarar vermekten başka bir şey yapmaz. hayal gücünün etkisinden sakındıracağı yerde, bu cehalet onları yobaz, inanç düşkünü ve zorba yapar. dimağlarının doğurduğu kuruntu ve hayallere biraz kuşku ve tereddüt telkin edenlerin tümüne karşı hiddetlenmelerine neden olur.

çözülmeyen bir sorunu çözmek gündeme geldiğinde ne büyük şaşkınlık görülür! anlaşılabilir, bununla birlikte, kendisi için pek önemli saydığı bir şey hakkında rahatsızlık veren bir düşünce, işin sonunda insanı oldukça huysuzlaştırır ve kanın beynine toplanmasına neden olabilir. bu sıkıntılı ruhsal durumlara çıkar, büyüklük taslama, hırs da eklendiğinde, toplumda karışıklık kaçınılmaz olur. işte bunun içindir ki, boş düşüncelerini sonsuz gerçekler sayan ya da o suretle satan birkaç ahmak hayalcinin garabetlerine nice milletler sahne olmuş ve bu hayalciler, hükümdarların ve kavimlerin heyecanlarını alevlendirmişler ve tanrısallığın şanı ve ülkelerin mutluluğunun temeli dedikleri görüşler doğrultusunda hükümdarları silahlandırarak birbirlerinin üstüne sürmüşlerdir.

yeryüzünün her yerinde sarhoş bağnazların birbirlerini boğazladıkları, diri diri yaktıkları, hiçbir üzüntü ve acıma duymaksızın, görev adına, en büyük cinayetleri işledikleri, insan kanını sel gibi akıttıkları bin kez görülmüştür. niçin? birkaç meczubun küstah zanlarını sonuna kadar korumak ve yaymak için ya da birkaç madrabazın oyunlarını, yalnız hayallerinde var olan, ancak yeryüzünde yapmış olduğu yıkımlar, çekişmeler, deliliklerle kendini tanıtan bir zatın hesabına geçirmek için. "yani kendi arzu ve hilelerini, tanrı'nın işleri ve eylemleri olarak halka sürmek için."

eskiden vahşi, zalim, hep savaşçı olan milletler çeşitli adlar altında kendi düşüncelerine uygun, yani zalim, yırtıcı, çıkarını düşünen, kana susamış bir tanrı'ya tapmışlardır. yeryüzünün bütün dinlerinde bir ordular tanrısı, kıskanç bir tanrı, bir intikamcı tanrı, bir öldürücü, yok edici tanrı, öldürmekten ve vuruşmaktan hoşlanan bir tanrı, insanları kendi zevkine göre ibadet ettiren bir tanrı vardır. ona kuzular, tosunlar, çocuklar, insanlar, dinden dönenler, iman etmeyenler, krallar, tümüyle milletler kurban edilir. bu kadar barbar olan bir tanrı'nın işgüzar kulları, doğrudan doğruya nefislerini de ona kurban olarak sunmaya ve teslim etmeye kendilerini zorunlu görmeye kadar varmıyorlar mı? korkunç tanrılarını sefilce düşündükten sonra, gözüne girmek için kendilerine mümkün olan her eziyeti yapmak ve akla hayale gelmez acılar çektirmek gerektiğini sanan bu deliler her yerde görülür.

sözün kısası, her tarafta tanrısallığın uğursuz düşünceleri, insanları karşılaştıkları zorluklar konusunda teselli etmek şöyle dursun, yüreklere kargaşa sokmuş ve insanlık için yıkıcı delilikler doğurmuştur.

korkunç hayalet görüntüleriyle berbat edilen, cehaletin ve korkuların sürmesinde çıkarı olan insanların kendisine yol gösterdiği insan düşüncesi nasıl ilerleyebildi? insanı, başlangıçtaki alıklık döneminde sürünmeye, ot gibi yaşamaya zorladılar. ona, alın yazısının elinde olduğu varsayılan görünmeyen kuvvetlerden başka bir şeyden söz edilmedi.

yalnızca endişeleri ve anlaşılmaz hayalleriyle uğraşan insan, hep rahiplerin oyuncağı oldu. bu rahipler, başkaları adına düşünme ve onların tutum ve davranışlarını, yani yaratılışını düzenleme hakkını kendilerinde buldular.

bundan dolayı insan, hep tecrübesiz bir çocuk, cesaretsiz bir esir, düşünmekten korkan ve ecdadının bıraktığı dehlizlerden, dolambaçlı çıkmaz yollardan kendisini asla kurtaramamış bir alık oldu ve öylece kaldı. zavallı insan, kendisini, ancak peygamberlerin efsanevi hikayeleriyle tanımış olduğu tanrılarının boyunduruğu altında inlemeye zorunlu sandı. bu peygamberler, bu rahipler, bu din babaları insanı inanç bağlarıyla sımsıkı bağladıktan sonra, onların yol göstericileri oldular. ya da onu, yeryüzünde, yol göstericileri oldukları tanrılardan daha az korkunç olmayan zorbaların mutlak saltanatına teslim ettiler.

ruhani ve maddi kuvvetin çifte boyunduruğu altında ezilen kavimler, aydınlatmak ve refah ve mutlulukları için çalışmak imkansızlıkları içinde kaldılar. din gibi, siyaset ve ahlak da, namahremlerin dahil olmasına asla izin verilmeyen, kadınlara mahsus haremler oldular. insanlar, şeriat koyanların ve rahiplerin göklerin en yüksek katından, bilinmeyen diyarlardan indirdikleri ahlaktan başka ahlak tanımadılar. insan düşüncesi, teolojik görüşler içinde şaşkınlaştı, kendisine yabancılaştı, kendi gücünden kuşkuya düştü, tecrübeye güvensizlik duydu, gerçeklerden korktu, akıl ve muhakemeyi aşağıladı. ve ruhani ya da maddi otoriteyi körü körüne izlemek için akıl ve muhakemeyi terk etti. hareketlerini düzenlemede tek yetkili olan zorbaların ve rahiplerin ellerinde insan, tümüyle bir makine oldu. hep esir gibi kullanıldı ve hemen her zaman, her yerde esirlerin ahlaki suçlarına ve karakterlerine sahip oldu.

işte ahlak bozukluğunun gerçek kaynakları. bu ahlak bozukluğuna ise din, hiçbir zaman yararsız, boş ve etkisiz engellerden başka bir şeyle karşı durmaz. cehalet ve esaret insanları kötü ve mutsuz kılmaya mahsustur. insanları köreltmeye çalışır ve doğru yoldan saptıklarında onları o yola daha çok iter. rahipler insanları aldatır; zorbalar, daha çok esirleştirmek için onları bozar. zorbalık her zaman hem ahlak bozukluğunun hem de kavimlerin bilinen felaketlerinin gerçek kaynağı olmuştur ve olacaktır. dini kavramlar ya da metafizik hayallerle gözleri kamaşmış olan bu kavimler, sefaletlerin doğal ve gözle görülebilir nedenlerine göz atacakları yerde, kötü durumlarını yaratılışlarının olgunlaşmamış olmasına ve felaketlerini tanrıların öfkesine mal ederler.

gerçekte, kendi ihmallerine, cehaletlerine, yol göstericilerinin bozuk ahlaklarına, sağduyuya uygun olmayışlarına, anlamsız alışkanlıklarına, yanlış görüşlerine, makul ve insaflı olmayan yasalarına bakacakları yerde, nur eksikliğinden doğan felaketlerinin sona ermesi için tanrı'ya yalvarırlar, kurbanlar, hediyeler sunarlar.

ruhlar zaman geçmeden doğru fikirlerle doldurulsun, insanların aklı eğitilsin, insanları adalet yönetsin; o zaman ihtiraslarına karşı ilahlardan korkulmaz, zayıf engeller koymaya gerek görülmez. iyi eğitim ve öğretim gördükleri, iyi bir hükümetle yönetildikleri, vatandaşlarına yaptıkları kötülükten dolayı cezalandırıldıkları ya da hor görüldükleri ve bunlara yaptıkları iyilikten dolayı da son derece hak ve adalete uygun olarak ödüllendirildikleri zaman, insanlar iyi olacaklardır.

batıl düşüncelerinden uzaklaştırılmadıkça insanları kötü durumlarından kurtarmak için yapılacak şeyler boşuna olacaktır. kendilerine gerçek gösterilecektir ki ve ancak bu sayededir ki, insanlar en yüce çıkarlarını ve kendilerini iyiliğe yöneltmesi gereken gerçek nedenleri öğreneceklerdir. çok zamandan beri, kavimlerin öğretmenleri gözlerini semaya diktiler. artık bakışlarını yeryüzüne indirsinler.

anlaşılmaz bir ilahiyattan, gülünç efsanelerden, çocukça tören ve protokollerden yorulan insan düşüncesi, doğal şeylerle, akıl erdirilebilecek konularla, duygularla, incelenmesi mümkün gerçeklerle, yararlı bilgilerle uğraşsın. kavimleri usandıran zulmet kuşkuları, kuruntuları artık dağılsın. aradan çok geçmeden, alın yazılarının hep sapkınlık olduğunu sanan kafalara doğru görüşlerin kendiliğinden yerleştiği görülecektir.

batıl din düşüncesini yok etmek ya da sarsmak için, anlaşılması mümkün olmayan şeyin insan için uygunsuz ve yararsız olduğunu göstermek yetmez mi? en açık ve kesin bilgilerle birleştirilmesi mümkün olmayan bir zatın, kendisine atfedilen eserlerle sürekli çelişme halinde bulunan bir eser sahibinin, çelişkiye düşmeksizin hakkında bir kelime söylenemeyen bir zatın, evrenin muammalarını açıklaması beklenemez. açıklamak şöyle dursun, bu muammaların açıklanmasını daha çok imkansız kılan, mutluluklarını elde etmek ve acılarının sona erdiğini görmek için insanların yüzyıllardan beri bu kadar yararsızca kendisine başvurduğu bir zat hakkında edinilen bir düşüncenin emsalsiz bir düşünce olduğunu anlamak ve böyle bir zatın kendisinin de açıkça bir akıl hastası olmadığını onaylamak için, yalnızca sağduyudan başka bir şey gerekli midir?

ey insan! sen arzın evladısın; arz, çalışkan evladından hiçbir nimeti esirgemeyen cömert bir anadır; gözlerini semaya dikme, sema boştur.

kısacası, peygamberleri ve tercümanları tarafından, her ülke için, zorbaların en acımasızı, en adaletsizi, en zalimi ve bununla birlikte yeryüzü sakinlerinin sözde kural ve yasaları olması gereken bir güçlü tanrı olarak tanımlanan bir tanrı kavramıyla, ahlak ve erdemin birleştirilmesinin olanaksız olduğunu her şey kanıtlamıyor mu?

gerçek ahlak ilkelerini görmek ve seçmek için insanlar ne teolojiye ne vahye ne de tanrılara muhtaçtır. ihtiyaçları yalnız ve yalnız sağduyudur. yalnızca kendilerine gelmeleri, kendi tabiat ve içeriklerini düşünmeleri, özel yararlarını incelemeleri, toplumun ve toplumu oluşturan üyelerden her birinin amacını göz önünde bulundurmaları yeterlidir. o zaman insanlar şunu kolayca onaylar: erdem oğulların kârı ve kötü ahlak oğulların zararıdır. insanlara, tanrılar öyle istediği için değil, insanların sevgilisi olmak için, adil, iyiliksever, anlayışlı, geçimli olmalarını söyleyelim. ahrette cezaya uğrayacakları için değil, sonucuna bu dünyada katlanacakları için kötülükten ve cinayetten çekinmelerini söyleyelim.

montesquieu der ki: "cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir."

gerçek sadedir. doğru yoldan sapma karmakarışıktır; seyir ve hareketinde güvenilir değildir, dolambaçları çoktur. gerçeğin doğal sesi kolay anlaşılır; yalanın sesi cinaslı, içinden çıkılmaz ve esrarlıdır. gerçeğin yolu doğrudur, hilenin yolu eğri büğrü ve karanlıktır. insana her zaman gerekli olan bu gerçek, adil ruhlara aittir, onlar tarafından hissedilir. aklın öğütleri bütün temiz ruhlar tarafından izlenir, onlara özgüdür. insanların mutsuz olması ancak cahil olmalarındandır. insanların cahil olması ise aydınlanmalarını yasaklamak için aleyhlerinde gizli fesat her şeyin çevrilmekte olmasındandır. insanların bu kadar yaramaz olması, akıl ve muhakemelerinin henüz yeteri kadar gelişmemiş olmasındandır.

7.1.19

sıradan delilik öyküleri

charles bukowski

insanı öldüren budur: tekdüzelik.

bazen düzüşmemek yarım yamalak bir düzüşten daha iyidir.

en aptalları en iyi sikilir; çünkü insanda nefret duygusu uyandırırlar.

ruhundan arta fazla bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan biraz ruhun vardır yine de.

sevmiyorum şiir dinletilerini. çok aptalca buluyorum. çukur kazmak gibi bir şey. hayatta kalma savaşı.

bazı insanlar sürekli bir yerlere gitme ihtiyacındadır. "sinemaya gidelim!" "tekne gezisine çıkalım!" "kerhaneye gidelim!" "hiçbir yere gitmiyorum." derim her seferinde, "bırakın da oturayım şurada."

nefret ederim barlardan. bir süre sonra insanın gırtlağına takılıp kalıyordu barlar. kusmak istiyordunuz. bar müdavimleri eskici dükkanındaki insanlardan farklı değildirler: zamanı ve her şeyi öldürmek için giderler oraya.

"meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" diye sordu genç öğrencilerden biri. "komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona. "hayır, hayır. ciddiyim. meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" "yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."

bugüne kadar tanıyıp da hoşlandığım bir yazar çıkmadı. hepsi tatsız tuzsuz, boktan herifler.

eski bir ayyaş her zaman ayağa kalkar, yeter ki zaman tanıyın.

yaşlılıkta utanılacak bir şey yoktur, harcanmış yıllarda vardır.

işte o zaman koğusta çorapsız tek adam olduğumu fark ettim. o ayyaş koğuşunda yüz elli kişiydik ve yüz kırk dokuzunun ayağında çorap vardı, çoğu yük trenlerinden inmişlerdi, tek ben çorapsızdım. dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.

sefilhaneler toplumun ıskartaya çıkardığı sefillerden geçilmiyor. yoksullar doktor yokluğundan düşkünler koğuşunda ölüyorlar, cezaevleri öylesine dolu ki mahkumlar yerlerde yatıyorlar, insanları satranç piyonları gibi kullanan toplum yüzünden akıl hastanelerinde boş yatak yok.

korkak, geleceği görebilen insandır; cesur insanın hayal gücü sıfıra yakındır.

2000 yıllık hristiyanlık, elimizde ne var? çürümekte olan bok yığınını bir arada tutmaya çalışan ekip otosu telsizleri, başka ne? bir ton savaş, hava saldırıları, sokak soyguncuları, bıçaklamalar, o denli kabarık ki kaçıkların sayısı boş verirsin, bırakırsın dolansınlar sokaklarda üniformalı ya da üniformasız.

erken kalkanları bir türlü anlayamamışımdır. sokaklara çıkıp onun bunun kapısını çalar, herkesi uyandırırlar; huzursuzdurlar, duvarları yıkmaya çabalarlar. insanın öğleden önce kalkması için budalanın teki olması gerektiğini düşünüyorum. pijamaların ve ipek sabahlığınla otur, bırak dünya kendi başının çaresine baksın.

bir deli için en kötü şey kendi aklını tahlil etmesidir, karşı tezlerin hepsi palavradır.

sırlarını açmadan mezarı boylayan insanlar vardır. sadece kendini beğenmiş insanlar her soruya bir çuval cevap ve öğütle karşılık verir.

insan, ruhunu anlamayı ısrarla reddeden bir ortamın kurbanıdır.

hayvanlara aşığım. sorunum insanlarla. hayvanlarla gerçekten bütünleşebiliyorum.

uzun lafın kısası, insanlar birbirlerini öldürmeye devam edecekler, yeter ki onlara mantıksal bir neden verin.

herkesin kendine göre üstün olduğu bir şey vardır.

5.1.19

ortak hikayeler ağı

yuval noah harari

insanlar inanmayı bıraktığı anda buharlaşacak tek şey para değildir. aynı şey yasalar, tanrılar, hatta koca koca imparatorluklar için de geçerlidir. dünyayı şekillendirenler bir bakmışsınız bir anda yok olmuşlar. akdeniz havzası'nın bir zamanlar en kıymetli tanrıları olan zeus ve hera, bugün kimse onlara inanmadığı için artık tarihsel birer figürdür. insan ırkını topyekün ortadan kaldırabilecek sovyetler birliği bir kalem dokunuşuyla sona ermiştir.

8 aralık 1991'de öğleden sonra saat 14.00'te, viskuli yakınlarında devlete ait bir sayfiye evinde rusya, ukrayna ve beyaz rusya liderleri bir araya gelip belavezha mutabakatı'nı imzalar: "sscb'nin kurucu devletleri olan bizler; beyaz rusya cumhuriyeti, rusya federasyonu ve ukrayna, 1922'de imzaladığımız uluslararası kanuna tabi ve jeopolitik bir varlık olarak kurduğumuz sscb'nin varlığının sona erdiğini ilan ederiz." hepsi bu kadar işte, sovyetler sona erer.

çoğu insan antik yunan tanrılarının, kötü imparatorlukların ya da yabancı kültürlerin de sadece hayal gücümüzde var olduğunu benimsemeye açıktır. ne var ki hayatımıza anlam veren kendi tanrımızın, kendi ulusumuzun ya da kendi değerlerimizin kurgudan ibaret olduğunu kabullenmek istemeyiz. hayatlarımızın nesnel bir anlam taşıdığına, fedakarlıklarımızın zihnimizdeki hikayelerin ötesinde bir değeri olduğuna inanmak isteriz. gelgelelim birçok insanın yaşamı sadece anlatılan hikayelerle var olur. 

anlam insanların birlikte ördüğü ortak hikayeler ağıdır. kilisede evlenmek, ramazan'da oruç tutmak ya da seçimlerde oy kullanmak gibi belirli davranışlar neden bizim için anlamlıdır? çünkü ebeveynlerimiz de böyle düşünüp kardeşim de oruç tutar ve tüm komşularımız, diğer şehirlerdeki hatta uzak diyarlardaki insanlar bile oy kullanır. peki tüm bu insanlar neden anlatıları anlamlı bulur? çünkü arkadaşları ve komşuları da aynı görüşleri paylaşır. insanlar kendi kendini çeviren bu döngüde devamlı birbirlerinin görüşlerini destekler. karşılıklı her kabul, anlam örgüsünü herkesin düşüncesine inanmaktan başka bir çareniz kalmayıncaya kadar güçlendirip sıkılaştırır.

otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler? önümüzdeki yüzyılda demokrasi ve insan haklarına duyduğumuz inanç da gelecek nesillere aynı şekilde anlamsız görünebilir.

3.1.19

kölenin mutluluğu

esther vilar

erkekler, hayatı boyunca hep aynı oyunu oynamaya mahkum edilmiş bir çocuk gibidir.

kadınlar, erkeklerin onlar için çalışmalarını, onların yerine düşünmelerini, onların sorumluluğunu almalarını sağlar, gerçekte erkekleri sömürür.

peki kadınların zayıf, hayal gücünden yoksun ve aptal olmalarına karşılık erkeklerin güçlü, zeki ve hayal güçleri geniş yaratıklar olmalarına rağmen neden sömüren taraf erkek değil de kadındır?

erkek ne iş yaparsa yapsın -muhasebeci, doktor, otobüs şoförü ya da idareci-, yaşamının her anını, dev ve acımasız bir sistemin, onu öleceği güne dek son kertesine kadar sömürmek için inşa edilmiş olan bir sistemin küçük bir dişlisi olarak harcayacaktır.

erkekler bunu yaparlar; çünkü yapmaya yönlendirilmişlerdir. yaşamlarının tamamı, bir dizi şartlı refleksten, bir dizi hayvansı edimden başka bir şey değildir. bu hareketleri yapamayan, para kazanma becerisi azalan bir erkek başarısız görülür.

erkek, özgür olmamaktan alınan haz ilkesine göre yaşar. onun için ömür boyu özgürlüğe mahkum edilmek, ömür boyu köleliğe mahkum edilmekten çok daha kötüdür. başka bir deyişle erkek hep kölesi olacağı bir şeyin ya da insanın arayışı içindedir; çünkü sadece köle olarak kendini emniyette hissetmektedir. ve kural olarak kölesi olmak için bir kadını seçer.

kadının erkek karşısında büyük bir avantajı vardır: kadının seçme özgürlüğü vardır. bağımsız bir yaşamla aptalca, şımarıkça, asalakça bir yaşam arasında bir seçim yapabilirler. ama bu sonuncusunu tercih etmeyen kadınların sayısı çok azdır. erkeklerinse elbette tercih şansı yoktur.

kadına özgürleşmesi için her türlü fırsat tanınmıştır ve bunca olanaktan sonra eğer hâlâ zincirlerini kırmamışsa, bundan tek sonuç çıkar: aslında kırılacak bir zincir yoktur.

deneysel filmlerin artık seksi kadın vücutlarıyla gölgelenmediği, uzay yolculuğuna ilişkin yeni raporların saçları boyalı astronot karılarının büyük fotoğraflarıyla süslenmediği çağ ne zaman gelecek?

kadınların savaşları, kadınların çocukları, kadınların şehirleri.. bütün bunlar erkekler tarafından yapılır. kadınların yaptığı tek şey ise arkaya yaslanıp tembel tembel, aptal aptal bakınmak ve giderek daha çok şey istemektir -ve aynı zamanda daha çok zengin olmak.

erkekler bu gerçeklerin pek farkında değil gibi; kendi köleliklerinde mutluluk bulmaya devam ediyorlar. kadınlar gerçekten de erkeklerin inandığı kadar büyüleyici, sevimli yaratıklar olsaydı erkeklerin bu tutumu haklı görülebilirdi.

bilgi edinme arzusu başka her alanda sınırsız olan erkeklerin, aslında bu gerçeklere karşı tamamen kör olmaları, kadınları olduğu gibi (vajinadan, iki göğüsten, tembelce, stereotipik gevezelik eşliğinde programlanan birkaç delikli bilgisayar kartından başka sunacak hiçbir şeyi olmayan yaratıklar olduklarını), insanları düşünüyor aldatmacasıyla yaşayan birer madde yığını, insan derisine tıkılmış döküntü olduklarını görmekten aciz olmaları inanılmaz bir şey.

kadının en derin arzularını keşfedip yerine getirmek her zaman için erkeğin yaşamındaki en büyük hedeflerden birisi olmuştur. bunun sonucunda kadınlar giderek daha çok aptallaşmışlardır; buna karşılık erkekler ise daha zeki olmaktadır. kadınlar, olaylara belli bir mesafeden bakma yetisinden yoksundur, bunun sonucu olarak da mizah duygusundan tamamen yoksundurlar.

her an artan bir konforla çevrili kadın ırkı kötüye gitmektedir. dişilik kavramı eskiden çocuk doğurabilme yetisi olan kadınlar için kullanılıyordu. ayrıca ahlaksızlık için de kullanılırdı. bu tanımın, embesilliği (ahmaklığı) da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir. gerçekte kadının hayal gücünden yoksun, aptal ve duygusuz olduğunu kabul etmeye, kadınların kendileri de dahil, kim cesaret edebilir ki?

aslında erkek sade ve işlevsel şeylerden hoşlanır; ama kendini her gün daha karışık süslemelerle kuşatılmış bulur. evin boş olan her köşesi, çin işi porselenlerle, bar gereçleriyle, cam kaplı masalarla, şamdanlarla, ipek minderlerle dolar. yatak odasının duvarları çiçek desenli duvar kağıdıyla kaplanır. büfede düzinelerce farklı cins ve markada bardaklar bulunur; ama erkek banyoda tıraş bıçağı için bir yer bulabilirse kendini şanslı sayar. banyodaki bütün raflar, sanat şaheseri gibi boyanan karısının bin bir çeşit makyaj malzemesiyle kaplıdır: losyonlar, yüz kremleri, makyaj takımları..

her erkek, tıpkı oturma odasında dantel işlemeli perdelere veya kauçuk ağacına ihtiyacı olmadığını bilmesi gibi, kendi adına, kadının üç renkli mi yoksa tek renkli mi rimel kullanmasının hiçbir anlamı olmadığını bilir.

firmaların erkeklere satmaya çalıştığı tek ürün çeşidinin, gerçekte sadece kadınların işine yarayan şeyler olduğunu görmek ilginçtir: kadını baştan çıkartmaya yönelik spor arabaları, kadına hediye edilecek lüks eşyalar ya da ev kadının olduğu için açıkça kadına yönelik olan ev eşyaları. erkek ise evi olmayan bir yaratıktır. o, barınağıyla işi arasında mekik dokur.

yeme, içme ve sigaranın dışında erkeğin bağımsız bir tüketici olduğu tek alan sekstir: kendi cinsel itkisini doyurabilmesi gerekir. bunun doğal bir sonucu olarak bütün sanayi kolları, erkeğin bu ihtiyacından yararlanarak cinsel arzularını daha çok kamçılamanın ötesinde hiçbir işe yaramayan şeyler almasını sağlamak için erotizmini gıdıklar. doyum elbette başka bir konudur. doyumun, cari fiyatlar üzerinden bir kadından sağlanması gerekir.

firmalar akla gelen her yolla erkekteki kadın arzusunu kamçılar ve köpeği üzerinde şartlı refleksler sistemini kullanan pavlov'la aynı yolu izler. erkekler, yarı çıplak göğüs resimleriyle, pop şarkılarındaki seks çağrıştıran inlemelerle ya da kitaba sokuşturulan bazı cümlelerle ereksiyon yaşamaya teşvik edilir.

güzel kadınlar, genellikle çocukluktan itibaren rahat bir yaşam süren kadınlardır ve zeka rekabetle geliştiği için, kafalarını geliştirmeye kesinlikle ihtiyaç duymamışlardır. gerçekte en başarılı erkeklerin en aptal kadınlarla evli olmasının nedeni de işte budur. tabii kadının kendini erkeğin yuttuğu bir zokaya dönüştürme becerisini bir zeka belirtisi olarak saymazsak.

başarıya giden en kestirme yol başarılı bir erkekle evlenmektir. erkeğini de çalışkanlığıyla, hırsıyla veya sebatkârlığıyla değil, sadece çekiciliğiyle kazanır.

aptal olan herkesin kendine hayran olma konusunda sonsuz bir kapasitesi vardır. sonuç olarak kadınlar da, papalar veya diktatörler gibi ihtişam, gösteriş ve mistisizm surlarının arkasında korunur. maskeleri indirilemez ve güçleri dizginsiz artar. buna karşılık olarak erkeklere de uzun vadede gerçekten inanabilecekleri bir ilah garanti edilir.

sadece baskı altında olanın özgürlüğe gerçekten ihtiyacı vardır. ama özgür olduktan sonra -eğer aptalsa, ki kadınlar aptaldır-, özgürlüğüyle mutlu olacak ve bunu korumaya çalışacaktır. zeka özürlü insan soyut düşünme becerisinden yoksun olduğu için, bildiği topraklardan ayrılmaya kesinlikle ihtiyaç duymayacak ve sonuçta varoluşunun tehlikeye düşebileceğinden kesinlikle korkmayacaktır. ölümden korkmaz; çünkü ölümü hayal edemez. hatta yaşamda bir anlam veya neden bulma ihtiyacı bile yoktur. kendi arzuları kendi kişisel konforuna göre giderilir, bu da yaşamak için yeterli bir gerekçe oluşturur.

kadın düzenli aralıklarla kendini hayali "zincirlerinden" kurtarır -manevi zincirleri tanımaz; çünkü zinciri ancak görünen değeriyle ele alır. yüzyılın başında korseyi attılar. yetmişli yıllarda ise sutyenleri ve herkesin bundan haberi olmasını sağlamak için de içini gösteren bluzlar imal ettirdiler. belki de bir sonraki özgürleşme dalgasında rahatsız edici uzun etek gidecek. ama aptallıklarından, duygusuzluklarından, ahmakça davranışlarından, riyakârlıklarından, acımasızlıklarından ve sonu gelmez aptalca gevezeliklerinden bir şey kaybetmiş değiller. kadınlar bunlardan kurtulmak için tek bir adım atmamıştır.

erkek, kadına yaranmak için daha çok çalıştıkça kadın da daha çok şey isteyecektir. erkek onu daha çok arzuladıkça kadın da onu daha az arzu edilir bulacaktır. erkek ona daha çok konfor sağladıkça kadın da daha çok tembel, aptal, duygusuz olacak ve erkek bu süreçte kendini daha çok yalnız bulacaktır.

erkeğin yönlendirilmesi ve sömürülmesi yönünde işleyen kısır döngüyü sadece kadın kırabilir; ama o bunu yapmayacaktır. bunu yapması için mantıklı hiçbir nedeni yoktur. duygusuz ve acımasız olduğu için duygularına seslenmenin hiçbir yararı olmaz. bu nedenle her gün kadınlık denen bu adilik, barbarlık ve anlamsızlık batağına daha çok saplanan dünya böyle devam edip gidecek. ve erkek, yani o muhteşem hayalperest, daldığı hülyadan asla uyanmayacak.