29.4.15

uzun lafın kısası

andre malraux: insani saygınlık dediğimiz şeyin temelinde ıstırap vardır.

bertrand russell: şimdi, dünyada genellikle 100 yıl öncekinden daha az özgürlük bulunmaktadır.

halil cibran: sevgi; ışıktan bir elin, ışıktan bir sayfaya yazdığı, ışıktan bir sözdür.

oscar wilde: erkekler yorulunca evlenirler. kadınlar ise sırf meraktan evlenirler. sonunda her iki taraf da hayal kırıklığına uğrar.

yusuf atılgan: huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktur.

alexandre dumas: zavallı insanlığın övünçlerinden biridir bu: herkes kendini yanında inleyen ve ağlayan bir başkasından daha mutsuz sanır.

christine arnothy: kabalık bir çeşit zeka yoksunluğudur.

konfüçyüs: bütün gün kafasını iyi şeyler üzerinde çalıştırmayıp da yalnızca yemeği düşünen bir insanla anlaşmak güçtür.

mehmet eroğlu: hüznün ilacı yok. insanı bir kez ele geçirdi mi, eninde sonunda çürütür.

tennessee williams: kültürlü, zeki ve iyi terbiye görmüş bir kadın, bir adamın hayatını inanılmaz derecede zenginleştirebilir.

zygmunt bauman: hükmedilenlerin akılsallığı daima hükmedenlerin silahıdır. 

sadi şirazi: önceleri, kalpleri mana aleminin gizemleriyle dolu, görünüşleri perişan ama içleri düzgün insanlar vardı. şimdiyse içleri perişan, görünüşleri düzgün insanlar türedi.

28.4.15

fazilet

can yücel


maruf çin feylesofu lao tze
hayatın hiçliği karşısında
konuşmanın beyhudeliğini
ve sükutun faziletini izah için
almış kalemi eline
geçmiş masanın başına
oturaklı ve okkalı bir yazı yazmış
bir solukta
tam yüzkırkbirbuçuk sayfa

27.4.15

dizeler

oktay rifat



küçük bir lavanta çiçeği
sarışın arı
ve alabildiğine gelincik
düşünmeden sevdiğimiz bu anda
birdenbire başlayan gökyüzü

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
apostol bu ne biçim meyhane
tabağımda bulut
kadehimde gökyüzü

bulutların çıkınında
mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
çıldırtırlar insan gözlü kedileri
ay doğar kuyulara yalınayak
telgraf tellerinde gemi leşleri

köşebaşını tutan leylak kokusu
yakamı bırak da gideyim

25.4.15

eşcinsellik

murathan mungan

resmi tarihler, yok etmeye ya da varlıklarını görmezden gelmeye çalıştıkları ulusların ve kavimlerin geçmişlerini nasıl inkar etmeye, tarihsel köklerini gizlemeye çalışıyorlarsa, erkek egemen iktidarlar da, eşcinselliğe sürekliliği olan geleneksel bir tarih kazandırmak istemez; onu, evrimsel çizgisinden kopartarak köksüzleştirmeye, tarihin arızi dönemlerinde yozlaşma belirtisi olarak ortaya çıkan bir soysuzluk çeşidiymiş gibi göstermeye çalışırlar. eşcinselliğin eskiden beri var olmayan, ancak çöküş dönemlerinde ortaya çıkan bir yozlaşma gibi sunulması, onun aynı zamanda yok edilebilir, giderilebilir olduğu düşüncesini de toplumsal bilinçdışına taşır. ideolojik aygıtlar bir kez kurulduktan sonra kendi kendine de çalışır. her zaman bilinçli politikalarla işletilmeleri gerekmez.

herkesin kendini ifade etme biçimi, dili, söylemi farklıdır. hele bizim gibi ifade ve düşünce özgürlüğünün ciddi bir sorun olduğu toplumlarda bu daha da önem kazanır. ben "eşcinsel" sözcüğünü dikkatli kullanırım. "eşcinsellik", bir "cinsellik biçiminin" adıdır; "gay olmak" ise bir "yaşama biçiminin" adı. türkiye'de eşcinsel olduğu halde gay gibi yaşamayan milyonlarca insan var. burada daha yumuşak, daha kibar bir ifadenin "koruyuculuğuna sığınmak"tan çok, "ideolojik" bir tercih söz konusudur. kimliğin yalnızca "cinsel edimle" değil, bir "yaşama biçimi edimiyle" adlandırılmasına yönelik bir politika amaçlanmaktadır. ayrıca, insanların "ben karşıcinselim" deme zorunluluğu hissetmediği bir toplumda, birilerinin "ben eşcinselim" demeye zorlanmasını adaletsiz, eşitsiz ve ayrımcı buluyorum.

çağdaş türk şiiri antolojisi

memet fuat


"ölüm sürüye katılmaktır"

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi
(yahya kemal beyatlı)

ölüm bir kez çalar kapıları
doğumdan öncesi, ölümden sonrası yalan
(ilhami bekir tez)

ölüm geliyor aklıma birden ölüm
bir ağacın gövdesine sarılıyorum
(cemal süreya)

sınırlamıyor beni sevda
yalnız senin görüntünle
ne sendeki güzelliğe bağımlı
ne benim duygularıma tutsak
birlikte omuzladığımız dünya
zincirleri yok kafamızda
yalnız birbirimizi düşünmenin
birlikte ürettiğimiz sevinç
çürüyüp giderdi çoktan
paylaşmasaydık başkalarıyla
(kemal özer)

bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
birinciliği beyaza verdiler
(özdemir asaf)

en güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz
(ziya osman saba)

bir de gördüm ki insanmış her ne var alemde
meğer her şeyin aslı astarı insanmış
insan alemde hayal ettiği müddetçe değil
insanları sevdiği kadar yaşarmış
(bedri rahmi eyüboğlu)

kimse anlamaz derdimi
ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
bir yakınım öldü mü
(behçet necatigil)

kuşçu amca
bizim kuşumuz da var
ağacımız da
sen bize bulut ver sade
yüz paralık
(oktay rifat/orhan veli)

bir tencere kaynar ocakta
et mi kaynar, dert mi kaynar
bilinmez
(mehmed kemal)

durakta üç kişi
adam kadın ve çocuk
adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun elini tutmuş
adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
kadın güzel
güzel anılar gibi güzel
çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel
(cemal süreya)

diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan
(muzaffer tayyip uslu)

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı
(behçet necatigil)

bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki
(arif damar)

kanlı hesapları vardır
kıyamete kadar sürecek
ölümle şairlerin
kimbilir nerden bilecek
ne çığlıklar geçer daha dünyadan
attila ilhan gibi
(attila ilhan)

gemiler geçiyor, sanki şakacıktan
gidiyorlar mı, geliyorlar mı belli değil
kuşlar uçuyorlar mı düşüyorlar mı belli değil
düşe kalka mırıldanmalarla
ölüyorlar mı yaşıyorlar mı
belli değil
(özdemir asaf)

giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız
(edip cansever)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

bir gün sana gene yollarda rastlasam
birlikte kır kahvelerine gitsek
konuşmasak
(cevat çapan)

düşmanlarımı bağışlıyorum
daha çok seviyorum dostlarımı
her uyanışımda
(ataol behramoğlu)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
(cemal süreya)

kendi sesinden tanır kışın geldiğini, kavak ağacı
bir parça kopar gibi buluttan
savrula döne iniyor denize martı
(güven turan)

geçiyorum kentin küçük sokağından
evler yeni bir yolculuktaki gibi taşın
çınlayan ıssızlığı siste nemli bodrumlar
yaşamaların pası denize uzanan
dağılan gökyüzü ötelerde
ey yitik ada ey yüreklerin eskidiği yer
balkonlardan çatılardan inen düşünce
(sabri altınel)

23.4.15

altın sessizlikte kelimeler

pascal mercier

gazete okurken, radyo dinlerken ya da kafede insanların konuşmalarına dikkat ederken, hep aynı sözlerin söylenip yazılmasından, hep aynı deyimlerin, süslü sözlerin, metaforların kullanılmasından çoğu zaman bıkkınlık, hatta tiksinti duyuyorum. en kötüsü, kendime kulak vermem ve benim de hep aynı şeyleri söylediğimi saptamam. müthiş aşınmış ve harap olmuş kelimeler bunlar, milyonlarca kez kullanılmaktan yıpranmışlar. hala bir anlam taşıyorlar mı? elbette, kelimeler yer değiştiriyor, insanlar onlara göre hareket ediyorlar, gülüp ağlıyorlar, sola ya da sağa gidiyorlar, garson kahveyi ya da çayı getiriyor. ama benim sormak istediğim bu değil. sorum şu: kelimeler düşüncelerin ifadesi mi hala? yoksa, lakırdıların içe kazılı izleri durmaksızın parladığı için insanları oraya buraya sürükleyen etkili ses oluşları mı sadece?

deniz kıyısına gidip başımı iyice uzatarak rüzgara tuttuğum oluyor, buradaki bildiğimiz gibi değil de daha soğuk, buz gibi esmesini isterdim o rüzgarın: keşke bütün o yıpranmış kelimeleri, alışkanlıkla söylenen yavan kelimeleri içimden üfürüp alsa, ben de hep aynı olan lafların pisliğinden ruhum arınmış olarak geri dönebilsem. oysa ne zaman konuşmaya kalksam her şey yine eskisi gibi. özlediğim arınma, kendiliğinden olan bir şey değil. bir şey yapmalıyım ve bunu kelimelerle yapmalıyım. ama ne? kendi dilimden çıkıp bir başka dile adım atmak istiyor değilim. hayır, askerden kaçar gibi dilden kaçayım demiyorum. ve kendime bir başka şey daha söylüyorum: dil yeniden icat edilemez. o zaman benim istediğim ne?

belki şudur: portekizce kelimeleri yeniden dizmek istiyorum. bu dizilişten doğacak cümleler çarpık çurpuk olmamalılar, tuhaf da, alışılmadık da, abartılı ve yapay da. portekizcenin merkezini oluşturacak arketip cümleler olmalılar, doğrudan ve kirlenmeden bu dilin saydam, ışıl ışıl yapısından fışkırıyormuş duygusu uyandırmalılar. cilalı mermer gibi pürüzsüz olmalılar ve bach'ın bir partitasındaki notalar gibi de tertemiz; kendileri olmayan her şeyi tam bir sessizliğe dönüştürmeliler.

bazen, içimdeki balçığa benzeyen dille azıcık uzlaşır gibi olduğumda, rahat bir oturma odasının huzurlu sessizliği sayabilirim onu diye düşünürüm; ya da sevgililer arasındaki yumuşak sessizlik. ama yapışıp kalan, alışkanlık olan kelimelere duyduğum öfkenin pençesine düştüğümde, ışıksız uzamın berrak, serin sessizliğinden daha azıyla yetinemiyorum, portekizce konuşan tek kişi olarak orada sessizce kendi yollarımı çizmeliyim. garson, kuaför kadın, biletçi -yeniden dizilen kelimeleri duysalar şaşkınlıktan ağızları açık kalırdı ve cümlelerin güzelliğine şaşırırlardı, bu güzellik de o berrak cümlelerin parıltısından başka bir şey olmazdı. zorlayıcı cümleler olurlardı bunlar -öyle hayal ediyorum- hatta acımasız da denebilirdi onlara. dediklerinden şaşmadan, yere sağlam basarak dururlardı, böyleyken de bir tanrının sözlerine benzerlerdi. aynı zamanda abartısız ve heyecansız olurlardı, kesin olurlardı ve öylesine ölçülü ki, bir tek kelime, bir tek virgül bile çıkarılamazdı o cümlelerden. bu bakımdan bir şiire benzerlerdi, söz kuyumcusunun işlediği.

21.4.15

evlilik lisansı

~how i met your mother

"merhaba, bizim bir evlilik lisansına ihtiyacımız var; ama bekleme sürecini geçmeliyiz çünkü biz aşığız."

- bekleme süresini hemen kaldırıyorum.

"oh, gerçekten mi?"

- eğer öyle bir yetkim olsaydı, söyleyeceğim şey bu olurdu; ama maalesef yalnızca bir yargıç bunu yapabilir.

"peki, bir yargıç görebilir miyiz?"

- kesinlikle.

"gerçekten mi?"

- bugün öyle bir şansınız olsaydı, söyleyeceğim şey bu olurdu; ama yok.

"bunu bize neden yapıyorsun?"

- çünkü size kamera şakası yaptık.

"gerçekten mi?"

- öyle derdim; ama..

"biliyor musun? anladık."

20.4.15

barbarları beklerken

konstantinos kavafis


büyüklükten sakın, ey ruhum
hırslarını yenemiyorsan eğer
kuşkuyla izle onları, dikkat kesil
ve ne kadar yükselirsen
o kadar uyanık olmalısın

ne talihsizlik, iyi ve önemli
işler için yaratılmışken
şu haksız alınyazın her zaman
cesareti ve başarıyı esirgedi senden
rezil gelenekler önünü kapamış olmalı
küçüklük ve kayıtsızlık

korku ve kuşkuya batmış
kafamız dağınık, gözlerimizde dehşet
umutsuzca bir çıkış bulmaya çalışırız
bir kurtuluş, yaklaşan açık tehlikeden
ama yanlış, o değil asıl üstümüze gelen
yalandı haberler
(belki tam duyamadık ya da duyduk da anlamadık)
aklımızın ucundan bile geçmeyen bir başka felaket
birdenbire olanca vahşetiyle çöker üstümüze
gafil avlayıp -vakit yok artık-
ezer geçer bizi

sonu bir yerlere yazılmış, yitmiş olmalı
belki tarih durmadı üstünde
haklı olarak, böyle ufak
bir olayı yazmak gereğini duymadı

yemin ediyor daha temiz bir yaşam kuracağına
ama gelince gece, kendi öğütleriyle
uzlaşmalarıyla, sözleşmeleriyle
gövdenin diriliğini de getirince gece
titreyerek arzudan gerisin geri dönüyor
bitkin ve yenik aynı ölümcül eğlencelere

özü ve sevinci yaşamamın anılarıdır o saatlerin
tensel hazzı gönlümce bulup koruduğum
özü ve sevinci yaşamımın, bildik aşkların
verdiği bütün doyumları geri çeviren

zamansız önlemler pişmanlık doğurur

her şeyden önce, az konuşan biriydi
derin bir adam olmalı, diyordu herkes
böylelerinin doğaldır az konuşması
ne derin bir adamdı, ne de başka şey
sıradan, saçmasapan biriydi

konuşamıyorsam da aşkımdan
söz etmiyorsam saçlarından, dudaklarından, gözlerinden
yüreğimde sakladığım yüzün
aklımda çınlayan sesin
düşlerime giren o eylül günleridir
veren biçimini, rengini sözlerime, cümlelerime
hangi konuya değinsem, hangi düşünce gelse dilime

en göze çarpmamış davranışlarımdan
en kapalı sözlerimden, yazdıklarımdan
yalnız onlardan anlaşılabilirim

öyle çok baktım ki güzelliğe
onunla dopdolu hayalim

büyülü tohumlar

v.s. naipaul

erkekler asla birini tavlamak için kur yaparken olduklarından daha aptal veya şaşkın olamazlar. kadınlar onlarla özellikle dalga geçerler; gerçi aynı kadınlar onlara kur yapılmaması durumunda hayal kırıklığına da uğrarlar, o başka.

dünyadaki en rahatlatıcı şey ölümün kesinliğidir.

gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

insanoğlu her şeye dayanır. gerçekte insan düşündüğünden çok daha dirençlidir.

bütün yaşamım boyunca edinmeye çalıştığım bir nitelik bu: hiçbir yeri evim olarak benimsememek; ama kendimi benimsemiş gibi göstermek.

hiçbir devrim bir sevgi hareketi olmaz.

başka insanların tuhaflıklarını görmek her zaman kolaydır. ama kendi tuhaflığımızı göremeyiz.

duyguları olan insanlar hiçbir zaman önceden hazırlanmış kalıplara sokulamazlar. bir makine aldığında yanında kullanma talimatı da verilir. insanlar böyle değil.

en etkili şeyler basit ve direkt olanlardır.

bazen bir fırtınada yaşlı, güzel ağaçlar devrilir. ne yapacağını bilemezsin. hissettiğin ilk duygu öfkedir. bir düşman aramaya başlarsın. sonra, ne kadar rahatlatıcı olsa da öfkenin anlamsızlığını çabucak kavrarsın; çünkü öfkeni yöneltebileceğin biri ya da bir şey yoktur çevrende. kaybınla başa çıkmak için başka bir yol bulman gerekir.

günahtan nefret edin; günahkardan değil.

gerçek her zaman kazanır. öfke bir insanın en büyük düşmanıdır. iyilik en büyük dindir. çalışmak ibadettir. şiddetten kaçınmak dinlerin en büyüğüdür.

insanları ancak aynı sofradan yemek yersen tanırsın.

19.4.15

kazanç

michael ruppert

kazanç elde edebilmek için sorun yaratmanız gerekir. hayat kurtarmak, bu gezegende denge oluşturmak, adaleti ve barışı sağlamak veya buna benzer diğer mevcut örneklerden kazanç elde edilemez. bu işlerde hiç kazanç yoktur. "bir yasa çıkar ve kendine bir iş kur" diye eski bir söz vardır. haiti'deki deprem nasıl iş alanı yarattıysa suç da aynı şekilde iş alanı yaratır. şu anda amerika'daki tutuklu insan sayısı kabaca 2 milyon civarındadır ve bunların birçoğu da özel şirketlerin işlettiği hapishanelerde bulunur. amerika wackenhut'taki corrections corporation (ıslah etme a.ş.) wall street'teki hisse senedi ticaretini hapishanesindeki insan sayısıyla orantılı yürütür. işte bu hastalıklı bir durumdur. ama bu, mevcut ekonomik modelin talep ettiği şeyin sonucudur.

bir milyon dolarım varsa ve bunu %4 faizle mevduata yatırırsam yılda 40 bin dolar kazanırım. topluma hiçbir katkım olmadan. ama, daha alt sınıftan biriysem ve arabamı ya da evimi krediyle almak zorundaysam borcu faiziyle öderim; bu faiz de o milyonerin %4 faizli mevduatına ödenir. bu şekilde inşa edilmiş parasal sistem, fakirden çalıp zengine veren bir dernek gibi işler. bugün dünya nüfusunun %1'i dünya mal varlığının %40'ına sahiptir.

18.4.15

günaha son çağrı

nikos kazancakis

insan, uçurumun kenarına varmadan kanatlanamaz.

en önemsiz bir ot yaprağının bile yanı başında duran ve büyümesine yardım eden bir koruyucu meleği vardır.

kötü bile olsa haber duymak hoş şeydir.

zaman, arşınla endazeyle ölçülebilecek bir tarla olmadığı gibi, mille ölçülebilecek bir deniz de değildir; bir yürek çarpmasıdır.

büyük gemilere büyük fırtınalar yakışır.

bir kadın ancak sınırlar içinde mutlu olur. kadın bir haznedir, fışkıran kaynak değil.

yalanla kurtulacağına, hakikatle yok olması yeğdir dünyanın.

tanrı hep böyle davranır: haksızlığın ta derinlerinde, adaletin hor görülen küçük çığlığını saklar.

kadın bir ölümsüz su çeşmesidir.

insanlara kanat veren, büyük işler başartan, büyük ruhlar yaratan ve bizi bir insan boyu topraktan yükseğe kaldıran şey hakikattir. insanın kanatlarını kırpan ne varsa sahtedir.

ye, iç, eğlen; çünkü yarın öleceksin.

peygamber, herkes umutsuzluğa düştüğünde umutlu olan, herkesin umutlu olduğu yerde umutsuz olan bir kimsedir.

yeryüzünde hayat, insanın kanatlarını dökmesi demektir.

17.4.15

dilin üstündeki öküz

tristan tzara

umu, sonsuz umu, o her gülü de çınlayan evren. sana, sana dönüyorum durmadan o geçmiş tepelerin saatinde, boğuntuyla. o ağırlığı anıların, yitiğin yolunu bulmalı ve bütün çanlar sebillerini boşaltmalı. kimsenin bundan kuşkusu olmamalı. ılgımın daha küllere bulamadığı son unutu bu. bir bulut seviyi karartıyor, çiçeklerin, üzümlerin birkaç kuruşunu savuruyor. sağır bir yaşamın o ateş bağlarını, yakın.

16.4.15

başkaldıran insan

albert camus

kimdir başkaldıran insan? hayır diyen biri.

ne olursa olsun aynı zamanda hem ayaklanan hem de bağlı kalan bir ahlak, gerçekten gerçekçi bir devrimin yolunu aydınlatabilecek tek şeydir.

yirminci yüzyılın gerçek tutkusu köleliktir.

hiçbir varlık, hatta en sevileni ve sevgimize en iyi karşılık vereni bile, hiçbir zaman bizim değildir; sevgililerin bazı bazı ayrı olarak öldükleri; ama her zaman bölünmüş olarak doğdukları bu acımasız yeryüzünde, bir varlığa tümüyle sahip olma, bütün yaşam süresince onunla saltık bir kaynaşma olanaksız bir gerekliliktir.

insan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır.

yaşamanın saçma olduğunu söylemek için, bilinç canlı kalmak zorundadır.

birbirlerini sevenler, aşıklar, dostlar bilirler ki, aşk yalnız bir şimşek çakması değil, aynı zamanda kesin tanımayı, kesin barışmayı sağlamak üzere karanlıklarda el ele ve acılı bir çarpışmadır.

bilinç başkaldırıyla doğar.

diz çökmüş durumda yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir.

başkaldırı, haklarının bilincine varmış, bilinçli kişinin işidir.

gerçek roman yaratımı, gerçeği, hem de sıcaklığı ve kanıyla, tutkuları ya da çığlıklarıyla, yalnız gerçeği kullanır. ama yüzünü değiştiren bir şey ekler ona.

en basit ayaklanma bile bir düzen eğiliminin belirtisidir.

köle adalet istemekle başlar, krallık istemekle bitirir işi.

ilkel bir bilinç düzeyine gelip de yaşamının eksik olan birliğini sağlayacak kalıpları, tutumları bulmak için kendini yiyip bitirmeyen insan yoktur.

tutarlı olan biricik başkaldırı intihardır.

devrim, daha var olmayan bir insanı sevmek demektir.

her bulanıklık, her yanlış anlama ölüme yol açar; ancak açık dil, duru söz kurtarabilir bu ölümden. tüm tragedyaların doruğu kahramanların sağırlığındadır.

tüm yeni devrimler devletin güçlenmesiyle sonuçlanmıştır.

özgürlük, "sağanakların savaş arabası üzerine yazılmış olan bu korkunç ad" [philothee o'neddy] bütün devrimlerin özündedir.

terör, kin dolu yalnızların insan kardeşliğine sundukları saygıdır.

askerlik yasası emre uymamayı ölümle cezalandırır, onuru da köleliktir. herkes asker olunca, asıl cinayet, emir öldürmeyi gerektirdiği zaman öldürmemektir.

hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız.

mutsuzluk ortak yurttur bugün, sözünü tutmuş olan biricik yeryüzü ülkesidir.

bir gün gelecek, iyilik yapmaya ahlaki nedenlerle son verilecektir.

en kötü işkenceler bile dinecektir bir gün. bir sabah, bunca umutsuzluktan sonra, bastırılmaz bir yaşama arzusu bize her şeyin bittiğini, mutluluk gibi acının da bir anlamı kalmadığını bildirecektir.

15.4.15

kıyıda

rabindranath tagore

sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar.

uçsuz gök hiç çırpınmaz başlarının üstünde, tedirgin su gürültüyle çarpar. sonsuz dünyaların kıyısında çığlıklarla, oyunlarla buluşur çocuklar.

kumdan kurarlar evlerini, boş kabuklarla oynarlar. kayıklarını kurumuş yapraklardan örüp geniş mavilikte yüzdürürler gülümseyerek. oyunlarını dünyaların kıyısında oynar çocuklar.

yüzme bilmezler, ağ atmayı da. inci çıkarmaya dalar inci avcıları, tüccarlar gemilerinde gider -çakılları toplayıp dağıtırken çocuklar. aramazlar gizli hazineleri, ağ atmayı da bilmezler.

kahkahalarla kabarır deniz, kıyının gülümseyişi solgunca parıldar. ölüme karşı koyan dalgalar, çocuklara anlamsız türküler söyler, bebeğinin beşiğini sallayan anne nasıl söylerse. deniz çocuklarla oynar, kıyının gülümseyişi solgunca parıldar.

sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar. rüzgar, yolu olmayan gökyüzünde gezinir, gemiler batar izi bulunmayan sularda. sonsuz dünyaların kıyısında o büyük buluşmaya koşar çocuklar.

rüyanın öte yakası

ursula k. le guin

güç istencinin özü büyümedir. güç istenci varlığını sürdürebilmek için her başarıyla daha da artmalı, o başarıyı daha yüksekteki bir sonraki hedefe uzanan bir basamaktan ibaret kılmalıdır. elde edilen güç ne kadar büyük olursa daha fazla güce sahip olma iştahı da o denli artar.

lao tzu: büyük yol yitince iyilik ve hakkaniyet buluruz.

hastayla kurulan ilişkinin en değerli dönemi, hep ilk on saniyedir.

h.g. wells: hiçbir şey sağlam kalmaz, hiçbir şey -bir ukalanın zihniyeti hariç- tastamam ve kesin değildir. kusursuzluk, varlığın en derinde yatan gizemli niteliğinin, o kaçınılmaz, marjinal kesinsizliğin inkarıdır sadece.

insanı insan kılan yalnızca diğer insanlar üzerindeki etkisi ve diğer insanlarla kurduğu ilişkilerdir.

chuang tzu: tanrı'ya açılan kapı var olmayıştır.

insanlar yalnız yaşayamazlar; bir başına kalmak tutsaklıkların en beteridir. çevremizde insanlar bulunmasına ihtiyacımız var. karşılıklı yardımlaşabilmek, birbirimizle rekabet edebilmek, birbirimizi birer biley taşı gibi kullanıp zekamızı keskinleştirebilmek için.

dünyada hiçbir şey sebepsiz yere olmaz, olacağı yoksa hiçbir şey olmaz.

dünyada her şeyin bir sebebi olduğuna, insanın bir parçası olduğu bir bütünün var olduğuna ve onun parçası olmakla insanın da bütünlendiğine inanan biri ne olursa olsun asla tanrı rolüne soyunmaya heves etmez. yalnız kendi varlıklarını yadsımış olanların oynamaya can attığı bir oyundur tanrıcılık.

chuang tzu: rüyalarında bayram edenler yas'a uyanır.

alexander pope: insanoğlunun irdelemesi gereken, insandır.

rüyalar tutarsızdır, bencilcedir, akıldışıdır, ahlaksızdır. toplumsallaşmamış tarafımızın ürünüdür onlar.

önemli olan ulaştığın yerdir, oraya nasıl ulaştığın değil.

lafcadio hearn: ebedi kederin, doymak bilmez arzunun ebedi açlığından ibaret olduğunu; sönüp gitmiş güneşlerin, ancak ve ancak kaybolmuş hayatların ateşi söndürülemez tutkularıyla yeniden alevlenebileceğini öğrenmek zorunda kalabiliriz.

dehanın en büyük koşulu, doğru zamanda doğru yerde olmaktır.

dertlerin sökülmüş kumaşını dikip onaran, uykudur.

t.s. eliot'ın bir şiirinde, insanın gerçekliğin fazlasına tahammül edemediğini söyleyen bir kuş vardır; oysa kuş yanılıyor. insan evrenin bütün ağırlığını seksen yıl boyunca gıkını çıkarmadan taşıyabilir sırtında. asıl gerçekdışılıktır onun tahammül edemediği.

hangi aklı başında insan bu dünyada yaşar da delirmez ki?

14.4.15

bilim etiği

david b. resnik

bilimin tarihini, kültürel ve toplumsal incelemelerini yapan pek çok yazar, bilimin objektif bilgiye ulaşma çabası olmadığını savunmaktadır. bu yazarlara göre, bilgi belirli bir dünya görüşüne, belirli varsayımlara, belirli toplumsal ve politik çıkarlara göre değişir.

etiğe aykırı tavırlar veya suistimaller, bir toplum standartlar hakkında açık bir uzlaşma içinde olduğunda fakat toplumun üyeleri bu standartlara göre yaşamayı başaramadığında ortaya çıkar. etik bir sorun, toplumun standartlar konusunda açık bir uzlaşma içinde olmadığı durumdur.

bilim insanları, başkalarının fikirlerini kopyalama veya araştırmalarda sahtekarlık yapmanın bilim etiğine aykırı tavırlar olduğunu zaten bilirler; bunu öğrenmek için felsefi veya etik tartışmalara girmeye gerek duymazlar. böylece, bilim, insan varoluşunun diğer alanlarını kuşatan belirsizliklerden ve etik sorunlardan korunaklı bir tarafsızlık mabedi olur.

bilim, etik konulara ve karşıt fikirlere açıktır; çünkü bilim, daha geniş sosyopolitik uzantıları olan uzlaştırmacı bir faaliyettir.

bilim insanlarının eleştirel ve dikkatli oldukları düşünülse de, onlar, tıpkı diğer insanlar gibi, genellikle görmek istediklerini görürler. kendini kandıran bir bilim adamı, bir deneyin hipotezini kanıtladığına içtenlikle inanabilir.

insanlar üzerindeki bütün deneylerin içinde, kişileri koruma ve toplum için iyi sonuçlar elde etme arasındaki çelişkiyi barındıran bir gerilim vardır.

ironi, gerçeği ortaya koymak için genellikle en iyi yoldur.

ideal hoca-öğrenci ilişkisi her iki taraf da birlikte çalışmaktan yarar gördüğü zaman bir ortaklık ilişkisidir. bu ilişki genellikle her iki tarafa ve bilime yarar sağlasa da, hoca-öğrenci ilişkisinde etik sorunlar ortaya çıkabilir. akla gelen ilk sorun, hocaların öğrencileri sömürmesidir. bu sömürü birkaç şekilde olabilir. bazen bilim insanları katkıları için öğrencilere onur payı vermezler. bazen de hocalar, araştırmalarındaki hatalar ortaya çıktığında suçu öğrencilerine atarlar. bir yüksek lisans öğrencisi, hatalı veya hileli bir araştırmanın sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalabilir. bazen hocalar, öğrencilerinden kişisel veya cinsel yarar sağlamaya da çalışabilirler. kimi zaman da öğrencilerinden kendi araştırmalarına çok zaman harcamalarını isteyerek, öğrencilerin bizzat kendi araştırmalarıyla ilgilenmelerine engel olabilirler. nitekim, pek çok yüksek lisans öğrencisi çalışma koşulları ve beklentileriyle ilgili suistimalleri bildirmektedir.

bilimdeki hilekarlık biçimlerinin çoğu bilginin analizinde ve üretiminde ortaya çıkar. yanlış enformasyon, bilim insanlarının uydurma bilgi sunmalarıyla, enformasyonu veya sonuçları değiştirmeleri sonucu görülür. tahrifat, bilim insanlarının enformasyonu veya sonuçları doğru ve nesnel olarak bildirmemesiyle ortaya çıkar. tahrifatın en çok bilinen çeşitleri, enformasyonu kırpma, sonuçları uydurma ve bulandırmadır. kırpma, bilim insanlarının hipotezlerini desteklemeyen sonuçları gizlemeleridir. bulandırma ise, sonuçları olduklarından daha iyi göstermeye çalıştıklarında ortaya çıkar. bilim insanları, olumlu sonuç elde edemeyeceklerini bile bile deneyler ve testler yaptıklarında ya da negatif sonuçlara varacak testleri yapmaktan kaçındıklarında sonuçları "uydururlar."

gözlemci etkisi, bir şeyi gözlemleme arzusunun kişinin orada olmayan bir şeyi "gözlemesine" izin vermesiyle ortaya çıkar.

taraflı araştırmanın çarpıcı bir örneği, 1800'lü yıllardaki kafatası ölçme geleneğidir: kranyologlar, insan kafatası ölçüsünün ve şeklinin kişilik özelliklerini ve zekayı belirlediğine inandılar: maymun kafasına benzeyen kafaları olan ya da küçük kafataslı insanların zekalarının yüksek olmadığına inanıyorlardı. bu yanlış tahmin, bütün bir kranyoloji geleneğini geçersiz kılmıştır.

bir enformasyonu gizli tutmanın en iyi yolu, onu yok etmektir.

bilim-medya etkileşimi dikkate alınırsa, insanlara bilgi sunmanın birkaç türünden söz edilebilir:

1. güçlü ataerkillik: bilgiyi halka yarar sağlamak ve zararları önlemek için kullanmak.

2. zayıf ataerkillik: bilgiyi sadece zararları önlemek için kullanmak.

3. özgürlük: rasyonel bireylerin kendi kararlarını vermeleri için bilgiyi bozmadan sunmak.

"psikolojik patoloji" teorisine göre, etiğe aykırı davranışlar gösteren bilim insanlarının mutlaka ruhsal sorunları vardır; çünkü bilim insanının sahtekarlık, fikir hırsızlığı gibi etik suistimallerden zarar görmeden kurtulacağını düşünmesi için ancak çılgın olması gerekir. bilimde suçlar gizli kalmaz; çünkü bilim metodolojisi, bilim danışmanlığı sistemi ve bilimsel araştırmaların toplumsal doğası, bilim etiğinin kurallarını çiğneyen bilim insanlarını yakalamaya yarayan birer mekanizma görevi görürler.

aldatma, dürüstlüğe oranla daha karlıysa, o zaman neden dürüst olalım ki?

hazlar ve günler

marcel proust

bazı esprili, şefkatli, doğal bir seçkinliğe sahip; ama alenen hiçbir ahlaksızlıkta bulunmasalar ve tek bir ahlaksızlıklarından söz edilemese bile her türlü ahlaksızlığa yatkın insanlarla hayat tuhaf şekilde kolay ve hoştur. esnek, esrarengiz bir yanları vardır. ayrıca sapıklıkları, gece bahçelerde gezinmek gibi, en masum eylemlerine bile bir çeşni katar.

kadınlar güzelliği anlamadan gerçekleştirirler.

aşırılık kendi başına zengin bir mizacın kanıtıdır.

duyuların arzuları bizi şuraya buraya sürükler; ama sonra ne kalır elimizde? vicdan azabıyla zihinsel israf. neşe içinde çıkar, çoğu kez üzgün döneriz, gecenin hazları sabahı kedere boğar. aynı şekilde duyuların mutluluğu da önce hoşa gider; ama sonunda incitir ve öldürür.

bacağı kesilmiş bir adam hayatı boyunca eksik uzvunda bir ağrı hisseder.

bugünün paradoksları yarının ön yargılarıdır.

kimi hatıralarımız vardır ki hafızamızın hollanda resim sanatına benzer; bu tür resimlerinde figürler genellikle yoksul kesimden kişilerdir; hayatlarının basit bir anında yakalanmışlardır; önemli bir olay yoktur, bazen hiçbir olay yoktur, dekor olağanüstü ve görkemli unsurlardan yoksundur. tablonun hoşluğu kişilerin doğallığından, sahnenin masumiyetinden kaynaklanır; mesafenin resimle aramıza soktuğu yumuşak ışık onu güzellikle sarmalar.

insan asla yalnız kalmamalı; yalnızlık hüzün üretir.

seven kişi için yokluk varlıkların en kesin, en etkili, en canlı, en sağlam, en sadık olanı değil midir?

13.4.15

iki öykü

şevket rado

yaşlı bir adam, yolda iki kat olmuş, bastonuna dayana dayana güç halde gidiyormuş. babasının elinden tutup yürüyen bir ufak çocuk, onu yerde bir şey arıyor sanmış ve babasına dönüp: "baba! amca yerde ne arıyor?" diye sormuş. ihtiyarın neyi kaybettiğini çok iyi bilen babası da: "gençliğini arıyor yavrum!" diye cevap vermiş. 

12 yaşlarında görünen bir küçük kız 3 yaşındaki kardeşini sırtına almış, bir yokuştan yukarı doğru çıkıyormuş. yanlarından geçen bir kadıncağız kızın haline acımış: "bu arkandaki yük sana ağır gelmiyor mu evladım?" demiş. kız şöyle durmuş, yukarıdan bir bakışla kadını tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra: "arkamdaki yük değil, benim kardeşim" demiş.

ölümcül hastalık: umutsuzluk

kierkegaard

bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

bir kızı baştan çıkarmak ustalık değildir ama baştan çıkarmaya değer birisini bulmak büyük şans gerektirir.

bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır; çıkmak ise bir başyapıt.

doğru her zaman azınlıktadır.

hayal gücü kadınların doğal makyajıdır.

hiçbirine inanma dostum; anladıkları hiçbir şey yok; anlasalardı yaşamları bunu gösterirdi ve eylemleri bilgilerini yansıtırdı.

kadın doğası kendini direniş biçiminde gösteren bir teslimiyettir.

kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz.

12.4.15

portobello cadısı

paulo coelho

bazı boş inançlar, ne kadar saçma görünürlerse görünsünler, insanoğlunun düşgücüne yerleşip kalırlar ve insanlar tarafından fazla düşünülmeden sık sık kullanılırlar.

en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

dışadönük kişilerin içedönük kişilerden daha mutsuz oldukları, bunu gidermek için de sürekli olarak ne kadar mutlu, hayatla ne kadar barışık olduklarını kendilerine kanıtlamaya çalıştıkları söylenir.

özgürlüğün özlemini çekecekleri yerde kendilerine bir çoban arayanlara acımak gerekir! herkes üstün güçle karşılaşabilir; ama üstün güç sorumluluğu başkalarına bırakanlara uzak düşer. bu dünyada geçirdiğimiz zaman kutsaldır, her an'ı bir şölen gibi yaşamamız gerekir.

biz kadınlar, hayatımıza ve bilgi yoluna bir anlam ararken, kendimizi hep dört klasik arketipten biriyle özdeşleriz: bakire'nin (elbette cinsel bakirelikten söz etmiyorum) arayışı bütünüyle bağımsız oluşundan kaynaklanır ve öğrendiği her şey karşısına dikilen güçlüklere tek başına karşı koyabilme yeteneğinin meyvesidir. şehit, kendini tanımanın yolunu acıyla, teslimiyetle, çileyle bulur. azize, yaşamanın gerçek nedenini koşulsuz sevgide ve karşılığında hiçbir şey istemeden verme yeteneğinde bulur.

kim olduğumuzu anlamanın en iyi yolu, çoğu zaman başkalarının bizi nasıl gördüğünü öğrenmektir.

robert frost: ormanda iki yol belirdi önümde ve ben, daha az yürünmüş olanı seçtim.

sevgiye tümüyle teslim olmak, kendi rahatımız ve karar verme yeteneğimiz de dahil her şeyden vazgeçmek demektir. sözcüğün en derin anlamında sevmek demektir bu. sevgi gelir, yerleşir ve her şeyi yönetmeye başlar. bu sudan bir kez içen, susuzluğunu başka pınarlarda dindiremez.

yalnızlık, ne kadar bastırmaya çalışırsak, o kadar güçleniyor; ama yok sayarsak gücünü yitiriyor.

aziz paulus: tanrı en önemli şeyi akıllı kişilerden gizledi; çünkü onlar basit şeyleri anlayamazlar.

gerçeklik, beyne giden bir dizi elektriksel uyartıdan başka bir şey değildir. gördüğümüzü sandığımız şey, beynin tümüyle karanlık bir bölümüne giden bir enerji atışıdır. ama başkalarıyla aynı dalga boyunu yakalarsak, o gerçekliği değiştirmeyi deneyebiliriz. sevinç de, tıpkı heyecan ve sevgi gibi bulaşıcıdır. hüzün, depresyon ya da nefret de öyle.

öğretmen bir şeyler öğreten biri değil, öğrencinin zaten bildiği şeyi keşfedebilmesi için ona esin veren kişidir.

eğer bütün kelimeler bitişik olsaydı bir anlam çıkmazdı ya da en azından anlamı çıkarmak çok zor olurdu. boşluklar çok önemlidir. esler olmasa müzik de olmaz, boşluklar olmasa cümleler de olmaz.

hepimiz nereden geldiğimizi öğrenmek isteriz. felsefi düzeyde, bütün insanların temel sorusu budur.

kahvaltı günün en özel yemeğidir.

her şey az önce olmuş gibi geçmişi yanımızda taşırız.

öldüğüm zaman beni ayakta gömün; çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti.

bütün fırtınalar yıkım getirir; ama yağmurla birlikte hem tarlalar sulanır, hem de gökyüzünden bilgelik yağar. bütün fırtınalar gelir geçer. ne kadar şiddetliyse o kadar kısa sürer.

her şey hem çok basittir, hem de çok karmaşık. basittir; çünkü tek gereken bir tutum değişikliğidir. artık mutluluğu aramazsın. o andan başlayarak bağımsızsındır; hayatı başkalarının gözleriyle değil, kendi gözlerinle görürsün. yaşıyor olmanın serüvenini aramaya çıkarsın.

mutluluğun aşk olduğunu söylüyorlar. oysa aşk mutluluk getirmez, hiçbir zaman da getirmemiştir. tam tersine, sürekli bir kaygı durumudur aşk, bir savaş meydanıdır; kendi kendimize sürekli olacak acaba doğru mu yapıyorum diye sorduğumuz uykusuz gecelerdir. gerçek aşk, vecd ile ıstıraptan oluşur.

hayatın zevki farklı olmaktaydı. mutluluk, zaten sahip olduklarıyla -bir sevgili, bir oğul, bir iş- tatmin olma duygusuydu.

kaybolmaları istedim, ilginç yerler keşfetmenin en iyi yolu kaybolmaktır.

insan ne söylüyorsa odur. sen ne olduğuna inanıyorsan osundur.

eğer zihnin yaşadığın ana odaklanmışsa her şey tapınmadır.

sorunlarımızın çoğu kurallara uymaktan kaynaklanır.

hepimiz her şeyi biliriz, bu sadece bir inanma sorunudur.

halil cibran: istendiği zaman vermek iyi bir şeydir; ama istenmeden vermek daha iyi bir şeydir.

"insanlar bildiklerinin %25'ini öğretmenlerinden, %25'ini kendilerine kulak vererek, %25'ini dostlarından, %25'ini de zamandan öğrenirler.

yalnızlık insana göre değildir, kendimizi ancak başkalarının gözlerinde gördüğümüz zaman tanıyabiliriz.

sevgi istenemez; çünkü başlı başına bir amaçtır. sevgi ihanet edemez; çünkü sahip olmayla hiçbir ilgisi yoktur. sevgi hapsedilemez; çünkü bir ırmaktır. sevgi taşar, sel olur. onu hapsetmeye kalkan, onu besleyen pınarın önünü keser; bir yere kapatılan su ise durgunlaşır, bozulur ve kokar.

bisikleti sürmeye devam edin; çünkü pedal çevirmeyi bırakırsanız düşersiniz.

insan sevgiyi ya hisseder ya da hissetmez, bu dünyada onu sana hissettirecek bir güç yoktur. birbirimizi seviyormuş gibi yapabiliriz. birbirimize alışabiliriz. bir ömür boyu birlikte yaşayabilir, çocuklar yetiştirebilir, her gece sevişebilir, orgazma ulaşabilir; ama yine de bütün bu yaptıklarımızda korkunç bir boşluk olduğunu, çok önemli bir şeyin eksik kaldığını düşünebiliriz.

kölelerin yerine ücretli köleleri getirmeyi başardık; ama sağladığımız bütün gelişmeler bilim alanında oldu. insanlar bugün hala atalarının sorduğu soruları soruyorlar. sözün kısası, hiçbir gelişme göstermediler.

hayatta da böyleydi. daha dayanıklı dalların tutuşması için önce ateşin yanması gerekir. gücümüzü gösterebilmemiz için de önce zayıflığımızın kendini gösterebilmesi gerekir.

mutluluğa giden tek yolun kölelik olduğu bir çağda yaşıyorduk. özgür irade çok büyük sorumluluk istiyordu; zorlu bir çabayı gerektiriyor, acı ve keder getiriyordu.

aşkın gücü asla tükenmez; her şeyden daha güçlüdür ve kendini çok çeşitli biçimlerde gösterir.

sevgi bir alışkanlık, bir yükümlülük ya da bir borç değildir. aşk şarkılarında söylenenler değildir. sevgi sevgidir. tanımı yoktur. sev ve fazla soru sorma. yalnızca sev.

nefret, bir insanı olgunlaştırdığında, sevmenin birçok yolundan birine dönüşür.