29.4.15

uzun lafın kısası

andre malraux: insani saygınlık dediğimiz şeyin temelinde ıstırap vardır.

bertrand russell: şimdi, dünyada genellikle 100 yıl öncekinden daha az özgürlük bulunmaktadır.

halil cibran: sevgi; ışıktan bir elin, ışıktan bir sayfaya yazdığı, ışıktan bir sözdür.

oscar wilde: erkekler yorulunca evlenirler. kadınlar ise sırf meraktan evlenirler. sonunda her iki taraf da hayal kırıklığına uğrar.

yusuf atılgan: huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktur.

alexandre dumas: zavallı insanlığın övünçlerinden biridir bu: herkes kendini yanında inleyen ve ağlayan bir başkasından daha mutsuz sanır.

christine arnothy: kabalık bir çeşit zeka yoksunluğudur.

konfüçyüs: bütün gün kafasını iyi şeyler üzerinde çalıştırmayıp da yalnızca yemeği düşünen bir insanla anlaşmak güçtür.

mehmet eroğlu: hüznün ilacı yok. insanı bir kez ele geçirdi mi, eninde sonunda çürütür.

tennessee williams: kültürlü, zeki ve iyi terbiye görmüş bir kadın, bir adamın hayatını inanılmaz derecede zenginleştirebilir.

zygmunt bauman: hükmedilenlerin akılsallığı daima hükmedenlerin silahıdır. 

sadi şirazi: önceleri, kalpleri mana aleminin gizemleriyle dolu, görünüşleri perişan ama içleri düzgün insanlar vardı. şimdiyse içleri perişan, görünüşleri düzgün insanlar türedi.

25.4.15

çağdaş türk şiiri antolojisi

memet fuat


"ölüm sürüye katılmaktır"

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi
(yahya kemal beyatlı)

ölüm bir kez çalar kapıları
doğumdan öncesi, ölümden sonrası yalan
(ilhami bekir tez)

ölüm geliyor aklıma birden ölüm
bir ağacın gövdesine sarılıyorum
(cemal süreya)

sınırlamıyor beni sevda
yalnız senin görüntünle
ne sendeki güzelliğe bağımlı
ne benim duygularıma tutsak
birlikte omuzladığımız dünya
zincirleri yok kafamızda
yalnız birbirimizi düşünmenin
birlikte ürettiğimiz sevinç
çürüyüp giderdi çoktan
paylaşmasaydık başkalarıyla
(kemal özer)

bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
birinciliği beyaza verdiler
(özdemir asaf)

en güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz
(ziya osman saba)

bir de gördüm ki insanmış her ne var alemde
meğer her şeyin aslı astarı insanmış
insan alemde hayal ettiği müddetçe değil
insanları sevdiği kadar yaşarmış
(bedri rahmi eyüboğlu)

kimse anlamaz derdimi
ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
bir yakınım öldü mü
(behçet necatigil)

kuşçu amca
bizim kuşumuz da var
ağacımız da
sen bize bulut ver sade
yüz paralık
(oktay rifat/orhan veli)

bir tencere kaynar ocakta
et mi kaynar, dert mi kaynar
bilinmez
(mehmed kemal)

durakta üç kişi
adam kadın ve çocuk
adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun elini tutmuş
adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
kadın güzel
güzel anılar gibi güzel
çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel
(cemal süreya)

diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan
(muzaffer tayyip uslu)

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı
(behçet necatigil)

bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki
(arif damar)

kanlı hesapları vardır
kıyamete kadar sürecek
ölümle şairlerin
kimbilir nerden bilecek
ne çığlıklar geçer daha dünyadan
attila ilhan gibi
(attila ilhan)

gemiler geçiyor, sanki şakacıktan
gidiyorlar mı, geliyorlar mı belli değil
kuşlar uçuyorlar mı düşüyorlar mı belli değil
düşe kalka mırıldanmalarla
ölüyorlar mı yaşıyorlar mı
belli değil
(özdemir asaf)

giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız
(edip cansever)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

bir gün sana gene yollarda rastlasam
birlikte kır kahvelerine gitsek
konuşmasak
(cevat çapan)

düşmanlarımı bağışlıyorum
daha çok seviyorum dostlarımı
her uyanışımda
(ataol behramoğlu)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
(cemal süreya)

kendi sesinden tanır kışın geldiğini, kavak ağacı
bir parça kopar gibi buluttan
savrula döne iniyor denize martı
(güven turan)

geçiyorum kentin küçük sokağından
evler yeni bir yolculuktaki gibi taşın
çınlayan ıssızlığı siste nemli bodrumlar
yaşamaların pası denize uzanan
dağılan gökyüzü ötelerde
ey yitik ada ey yüreklerin eskidiği yer
balkonlardan çatılardan inen düşünce
(sabri altınel)

20.4.15

barbarları beklerken

konstantinos kavafis


büyüklükten sakın, ey ruhum
hırslarını yenemiyorsan eğer
kuşkuyla izle onları, dikkat kesil
ve ne kadar yükselirsen
o kadar uyanık olmalısın

ne talihsizlik, iyi ve önemli
işler için yaratılmışken
şu haksız alınyazın her zaman
cesareti ve başarıyı esirgedi senden
rezil gelenekler önünü kapamış olmalı
küçüklük ve kayıtsızlık

korku ve kuşkuya batmış
kafamız dağınık, gözlerimizde dehşet
umutsuzca bir çıkış bulmaya çalışırız
bir kurtuluş, yaklaşan açık tehlikeden
ama yanlış, o değil asıl üstümüze gelen
yalandı haberler
(belki tam duyamadık ya da duyduk da anlamadık)
aklımızın ucundan bile geçmeyen bir başka felaket
birdenbire olanca vahşetiyle çöker üstümüze
gafil avlayıp -vakit yok artık-
ezer geçer bizi

sonu bir yerlere yazılmış, yitmiş olmalı
belki tarih durmadı üstünde
haklı olarak, böyle ufak
bir olayı yazmak gereğini duymadı

yemin ediyor daha temiz bir yaşam kuracağına
ama gelince gece, kendi öğütleriyle
uzlaşmalarıyla, sözleşmeleriyle
gövdenin diriliğini de getirince gece
titreyerek arzudan gerisin geri dönüyor
bitkin ve yenik aynı ölümcül eğlencelere

özü ve sevinci yaşamamın anılarıdır o saatlerin
tensel hazzı gönlümce bulup koruduğum
özü ve sevinci yaşamımın, bildik aşkların
verdiği bütün doyumları geri çeviren

zamansız önlemler pişmanlık doğurur

her şeyden önce, az konuşan biriydi
derin bir adam olmalı, diyordu herkes
böylelerinin doğaldır az konuşması
ne derin bir adamdı, ne de başka şey
sıradan, saçmasapan biriydi

konuşamıyorsam da aşkımdan
söz etmiyorsam saçlarından, dudaklarından, gözlerinden
yüreğimde sakladığım yüzün
aklımda çınlayan sesin
düşlerime giren o eylül günleridir
veren biçimini, rengini sözlerime, cümlelerime
hangi konuya değinsem, hangi düşünce gelse dilime

en göze çarpmamış davranışlarımdan
en kapalı sözlerimden, yazdıklarımdan
yalnız onlardan anlaşılabilirim

öyle çok baktım ki güzelliğe
onunla dopdolu hayalim

19.4.15

kazanç

michael ruppert

kazanç elde edebilmek için sorun yaratmanız gerekir. hayat kurtarmak, bu gezegende denge oluşturmak, adaleti ve barışı sağlamak veya buna benzer diğer mevcut örneklerden kazanç elde edilemez. bu işlerde hiç kazanç yoktur. "bir yasa çıkar ve kendine bir iş kur" diye eski bir söz vardır. haiti'deki deprem nasıl iş alanı yarattıysa suç da aynı şekilde iş alanı yaratır. şu anda amerika'daki tutuklu insan sayısı kabaca 2 milyon civarındadır ve bunların birçoğu da özel şirketlerin işlettiği hapishanelerde bulunur. amerika wackenhut'taki corrections corporation (ıslah etme a.ş.) wall street'teki hisse senedi ticaretini hapishanesindeki insan sayısıyla orantılı yürütür. işte bu hastalıklı bir durumdur. ama bu, mevcut ekonomik modelin talep ettiği şeyin sonucudur.

bir milyon dolarım varsa ve bunu %4 faizle mevduata yatırırsam yılda 40 bin dolar kazanırım. topluma hiçbir katkım olmadan. ama, daha alt sınıftan biriysem ve arabamı ya da evimi krediyle almak zorundaysam borcu faiziyle öderim; bu faiz de o milyonerin %4 faizli mevduatına ödenir. bu şekilde inşa edilmiş parasal sistem, fakirden çalıp zengine veren bir dernek gibi işler. bugün dünya nüfusunun %1'i dünya mal varlığının %40'ına sahiptir.

17.4.15

dilin üstündeki öküz

tristan tzara

umu, sonsuz umu, o her gülü de çınlayan evren. sana, sana dönüyorum durmadan o geçmiş tepelerin saatinde, boğuntuyla. o ağırlığı anıların, yitiğin yolunu bulmalı ve bütün çanlar sebillerini boşaltmalı. kimsenin bundan kuşkusu olmamalı. ılgımın daha küllere bulamadığı son unutu bu. bir bulut seviyi karartıyor, çiçeklerin, üzümlerin birkaç kuruşunu savuruyor. sağır bir yaşamın o ateş bağlarını, yakın.

15.4.15

kıyıda

rabindranath tagore

sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar.

uçsuz gök hiç çırpınmaz başlarının üstünde, tedirgin su gürültüyle çarpar. sonsuz dünyaların kıyısında çığlıklarla, oyunlarla buluşur çocuklar.

kumdan kurarlar evlerini, boş kabuklarla oynarlar. kayıklarını kurumuş yapraklardan örüp geniş mavilikte yüzdürürler gülümseyerek. oyunlarını dünyaların kıyısında oynar çocuklar.

yüzme bilmezler, ağ atmayı da. inci çıkarmaya dalar inci avcıları, tüccarlar gemilerinde gider -çakılları toplayıp dağıtırken çocuklar. aramazlar gizli hazineleri, ağ atmayı da bilmezler.

kahkahalarla kabarır deniz, kıyının gülümseyişi solgunca parıldar. ölüme karşı koyan dalgalar, çocuklara anlamsız türküler söyler, bebeğinin beşiğini sallayan anne nasıl söylerse. deniz çocuklarla oynar, kıyının gülümseyişi solgunca parıldar.

sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar. rüzgar, yolu olmayan gökyüzünde gezinir, gemiler batar izi bulunmayan sularda. sonsuz dünyaların kıyısında o büyük buluşmaya koşar çocuklar.

14.4.15

hazlar ve günler

marcel proust

bazı esprili, şefkatli, doğal bir seçkinliğe sahip; ama alenen hiçbir ahlaksızlıkta bulunmasalar ve tek bir ahlaksızlıklarından söz edilemese bile her türlü ahlaksızlığa yatkın insanlarla hayat tuhaf şekilde kolay ve hoştur. esnek, esrarengiz bir yanları vardır. ayrıca sapıklıkları, gece bahçelerde gezinmek gibi, en masum eylemlerine bile bir çeşni katar.

kadınlar güzelliği anlamadan gerçekleştirirler.

aşırılık kendi başına zengin bir mizacın kanıtıdır.

duyuların arzuları bizi şuraya buraya sürükler; ama sonra ne kalır elimizde? vicdan azabıyla zihinsel israf. neşe içinde çıkar, çoğu kez üzgün döneriz, gecenin hazları sabahı kedere boğar. aynı şekilde duyuların mutluluğu da önce hoşa gider; ama sonunda incitir ve öldürür.

bacağı kesilmiş bir adam hayatı boyunca eksik uzvunda bir ağrı hisseder.

bugünün paradoksları yarının ön yargılarıdır.

kimi hatıralarımız vardır ki hafızamızın hollanda resim sanatına benzer; bu tür resimlerinde figürler genellikle yoksul kesimden kişilerdir; hayatlarının basit bir anında yakalanmışlardır; önemli bir olay yoktur, bazen hiçbir olay yoktur, dekor olağanüstü ve görkemli unsurlardan yoksundur. tablonun hoşluğu kişilerin doğallığından, sahnenin masumiyetinden kaynaklanır; mesafenin resimle aramıza soktuğu yumuşak ışık onu güzellikle sarmalar.

insan asla yalnız kalmamalı; yalnızlık hüzün üretir.

seven kişi için yokluk varlıkların en kesin, en etkili, en canlı, en sağlam, en sadık olanı değil midir?

11.4.15

otorite

orhan pamuk

eğer doğaya karşı savaş veriliyorsa; yani kuyu, köprü gibi işler varsa bir otorite gerekiyor. demokrasiyle olacak iş değil onlar. bir babaya, bir ustaya ihtiyaç var bu gibi konularda.

asıl önemli olan babaların, kendilerinde her şeyi yapma hakkı görmesi. çünkü devletten, cemaatten, toplumdan, aileden, dernekten, örgütten, kısacası her şeyden onlar sorumludurlar. ve bunların hepsi de bireyden önemli olduğundan; baba asar, keser ve herkes de susar.

bizim içimizde de vardır biraz otoriter baba isteği. sorunları kolaylaştıran, düşünme işini üzerimizden alan, ben yaptım siz bana güvenin diye inanmak isteyeceğimiz bir baba arayışı bizimki gibi toplumlarda vardır. yalnız bizde değil amerika'da bile var.

batı toplumları, isyan eden bireye daha bir hak verip onu onaylıyor. geleneksel toplumlar ise itaat edene ya da cezalandıran babaya hak veriyor.

otoriterliği değiştirecek şey, en sonunda bunun faydalı olmadığını görmemiz olacak. gelişmiş teknoloji, insan yaratıcılığı, insan zekasına daha fazla ihtiyaç duyduğumuz zaman otoriterlik para etmeyecek. köprü yaparken, kuyu kazarken, yol yaparken, belki herkesin fikri ayrıyken biri otoriterlikle toplumu bir araya getirip bir şeyler yapabiliyor. ama bilgisayar keşfi yaparken, ince bir işi geliştirmeye çalışırken otoriterlik değil; tam tersine özgürlük, yaratıcılık ve düşünce özgürlüğü gerekiyor.

bizler de bu çizginin kenarındayız. asya toplumlarının zemini bu ama maşallah kimsenin özgürlük talep ettiği falan yok. herkes büyüme derdinde. otoriter bir büyüme olsun da özgürlük ikincil, üçüncül değer olabilir deniyor. asya'da büyüme oluyor ama özgürlükler gelmiyor. seçmen de ne yazık ki buna destek veriyor. o zaman işimiz daha da zorlaşıyor.

via turhan günay / eray ak

yaratıcı yazının sırları

roland fishman

robert mckee: gergin ve deneyimsiz yazarlar kurallara uyar; isyankar, alaycı yazarlar kuralları yıkar; sanatçı, biçimde ustalaşır.

zig ziggler: başarı, büyük umutların günlük disiplinle birleşmesinden doğar.

mevlana: incilerin var olduğu gerçeği dalgıçları mutlu eder.

albert einstein: deha, sonsuz bir "zahmete katlanabilme" kapasitesidir.

david mamet: bilinçli zihin, apaçık olanı, klişeyi önerecektir; çünkü bu tür şeyler, daha önce başarılmış olanın güvenini sunar. yalnızca, kendini bilinçten azat edip göreve adamış zihin gerçek yaratıcılığa açıktır.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

northrop frye: hayal gücünün cüretlisi büyük sanat, çekingeni küçük sanat üretir.

henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.

victoria nelson: yaratmanın en hararetli yerinde hata bulan, ayrıntıcı, kılı kırk yaran eleştirel sesimiz kadar dikkat dağıtıcı bir şey yoktur.

frank rines: yapılacak tek şey eldeki malzemenin onda dokuzunu atmaktır.

erica jong: herkeste yetenek vardır. eşine az rastlanan, o yeteneği izleme ve çıktığı karanlık yere gitme cesaretidir.

john truby: yaşamını değiştirecek bir şey hakkında yaz. kendine verebileceğin en iyi armağan budur.

harlan elison: herkes yazar olabilir. zor olan, yazar kalabilmektir.

ernest hemingway: bir romanla yapılacak tek şey var: dosdoğru o kahrolası şeyin sonuna kadar gitmek.

victoria nelson: önemli olan, yalnızca aylaklık ettiğini hatırlamandır. yaptığın ciddi bir şey değil. hiçbir önemi yok. yalnızca bir oyun. başlangıçta, görev haline gelmeden önce, sanat bir çocuk oyunuydu.

10.4.15

okuma günlüğü

alberto manguel

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.

chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.

andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.

doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."

jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.

ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.

nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.

"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez

robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.

mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.

chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.

9.4.15

doğa kanunu

jean-jacques rousseau

bizler arasında, iyi uygulanmış tıp ne kadar yararlı olabilse de kendi haline bırakılmış olan hasta bir vahşinin doğadan başka bir umudu olmayacağı kesindir; ama kendi hastalığından başka da korkacağı hiçbir şey yoktur. işte bu, onun bizden üstünlüğüdür.

doğayı yozlaşmış varlıklarda değil, doğa kanunlarına uygun davranışta bulunan varlıklarda incelemek gerekir.

insanın kullandığı ilk dil, en evrensel, en etkili dil, bir araya gelmiş olan insanları ikna etmek gerekmeden önce de gereği duyulmuş olan biricik dil, doğanın çığlığıdır.

bir çocuğun bir yaşlıya emretmesi, bir budalanın bir bilgeyi yönetmesi, açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken bir avuç insanın gereksiz şeyler bolluğu içinde yüzmesi doğa kanununa açıkça aykırıdır.

8.4.15

yavaşça oluyor ellerime

turgut uyar


susuz bir aklık başlayınca aramızdan
yavaşça oluyor ellerime bulaşması
bir eksiyle yüklü minüskül h harfinden
bir meydan çarpmasından
beni hatırlamakların

bunlar bizim kızlarımızdır
kara güller önlerinde kara
saçları çılgınca ikiye ayrılmış
-hiçbir şey eski açıklığında değil ki-
yavaşça oluyor ellerime bulaşması
bir ot sesinden, bir at akşamından
tam şehir içinde, otobüs durağında
birden ulaşılmaz gençlikleri her şeyin
yapmayın.. nasıl inanırım eşitliğine
her yerde gençtir o büyük su
kıyıdadır
boyalı sandallar ve sabah çocuğu kıyısındadır
kırları ve ormanı geçince hemen
şehir bitince yani çok kolay
yani lokantalar bitince sayın örtüleriyle
kuzuların danaların kıyma yapıldığı kasaplardan sonra
elmalardan karpuzlardan biraz ötede
yani uzakta
-hiçbir şey artık eski açıklığında değil ki-
yani kiliseden bozma camilerde
yani askeriye deposu yapılmış
yani burda, orta yerde, ışıkta ve parada
zaman zaman gökyüzü gecesi aralığında

bir denizin yanında nedir ki bıyıklı ve saçları dökülmüş bir adam
kötü bir alışkanlıktan başka nedir bir adam

6.4.15

bitmeyecek öykü

michael ende

en uzun, en karanlık gece de bir an gelir biter.

bazı şeylerin temeline düşünmekle varılamaz, bunları yaşayarak öğrenmek gerekir.

kahramanların anlattıklarına güvenilmez. hepsinde süsleme eğilimi vardır.

tüm varlıklar ve şeylere gerçekliklerini ancak doğru bir ad verir. yanlış ad her şeyi gerçek dışı yapar. yalanın yaptığı budur.

insan, dilekleri canının istediği gibi ne çağırabilir ne de bastırabilir. dilekler, ister iyi ister kötü olsunlar, tüm niyetlerden çok daha derindedir içimizde. ve hiç hissedilmeden doğarlar.

geçmişi olmayanın geleceği de yoktur.

yokluklara göğüs germek büyük bir şey. ama yiğitlik ve cesaret, bu başka bir şey yine de. karşıma, çılgınca cesaret isteyen gerçek bir serüven çıksın isterdim. 

yeni bir başlangıç yaratmayı ancak bir insan yapabilir. 

insan, dileğinin yerine gelmeyeceğini bildiği sürece -belki de yıllar boyu- bir şeyi dilediğine inanmış olabilir. ama dilediği düşün gerçekleşme olasılığı ansızın karşısında durunca, o zaman bir tek şey diler: onu hiç dilememiş olmayı.

ben hiç mi hiç çocuk dostu değilimdir. bana göre çocuklar, her şeyi kırıp döken, kitaplara marmelat bulaştırıp sayfalarını koparan ve acaba büyüklerin de kendi sıkıntıları, üzüntüleri var mıdır diye en ufak bir tasa bile duymayan budala çığırtkanlardan ve baş belalarından başka bir şey değildir.

insanlar üstünde yalandan daha etkili bir şey yoktur. çünkü insanlar hayallerle yaşarlar. bunlarsa yönlendirilebilir: insanlar ihtiyaçları olmayan şeyleri satın almaya itilirler ya da tanımadıkları şeylerden nefret etmeye, kendilerine boyun eğdiren şeye inanmaya ya da onları kurtarabilecek şeyden kuşkulanmaya. insan dünyasında büyük ticaret yapılır, savaşlar çıkarılır, dünya imparatorlukları kurulur.

çok bilenler için hiçbir şey önemli değildir artık. her şey durmadan yinelenir; gece gündüz, yaz kış. dünya boş ve anlamsızdır. her şey bir çemberde döner durur. gelen gitmek, doğan ölmek zorundadır. iyilikle kötülük, aptallıkla bilgelik, güzellikle çirkinlik, hepsi birbirini yok eder. her şey boştur. hiçbir şey önemli değildir.

3.4.15

dostoyevski

henry miller

"dostoyevski'den sonra insan daha önce olduğu gibi değildir."

dostoyevski, her zaman için bulutlardaydı ya da çok derinlerde gömülü kalmıştı. hiçbir zaman yüzeye çıkmayı dert edinmedi. eldiven, atkı, palto düşünmezdi. kadınların çantalarında isim, adres de aramazdı. sadece düşte yaşardı.

dostoyevski'nin ölümüyle yeryüzü yeni bir yaşantı dönemine girdi. varoluş yeni bir yüz takındı. nasıl dante orta çağ'ın bir özetiyse dostoyevski de modern çağınkidir. bu modern çağ deyimi yanlış bir deyim olmakla birlikte bir geçiş dönemini anlatmakta. öyle bir devir ki soluk alan bir büyü de diyebilirsin. işte bu dönemde insanlar kendilerini ruhun ölümüne alıştırıyorlar. bizler de şimdi garip, gülünç, kaba bir ay hayatı sürmekteyiz. inançlar, umutlar, yöntemler, kurallar, yasalar ki, bunlar bizim dünyamızı korurdu, yok olmasını önlerdi, tümü birden bitti, yok oldu. bir daha da geri gelemezler, diriltilemezler. inan bana. hayır hayır, bizlerin bundan böyle sığınacağımız, yaşayabileceğimiz tek yer kalıyor: o da akıldır. bunun anlamı da yok olmaktır. kendi kendini yok etme. çünkü kişi tüm varlığıyla yaşamak zorundadır. ama bir de bakmıştır ki bu varlığın cevheri yitirilmiş, unutulmuş, gömülmüş. yeryüzünde yaşamın tek ereği kişinin gerçek varlığını bulabilmesi ve onu yaşayabilmesidir. uygarlığın başından beri senin, benim, tüm insanlığın boğmaya, soluk aldırmamaya çalıştığımız şeyler yeniden hayata döndürülmek zorunda. onlara can vermek zorundayız. kendimizin ne olduğunu tanımak zorundayız. bizler ki artık yemiş vermeyecek duruma gelmiş bir ağacın son ürünleriyiz. bundan dolayı yerin altına girmek zorundayız, tıpkı tohumlar gibi, böylece belki de yepyeni, bütünüyle değişik bir şey ortaya çıkabilir. önemli olan zaman değil, her şeye yeni bir görüşle bakabilmektir. diğer bir deyişle yaşam için yepyeni bir tutku. çünkü bildiğimiz bir görüş var, onu bir yana atmalıyız. bizler şimdi ancak düşlerimizde canlıyız. bizlerin içindeki akıl ölmeyi, yok olmayı tepiyor, canlı kalmak istiyoruz. akıl serttir, dayanıklıdır. din adamlarının en vahşi, en ürküntü verici düşlerinden bile daha gizemlidir. olabilir ki akıldan başka hiçbir şey var değildir.

herhalde dostoyevski'nin en son inanç bağladığı şey öteki dünya olmalı. hani şu din adamlarının bizlere anlattığı öteki dünya. bütün dinler bu ilacı şekere batırıp bizlere yuttururlar. bizlere, hiçbir zaman yutmak istemediğimiz, yutmadığımız, yutmayacağımız bir şeyi -ölümü- yutturmak isterler. kişi ölüm düşüncesini bir türlü kabul edemez, bir türlü yıldızı barışmamıştır. herkesten iyi dostoyevski anlamıştır ki, yok olmayla tehdit edilene kadar hiç kimse hayatı sorgusuz sualsiz kabul edemez. onun derin inancına göre, eğer bir kişi bütün varlığıyla, bütün kalbiyle isterse sonsuz yaşantıya kavuşabilir. çünkü ölmek için bir neden yoktur. ölüyoruz çünkü yaşamaya karşı inancımız eksik; çünkü yaşamaya tüm güçlerimizle, tüm varlığımızla sıkı sıkıya tutunmuyoruz.

bizlerin yaşantısı ölüme bir armağandır, ona adanmıştır. o anlamsızca çırpınışlarımızla, yararsız çabalarımızla kendimizi, yarattıklarımızı korumaya, kurtarmaya çalışırız, sonucunda ölümümüzü ortaya çıkarırız. aslında biz hayatta kalmak için çırpınmıyoruz da ölümü uzaklaştırmaya uğraşıyoruz. bunun anlamı da tanrı'ya olan inancımız hala sürüp gidiyor ama bu hayata olan inancımızı yitirmişiz. tehlikeli bir biçimde yaşamak çıplak ve utanmadan yaşamaktır; nietzsche böyle der. bunun anlamı da şudur: kişi kendini olduğu gibi, inançlarını da kendini de hayatın güçlerine bırakır ve ölüm denen, hastalık denen, suç denen, korku denen ve bir sürü şey daha denen hayallere karşı savaşı bırakır. bir hayal dünyasıdır bu! işte bizlerin kendi kendimize yarattığımız dünya budur.

askeri güçleri düşün; düşmandan konuşmalarını düşün, hiç durmaksızın. din adamlarını düşün; durmaksızın suçtan, kahrolmaktan bahseden konuşmalarını. yasa adamlarının hep iyiden, mahkumiyet olmaması için yaptıkları sürekli konuşmaları düşün. tıp adamlarını düşün; hastalıktan, ölümden başka bir şey tanımayan konuşmalarını düşün. ve bizi eğitenleri düşün: yaratılmış en salak varlıklardır, o papağan gibi ezberledikleri konuşmalar ve "bir düşünce yüz ya da bin yıllık olmadığı takdirde kabul edemem." yeteneksizliklerini düşün. bizi yönetenlere gelince: hayal edilebilecek en hayal dışı varlıklar, en dürüst olmayan, en ikiyüzlü olan, en aldatıcı olanlar karşına çıkar. mucize şurada ki kişi hür olma huylarını bile düşünemez olmuştur. ne yana dönersen dön her yol kapalı. tanrı'yı, şeytan'ı, talihi yardıma çağırmak gereksiz, yararsız.

yeryüzünde aklın huzurunu sağlamaktan başka hiçbir şey için savaşmaya değmez. bu dünyada ne kadar çok başarı kazanırsan, kendi kendinden o kadar çok şey kaybedersin.

1.4.15

sürü

david herbert lawrence

sürülerin katlanamayacakları tek şey, insanın cinsel davranışlarında açık, dürüst oluşudur. kötü yolu tutmanıza hiçbiri ses çıkarmaz. gerçekte cinsel kötülüklere kapılan bir insansanız, size karşı sevgileri artar. ama cinsel tutumunuza kötülük karıştırmamakta direnirseniz, binerler tepenize. yeryüzünde kalmış olan tek çılgınca tabudur bu: doğal, diri bir cinsel davranış. böyle bir şeyi hiçbiri gerçekleştiremez, sizin gerçekleştirmenizi de gözleri götürmez. köpekler gibi ardına düşer parçalarlar o adamı.

sürüler her zaman aynıydı, her zaman da aynı kalacak. neron'un köleleriyle bizim madenciler ya da ford'un otomobil işçileri arasında çok ama çok küçük bir ayrım vardır. neron'un maden köleleriyle, tarla köleleri. böyledir sürüler, değişmez bir nitelik taşırlar. sürüler arasından bir birey yükselebilir belki. ama bu tek kişinin yükselişi sürüleri değiştirmez. sürüler, değiştirilemez niteliktedir. çağdaş toplumsal bilimin en önemli gerçeklerinden biridir bu. yalnız, günümüzde eğitim, bir sirkin kötü bir örneğidir. günümüzde yanlış olan şey, sirkleri eğitim programına sokarak, eğitimi iyice yüzümüze gözümüze bulaştırmamız, sürülerimizi kıt eğitimle zehirlememizdir.