yaşar kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşar kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.11.2019

iyi insanlar güzel atlar

yaşar kemal

urfa'da yaşlı bir adam bana bir fıkra anlattı. bir adam urfa'ya gelmiş bilmem kaç yıl önce, 20 yaşında bir delikanlı, hayran kalmış urfa'ya; herkes evine çağırıyor, herkes selam veriyor, herkes kardeş gibi davranıyor, inanılmaz bir güzellik. sonra bu adamı urfa'nın ahırlarına götürmüşler. dünyanın en güzel atları tabi. urfa tarihten bu yana çok ünlüdür atlarıyla. asurlular devrinde her yıl asurlulara 360 tane at verirmiş çukurova. adam bir ay kaldıktan sonra memleketine dönmüş, sonra 90 yaşına gelmiş, yahu şu dünyada zaten ölüp gideceğiz, ağzımın tadıyla ayrılayım şu dünyadan demiş, yeniden gitmiş bakmış ki selam verse kimse yüzüne bakmıyor. yıkılmış, bir de atlara bakayım demiş. bir sürü at, derisi kemiğine yapışmış, dağlarda yayılıyor. şaşırmış kalmış adam, keşke gelmeseydim buraya demiş. bir hanın önünden geçerken yaşlı bir adam uyukluyormuş, ağzına, yüzüne sinekler dolmuş. uyandırmış, hele kalk, yahu, demiş, burada bir zaman çok iyi insanlar, çok güzel atlar vardı, ne oldu? demiş. yanıtlamış karşısındaki: "o iyi insanlar o güzel atlara bindiler, çektiler gittiler."

9.08.2019

türk, övün, çalışma, kıskan!

zülfü livaneli

devletin ve terörün baskılarını ağırlaştıran bir durum da kendine 'sol aydın' adını veren bir takımın bana uyguladığı saldırı kampanyasıydı. belki size biraz tuhaf gelebilir ama o kan ve ateş günlerinde bile yarı-aydın sanatçı kesimi, birbiriyle uğraşmayı ve kıskançlık krizlerinin sebep olduğu dedikodu alışkanlığını bırakmamıştı. genellikle barlarda toplanıyor ve onu bunu çekiştirerek vakit öldürüyorlardı. hiçbirinin de elle tutulur bir yaratısı yoktu.

bunlar için bir arkadaşlarının ufak tefek başarıları hoşgörülebilir, sırayı bozmadığı ve kategoriyi değiştirmediği sürece bağışlanırdı. ama iki şey bağışlanmazdı: halkla ve dünyayla ilişki. eğer yaptığınız iş halkta yankılanıyorsa hapı yuttunuz demekti. bundan da kötüsü, batı'da bir şeyler yapmak ve adını duyurmaktı. böyle bir başarı, bizim yarı-aydınların içine yılan gibi çörekleniyordu.

bu yüzden yıllarca yaşar kemal'i çekiştirmişler, alay etmişlerdi. bir arkadaşlarının batı'da ünlü olması ve kitaplarının yayımlanması onları çileden çıkarıyordu. en yaygın söylenti, o kitapları yaşar kemal'in eşi thilda kemal'in yazdığıydı. yoksa yaşar kemal o kitapları nasıl yazabilirdi?

batı'da yaşar kemal kitapları yayımlayan yayınevi sahiplerinin thilda'nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. bununla da yetinmeyerek yaşar kemal'i siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün yaşar kemal'den le monde'a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. yaşar kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, "aaa!" dedi, "le monde'un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?" olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: "o zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?"

bir romancı arkadaşlarının başarısı karşısında canı yanan sanatçı takımının tepkileri işte böyleydi.

28.10.2017

nar çiçekleri

mehmed uzun

"kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?" (walter benjamin)

ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir; insan ve kültür sevgisini verebilir.

sürgün, hüzünlü, zor bir şeydir ama, bir yazar için de o kadar yaratıcıdır.

italo calvino: kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.

czeslaw milosz: edebiyat ve şiirin görevi insan olduğumuzu bize hatırlatmaktır.

bilinmezliğiyle bana heyecan veren her yeni kapı, bildiğim ve nasıl davranacağıma ilişkin emin olduğum eski bir kapıyı kapattı.

erasmus: insanlar, kendileri için onca gerekli olan birliğe, tüm diğerlerinden daha yatkın olmaları gereken insanlar, başka yerlerde onca güçlü ve etkili olan doğanın sesine sağır kalır.

kızaran nara benzersin, dalın tepesinde
en yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın
hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş (sappho)

bir hüzün olan ayrılık zenginleştirici, yenileyici olabilir. hüzün, tüm insanlığa sunulan bir coşkulu yaratıcılığın kaynağı da olabilir. insanları, kültürleri, dilleri, deneyleri yakınlaştırıcı, birleştirici de olabilir. hepimizin kendi alışkanlıklarımızla, tat ve renklerimizle içinde yer aldığımız heyecanlı, coşkulu bir insanlık "agora"sı da olabilir.

"sürgün bir mezarlıktır." (witold gombrowicz)

kürtlerin ülkesi tarihi olarak bir kültürler ve medeniyetler durağıdır.

albert camus: yazar kendini haklı ve canlı bir topluluk içinde duyabilir; bu da, yazarın elinden geldiğince, sanatının büyüklüğünü yapan şu iki görevi yüklenmesiyle olur: gerçeği ve özgürlüğü. sanatçının işi en büyük sayıda insanı toplamak olduğu için, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz.

dünyada en tehlikeli ve hüzün verici ruh hali, çaresizlik ve acizliğin ruh halidir. diyalog yerine şiddetle çaresiz ve aciz hale getirilmiş insanın ruh hali hem çok trajik hem de çok tehlikelidir.

bir insanın ismini değiştirmek, köyünün ismini değiştirmek, dilini ve kültürünü yok etmek, zorla gelenek ve göreneklerinden uzaklaştırmaya çalışmak bir insanlık suçudur, büyük bir ayıptır.

"kan kanla yıkanmaz." (kürt atasözü)

yaşar kemal: ben aydınlığın yazarıyım. sevincin türkücüsüyüm.

türkiye gibi insani güzellikleri kendi eliyle katletmiş bir ülkede güzellikler bulmak, hele onlarla yaşamak büyük bir hüner ister.

hiçbir şey kendiliğinden başlamaz. her şey emekle, çabayla öğrenilir, daha önce var olanın üzerine kurulur.

29.07.2017

albüm

adam fawer: edison puştun tekiydi.

v.s. naipaul: gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

felicien challaye: konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü güçlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: "benim duam, yaşamımdır."

memet fuat: derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

paul auster: james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

saul bellow: tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

oğuz atay: derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

18.09.2014

sözün gücü

zülfü livaneli

new york'un brooklyn köprüsü'nde dilenen bir kör varmış. köprüden gelip geçenlerden biri, adamcağıza günlük kazancının ne kadar olduğunu sormuş. dilenci 2 dolara zar zor ulaştığını söylemiş. yabancı, bunun üzerine, kör dilencinin göğsünde taşıdığı ve sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin boynuna asmış ve şöyle demiş: "tabelaya, gelirinizi artıracak bir yazı yazdım. bir ay sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana." dediği gibi bir ay sonra gelmiş. "bayım, size nasıl teşekkür etsem acaba?" demiş dilenci. "şimdi günde 10-15 dolar kadar topluyorum. olağanüstü bir şey. tabelaya ne yazdınız da bu kadar sadaka vermelerini sağladınız?" "çok basit" diye yanıtlamış adam, "tabelanızda, 'doğuştan kör' yazıyordu, onun yerine, 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye yazdım."

bir arzuhalci, çınarın altına sandalyesini atmış, önündeki eski remington daktiloya eser-i cedit kağıdı takmış, derdini anlatan köylüyü dinliyor. zavallı adam, köyde kendisine nasıl zulmedildiğini, topraklarının nasıl elinden alındığını anlatıyor kesik kesik cümlelerle. arzuhalci, "anladım" diyor. "biraz bekle." başlıyor remington daktilonun yıpranmış tuşlarına vurmaya. yazıyor da yazıyor. sayfalar dolusu uzun bir dilekçe. bitirdiği zaman, köylüye okumaya başlıyor. zavallı köylünün nasıl perişan edildiğini, çoluğunun çocuğunun aç sefil kaldığını, aman dilediği kapıların nasıl tek tek yüzüne kapatıldığını okurken gözü köylüye ilişiyor. bakıyor ki zavallı adam başını iki elinin arasına almış, hüngür hüngür ağlamakta. "ne oldu sana böyle?" diye soruyor. "niye ağlıyorsun?" "ben ağlamayayım da kimler ağlasın?" diyor köylü. "baksana, meğer bana neler yapmışlar!"

yıl 1954. erzurum hasankale'de korkunç bir deprem olmuş. cumhuriyet gazetesi'nden genç bir gazeteci bir ay kalıyor deprem bölgesinde. gazetesine izlenimlerini aktarıyor. genç gazeteci, yaşar kemal. yanında sürekli sakıp hatunoğlu isimli genç dolaşıyor. her şeyi birlikte izliyorlar. çadırların içinde donmuş ölüleri, katılaşmış cesetleri görüyorlar. hatta bir gün buz gibi bir çadırda, donmuş bir bebek buluyorlar. yaşar kemal bütün bunları o benzersiz üslubuyla yazıyor, anadolu ağıtlarıyla örüyor ve gazeteye gönderiyor. bir süre sonra istanbul'dan gazeteler geliyor ve yaşar kemal'in yazılarını okuyan sakıp hatunoğlu hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. hele bebek bölümünde iyice artıyor feryadı. yaşar kemal'e dönüp "meğer" diyor, "biz ne korkunç şeyler görmüşüz be usta!"

20.05.2014

teneke

yaşar kemal

insanı tarif etmek gerekirse, şöyle tarif edebiliriz: insan konuşan hayvan değil, mektup yazan hayvandır.

sen bu hergeleleri bilmezsin. bunlar yeni yetme. bunlar beatnik, yani dayak yemiş kuşak. sen bu saf kafanla anlamazsın onların fendlerini. ne hergeledir onlar, ne hergele!

kendine güvendiğin için yalancı değilsin. yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin. yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. sen yenileceksin. yenilmenin tadına varacaksın. doğru yenilmeli. yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz. doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki.. yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıl taşı gibi.

böyle uğurlamak sövmektir. kuyruğuna teneke bağladık demektir. zafer işaretidir.

24.06.2012

bugünlerde bahar indi

yaşar kemal



dünyanın ucunda bir gül açılmış
efil efil esen yele merhaba
karanlığın sonu bir ulu şafak
sarp kayadan geçen yola merhaba

ulaş benim gülüm güzel
insanlığım yolum güzel
kardeş sen öldükten sonra
vallah billah ölüm güzel

dünyada ilk kendi kendini
esir eden insan benim
ikincisini gösterirlerse eğer
kardeş olacağım
alnından öpeceğim üçüncüsünün de

kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin
su olsan kimse içmez
ölür de susundan
yol olsan kimse geçmez
sarp kayalara uğratır da yolunu
elin adamı ne anlar senden

çıkarsın bir dağ başına
bir ağaç bulursun
tellersin pullarsın
gelin eylersin
bir de bulutları görürsün, bir de bulutları görürsün
bir de bulutları görürsün
köpürmüş gelen bulutları
başka ne gelir elden
çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı
tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı

15.12.2011

yaşar kemal

zülfü livaneli

bir seferinde yaşar kemal nobel ödülüne çok yaklaşmıştı. en güçlü aday olarak adı geçiyordu ve sonradan öğrendiğimize göre, ödülü kazanmaması için hiçbir neden yoktu. tam o sırada bazı türkler ve türkiyeli kürtler devreye girerek yaşar kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler. isveç akademisine, türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında yaşar kemal'in türkiye'de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler.

bu arada bazı kürtler de yaşar kemal'in kürt olduğu halde türkçe yazmasının, kürt kimliğini inkar etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. onlara göre yaşar kemal kürt halkının masallarını alıp türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı.

lars gustafson adlı isveçli romancı, avusturya'da tanıştığı diana canetti adlı türkiyeli bir yazarın türkiye'de yaşar kemal'den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayımlandığı expressen gazetesine bir açıklama gönderdim. yıllardır edebiyat dünyasının içinde olduğumu, yayıncılık yaptığımı anlatıp böyle bir türk yazarı duymadığımı söyledim.

lars gustafson bana alçakça bir cevap verdi ve "bay livaneli diana canetti'yi türk yazarı saymıyor ama o büyük şehir, türkler gelmeden önce canetti'lerindi!" diyerek beni ırkçılık yapmakla suçladı. oysa gerçekten de böyle bir türk yazar duymamıştım; hala da bilmiyorum. herhalde saçma sapan bir ırkçılıkla suçlandığım ilk ve son tartışma bu olmuştur.

bu tartışmalar sırasında ilginç bir şey oldu ve kumkapı'da verilen söz gerçekleşti. yaşar kemal söz verdiği gibi thilda'yı da alarak stockholm'e geldi. çok mutluyduk. birlikte yemekler yiyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor ve durmadan edebiyat konuşuyorduk. yaşar kemal'e nobel aldırmama görevini üstlenmiş olan çevreler bu gelişi de kötüye yorarak "yaşar kemal nobel jürisini etkilemek için stockholm'e geldi." dediler. oysa bir tek yazar bile gördüğümüz yoktu. kendi alemimizdeydik.

bu tartışmalar, zaten kıl payı dengeler üstünde duran isveç akademisini ürküttü; yaşar kemal'e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp patrick white'a verdiler. böylece "türk türk'ün kurdudur!" kuralı gereği, küçük kıskançlıklar ve çapsız hesaplar yüzünden yaşar kemal'in nobel alması engellendi. yalnız bu durumda bir öge daha vardı. o da yalnız türklerin değil, "kürtlerin de kürtlerin kurdu" olduğu gerçeğiydi.

18.09.2011

şahmaran

sennur sezer

analar babalar, çocuklarının altın tahtını yapar, bahtını yapamazlar.

ölüden diri, diriden ölü doğar.

kerem türk-müslüman, aslı ise ermeni-hristiyandır.

sevgi uğruna yola düşen, başına gelenlere severek katlanmalı.

ademoğlunun birinin burayı öğrenmesiyle bin kişinin öğrenmesi farksızdır.

yaşar kemal’in gençlik yıllarında oba oba, köy köy dolaşarak ağıtlar söylediği, ezgili hikayeler anlattığı biliniyor.

can canandan azizdir. 

bu cin ulusunun erkeğine cin deniyor ama kızları peri adını alıyormuş. hepsi de öyle yakındı ki, "cin gibi" sözünün zeki insanlara, "peri gibi" sözünün güzelliğe neden yakıştırıldığını anladım.

şahmaran, dünyadaki tüm yılan ve bu cinsten hayvanlara egemen bir canlıdır. insan başlı bir yılan olduğu rivayet edilir. yaşını bilen yoktur. onu gören her ot ve ağaç dile gelip özelliklerini, şifa olduğu dertleri dile getirir. şahmaran'ın etinin dahi çaresiz dertlere şifa olduğu söylenir. bu yaratığı gören ademoğlunun bedeninin belden aşağısı balık gibi bembeyaz pullu olduğu duyulmuştur.

yılan zehirlerinin derde deva oluşu kadar şahmaran inanışı hekimlikle, eczacılıkla ilgili işaretlere yılan resmini yerleştirmiş.

9.05.2011

danışma

zülfü livaneli

frunze'de kaldığımız yer, ormanın içine yerleştirilmiş villalardan oluşuyordu. bu çok ama çok büyük alanın çevresi duvarlarla çevriliydi.

genellikle toplantılarımız akşam bitiyor, yemek de aşağı yukarı 21.00'de sona eriyordu. bu saatten sonra herkes odasına çekiliyordu ama biz yaşar kemal'le kendimizi dışarı, orman içindeki karlı patikalara vuruyor, hem yürüyor hem sohbet ediyorduk. fıkralar anlatıp güldüğümüz, coşup türkü söylediğimiz de oluyordu. ortalık ıssızdı. ay ışığı alatav dağlarının zirvesindeki karı ve iki yanımızdaki karanlık ormanlar arasından uzanan labirent gibi karlı patikaları aydınlatıyordu. dünyanın sonundaydık sanki. en ıssız noktadaydık.

meğer öyle değilmiş.

bir gece yine uzun uzun yürüdük, konuşa konuşa çok uzaklara geldiğimizi fark etmedik; sonra gece yarısı, geri dönmek için yolu aramaya başladık. o labirent gibi yolların içinden bir türlü çıkamıyorduk. gece ayazı yiyen kar buza dönmüştü. soğuk, ayaklarımızdan dizlerimize doğru yükseliyordu. yavaş yavaş bir çaresizlik duygusu kaplamaya başladı ikimizi de. yolu bulamazsak ne yapacağımızı bilemiyorduk. girdiğimiz her patika başka bir labirente bağlanıyor, kendimizi dönüp dolaşıp hep aynı noktada buluyorduk.

tam iyice umutsuzluğa kapılmak üzereydik ki ileride bir gölge ilişti gözüme. omzu tüfekli bir askere benziyordu. oraya doğru yürümeye başladık. yaklaştıkça, ikinci dünya savaşı'ndan beri o nöbetten kıpırdamamış gibi görünen hareketsiz bir askere doğru yürüdüğümüzden emin olduk. yaşar kemal dedi ki: "bırak ben konuşayım. çünkü sovyetler birliği'ne çok gidip geldim. nasıl konuşulacağını bilirim."

yaklaştık, askerin önüne kadar geldik. yaşar kemal, "delegatsie" dedi. o zaman ne demek istediğini anladım. herhalde devletin ve partinin konuklarını belirten "delegasyon" sözü duyulunca akan sular duruyordu. ne var ki bizim asker buna hiç aldırmadı. ne kıpırdadı ne de bir ses çıkardı. donmuş gibiydi. yaşar kemal birkaç kez daha "delegatsie" diye tekrarladı ama heykelde ses var, bizim askerde yoktu.

bu kez ben devreye girdim. ingilizceden başladım, almanca, fransızca hatta isveççe, kimilerini bilerek kimilerinin başını gözünü yararak birçok dilde çocukla irtibat kurmayı denedim. asker yine hiçbir reaksiyon vermedi. bunun üzerine iyice sinirlenen yaşar kemal, "hangi dilden konuşur bu pezevenk yahu?" diye gürledi.

bunun üzerine o asker heykeli çözüldü ve ay ışığında otuz iki dişini parlatan bir gülümsemeyle "men özüm türkçe danışıram!" dedi.

bir sevindik ki sormayın gitsin. 'pezevenk' sözü sayesinde donmaktan kurtulmuştuk. askerin adı arapbay'mış, azeri'ymiş. bizi aldı ormanın içine doğru götürdü ve esas büyük şaşkınlığı orada yaşadık. bizim dünyanın en ıssız yolları sandığımız karlı patikaların iki yanındaki ormana, neredeyse bir ordu saklanmıştı. askeri araçlar, makineli tüfekli askerler, subaylar ormanın içinde hiç çıt çıkarmadan bekliyorlardı. kaç gecedir yanlarından gelip geçerken attığımız kahkahaları ve sovyetler birliği şakalarını, yanık türküleri hatırlayıp biraz tuhaf olduk.

5.04.2011

fazıl hüsnü dağlarca

şükrü erbaş

kürt sorununun yol açtığı bilinç yarılmasına son (olmayan) ve trajik bir halka daha eklendi: yaşayan en büyük türk şairi fazıl hüsnü dağlarca!

siz, bir halkın ana dilini kanunlarla, kolluk kuvvetleriyle ev içlerine hapsedeceksiniz, ana dili dışında bir dille ancak yaşama hakkı tanıyacaksınız, yurdunda yurtsuz edeceksiniz; sonra da o halktan çıkmış bir büyük edebiyatçıya, yaşar kemal'e, hiçbir harfi adil olmayan bir davet çıkaracaksınız: "eğer kürt ise kürtçe yazsın da görelim!"

"özgürlük olmayınca evren olmaz" diyen dağlarca; bülbülün dilini koparıp "şakı bakalım!" demek, daha yaralayıcı değil, yukarıdaki dizenizin ışığında bakınca bu söze.

"kürtleri şöyle tanımlıyorum: türkiye'nin dağlık yerlerinde kalmış, eski ırkların bakiyesi. içlerinde tam kürt de yoktur. her türlü ırktan insan vardır aralarında." (dağlarca) hitler'in yahudilere bakışı ile sizin kürtlere bakışınızı, kim, nasıl lehinize çevirebilir? bu bakışın bilimsellikle, çağdaşlıkla, türk ve kürt halklarının tarihsel/kültürel gerçeğiyle uzak yakın bir ilgisi olabilir mi? bir halkı aşağılamanın dayanağı olabilir mi? hititlerden bu yana onlarca, yüzlerce halkın yaşadığı, gelip geçtiği bu kavimler kapısında "tam ırk" ne demektir, nasıl olur ve neyle belirlenir?

"asker şu bakımdan haklı: türkiye'de ulus birliği olmadığı için, burada avrupa ayarında dil özgürlüğü olamaz; olmaması lazım. olursa yıkılır bu devlet." (dağlarca) bu gerçekten trajik bir buluşma: 1940'lı yılların, devletleri ve sınırları hiçleyen şair yüreği, 2000'lerde varıp derin devletin ufuksuz aklına kapılanıyor. antakyalı araplar dört yıl öncesine kadar düğünlerinde kendi dillerinden şarkı söyleyemiyordu. bunun nasıl bir acı ve aşağılanma olduğunu bir düşünür müsünüz?

kürtler, en fazla avlularda soluk alan dillerini, sizin, dilinizin hazzını yaşadığınız gibi şiirle, yazıyla yaşamak istiyorlar. bu, neden sizin için doğal bir hak da onlar için hak edilmemiş bir üst aşama oluyor? bu topraklarda süryaniler, ezidiler, rumlar, museviler, ermeniler gibi kürtleri de bitirdikten sonra dil özgürlüğünü kime vereceksiniz? (kürtler dışındaki azınlıkların lozan'la tanınmış haklarını bilerek "bitirmek" sözcüğünü kullanıyorum!) çok masum bir soru daha: bunca yasağı ve sevgisizliği şair yüreğinize nasıl sığdırıyorsunuz?

bundan yaklaşık 60 yıl önce, "ortalıkta bir yalnızlık/birisi kaybolmuş kadar" dizelerini yazan büyük dağlarca.. kürtlerin şu son 15 yılda kaybolmuşlarının sayısının 4000'i geçmiş olması -bize mi, kürtlere mi ait olduğu belli olmayan- bu yalnızlığı ne kadar büyüttü dersiniz? "kuvvetlisin ama kuvvet hak değil" demiştiniz kızılırmak kıyıları'nda. bir dizenizi daha anımsatmama izin verin: sizin bu düşüncelerinize sahip, ellerinde silahlı yaptırım gücü olan birilerinin yaptıkları sonucu "ne sıcak vücutlar gitti/toprağı ısıtmak için" biliyor musunuz?

bu söylediklerinizi okuma olanağı olsaydı, cemal süreya, kadıköy'de, sizinle her an karşılaşabileceği düşüncesiyle ceketinin düğmeleri ilikli gezer miydi, çok merak ediyorum.

14.02.2009

iki yönlü yozlaşma

memet fuat

derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

yetenekli sanatçıların yığınların karşısına çıkarılmaları, hem seçkin aydınları, yani mutlu azınlığı hem de -varlıklı varlıksız- sanat eğitiminden geçmemiş büyük çoğunluğu doyurmak zorunda bırakılmaları, her türlü yozlaşmayı önlemenin tek sağlıklı yoludur.

sanat alanında en verimli, en sağlıklı gelişmeler -yeni yetenekler yönlendirici baskılar altında ezilmeyecekleri için- kimsenin kimseyi beğenmediği dönemlerde görülebilir.

"güzel" örneklerle birlikte yaşayanların beğenileri olumlu yönde gelişecek; "yozlaşmış" örneklerle birlikte yaşayanların beğenileri ise olumsuz yönde gelişecektir. insanlar iyi şeylere alıştıkları gibi, kötü şeylere de alışırlar.

türk sanat müziğinin tarihsel bir müzik olduğunu, özenle korunması, yaşatılması gerektiğini, çağdaş müziğimizin yararlanacağı kaynaklar arasında önemli bir yeri bulunduğunu; ama günümüz türkiyesinde yaşayan insanların düşüncelerini, duygularını yansıtamayacağını kabul etmek gerekir.

televizyon reklamcılığının, mimarlığa ya da endüstri tasarımcılığına hiç benzemeyen bir özelliği var: geçici oluşu. bu geçiciliğini tekrar yoluyla aşmak, yaydığı sözleri tekrarlayarak belleklere yerleştirip kalıcılığa ermek ister. ama ne kadar başarılı olursa olsun, tekrarlamayı bırakınca unutulmaya yargılıdır. bazı belleklerde izleri kalsa da, etki kaynağı niteliğini yitirir.

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan (behçet necatigil)

güzellik, nerede olursa olsun güzelliktir.

türkçenin serbest nazımla yazılmış ilk şiiri, "açların gözbebekleri" (nazım hikmet) 1922 tarihini taşır. serbest nazmın güçlü bir çıkış yaparak kendini kabul ettirişi ise 1929'da "835 satır" adlı kitapla olmuştur.

iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu, şiirden geçer.

ben "sanat olayı" dergisi adına gelip bir konuşma yapmak isteyen genç bir insanla konuştum. güven veren bir kişiliği vardı. dürüstlüğünden bugün de kuşku duymuyorum o gencin. konuştuk, yazdık, ayıkladık, temize çektik. son gün ayrılırken, biraz çekingen, biraz tedirgin, başa attila ilhan'ın antolojiye ağır eleştiriler getiren bir yazısının konacağını söyledi. ne sakıncası olabilir! istediğini söyler attila ilhan, sorumluluğunu da taşır. kendi bileceği iş. ama dergi çıkınca gördüm ki, yıllarca önce necip fazıl'ın "büyük doğu"da yaptığı türden, düşsel bir mahkeme kurulmuş. "suçlu, ayağa kalk!" diye bir başlık, gülünç suçlamalar, birtakım saptırıcı alıntılar.. benimle yapılmış olan konuşma ise "söz savunmanın" diye sunuluyor.

16.06.2008

salaklık üstüne deneme

tahsin yücel

yineleme arayışın, dolayısıyla yaratımın yokluğunun kanıtıdır.

charles baudelaire: bu yaşam, her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir.

voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?

"insan hem akıllı hem de partideyse içten değildir; hem içten hem de akıllıysa partide değildir; hem içten hem de partideyse akıllı değildir." (via hans robert jauss)

montherlant: budalanın alışılmış eğilimlerinden biri de tek bir kemik aracılığıyla tüm hayvanı baştan kurmaktır; yalnız, bunu yanlış bir veri üzerinde yapar; söz konusu kemik başka bir hayvanın kemiğidir.

"bilinç başkaldırıyla doğar. her değer bir başkaldırıyı getirmez; ama her başkaldırı yönelimi bir değeri çağırır sessizce."

oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.

süleyman demirel adalet partisi genel başkanı olduğu zaman 40, tc başbakanı olduğu zaman 41 yaşındadır; ama "bu anayasayla ülke yönetilemez!" diye yineleyip durarak yaşamının belki de en büyük savaşımını tarihimizin en özgürlükçü anayasasına karşı verir; nice demokratik gelişmenin önüne bir kalkan gibi dikilir; demokrasiyi ancak kendisi için gerekli olduğu zaman savunur.

bülent ecevit, 1973 seçimlerinin ardından, 48 yaşında, msp ile koalisyon yaparak başbakan olurken, ilk saptamalarından biri cumhuriyetimizde uygulanageldiği biçimiyle laikliğin bir "tarihsel yanılgı" olduğudur; sonra, içimden çıktığı partiyle kendi tinsel evreni arasındaki köprüleri yaka yaka yaşlanır; "tahkim yasası"nı çıkararak "yargılama"nın yerini "hakemliğe" bırakır; "kader kurbanlarını kurtarma" savı altında yazgının tetikçilerine el uzatmak ister; böylece, "toprak işleyenin, su kullananın" savsözü de yeni bir anlam kazanır; bambaşka bir yüzle, bir doğa, daha doğrusu bir orman yasasının onaylanması biçiminde çıkar ortaya. bu noktaya geldikten sonra "yoksul düşmanlığı" çok da uzak değildir.

balzac, "niçin yazıyorsunuz?" sorusunu hiç eveleyip gevelemeden "zengin ve ünlü olmak için!" diye yanıtlar.

güncelin baskısından sıyrılmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değil.

yaşar kemal: cumhuriyetin tarihi, insan soyunun en kara yeridir.

yaşar kemal: cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar türkiye'de jandarma-polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur.

doğan hızlan: ezilenlerin karşısında bir tek sorumlu bulunamıyor. biri çıksa da "ben ezenlerdenim." dese, belki de bu tartışma bitecek, gözyaşları dinecek.

jean genet: iyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam, iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. ve kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kötülük de bir iyilik olduğu içindir.

agah oktay güner: ben tarihimin büyüklüğüne inanıyorum, milletimin büyüklüğüne inanıyorum. osmanlı sarayında asla cinsi sapıklık olmamıştır!

jean genet: yalnızca ortak bir kin böyle bir güç verebilir dostluğa: işte düşmanın işlevi. bizi aşkla birbirimize bağlar.

en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.

hitler belki de yüzyılımızın en büyük saçmalık üreticisi, en görkemli salağıdır; ama güldürmez. idam cezasını hiç ilgisi bulunmayan bir alana, ekonomiye bağlayarak idama yargılı gençler konusunda "asmayalım da besleyelim mi?" diyen devlet başkanı da güldürmez. toplumlarına yön veren nice saçmalık üreticileri, özlerinde gülünç olsalar bile, insanları güldürmek için değil, yaşamlarını yönlendirmek için saçmalık dizgeleri oluşturmuşlardır.

ayrıcalıklıların gönüllerince üretip canları istedikçe sıradanların önüne attığı, onların da erişebildikçe kapıp yararlandığı bir "nimet" değildir salaklık. hayır, tam tersine, tüketicilerince seçilir. öyle görünüyor ki, çelişkilerini çözmek, çözmüş olma sanısına ulaşmak ya da unutmak için, her bireyin; hatta her toplumun belli bir saçmalık dağarcığına gereksinimi vardır: yetişimlerine, konumlarına, yönelimlerine göre, kendilerine en uygun saçmalıkları seçerler. salaklar, yani saçmalık üreticileri de, ürünlerinin tutunduğu ölçüde büyüyeceklerini bildiklerinden, bu durumu hiçbir zaman gözden uzak tutmaz, ürünlerini alıcılarına göre biçimlendirir, alıcılarını da, olanakların elverdiği ölçüde, ürünlerine göre yönlendirirler. belki de bu yüzden, bu sıkı bağımlılık sonucu, saçmalık başka ürünlerde hiç bulunmayan bir özellik sunar: tüketicisi kendini üretici sanır. salaklığın ölümsüzlüğü de öncelikle bundan kaynaklanır.