31.5.16

uzun lafın kısası

chateaubriand: insanlar vardır, imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret ederler.

gustave flaubert: şekilce güzel olmayan güzel düşünce olamayacağı gibi, ifade ettiği düşünce güzel olmayan güzel şekil de olamaz.

anatoli ribakov: gerçek devrim neyi yıktığıyla değil, kimi yarattığıyla büyüktür.

jane austen: neden bekledik sanki? neden aklımıza gelir gelmez yapmadık? karşımıza çıkan mutluluk anlarını hemen yakalamak gerek. uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bozuyor çok zaman.

alexandre dumas: çoğu zaman mutluluğun yanından onu görmeden, ona bakmadan geçeriz; onu gördüysek ya da ona baktıysak bile onu tanımayız.

william faulkner: insanlar sorunlara muhtaçtır. ruhu keskinleştirip kuvvetlendirmek için biraz yenilgi ve umutsuzluk gerekir. mutluluk sadece sebzelere özgüdür.

maya angelou: asla sızlanma. sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.

orhan pamuk: okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu.

romain gary: sirkler kapanır, müzikholler iflas eder; ama soytarılar ezeli gösterilerine devam ederler.

sylvia plath: nefret ettiğim bir şey varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup "iyiyim" demenizi beklemeleridir.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

wilhelm reich: önemli olan bir tek şey vardır: sakıngan ve korkak kimselerin ayak basamayacağı bir yolu önerse, seni sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi dinle.

23.5.16

karışık duygular

stefan zweig

hiçbir şey, genç bir adamın ruhunu ağırbaşlı, erkekçe bir acı kadar sarsamaz.

biz milyonlarca saniye yaşıyoruz; ama gene de biri, ancak bir tanesi tüm iç dünyamızın kaynaşmasına neden oluyor: daha önce bütün öz suları içmiş olan benlikteki çiçeğin, bir şimşek gibi billurlaşmasını gerçekleştirdiği dakika; yaratma anına benzeyen ve onun gibi kendi bedeninin sol göğsüne saklanmış olan sır. hiçbir zihin onu hesaplayamaz. hiçbir önsezi simyası onu keşfedemez ve ancak seyrek olarak içgüdünün kendisi onu anlayabilir.

iki kişi arasında söylendiğinde ve duyarlığın beklenmedik uğultusundan fışkırdıklarında, ancak bir kereliğine derin gerçeklik taşıyan bazı sözler vardır.

bir delikanlının saygısından daha yakıcı, kaygılı utangaçlığından daha kadınca bir şey yoktur.

tutkulu olmayan, en fazla bir pedagog olur; her şeye karşı, içten gelen hazla ve her zaman tutkuyla yola çıkılarak gidilmelidir.

kendi öz suyu ile sarhoş olma, boşa vakit geçirmek için kendi kendine karşı öfkelenme biçimi, belli bir ölçüde, çılgın bir gençliğin isteklerindendir.

ateşli bir arzunun ani gerçekleşmesi kadar kuvvetle içten duyuşunuzu allak bullak eden bir şey yoktur.

21.5.16

nasib ve gabriela

jorge amado

susamıştı; mutfağa gidip testiden su doldurdu. amcasının dükkanından getirdiği elbise ve sandalet paketini görünce bir duraksama geçirdi. en iyisi bunları yarın vermek ya da noel hediyesi gibi kapısının önüne bırakıvermekti; hizmetçi bunu uyanınca görürdü. gülümsedi ve paketi aldı. mutfakta kana kana su içti. o gün servise yardım ederken içkiyi fazla kaçırmıştı.

ay ışığı, gökyüzünün tepesinden papaya ve guava ağaçlarının yetiştiği bahçeyi aydınlatıyordu. hizmetçi odasının kapısı açıktı. sıcak yüzünden belki. filomena'nın zamanında hep kilitli olurdu. ihtiyar kadın, bütün serveti olan aziz resimlerini çalarlar diye hırsızlardan korkardı. ay ışığı odayı aydınlatmıştı. nasib ilerledi. paketi yatağın başucuna bırakacaktı. uyanır uyanmaz görür, yerinden fırlar ve belki yarın gece..

bakışlarını loş odada gezdirdi. ay ışığı yatağa vurmuş, bacağının bir kısmını aydınlatmıştı. nasib o gece risoleta'nın koynunda uyuyacağını ummuştu. bu umutla kabareye koşmuş, kızın bu işteki kent fahişelerine taş çıkaran ustalığını anımsayarak düşlere kapılmıştı. ama hevesi kursağında kalmıştı. şimdi gabriela'nın esmer bedenini, yataktan sarkan bacağını görüyordu. yalnız bunları mı; yamalı örtünün altından karnının ve memelerinin şeklini seçebiliyordu. memelerinden biri örtünün altından fışkırmıştı. nasib gözlerini kırpıştırdı. karanfil kokusu başını döndürüyordu.

gabriela uykusunda kımıldadı, arap odaya girdi, elini uzatmıştı; fakat uyuyan bedene dokunmaya cesaret edemiyordu. acele gereksizdi. ya haykırırsa, ya rezalet çıkarırsa, ya çekip giderse? yeniden aşçısız kalır ve bunun gibisini bulamazdı. paketi bırakıp çıkmak en iyisiydi. yarın işe biraz geç gider, güvenini kazanır, sonunda gönlünü fethederdi.

paketi koyarken eli neredeyse titriyordu. gabriela irkildi, gözlerini açtı, tam bir şey söyleyecekti ki, ayakta durmuş kendine bakan nasib'i gördü. içgüdüsel bir hareketle örtüyü çekti; ama şaşkınlıkla ya da kurnazlıkla kayıp düşmesine yol açtı. doğruldu, çekinerek gülümsedi. ay ışığında iyice görünen memesini saklamaya kalkışmıyordu bile.

nasib, "size hediye getirdim." diye kekeledi. "yatağınızın üzerine bırakacaktım. henüz içeri girmiştim.."

kız gülümsüyordu. korkudan mı? yoksa ona cesaret vermek için mi? ikisi de mümkündü. çocuksu bir duruşu vardı; bunda hiçbir kötülük yokmuş gibi, böyle şeyler hakkında hiçbir şey bilmiyormuş, baştan ayağa safmış gibi memelerini ve bacaklarını hiç gizlemiyordu. elini uzatıp paketi aldı.

"teşekkür ederim bayım. tanrı da size versin."

sicimi söktü. nasib onu dikkatle süzüyordu. aynı güler yüzle elbiseyi üzerine tuttu, eliyle okşadı.

"ne güzel.."

sonra ucuz ayakkabılara baktı. nasib soluk soluğaydı.

"öyle iyisiniz ki, bayım."

istek nasib'i sarıyor, boğazını tıkıyordu. kızın görünümü başını döndürüyor, karanfil kokusu sarhoş ediyordu. kız elbiseye bakarken o saf çıplaklığı bazen kapanıyor, bazen ortaya çıkıyordu.

"ne güzel!" sizi epey bekledim, yarınki yemekler için bilgi almak istiyordum. ama geç olunca gelip yattım."

"çok işim vardı." nasib güçlükle konuşuyordu.

"zavallı efendim.. yorgun değil misiniz?" elbiseyi katladı, ayakkabıları yere bıraktı.

"verin, çiviye asayım."

eli, gabriela'nın eline değdi. kız gülmeye başladı.

"bu el ne kadar soğuk!"

nasib kendini daha fazla tutamadı. kolunu kavradı, öbür eliyle de ay ışığında görünen memesini aradı. kızı kendine doğru çekti.

"benim güzel efendim."

karanfil kokusu odayı doldurmuştu; gabriela'nın bedeninden yayılan sıcaklık nasib'i sarıyor, tenini yakıyordu. ay ışığı, yatağın üzerinde solup gidiyordu. bir solukta, öpücükler arasında gabriela'nın baygın sesi, "benim güzel efendim." diye yineliyordu.

17.5.16

bir yazarın güncesi

virginia woolf

ilk dilim her zaman en lezzetlisidir.

gitgide daha çok, dürüst kalmış yegane insanlar sanatçılarmış gibi geliyor bana; sosyal reformcular ve hayırseverler insan kardeşlerini sevme kılıfı altında nice haysiyetsiz arzuyu barındırıyorlar.

montaigne: önemli olan hayattır.

usta bir yazarın ustalığının işareti, döktüğü kalıbı fütursuzca kırabilmesindedir.

kendini yeniden yazının kayasına bağlamanın yolu şu: önce açık havada egzersiz. ikincisi iyi edebiyat okumak. edebiyatın ham malzemeden yapıldığını düşünmek hata. insan hayattan dışarı çıkmalı, insan dışsallaşmalı, çok çok yoğunlaşmalı; hep tek bir noktada, karakterinin sağa sola saçılmış parçalarından beslenmek zorunda olmamalı, beyninde yaşamalı.

john keats: övgü ya da yergi, soyut güzellik aşkı, dolayısıyla kendi eserlerinin en acımasız eleştirmeni olan kişi üzerinde sadece anlık bir etki yapar.

hiçbir yaratıcı yazar çağdaşı bir yazarı kaldıramaz. yaşayan eseri kabul edebilmek çok zor; yanlı oluyorsun, eğer sen de aynı işi yapıyorsan.

dostoyevski: insan yazarken derin duygulardan yola çıkmalı.

insanın gözü önünde beliren bir fikir ne kadar karmaşıksa hicve o denli az uygundur; insan ne kadar çok anlarsa, özetlemeye ve çizgiselleştirmeye o denli daha az yatkın olur.

shakespeare: asıl sevinç, bir şeyi yapmaktadır.

insan zihnin incisini salgılamasını istiyorsa onun, nesnesinin üzerine rahatsız edilmeksizin yerleşivermesine izin vermeli.

övgü olmadan da yol alabilirim.

e. f. benson: insan kendi içinde yeni derinlikler keşfetmelidir.

ardı arkası gelmek bilmeyen arkadaş ziyaretleri de tek başına eve kapanmak kadar kötü.

charlotte bronte: kitaplarım bana sadece ıstırap verdi.

yalnızlıkta yaratılacak hiçbir şey kalmıyor. bu kadar hızlı ve çekici olmasının nedeni bu. insanı kitabı elinden bırakıp düşünmeye götürecek bir şey yok.

nasıl da sürü hayvanlarıyız hepimiz; en çok hayal kırıklığına uğramışlarımız bile.

13.5.16

adalet nedir?

pierre-joseph proudhon

1. insan, sahip olduğu akıl sayesinde, saygınlığını kendi kişiliğinde olduğu gibi benzerinin kişiliğinde hissetme ve hem birey hem de tür olarak kendini gösterme yetisine sahiptir.

2. adalet, bu yetinin ürünüdür. bu, savunulmasının bizi tehlikeye sürüklemesine rağmen insanlık onurunun, içinde uzlaşmış olarak bulunduğu herhangi bir insanda ve herhangi bir durumda kendiliğinden hissedilen ve karşılıklı güvence altına alınan saygıdır.

3. bu saygı, bu saygıyı dinle dolduran barbarlarda en alt derecededir; adaleti kendi için gerçekleştiren uygar insan ise güçlenir, gelişir ve her türlü kişisel yarardan ve dinsel düşünüşten kurtulur.

4. bu şekilde tüm koşulları eşdeğer ve dayanışık hale getiren, insanı ve insanlığı özdeşleştiren adalet, insanın ilkesi ve amacı olan yüce mutluluğa potansiyel olarak uygundur.

adalet zorunludur ve yadsınması çelişkiye neden olur. eğer adalet insanlıkta doğuştan değilse, insan toplumunun gelenekleri olamaz; toplumsal durum, doğaya karşı olan bir durumdur.

adalet bir olguyu dile getirir: insanlar arasında yarar dayanışması olduğu gibi zıtlaşması da varsa, her zaman ve temel olarak yarardan daha yüksek olan saygınlık topluluğu vardır.

adalet, gizemsel ve fizyolojik her türlü unsurdan arınmıştır. tanrıların dininin yerine kendi kendimize saygı vardır; bir çeşit organik manyetizm olan hayvansal duygulanım yerine, özgürlüğümüzden ayrı tutmadığımız bir saygınlık olan türümüzün saygınlığından edindiğimiz coşkulu, insan dışı duygu vardır.

adalet yararın üstündedir. yakınımdakine kendim gibi saygı göstermeliyim; bu, bilincimin yasasıdır.

o halde adalet, ruhun bir yetisidir, hepsinin önündedir, toplumsal varlığı oluşturan bir yetidir. ama bir yetiden daha fazla bir şeydir; bir fikirdir, bir ilişkiyi, bir denklemi gösterir. yeti olarak gelişmeye uygundur, insanlığın eğitimini oluşturan bu gelişmedir. denklem olarak, çatışkısal hiçbir şey göstermez; her yasa gibi mutlak, değişmez ve yüksek düzeyde kavranılabilirdir. yapıları itibariyle belirsiz ve çelişkili olan toplumsal yaşamın olayları adalet aracılığıyla tanınır ve düzene kavuşurlar.

11.5.16

hayatın kaynağı

ayn rand

en kötü halk şarkısı, en iyi senfoniden üstündür.

insanoğlundan asıl nefret eden kişi, herkesi seven, her yerde kendisini evinde hissedebilen insandır. çünkü insanlardan hiçbir şey beklemez o. bu nedenle de hiçbir kötülük, hiçbir bayağılık onu kızdıramaz.

insanları mutsuz eden şey, çok az seçenekleri olması değil, çok fazla seçenekleri olmasıdır.

en kanlı savaşlar, ya aynı dinin farklı mezhepleri arasında ya da aynı ırktan gelme kardeşler arasında çıkan savaşlardır.

en kötü olanımızın içinde bile biraz iyilik vardır.

insanoğlunun kendine sahip olma izni verebileceği tek arzu özgürlüktür.

bütün anıtları yıkmaya kalkma. o zaman insanları ürkütürsün. sen vasatı, sıradanı, değersizi öv; o zaman büyük anıtlar zaten kalmaz.

insanoğlu her zaman kendini salak durumuna düşürmekte direnmiştir.

kendinden büyük bir amaca adanmadıkça olsa olsa entelektüelliğin çırağı durumunda kalırsın.

dünyadaki kavramların en soylusu, insanların salt eşitliğidir.

her yalnızlık bir fildişi kuledir.

hiçbir bağışın değeri yoktur; ancak sizin için de kutsal olan bir şeyi bağışlarsanız değeri vardır. ruhunuzu verin.

10.5.16

uygarlık, din ve toplum

sigmund freud

başka hiçbir zaman sevdiğimiz zamanki kadar acıya karşı savunmasız olmayız; başka hiçbir zaman sevdiğimiz nesneyi veya sevgisini kaybettiğimiz kadar çaresizce mutlu olmayız.

doyurulduğu zaman sönmesi, tensel sevginin kaderidir.

temelde her din aynı şekilde kucakladığı herkes için bir sevgi dinidir; söz konusu dinden olmayanlara yönelik acımasızlık ve hoşgörüsüzlük ise her dinde doğal bir sonuçtur.

insanların genellikle yanlış değerlendirme ölçütleri kullandıkları -güç, başarı ve zenginlik peşinde koştukları, bunlara sahip olan başkalarına hayranlık duydukları ve yaşamda gerçekten değerli olan şeyleri önemsemedikleri- izleniminden kaçamayız.

goethe: birbirini kovalayan güzel günlerden katlanılması daha zor hiçbir şey yoktur.

çocukluktaki güçlü kötü dürtülerin birçok durumda erişkindeki iyiye yönelik şaşmaz bir eğilimi yaratan bir şey olduğunu görmek şaşırtıcıdır. çocukluklarında en bencil olanlar, toplumun en yardımsever ve özverili üyeleri olabilirler; duygusalların, insanlık dostlarının ve hayvan koruyucularının çoğu çocukluğunda küçük birer sadist olmuş ve hayvanlara işkence etmiştir.

zekamız, sadece güçlü duygusal dürtülerin etkisinden uzaklaştığı zaman güvenilir olarak işler; aksi takdirde sadece iradenin bir aracı olarak çalışır ve iradenin istediği sonuçları çıkarır.

"tanrı her yerdedir. tanrı her şeydedir. her yeri ve her şeyi yaratan tanrıdır. peki tanrı her yeri ve her şeyi yaratmadan önce nerede bulunuyordu?"

9.5.16

gölün sırrı

jenny erpenbeck

mizah, insanın her şeye rağmen gülmeyi becerebilmesidir. 

evimiz, vücudumuzdaki etten ve elbiselerimizden sonra gelen üçüncü bir ten gibidir. kim ki kendine bir ev inşa eder, hayatını toprağa bağlamıştır artık. 

tamah etmeyi bilmezsen ellerin bir gün bomboş kalır.

yaban elde yabancı olmak, kendi evinde yabancı olmaktan evladır.

mutluluk, bir düzensizliğin içinden doğar; nasıl ki sonsuzluk duygusu da şimdi sırtını döndüğü başı sonu belli bir gölün içinden büyüyorsa.

7.5.16

gogol

jhumpa lahiri

"hepimiz gogol'ün paltosundan çıktık." (dostoyevski)

nikolay gogol sıradan biri değildir. bugün rusya'nın en yetenekli yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. fakat yaşamı boyunca onu hiç kimse, hatta kendisi bile anlamadı. onun "deli dahi" tanımlamasının tipik bir örneği olduğunu söyleyenler var. özetle, gogol'ün yaşamı yavaş yavaş, fakat kararlı bir biçimde deliliğe doğru gitti. turgenyev onu zeki, tuhaf ve hastalıklı biri olarak tanımlamıştı. hastalık hastası, son derece paranoyak ve asabi biri olarak nam salmıştı. ayrıca hastalık derecesinde melankolikti ve bu durum ağır bir depresyon geçirmesine zemin hazırlamıştı. arkadaş edinemiyordu. hiç evlenmedi ve çocuğu olmadı. bakir öldüğüne inanılıyor.

gogol'ün edebiyat yaşamı yaklaşık 11 yıl sürdü, sonraki yıllarda mesleki yaşamı adeta felç oldu. gogol, sağlığını ve yaratıcı ilhamını geri kazanmak için birçok kaplıca ve sanatoryuma gitti. 1848'de filistin'e hacca gitti. sonunda rusya'ya döndü. 1852 yılında, moskova'da, hayal kırıklığına uğrayıp bir yazar olarak başarısız olduğuna inanarak tüm edebi çalışmalardan elini çekti ve ölü canlar'ın ikinci cildinin müsveddesini yaktı. ardından kendini ölüm cezasına mahkum etti ve aç kalarak yavaş yavaş intihar etti.

zindan

hasan hüseyin korkmazgil


benim yoksul halkımın muhteşem zindanları
verilmemiş hakların, kısılmış özgürlüklerin
suçluların korkusunun muhteşem kaleleri
bütün bu gürültüler, bütün bu yaygaralar
açı biraz daha aç, toku biraz daha tok
tutmak için mi
bu karanlık geceleri uzatmak için mi

sizler de insansınız beyler
sizler de yürek taşıyorsunuz
hep bu yönden esmeyebilir rüzgar
bu koltuk hep bu yerde kalmayabilir
nasıl yatacaksınız beyler
nasıl dinlenecek o tatlıcan bedenleriniz
bu ahır gibi zindanlarda

5.5.16

olmak

andre breton

büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. kanadı yok umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada, toplanmış bir sofrada kalayım demiyor. umutsuzluk bu, o bir sürü olayların dönüşü değil bu, tıpkı akşam karanlığında bir karıktan öbürüne giden tohumlar gibi. bir taşın üstündeki yosun ya da su bardağı değil o. kardan elenmiş bir gemi o ya da düşen kuşlara benzetebilirsiniz; ama kanlarının en küçük bir kalınlığı yok. büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. başa takılan süslerle çevrilmiş küçük bir şey o. umutsuzluk o. kopçası bulunamayan inci gerdanlık, bir ipe gelmez, böyle bir şey işte umutsuzluk. gerisinden, ondan hiç söz etmeyelim. başlamışsak bitiremeyiz umutsuzluğu. saat dört sularında avizeden umutsuzlanırım ben, gece yarısına doğru da yelpazeden umudumu keserim, tutukluların cigaralarından umutsuzlanırım. büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp ölmediklerini söyleyemezler. beni büyüleyen umutsuzluğu gördüm ben. yıldızların türkü söyledikleri vakit gökyüzünde uçan bu mavi sineği seviyorum. şaşılacak, o uzun dolu tanelerine benzeyen umutsuzluğu, o kendini beğenmiş o öfke küpü umutsuzluğu büyük çizgileriyle tanıyorum. her gün herkesler gibi kalkıyorum, kollarımı çiçekli bir kağıda uzatıyorum, hiçbir şeycikler hatırlamıyorum; ama hep umutsuzluğun yardımıyla o geceden koparılmış güzelim ağaçları görüyorum. odanın havası davul tokmakları gibi güzel. zaman içinde zaman bu. büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. bana bir sırık uzatan perdenin rüzgarı gibi o. böylesi bir umutsuzluk akla gelir mi? yangın var! ah yine geliyorlar.. imdat! işte merdivenlere düştüler.. ve o gazete ilanları, o kanal boyunca ışıklı reklamlar. kum yığını, git, pis kum yığını! büyük çizgileriyle önemli değil umutsuzluk. bir orman yapmaya giden angarya ağaçlar, bir gün daha yapmaya giden bir yıldız angaryası, ömrümü uzatan bir angarya günleri daha.

iç dünyamdan notlar

paul auster

kapitalist dünya insanların değil, nesnelerin dünyasıdır.

o kadar çok kitap okuma; yaşlı bir bilgin olursun, anlaşılmaz bir dil konuşursun. müzik yap, güneşe şarkılar söyle, ölüleri öv, yaşayanlar için ölüm ilahileri yaz; ama mutlaka şarkı söyle. sesin soluduğun havayı başka bir şeye dönüştürsün. bir şey yap, bir şiir, bir müzik parçası.. insanlığın kurtuluşu, severek yapmakta yatıyor.

herakleitos: yukarıya çıkan da aşağıya inen de tek ve aynı yoldur.

hiçbir şeyi olmayanlar için dünya bir hapishanedir, yığının en altındaki yoksullrın köpekten farkı yoktur; insan ister pranga mahkumu olarak çalışsın, ister bir şirkete para kazandırmak için çalışsın, kendi varlığı, benliği üzerinde söz hakkı yoktur.

soyutlamalara inanmıyorum. soyutlamalar zihnin katilleridir, zihni sakatlarlar.

sen olmayınca her şey gerçek dışı görünüyor; sen dönünceye kadar içinde yuvarlanacağım bir boşluk gibi. umutsuzluk sözcüğü bunu anlatmaya yetmez. bu düpedüz yaşamamak duygusu.

aşk olmazsa hayat berbat bir şakadan ibarettir.

aramızdaki uzaklığı geçici bir sancıdan daha önemli bir şeymiş gibi görmeyelim. biz, bazen kendimizi aşan inandırıcı hayalleri olan çocuklarız. kötü rüyalardan uyandık, bitmez tükenmez gecenin -uykumuzda çabucak geçiveren gecenin- içinde yataklarımızda doğrulup oturduk ve bekledik. karanlık dağılıp güne dönüşsün diye.

3.5.16

aşk

clarissa pinkola estes

bazen derin bilgeliğimizi sıkı sıkı elde tutmayı öğrenmemizin tek yolu, bir yabancının ortaya çıkıvermesidir. o zaman değer verdiklerimiz için, yüzeysel tinsel amaçlarımızı geliştirip aşmak, derin bilgeliği elde tutmak ve başladığımız şeyleri bitirmek için savaşmaya mecbur kalırız.

ürkütücü olsun ya da olmasın, bir başkasının vahşi ruhu tarafından harekete geçirilmeye izin vermek en derin sevgi eylemidir. insanların kaybetmekten çok korktukları bir dünyada, diğer bir insani ruhun tanrısallığında çözülmenin karşısına dikilmiş koruyucu duvarlar da bir o kadar fazladır.

vahşi kadın'a uygun olan eş, ruhsal bir inadı ve dayanıklılığı olan, kendi içgüdüsel doğasını bir kadının ruhsal hayatının örtüsü altına göz atmak ve orada görüp duyduklarını kavramak için gönderebilen bir eştir. anlamaya çalışmak için geri dönmeyi sürdüren, yol üstündeki çekim odaklarının kendisini alıkoymasına izin vermeyen adam, iyi bir eştir.

daha önce süregiden hayatta bir çöküş yaşanmadan yeni bir hayat pek mümkün olmadığından, her şeyi psişeyi ışıl ışıl aydınlatan bir zirvede tutmakta ısrar eden sevgililer, günlerini giderek artan bir şekilde kemikleşen bir ilişkinin cenderesinde geçirirler. sevgiyi sadece olumlu biçimiyle yaşatma arzusu, sonunda sevginin azalıp temelli ölmesine yol açar.

sevmek, her bir hücreniz "kaç!" derken, kalmak demektir. gerçekten sevmek, kendi korkusunu yenebilen bir kahraman ister.

korku, bir işi yapmamak için yetersiz bir mazerettir. hepimiz korkarız. bu yeni bir şey değildir. canlıysanız korkarsınız.

en tam halinde sevgi, bir dizi ölüm ve yeniden doğumdur. sevginin bir evresinin, bir yönünün gitmesine izin verir ve bir başkasına gireriz. tutku ölür ve geri gelir. acı, kovalanarak uzaklaştırılır ve başka bir zaman tekrar yüzeye çıkar. sevmek -hepsi de aynı ilişkide olmak üzere- sayısız sonu ve sayısız başlangıcı kucaklamak ve aynı zamanda bunlara göğüs germek demektir.

hiç durmayan bir devridaim makinesi bulmaya yönelik modern arayış, hiç durmayan bir sevgi makinesi bulmaya yönelik arayışla yarışır. sevmeye çalışan insanların kafalarının karışıp rahat edememeleri ve yüreklerinin en derinlerinde en çok sevdikleri şeyleri es geçip gitmeleri şaşırtıcı değildir. ancak, insani zaafları, korkuları ve tuhaflıkları hesaba katan başka bir yol, daha iyi bir yol vardır. ve bireyleşme döngülerinde çok sık rastlandığı gibi, çoğumuz işte bu yolda takılıp tökezleriz.

felsefenin tesellisi

boethius

erdemler yüksek mevkilerden dolayı değer kazanmaz; yüksek mevkiler erdemlerden dolayı değer kazanır.

bilinen her şey kendi özgün gücüne göre değil, onu bilenlerin bilme yetisine göre bilinir.

ölümlü yaratıkların tek bir endişesi vardır. bunun için olağanüstü gayret sarf edip türlü türlü işlerin peşine düşer, farklı yollardan ilerler; ama yine de mutluluğun yegane amacına ulaşmak içindir tek çabaları.

tedavi olmak istiyorsan, yaranı açmalısın.

dürüst bir vicdanın namusu, yapılanın herkese duyurulmasıyla kazanılacak bir şöhretle her defasında biraz daha azalır.

talihsizliğin en ağır yükü, zavallı insanlar bir suçtan mahkum edildiğinde, çektikleri her türlü cefaya layık olarak görülmeleridir.

talihsizliklerin içinde en berbatı bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.

yüksek mevkiler ve yetkelerin doğasında yaradılıştan özgün bir iyilik olsaydı, bunlar asla şerefsiz insanların eline geçmezdi.

yaradılıştan donanımlı olduğu halde, henüz erdemleri mükemmelleşmemiş ve son düzeltmeleri yapılmamış zihinleri baştan çıkaran tek neden, kesinlikle şöhret tutkusu ve devlet görevlerinde kazanılacak sıradışı başarıların getireceği ündür.

iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.

2.5.16

insan

robert musil

insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terk edilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler, yalnızca ve yalnızca çok sağlam bir mantığı temel alan bir düşüncenin yol açtığı kayıpların sonucudur.

insanlığın bütün ruhsal kargaşası, asla çözülememiş sorunlarıyla birlikte, tiksindirici bir biçimde tek tek herkesin sırtındadır.

ne tuhaftır ki genelde insanlar, ya bakımsız, rastlantıların etkisiyle biçimlenmiş, bozulmuş, görünüşte ruhlarıyla ve özleriyle hemen hiç ilintisiz bedenlere ya da sporun maskesinin arkasına gizlenmiş, onlara kendi kendilerinden izinli oldukları saatlerin görünümünü veren bedenlere sahiptirler.

aptallığın kendine uyduramayacağı hiçbir önemli düşünce yoktur; aptallık her yanıyla devingendir ve sırtına hakikatin bütün giysilerini geçirebilir. buna karşın hakikatin her zaman tek bir giysisi, tek bir yolu vardır ve o yüzden hakikat, her zaman elverişsiz konumdadır.

insanlar bunu bilmiyorlar, o kadar; nasıl düşünülebileceğinden haberleri bile yok; onlara düşünmek yeniden öğretilebilseydi, o zaman onlar da farklı yaşarlardı.

1.5.16

diriliş

tolstoy

devlet, sadece yurttaşları sömürmek için değil, aynı zamanda onların maneviyatını bozmak için oluşturulmuş bir kumpastır.

belki gereklidirler valiler, müdürler, polisler; ama insanlara vergi en önemli duygudan, birbirine acıma, birbirini sevme duygusundan yoksun insan görmek korkunç bir şey.

bütün erkeklerin -yaşlısıyla, genciyle, okullusuyla, generaliyle, aydınıyla, kara cahiliyle bütün erkeklerin- en büyük zevki güzel bir kadınla yatmaktır. bu yüzden, başka şeylerle ilgileniyormuş gibi davransalar bile, aslında istedikleri tek şey budur.

her insan bir ölçüde kendi düşüncelerine, bir ölçüde de başkalarının düşüncelerine göre davranır. bir insanın ne ölçüde kendi düşüncelerine, ne ölçüde başkalarının düşüncelerine göre davrandığı insanlar arasındaki en önemli nitelikleri belirler.

"o zaman pyotr yanına sokuldu, şöyle dedi: 'rabbim! bana kötülük eden kardeşimi kaç kez bağışlayacağım? yedi kez mi?' isa yanıt verdi: 'yedi kez değil, yedi tane yetmiş kez bağışlayacaksın.'" (matta)

askerlik, bomboş bir yaşayışı gerektirdiği, yani akla uygun, yararlı bir işle uğraşmayı, insanlık görevlerini kaldırıp yerine, yalnızca şartlı bir alay, üniforma, sancak onuru, başkalarına karşı sınırsız bir hakimiyet, üstlerine ise ancak kölelerde görülebilecek bir baş eğiş getirdiği için insanları çoğunlukla bozar.