31.5.16

uzun lafın kısası

chateaubriand: insanlar vardır, imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret ederler.

gustave flaubert: şekilce güzel olmayan güzel düşünce olamayacağı gibi, ifade ettiği düşünce güzel olmayan güzel şekil de olamaz.

anatoli ribakov: gerçek devrim neyi yıktığıyla değil, kimi yarattığıyla büyüktür.

jane austen: neden bekledik sanki? neden aklımıza gelir gelmez yapmadık? karşımıza çıkan mutluluk anlarını hemen yakalamak gerek. uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bozuyor çok zaman.

alexandre dumas: çoğu zaman mutluluğun yanından onu görmeden, ona bakmadan geçeriz; onu gördüysek ya da ona baktıysak bile onu tanımayız.

william faulkner: insanlar sorunlara muhtaçtır. ruhu keskinleştirip kuvvetlendirmek için biraz yenilgi ve umutsuzluk gerekir. mutluluk sadece sebzelere özgüdür.

maya angelou: asla sızlanma. sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.

orhan pamuk: okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu.

romain gary: sirkler kapanır, müzikholler iflas eder; ama soytarılar ezeli gösterilerine devam ederler.

sylvia plath: nefret ettiğim bir şey varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup "iyiyim" demenizi beklemeleridir.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

wilhelm reich: önemli olan bir tek şey vardır: sakıngan ve korkak kimselerin ayak basamayacağı bir yolu önerse, seni sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi dinle.

30.5.16

halkın ekmeği

bertolt brecht



"savaş istiyoruz"
en önce vuruldu bunu yazan

söz etti mi bir insan sana düşmandan
bil ki, düşmanın ta kendisidir o

bizce en iyisi, kalkmak, yeter artık, demektir
vazgeçmemek için kırıntısından bile yaşamanın
karşı çıkmaktır var gücümüzle acıyı doğuranlara
yaşanır hale getirmektir dünyayı bütün insanlara

hem doğru yolu nasıl gösterebilir bir insan
yürümemişse kendisi doğru yolda

bu gelen ilk savaş değil
çok savaş oldu bundan önce
bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene
bir yanda yenenler vardı
yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan
yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu

bir yaşlı kadın geldi bir gün
ekmeği kalmamıştı yiyecek
askerler yemişti ekmeği
üşümüştü kadın, kapaklandı düştü bir hendeğe
aç değildi artık

istemişti insan gibi yaşamak
vuruldu yabani bir hayvan gibi

olağan denilen şeylerden çekinin
kural içindeki kötüyü çıkarın ortaya
ve her görüldüğü yerde kötünün
arayın, bulun çaresini

iyi efendi çok yeryüzünde
yeter ki kendi kendimizin efendisi olalım önce

ekmek her gün gerekliyse nasıl
adalet de gerekli her gün
hem o, günde birçok kez gerekli

babalarımız bir arpa boyu çekti
tekneyi ırmağın ağzından içeri
oğullarımız kaynağa ulaştıracak
ikisinin ortasında kalacağız biz

mutluluk fethedilir
kendi kendine gelmez

iş köle olmamakta
yoksa çalışmak zor değil
çalışmak rüzgardır yelkenlerde
çalışmak süt, kitap, dokuma

bir harita üzerinde beyaz bir yere
yeni bir çizgi çeken kişi
bir kitabı açan arkadaş
makineyi ilk kez yağlayan mutlu işçi
bunların hepsi bilirler ki

iyidir eskiden yeni her zaman

bir gün gelecek, zaman bizim olacak, bizim
bütün düşünürlerini okuyacağız bütün çağların
bütün ustaların bütün tablolarını göreceğiz
bütün maskaralara kırılacağız gülmekten
arkadaş olacağız bütün kadınlarla
ve bütün insanlara öğreteceğiz gerçeği

27.5.16

din

h.l. mencken: tanrı yeteneksizlerin, çaresizlerin ve perişanların ezeli sığınağıdır. onun kollarında sadece bir sığınak değil, yumuşamış egolarını okşayan bir üstünlük duygusu da bulurlar; o kendilerini diğerlerinden üstün kılacaktır.

george orwell: kişinin tanrı ve insan arasında bir seçim yapması gerekir ve tüm radikaller ve ilericiler, en yumuşak liberalden en aşırı anarşiste varıncaya dek, seçimlerini insandan yana kullanmışlardır.

seneca: halk, dinin gerçekleri yansıttığını düşünürken, bilgeler bunun bir yalan, yöneticiler ise yararlı bir araç olduğunu söylerler.

william w. reade: eğer gerçekten bir yargı günü olsaydı, parmaklıkların önünde duran insan bir suçlu değil, davacı konumunda olurdu.

george bernard shaw: şehit düşmek, hiçbir yeteneği olmayan insanların ünlü olmalarının tek yoludur.

george h. smith: tanrı madde değildir, yokluk da öyledir. tanrı sınırsızdır, yokluk da öyledir. tanrı görünmezdir, yokluk da öyledir. tanrı tanımlanamaz, yokluk da öyledir.

26.5.16

aşk: karanlık kıtası dünyanın

ingeborg bachmann


kara hükümdar gösteriyor yırtıcı hayvan tırnaklarını
on solgun mehtabı yörüngeye kovalıyor
ve buyruklar yağdırıyor büyük tropik yağmurlara
dünya, sana öteki kutbundan bakıyor

denizleri aşıp, altın ve fildişi sahillerine
varıyorsun, kara hükümdarın ağzına kadar
ama orada, hep diz çökmüş kalıyorsun
bir nedeni yok seni bırakmasının da, seçmesinin de

ve buyruklar yağdırıyor büyük öğlen dönencesine
hava, yeşilin rengi ve mavi camlar parçalanıyor
güneş haşlıyor balığı sığ sularda
ve manda sürüsünün etrafında otlar tutuşuyor

öteki aleme gidiyor körleşmiş kervanlar
ve hükümdar, çölde kamçısıyla kum fırtınaları estiriyor
istediği, seni görmek, ayaklarında yalazlarla
tenindeki kırbaç izlerinden kırmızı kum akıyor

o ise postuyla ve alacasıyla, senin yanında
yakalayıp, ağını üzerine atıyor
beline sarmaşıklar dolanıyor
yağlı eğreltiotları ise boynunun çevresinde

inlemeler ve haykırışlar yükseliyor ormanın her yanından
hükümdar fetişi kaldırıyor. sözü yitiriyorsun
kapkara davullara vuruyor yumuşak tahtalar
sen, büyülenmişçesine kendi ölüm yerine bakıyorsun

bak, ceylanlar uçmakta havalarda
hurma sürüsü yarı yolda kalıyor
her şey tabu: topraklar, yemişler, akarsular
krom kaplı bir yılan dolanmış koluna

hükümdar bırakıyor elinden alametlerini
takın mercanları, bırak kendini ışıklı bir çılgınlığa
sen alabilirsin krallığın elinden kralını
sen, kendin de bir esrar, bak onun esrarına

bütün sınırlar çöküyor ekvator boyunca
panter, aşk odasında yalnız başına kalıyor
ölümün vadisini aşarak geliyor bu yana
ve pençesi, göğün eteklerine değiyor

25.5.16

yol

friedrich dürrenmatt

şunu yapmak iyidir, şunu yapmak kötü; şu yol iyiye gider, şu yol kötüye: çok geç artık. ne yapacağımızı bilemiyoruz artık; baş eğmemiz ya da başkaldırmamız hangi hareketi ardından sürüklüyor; yediğimiz meyvelerde, çocuklarımıza verdiğimiz ekmek ve sütte hangi sömürme, hangi suç yapışıp kalmış, bilemiyoruz. hiç görmeden, kimin nesi olduğunu bilmeden kurbanı öldürüyoruz; katil tarafından hiç farkına varılmaksızın öldürülüyoruz. çok geç artık. bu varoluşun baştan çıkarılması çok büyük oldu; oysa insan, bir hiç olmaktan kurtulup yaşama lütfu, yaşamayı gerçekleştirecek acı için fazla küçük. yapıp ettiklerimizin kanseriyle kemirilip ölüm derecesinde hastalanmışız şimdi. dünya çürümüş, kötü serilmiş meyveler gibi bozulmuş. ne istiyoruz daha? dünya artık cennet haline getirilemez; zaferlerimizin, şan ve şerefimizin, zenginliğimizin rezalet dolu günlerinde başımıza bela ettiğimiz ve şimdi gecemizi aydınlatan cehennemlik lav ırmağı, çıkıp yükseldiği kuyulara def edilemez artık. yitirdiğimiz şeyi artık yalnız düşlerimizde, morfinle sağladığımız özlemin parlak düşlerinde geri alabiliriz.

osmanlı'da matbaa

daron acemoğlu / james a. robinson

1445'te alman şehri mainz'de johannes gutenberg iktisadi tarihi derinden etkileyecek bir yeniliği açıkladı: hareketli hurufata dayalı bir matbaa makinesi.

o zamana kadar kitaplar ya katipler tarafından elde kopya edilmek -ki bu son derece yavaş ve zahmetli bir işti- ya da bunların her bir sayfası belirli özelliklere sahip tahta kalıplarla basılmak zorundaydı. kitaplar son derece nadir ve çok pahalıydı. fakat gutenberg'in icadından sonra bu durum değişmeye başladı. kitaplar basıldı ve daha ulaşılır hale geldi. bu yenilik olmasaydı okuryazarlığın ve eğitimin kitlesel boyutta yaygınlaşması imkansızdı.

batı avrupa'da matbaa makinesinin önemi hemen fark edildi. sınırın ötesinde, fransa'nın strasbourg şehrinde daha 1460'da bir baskı makinesi kurulmuştu bile. 1460 sonlarına gelindiğinde önce roma ve venedik'teki, ardından floransa, milan ve torino'daki baskı makineleriyle bu teknoloji italya'ya yayılmıştı.

1476'ya gelindiğinde william caxton londra'da bir baskı makinesi kurdu, iki yıl sonra oxford'da da bir tane vardı. matbaa aynı dönemde benelüks ülkeleri üzerinden ispanya'ya, hatta 1473'te budapeşte'de ve bir yıl sonra krakow'da açılan matbaalarla doğu avrupa'ya yayıldı.

fakat herkes matbaayı cazip bir yenilik olarak görmüyordu. osmanlı sultanı ii. bayezid, daha 1485'te çıkardığı bir fermanla müslümanların arapça baskı yapmasını kesin bir biçimde yasakladı. bu kural 1515'te sultan i. selim tarafından daha da pekiştirildi.

1727'ye kadar osmanlı topraklarında matbaa makinesine müsaade edilmedi. daha sonra sultan iii. ahmet, ibrahim müteferrika'ya bir matbaa makinesi kurması için izin veren bir kararname çıkardı. bu gecikmiş adıma bile kısıtlamalar getirilmişti. kararname "bu hayırlı günde bu batılı usul tıpkı bir gelinin duvağını kaldırır gibi gün yüzüne çıkarılacak ve bir daha asla saklanmayacaktır." dese de müteferrika'nın matbaası sıkı bir biçimde izlenecekti. kararname şöyle diyordu:

"kitapları tashih için, hakiki ulema ve müdekkik fazıllardan, şer'i ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan müslüman faziletli kadılardan eski istanbul kadısı mevlana ishak ve sabık selanik kadısı mevlana sahib ile galata eski kadısı mevlana es'ad (faziletleri ziyade olsun) ve büyük şeyhlerden olup hakiki alimlerin önde geleni kasımpaşa mevlevihanesi şeyhi musa (ilmi ziyade olsun) me'mur ve tayin olunmuşlardır."

müteferrika'ya matbaa kurması için izin verilmişti fakat ne basarsa bassın, din ve hukuk alimlerinden, yani kadılardan oluşan üç kişilik bir heyet tarafından incelenecekti. belki de matbaa makineleri daha yaygın olsaydı diğer herkes gibi kadıların ilim ve irfanları da ziyade olacaktı. fakat öyle olmadı, matbaa kurması için müteferrika'ya izin verildikten sonra bile.

beklenebileceği gibi, sonuçta müteferrika çok az kitap basabildi; matbaanın faaliyete geçtiği 1729'dan müteferrika'nın çalışmayı bıraktığı 1743'e kadar yalnızca 17 adet. ailesi geleneği sürdürmeye çalışsa da 1797'de pes edinceye kadar yalnızca yedi kitap daha basabildiler.

osmanlı imparatorluğu'nun türkiye'deki merkezinin dışında matbaacılık daha da geri kaldı. örneğin mısır'da ilk matbaa makinesi ancak 1798'de, napoleon bonaparte'ın ülkeyi ele geçirmeye yönelik başarısız girişiminin bir parçası olan fransızlar tarafından kurulabildi.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar osmanlı imparatorluğu'nda kitap üretimi esasen mevcut kitapların elde kopyalarını çıkaran katiplerin üstlendiği bir işti. 18. yüzyıl başlarında istanbul'da böyle 80 bin katibin faaliyet gösterdiği sanılmaktadır.

matbaa makinesine gösterilen bu muhalefet okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı için aşikar sonuçlar doğurdu. 1800'de ingiltere'de yetişkin erkeklerin yüzde 60'ı ve kadınların yüzde 40'ı okuryazarken osmanlı imparatorluğu'ndaki yurttaşların muhtemelen yalnızca yüzde 2 ya da 3'ü okuryazardı. hollanda ve almanya'daki okuryazarlık oranları daha yüksekti.

osmanlı toprakları bu dönemdeki eğitimsel düzeyinin son derece düşük olması yüzünden, tıpkı nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 20'si okuma yazma bilen portekiz gibi, avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldı.

osmanlı kurumlarının son derece mutlakıyetçi ve sömürücü olduğu göz önünde bulundurulduğunda, sultanın matbaa makinesine gösterdiği düşmanca tutumu anlamak zor değildir. kitaplar fikirlerin yayılmasına neden olurlar ve böylece nüfusu kontrol altında tutmak güçleşir. bu fikirlerin bazıları ekonomik refahı artırmak için yeni ve değerli yollar sunabilir fakat bazıları da yıkıcı olabilir ve mevcut siyasal ve sosyal durum için tehdit oluşturabilirler.

ayrıca, kitaplar okuma yazma öğrenen herkes için bilgiyi ulaşılır hale getirdiğinden şifahi bilgiyi kontrol edenlerin iktidarını da sarsabilirler. bu da elitlerin kontrolündeki statüko için tehdit oluşturur. osmanlı sultanları ve din kurumları ortaya çıkabilecek yaratıcı yıkımdan korktular. getirdikleri çözüm ise matbaayı yasaklamak oldu.

gece mavisi

salah birsel

"hayat, ancak ruh ile vücut arasında bir uyum varsa, ikisi arasında doğal bir denge kurulmuşsa ve her biri öteki hakkında tabii bir saygı besliyorsa tahammül edilebilen bir şeydir." (d.h. lawrence)

anais nin: yaşamın ya da aşkın bir anını yeniden yaratmak kadar insana mutluluk veren bir şey yoktur.

d.h. lawrence: sessizliğe, dinlenmeye, yalnızlığa önem verin. bunlar insanın çalışmasına yol açan şeylerdir.

charles baudelaire: biçim zorlayıcı olduğu için düşünce daha şiddetle fışkırır. bir hava deliğinden veya iki baca arasından, bir kemerden görülenin, büyük bir panoramadan daha derin bir sonsuzluk fikrini verdiğini bilmem hiç fark ettiniz mi?

fahir onger: değerler alanında mücadeleye atılan yapıt, eleştirmenin durumunu tayin eder. eleştirmenin işi de sanıldığı gibi önceden belli, kurallaşmış maddelerle saptanamaz. eleştirmene görevini ihtar eden de sanat yapıtının değerler alanındaki durumudur.

d.h. lawrence: aşkta sevgiliyi kandırmak; ele geçirmek ve ona aşkını söylemekten daha ince bir iştir.

aristoteles: ruh yaşamın en büyük bir anlatımıdır.

d.h. lawrence: benim en büyük dinim kan ile bedenin akıldan daha akla dayandığına inanmaktır. aklımız yanılabilir ama bedenin duyduğu, inandığı, söylediği şeylerin hiçbirinde yanılma yoktur.

şiir esintinin değil; aklın, hesabın, iradenin verimidir.

her insanda sonsuzluğa ve tanrı'ya yönelme duygusu vardır; bu yüzden insan geçici ve göreli olan her şeye bir karşılık bulmaya çalışır. ama bulamaz; çünkü her şey rüzgar, her şey küldür.

şeytanın masumiyeti *

neval el-saadavi

eğer bütün insanları içine almaya yetecek kadar büyük bir kalbin varsa o zaman içinde kimseyi taşımazsın.

insan, kendi cinsinden olanların etleriyle beslenen tek canlıdır.

aşk hayattır.

anlamak acı verici olsa da gerçekleri görmezlikten gelmekten daha iyidir.

her yerde olan hiçbir yerde değildir.

bir erkek isyan bayrağını gökyüzüne kaldırsa bile bir çocuk gibidir.

vücudunu günlerle saran hep çıplaktır. taçtan kendisini uzak tutan hep kraldır.

cennette nikahlı eşler için yer yoktur. aksi takdirde dünyadaki yaşantımız ile cennetteki arasında ne fark olurdu?

sahip olmak söz konusu olduğunda aşktan konuşmanın yararı olmaz.

aşk hem bilinmezliğinden hem de hepimizce bilindiğinden kimsenin tanımlayamadığı bir şeydir.

erkek kıza, "seni sonsuza dek seveceğim." dedi. kız, "eğer sana inanmamı istiyorsan sonsuza kadar süreceğini söyleme." dedi.

biz kadınlar erkeklerin ya saygı duyup arzu etmedikleri eşleri ya da arzuladıkları fakat saygı duymadıkları metresleriyizdir ve orta bir yol yoktur.

yazı öldürmez. gerçek bilinçliliğin yokluğu hariç hiçbir şey öldürmez ve öldüren aşk değil, onun yokluğudur.

erkekler sadece onlara acı çektirenleri severler.

neden her zaman suçluyu salıveriyor ve kurbanı cezalandırıyoruz?

bir kızın onuru (kızlık zarı), sigara kağıdı kadar ince ve narindir.

kışın soğuğunu ve rutubetini, yazın sıcağı izler. nem kurur, sonra sıva çatlar. parçalar gelişigüzel ya da bir düzen içinde düşer. evrensel düzen mutlaktır, hiçbir şeyi şansa bırakmaz.

bir çiçeğin çölde büyümesine ender rastlanır.

bilgiye karşı savaşan ve görmeyelim diye gözlerimizi kapatan kişi, senden korkmuyorum.

* "imamın düşüşü" ile birlikte.

23.5.16

nasıl harcamalı

zygmunt bauman

mutluluğun ıstırapları binlerce azametli kişinin ve onlara katılmanın hayalini kurarak koşuşturan bir o kadarının vazgeçilmez günlük gazetesi olan financial times, ayda bir kuşe kağıda basılmış "how to spend it" (nasıl harcamalı) isimli bir ek yayınlar. başlıkta ima edilen şey paradır. daha doğrusu, daha fazla nakit vaat eden bütün yatırımları hesaba kattıktan sonra, ev ve bahçeyle ilgili faturaları, terzi faturalarını, eski eşlerin nafakalarını ve eğlence salonlarının ücretlerini ödedikten sonra geriye kalan nakit paradır. başka bir deyişle, azametli kişilerin boyun eğdikleri zorunluluk çeşitlerinin ötesindeki (bazen geniş ve hep daha da geniş olması istenen) özgür seçim sınırıdır.

harcanacak para, sinir bozucu ölçüde rizikolu tercihlerle dolu günlerin ve atılacak yanlış adımlar ve oynanacak yanlış bahislerden duyulan korkunun musallat olduğu uykusuz gecelerin karşılığında umulan mükafattır; bu para, acıları katlanılır kılan keyiftir. kısacası, "para" mutluluk anlamına gelir. daha doğrusu mutluluk anlamına gelen mutluluk umududur. en azından böyle telakki edilir ve yürekten umulur.

ann rippin elde edilen mutluluğun maddi kaynağı/belirtisi/kanıtı olarak "yıldızı parlayan modern genç bir insana" neyin vaat edildiğini bulmak için nasıl harcamalı'nın sayılarını sırasıyla gözden geçirmişti. beklendiği gibi, mutluluğa gittiği varsayılan bütün yollar mağazalar, restoranlar, masaj salonları ve paranın harcanabileceği diğer yerlere çıkıyordu. elbette bu da büyük miktarda bir para demekti: bir şişe konyak için 30.000 pound ya da diğer şişelerin eşliğinde bunu depolayarak, hayran olmaları için davet edilen arkadaş topluluklarını büyülemek (ya da kıskandırmak, aşağılamak, mahcup etmek, yıkmak) için şarap mahzenine 75.000 pound vermek vb. 

ancak, bazı mağaza ve restoranların, neredeyse bütün insan soyunu dışarıda bırakacağı kesin olan fiyatlarının da ötesinde, onları kapılarına bile yanaşmaktan alıkoyacak, sunabilecekleri fazladan bir şeyleri vardır: elde etmesi son derece güç olan ve -sıradan insanların ulaşmayı hayal bile edemeyecekleri yüksek seviyelere ulaşmış- "seçilmiş olma"nın kutsal hissiyle bunu elde eden çok küçük bir azınlığa bahşedilen gizli bir adres. belki de bir zamanlar ilahi lütfu duyuran meleği dinleyen mistiklerce deneyimlenen türde bir hissiyattır bu; ancak, ciddi, ayakları yere basan, gerçekçi "şimdi mutluluk zamanı!" diyen çağımızda, mağazaların yanından geçmeyen kısa yollar bulmak imkansız olmasa da çok zordur.

nasıl harcamalı'ya düzenli katkılarda bulunanlardan birinin ifade ettiği gibi, bazı fahiş fiyatlı parfümleri "bu kadar çekici" kılan şey, onların "sadık müşterileri için özel paketler içinde tutulmalarıdır." olağanüstü güzel bir kokunun yanı sıra, görkemli olanı üreten şirkete ait olmaya dair görkemli bir koku simgesi sağlarlar.

ann rippin'in ileri sürdüğü gibi, özel bir kategoriye -neredeyse başka herkese kapıları kapalı bir şirkete- ait olan bu ve benzer türde saadetler, -cakalı şeyler yapmak ve başkalarının erişemediği yerleri ziyaret etmekle dışavurulan- yüce bir zevk, dirayet ve erbaplık simgesiyle birleşir. bu birleşimin özü, ayrıcalıklılığın, seçilmiş azınlığın arasında olunduğunun bilinmesidir. damak, göz, kulak, burun ve parmakların zevkleri, şayet varsa, bu zevklerin ancak çok azının, başka kimselerin damak ve diğer duyu organlarının zevkine hitap edebildiğinin bilinmesiyle çoğalır -üstelik çoğu insan bu zevkleri tatmak için varını yoğunu verecek olsa bile.

azametli insanları mutlu kılan bu ayrıcalık duygusu mudur? mutluluk yolunda ilerlemenin ölçüsü, bu yoldaki arkadaş zümresinin gitgide azalması mıdır? yoksa, ister açık bir şekilde ifade edilsin, isterse üzeri kapatılsın ve hiç telaffuz edilmesin, "nasıl harcamalı" okurlarının mutluluk arayışını yönlendiren en azından bu inanç mıdır? mesele ne olursa olsun, rippin'e göre, mutluluğa bu yoldan ulaşmak olsa olsa kısmen başarılı olabilir. bunun getirdiği anlık keyifler dağılır ve hızlıca uzun vadeli endişeye dönüşür.

rippin'in vurguladığı üzere, nasıl harcamalı'nın editörlerinin tasarladığı "fantezi dünyası", "kırılganlık ve geçicilik" ile belirlenir. "ihtişam ve ifrat yoluyla meşruluk mücadelesi, istikrarsızlık ve kırılganlık demektir." bu "fantezi dünyası"nın sakinleri, "yeterince güvende olmak için asla yeterince şeye sahip olamayacaklarının" farkındadırlar. "tüketim, güvence ve doymuşluk yerine endişe artışına neden olur. kafi olan asla kafi gelmez."

nasıl harcamalı'nın yazarlarından birinin uyardığı gibi, "herkesin" lüks bir arabaya kesesinin elverdiği bir dünyada, gerçekten gözü yüksekte olanların "daha iyisine erişmekten başka hiçbir seçenekleri yoktur." daha yakından baktığınızda çarpıcı olan şey işte budur. fakat herkes böyle bakmaz; hatta çok az kişi bunu önemser, çok daha azı da önemsese bile bunu beceremez -zira iyi manzaralı yerlerin bedeli olanaklarının çok ötesindedir ve bu manzara daha yakına gelmeye karşı koyar. ancak, çoğumuzun hello ve diğer paparazzi dergilerinin teveccühüyle görebildiği türde "mutluluk arayışları"na ara sıra göz atmak, bunu denemeye karşı bizi uyarmak yerine örnek almaya davet eder. ne de olsa, sizi birinci sınıf insanlardan biri yapacak olan budur.

endişeden doğacak ıstırap ihtimali, ne kadar rahatsız edici olursa olsun, zirveye ulaşmak için ödenmesi gereken küçük bir bedeldir. mesaj anlaşılır olduğu kadar mantıklı da görünmektedir: mutluluğa giden yol, mağazalardan geçer ve mağazalar ne kadar seçkin olursa, ulaşılan mutluluk da o kadar büyüktür. mutluluğa ulaşmak başka insanların edinme şansı veya olasılığının bulunmadığı şeyleri elde etmek demektir. mutluluk bir adım ileride olmayı gerektirir.

vaat sizi "onlardan daha iyi" yapar ve böylece sizin yaptığınızı yapmayı düşleyip de başarısız olan diğerlerini ezebilmenizi, aşağılamanızı ve hor görmenizi sağlar.

daniel

alain robbe-grillet

daniel hüzünlü bir adamdı.. hüzünlü ve yalnız.. iki yıl birlikte yaşadık ve bu iki yıl boyunca cesaretinin kırıldığı, en ufak bir kuşkuya düştüğü bir an bile olmadı. bunun bir tek görünüşte böyle olduğunu sanmayın; bu dinginlik kendi doğasının dışavurumuydu. az önce hüzünlü olduğunu söylemiştim.. tam uygun düşen söz bu değildi aslında. hüzünlü değildi.. şurası kesin ki, şen değildi. bahçedeki demir kapıyı geçer geçmez neşe denilen şeyin bir anlamı kalmazdı. o zaman hüzün diye bir şey de olmaz, değil mi? nasıl anlatsam, bilmem ki.. sıkıcı mı? bu da doğru değil. o bana herhangi bir şey açıklarken dinlemeyi severdim. yok, daniel'le birlikte yaşamayı katlanılmaz yapan şey, kesinlikle yalnız olduğunu hissetmekti. yalnızdı ve bundan acı çekmiyordu. evlilik için yaratılmamıştı, aslında hiçbir türden bağlılık için yaratılmamıştı. arkadaşı yoktu. fakülte'de öğrencileri heyecanla izliyordu derslerini ama o, öğrencilerinin yüzlerini bile ayırt edemezdi. niye evlenmişti ki benimle? ben, çok gençtim, benden yaşça büyük bu adama bir tür hayranlık besliyordum; etraftaki herkes hayrandı ona. beni amcam büyüttü, daniel de zaman zaman akşam yemeğine gelirdi amcama.

daniel'in en ufak hareketinin bile bir nedeni vardı hep. hemen o anda farkına varılmasa da, daha sonraları bir nedeni olduğu; kesin, uzun boylu düşünülüp tartılmış, sorunun hiçbir yanını karanlıkta bırakmayan bir neden olduğu görülürdü. peşinen düşünmeden hiçbir şey yapmazdı daniel, verdiği kararlar da akla uygundu hep; verdiği kararın temyizi de yoktu üstelik.. hayalden yoksundu, diyebilirsiniz; ama öyle böyle değil.. doğrusu, ona yakıştırdığım suçlamaların hepsi de birer nitelik aslında: düşünmeden asla harekete geçmemek, asla düşüncesini değiştirmemek, asla yanılmamak.

evliliği elbette ki bir hataydı. insanlarla ilişki kurduğunda hata yapabiliyordu. hatta bundan başka bir şey yapmadığı da söylenebilirdi, bir tek hata yapardı. ama önünde sonunda gene de o haklı çıkardı: hatası ise, herkesi kendi kadar aklı başında sanmaktı.

anlaşılamamış olmak ona acı veriyordu belki de. ne tür biri olduğunu bilemezsiniz. kesinlikle sarsılmaz biriydi. haklı olduğunu biliyordu, bu da yetiyordu ona. başkaları gelip geçici hayaller, heveslerle eğleşiyorlarsa, kendileri bilirler.

ayrıldıktan sonra pek çok kez görüştük, hiç değişmemişti. yaptıklarından, çalışmalarından, yaşamından, hala görüştüğü tek tük kişilerden söz ederdi bana. kendine göre mutluydu; ne olursa olsun, kendi canına kıyma düşüncesinden fersah fersah uzaktaydı; sağır yaşlı kadın kahyası ve kitapları arasında sürdürdüğü keşiş yaşamından son derece hoşnuttu. kitapları.. çalışmaları.. bir tek bunun için yaşıyordu! evi gayet iyi biliyorsunuz; karanlık, sessiz, her yanı halılarla kaplı, kimsenin dokunamayacağı modası geçmiş süslemelerle dolu. insan daha içeri adım atar atmaz, şaka yapma, gülme, şarkı söyleme isteğini alıp bir kenara fırlatan bir boğulma duygusuna kapılıyor, bir rahatsızlık hissediyordu.. yirmi yaşındaydım.. daniel son derece rahat görünüyordu, başkalarının rahatsız olabileceğini düşünemiyordu bile. çalışma odasından pek çıkmazdı zaten, kimsenin de rahatsız etmeye hakkı yoktu onu. evliliğimizin başlarında bile, bir tek ders vermek için, o da haftada üç defa çıkardı çalışma odasından; eve döner dönmez de hemen kapanırdı gene; gecenin bir bölümünü de orada geçirdiği çok olurdu. bir tek yemek saatlerinde görüyordum onu, hep tam öğlen ve tam saat yedide iniyordu yemek odasına.

az önce, öldüğünü söylediğinizde tuhaf bir etkisi oldu bu haberin. nasıl anlatsam bilmem ki.. daniel'ın yaşıyor ya da ölü olması arasında ne fark vardı ki? zaten o kadar uzaktı ki yaşamaktan.. zayıf bir kişiliği ya da karakteri olmasından ileri gelmiyordu bu.. yaşayan biri olmamıştı ki hiç.

dört kişilik bahçe

murathan mungan

kolay olanı herkes sever. iş, ısırgan otunu sevmekte, sevebilmekte.

biliyor musun, geceleri niçin geç geliyorum eve? otobüse biniyorum da ondan. evet, yalnızca bunun için. otobüse binmek için insanlar birbirlerini nasıl itip kakıyorlar, nasıl dirsekliyorlar bir görsen! o ne korkunç manzara! insanlıktan çıkıyor herkes! ve kimse bu dehşetin farkında değil. bunlara dayanamıyorum ben! insanları böyle görmeye dayanamıyorum. utanıyorum, anlıyor musun, çok utanıyorum. herkes adına utanıyorum. bir köşeye çekilip bekliyorum. duraklar tenhalaşıncaya kadar bekliyorum. kimse tarafından itilmemek için, kimsenin beni sürüklememesi için. bazen saatlerce sürüyor bu bekleyiş. ama insanlara da bir koşu hayvanı olmadığımı gösteriyorum.

camların saydam sessizliği ölümün tercümanıdır.

acılar çirkin değildir ki, ağlamak onursuzluk değil.

fatma aliye'nin gözünden hiç gitmiyor. içi sızlıyor. oysa az önce ne kadar acımasızdı. talia'nın o acıklı halini hemen kullanıverdi. çünkü acizdi. bütün aciz insanlar gibiydi. talia yaşamıştı ve bir bedel ödemişti. onu yaralamak istedi. bu bedelin ne denli yüksek olduğunu göstermek istedi ona. şimdi pişmandı. mutsuzdu. mutsuzlar da kötü insan oluyorlardı zamanla.

21.5.16

düello

alain de botton

1834 yılında hamburglu subay baron von trautmansdorf, bir başka subayı, baron von ropp'u düelloya davet etti.

düellonun nedeni, von ropp'un yazdığı şiirdi.

şiir, von trautmansdorf'un bıyığını tiye alıyor, bıyığın ince ve sarkık olduğunu, ayrıca baronun fiziğinde bu niteliklere sahip tek yerin bıyığı olmadığını söylüyordu.

iki baron arasındaki düşmanlık, aynı kadına aşık olmalarıyla başlamıştı aslında.

her ikisi de merhum polonyalı bir generalin dul eşine, gri-yeşil gözlü kontes lodoiska'ya tutkundu.

aralarındaki sürtüşmeyi centilmenlikle çözemeyen bu iki adam bir mart sabahı erken saatte hamburg'un ücra bir köşesinde hesaplaşmak üzere bir araya geldiler.

her ikisi de kılıç kuşanmıştı.

her ikisi de henüz 30 yaşına basmamıştı.

ve her ikisi de bu düelloda hayatını kaybetti.

20.5.16

yükseltin tavan kirişini ustalar / seymour

jerome david salinger

bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

insan sesi yeryüzündeki her şeyin kutsallığını yıkıyor.

iyi bir at şöyle bir bakınca görünüşünden anlaşılır. ama çok üstün bir at -toz kaldırmayan, iz bırakmayan cinsten- yitiveren, kaçıveren bir şeydir; hava gibidir, ele geçmez.

ne türden olursa olsun, ömrüm boyunca saldırgan bir kalabalığın karşısında dehşete düşmüşümdür.

böyle bir duyguyu, çocuk partilerinde rastlanan o küçücük ve bakımsız çocuklardan birinin kulaklarına kadar geçmiş kağıttan külahı düzeltmek isteğini herkes mutlaka duyar sanırım.

insanların beni mutlu etmek için gizli planlar yaptıklarından kuşkulanıyorum.

evlilikte eşler birbirlerine hizmet eder. birbirlerini yüceltir, birbirlerine yardım eder, birbirlerine öğretir, birbirlerini güçlendirirler; ama her şeyden önce birbirlerine hizmet ederler.

hakiki sanatçı-kahin, güzelliği üretebilen o semavi budala, esas olarak kendi vicdanıyla, kendi kutsal insani bilincinin kör edici biçimleri ve renkleriyle gözü kamaşarak ölür.

insanlar, sabırlı olanlar, simyasal saflar için bu dünyadaki bütün önemli şeyler -belki de sadece kelimelerden ibaret olan hayat ve ölüm değil; ama önemli olan şeyler- hayli güzel şekilde hallolunur.

19.5.16

intihar

zülfü livaneli

yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?

kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.

romalı büyük filozof, yazar ve devlet adamı seneca, imparator neron'un gönderdiği bir fermanla intihar etmek zorunda kalmıştı. bir zamanlar hocası, danışmanı ve başbakanı olduğu neron, ona "damarlarını keserek intihar etmesi" buyruğunu göndermişti. seneca arkadaşlarının arasında damarlarına dört yara açtı, ölümü beklemeye başladı ama kanının ağır akması yüzünden ölmesi uzun sürüyordu. sonunda kendisini hamamda, sıcak buharda boğdu. seneca'nın genç karısı da onunla birlikte damarlarını kesmişti. ne var ki kadın, neron'un emriyle kurtarıldı, tedavi edildi ve bir daha kendini öldürmeye kalkışmadı.

çılgınlık derecesinde bir japon milliyetçisi olan yukio mişima, büyük yazarlık yeteneğini önemsemez gibi davranarak hayatını "güneş imparator"a, samuraylar japonyasını canlandırmaya, dövüş sanatlarına, askerliğe, disipline adamış, ülkesinin yozlaşması olarak gördüğü değişimlere karşı mücadele bayrağı açmıştı. yanına epey öğrenci de toplamıştı. bir gün bu öğrencileri alarak bir askeri birliği işgal etti. balkona çıktı, düşüncelerini özetleyen bir söylev verdi ve seppuku yaptı. kimonosunu açarak özel bir bıçakla karnını yavaş yavaş, dikkatli bir biçimde soldan sağa doğru keserek bağırsaklarını dışarı döktü. daha sonra seremoniye katılan en yakın öğrencisi, keskin bir kılıçla yazarın başını uçurdu.

mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.

stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.

eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.

ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.

rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.

ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.

amerikalı şair sylvia plath ise bir sabah çocukları henüz uyurken, başını gaz fırınının içine sokarak intihar etti. bu ölüm, yıllar sonra onun üstüne tez yazan şair nilgün marmara'nın da 29 yaşında intihar etmesinde rol oynadı.

fransız yazar gerard de nerval de ruhsal hastalıklarla boğuşmuş, birkaç kez sanatoryuma yatırılmıştı. tedavisi pek bir sonuç vermemiş olmalı ki nerval de kendini asarak hayatını sonlandırmayı seçen yazarlar kervanına katıldı.

avcılığıyla ünlü ernest hemingway'in son avı kendisi oldu. çiftesini ağzına sokarak tetiğe bastı. yaşlılığı kabul etmek istemediği, ölümü bir erkek yiğitliğiyle karşılamak istediği söylendi. ama hemingway'in ailesinde de intihar eğilimi vardı. babası, iki kardeşi ve bir torunu intihar etti.

romancı jerzy kosinski, çocukluğunun polonyasında savaşın büyük acılarını yaşamıştı ve ruhunda açılan yaralar hiçbir zaman kapanmadı. bir banyo küvetinde kendisini plastik bir torbayla boğmadan önce "her zamankinden biraz daha uzun sürecek bir uykuya dalıyorum" diye yazmıştı.

italya'da antifaşist hareketin önemli ismi ve bu dilin en büyük yazarlarından cesare pavese, depresyon ve aşk acısı yüzünden intihar edenler arasında.

yasunari kawabata, walter benjamin, jack london derken liste uzayıp gidebilir.

orta doğu ve türk edebiyatında, 1887 yılında damarlarını kesen ve kendi kanıyla ölüm anlarını not eden beşir fuat ve viyana sefiriyken ağzına havagazı hortumunu sokarak intihar eden şair sadullah paşa en bilinen örnekler. sadullah paşa'nın intiharını abdülhamit baskısına bağlayanlar da var, elçilikte aşık olduğu anna schumann'ın gayrı meşru bir çocuk doğurmasına da.

ziya gökalp de kafasına bir kurşun sıkmış ama ölmemişti.

ülkesindeki kötü gidişe dayanamadığı için paris'te intihar eden iranlı yazar sadık hidayet, doğu edebiyatında intihar denilince akla gelen ilk isim.

bizimki gibi ülkelerde entelektüel intiharlarına pek fazla rastlanmamasına karşın öldürülen, hapsedilen, zulüm gören şair-yazar sayısı çok kabarık. belki de bu yüzden intihar etmeye fırsat bulamamışlardır. çünkü onların bu işi gören, yaratıcı insanları yavaş veya hızlı ölümlere iten devletleri ve toplumları vardır.

18.5.16

üç büyük usta

stefan zweig

hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. 

dostoyevski: insanların, var olduğunu ve sevildiğini bildikleri bir ağacın yanından mutluluk duymadan nasıl geçebildiklerini anlayamıyorum. hayatın her adımı en soysuz kişilerin bile bir mucize olarak duyumsadığı ne çok harika şeyle dolu! 

hakiki yazar için yaratmaktan, hayal kurmaktan başka her türlü tutku bir sapmadır.

dostoyevski: ölümden daha geri döndürülemez mutsuzluk yoktur.

balzac: dahi, düşüncelerini her an gerçekleştirebilen kişidir. ama gerçekten büyük bir dahi bu eylemini aralıksız sürdürmez; aksi halde tanrı'ya çok fazla benzerdi.

charles dickens: küçük şeyler, hayatın anlamını oluşturan şeylerdir.

dostoyevski: insan için, önünde eğitebileceği bir şey bulmaktan daha kesintisiz ve daha acı verici bir korku yoktur.

büyüklük çabayla elde edilmez, kahramanlıksa öğrenilmez.

mutluluğun en yüksek noktası kimi insanlarda bir manzarayı izlemek, bir kadına sahip olmak, ahenk duygusu; ama her seferinde dünyevi durumlardan elde edilen kazanımdır.

dostoyevski: sadece acı sayesinde hayatı sevmeyi öğrenebiliriz.

geleceğe ulaşmak isteyen, onu aşmak zorundadır.

dünyayı genişletenler soğukkanlı bilim adamları, kendi memleketini tanıyan coğrafyacılar değil, bilinmeyen okyanusları aşıp yeni hindistan'a varan o öfkeli adamlar oldu. modern ruhun bütün derinliklerine ulaşanlar psikologlar, bilim insanları değil, ölçüsüz yazarlar, sınırları aşan şairler oldu.

dostoyevski: hayatı, hayatın anlamından daha çok sevin.

adem'le havva'nın güncesi

mark twain

alay yoluyla, zavallı bir aptala dönüştürülemeyecek tek bir iyi güzel kişilik bile yoktur.

eğitim her şeydir. şeftali bir zamanlar acı bir çağlaydı. karnabahar kolej öğrenimi görmüş bir lahanadan başka bir şey değildir.

kediyle yalan arasındaki en çarpıcı ayrımlardan biri, kedinin yalnız dokuz canlı oluşudur.

arkadaşlık denen kutsal tutku öyle tatlı, sağlam, candan, dayanıklı bir özellik taşır ki, borç para istenmezse bütün bir yaşam boyu sürer.

her durumu ötekine oranla iyice ölçüp biçmeli insan. yaşlı bir cennet kuşu olmaktansa genç bir mayıs böceği olmak yeğdir.

yiğitlik korkuya direnmek, korkuyu dizginleyebilmektir; korkunun yokluğu değil.

daha iyi bir öteki dünyaya göçmüş sürüyle tatsız kişiyi düşündükçe onlardan ayrı biçimde yaşamaya çalışıyorum.

başka insanların alışkanlıkları kadar düzeltilmeyi gerektiren hiçbir şey yoktur.

açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

amerika'nın bulunması büyük bir şeydi; ama yitirilmesi daha büyük bir şey olurdu.

bilgi deneyle kazanılıyor. varsayımlar, yakıştırmalar, sanılar hiçbir şey katmıyor kişinin öğrenimine.

hafta denen şeyin neye yaradığını anladım en sonunda: pazar gününün can sıkıntısını insana unutturmaya yarıyor.

zeka dedikleri şey nedir ki! insanın gerçek değeri yüreğinde yatar. sevgi dolu bir yürek en büyük zenginliktir; gönülde zenginlik olmadıkça zeka yoksulluk sayılır.

yalnızlık, istenmeyen kişi olmaktan yeğdir.

hayvanlar çok sevimli şeyler. en bulunmaz nitelikler onlarda; inceliklerine ise diyecek yok. hiçbir zaman somurtmuyorlar, insanı istenmeyen biri durumuna sokmuyorlar. gülümsüyorlar hep, kuyruğu olanlar kuyruk sallıyor. her an için oynamaya, bir gezintiye çıkmaya ya da buna benzer herhangi bir isteğinize uymaya hazır durumdalar. eksiksiz birer 'centilmen' hepsi.

karnı aç olana bütün kurallar vız gelir.

mutluluğu hak ettiğimize inanmışsak küçücük bir şey bile bizi mutlu kılmaya yeter.

bir tüyü havaya attığınız zaman uzaklaşıyor, gözden yitiyor; ama bir toprak keseğini havaya attığınızda iş değişiyor. atıyorsunuz atıyorsunuz geri düşüyor. kaç kez denedimse hep böyle oldu bu. neden, diyorum kendi kendime. gerçekte düşmüyordur; ama neden düşer gibi gözüküyor? bir göz yanılması bence. ya tüyde ya da toprak keseğinde gözümüz yanılıyor. ama hangisinde bilemiyorum. kesinlikle bildiğim tek şey, ikisinden birinin gözü aldattığıdır. hangisinin aldattığına herkes kendince karar versin.

havva: bu dünyadan birlikte göçmemiz benim en büyük yakarım, en büyük özlemimdir. bu özlem yeryüzünden hiç silinmeyecek, zamanın tükendiği noktaya dek her seven kadının yüreğinde sürüp gidecektir. benim adımı taşır bu özlem.

cennet, onun olduğu yerdir.

bizim dünyamızın -bizim belirli dünyamızın- dışında olan, yapımız ile yeteneklerimiz yüzünden göremediğimiz ya da duyamadığımız ya da başka bir deyişle yaşayamayacağımız şeyler bize sözlerle anlatılamaz.

havva: ilk kadınım ben, son kadında da var olacağım.

bir kimse başka birine dar gününde yardım ederse, sövmezse, kötü söylemezse, her işe burnunu sokmazsa, tanrı'nın adını da küçük "t" ile yazmazsa işini sağlama bağlamıştır. bir kiliseye bağlanmış kadar sağlamdır durumu.

yaşamanın tadı tuzu kalmadı artık.

dikenden canı yanan çalıya yaklaşmaz.

çoğunlukla, hiç yalan söyleyemeyen bir kişi, yalanı en iyi yargılayabilecek kişi sanır kendini.

17.5.16

bir yazarın güncesi

virginia woolf

ilk dilim her zaman en lezzetlisidir.

gitgide daha çok, dürüst kalmış yegane insanlar sanatçılarmış gibi geliyor bana; sosyal reformcular ve hayırseverler insan kardeşlerini sevme kılıfı altında nice haysiyetsiz arzuyu barındırıyorlar.

montaigne: önemli olan hayattır.

usta bir yazarın ustalığının işareti, döktüğü kalıbı fütursuzca kırabilmesindedir.

kendini yeniden yazının kayasına bağlamanın yolu şu: önce açık havada egzersiz. ikincisi iyi edebiyat okumak. edebiyatın ham malzemeden yapıldığını düşünmek hata. insan hayattan dışarı çıkmalı, insan dışsallaşmalı, çok çok yoğunlaşmalı; hep tek bir noktada, karakterinin sağa sola saçılmış parçalarından beslenmek zorunda olmamalı, beyninde yaşamalı.

john keats: övgü ya da yergi, soyut güzellik aşkı, dolayısıyla kendi eserlerinin en acımasız eleştirmeni olan kişi üzerinde sadece anlık bir etki yapar.

hiçbir yaratıcı yazar çağdaşı bir yazarı kaldıramaz. yaşayan eseri kabul edebilmek çok zor; yanlı oluyorsun, eğer sen de aynı işi yapıyorsan.

dostoyevski: insan yazarken derin duygulardan yola çıkmalı.

insanın gözü önünde beliren bir fikir ne kadar karmaşıksa hicve o denli az uygundur; insan ne kadar çok anlarsa, özetlemeye ve çizgiselleştirmeye o denli daha az yatkın olur.

shakespeare: asıl sevinç, bir şeyi yapmaktadır.

insan zihnin incisini salgılamasını istiyorsa onun, nesnesinin üzerine rahatsız edilmeksizin yerleşivermesine izin vermeli.

övgü olmadan da yol alabilirim.

e. f. benson: insan kendi içinde yeni derinlikler keşfetmelidir.

ardı arkası gelmek bilmeyen arkadaş ziyaretleri de tek başına eve kapanmak kadar kötü.

charlotte bronte: kitaplarım bana sadece ıstırap verdi.

yalnızlıkta yaratılacak hiçbir şey kalmıyor. bu kadar hızlı ve çekici olmasının nedeni bu. insanı kitabı elinden bırakıp düşünmeye götürecek bir şey yok.

nasıl da sürü hayvanlarıyız hepimiz; en çok hayal kırıklığına uğramışlarımız bile.

ayak daha az istekli sabahın çiyine basmaya
yürek, yeni heyecanlarla çarpmaya
ve umut, bir kere kırıldı mı, daha zor doğar bir daha (matthew arnold)

öngörü

jean-claude carriere / umberto eco

jean-philippe de tonnac: yayıncılar yazarlardan daha öngörülü müdür? 

umberto eco: zaman zaman, bazı şaheserleri geri çevirecek kadar kafasız olabildiklerini gösterdikleri olmuştur. gerçekten de, kara cehalet tarihinin bir başka bölümüdür bu.

"anlayışı biraz kıt olabilirim ama, birinin, bir türlü uyuyamadan yatağında dönüp durmasını anlatmaya neden 30 sayfa ayırmak gerektiğini anlayamıyorum." proust'un kayıp zamanın izinde'si üzerine verilen ilk okuma raporundan bu sözler.

moby dick'e dair: "böyle bir kitabın genç okurun ilgisini çekme ihtimali çok az."

madame bovary'yle ilgili olarak flaubert'e: "beyefendi, romanınız iyi tasvir edilmiş ama onu tamamen fuzuli bir yığın ayrıntıya boğmuşsunuz."

emily dickinson'a: "kafiyelerinizin hepsi yanlış."

"claudine okulda" ile ilgili olarak colette'e: "korkarım, 10 adetten fazla satmaz."

hayvan çiftliği hakkında george orwell'e: "abd'de hayvanlarla ilgili bir hikaye satmanın imkanı yok."

anne frank'in hatıra defteri için: "bu çocuğun, kitabının tuhaf bir nesneden başka bir şey olamayacağına dair en ufak bir fikri yok galiba."

ancak yalnızca yayıncılar değil, hollywood yapımcıları da var. işte size, 1928'de fred astaire'in ilk performansıyla ilgili olarak bir yetenek avcısının vardığı hüküm: "oynamayı bilmiyor, şarkı söylemeyi bilmiyor, kel, dans alanında da pek az temel bilgisi var."

clark gable hakkında: "böyle kulakları olan birinden ne olur ki?"