29.4.10

uzun lafın kısası

marcel proust: yeryüzünde haz kadar sınırlı bir şey yoktur.

frank zappa: mutlu, zihinsel açıdan sağlıklı bir çocuk yetiştirmek isteyen herkese verebileceğim en iyi tavsiye şudur: onu dinsel kurumlardan mümkün olduğunca uzak tutun.

gene merton: yeryüzündeki tek gerçek mutluluk, kendi sahte kimliğimizin zindanından kaçabilmektir.

georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.

jiddu krishnamurti: bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.

juli zeh: insan başka hiçbir şeye şiddet kadar çabuk alışmaz.

edwin fuller torrey: kendi özgürlüklerinden vazgeçmeye istekli insanların bulunmadığı yerde faşizm de olmayacaktır.

napolyon: ahlaksızlıkların en büyüğü, insanın bilmediği bir işi yapmasıdır.

ahmet hamdi tanpınar: aşkın kötü tarafı, insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. şu veya bu şekilde. fakat daima ödersiniz.

simone de beauvoir: zaman zaman kalplerde bir ateş yanar; yaşamak dedikleri budur.

fernando pessoa: yanılıyordu vergilius. en çok anlamak yoruyor bizi. yaşamak, düşünmemektir.

forrest carter: uzakta bir yerde, hatta büyük sularda ölürsen, dağlıysan, yas tutan güvercin tarafından hatırlanacağını bilirsin. bunu bilmek bir insana huzur verir.

27.4.10

oz

tanrı en büyük hayduttur.

kimi zaman dokunamayacağınız şeyler dokunabileceklerinizden daha gerçektir. örneğin korku, nefret ve yalnızlık bence bir bacaktan daha gerçek. ve ruh, her gün neredeyse tutabileceğiniz kadar büyür.

hapishanede şartlı tahliye ümidi olmadan bir ömür geçirmek ölümden beterdir. ölüm şartlı tahliyedir. ölüm gerçek bağışlamadır.

insanlar insanlara kötü şeyler yaparlar. bu yüzden dünyada bu kadar çok tutuklu var. insanlar insanlara tecavüz eder, soyar, döver ve aldatırlar. ama en kötü suç ihanettir. ve bunun için hapishane koşulları yoktur.

bir adam kendi oğlunun ölümünü görecek kadar yaşamamalı.

birisini öldürmek mi istiyorsun? göğsüne bir şiş sapla. birisine işkence mi etmek istiyorsun, yalnızlığını büyüt. arkadaşlık ve barış için düşkünleştikçe bunu her yerde arayacaktır. ve bunu bulamayacağını fark edince, kendi kendisini yok eder.

uyuşturucular cevap değildir; sadece soruları zorlaştırırlar.

bütün o küçük acılar ve sancılar nihayetinde bir şeye bağlanır: vücut, zihin; vücut, zihin. ya beraber çalışabilirler ya da ikisi de çalışamaz. bedeninize iyi bakmalısınız. zihninize iyi bakmalısınız. vücudunuzu sevmelisiniz, çoğu kişi sevmez. çoğu kişi bedenlerinden nefret eder. vücudunuzu sevmesi için zihninizi ikna etmelisiniz. şişman bile olsanız ya da çalışması gerektiği gibi çalışmıyor bile olsalar, vücudunuzu sevmelisiniz; çünkü tutunabileceğiniz bir tek bu var. tek sahip olduğunuz bu.

el campito

alberto manguel

tarihimiz uzun bir adaletsizlik gecesinin hikayesidir. hitler'in almanya'sı, stalin'in rusya'sı, ırk ayrımının güney afrika'sı, çavuşesku'nun romanya'sı, tiananmen meydanı'nın çin'i, senatör mccarthy'nin amerika'sı, castro'nun küba'sı, pinochet'nin şili'si, stroessner'in paraguay'ı, bitmek tükenmek bilmeyen diğerleri, zamanımızın haritasını oluşturur. despot toplumların ya içinde ya hemen berisinde yaşar gibiyizdir. asla güvenlikte değiliz, kendi küçük demokrasilerimizde bile.

diktatörlüğün dehşeti, insani olmayan bir dehşet değildir, derinlemesine insanidir; gücü de buradadır zaten. keyfi yasalar, gasp, işkence, kölelik üzerine kurulu her hükümet sistemi, her sözde demokratik sistemin elini uzatsa tutacağı kadar yakınındadır.

adını hatırlamadığım o kız, colegio nacional de buenos aires'te benden bir sınıf küçüktü. tankların 28 haziran 1966'da sayısız resmi geçitlerden birinde buenos aires'in sokaklarından hantal hantal, plaza de mayo'daki başkanlık sarayına doğru ilerlediğini gördüğümüzde kız 16 yaşındaydı. 1969'da buenos aires'ten ayrıldım ve onu bir daha hiç görmedim. ufak tefekti, hatırlıyorum, kısacık siyah, kıvırcık saçları vardı. sesi tumturaklı değildi, yumuşak ve berraktı, telefonda o sesi tek bir hecenin ardından tanırdım. resim yapardı; ama pek de inançla değil. matematiği iyiydi. 1982'de, malvinas savaşı'ndan kısa süre önce ve askeri diktanın sonuna doğru, kısa bir ziyaret için buenos aires'e döndüm. pek çoğu o korkunç yıllarda ölen ya da kaybolan eski arkadaşlardan haber sorarken, onun da kaybolanlar arasında olduğunu öğrendim.

öğrenci konseyinde olduğu üniversiteden çıkarken kaçırılmıştı. resmen gözaltında olduğunun kaydı yoktu ama belli ki biri onu askeri temerküz kamplarından el campito'da, tıbbi bir muayene için kukuletasının çıkarıldığı kısacık bir anda görmüştü. askeriye mahkumlarını hep kukuletayla dolaştırırdı ki, daha sonra işkencecilerini tanımasınlar.

24 nisan 1995'te, el campito'da nöbetçilik eden arjantinli çavuş victor armanda ibanez, buenos aires'teki la prensa gazetesiyle bir söyleşi yaptı. ibanez'e göre, orada mahpus olanlardan 2 bin ila 2 bin 300'ü, kadını erkeği, yaşlısı genci, onun 1976 ile 1978 arasındaki iki yıllık askerliği sırasında ordu tarafından el campito'da "infaz" edilmişti. "vakti gelince" demişti ibanez gazeteye, "mahkumlara onları birkaç saniyede tarumar eden pananoval adlı güçlü bir ilaç zerk edilirdi. bir tür kalp krizine neden olurdu bu. enjeksiyon onları canlı ama bilincini yitirmiş halde bırakırdı. sonra denize atılırlardı. çok alçak bir rakımda uçardık. kayıtsız, hayalet uçuşlardı bunlar. bazen köpek balığı gibi büyük balıkların uçağı izlediğini görürdüm. pilotlar onların insan etiyle şişmanladığını söylerdi. geri kalanını hayal gücünüze bırakıyorum." dedi ibanez. "en kötüsünü hayal edin."

25.4.10

istiklal caddesi

murathan mungan

istiklal caddesi'ne daha girdiğimiz anda, burada yürümenin nasıl da mayınlı bir tarlada yürümeye benzediğini hatırlıyorum; daha doğrusu hatırlatıyorlar. caddenin ağzında bizi ilkin aman vermez anket teröristleri karşılıyor, ağzının iyi laf yaptığından fazlasıyla emin, çabuk çabuk konuşmayı düzgün konuşmak sanan birtakım gençler, önünüzü kesip ellerindeki anket kağıtlarını gözünüze gözünüze tutarak, sizi ille de bazı manasız soruları cevaplamaya zorluyorlar. bu kadar manasız sorunun nasıl olup da hazırlanabildiğine dair ayaküstü bir başka anket yapasınız geliyor. bu anket teröristlerinin her seferinde 'ölçülü bir itiraz' karşısında nasıl da 'ölçüsüz bir ısrara' başvurduklarını önceki deneyimlerimden bildiğimden, 'ölçülü bir itiraz' bölümünü hızla atlayıp 'ölçüsüz bir azarla' karşılık veriyorum çeşitli anket taleplerine. bu da bir kurtuluş demek değil; çünkü üç adım ötede başka bir kuruluş için çalışan diğer anketçi çetesi bekliyor sizi. en azından sizin ömrünüzün bilmeye yettiği iki askeri ihtilal sonrasında, genlerine emir-komuta kipleri iyice sinmiş bu 'ırkın ahfadına' başka türlü dert anlatmanın mümkün olmadığını öğrendiğinizden bu yana hep yaptığınız gibi, ancak azarlaya azarlaya ilerleyebiliyorsunuz istiklal caddesi denilen hayat yolunda. (bu çeşit uzun, ırmak cümleleri seviyorum, ruhumun akışına uygun buluyorum.) azarlanmış anketçiler ardımızda kalıyor, her şeye karşın ilerlemeyi sürdürüyoruz.

24.4.10

yanlışlıklar komedyası

william shakespeare


felakete uğramış bir zavallının ağladığını görünce
ona susmasını öğütleyip sabır dileriz
ama aynı ağırlıkta bir acı bizim üstümüze çökse
onun kadar, belki de daha fazla, dizimizi döveriz

şu gökkubbenin altında, toprakta, denizde, havada
sınırsız olan hiçbir şey yoktur

o sensin, benim en değerli parçam
gözümün daha parlak gözü, gönlümün en aziz yüreğisin
besinim, servetim, tatlı umutlarımın hedefi
dünyamın tek cenneti, göklerden tek isteğimsin

kıskanan bir kadının zehir saçan dırıltısı
daha öldürücü bir zehirdir kuduz köpeğin dişinden

ne olur tatlı dinlenceler engellenince
ne olacak, çılgınlık ve umutsuz bir melankoli
ardından da haşin ve huzursuz bir umutsuzluk

yemekte, eğlencede ve hayatı koruyan dinlencede
rahatsız edilmek insanı da, hayvanı da deli eder

bir iftira başka iftiralar doğurur
bir yerleşti mi sonsuza kadar kalır

23.4.10

hayat

william faulkner

yaşamak, hayattan tat almak için kaynayan güçlü kanı sonunda toprak emiyor. elbette aynı zamanda keder ve acı da var; ama gene de, her şeye karşın, hayat yaşayana bir şeyler, pek çok şey veriyor; çünkü sonuçta acı çekmek olduğuna inandığın bir şeye katlanmak zorunda değilsin; her zaman bunu durdurmayı, buna bir son vermeyi seçebilirsin. ve acı çekmek, kederlenmek bile hiçlikten iyidir; yaşamamaktan kötü yalnız bir tek şey vardır, o da utanç. ama sonsuza dek yaşayamazsın ve hayat her zaman sen tüm olanakları yaşayıp tüketmeden önce biter. ve bütün bunlar bir yerlerde var olmayı sürdürmeli, bütün bunlar yalnızca bir yana atılmak için icat edilmiş, yaratılmış olamaz. ve toprak derin değildir; kayaya gelene dek çok fazla toprak yoktur. ve toprak nesneleri alıp kendinde saklamak istemez; onları yeniden kullanmak ister. tohuma, meşe palamutlarına baksana, gömmeye kalktığın kokmuş ete bile ne olduğuna bak: o da yok olmayı reddeder; yeniden ışığa, havaya erişinceye dek kaynaşır, savaşır, durmadan güneşi arar.

akşam erken iner mapushaneye

ahmed arif


akşam erken iner mapushaneye
ejderha olsan kar etmez
ne kavgada ustalığın
ne de çatal yürek civan oluşun
kar etmez inceden içine dolan
alıp götüren hasrete

akşam erken iner mapushaneye
iner yedi kol demiri
yedi kapıya
birden ağlamaklı olur bahçe
karşıda duvar dibinde
üç dal gece sefası
üç kök hercai menekşe

aynı korkunç sevdadadır
gökte bulut dalda kaysı
başlar koymaya hapislik
karanlık can sıkıntısı
"kürdün gelini"ni söyler maltada biri
bense voltadayım ranza dibinde
ve hep olmayacak şeyler kurarım
gülünç, acemi, çocuksu

vurulsam kaybolsam derim
çırılçıplak bir kavgada
erkekçe olsun isterim
dostluk da düşmanlık da
hiçbiri olmaz halbuki
geçer süngüler namluya
başlar gece devriyesi jandarmaların

hırsla çakarım kibriti
ilk nefeste yarılanır cıgaram
bir duman alırım, dolu
bir duman, kendimi öldüresiye
biliyorum, "sende mi?" diyeceksin
ama akşam erken iniyor mahpusaneye
ve dışarda delikanlı bir bahar
seviyorum seni
çıldırasıya

22.4.10

baba ve piç

elif şafak

yağmur da hüzün gibi bir şey, yakalandın mı bir kez, azı çoğu yok artık.

katıksız bir kayıtsızlık var bugün bakışlarında, hani şu dünyada sadece üç türden insana has kayıtsızlık: ya umutsuzca saf, ya umutsuzca içe kapanık ya da umutsuzca umut dolu insanlara.

cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir, derler.

dinmeyen geçmeyen iç sıkıntısı hayatlarımızın özetidir. günbegün bezginliğe batıp çıkarız. kendi kültürümüzle kendi halkımızla travmatik bir karşılaşmadan korktuğumuz için bu tavşan deliğine tıkıldık kaldık.

tolstoy: bütün mutlu aileler birbirine benzerler ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu farklıdır.

grup üyeleri ekseriya asya’nın annesi babası olacak yaştaydı. ancak tam da bu yaş farkıydı asya’yı cezbeden. onlara baktıkça hayatta “ilerleme” diye bir şey olmadığını anlıyordu. ellisindeki insanlar bu kadar kusurlu, böylesine çocuksa, on sekizinde büyümek için çabalamaya gerek kalmıyordu. demek ki bazı şeyler değişmiyordu hayatta: suratsız bir ergen isen, suratsız bir yetişkin, suratsız bir orta yaşlı, suratsız bir ihtiyar ve suratsız bir ölü oluyordun. şablon kalıcıydı. belki kulağa az biraz karamsar geliyordu ama en azından insanın beyhude yere mükemmellik aramaması gerektiğini gösteriyordu. yaşadıkça düzelmiyordu hayat, tıpkı yaşlanmakla büyümediği gibi kişinin. bu da bir teselliydi sonuçta. zamanla hiçbir şey değişmeyeceğine ve bu kusurluluk hali baki olduğuna göre asya da aynen olduğu gibi kalabilirdi. olanca kusurluluğuyla..

hiçbir şey insanları ortak bir düşman kadar hızla ve kuvvetle birbirine yakınlaştırmaz.

parçalı çocukluğu yüzünden halen bir süreklilik ya da aidiyet duygusu kazanamamıştı. kendi hayatını yaşamaya başlayabilmek için geçmişine yolculuk etmesi gerekiyordu.

kendini yok etmeye muktedirdi. inşa ettiklerini kendi elleriyle yerle bir etme eğilimi herkese has bir özellik değildir bu hayatta. bu çatı altında bu özellikten nasibini almış iki kişiden biriydi asya. gözlerinde usul usul parlıyordu kendi kendini yok etmenin o ağulu cazibesi.

geçmiş, kurtulmamız gereken bir pranga. insanı ezen bir külfet. geçmişim olmasaydı, hiçkimse olabilseydim, sıfır noktasından başlayıp orada ebediyen kalabilseydim.. tüy gibi hafif. aile yok, anı yok, hiçbir bokpüsür yok.

bir müddet hayli sert şeyler dinledim, bilirsin, alternatif müzik, punk, post-punk, endüstriyel metal, death metal, darkwave, psychedelic, biraz üçüncü dalga ska, biraz gotik.. öyle şeyler.

öyle şeyleri yoz ergenlerin ya da karakterden ziyade hiddet sahibi, yönünü şaşırmış yetişkinlerin paylaştığı kayıp bir müzik türü olarak görmeye alışık olan armanuş şaşırarak, "sahi mi?" diyebildi sadece.

edebiyatın gelişmek için özgürlüğe ihtiyacı vardır.

bir erkekle sevişmeden onun doğru insan olup olmadığının asla anlaşılamayacağına inanıyordu asya. insanların normalde hiç sezdirmedikleri, içlerine işlemiş komplekslerinin ancak yatakta su yüzüne çıktığını ve herkes ne düşünürse düşünsün, cinselliğin fiziksel bir şey olmaktan çok duyumsal bir şey olduğunu anlatabilecek miydi?

kendini öldürmek istiyorsan el altında bir gerekçe bulundurmalıydın, zira hayatta kalman halinde herkesten tekrar ve tekrar “neden” sorusunu duyacaktın. neden intihara kalkıştın?

bir hikayeyi tekrar tekrar dinlersen, anlatıyı içselleştirirsin. içselleştirdiğin anda da başkasının hikayesi olmaktan çıkar. hatta bir hikaye olmaktan bile çıkar, gerçek olur, senin gerçeğin. kendi gerçeğinmiş gibi canını dişine takıp mücadele edersin.

her türlü gürültüyü kaldırabiliyor ama sessizlikle başa çıkamıyor.

ona göre isyan etmeyen, kurulu düzeni ve tekmil adaletsizlikleri tevekkülle karşılayıp allah’ın rahmetinden sual etmeyen kişi ottan böcekten farksızdır. hayatın özü direnişte yatar. ancak direnenler insan gibi yaşar. geri kalan insanlar ikiye ayrılır: nebatgiller –her şeyle barışıktır bunlar- ve çay bardakları –pek çok şeyle barışık olmasalar da karşı çıkacak güce sahip değillerdir. birinci grup en habisi ama ikinci grup en zavallısıdır. zeliha teyze zayıflığı sevmez.

istanbullu bir kadın için demir feraset kuralı: eğer çay bardağı kadar kırılgansan ya kaynar suyla asla karşılaşmamanın bir yolunu bul ve ideal bir kocaya varıp ideal bir hayat sürmeyi umut et ya da yavrucuğum, bir an önce kırılmaya bak. bütünün bir işe yaramazsa kırıkların bir işe yarar belki.

istanbullu bir kadın için çelik feraset kuralı: bu şehirde tutunabilmek istiyorsan, sen sen ol, çay bardağı kadını olma.

j.j. rousseau: insan özgür doğar ama her yerde zincirlenir. gerçekte fark vahşinin kendi içinde yaşaması, sosyal insanınsa kendi dışında ve ancak başkalarının fikirlerinde yaşamasıdır, öyle ki kendi varlığını ancak onu ilgilendiren kişilerin hükümleri üzerinden hissedebilir.

bu dükkanda müşterilerimize salık verir, öneriler getiririz; an gelir, isteklerini reddereriz ama onları asla yargılamayız. asla neden diye sormayız. hayatta çok erken öğrendiğim bir şey varsa budur. insanları yargılarsan eğer, onlar da gidip inadına bildikleri gibi yaparlar.

zalimin geçmişle işi yok. mazlumun ise geçmişten başka tutunacak dalı yok.

piç olmak insanın babası olmamasından ziyade geçmişinin olmamasıdır.

uçlar ortalardan daha yakındır birbirine.

geleneksel bir ailedeki kara koyun olmanın böyle bir faysası vardır en azından. ne yaparsan yap, eminim kimse hayret etmez. delidir ne yapsa yeridir kontenjanından faydalanırsın.

sevgiye dair iki temel şey öğrenmişti onun sayesinde: birincisi, romantik tiplerin öyle afra tafrayla iddia ettiklerinin aksine, aşk denilen şey ilk görüşte çakan bir şimşekten ziyade zaman içinde gelişen ağır mı ağır bir akıntıydı. ikincisi, ne olursa olsun her insan sevmeye muktedirdi. kendisi bile.

insanların anormal koşullara çabucak alışma konusunda sergiledikleri beceri ne kadar şaşırtıcıydı. şartlar olağanüstü olduğunda tuhaflıkları normal kabul etmek insana özgü bir meziyetti.

bağışla beni, bir geleceğimin olabilmesi için hatıranın silinmesi lazım.

matem de bekaret gibidir. öyle her önüne gelene verilmez, hak edene saklamak gerekir.

potasyum siyanid saydam bir bileşiktir. potasyum tuzu ve hidrojen siyanid elementlerinden mürekkeptir. şekere benzer bir parça ve gayet kolay çözülür suda. bazı başka zehirli bileşiklerin aksine bariz bir kokusu vardır. hoş bir koku..

badem gibi kokar bu zehir. acı badem gibi.

bir kase aşure, olur ya kavrulmuş fındıkların ya da nar tanelerinin yanı sıra potasyum siyanid damlalarıyla da süslenirse, bu ikinci maddenin varlığını tespit etmek zordur. ne de olsa aşurenin doğal malzemeleri arasında da badem vardır. yiyen, kokuyu yadırgamaz. son ana kadar neyi kaşıklamakta olduğunu anlamaz.

20.4.10

kuyucaklı yusuf

sabahattin ali

bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı, yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür.

evde kapalı kalan ve ehli bir hayvan halinde; fakat çok daha maksatsız büyüyen kızların hepsinde olduğu gibi, onda da, vücudunu ve kafasını hiçbir şeyle meşgul etmeden, günlerce, belki aylarca, senelerce beklemek kabiliyeti vardı ve içini yakan düşüncelerden bitap bir hale gelince, bu mutlak hiçliğin kucağına atılıyordu.

mahkeme uzun sürmedi. zaten şakir, tevkifinin haftasında müstantik tarafından serbest bırakılmıştı. bu bir haftasını da ancak gündüzlerini, onu da müdür odasında oturup cigara içmek ve nizamiye kapısının yanındaki küçük bahçede aşağı yukarı dolaşmak suretiyle, hapishanede geçirdi. geceleri evine bırakılıyordu. güya gizli olarak yapılan bu müsaadeyi kaymakam, müddeiumumi ve ceza reisine kadar herkes biliyor ve bir şey demiyordu. çünkü başka türlü olmasına imkan yoktu. bu böyle gelmiş, böyle gidiyor ve kasabanın başında bulunanların aklı bile, hürriyete ve onun getirdiği birkaç müsavat fikrine rağmen, hilmi bey'in oğlunun sahiden hapsedilebileceğini kabul etmiyordu. hapishane, ancak serseriler, köylüler ve aşağı tabakadan insanlar içindi; bir hilmi bey'in oğlu, adam öldürse bile, onlarla bir tutulamazdı. değil böyle mahkum olacağı şüpheli kimseler, on beş seneye mahkum edilmiş eşrafzedeler bile, cürümlerinin cezasını çok kere yarı yarıya evlerinde çekiyorlardı. hapishanede kaldıkları zamanlar, valinin veya bir adliye müfettişinin nadir ziyaretine münhasırdı. bazen aksi bir karakol kumandanı veya hapishane müdürü geliyor, birkaç gün, o da kendini göstermek ve göz yıldırmak için, sertlik yapıyor; fakat bazı mahpusların dışarıdaki akrabaları gelip kendisiyle konuştuktan sonra, her şey eski şekline avdet ediyordu. zaten ilk yapılan sertlik de, bir "pahalıya satılmak" manevrasından başka bir şey değildi.

bu alevi köylerinin daha geniş mezhepli, daha samimi ve daha temiz olduğunu uzun memuriyet seneleri ona öğretmişti. nahiye ve köyleri dolaşmaya çıktığı zamanlar buralarda kalmayı tercih ederdi.

bu iş sana göre değil; ama ne yapalım? biliyorum, canın sıkılacak; fakat insan yavaş yavaş alışır. gördün ya, kimsenin bir iş yaptığı yok. mesele o odanın içinde beş on saat oturuvermekte.. lüzumsuz gibi görünür ama, bunsuz da dünya dönmüyor. öyle ya, herhalde böyle boş oturmanın da bir hikmeti var. bir bakarsın, hükümetteki işlerin hepsini eli kalem tutan iki kişi bile çevirir dersin. lakin o kalabalık olmasa alem birbirine girer. mesele memurların yaptığı işte değil, onların mevcut olmasında. şimdi sen o tozlu odada oturdukça kendi kendine: "benim burada ne lüzumum var?" diyeceksin! yanlış! mademki sen bir kere hükümet kapısından içeri adımını attın, artık lüzumlusun. sen olmasan muhakkak bir yerde bir aksaklık çıkar. sana söylediğim şeyleri otuz seneye yaklaşan bir hayat bana öğretti. sen de yavaş yavaş yola gelirsin. hayattan fazla şeyler bekleme. dünyada her felaketin içinden en az zararla sıyrılmanın yolu hayata uymak, muhite uymak, hiç sivrilmemektir.

amak-ı hayal: bir gün allah peygamberleri çağırıp sormuş, "saadet nedir?" demiş. her biri kendilerine göre cevap vermişler. musa: "arzı mev'uda gitmektir. isa: "bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır." buda: "hayatta hiçbir arzusu olmamaktır." yollu şeyler söylemiş. sıra bizim muhammed'e gelince: "saadet hayatı olduğu gibi kabul etmektir." demiş.

akşamdan akşama iki kadehin zararı yoktur. insana dünyayı unutturur. eh, bu dünya da unutulacak dünya zaten.

19.4.10

panik atak

paul auster

bir panik atak, şehrin sokaklarındaki soluksuz koşuya çevrilmiş; çünkü panik zihinsel kaçışın bir ifadesidir; köşeye sıkıştığın, gerçek kaldıramayacağın kadar ağır geldiği, bu kaçınılmaz gerçeğin haksızlığına karşı koyamadığın zaman içinde kabaran sınırsız güçtür; o yüzden dehşete verebileceğin tek tepki kaçmak, kendini soluk soluğa seğirten, çılgınlaşmış bir bedene dönüştürerek aklının kapılarını kapatmaktır; hangi gerçek bundan daha korkunç olabilir? birkaç saat ya da birkaç gün içinde ölmeye mahkum olmak, hiç mi hiç anlayamadığın nedenler yüzünden hayatının yarı yerinde bitmek, yaşamının bir anda bir avuç dakikaya, saniyeye, kalp atışına indirgenmesi.

18.4.10

karagün dostu

hasan hüseyin korkmazgil


biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir
ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir

biliyorum
şiirle şarkıyla olacak iş değil bu
dalda narı
tarlada ekini kızartmaz güvercinin gurultusu
ama yine de
dişler arasında bıçak gibi parlar kavgada
şiirin doğrultusu

göz gözü görmez olmuş
tek bir ışık bile yok
yürek bir yaralı şahindir
döner boşlukta

belki bir şiir
bir şiir kırıntısı
çalar kapımızı umutsuz karanlıkta
yoklar yüreğimizi
iğilir yaramıza
dağıtır korkumuzu

ve karşı tepelerden
gürül gürül bir kalk borusu

gurur ve önyargı

jane austen

gurur, çok yaygın bir kusurdur. okuduğum onca şeyden sonra şuna inandım ki gerçekten çok yaygın; insan doğası gurura bilhassa eğilimli; o ya da bu gerçek ya da hayali bir özellikten ötürü kendinden memnuniyet duymayan pek az kişi vardır. gurur ve gösteriş farklı şeyler; ama sık sık aynı anlamda kullanılıyorlar. insan gösteriş düşkünü olmadan gururlu olabilir. gurur daha çok kendimizle ilgili görüşümüze bağlıdır, gösteriş ise bizim hakkımızda başkalarına ne düşündürmek istediğimize.

jane adamın dikkatini kendinden toplayabildiği her dakikayı sonuna dek kullanmalı. adamı garantiye aldıktan sonra aşık olmak için bol bol vakti olur.

evlilikte mutluluk tümüyle şans meselesidir. taraflar birbirlerini gayet iyi tanısalar da, hatta baştan çok benzer olsalar da, bu, mutluluklarına en ufak bir katkıda bulunmaz. sonradan daima değişmek için çırpınır, başlarını derde sokarlar; hayatını birlikte geçireceğin kişinin kusurlarını ne kadar az bilirsen o kadar iyidir.

normalde karşılaşılan şeyler fersah fersah aşmamış hiç kimse gerçekten hünerli sayılamaz.

hanımların bazen dikkat çekmek için kullandıkları tüm yöntemlerde bayağılık vardır. kurnazlığa yakın her şey basitliktir.

güçlü olan bir şeye her şey iyi gelir. ama eğer zayıf, cılız bir eğilimse tatlı bir sone açlıktan öldürür onu.

hiçbir şey alçak gönüllü bir görünümden daha yanıltıcı değildir. sık sık sadece düşünce dikkatsizliği, bazen de dolaylı bir övünmedir.

etrafa kayıtsızlaşmak aşkın özü değil midir?

ahmak adamlar tanımaya değer yegane adamlardır, bana kalırsa.

sürekli ve düzenli ders olmadan hiçbir şey başarılamaz.

başka oyalanma imkanları olmayınca gerçek filozof elindekilerle yetinir.

akıl vermeyi hepimiz severiz; ama sadece bilmeye değmeyecek şeyleri öğretmeyi becerebiliriz.

geçmişin sadece hatırlamaktan zevk aldığınız kadarını düşünün.

benimle oyun oynamayacak kadar naziksiniz. eğer duygularınız hala geçen nisandaki gibiyse, bana bunu hemen söyleyin. benim duygu ve dileklerim değişmedi; ama tek bir sözünüz beni bu konuda ilelebet susturacaktır.

17.4.10

cadde

walter benjamin


caddeler toplumun konutudur. toplum her zaman uyanık, sonrasız, devingen bir varlıktır; bireylerin kendi dört duvarlarının koruması altında yaşadıklarını, denediklerini, öğrendiklerini ve düşündüklerini, o da binaların dış duvarları arasında yaşar, dener, öğrenir ve düşünür. bu toplum için firmaların parlak emaye tabelaları, bir burjuvanın salonundaki yağlı boya tablo kadar iyi bir duvar süsü niteliğindedir. üstünde "afiş yapıştırmak yasaktır" yazılı duvarlar, onun için yazı yazabileceği yerlerdir; gazeteci kulübeleri, kitaplıklarıdır; mektup kutuları, heykelleridir; sıralar, yatak odasının mobilyalarıdır; cafe'lerin terasları ise, aşağıya, evinin avlusuna bakmak için çıktığı cumbalardır. yol işçilerinin ceketlerini astıkları parmaklıklar, vestiyeridir; binaların avluların karmaşasından dışarı uzanan ana girişleri, yani burjuva insanını korkutan uzun koridorlar, toplum için kentin çeşitli bölmelerine ulaşma yollarıdır. bu bölmelerden olan pasaj, salon yerine geçer. pasajlarda cadde, başka yerlerdekinden çok daha fazla olmak üzere, kendini kitlenin döşenmiş ve yaşanmış iç mekanı niteliğiyle sergiler.

serüven

jean-paul sartre

her çeşit serüveni tatmak isterdim. yanlış trene binmek. bilmedik bir şehirde inmek. cüzdanını kaybetmek, yanlışlıkla tevkif edilip geceyi içerde geçirmek. bence serüven, ille de olağanüstü olması gerekmeyen ama olağanın dışına çıkan bir olay diye tanımlanabilir.

galiba yalan söylüyorum, galiba bütün hayatım boyunca bir tek serüven bile yaşamadım ya da serüven kelimesinin ne gibi bir anlamı olduğunu bile bilmiyorum.

başımdan tek serüven geçmedi. hikayeler, olaylar, kazalar ne isterseniz var bende. ama serüven yok. bu kelimelerle ilgili bir soru değil, şimdi anlıyorum. farkında olmadan, kendisine her şeyden daha fazla bağlandığım bir şey vardı. aşk değildi bu, tanrı da değildi; ün kazanmak, zengin olmak da değildi. bu.. kısacası, belli zamanlarda hayatımın zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanacağını ummuştum. olağanüstü durumlar söz konusu değildi. bütün istediğim biraz şaşmazlıktı. hayatımın göz alıcı hiçbir yanı yoktu; ama ara sıra, örneğin kahvelerde müzik çalındığı zaman, geçmişe yönelip bir zamanlar londra'da, meknes'te, tokyo'da tatlı anlar geçirmiştim, benim de başımdan serüvenler geçmişti diyordum. bu, elimden alındı bugün. ortada hiçbir neden yokken, birden, 10 yıldır kendime yalan söyleyip durduğumu anladım. serüvenler kitaplardadır. kitaplarda anlatılanların hepsi hayatta gerçekleşebilir tabi; ama aynı biçimde değil. oysa, benim için o gerçekleşme biçimi önemliydi.

önce, başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerekiyordu.

16.4.10

gora

rabindranath tagore

eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

senin kendi gerçeğini keşfettiğin tapınakta ben ibadet edersem kendi yaşamımın amacını yitiririm. herkes kendine bir yol seçmeli.

soyut düşünceler fikirlere dönüştüklerinde yararlıdırlar; ama bu düşünceleri kişilere uygulamaya kalktığınızda güçlerini kaybederler.

cahillerden daha kötü yaratıklar da vardır. onlar da kalpsiz insanlardır.

fikirler önemli değildir. önemli olan, sakin bir şekilde olanları kavramaktır. bir tartışmada önemli olan doğru ya da yanlış değil, tartışmadan ne kazanıldığıdır.

haksızlığa boyun eğen de haksızlık yapan gibi suçludur. çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni odur.

kendi kardeşlerini küçük görenler yüceliğe asla ulaşamazlar. onların tek elde edeceği, kendilerinin de küçük görülmesidir.

yalnızca kişinin kendi vicdanı, kimin ilerleyip kimin gerilediğini söyleyebilir. insanları görünüşlerine göre yargılamaya çalışır; ama çoğu kez yanılırız.

karşı çıkmayarak insanları kötülük yapmaya teşvik ediyoruz. kötülüğü yok etmenin tek çaresi, onunla savaşmaktır.

bu dünyada, yaşamlarında karşılaştıkları yeni sorunlarla yüzleşmeye ve onları çözmeye cesaret edebilecek insanlar, toplumu daha ileri taşıyacak kişilerdir! yalnızca kurallara göre yaşayanlar, toplumu ileriye taşıyamayacaklardır. onlar yalnızca toplumla birlikte yaşayıp giderler.

insanın kalbindeki boşluğu yalnızca sınırsız bir duygu doldurabilir.

dünya ancak birkaç tane gerçekten iyi insanı kaldırabilir. geri kalanların doğal olması gerekir. yoksa insanlar ne çalışırdı ne de yaşamlarından zevk alırlardı.

insanlar hatalar yapar, şaşkına dönerler ve sonunda acı çekerler; ama hiçbir zaman bir şey yapmadan duramazlar. böylece, toplum denilen nehrin kutsal suları, hiç dinmeyen bir akıntıyla taşınıp tamamen saf kalır. ara sıra, kısa süreliğine de olsa, nehrin kıyıları yıkılır ve bazı şeyler yitirilir; ama bunun olacağı korkusuyla, akıntıyı bir barajla engellemeye çalışmak, durgunluk ve ölümü davet etmektir.

eğer sevgi farklılıkları kabul edemeyecekse dünyada neden farklılıklar olsun?

içimizde neyin gizli olduğunu bilmiyoruz, kalplerimizde birikmiş olan duygularımızı dışarıya dökmeyi beceremiyoruz. bu yüzden herkes bu kadar mutsuz, mutluluğa bu kadar hasret. bu yüzden insanlar içlerinde nasıl büyük bir kuvvetin gizli olduğunu fark etmiyorlar. bu gerçeği kimse göremiyor.

insanlara acıma duygusuyla yaklaşmaya başlarsak gerçeği görme gücümüzü yavaş yavaş kaybederiz. acıma duygusu, dumanın ateşi gizlemesi gibi gerçeği gizler.

sevgi iyi bir şeydir; ama en iyisi değil.

gerçeğe ulaştığımızda, bu gerçek, mükemmel ya da tam olmasa bile ruhlarımız bundan hoşnut olur. gerçeği sahte malzemelerle süslemek bile istemeyiz.

15.4.10

ölüm

mine söğüt

yaşamanın ilk şartı bir gün mutlaka ölmektir.

ölüm ve süreklilik paralel olarak yaşamı belirler. insan bu paradoks yüzünden deliliğe bu kadar yakın yaşar.

insanlar devamlı ölümü yaşıyorlar. birbirlerini öldürmeyi düşünerek ve ölümden deli gibi korkarak, hayatın farkına varmayarak. çürüyen bedenlerinin, topraktan başka bir canlı olarak çıkacak olmasındaki harikuladeliği kavrayamıyorlar. kendilerine yalan cennetler, yalan cehennemler uyduruyorlar. sahip oldukları hiçbir şeyi yitirmek istemiyorlar. oysa yitirmek ilerlemektir.

sevdiğimiz birinin ölümü karşısında yaşadığımız acı, onun ölme ihtimalini düşündüğümüzde yaşadığımız acıdan daha hafiftir. bir şeyin korkusunu salmak, o şeyi yapmaktan daha çok yıpratır insanı.

dünyanın sonuna geldiğini ne kolay düşünür insan değil mi? sanki hemen kapımızda bekleyen ve gelmesi her an muhtemel bir son varmış gibi. sonsuzluğu hayal edemediğimiz için başımıza neler geldiğini düşündün mü hiç? sonsuzluğu anlayamıyoruz. çünkü bizim teker teker yaşadığımız hayatlar bitiyor. o yüzden zannediyoruz ki hayat bir gün toptan bitecek. hayır! bizim sonlanıp duran kısacık hayatlarımız sonsuzluğu besliyor. biz öldükçe sonsuzluk devam edecek.

14.4.10

kyra kyralina

panait istrati

insanın yaşamının ne olduğunu kavrayan bir varlık olduğunu söyleyenler yanılıyor. anlama yetisi pek bir işe yaramaz; konuşuyor olması aptallığını yok etmez. ancak insan kardeşinin acısını sezip duyumsamaya gelince, aptallığı hayvanlarınkini geçer.

yeryüzünde hiçbir yaratık insan kadar alçalamaz.

ne denli güçlü olursa olsun yeryüzünde it kopuk takımı arasına düşüp de alçalmayacak insan yoktur.

bir panayırda herkesle iyi geçinmek bilgeliktir. insan bir çırpıda bir sürü insanla tanışır, sonra hop diye ayrılır ama gezgin bir satıcının başka bir gezgin satıcıya rastlaması, bir rahmetlinin kendisini gömmüş papaza rastlamasından çok daha kolaydır.

her mutluluğun bir de ters yüzü var, yaşamı bile ölümle ödüyoruz. bundan ötürü yaşamın tadını çıkarmak gerekir. gününüzü gün edin; öyle ki, son yargı gelip çattığında hiçbir şey için pişman olmayasınız.

yüreğinde duygu bulunmayan bir adam, canlıların yaşamasına engel olan bir ölüdür.

doğum meleklerinin verdikleri karar arzularımızdan daha güçlüdür.

tutkulu bir yüreği yıkıma götürecek birkaç yol vardır. bunların en kolayı yumuşacık konuşmaktır.

çayırkuşu olsaydım
onun gibi maviliklere dalardım
ama bir daha inmezdim
insanların buğday ekip biçtikleri
nedenini bilmeden ekip biçtikleri yeryüzüne

kimi zaman sokakta, yüzü gözü sararmış, dalgın bakışlı bir adam ya da hıçkırıklar içinde bir kadın görürüz. gerçekten hayvandan üstün yaratıklar olsaydık, o adamla o kadını hemen durdurmamız, yardım elimizi uzatmamız gerekirdi. benim gözümde insan denen varlığı hayvandan üstün kılan tek şey budur! oysa bunun izi bile yoktur!

duygulu yüreklere çöken büyük acılarda insan o talihsizliğin gerçekten başına geldiğine, yapacak bir şey bulunmadığına inanmakta epey güçlük çeker.

tek bir adamın iyi yürekliliği, bin kişinin kötülüğünden daha güçlü; kötülük, onu yapanla birlikte ölüp gidiyor; iyilikse dürüst adamın yok oluşundan sonra bile ışık saçmayı sürdürüyor.

bir insanın yaşamı ne anlatılabilir ne de yazılabilir. hele dünyayı seven, baştan başa dolaşan bir adamınki hiçbir anlatıya sığmaz. hele bu insan tutkulu biriyse, dünyanın dört bir yanına seğirtirken bütün acı ve mutlulukları tatmışsa, yaşamıyla ilgili şöyle canlı bir görüntü yansıtabilmek önce anlatanın kendisi için, sonra da onu dinleyenler için olanaksızdır.

güçlü, fırtınalı, aynı zamanda serüvenci bir ruha sahip insanın sürdüğü yaşamın büyüsü, çarpıcılığı, ilginçliği her zaman göze çarpan olaylarda değildir. güzellik çoğu kez küçük ayrıntılardadır. iyi de kim dinler ayrıntıyı? kim tadına varır? en önemlisi kim anlar?

ne büyük mutluluktur güzelim insan toprağında cana can katan özsuyunu size aktaran yüreğin kuş gibi çırpınışını duyumsamak ve ne kadar talihsizdir böyle bir mutluluğu tadamayan insan?

kavrayışlı insan, er geç insanın yüreğindeki bilinçli dinginliği sever. kasıp kavuran duygusal gürültü patırtının boşluğunu anlar. bunu olabildiğince erken anlayan insan mutludur. böylece varoluşun tadını daha iyi çıkarır.

hey ulu tanrım, yaşam bize nerede, ne zaman tattırır gölgesiz sevinçleri?

13.4.10

kurtuluş savaşı

şaban iba

mütareke sonrası kurulan müdafai hukuk cemiyetleri ittihatçılarca kuruldu.

vahdettin tarafından feshedilen meclisi mebusan'ın büyük çoğunluğunu ittihatçılar oluşturuyordu.

anadolu'ya geçen milletvekiller, aydınlar ve ilk mücadeleyi başlatan mustafa kemal dahil subay ve komutanlar ittihatçıydı.

damat ferit paşa hükümeti, 10 ağustos 1920'de paris yakınlarındaki sevr kasabasında sevr barış anlaşmasını osmanlı devleti adına imzaladı.

salihli'de kuşçubaşı sencer bey'in çiftliğinde ilk silahlı grubunu kuran ve giderek bölgedeki bağımsız grupları birleştiren çerkez ethem, kısa zamanda 6 bin kişilik bir güç toplayarak, yunanlılara karşı batı cephesini tek başına elinde tutan bir ordu kurmuştu.

eşref sencer kuşçubaşı, teşkilatı mahsusa'nın başkanıydı. kendi çiftliğini kaçak silah ve cephane deposu olarak ilk direniş eylemlerine bir üs olarak hazırlamıştı.

güneyde italyanlar hiçbir sorun çıkarmadıkları gibi, üstelik yunanlılara karşı mücadelede kuvayi milliye'ye yardım da ediyorlardı. fransızların da güney ve güney doğuda ciddi bir tehlike oluşturdukları söylenemezdi. sadece kilikya'da ermeni sorunu vardı.

sonuç olarak, bu mücadele süreci resmi ve popüler söylemin aksine, belki de dünyanın en kısa süreli, en az kayıplı ve en az sayıda güçlerin çarpıştığı bir bağımsızlık mücadelesi haline dönüşecek ve başarıya ulaşacaktı.

house m.d.

bir şey yapmamak plan değildir. hatta plan eksikliğidir.

asperger sendromu oldukça nadir görülen bir otizmdir. tipik olarak arkadaş edinmede zorluk çekme, tek başına oyun oynama, herkesin uyduğu kurallara uyamama ve alıştıkları şeyin değişmesini istememe gibi davranışlarla kendini belli eder.

tatlı çocuklar berbat hastalıklardan ölür.

çocuğun ameliyat edilmesi gerekiyor. o zaman tekrar yürüyebilir de. mıknatıs yutmuş. kesip almalıyız. buzdolabının üzerine yapıştırılan bir şeyi yutmuş. darwin, bırakın ölsün, derdi.

eğer gezegende acı çeken insanları düşünseydik hayat yaşanmaz bir hal alırdı.

zaman her şeyi değiştirir. insanlar böyle söyler. fakat doğru değil. bir şeyler yapılırsa bir şeyler değişir. bir şey yapmamak her şeyi olduğu gibi bırakır.

eğer verecek bir cevap yoksa, neden konuşalım ki?

eğer yalan söylemeyi bilmiyorsan sana yalan söylendiğini anlayamazsın.

gerçekle bağlantısını koparan dindar insanlardan nefret ediyorum. üç defa buluştukları biriyle evleniyorlarsa bir sorunları vardır.

kutularla sorunu olan insanlar kutulara sığmayan insanlardır.

kibarlık bir semptomdur. üç mağara adamı mızrakla kendilerine doğru koşan bir yabancı görür. biri dövüşür, biri kaçar, biri de gülümser ve adamı yemeğe davet eder. son adam soyunu sürdürecek kadar hayatta kalamadı.

12.4.10

genç werther'in acıları

goethe

dünyanın bütün işleri sonuçta aşağılıktır; başkalarının sözüyle, hiçbir tutkusu ya da bir gereksinimi olmaksızın, para, şan, şeref ya da bilmem ne uğruna didinen biri, her zaman bir budaladır.

yaşamın çiçekleri yalnızca görünüştür. bu çiçeklerin çoğu hiçbir iz bırakmadan gelip geçer, pek azı meyve verir, bu meyvelerden de pek azı olgunlaşır!

nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

ruhlarını tümüyle merasime kaptırıp ziyafet sofrasında bir sandalye öteye gidebilmeyi düşlemekten başka bir şeyi yıllarca aklına getirmeyen, yalnızca bunun uğruna çaba harcayanlar nasıl insanlardır?

insan soyu tek bir kalıptan çıkmadır. çoğu, yaşayabilmek için günlerinin büyük bir bölümünü çalışarak geçirir ve özgürlük olarak arta kalan zaman onları o kadar kaygılandırır ki, ondan kurtulmak için denemedik şey bırakmazlar.

bizim en mutlu olduğumuz anlar, tanrı'nın bizi sevimli bir deliliğin içine sürüklediği anlardır.

niçin siz insanlar, bir konudan söz etmek için hemen; bu budalacadır, şu akıllıcadır, bu iyi, şu kötüdür demek zorundasınız? bu ne anlama geliyor? yargıladığınız eylemin içsel koşullarını araştırdınız mı? eylemi meydana getiren, onu bir zorunluluk haline getiren nedenleri kesin olarak belirleyebiliyor musunuz? eğer böyle yapmış olsaydınız, yargılarınızı öne sürerken bu kadar aceleci olmazdınız.

mutluluk yalnızca yüreğimizde mümkündür.

insanın doğası sınırlıdır; sevince, kedere, acılara ancak belli bir dereceye dek dayanabilir ve o derece aşılırsa insan yok olur. yani söz konusu olan, birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değildir! kendi yaşantısına ne ölçüde dayanabiliyor, soru budur! hem ahlaki hem bedensel anlamda. kanımca, kızgın bir ateşten ötürü ölen birine korkak demek nasıl garip olacaksa, kendi yaşamına son veren birine korkak demek de garip olacaktır.

insanı gerekli kılan tek şey sevgidir kuşkusuz.

bir yazar, öyküsünü ikinci kez, değişiklikler yaparak yayımlarsa -bu ikinci baskı edebi açıdan ne denli iyi olursa olsun- ister istemez kitabına zarar vermiş olacaktır. ilk izlenimler insanları sürükler; insanoğlunun yapısı gereği, okuru en akılalmaz konularda ikna etmek mümkündür; ama bu ilk izlenimler aynı zamanda onların zihinlerinde yapışıp kalır ve onları sonradan silmek ya da yok etmek isteyenin vay haline!

karşısındaki insana açılan bütük bir insanı görme kadar gerçek ve sıcak bir sevinç dünyada yoktur.

insanlar hem kendileri hem başkaları için her şeyi zorlaştırıyorlar; ancak buna, örneğin bir dağı aşmak zorunda olan bir yolcu gibi, boyun eğmek gerekir; dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olacaktır; ama o dağ bir kez var olduktan sonra onu aşmaktan başka çare yoktur.

eğer insanlar, imgelemleriyle, geçmişteki kederin anılarını çağrıştırmak uğruna bu denli çaba gösterecekleri yerde, kayıtsız bir şimdi'ye katlansalardı, çektikleri acı daha az olurdu.

dünyadaki karışıklıklara yol açan şeyin, kurnazlık ve kötü niyetten öte belki de yanlış anlamalar ve atalet olduğunu bir kez daha saptadım. en azından ilk ikisine daha az rastlanıyor.

yalnızca doğanın zenginliği sonsuzdur ve büyük sanatçıyı yalnızca doğa yaratır. sanat kurallarının lehinde birçok şey söylenebilir; hemen hemen kentsoylu toplum lehinde söylenebilecek şeyler kadar. nasıl kendini yasalara ve refaha kaptırmış biri, hiçbir zaman dayanılmaz bir komşu, garip bir hergele haline gelemezse, kendini kurallara göre eğiten bir insan da hiçbir zaman zevksiz ve kötü bir yapıt meydana getirmez; buna karşın her kural, doğanın gerçek duyumsayışını ve doğanın gerçek dışavurumunu yok edecektir; bu hangi kural olursa olsun ve lehinde ne denilirse denilsin!

biz insanlar, güzel günlerin bu denli az ve kötü günlerin bu denli çok olmasından yakınıyoruz. eğer tanrı'nın her gün bağışladığı sevinçlerin tadını çıkarabilmek için her zaman açık bir yüreğimiz olsaydı, kötülüklere dayanabilme gücünü de bulurduk.

birinin yüreği üzerinde sahip oldukları güçle, o yürekte kendi kendine serpilen yalın sevinç duygularını baskı altına alanlara lanet olsun. bütün hediyeler, dünyanın bütün iyilikleri bir an bile böyle bir insanın kendi yüreğinde duymak istediği; ama başkasının despot, kıskanç keyifsizliği tarafından engellenmiş olan bir sevinç duygusunun yerini tutamaz.

önemli olan, kusursuz olanı görebilmek ve onu dışavurmaya cesaret etmektir.

bana her şeyi bağışlayan güzel tanrım, niçin verdiklerinin yarısını geri alıp bana özgüven ve yeterlilik duygusu vermedin ki?

11.4.10

yuvadaki şeytan

milena jesenska


neden bütün ya da hemen hemen bütün modern evliliklerin mutsuz olduğu sorusu (sanki sadece modern evlilikler mutsuzmuş ve modern olmayanlar mutluymuş gibi), bütün edebiyatın -ciddiyetle- ve her beş çayı sohbetinin -ciddiyetten uzak bir biçimde- etrafında döndüğü, son moda sorulardan biri. dünya üzerindeki her soru, toplumun gevezeliklerine olduğu kadar, felsefi incelemeye de uygundur ve tabiri caizse, sokaktaki insanın konuştuğu her konuyu, biz gazeteciler de ele alırız. yine de bu soru beni her seferinde afallatır; modern evliliklerin neden mutsuz olduğunu söyleyemeyeceğimden değil -bir gazetecinin yanıtlayamayacağı soru olur mu hiç?- kendi kendime tekrar tekrar şu soruyu sorduğum için: neden mutlu olsunlar ki?

zaten mesele de burada başlıyor. iki insan; hayatın bir yığın umutsuzluğuna, üzüntüsüne ve çaresizliğine teslim olmuş iki küçük, yalnız zavallıcık, bu akılalmaz, korkunç ve rahatsız edici büyüklükteki, dev yerküre üzerinde iki miniminnacık insan, ikisi de hem doğuştan, hem de doğanın ve hukukun kanunları doğrultusunda mutsuzken birdenbire -sabah dokuz buçuk sularında- aynı evin, aynı soyadın, aynı mal varlığının, aynı kaderin içine kapatılıyorlar; pat diye, bir anda, sırf birlikte oldukları için, mutlu mu olsunlar?

bana öyle geliyor ki, iki insan birbirleriyle, birlikte mutlu olmak istediği için evlendiği anda, işte tam da o anda, kendini mutlu olma ihtimalinden mahrum bırakmış, bu ihtimalin önüne geçmiş olur. mutlu olmak için evlenmek tıpkı iki milyon için, bir araba için ya da baronluk için evlenmek kadar kar amaçlıdır ve o iki milyon, araba ya da baronluk gibi mutluluk da mutlu olmaya yetmez. bu dünyada cezasız kalmayacak bir şey varsa, o da manevi konularda yapılan hesap kitaplardır.

iki insanın birbiriyle evlenmesinin tek bir mantıklı sebebi vardır; o da, onlar için birbirleriyle evlenmemenin imkansız olmasıdır. birbirleri olmadan yaşayamamalarıdır. bütün o romantizm, duygusallık, trajedi olmaksızın. bu tür evlilikler vardır, her gün karşılaşırız böylesiyle ve -ister sevgi deyin, ister başka bir şey- bu duygu kesinlikle dünyanın en meşru ve en güçlü duygusudur. peki, yaşarken bu duyguyu geçiştirenlerin, bastıranların, hafifletmeye çalışanların, ondan kaçanların sayısı kaçtır?

iki insan, birlikte yaşamak için evlenir. olağanüstü güzel, sıradışı bir hediye olan bu imkana neden bir de mutluluğun eklenmesi gerekiyor ki? insanlar neden hiçbir zaman yaldızsız, gerçek boyutlarla yetinmiyorlar da allı pullu yalanları tercih ediyorlar? neden birbirlerine, kendilerinin ve üstelik dünyanın, doğanın, gökyüzünün, kaderin ve hayatın da tutamayacağı, hiçbir zaman hiçbir yerde kimsenin yerine getiremeyeceği sözler veriyorlar? gerçek, kutsal, dünyevi bir sözleşmeye neden mutluluk gibi son derece edebi bir hayale yönelik talepler koyuyorlar? nasıl oluyor da karşı taraftan, kendilerinin vermeye hazır olduklarından fazlasını bekliyorlar; daha doğrusu nasıl oluyor da bir şey bekliyorlar, ortak hayat denilen bu kadar büyük, bu kadar ciddi, bu kadar derin bir olay karşısında?

evlenmeye kalkmadan önce evliliğe bilinçli bir biçimde yaklaşırsak, bugün düşünmediğimiz birtakım şeylerin farkına varırız. mesela beraber yaşamanın yalnız yaşamaktan sadece daha kolay değil, aynı zamanda daha zor olduğunun. yalnız insanın yalnızlığını telafi eden birçok kolaylık vardır: mesela yarı sorumluluk ya da özgürlük ya da bağımsızlık ya da belki sadece avustralya'ya seyahat etme imkanı. fakat evlilik zordur; çünkü kişi bağlandığı andan itibaren, evliliğin kendisine sunmadığı her şeyden, kelimenin tam anlamıyla her şeyden vazgeçmek zorunda kalır. bu da modern evliliğin çuvallamasına neden olan ikinci noktadır:

insanlar birbirleri hakkında olumlu karar vermeden evlenirler; daha doğrusu, diğer her şeyden vazgeçmeye karar vermeden.

bir insanı tanımak, inanılmaz zor bir iştir. bir insanı ilk olarak baş başa bir sohbetin ilk yarım saatinde ve ikinci kez, ancak 10 yıl birlikte yaşadıktan sonra tanıyabileceğimizi söylersem, sanırım abartmış olmam. ayrıca şuna inanıyorum ki, iki insanın kim olduklarını ve kiminle evlendiklerini düğünden önce sezebilmeleri bile mümkün değildir. birisi ötekinin bütün davranışlarını, bütün fikirlerini, tutkularını, kanaatlerini, inançlarını bilse bile; çorapları, uykuda çapaklanmış gözleri, her sabah diş fırçalarken ağzını çalkalayış şekli ve özellikle, garsona bahşiş verişi hakkında henüz hiçbir fikri yoktur; çünkü insan derinlerde aldatır ama yüzeyde onu tanıyabilirsin. kısacası, her bir evliliğin içinde binlerce hayal kırıklığı riski ve her türlü içsel çuvallama ihtimali saklıdır; ki bunlara karşı kullanılabilecek tek bir silah vardır: hepsini daha baştan üstlenmek. evrensel bir anlaşma, milliyet, politik ve dinsel aidiyet gibi bir insanın iç dünyasıyla ilintili çeşitli özelliklerin sevgi uğruna hoş görülmesini gerektirir; zaten bunları hoş görürüz de. ama biraz daha derine inelim: o insanın yüzeydeki özelliklerini de hoş görelim. anna kareninavari modern histeriyi bir tarafa bırakalım ve birbirimizin kepçe kulaklarını, yamuk bağlanmış kravatlarını hoş görelim.

her insan, kendi içinde sınırları belli bir dünyadır. aksine, bir insan ne kadar kendine has olursa, bütünselliğe o kadar yakındır. imkanları, yetenekleri ne kadar azsa, bu imkan ve yetenekler o kadar derin ve esaslıdır. ve eğer tek bir yeteneği varsa, en değerlisi de budur. fakat nasıl ki sarışın bir insandan aynı zamanda -mesela salı ve cuma günleri, değişiklik olsun diye- koyu renk saçlı olmasını bekleyemezsek, kılı kırk yaran birinden shimmy dansı yapmasını, bir kafasızdan kierkegaard'ı anlamasını, melankolik bir insandan şarkı söylemesini, bir münzeviden evinde parti vermesini de bekleyemeyiz.

bu basit bir hesap ve pek az insanın bunu anlaması tuhaf. genelde insanlar birbirlerini, ötekinin iç dünyasının özünü oluşturan şeyle suçluyor ve ötekinin özüne tahammül etmenin; hatta ötekinin kendini neyse o olduğu için haklı hissetmesini sağlayacak şekilde tahammül etmenin tam da evliliğin gerektirdiği bir görev olduğunu hiç düşünmüyorlar. en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır. sevildiğinin kanıtıdır; oysa.. hepimizin böyle bir "oysa"sı vardır ve karşımızdaki kişi işte bu yüzden mutsuz olur.

insanların yalnızca cinsel, erotik, maddi, sosyal ihtiyaç sebebiyle birlikte yaşadıklarına asla inanmam; insanlar, bir arkadaşları olsun diye birlikte yaşıyorlar. onları ceza, intikam, fena düşünceler, adalet ve vicdan azabından koruyacak biri olsun diye. yoksa siz gerçekten bir yuvanın başka bir şey olduğunu, insanı korumaktan, dünyadan ve asıl kendi benliğinin içsel aynasından korumaktan başka bir görevi olduğunu mu sanıyordunuz?

erkeğin kadına ve kadının erkeğe verebileceği en büyük söz, çocuklara gülümseyerek söylemeye özen gösterilen şu derin cümledir: "senden vazgeçmem." "seni ölene dek seveceğim" ya da "sana ölene dek sadık kalacağım"dan daha fazla bir şey değil mi bu? "senden vazgeçmem." her şey bu cümlenin altında yatıyor. insanın insana gösterdiği özen, insanın insana dürüstlüğü, yuva, sadakat, aidiyet, bizzat verilen karar, arkadaşlık. böyle sözler, zavallı, değersiz bir mutlulukla karşılaştırıldığında ne kadar da muazzam! 

evet, uzun lafın kısası, bana neredeyse öyle geliyor ki, evliliklerimiz onları kendimiz için korkunç basitleştirdiğimizden bu kadar mutsuz. birinden tutamayacağı bir söz almak ve bir yıl sonra, o sözü tutamadığında küserek kaçıp gitmek büyük rahatlık. bence insanın tutabileceği sözü vermesi ve sonra da gerçekten o sözü tutması çok daha güç. bütün o fantastik ruh derinlikleri, insana yakışır şekilde davranılmasını gerektiren ilk gerçekten zor durumda işe yaramadığı ortaya çıkan birer bahane.

peki ama neden insanlar, mesela kızartma yandığında ya da ikisinden biri akşam yemeğine geciktiğinde birbirlerine bağırmayacaklarına dair söz vermiyorlar? neden eve gelirken çantalarında bir portakal, bir demet menekşe, kohinoor marka yepyeni bir kurşunkalem ya da bir torba kuru üzüm getirmeye hiçbir zaman üşenmeyecekleri konusunda söz vermiyorlar? neden sabahları kahvaltı masasına ellerini yüzlerini yıkamış olarak, su ve sabun kokarak, temiz ve derli toplu giyinmiş halde -altın düğünün ertesi günü bile; ve o zamana kadar her gün- oturacaklarına dair söz vermiyorlar? neden öfkelendiklerinde karşı tarafa küçük bir çirkinlik, küçük bir ödleklik, küçük bir pislik, küçük bir iğrençlikle saldırmak yerine birbirlerine tokat atacaklarına dair söz vermiyorlar? neden birbirlerine, daima kendileriyle ve kendi ilgi alanlarıyla -bu ilgi alanı ister sanat tarihi olsun, ister futbol, ister kelebek koleksiyonu- meşgul olacaklarına dair söz vermiyorlar? neden birbirlerine karşılıklı susma özgürlüğü, yalnız kalma özgürlüğü, serbest alan özgürlüğü tanıyacaklarına dair söz vermiyorlar? neden birbirlerine, mutluluk gibi bir yan unsur yerine, bu gerçekleştirilebilir olan ama daima gözardı edilen sayısız zorlu ayrıntı konusunda söz vermiyorlar?

evliliğin bir anlamı olacaksa, bu anlam mutluluk özleminden daha geniş ve gerçekçi bir temele dayanmalı. tanrım, ne olur biraz üzüntü, biraz acı ve mutsuzluktan korkmayalım. bir kerecik olsun deneyin; yaldızlı bir gecede, yaldızlarla dolu gökyüzüyle yüz yüze gelin, ona 5 dakika boyunca dikkat, içtenlik ve gayretle bakın. ya da bir yerlerde, bir parçacık yeryüzünü gökyüzüne yakın bir yükseklikten göreceğiniz bir dağın tepesine çıkın. hayatın önemine ve mutluluğun önemsizliğine inandığınızı kısa bir süre sonra fark edeceksiniz. mutlulukmuş! sanki mutluluk imkanı yalnız ve sadece bizim içimizde değilmiş gibi! sanki mutlu olma yeteneği tıpkı şarkı söyleme, yazma, politika ya da ayakkabı yapma yeteneğine benzer özel bir kabiliyet değilmiş gibi! bir insana istediği her şeyi verin, onu sevgiye, kazanca, dilediği her şeye boğun; yine de mutlu olmayacaktır. öte yandan, başka bir insanı dayaktan gebertin, ondan sonra sokakta önüne bakarak yürürken bir öbek havuç, ucunda yeşil otlarıyla ıslak ıslak parlayan turuncu, taze havuçlar görsün, hemen mutlu olacaktır.

hayatı yaşamanın iki yolu var: bir tanesi, kaderinin sorumluluğunu üstlenmek, kendi kararlarını kendi vermek ve uygulamak, avantaj ve dezavantajları, mutluluk ve mutsuzluğu kabul etmek; cesurca, dürüstçe, pazarlık etmeden, yüce gönüllülük ve tevazuyla. diğeri ise, kaderini aramak: ama insan onu ararken sadece gücünü, zamanını, hayallerini, doğru ve iyi anlamdaki körlüğünü, içgüdülerini değil, kendi değerini de kaybeder. gittikçe yoksullaşır; yeni gelen daima önceden var olandan daha kötüdür.

bir şey daha: aramak için inanmak gerekir; inanmak içinse belki yaşamak için gerekenden daha fazla güç.