edward said etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edward said etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.01.2015

barbarları beklerken

müge gürsoy sökmen / başak ertür

hugh of saint victor: memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.

giambattista vico: üretileni ve sözel üretimin bir insan için anlamının ne olduğunu ancak onu yeniden üreterek bilebiliriz.

fawwaz traboulsi: komplo teorileri tarafsız değildir. genellikle egemen toplumsal ve politik güçlerin maddi çıkarlarını ve sınıfsal konumlarını yansıtır; çoğu zaman da sömürgeci ve emperyalist güçlerin eline oynar. birçoğu avrupa ve amerika aşırı sağının entelektüel cephaneliğinden ithal edilir.

edward said: eleştirilmesi gereken en önemli şey, entelektüeli sakınganlığa, doğru olduğunu bildiği ama benimsememeye karar verdiği güç ve ilkeli bir konuma tipik bir biçimde sırt çevirmeye iten zihinsel alışkanlıklardır. fazla politik görünmek istemezsiniz; adınızın oyunbozana çıkmasından korkarsınız; patronunuzdan ya da bir otoriteden onay almanız gerekir; dengeli, nesnel, ılımlı biri olarak kazandığınız ünü korumak istersiniz; kendisine fikir sorulan, danışılan biri, bir yönetim kurulu ya da prestijli bir komiteye üye olmak, sorumlu vasatlar arasından ayrılmamak gibi bir umudunuz vardır; günün birinde bir şeref payesi, büyük bir ödül; hatta belki de bir elçilik kapma peşindesinizdir. entelektüeli bu zihin alışkanlıklarından daha fazla çürüten hiçbir şey yoktur.

edward said: sanat, gerçeklik uğruna haklarından feragat etmediğinde geç dönem üslubu ortaya çıkar.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

jacques ranciere: başka adı olmayan öteki, artık salt bir nefret ve ret nesnesi haline gelir. o zaman sorun sadece "siyasal bir sorun"la yüzleşmek değildir; sorun siyaseti yeniden icat etmektir.

edward said: yapılacak ilk müdahalelerden biri, öznel ve güçsüz olduğu varsayılan edebiyat alanından çıkıp şimdilerde gazetecilik ve enformasyon üretiminin işgal ettiği, temsil kullandığı halde nesnel ve güçlü olduğu varsayılan paralel alanlara geçmektir. 

ahmed qurie: düşmanı tarafından tanınmayı büyük bir başarı olarak değerlendirmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin özelliklerinden biridir.

edward said: özne ve nesnenin baskısı altında, oransızlık ve yerinden etme, uzlaşmadan daha iyidir; aklı başında bir sürgün; çapaçul, gözü yaşlı bir geri dönüşten daha iyidir; ayrılık mantığı, yumuşakbaşlı ahmakların birliğinden daha iyidir.

"arapların olduğu yerde petrol vardır."

bernard lewis: aydınlanmaya hevesli olan; ancak ne zaman batılı dilleri öğrenmeye kalkışsa bu dillerde kendi isminin bir hakaret olduğunu keşfeden türkün hüsranı ve yılgınlığıyla duygudaşlık kurmamak zordur.

16.02.2014

zihin kuşları

leyla erbil

yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

carl jung: tımarhanelerdeki her bir hastaya karşı, dışarda 10 deli dolaşır.

biliyoruz ki bu ülkede, hem basılı yayına hem görsel yayına sahip olmaması gereken ilkel (aç) kapitalizm ikisine de sahiptir. devletle de iç içedir! asıl ve son amacı kapitalist sistemin dev şirketlerinin son amacıyla eşleşecektir! daha da devleşip denetimsiz bir boyuta vararak dünyamızı bir baştan bir başa medeia'nın alevden giysisiyle kaplayacaktır.

jorge luis borges: labirentlerden, aynalardan, kaplanlardan, bu gibi şeylerin hepsinden sıkıldım. hele bunları başkaları da kullanmaya başlayınca. işte bu, beni taklit edenlerin bana verdiği bir olanak. taklitçiler insanın edebi hastalıklarını geçiriyorlar. insan şöyle düşünüyor: "dünyada bu işi gören o kadar çok adam var ki, artık benim bununla uğraşmama gerek yok. bırakayım öbür insanlar uğraşsın; iyi ki kurtuldum."

bir toplumun bir alanında temizlik, bir alanında sefillik egemen olamaz.

edward said: ben entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğuna eminim. salt hükümet politikalarını eleştirmek değildir bu; daha çok entelektüelin yarım doğrulara ya da basmakalıp fikirlere pabuç bırakmamak için sürekli tetikte olmayı görev edinmesi meselesidir.

"kış mevsiminde kadınla yat çünkü sıcaktır; yaz mevsiminde oğlanla yat çünkü serindir." (kabusname)

george bataille: edebiyat, inorganik olduğu için hiçbir şeyden sorumlu değildir. hiçbir şey ona dayanarak oluşmaz. o her şeyi söyleyebilir. daha doğrusu, eğer edebiyat, ahlaki değerleri en derinlere yerleşmiş insanların kendini ifade edişi olmasaydı -otantik olduğu ölçüde ve kendi bütünlüğü içinde- büyük bir tehlike yaratabilirdi.

franz kafka: yazarın varlığı gerçekten yazı masasına bağlıdır. yazar cinnetten yakasını kurtarmak istiyorsa, doğrusu asla uzak kalamaz yazı masasından; dişiyle tırnağıyla ona tutunması gerekir.

hız, insanla bilginin, insanla insanın arasını açıyor. bu çağda bilgiye yetişmek, her şeyi öğrenip kavramak olası değil artık.

ahmet oktay: bilgisayar teknolojileri gerçekliği ve tarihi uçuculaştırıyor. açlık, kıtlık, savaş, siyasal şiddet ve terör gibi toplumsal olayları elektronik görüntülere dönüştürüyor. bireyler arasındaki birebir ilişki durumunu sınırlandırmakla kalmıyor, toplumsallaşma sürecinden uzaklaştırıyor bireyi. zaman duygusu parçalandığı, olaylar arasındaki olumsal nedensellik ilişkileri kırıldığı için tarih kavramının içeriği de zayıflıyor, anlamlandırıcı olmaktan çıkıyor.

jules de gaultier: insan, olduğundan farklı görür kendini; hem de zorunlu olarak böyle görür ve insan varoluşunun ilkesi de budur.

bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin dayattığı 1982 anayasa oylamasından istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oy çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı (1977) kutlamasına gelen taksim alanındaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor.

protagoras: insan her şeyin ölçüsüdür.

1925'teki takrir-i sükun kanunu sadece isyanları değil solu da temizliyor. daha da öncesi var: yükselen işçi hareketlerini ve yayılan sol hareketi denetime alabilmek amacıyla kurdurulan resmi komünist fırkası, mustafa suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi, "türkiye halk iştirakiyyun partisi"nin kapatılması, 1922'de 300 komünist ve sendika yöneticisinin tutuklanması, milletlerarası işçi birliği'nin kapatılması, şefik hüsnü'nün, nazım hikmet'in, sadrettin celal'in, giderek yüzlerce, binlerce, on binlerce insanımızın başına gelenler.

samuel beckett: nothing is more real than nothing.

bence mustafa kemal'in tamamlamak fırsatını bulamadığı, bulsaydı çok daha olumlu bir yerlere götürebileceği proje tam da karşıta, bağnazlığa, orta çağ kuyusunun dibine düştü. gördüğüm kadarıyla bu kafalar iktidarı bütünüyle ele geçirirlerse, bir süre sonra aynı insanlar (bu yeni ümmet) kendilerini bu kez de şeriatın boyunduruğundan kurtaracak zorlu savaşlar vermek zorunda kalacaklar. bunun sadece türkiye'de değil, tüm dünyada da yaşanacağından kaygı duyuyorum.

ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar.. 

18.05.2013

entelektüel

edward said

entelektüele yönelik asıl tehdit ne akademiden ne varoşlardan ne de basının ve yayınevlerinin insanın kanını donduracak ölçüde ticarileşmiş olmasından gelir; asıl tehdit profesyonelizmdir. profesyonelizm; bir entelektüel olarak yaptığınız işi geçim kaygısıyla, sabah saat dokuz ila akşam saat beş arasında (bir gözünüzü saatten ayırmadan, öbür gözünüz devamlı profesyonel davranış standartlarına uygun davranıp davranmadığınız üzerinde) yaptığınız bir şey diye düşünmenizdir -denizi bulandırmamanız, kabul edilmiş paradigmaların ya da sınırların dışına çıkmamanız, pazarlanabilir ve öncelikle de "prezentabl" olmak uğruna kendinizi "aman bir tatsızlık çıkmasın da" diye düşünen, apolitik ve "nesnel" biri haline getirmenizdir.

amatörizm; kar ya da ödül beklentisiyle değil, tabloyu daha geniş çizmeye, belli çizgiler ve engeller arasında bağlantılar kurmaya duyulan aşk ve dinmek bilmez merakla, bir uzmanlık alanına kapatılmayı reddederek, belli bir meslekten olmanın insana getirdiği her türlü kısıtlamaya rağmen düşüncelere ve değerlere özen göstererek hareket etme isteğidir.

bu baskıların ilki uzmanlaşmadır. günümüzde insan eğitim sistemi içinde ne kadar yukarılara çıkarsa o kadar dar bir bilgi alanıyla sınırlanmaktadır. yeterliliğe kimsenin bir diyeceği olmaz olmasına da, yeterlilik kişinin kendi dolaysız alanı -mesela viktorya dönemi başı aşk şiirleri- dışındaki her şeyle ilişiğini kesmesi ve kendi genel kültürünü bir dizi otoriteye ve kural haline gelmiş fikirlere feda etmesi anlamına geldiği zaman uğruna ödenen bilgiye değmeyeceği açıktır.

edebiyat eleştirisinde uzmanlaşma, teknik bir biçimciliğin giderek artması ve bir edebiyat eserinin oluşumuna fiilen hangi gerçek deneyimlerin dahil olduğuna ilişkin tarihsel anlayışın giderek yitirilmesi anlamına geldi. uzmanlaşma, sanat yapılırken ya da bilgi üretilirken harcanan katıksız çabayı gözden kaçırmak demektir. bunun sonucunda bilgiye ve sanata seçimler ve kararlar, bağlılıklar ve ittifaklar düzeyinde bakamaz, bunları salt gayrı şahsi teoriler ya da metodolojiler düzeyinde görürsünüz. edebiyat alanında uzman olmak çoğu zaman tarihi, müziği ya da siyaseti devre dışı bırakmak anlamına gelir. en sonunda edebiyat alanında tamamen uzmanlaşmış bir entelektüel olarak alanınızda sözde liderlerin her dediğini kabul eden, ehlileştirilmiş biri olur çıkarsınız. uzmanlaşma heyecan duyma ve bir şeyler keşfetme duygusunu da öldürür ki, bunların her ikisi de bir entelektüelde mutlaka bulunması gereken duygulardır. uzmanlaşmaya teslim olmak tembelliktir; çünkü uzmanlık alanınızın gereklerine uyarak başkalarının sizden yapmanızı istediği şeyleri yaparsınız.

uzmanlaşma her yerdeki bütün eğitim sistemlerinde bulunan genel ve etkili bir tür baskı iken, bilirkişilik ve diplomalı bilirkişi kültü daha çok savaş sonrası dünyaya özgü bir baskıdır. bilirkişi olabilmek için uygun otoritelerden tasdikname almak zorundasınızdır; bunlar size doğru dili konuşmayı, doğru otoriteleri zikretmeyi, doğru sahada bulunmayı öğretirler. hassas ve/veya karlı bilgi alanları söz konusu olduğunda bu daha da geçerlidir. yakın tarihlerde "siyaseten doğruculuk" (political correctness) adı verilen bir tutum hakkında pek çok tartışma yapıldı. akademideki hümanistler için kullanılan sinsi bir tamlamaydı bu; bu hümanistler, deniyordu sık sık, kendi başlarına bağımsız bir biçimde değil, solcu bir kumpas komitesinin belirlediği normlara göre düşünüyorlar; bu normların da insanların güya "açık" bir biçimde tartışmasını sağlamaktansa, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi konularda aşırı hassas davranmalarına yol açtığı söyleniyordu.

2.09.2012

sürgünlüğün bin yüzü

feridun andaç

juan goytisolo: atatürk yurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. bu girişim bana italyanca bir deyimi anımsatıyor: "çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak." osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.

edward said: sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkar; hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. sürgün bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir. 

lamennais: dostlar, eşler, babalar, kardeşler yalnızca sıladadır. sürgün her yerde yalnızdır.

rainer maria rilke: içinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! seni hiçe sayanlar, sana karşı çıkarlarsa, tanıdığın, görüştüğün kimseler senden büsbütün el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse, seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

walter benjamin: kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?

juan goytisolo: sürgündeki yazar için dil, gerçek vatan yerini tutar.

ali akay: sürgün insan ilkede yalnızdır. yol üzerinde kendini kurarken rastladığı kimlikler hep maskelerdir. bütün görüntü gözükmekte olan varlıktadır. arkasında ise bir kimliksizlik durumu yatar.

ernesto sabato: eğer bir insanın düş kurmasını engellerseniz, deli olur. edebiyat her zaman için bir karşı çıkma belirtisidir. edebiyat öncelikle bir eylemdir. insanı engellemelerden ve delilkten kurtaran bir başkaldırıdır. en ağır durumlarda, sanatçılar yasadışı olarak ilan edilmişlerdir; ama edebiyat en güçlü olarak kalır.

witold gombrowicz: sürgün bir mezarlıktır.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

theodor adorno: sözcüğün bilinen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkansızdır. içinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilemez bir hale gelmişlerdir. bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

george orwell: hangi ülkeden olursa olsun, ingiltere'ye ayak basan insanlar, burada soludukları havanın farklı olduğunu hissedeceklerdir. evet, ingiliz uygarlığında kavranılabilen ayırt edici bir şey var. bu özellik ünlü doyurucu kahvaltılara, az ışıklı pazar günlerine, kurumlu kentlere, dönemeçli yollara ve kırmızı posta kutusu direklerine bağlı. özel bir tadı var bunların.

edward said: sürgün soylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığını değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, olduğu yerde saymayı değil.

gündüz vassaf: sanatçı ancak kaçtıktan sonra sığındığı yerde yaratır.

tahar ben jelloun: yazmak, ayrılmaktır. ananın bedenin terk etmektir, doğduğun yerlerden -bir zaman- uzaklaşmaktır. yazmak, adında yaşamaktır.

edward said: yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayat kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

bahar lemee: yolculuk, insanlar arasında milliyet ve din kavramlarını ortadan kaldıran en son birleşme aracıdır.

megaralı theogonis: kimse sürgünün dostu değildir; budur sürgün olmaktan daha zor olan.

rafael alberti: dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman, gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız.

demir özlü: edebiyatçılar genel kültürlü insanlardır. türkiye'nin en parlak insanları edebiyat alanındadır. türkiye'deki kurumları en gelişmişlik açısından ele alırsak, en gelişmiş kurum edebiyattır. her kuşaktan.. bugün salah birsel, oktay akbal, adnan özyalçıner, ahmet cemal.. daha birçok ad. aklımıza kim gelirse, en gelişmiş insanlardır.

3.11.2011

entelektüel ahlak

edward said


bütün entelektüel hilelerin en bayağılarından biri, bir başkasının kültüründeki bozukluklar hakkında ahkam keserken kendi kültüründeki tam tamına aynı uygulamalara mazeretler bulmaktır.

klasik liberal ve batılı demokratik değerlere inanmak üzere eğitilmiş olan çoğumuz için söz konusu değerleri neredeyse harfi harfine cisimleştiren olağanüstü 19. yüzyıl fransız entelektüeli alexis de tocqueville, bunun en klasik örneğidir. tocqueville amerika'daki demokrasiyle ilgili değerlendirmesini yazıp amerikalıların kızılderililere ve siyah kölelere reva gördükleri kötü muameleyi eleştirdikten sonra, 1830'ların sonlarıyla 1840'larda fransızların cezayir'de izledikleri politikayla da ilgili bir şeyler yazmıştır. bu dönemde mareşal bugeaud'nun komutası altındaki fransız işgal ordusu cezayirli müslümanlara karşı vahşice bir sindirme savaşı yürütmüştü. tocqueville'in cezayir hakkında yazdıklarını okurken, amerikalıların kötülüklerine insani bir biçimde itiraz ederken kullandığı normları fransızların eylemleri karşısında askıya aldığını görürüz birdenbire. birtakım gerekçeler sıralamadığı söylenemez; sıralar sıralamasına da bunlar, tocqueville'in milli gurur dediği şey adına fransız sömürgeciliğini haklı göstermeyi amaçlayan sudan mazeretlerden başka bir şey değildirler. katliamlar karşısında kılı kıpırdamaz; müslümanlar, der, aşağı bir dine inanırlar ve disiplin altına alınmaları gerekir. kısacası, amerika hakkında yazarken kullandığı dilin görünüşteki evrenselciliğini kendi ülkesine kasten uygulamaz; hem de kendi ülkesi fransa da benzer insanlık dışı politikalar izlediği halde.

temel sorun kişinin kendi kimliğine ve kendi kültürüne, toplumuna ve tarihine ilişkin gerçekleri diğer kimlikler, kültürler ve halkların gerçekliğiyle nasıl uzlaştıracağıdır. bu, kişinin tercihini zaten kendisinin olandan yana yapmasıyla asla çözülemeyecek bir sorundur: "bizim" kültürümüzün ihtişamı ya da "bizim" tarihimizdeki zaferler yüzünden şişinmek entelektüelin enerji harcamasına değmez; hele birçok toplumun hiçbir formüle indirgenemeyecek ölçüde farklı ırklardan ve tarihlerden oluştuğu günümüzde hiç değmez.

ırak'ın uluslararası hukuku hiçe sayarak kuveyt'i işgal etmesinden hemen sonraki dönemde batı'da kamusal platformda yapılan tartışmalar haklı olarak, inanılmaz bir vahşetle kuveyt'in varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan saldırının kabul edilemezliği üzerinde odaklandı. amerika'nın aslında ırak'a askeri güç kullanma niyetinde olduğu açıklığa kavuştukça, bu tartışmalarda -bm anayasası'na dayanarak- bm tarafından ırak'a karşı çeşitli yaptırımlar uygulanmasını ve gerekirse güç kullanılmasını talep eden kararlar alınması istendi. hem ırak'ın yaptığı işgale hem de sonrasında çöl fırtınası harekatı'nda büyük ölçüde amerikan kuvvetlerinin kullanılmasına karşı çıkan az sayıda entelektüel arasından, benim bildiğim kadarıyla hiç kimse ırak'ın yaptıklarını mazur göstermeye çalışmadı.

fakat bush yönetimi karşı saldırının başladığı 15 ocak tarihinden önce işgale müzakereler yoluyla son verilmesi yolundaki sayısız olanağı görmezden gelip bm'nin bizzat abd'nin ya da onun bazı yakın müttefiklerinin karıştığı diğer yasa dışı toprak işgali olaylarında aldığı kararları tartışmayı reddederek, sahip olduğu o muazzam güçle bm'ye savaşa girilmesi yönünde baskı yaptığı andan itibaren amerika'nın ırak'a karşı savunduğu davanın gücünü büyük ölçüde yitirdiği haklı olarak belirtilmişti. tabii ki abd açısından körfez'deki asıl mesele bush yönetiminin beyan ettiği ilkeler değil, petrol ve stratejik güç hesaplarıydı; ülke çapında, güç kullanarak toprak elde etmenin kabul edilemez bir şey olduğunu tekrar tekrar vurgulayan entelektüel tartışmalar bu düşünceyi evrensel olarak geçerli görmeme gibi bir hatayla maluldü. savaşı destekleyen birçok amerikalı entelektüel, abd'nin kendisinin daha yenilerde egemen bir devlet olan panama'yı işgal etmiş olmasını meseleyle alakalı görmüyor gibiydiler. eğer ırak eleştiriliyorsa abd'nin de aynı eleştiriyi hak ettiği açık değil miydi? ama hayır: "bizim" daha yüce gerekçelerimiz vardı, saddam, hitler'den farksızdı; oysa "biz" büyük ölçüde özgeci ve çıkar gözetmeyen saiklerle hareket ediyorduk; bu yüzden de haklı bir savaştı bu.

ya da sovyetler'in aynı ölçüde yanlış ve aynı ölçüde mahkum edilmesi gereken bir biçimde afganistan'ı işgal etmesi olayını düşünelim. fakat ruslar afganistan'a girmeden önce abd'nin israil ve türkiye gibi müttefikleri de uluslararası hukuku hiçe sayarak başka ülkelerin topraklarını işgal etmişlerdi. keza abd'nin bir başka müttefiki endonezya 1970'lerin ortalarında doğu timor adalarını işgal ederek yüz binlerce timorluyu katletmişti; abd'nin doğu timor savaşı dehşetini bildiğini ve desteklediğini gösteren yeterince kanıt vardır; ama her zamanki gibi sovyetler birliği'nin suçlarıyla meşgul olan abd'nin hindiçin'i işgal edip zaten kötü durumda olan küçük, çoğunlukla köylülerden oluşan toplumlara yıkımdan başka bir şey götürmediğini de kimse unutmadı.

eskiden nesnel ahlaki normlar ve makul otorite diye bilinen şeylerin ortadan kalkmasıyla kafası zaten karışmış olan bir dönemde yaşayan çağdaş entelektüelin kendi ülkesinin davranışlarını körü körüne desteklemesi ve işlediği suçları görmezden gelmesi ya da lakayt bir tavırla "bütün ülkeler böyle yapıyor herhalde, dünyanın kanunu bu" demesi kabul edilebilir şeyler midir? oysa burada söylememiz, söyleyebilmemiz gereken şey, entelektüellerin aşırı hatalar yapan iktidara yaltaklanarak hizmet ettikleri için entelektüel vasıflarını yitiren profesyoneller değil, sonuç olarak iktidara hakikati söylemelerini sağlayan alternatif ve daha ilkeli bir duruşu olan entelektüeller olduklarıdır.

25.05.2011

entelektüel

edward said

entelektüele yönelik asıl tehdit ne akademiden ne varoşlardan ne de basının ve yayınevlerinin insanın kanını donduracak ölçüde ticarileşmiş olmasından gelir; asıl tehdit profesyonelizmdir. profesyonelizm; bir entelektüel olarak yaptığınız işi geçim kaygısıyla, sabah saat dokuz ila akşam saat beş arasında (bir gözünüzü saatten ayırmadan, öbür gözünüz devamlı profesyonel davranış standartlarına uygun davranıp davranmadığınız üzerinde) yaptığınız bir şey diye düşünmenizdir -denizi bulandırmamanız, kabul edilmiş paradigmaların ya da sınırların dışına çıkmamanız, pazarlanabilir ve öncelikle de "prezentabl" olmak uğruna kendinizi "aman bir tatsızlık çıkmasın da" diye düşünen, apolitik ve "nesnel" biri haline getirmenizdir.

amatörizm; kar ya da ödül beklentisiyle değil, tabloyu daha geniş çizmeye, belli çizgiler ve engeller arasında bağlantılar kurmaya duyulan aşk ve dinmek bilmez merakla, bir uzmanlık alanına kapatılmayı reddederek, belli bir meslekten olmanın insana getirdiği her türlü kısıtlamaya rağmen düşüncelere ve değerlere özen göstererek hareket etme isteğidir.

bu baskıların ilki uzmanlaşmadır. günümüzde insan eğitim sistemi içinde ne kadar yukarılara çıkarsa o kadar dar bir bilgi alanıyla sınırlanmaktadır. yeterliliğe kimsenin bir diyeceği olmaz olmasına da, yeterlilik kişinin kendi dolaysız alanı -mesela viktorya dönemi başı aşk şiirleri- dışındaki her şeyle ilişiğini kesmesi ve kendi genel kültürünü bir dizi otoriteye ve kural haline gelmiş fikirlere feda etmesi anlamına geldiği zaman uğruna ödenen bilgiye değmeyeceği açıktır.

edebiyat eleştirisinde uzmanlaşma, teknik bir biçimciliğin giderek artması ve bir edebiyat eserinin oluşumuna fiilen hangi gerçek deneyimlerin dahil olduğuna ilişkin tarihsel anlayışın giderek yitirilmesi anlamına geldi. uzmanlaşma, sanat yapılırken ya da bilgi üretilirken harcanan katıksız çabayı gözden kaçırmak demektir. bunun sonucunda bilgiye ve sanata seçimler ve kararlar, bağlılıklar ve ittifaklar düzeyinde bakamaz, bunları salt gayrı şahsi teoriler ya da metodolojiler düzeyinde görürsünüz. edebiyat alanında uzman olmak çoğu zaman tarihi, müziği ya da siyaseti devre dışı bırakmak anlamına gelir. en sonunda edebiyat alanında tamamen uzmanlaşmış bir entelektüel olarak alanınızda sözde liderlerin her dediğini kabul eden, ehlileştirilmiş biri olur çıkarsınız. uzmanlaşma heyecan duyma ve bir şeyler keşfetme duygusunu da öldürür ki, bunların her ikisi de bir entelektüelde mutlaka bulunması gereken duygulardır. uzmanlaşmaya teslim olmak tembelliktir; çünkü uzmanlık alanınızın gereklerine uyarak başkalarının sizden yapmanızı istediği şeyleri yaparsınız.

uzmanlaşma her yerdeki bütün eğitim sistemlerinde bulunan genel ve etkili bir tür baskı iken, bilirkişilik ve diplomalı bilirkişi kültü daha çok savaş sonrası dünyaya özgü bir baskıdır. bilirkişi olabilmek için uygun otoritelerden tasdikname almak zorundasınızdır; bunlar size doğru dili konuşmayı, doğru otoriteleri zikretmeyi, doğru sahada bulunmayı öğretirler. hassas ve/veya karlı bilgi alanları söz konusu olduğunda bu daha da geçerlidir. yakın tarihlerde "siyaseten doğruculuk" (political correctness) adı verilen bir tutum hakkında pek çok tartışma yapıldı. akademideki hümanistler için kullanılan sinsi bir tamlamaydı bu; bu hümanistler, deniyordu sık sık, kendi başlarına bağımsız bir biçimde değil, solcu bir kumpas komitesinin belirlediği normlara göre düşünüyorlar; bu normların da insanların güya "açık" bir biçimde tartışmasını sağlamaktansa, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi konularda aşırı hassas davranmalarına yol açtığı söyleniyordu.

23.04.2011

entelektüel

edward said

antonio gramsci toplumda entelektüel işlevi görenlerin iki tipe ayrılabileceğini göstermeye çalışır. bunlardan birincisi, nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren öğretmenler, papazlar ve idareciler gibi geleneksel entelektüeller; ikincisi ise entelektüelleri çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar, daha fazla denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı olduklarını düşündüğü organik entelektüellerdir. nitekim, gramsci organik entelektüele ilişkin olarak şöyle der: "kapitalist girişimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini, ekonomi politik uzmanını, yeni bir kültürün, yeni bir hukuk sisteminin oluşturucularını vb. yaratır. bir deterjan ya da hava yolu şirketinin pazardan daha fazla pay kapmasını sağlamak için teknikler geliştiren günümüz reklamcısı ya da halkla ilişkiler uzmanı, demokratik bir toplumda olası müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin ya da seçmenin düşüncelerini yönlendirmeye çalışan biri, gramsci'ye göre bir organik entelektüeldir. gramsci organik entelektüellerin topluma aktif olarak katıldıklarına inanır; yani bu entelektüeller sürekli insanların zihinlerini değiştirip piyasaları genişletme mücadelesi içindedirler; çoğunlukla aynı yerde kalan, yıllar yılı aynı tür işler yapan öğretmenlerle papazların tersine organik entelektüeller daima hareket halinde, oluşum halindedirler.

diğer uçta julien benda'nın, entelektüelleri, insanlığın vicdanı olan süper yetenekli, ahlaki donanımları gelişkin filozof-krallardan oluşan bir avuç insan olarak gösteren ünlü tanımı vardır. gerçek entelektüeller bir tür ruhban sınıfı oluştururlar, pek nadir bulunan yaratıklardır; çünkü bu dünyaya ait olmayan ebedi hakikat ve adalet standartlarının bayraktarlığını yaparlar. benda'nın bu insanlar için ruhban gibi dini bir terim kullanmasının, onlara her zaman bu sınıfa ait olmayan, yani maddi avantajlar edinme, kendini geliştirme ve mümkünse dünyevi güçlerle yakın ilişkiler kurma gibi dertleri olan sıradan insanlarınkine karşıt bir statü ve davranış tarzı atfetmesinin nedeni budur. "gerçek entelektüeller" der benda, "özünde pratik amaçlar gütmeyen faaliyetler yürüten, bir sanat ya da bir bilimle ya da metafizik spekülasyonla ilgilenmekten, özetle manevi avantajlara sahip olmaktan keyif alan, yani bir bakıma şöyle diyen kişilerdir: "benim krallığım bu dünyanın krallığı değil."

25.07.2010

entelektüel

edward said

kimse, en özgür ruhlu kişi bile, tek başına ayakta duramaz, kendine yetemez.

düzenin adamları belli çıkarları gözetirler; oysa entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişiler olmalıdırlar.

entelektüelin asli görevi, baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir.

entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir.

entelektüel sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir.

29.06.2010

uzun lafın kısası

ian mcewan: inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

aslı erdoğan: yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.

juli zeh: bir güvenlik sistemini hayattan vazgeçmiş insanlardan daha çok korkutan bir şey yoktur. bu durum onları durdurulamaz kılar.

elia kazan: insanların içine düştükleri en zararlı ve aldatıcı yanılgılardan biri, bir defada yalnızca bir kişiyi fiziksel olarak sevebilecekleri kanısıdır.

muriel barbery: nerede para varsa orada uyuşturucu da vardır.

erich auerbach: dinler, halkın saflığına dayanan kaba ikiyüzlülüklerden ibarettir; insanları, budalalıklarını istismar eden bir avuç açıkgözün boyunduruğu altına koymaktan başka bir işe yaramaz.

g.b. shaw: her erkek sevdiği şeyi öldürür. kadın dediğin de budur zaten: en iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

ursula k. le guin: erkeğin istediği özgürlüktür. kadının istediği mülkiyettir. seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır. bütün kadınlar mülkiyetçidir.

pierre assouline: eğer gülüyorsan herkes seninle güler; ağlarsan yalnız ağlarsın.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

cemil sena: bazı mağlubiyetler vardır ki asildir; bazı galibiyetlerin de sefil olduğu gibi.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

11.11.2008

sürgün ve marjinal

edward said

en hüzünlü yazgılardan biridir sürgün. modernlik öncesi dönemlerde sürgün iyice korkunç bir cezaydı; çünkü sadece aileden ve aşina mekanlardan uzakta amaçsızca dolaşmaktan öte bir şeydi; aynı zamanda kendini hiçbir zaman evinde hissetmeyen, etrafına hiç uyum sağlayamayan, geçmişe yatıştırılamaz bir acıyla, bugüne ve geleceğe ise buruklukla bakan biri, sürekli toplum dışı olan biri olmak anlamına da geliyordu.

sürgün fikri bir cüzamlı, toplumsal ve ahlaki anlamda bir parya olmaktan duyulan korku ile bağlantılı olmuştur her zaman. 20. yüzyılda sürgün bazı bireylere -roma'dan karadeniz kıyılarındaki ücra bir kasabaya sürülen, latincenin büyük şairi ovidius gibi- yönelik şiddetli, münhasır bir cezadan, çoğunlukla savaş, kıtlık ve hastalık gibi gayrı şahsi güçlerin istenmeyen bir sonucu olarak bütün bir topluluğu ya da halkı etkileyen acımasız bir cezaya dönüşmüştür.

sürgün olmanın bütünüyle kopuk, yalıtılmış, doğduğunuz yerden umutsuzca ayrılmış olmak demek olduğu yolunda yaygın ama tamamen yanlış bir varsayım vardır. bu yalınkat ayrım keşke doğru olsaydı; çünkü o zaman arkada bıraktığınız şeyin, bir bakıma, düşünülemez ve hiçbir biçimde geri getirilemez olduğunu bilmek gibi bir teselliniz olurdu. işin aslı şu ki sürgünlerin çoğu için güçlük sadece yuvadan uzakta olmadığını hatırlatan birçok şeyle birlikte yaşamaktan, çağdaş günlük hayatın normal akışının sizi eski yerinizle sürekli ona ulaşacak gibi olduğunuz ama bir türlü ulaşamadığınız bir temas halinde tutmasından kaynaklanır. bu yüzden sürgün bir "arada kalma" durumundadır; ne yeni ortamıyla tamamen birleşebilir ne de eskisinden tamamen kopabilir; ne bağlanmışlıkları tamdır ne de kopmuşlukları; bir düzeyde nostaljik ve duygusalsa bir başka düzeyde becerikli bir taklitçi ya da gizlice toplum dışına atılmış biridir. hayatta kalmayı becermek asıl uğraş haline gelince sürekli tetikte durulması gereken bir tehdit çıkar ortaya: fazla rahat ve güvenlikli olma tehlikesi.

hayatları boyunca bir toplumun mensubu olmuş entelektüeller bile, bir bakıma, içerdekiler ve yabancılar diye ikiye ayrılabilirler: bir yanda toplumun mevcut haline tamamen ait olanlar, onun içinde yoğun bir aykırılık ya da uyumsuzluk duygusu hissetmeksizin barınanlar ki bunlara evet-diyenler diyebiliriz; öte yanda hayır-diyenler, toplumlarıyla yıldızı barışmayan; bu yüzden de imtiyaz, güç ve şan şöhret edinmeme anlamında yabancı ve sürgün olan bireyler. yabancı olarak entelektüelin izlediği mecrayı belirleyen kalıbı en iyi anlatan söz sürgünlüktür. yani asla tamamen uyumlu olmama; kendini her zaman, deyim yerindeyse, "yerliler"in işgal ettiği aşina muhabbet dünyasının dışında hissetme; çoğunluğa intibak etmek ve milli çıkarları gözetmek gibi tuzaklardan uzak durma eğiliminde olma; hatta bu tür tuzaklardan hiç hazzetmeme durumu. bu metafizik anlamıyla sürgün, entelektüel için huzursuzluk, hareketlilik, devamlı tedirgin olup başkalarını da tedirgin etmek demektir. geçmişte kalmış ve herhalde daha istikrarlı bir nitelik arz eden evde olma durumuna geri dönemezsiniz; maalesef yeni evinize de asla varamazsınız; yeni eviniz ya da durumunuzla asla özdeşleşemezsiniz.

ne ödüller kazanıyor ne de parti çizgisine ayak uydurmayan can sıkıcı baş belalarını dışlamayı adet haline getirmiş bütün o kendinden memnun paye dağıtım cemiyetlerinde hoş karşılanıyor olsanız da sürgün ve marjinal olmak size olumlu bir şeyler de kazandırır. bunlardan biri şaşırmanın, hiçbir şeyi peşin doğru saymamanın, çoğu insanı kafa karışıklığına ya da dehşete sürükleyecek istikrarsız ortamlarda ayakta kalmayı öğrenmenin verdiği hazdır şüphesiz. entelektüel bir hayat, temelinde bilgi ve özgürlükle ilgili bir hayattır. ama bu sözcükler -şu bildik "iyi bir hayat yaşayabilmek için iyi bir eğitim almalısın" cümlesinde olduğu gibi- soyutlamalar olarak değil, fiilen yaşanan deneyimler olarak görüldüklerinde anlamlıdırlar. bir entelektüel, gemisi battıktan sonra karada değil karayla birlikte yaşamayı öğrenen birine benzer; amacı küçük adasını sömürgeleştirmek olan robinson crusoe değil, olağanüstü şeyler yaşadığı duygusunu hiç kaybetmeyen ve bir bedavacı, fatih ya da yağmacı değil de her zaman bir gezgin, geçici bir misafir olan marco polo'dur.

sürgünün bakış açısı diyebileceğimiz şeyin entelektüele sağladığı ikinci bir avantaj ise şeyleri sadece şu an oldukları gibi değil, nasıl o hale geldikleri açısından görme eğiliminde olmanızdır. karşınızdaki durumlara kaçınılmaz değil de olumsal; doğal ya da tanrı vergisi, bu yüzden de değiştirilemez, geri çevrilemez ve daimi şeyler olarak değil de insanlar tarafından yapılan bir dizi tarihsel seçimin sonuçları olarak, yine insanlar tarafından yaratılan toplumsal olgular olarak bakmanızdır.

sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

entelektüel için sürgünle yerinden olmak, asli yapıtaşlarını "idare etme"nin ve çizilmiş yollardan gitmenin oluşturduğu bildik bir hayat yaşamaktan kurtulmak demektir. sürgün, her zaman bir marjinal olacağınız ve önceden belirlenmiş bir yolu izleyemediğiniz için bir entelektüel olarak yaptığınız her şeyi kendi kendinize yapmanız gerektiği anlamına gelir. bu yazgıyı bir mahrumiyet, hayıflanılacak bir şey olarak değil de bir tür özgürlük, her şeyi önünüze koyduğunuz belli bir amaç tarafından belirlenen, kendi kendinize oluşturduğunuz bir modele göre yaptığınız, hangi konu ilginizi çekiyorsa onunla uğraştığınız bir keşif süreci olarak yaşayabilirseniz eşi benzeri olmayan bir haz alırsınız.

yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayal kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

sorumsuzca ya da uçarı gibi görünebilen marjinallik durumu, adımlarını her zaman dikkatli atmak zorunda olmaktan, pişmiş aşa su katmaktan korkmaktan, sizinle aynı gruba dahil arkadaşlarınızı kırma endişesinden kurtarır sizi. kimse bağlılıklardan ve duygulardan kurtulamaz elbette. teknik ehliyetini kiraya veren ve önüne gelene satan o sözde yüzergezer entelektüel de değil kafamdaki. dediğim şu: bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil gezgine, alışkanlığa değil geçiciliğe ve rizikoya, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe ve deneye duyarlı olmak demektir. sürgünsoylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığına değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, yerinde saymayı değil.