henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.
frederic gros: yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.
jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.
arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.
nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.
robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.
jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.
robert louis stevenson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
robert louis stevenson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22.12.2018
20.12.2017
üç şey
madam du deffand: asla kendimden memnun olmadım. kendimden ölesiye nefret ediyorum.
oscar wilde: arkadaşlık aşktan daha trajiktir; çünkü daha uzun sürer.
william faulkner: bir kadının bilmesi gereken üç şey vardır sadece: gerçeği söylemek, ata binmek ve çek imzalamak.
vladimir nabokov: nitelikli sanat ve saf bilim için ayrıntı her şeydir.
isak dinesen: sanatta gizem yoktur. görebildiğin şeyleri yap; onlar sana göremediklerini gösterecekler.
r.l. stevenson: insan bir kez evlendi mi, artık hiçbir şeyi kalmaz, intihar hakkı bile; tek yapabileceği şey iyi olmaktır.
madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.
vernon lee: insanları onlar için her şeyi yapabilecek kadar sevmek bana dayanılmaz geliyor. derimi yüzmeleri pahasına kimseyi sevemem ben. insanlar olmadan da idare edebilirim. hatta kimsenin olmaması çok daha rahat.
oscar wilde: arkadaşlık aşktan daha trajiktir; çünkü daha uzun sürer.
william faulkner: bir kadının bilmesi gereken üç şey vardır sadece: gerçeği söylemek, ata binmek ve çek imzalamak.
vladimir nabokov: nitelikli sanat ve saf bilim için ayrıntı her şeydir.
isak dinesen: sanatta gizem yoktur. görebildiğin şeyleri yap; onlar sana göremediklerini gösterecekler.
r.l. stevenson: insan bir kez evlendi mi, artık hiçbir şeyi kalmaz, intihar hakkı bile; tek yapabileceği şey iyi olmaktır.
madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.
vernon lee: insanları onlar için her şeyi yapabilecek kadar sevmek bana dayanılmaz geliyor. derimi yüzmeleri pahasına kimseyi sevemem ben. insanlar olmadan da idare edebilirim. hatta kimsenin olmaması çok daha rahat.
12.12.2016
yazınsal yaşamlar
javier marias
insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.
r.l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.
oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.
isak dinesen: yaşlandıkça maskeler takıyoruz, yaşımıza göre maskeler ve gençler göründüğümüz gibi olduğumuzu sanıyorlar ama bu doğru değil.
her gerçek şövalye hayatında en az bir defa ödleklik etmiştir.
madam du deffand: hepimiz kusursuz aptallarız ama kendimize göre bir tarzımız var.
thomas mann: soyut ve yapıtı önceleyen hırstan, yapıttan bağımsız hırsın kendisinden, ben'in solgun hırsından daha yanlış bir şey yoktur. bu duygularla hareket eden birisi hasta bir kartalı andırır.
başkalarının istediğiniz şeye inanmalarını sağlamak için, ona önce sizin tüm yüreğinizle inanmış olmanız gerekir.
vladimir nabokov: ben bir dahi gibi düşünüyor, saygıdeğer bir yazar gibi yazıyor ve bir çocuk gibi konuşuyorum.
madam du deffand: yaşamı sevmeden yaşamak sonunun gelmesini arzulamak anlamına gelmemeli; ayrıca bu durum onu kaybetme korkusunu da azaltmıyor.
oscar wilde: hayat her şeyi fena halde pahalıya satıyor; bizler de en uğursuz, ruhsuz sırlarına korkunç ve sonsuz bir bedel ödüyoruz.
her erken ürün veren yazar, arthur rimbaud'ya kıyasla yine de gecikmiş sayılır.
madam du deffand: bana kalırsa herkes nefretlik. çevremiz düşmanlarla ve silahlarla sarılı, arkadaş dediklerimizse bizi öldürmelerinden korkmadıklarımız; bu işi katillere yaptırırlar.
insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.r.l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.
oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.
isak dinesen: yaşlandıkça maskeler takıyoruz, yaşımıza göre maskeler ve gençler göründüğümüz gibi olduğumuzu sanıyorlar ama bu doğru değil.
her gerçek şövalye hayatında en az bir defa ödleklik etmiştir.
madam du deffand: hepimiz kusursuz aptallarız ama kendimize göre bir tarzımız var.
thomas mann: soyut ve yapıtı önceleyen hırstan, yapıttan bağımsız hırsın kendisinden, ben'in solgun hırsından daha yanlış bir şey yoktur. bu duygularla hareket eden birisi hasta bir kartalı andırır.
başkalarının istediğiniz şeye inanmalarını sağlamak için, ona önce sizin tüm yüreğinizle inanmış olmanız gerekir.
vladimir nabokov: ben bir dahi gibi düşünüyor, saygıdeğer bir yazar gibi yazıyor ve bir çocuk gibi konuşuyorum.
madam du deffand: yaşamı sevmeden yaşamak sonunun gelmesini arzulamak anlamına gelmemeli; ayrıca bu durum onu kaybetme korkusunu da azaltmıyor.
oscar wilde: hayat her şeyi fena halde pahalıya satıyor; bizler de en uğursuz, ruhsuz sırlarına korkunç ve sonsuz bir bedel ödüyoruz.
her erken ürün veren yazar, arthur rimbaud'ya kıyasla yine de gecikmiş sayılır.
madam du deffand: bana kalırsa herkes nefretlik. çevremiz düşmanlarla ve silahlarla sarılı, arkadaş dediklerimizse bizi öldürmelerinden korkmadıklarımız; bu işi katillere yaptırırlar.
16.05.2010
ölü bir evden hatıralar
dostoyevski
insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.
belki bu insanlar (mahkumlar) hiç de duvarın dışındaki insanlara oranla o kadar kötü değillerdir.
her şeye alışabilen bir yaratıktır insan, bence onu en iyi tanımlayan özellik de budur.
manevi yoksunluk, bedensel her türlü ıstıraptan ağırdır. cezaevine düşen sıradan bir insan kendi dengi, belki daha üst düzey insanların arasına girer. kuşkusuz, çok şeyini yitirmiştir: yurdunu, ailesini, her şeyini; ama gene de bir çevresi vardır. ama eğitim görmüş, aydın biri yasalar gereği tek başına, sıradan insanların arasına cezaevine sokulunca onunkiyle karşılaştırılamayacak kadar çok şeyini yitirmektedir. içindeki her gereksinimi, her alışkanlığı bastırmak zorundadır. kendisi için yeterli olmayan ortama alışması, o havayı soluması gerekmektedir. sudan çıkarılıp kumsala atılmış bir balık gibidir. yasalara göre genelde herkes için aynı olan bir ceza onun için on kat daha ağır, ıstırap dolu bir cezaya dönüşür. olay, terk edilmeleri gereken yalnızca bedensel alışkanlıklar olsa bile, bir gerçektir bu.
insan yaradılışının ne denli bozulabileceğini anlamak zordur.
özgürlüğü kısıtlanmış bir insanın umutları özgür herhangi bir insanın umutlarından çok farklıdır. özgür bir insanın elbette umutları vardır (sözgelimi, kötü kaderinin değişeceğini, bir girişiminin sonuç vereceğini umut eder) ama yaşamaktadır, çalışmaktadır; gerçek yaşamın burgacında dönüp durur. ama bir mahkum için öyle değildir. tutalım ki yaşam burada da vardır. bir cezaevi, bir kürek mahkumu yaşamı. ama bir mahkum kim olursa olsun, buraya ne kadar bir süre için gönderilmiş olursa olsun, kaderinde, yaşamında iyi yönde herhangi bir değişikliğin olabileceğini içgüdüsel olarak kesinlikle hayal edemez, düşünemez.
aşk gaddarca bir şeydir.
en mükemmel bir insanın bile alışkanlık sonucu kabalaşabileceğine, rezilleşebileceğine inanıyorum. kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. bir canavar olur. ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır. böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır: öylesine çekicidir güç sahibi olmak. bu tür olaylara ilgisiz kalan bir topluma hastalık bulaştı demektir. sözün kısası, bir insanın bir başka insana işkence etmek hakkının olması toplumun bir hastalığıdır; toplumda insana özgü yeteneklerin kaybolduğunun, bir ülkenin yurttaşları olmak bilincinin yok olduğunun, toplumda çürümüşlüğün başladığının göstergesidir.
köpekler başka köpeklerin kendilerine boyun eğmelerinden hoşlanırlar.
hiçbir insan amaçsız, bir amaca yönelmeden yaşayamaz. bir amacı ve beklentisi olmayan insan genellikle bir canavara dönüşür.
hiçbir zaman çalışmayan, düzelemeyen, cezaevinde maydanlarda hizmet eden, dondurucu soğuklarda bütün gece koğuşun girişinde dikilen, binbaşının ayak sesi duyulduğunda hemen içeri haber veren, neredeyse bütün gece nöbet tutmak karşılığında ancak beş gümüş kapik alan, görevini aksattığında ise bunu bütün parasını kaybetmekle ve sırtına kırbaç yemekle ödeyen mahkumlardandı. bu tür insanların en önemli özelliği, kişiliklerini her yerde, her zaman, neredeyse herkesin karşısında yok etmek, toplum içinde ise yalnızca ikinci dereceden değil, üçüncü dereceden rol oynamaktır. onların doğalarında olan bir özelliktir bu.
robert louis jackson: dostoyevski'nin kitapları, her tür adiliğin en yüce duygularla birlikte insanın içinde bulunabileceğini kanıtlar.
insan komşularını soyut olarak ya da belli bir mesafeden sevebilir ancak. fakat insanın komşusunu gerçekten sevebilmesi neredeyse imkansızdır.
cezaevinde az da olsa para sahibi bir mahkum, hiç parası olmayan bir mahkuma oranla on kez daha az acı çekiyordu. mahkumların para sahibi olmaları yasaklansaydı, delirirlerdi veya -her gereksinimleri karşılandığı halde- sinekler gibi ölürlerdi ya da nihayet, bazıları can sıkıntısından, bazıları, bir an önce idam edilmeleri, ortadan kaldırılmaları veya "kaderlerini öyle veya böyle değiştirmek" için olmayacak canavarlıklar yapmaya kalkışırlardı. bir mahkum birkaç kapiğini ter dökerek veya bu kapikleri kazanmak için olmadık kurnazlıklar yapmaya karar vererek -bu arada çoğunlukla hırsızlık veya dolandırıcılık yaparak- onu kazanmışken bu parasını öylesine aptalca, çocukça bir tasasızlıkla harcaması, ilk bakışta öyle görünse bile, onun hiç de paraya değer vermediği anlamına gelmez. mahkumlar paraya çılgınca, ölesiye düşkündürler. eğlenirken onu kağıt parçaları gibi savurmaları ise, ona değer vermediklerinden değil, o anda parayı daha değer verdikleri bir şeye harcadıklarındandır. bir mahkum için paradan daha değerli olan ne midir? özgürlük veya özgürlük hayali. ayrıca mahkumlar hayale çok düşkündürler.
tolstoy: modern edebiyatta bundan daha iyi bir kitaba rastlamadım; bu söylediğime puşkin de dahildir. dostoyevski'ye, ona bayıldığımı söyleyin.
insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.belki bu insanlar (mahkumlar) hiç de duvarın dışındaki insanlara oranla o kadar kötü değillerdir.
her şeye alışabilen bir yaratıktır insan, bence onu en iyi tanımlayan özellik de budur.
manevi yoksunluk, bedensel her türlü ıstıraptan ağırdır. cezaevine düşen sıradan bir insan kendi dengi, belki daha üst düzey insanların arasına girer. kuşkusuz, çok şeyini yitirmiştir: yurdunu, ailesini, her şeyini; ama gene de bir çevresi vardır. ama eğitim görmüş, aydın biri yasalar gereği tek başına, sıradan insanların arasına cezaevine sokulunca onunkiyle karşılaştırılamayacak kadar çok şeyini yitirmektedir. içindeki her gereksinimi, her alışkanlığı bastırmak zorundadır. kendisi için yeterli olmayan ortama alışması, o havayı soluması gerekmektedir. sudan çıkarılıp kumsala atılmış bir balık gibidir. yasalara göre genelde herkes için aynı olan bir ceza onun için on kat daha ağır, ıstırap dolu bir cezaya dönüşür. olay, terk edilmeleri gereken yalnızca bedensel alışkanlıklar olsa bile, bir gerçektir bu.
insan yaradılışının ne denli bozulabileceğini anlamak zordur.
özgürlüğü kısıtlanmış bir insanın umutları özgür herhangi bir insanın umutlarından çok farklıdır. özgür bir insanın elbette umutları vardır (sözgelimi, kötü kaderinin değişeceğini, bir girişiminin sonuç vereceğini umut eder) ama yaşamaktadır, çalışmaktadır; gerçek yaşamın burgacında dönüp durur. ama bir mahkum için öyle değildir. tutalım ki yaşam burada da vardır. bir cezaevi, bir kürek mahkumu yaşamı. ama bir mahkum kim olursa olsun, buraya ne kadar bir süre için gönderilmiş olursa olsun, kaderinde, yaşamında iyi yönde herhangi bir değişikliğin olabileceğini içgüdüsel olarak kesinlikle hayal edemez, düşünemez.
aşk gaddarca bir şeydir.
en mükemmel bir insanın bile alışkanlık sonucu kabalaşabileceğine, rezilleşebileceğine inanıyorum. kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. bir canavar olur. ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır. böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır: öylesine çekicidir güç sahibi olmak. bu tür olaylara ilgisiz kalan bir topluma hastalık bulaştı demektir. sözün kısası, bir insanın bir başka insana işkence etmek hakkının olması toplumun bir hastalığıdır; toplumda insana özgü yeteneklerin kaybolduğunun, bir ülkenin yurttaşları olmak bilincinin yok olduğunun, toplumda çürümüşlüğün başladığının göstergesidir.
köpekler başka köpeklerin kendilerine boyun eğmelerinden hoşlanırlar.
hiçbir insan amaçsız, bir amaca yönelmeden yaşayamaz. bir amacı ve beklentisi olmayan insan genellikle bir canavara dönüşür.
hiçbir zaman çalışmayan, düzelemeyen, cezaevinde maydanlarda hizmet eden, dondurucu soğuklarda bütün gece koğuşun girişinde dikilen, binbaşının ayak sesi duyulduğunda hemen içeri haber veren, neredeyse bütün gece nöbet tutmak karşılığında ancak beş gümüş kapik alan, görevini aksattığında ise bunu bütün parasını kaybetmekle ve sırtına kırbaç yemekle ödeyen mahkumlardandı. bu tür insanların en önemli özelliği, kişiliklerini her yerde, her zaman, neredeyse herkesin karşısında yok etmek, toplum içinde ise yalnızca ikinci dereceden değil, üçüncü dereceden rol oynamaktır. onların doğalarında olan bir özelliktir bu.
robert louis jackson: dostoyevski'nin kitapları, her tür adiliğin en yüce duygularla birlikte insanın içinde bulunabileceğini kanıtlar.
insan komşularını soyut olarak ya da belli bir mesafeden sevebilir ancak. fakat insanın komşusunu gerçekten sevebilmesi neredeyse imkansızdır.
cezaevinde az da olsa para sahibi bir mahkum, hiç parası olmayan bir mahkuma oranla on kez daha az acı çekiyordu. mahkumların para sahibi olmaları yasaklansaydı, delirirlerdi veya -her gereksinimleri karşılandığı halde- sinekler gibi ölürlerdi ya da nihayet, bazıları can sıkıntısından, bazıları, bir an önce idam edilmeleri, ortadan kaldırılmaları veya "kaderlerini öyle veya böyle değiştirmek" için olmayacak canavarlıklar yapmaya kalkışırlardı. bir mahkum birkaç kapiğini ter dökerek veya bu kapikleri kazanmak için olmadık kurnazlıklar yapmaya karar vererek -bu arada çoğunlukla hırsızlık veya dolandırıcılık yaparak- onu kazanmışken bu parasını öylesine aptalca, çocukça bir tasasızlıkla harcaması, ilk bakışta öyle görünse bile, onun hiç de paraya değer vermediği anlamına gelmez. mahkumlar paraya çılgınca, ölesiye düşkündürler. eğlenirken onu kağıt parçaları gibi savurmaları ise, ona değer vermediklerinden değil, o anda parayı daha değer verdikleri bir şeye harcadıklarındandır. bir mahkum için paradan daha değerli olan ne midir? özgürlük veya özgürlük hayali. ayrıca mahkumlar hayale çok düşkündürler.
tolstoy: modern edebiyatta bundan daha iyi bir kitaba rastlamadım; bu söylediğime puşkin de dahildir. dostoyevski'ye, ona bayıldığımı söyleyin.
27.02.2010
uzun lafın kısası
cervantes: her şey satılır ve her şey satın alınır.
remarque: tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.
ivan illich: en iyi öğretmenler bile öğrencilerini okullaşmanın seremoni ve ritüelinin oluşturduğu gizli müfredattan koruyamazlar.
juli zeh: insan, oturduğu yerde değil, anlaşıldığı yerde evinde hisseder kendini.
polly toynbee: din iyi değildir, öldürür. insanların gerçekten ona inandığı yerde zehirleyici bir etkisi vardır. tanrı vergisi mutlak küstahlık ortaya çıktığında kan akar ve kadınlar zincire vurulur.
saint-exupery: sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.
peter atkins: hem entelektüel yönden dürüst davranıp hem de tanrılara inanabilmek mümkün değildir. tanrılara inanan birinin gerçek bir bilim adamı olması imkansızdır.
robert l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.
gabriel garcia marquez: londra kilise meclisinin yirmi yedi yasasının yirmi yedisinin de içine sıçayım.
pythagoras: en iyiyi seç; alışkanlıkla hem kolay hem de sevimli duruma gelecektir.
ahmet hamdi tanpınar: insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir; insan insanla konuşamaz.
rana dasgupta: kendimizi kandırmayalım; iğrenç bir dünyada yaşıyoruz, her şey yalan.
remarque: tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.
ivan illich: en iyi öğretmenler bile öğrencilerini okullaşmanın seremoni ve ritüelinin oluşturduğu gizli müfredattan koruyamazlar.
juli zeh: insan, oturduğu yerde değil, anlaşıldığı yerde evinde hisseder kendini.
polly toynbee: din iyi değildir, öldürür. insanların gerçekten ona inandığı yerde zehirleyici bir etkisi vardır. tanrı vergisi mutlak küstahlık ortaya çıktığında kan akar ve kadınlar zincire vurulur.
saint-exupery: sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.
peter atkins: hem entelektüel yönden dürüst davranıp hem de tanrılara inanabilmek mümkün değildir. tanrılara inanan birinin gerçek bir bilim adamı olması imkansızdır.
robert l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.
gabriel garcia marquez: londra kilise meclisinin yirmi yedi yasasının yirmi yedisinin de içine sıçayım.
pythagoras: en iyiyi seç; alışkanlıkla hem kolay hem de sevimli duruma gelecektir.
ahmet hamdi tanpınar: insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir; insan insanla konuşamaz.
rana dasgupta: kendimizi kandırmayalım; iğrenç bir dünyada yaşıyoruz, her şey yalan.
30.04.2009
uzun lafın kısası
adam fawer: tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı'ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.
michel henry: medya, dokunduğu her şeyi çürütür.
irvin yalom: saf, benimsemeye dayalı, karşılıklı, eşit bir ilişki, ruhu kurtaran bir şeydir ve şifa bulmak için elimizde tuttuğumuz en büyük kudrettir.
manuel scorza: korktuğumuz sürece hep köle olarak kalırız.
marquis de sade: inanç gerçek bir ruh hastalığıdır, ne kadar çabalarsak çabalayalım asla düzelmez; kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar bazılarına.
cevdet kudret: kazanç gökten inmez, bir başkasının kaybından kazanılır.
robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, cesaretimizi yitirmeden başarısız olmayı sürdürmektir.
stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.
a.l. kennedy: insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.
jean-claude carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.
elsa morante: insanın hayatta amacı anlamaktır. devrime doğrudan giden yol, anlamaktır.
viktor emil frankl: dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın.



