31.1.08

uzun lafın kısası

"umutsuzluğun dudağında hep bir gülümseme bulunur." (via giacomo leopardi)

"yatak yoksulun operasıdır." (italyan atasözü)

"geçici olan bulunmayınca, kalıcı olanla yetinmek zorunda kalırsınız." (via denis guedj)

"aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir." (via aslı erdoğan)

"veren insanın diz çökmesi ve ona verme olanağı sağlamış olduğu için alan insana teşekkür etmesi gerekir." (vivekananda)

"bir imparatorun karısı olmaktansa senin metresin olmayı yeğlerim." (via kürşat başar)

"bir suçsuz insan hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin, daha iyi." (ingiliz atasözü)

"dar kapıdan girin; zira yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir ve ondan girenler çoktur. hayata götüren kapı ise dar ve yol sıkışıktır ve onu bulanlar azdır." (matta)

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

"hiçbir insan dilinde, neden öldüğünü bilmeyen kobayları teselli edecek bir sözcük yoktur." (hiroşima'dan sağ kurtulmuş biri)

"korku, kuşlar yüzünden ekin ekmemektir." (doğu atasözü)

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü göklerin egemenliği onlarındır." (incil)

"vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece." (bir tibet metninden)

"büyük sahtekarlıklar büyük olanaklara ihtiyaç duyar ve bunlara sadece devlet sahiptir. her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder." (sorti/monaldi)

"dışarıda arama; gerçek, insanın içindedir." (latin deyişi)

30.1.08

siyaset

george sand

ailelerin içine sohbet konusu olarak siyaseti sokmak büyük bir ihtiyatsızlıktır. bugün hâlâ huzur dolu anlar yaşayabilenlere hiçbir gazeteye abone olmamalarını, bütçeyle ilgili en küçük bir makaleyi okumamalarını, bir vaha gibi kendi topraklarının derinliklerine çekilmelerini ve kendileriyle toplumun kalanı arasına aşılmaz bir sınır çizmelerini öneririm. çünkü tartışmalarımızın gürültüsünün evlerine kadar ulaşmasına izin verirlerse, birliklerinden ve huzurlarından olurlar. görüş ayrılıklarının yakınlar arasında nasıl bir sertlik ve gizli düşmanlığa neden olacağı tahmin bile edilmez. oysa bunlar çoğunlukla karakterle ilgili eksikliklere saldırmak üzere, zeka ve yürekteki kötülüğün kullanılması için fırsat oluşturur.

29.1.08

şiirler

ahmet haşim



[karanfil]

yarin dudağından getirilmiş
bir katre alevdir bu karanfil
ruhum acısından bunu bildi

düştükçe vurulmuş gibi, yer yer
kızgın kokusundan kelebekler
gönlüm ona pervane kesildi

[sonbahar]

bir taraf bahçe, bir tarafta dere
gel uzan sevgilim, benimle yere
suyu yakuta döndüren bu hazan,
bizi garkeyliyor düşüncelere

[orman]

su değil, mevsimin havası akan
duyduğun yaprağın, dalın sesidir
suda yıldızların parıltısıdır
bu karanlıkta bazı bazı çakan

[yarı yol]

nasıl istersen öyle dinle, bakın
dalların zirvesindeyiz ancak
yarı yoldan ziyade yerden uzak
yarı yoldan ziyade maha yakın

[havuz]

akşam yine toplandı derinde

canan gülüyor eski yerinde
canan ki gündüzleri gelmez
akşam görünür havz üzerinde

mehtab kemer taze belinde
üstünde sema gizli bir örtü
yıldızlar onun güldür elinde

[parıltı]

ateş gibi bir nehr akıyordu
ruhumla o ruhun arasından
bahsetti derinden ona halim
aşkın bu unulmaz yarasından

vurdukça bu nehrin ona aksi
kaçtım o bakıştan, o dudaktan
baktım ona sessizce uzaktan
vurdukça bu aşkın ona aksi

28.1.08

anlatamıyorum

orhan veli kanık



ağlasam sesimi duyar mısınız
mısralarımda
dokunabilir misiniz
gözyaşlarıma, ellerinizle

bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
bu derde düşmeden önce

bir yer var, biliyorum
her şeyi söylemek mümkün
epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
anlatamıyorum

27.1.08

kasaba

ihsan oktay anar

kendini gerçekleştirmenin en kolay ve en akıllıca yolu başkalarını korkutup boyun eğdirmek olduğu için, insanların kusurlarını araştırıp bularak onları ayıplama fırsatına erişmek, bu kuvvetli tehdit kozunu bir kez ele geçirdikten sonra cemaatten atılma korkusunu başkalarına yaşatmak, kasaba hayatının belki de en temel kuralıdır. öyle ki, bu hayatta güçlü olmanın bir yolu da, insanların günahları ve kabahatleri hakkında bilgi biriktirmektir. yükselmek çok zordur ama diğerleri karalanabilir, yerin dibine batırılabilirler. başkalarının mahrem hayatlarını gözetleme, dedikodu ve tecessüs, ayıplanma korkusunu yaşayanların kendi çektiklerini, belki de başka herkese yaşatma ve böylece kaderlerini paylaşıp sıkıntılarını hafifletme eğilimlerinin bir sonucu olmalı. fiskos ve dedikodu her iki cins eşit rağbet gösterse de, teferruatı erkeklerden daha iyi sezecek kadar ince düşünceli oldukları için, kadınlar tarafından daha büyük bir başarıyla yürütülür.

26.1.08

profil

federico garcia lorca



yürek
bu istek çeşmesi
yitiyor

gün oturan bir hayalettir.

bütün geceleri sevmek için tek bir günü iyi anla

hangi ay toplayacak
senin kireçli, zakkumlu acını

çığlık
bir selvi gölgesi bırakıyor rüzgarda

kız karalar giyinmiş
düşünüyor, dünya ne kadar küçük
ve yürek ne kadar geniş

ne sen, ne ben nasıl olsa
hazır değiliz karşılaşmaya

ölüm
başında solmuş portakal çiçekleri
bir yoldan gidiyor

günlüğün
beyaz dumanı üstünde
köstebeğe benzer bir şeyleri var elin
ve kararsız bir kelebeğe benzer

gece yürümeyi sevmiyorum
gece uyumak içindir

sular yatağını yitirsin istiyorum
rüzgar koyaklarını yitirsin

yosunlu kanatları vardır ölülerin
iki sülündür kulelerden uçan
temiz ve bulutlu rüzgarlar
ve gün bir oğlandır sustukça yaralanan

en küçücük bir el bile
kıramaz suyun kapısını

ne kadar uzağım senden
seninleyken
ne kadar yakınım ana
sen gittiğin zaman

aşk, taşa kazılmış belirsiz bir yüzdü
unutuş, bir monokl üstünde üç damla mürekkep
bitkilerin yaprakları, özleri bulutlarda
çiçeksiz bir sap çölü

boştur aramak yolda, gecenin
yolculuğunu unuttuğu girintiyi
pusuda beklemek, paçavrasız
kabuksuz, ağıtsız bir sessizliği
örümceğin minicik şöleni bile çünkü
bütün göğün dengesini bozmaya yeter

ırmaksı bir çıplaklığı arıyordun sen
tekerleği yosuna bağlayacak boğayla düşü
acının atasını, akçiçeğini ölümümün
gizli ekvatorunun yalımlarında inleyen

yaşamaktan uzak durulabilecek kıyıları var göğün
ve birtakım gövdeler kendini yenilememeli şafakta

ölü tuzlalar boyunca
unuttum seni sevdiğim
kim dilerse bir yürek
unutuşumu istesin benden

25.1.08

tarih

julian barnes

tarih, olan biten değildir. tarih sadece, tarihçilerin bize anlattıkları şeydir. onun bir modeli, bir planı, bir yönü, bir gelişmesi vardır, demokrasiye doğru bir yürüyüştür; bir duvar halısıdır, olayların akışıdır, bağlantılı ve açıklanabilir karmaşık bir anlatıdır. bir iyi öykü bir diğerine götürür. önceleri, gizliden gizliye ve amatörce birtakım tanrısal işlere soyunan krallar ve başpiskoposlar vardı, sonra fikirlerin yürüyüşü ve kitlesel hareketler ortaya çıktı, daha sonra çok daha büyük şeyleri ifade eden küçük yerel olaylar başgösterdi; ama her zaman bağlantılar, ilerleme, anlam söz konusuydu, bu şuna yol açtı, şu bundan kaynaklandı gibi. ve bizler, tarihin okurları, tarihten ıstırap çekmiş olanlar, umutlu sonuçlara varmak için, ileriye giden yolu görmek için onun modelini dikkatle inceliyoruz. tarihe bir dizi salon resmi, hayal gücümüz sayesinde yeniden hayat verebileceğimiz kişilerin konuşma diyalogları gibi tutunuyoruz; oysa tarih her zaman, deve kılı fırça yerine bir badanacının rulosuyla sürülmüş bir multimedya kolajına benziyor.

dünya tarihi mi? sadece karanlıkta yankılanan sesler; sadece birkaç yüzyıl tutuşup sonra sönen görüntüler; bazen birbirlerine karışır görünen öyküler, eski öyküler, tuhaf bağlantılar ve ilgisiz bağıntılardan ibaret. burada, şimdiki zamanın hastane yatağında (bugünlerde çarşaflar ne kadar da temiz) yatıyoruz ve günlük haberler serumla kolumuza damla damla akıtılıyor. niçin burada olduğumuzu ya da burada ne kadar zaman kalmak zorunda olduğumuzu pek bilmesek de kim olduğumuzu bildiğimizi düşünüyoruz. sargılarımızın içinde ve belirsizlikler içinde tasalanır ve çırpınırken -yoksa biz gönüllü hastalar mıyız- öyküler uyduruyoruz? bilmediğimiz ya da kabul edemeyeceğimiz gerçekleri örtbas etmek için öyküler uyduruyoruz; birkaç gerçeği alıyor ve onların etrafında yeni bir öykü yaratıyoruz. duyduğumuz panik ve acı ancak avutucu öyküler uydurmakla hafifliyor; buna tarih diyoruz.

tarih lehine söyleyebileceğim tek bir şey var. tarih bazı şeyleri bulma konusunda son derece ustadır. biz onları örtbas etmeye çalışırız; ama tarih peşimizi bırakmaz. zaman onun tarafındadır, zaman ve bilim. biz ilk düşüncelerimizin üstünü ne denli şiddetle örtersek örtelim, tarih onları okumanın bir yolunu bulur. bizler kurbanlarımızı (boğulan prensler, radyasyona maruz kalan ren geyikleri) gizlice gömeriz; ama tarih onlara yaptıklarımızı ortaya çıkarır. titanic'i mürekkep balığının mürekkebi kadar kapkaranlık derinliklerde sonsuza dek kaybettiğimizi düşünüyorduk; ama onu bulup çıkardılar. medusa'nın enkazını çok kısa bir zaman önce moritanya açıklarında buldular. hazine umudu yoktu, bunu biliyorlardı; 175 yıl kadar sonra tek buldukları şey fırkateynin gövdesinden birkaç bakır çiviyle iki top oldu. ama yine de gidip buldular.

24.1.08

soğuk füzyon

david b. resnik

farklı ülkelerden çok sayıda medya mensubu, 23 mart 1989'da bir basın konferansı düzenleyen ve birer elektrokimyacı olan utah üniversitesi kimya bölümü başkanı stanley pons ve southampton üniversitesi profesörü martin fleischmann hakkında tüm dünyada yankılar uyandıran bir haber yayımladılar. bu haberde, adı geçen iki kişinin oda sıcaklığında soğuk füzyon olayını gerçekleştirmeyi başardıkları açıklanıyordu. iddialara göre bu bilim adamları lise öğrencilerinin dahi kullanabileceği basit araçlarla soğuk füzyonu gerçekleştirebilmişlerdi. basın bültenleri detaylara yer vermiyor, bu deneylerin tekrar nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda hiçbir teknik bilgi içermiyordu. füzyonla ilgilenen bilim adamlarının ve fizikçilerin çoğu pons ve fleischmann'ın iddialarına şüpheyle baktılar; fakat medya o kadar şüpheci davranmadı. gazeteciler harika keşfi kucakladılar; ancak soğuk füzyon haberleri pek çok beklentiyi de beraberinde getirdi.

güçlü deneylerle desteklenen standart nükleer füzyon teorilerine göre, füzyon ancak çok yüksek basınç ve sıcaklıklarda gerçekleşir; bu koşulların gerçekleşebildiği yerler ise genellikle yıldızlardır. bu olağanüstü koşulları laboratuvar ortamında gerçekleştirmeyi hedefleyen geleneksel "sıcak" füzyon araştırması son 10 yılda yavaş fakat istikrarlı bir gelişme gösterdiyse de, sıcak füzyon teknolojilerinin 21. yüzyıldan önce kullanılabilir duruma gelmesi mümkün görünmüyor. pons ve fleischmann'ın deneyi çok sağlam dayanakları olduğu varsayılan füzyon teorisiyle çelişiyordu; çünkü füzyonun normal sıcaklık ve basınçlarda gerçekleşebileceğini iddia ediyorlardı.

deney, ağır su (d2o)'daki lityumdeuteroksit (liod) solüsyonunda bulunan iki palladyum elektroduyla yapılıyordu. pons ve fleischmann, iki elektron arasından bir elektrik akımı geçtiğinde, bu akımın ağır suyu deuterium gazına (d2) ve oksijen gazına (o2) ayrıştırdığını, ayrıca büyük miktarda deuteriumu (d) negatif yüklü bir elektroda (katot) doğru ittiğini iddia ediyordu. katodun benzersiz yapısının deuterium atomlarının sıkıca bir araya gelerek tritiumla (t) kaynaşmasına olanak verdiğini ve bu işlemin sonunda ortaya ısı ve nötronlar çıktığını söylüyorlardı. pons ve fleischmann deneyde, sıradan kimyasal araçlarla üretilemeyecek çok yüksek bir ısının ortaya çıktığını, ayrıca az miktarda tritium ve nötron da gözlemlediklerini ifade ettiler.

bu tuhaf deneyler hakkında bilgi edinir edinmez, dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuvarlar bu deneyleri tekrarlama girişiminde bulundular. pek çok laboratuvar pons ve fleischmann'ınkileriyle çelişen sonuçlar elde etti; bazılarıın sonuçları soğuk füzyonu destekliyor, bazıları ise soğuk füzyon lehindeveya aleyhinde kesin bir sonuç belirtmiyordu. pek çok bilim adamı deneyi anlamakta bile zorluk çektiler; çünkü pons ve fleischmann deneyin detaylarını yeterince açıklamamıştı. çelişkili sonuçlar veren veya sonuçsuz deneylerle geçen birkaç yılın ardından, füzyonla ilgilenen çoğu bilim adamı, pons ve fleischmann'ın araştırmasının dikkatsizlikten ileri gelen hatalarla dolu olduğunu, özensizce gerçekleştirildiğini ve bu iki bilim adamının deneyin doğruluğuna şiddetle inanmak istedikleri için kendi kendilerini kandırdıklarını iddia etti. pons ve fleischmann füzyon gerçekleştirdiklerine inanmışlardı ama belki de gerçekleştirdikleri olay sadece sıradan bir elektrokimyasal tepkimelerin yanlış yorumlanması veya yanlış anlaşılmasından ibaretti.

eğer pons ve fleischmann deneylerini detaylarıyla anlatmış olsalardı, gerçekten bir soğuk füzyondan mı söz edilip edilmediğini anlayabilirdik. iki bilim adamının da açık davranmamaları mali çıkarları açısından gerekliydi: eğer başkaları da deneyleri tekrarlayabilselerdi, o zaman bu iki şahıs -ve tabi utah üniversitesi- soğuk füzyon için patent alma şanslarını kaybedeceklerdi. soğuk füzyon yeni bir güç kaynağı olduğu için, başarılı olursa, patenti alanları zengin edecekti. fakat, bir icat mükemmel duruma getirilmeden veya nasıl çalıştığı tam olarak anlatılmadan, sahibine patent alma hakkı verilemez.

para, başka yönlerden de bu olayda hayli önemli role sahipti. birinci konu şu: basın konferansının öncesinde ve sonrasında, pons ve fleischmann'ın çalışmasına bir sır perdesi inmişti. bu iki bilim adamı diğer füzyon araştırmacılarından kendilerini soyutladılar. soğuk füzyon üzerine uzmanların görüşlerini almadan, buluşlarını halka açıkladılar. utah üniversitesi'nden olmayan pek çok fizikçi, basın açıklamasından önce araştırmadan haberdar bile değildi. pons, fleischmann ve diğer utah üniversitesi görevlileri, araştırmanın patentini alabilmek için gizliliği gerekli gördüler. ikincisi, pons ve fleischmann sonuçlarını bilimsel bir toplantıda açıklamak yerine, bir basın konferansında ortaya koymayı tercih ettiler; çünkü patenti garantilemek ve saygınlık kazanmak onlar için her şeyden önemliydi. halka yapılan açıklama, bilimsel eleştirinin önüne geçti ve araştırmanın diğer bilim adamları tarafından dikkatlice incelenmeden kamuoyuna aktarılmasına neden oldu.

olay pek çok etik soruyu da beraberinde getiriyor. pons ve fleischmann sonuçlarını bir basın konferansı yoluyla mı açıklamalıydılar? diğer bilim adamlarıyla daha yakın bir ilişki içinde mi çalışmalıydılar? deneyleri için daha detaylı bir açıklama mı getirmeliydiler? pons ve fleischmann -ve utah üniversitesi'ndeki diğer görevliler- para ve prestij yerine özene ve gerçeğe mi önem vermeliydiler? soğuk füzyon kendini kandırmadan ibaret sahte bir olay mıydı ve daha iyi bir araştırma gerektiriyor muydu? bu araştırmadaki dikkatsizlik, bilimsel ihmalle aynı şey miydi?

23.1.08

junk

william s. burroughs

hastalıktan 45 yaşımda, sakin ve aklım başımda ve hastalığı atlatan herkeste görüldüğü üzere bozuk karaciğer ve ödünç alınmış bir bedendeymiş görüntüsü taşımak dışında gayet sağlıklı uyandım.. hastalıktan kurtulanların çoğu hezeyanları ayrıntısıyla hatırlamaz. görünüşe göre, hastalık ve hezeyan konusunda ayrıntılı notlar tutmuştum. bugün "çıplak şölen" adı altında yayımlanmış bu notları yazdığıma dair kesin anılara sahip değilim. başlığı jack kerouac önermişti. kısa süre önce iyileşene kadar anlamını kavrayamamıştım. başlık, tümüyle kelimelerin dediği şey: çıplak şölen. çatalın ucundakini herkesin gördüğü donakalmış bir an.

hastalık dediğim, uyuşturucu bağımlılığı; 15 yıl boyunca bağımlıydım. bağımlı derken junk (afyon ve/veya demerol'den palfium'a kadar tüm sentetikler dahil türevlerine verilen genel ad) bağımlılığını kastediyorum. junk'ı birçok şekliyle kullandım: morfin, eroin, dilaudid, eukodal, pantopon, diocodid, diosane, afyon, demerol, dolophine, palfium.. junk'ı tüttürdüm, yedim, burnuma çektim, damara -deri altına- kasa zerk ettim, rektal fitillerle aldım. iğnenin önemi yoktur. ister burnunuza çekin, ister yiyin, ister kıçınıza sokun, sonuç aynıdır: bağımlılık. uyuşturucu bağımlılığından bahsederken keyif, marihuana ve herhangi bir haşhaş preparatını, meskalini, banisteriopsis caapi'yi, lsd6'yı, kutsal mantarları ya da halüsinojen (sanrı yaratan) grubundaki diğer uyuşturucuları kastetmiyorum. halüsinojen kullanımının bedensel bağımlılığa yol açtığını gösteren bir kanıt yoktur. bu uyuşturucuların yaptığı, junk'ın yaptığının fizyolojik açıdan zıddıdır. bu iki uyuşturucu sınıfının karıştırılması abd ve diğer narkotik bölümlerinin abartılı heyecanından kaynaklanmaktadır.

15 yıllık bağımlılığım boyunca junk virüsünün nasıl iş gördüğünü tam anlamıyla gördüm. her katının bir altındakini yediği junk piramidini (junk kaymak tabakasının her daim şişko, sokaktaki bağımlının daima zayıf olması tesadüf değildir) ta tepesine veya dünya halklarından beslenen bir sürü junk piramidi bulunduğundan tepelerine kadar gördüm. bu piramitlerin hepsi tekelciliğin temel ilkeleri üstüne inşa edilmiştir:

1. asla karşılıksız bir şey verme.
2. asla vermen gerekenden fazla verme (alıcıyı daima aç yakala ve daima beklet)
3. alabiliyorsan daima her şeyi geri al.

satıcı daima hepsini geri alır. bağımlı, insan kılığında kalabilmek, maymunu savuşturmak için gittikçe daha fazla junk gereksinir.

junk, tekel ve mülkiyetin "kalıbıdır". junk bacakları junk'a atılmak için junk tahtasının ucuna sürüklerken bağımlı öylece bakar. junk niceldir ve tamı tamına ölçülebilir. ne kadar junk kullanırsanız o kadar azına sahip olursunuz ve sahip oldukça daha fazla kullanırsınız. halüsinojen uyuşturucuların hepsi, kullananları tarafından kutsal bilinir -peyote kültleri, banisteriopsi kültleri, haşhaş kültleri ve mantar kültleri vardır.. "meksika'nın kutsal mantarları insana tanrı'yı gösterir."- ama bugüne dek junk kutsaldır diyen çıkmamıştır. afyon kültü diye bir şey yoktur. afyon, para gibi nicel ve dinsizdir. bir keresinde hindistan'da bağımlılık yapmayan iyicil bir junk bulunduğundan bahsedildiğini duymuştum. adına soma deniyordu ve hoş bir mavi dalgayla resmediliyordu. eğer bu soma var olsaydı satıcı derhal şişeleyip tekeli altına alır ve satar ve bildik junk'a dönüştürürdü.

junk ideal üründür; metaların metasıdır. pazarlama gerektirmez. müşteri lağımlardan sürünerek gelecek ve satın almak için yalvaracaktır. junk satıcısı ürününü müşteriye satmaz, müşterisini ürüne satar. ürününü geliştirmek veya sadeleştirmekle uğraşmaz. müşteriyi bozar ve basitleştirir. yanında çalışanlara maaş vermez, junk verir.

junk, "kötü" virüsün temel formülüne dayanır: gereksinimin matematiği. "kötülüğün" yüzü daima topyekün gereksinimin yüzüdür. uyuşturucu bağımlısı, uyuşturucuya topyekün muhtaç kişidir. belli bir frekansın ötesine geçildiğinde gereksinim kesinlikle sınır tanımaz, kontrole gelmez. topyekün gereksinimin sözü şudur: "siz olsanız, yapmaz mıydınız?" evet, yaparsınız. yalan söyler, aldatır, arkadaşlarınız satar, çalar, topyekün gereksiniminizi tatmin için her şeyi yaparsınız. çünkü topyekün hastalık, topyekün ele geçirilme durumundasınızdır ve başka türlü hareket edecek konumda değilsinizdir. uyuşturucu bağımlıları, eylemlerinden başkasını yapamayacak durumdaki hasta insanlardır. kuduz bir köpeğin ısırmaktan başka seçeneği yoktur. tepeden bakan, ben yaparım diyen bir havaya bürünmek, eğer amacınız junk virüsünü devrede tutmak değilse hiçbir amaca hizmet etmez. ve junk büyük bir sanayidir. meksika'daki aftosa kurulu'nda görevli bir amerikalıyla konuşmuştum. ayda altı yüz artı masraflar hesabı çalışıyordu.

"salgın ne kadar sürecek?" diye sormuştum.

"sürdürebildiğimiz kadar" demişti hülyalı bakışlarla. "ve evet, belki aftosa, güney amerika'ya da sıçrayacak.."

birbirine dizisel ilişkiyle bağlı bir sayılar piramidini değiştirmek veya yok etmek istediğinize en alttaki sayıları değiştirir veya silersiniz. junk piramidini yok etmek istersek, piramidin tabanından, sokaktaki bağımlıdan başlamamız ve hepsinin yeri kolayca dolacak kaymak tabakayla uğraşmaktan vazgeçmemiz gerekecektir. yaşamak için junk'a muhtaç "sokaktaki bağımlı", junk denkleminde yeri doldurulamayacak tek ögedir. alacak bağımlı kalmaması, junk trafiğinin sonu demektir. junk gereksinimi var oldukça karşılayacak birileri mutlaka çıkacaktır.

bağımlılar tedavi edilebilir veya karantina altına alınabilir, yani tifo taşıyıcıları gibi asgari gözetim altında tutulup bir miktar morfin kullandırılabilir. bunlar gerçekleştiğinde dünyadaki junk piramitleri çökecektir. bildiğim kadarıyla junk sorununa bu çözüm sadece ingiltere'de uygulanıyor. karantina altında bağımlı kalmadığı ve junk harici ilkelerle iş gören ağzı kesicilerin keşfedildiği gelecek nesillerden birinde junk virüsü, çiçek hastalığı gibi geçmişte kalacak, tıbbi antika sınıfına girecektir.

junk'ı geçmişe gömecek bir aşı var. söz konusu aşı, ismini ve otuz yıllık tedavi çalışmalarını kapsayan kitabından altını kullanma izni henüz almadığım için zikretmeyeceğim bir ingiliz doktorun keşfettiği apomorfin tedavisi'dir. apomorfin bileşiği, morfinin hidroklorik asitle kaynatılmasından elde edilmektedir. bağımlıların tedavisinde kullanılmasından çok önce keşfedilmiştir. herhangi narkotik veya ağrı kesici özelliği bulunmayan apomorfin, kusturuculuğu nedeniyle yıllar boyunca sadece zehirlenme vakalarında kullanılmıştır. apomorfin, doğrudan arka beyindeki kusma merkezine etki etmektedir.

bu aşıyı junk kuyruğunun en sonunda buldum. tanca'nın yerli mahallesi'nde tek göz bir odada yaşıyordum. bir yıl boyunca ne yıkanmış ne de son safhada bağımlılığın gri etine saat başı iğne saplama dışında üstümdekileri çıkarmıştım. yaşadığım odayı asla temizlemiyor, tozunu bile almıyordum. boş ampul kutuları ve çöpler tavana yükseliyordu. parasını ödemediğim için elektrik ve su uzun süre önce kesilmişti. hiç ama hiçbir şey yapmıyordum. ayakkabımın burnuna gözlerimi ayırmadan sekiz saat bakabilirdim. sadece junk kum saatim boşaldığında harekete geçiyordum. bir arkadaşım ziyarete gelirse -ki ziyaret edilecek birisi veya bir şey kalmadığından nadiren geliyorlardı- görüş alanıma girişine aldırmadan öylece oturuyor- her daim gri ve boş bir perde inerdi- ve çıkıp gittiğinde de aldırmıyordum. oracıkta ölüverse ayakkabılarımın burunlarını seyrederek ceplerini karıştırmaya kalkacağım anı beklerdim. siz olsanız, yapmaz mıydınız? çünkü asla tamam, bu kadar yeter diyecek ölçüde junk almadım. kimse alamaz. günde iki gram morfin kullanırsın, gene yetmez. ve eczane kapısında uzun süre beklersin. gecikme, junk sanayisinde kuraldır. satıcı asla zamanında gelmez. kazara değildir bu. junk dünyasında tesadüfe yer yoktur. bağımlıya, junk payını almadığında başına nelerin geleceği defalarca öğretilir. ya paranı ya canını.. ve birden bağımlılığım sıçrama yapmıştı: günde dört gram, altı gram.. ve hala yetmiyordu. ve param kalmamıştı.

elimdeki son çeke baktım ve son çekim olduğunu kavradım. londra'ya kalkan ilk uçağa atladım.

doktor bana apomorfinin, metabolizmayı düzenlemek ve bağımlılıkla ilgili enzim sisteminin dört ila beş gün içinde mahvını sağlayacak şekilde kan dolaşımını normalleştirmek üzere arka-beyine etki ettiğini açıkladı. arka-beyin düzene girdikten sonra apomorfin kesilebilirmiş ve bir daha sadece yeniden başlama durumlarında kullanılırmış. (kimse uçmak için apomorfin çekmezmiş. apomorfin kaynaklı bağımlılık vakası hiç görülmemişmiş). tedaviyi kabul ettim ve bir bakımevine yattım. ilk yirmi dört saat boyunca kelimenin tam anlamıyla delirdim ve çekilme krizine giren birçok bağımlı gibi paranoyaya düştüm. bu hezeyan dönemi yirmi dörder saatlik apomorfin tedavileriyle ortadan kaldırıldı. doktor bana tuttuğu kayıtları gösterdi. bacak ve mide krampları ve yüksek ateş gibi ağır belirtilerin ile kişisel-özel belirtim soğuk yanma'nın (bütün bedenin kurdeşen dökmesi ve mentolle ovulmak gibi bir duygu) yokluğundan sorumlu sayılamayacak kadar az miktarda morfin vermişlerdi. her bağımlının kendisine özel ve her türlü kontrolü yok eden bir semptomu vardır. çekilme krizi denklemimde eksik bir etmen vardı ve bu apomorfinden başkası olamazdı.

apomorfin tedavisinin gerçekten işe yaradığını gördüm. sekiz gün sonunda bakımevinden çıktığımda normal yemek yiyebiliyor ve uyuyabiliyordum. tam iki yıl boyunca hiç junk kullanmadım. çeşitli ağrı ve hastalıklar yüzünden birkaç aylığına hastalık nüksetti. bir kez girdiğim tedavi, bu satırlara kadar beni junk'tan uzak tuttu.

apomorfin tedavisi nitel açıdan diğer tedavi yöntemlerinden farklı.. hepsini denedim. kısa vadede azaltma, yavaş azaltma, kortizon, antihistaminikler, sakinleştiriciler, uyku tedavileri, tolserol, reserpin.. bu tedavilerin hiçbiri ilk nüksetme fırsatından sonrasını göremedi. apomorfin tedavisine kadar metabolizmasal anlamda tamamen iyileşmediğimi kesinlikle söyleyebilirim. lexington narkotik hastanesi'nin ezici çokluktaki nüksetme raporları birçok doktorun bağımlılığı tedavi edilemez görmesine yol açmıştır. lexington'da dolophine azaltma tedavisi uygulanmaktadır ve bildiğim kadarıyla bugüne dek apomorfin hiç denenmemiştir. işin aslı, söz konusu yöntem neredeyse tümüyle görmezden gelinmektedir. apomorfin formülünün çeşitlemeleriyle veya sentetiklerle hiçbir araştırma yapılmamaktadır. oysa apomorfinden elli kat güçlü maddelerin geliştirilebileceğine ve kusma yan etkisinin ortadan kaldırılabileceğine kuşku yoktur.

apomorfin, işini gördükten sonra hemen uygulaması kesilebilecek bir metabolizmasal ve psişik düzenleyicidir. bugün dünya sakinleştirici ve enerji vericilerle doludur ama bu eşsiz düzenleyiciye kimse dikkat etmemektedir. büyük ilaç firmalarınca bu konuda hiçbir araştırma yapılmamaktadır. apomorfin çeşitlemeleri ve sentezlenmesinin bağımlılık sorununun çok ötesine giden yeni bir tıp alanı açacağına inanıyorum.

çiçek aşısına bolca bağırıp çağıran bir grup aşı-karşıtı muhalefet etmişti. junk virüsüne yapılacak saldırıya konuyla ilgililer ve dengesiz birtakım kişilerden protesto çığlıkları yükseleceğine kuşku yoktur. junk büyük bir sanayidir; saplantılısı, kuş beyinlisi, yararlananı ve ajanı her zaman olacaktır. bu kişilerin elzem aşılama ve karantina çalışmalarına müdahale etmesine izin verilmemelidir. junk virüsü bugün dünyanın bir numaralı sağlık sorunudur.

"çıplak şölen" bu sağlık sorununa eğilmektedir ve bu yüzden hoyratlığı, gaddarlığı, müstehcenliği ve tiksindiriciliği metazoridir. hastalık, zayıf midelere fazla gelecek iğrenç ayrıntılara sahiptir.

pornografik denebilecek bazı pasajlar, jonathan swift'in "mütevazı bir öneri"si tarzında idam cezası'na karşı yazılmıştır. bu bölümlerin amacı idam cezasının çirkin, barbarca ve tiksindirici bir tarihsel yanılgı olduğunu göstermektir. çünkü şölen daima çıplaktır. uygar ülkeler druidlerin asma ayinleri'ne geri dönmek veya azteklerle kan içip tanrılarını insan kurban ederek beslemek istiyorsa, o zaman varsınlar gerçekte neyi yiyip içtiklerini görsünler. gazete kağıdından kaşığın ucunda duranı anlasınlar.

"çıplak şölen"in devamını yazdım sayılır. junk virüsünün ötesinde gereksinimin matematiği'nin matematiksel bir uzantısı.. birçok bağımlılık çeşidi bulunduğundan zannımca hepsi birtakım temel yasalara itaat etmektedir. heisenberg'in sözleriyle: "mümkün evrenlerin en iyisi belki bu değildir ama en basiti olduğunun ortaya çıkması çok mümkündür." insan görebilse.

22.1.08

kireçli bahçe

enid bagnold

benim dinim bana aittir.

otoritenin sırrı nedir bilir misiniz? muamele tarzını sık sık değiştirmeli. izah edilemez bir şey bu. gök gürlemesi, şimşek, sonra da birdenbire güneş.

akıl genellikle bir nesil atlar.

hayattan çok fazla pay alanların adları kalmaz.

yabani otlar da kolay büyür.

bir hayatı yok edemeyeceğim için hapse girmiştim; fakat çıkmadan önce bir muhafızı öldürebilirdim.

ölüm, tanrıların karga avına çıkmalarına benzer. insan dünya bahçesinde kendinden emin dolaşırken dan dan ateş ederler, bakarsın bunlardan bir tanesi de bana isabet edebilir.

çocuk sahibi olmak insanı her zaman anne yapmıyor.

toprak kendisinde olmayan şeyi vermez.

adaletin bulduğu hakikat, hakikatin kendisi değildir.

insanın zevki her sabah yeniden doğar.

büyükannem ilan vermeyi çok sever. daha doğrusu ilandan elde edeceği şeyi sever. bu, denizi taramaya benzer, diyor. ağın içine çok şey gelirmiş. ona göre insan hayattan asıl tesadüfle çok şey elde edermiş.

referans istemek, insanın kendi kanaatine güvenmemesi demektir.

yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok. o her şeyi öğretir.

kardeşi olmayan bir çocuk, asla çocuk sayılmaz.

prensip sahibi adamların güvenilemeyecek bir tarafları oluyor. bir insanı hararetle tutmaları gerekirken.. taraf tutmayıp sessizce oturuyorlar.

21.1.08

mad men

insanlar düşlerini gerçekleştirmek için bir şeyler satın alırlar.

bazen en iyisi bir şey yapmayıp sadece beklemektir.

antika bir sandalyeye uzun uzun bakarsan düğmeleri ilginç gelir. 

hayatınızda bir noktaya geldiğinizde, eğer şanslıysanız neredeyse istediğiniz her şeye sahip oluyorsunuz. her şeye değil ama, yeterince şeye.

balzac: en kötü korkularımızın kaynağı, olmasını beklediğimiz şeylerdir.

bazı şeylerin doğru olması mümkündür. bazıları muhtemelen doğrudur. bazıları eskiden doğruydu. bazıları ise ileride doğru olacak. bazı şeyler bu gezegende doğru; ama diğerlerinde olmayabilir. gerçeği yalnızca farkındalık yaratır. ve yalnızca gerçek olan rüyaya dönüşebilir. ve yalnızca bir rüyadan ışığa uyanabilirsiniz.

içten gelen bir güzellik çıktığında karşınıza, derin duygular uyandırır. çünkü bir arzu yaratır. doğası gereği, elde edilemez bir şeydir o.

bir müşteriyle çalışmak evlilik gibidir. bazen yanlış nedenlerle başlar. en nihayetinde bir gün elinde patlar.

bazen insanlar istediklerini elde edince, amaçlarının ne kadar sınırlı olduğunu fark ediveriyor.

20.1.08

küçük ağa

tarık buğra

haksız kuvvet kullandı mı, haklıya da kuvvet farz olur.

hayat can kaygısıyla köpekleşmeye değmez.

hayatı asıl harpten sağ çıkanlar kaybediyor.

kabul etmek, her zaman doğru bulmak değildir.

evliya çelebi: gün akşamlıdır devletlim; dün doğduk, bugün ölürüz.

yatağa geçip bir suya bırakılıvermiş gibi uykuya kaydığı zaman..

iyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu, mağara devri, taş devri hortluyor.

19.1.08

rambo

douglas kellner / michael ryan

rambo'da yenilmez bir ölüm makinesi olarak resmedilen eski bir vietnam askeri savaş esirlerini kurtarmak üzere görevlendirilir. kahramanca çabalar ve sayısız rus ve vietnamlının ölümüne yol açan ilkel şiddet gösterilerinin sonunda görev başarıyla tamamlanır. rambo bir dizi muhafazakar ön yargıya hizmet eder. birincisi, uzakdoğulu komünistler aşağılık varlıklar olarak çizilirler. ikincisi, tarihin yorumlanış biçimi amerika'nın vietnamlılara karşı gerçekleştirdiği vahşeti haklı göstermeyi amaçlar. ve son olarak, özgürlük için savaştığı öne sürülen amerikalılardır, vietnamlılar değil. filmin genel anlamı, yitirilmiş vietnam savaşı'nın nikaragua'da zafere döndürülebileceği güvencesini verme çabasında yatar. muhafazakarların savaşı eleştiren liberallere karşı tutumunu belirleyen başlıca unsur olan ihanet teması (reagan'a göre ordu aslında savaşı kaybetmemiş, kazanmaktan alıkonmuştur), vietnam defterini kapatabilmek için görevin başarısız olmasını isteyen üst düzey bir bürokratın rambo'yu aldatması biçiminde ortaya çıkar. mükemmel bir düzeysizlik ve etkafalılık örneği olan bu filmdeki rambo figürü, aynı zamanda, amerikan işçi sınıfı gençlerinin pek çoğu için geçerli olan eğitim yetersizliğiyle ve bu gençlere kendilerini olumlamanın tek yolu olarak ordunun sunuluşuyla ilgili bir göstergedir. kendi benliğini çoğaltmaya dönük yaratıcı uğraşların sağlayacağı özsaygıdan yoksun bırakılan kişi, militarizm ve milliyetçilik gibi ikame metaforlarla değerlilik duygusunu yerine koymaya çalışacaktır. rambo'nun nevrotik öfkesi, kendisinden çok, kültürel ve entelektüel sermayeyi eşitsiz dağıtan bir toplumsal sistemi gözetenlerin suçudur.

18.1.08

sevgi

herta müller

korkudan birbirimizin girmememiz gereken derinliklerine girmiştik. bu uzun güven döneminin ansızın gelen karşıtına gereksinimimiz vardı. artık sıra yıkıcı nefretteydi. bu büyük yakınlık içinde nefret sevgiyi biçebilirdi; çünkü sevgi nasıl olsa ot gibi büyüyüveriyordu. ağza alınan hava kadar ömürleri kısa süren kırgınlıkları özürler hemen siliyordu. kavga isteyerek çıkarılıyor, sözler ise istemeden sarf ediliyordu. öfke bittiğinde hep, uydurulmuş sözlere başvurmaksızın, sevgi dile geliyordu. sevgi hep vardı. ama kavga sırasında tırnaklarını çıkarıyordu.

bir garip öğretmen

ülkü tamer

öğretmenlik serüveni başlıyor

askerliğimi yedek subay öğretmen olarak yaptım. istanbul'da, okmeydanı'nda istiklal ilkokulu'na verdiler beni. 1960'ların ikinci yarısı. okmeydanı şimdiki okmeydanı değildi o zamanlar. ne çevre yolu, ne koca koca yapılar.. darülaceze'yi geçince bir iki gecekondu. şark kahvesi. iki katlı istiklal ilkokulu.

okula gidip müdüre "teslim oldum." "seni dördüncü sınıfa verelim." dedi hikmet bey. aldı beni, sınıfıma götürdü. kırk dört çocuğa "işte öğretmeniniz" dedi. bana döndü, güldü. "hepsinin eti de senin, kemiği de senin." çıktı gitti.

bir süre öğrencilerimle bakıştık. nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyorlardı. adımı söyledim. onların da kendilerini tanıtmasını istedim. hepsi sırayla adını söyledi. sonra yine sessizlik.

sonunda sessizliği azmi bozdu: "bugün küme çalışması yapacak mıyız, öğretmenim? ünitemiz.."

küme, ünite.. ne ola ki bunlar? bizim zamanımızda böyle şeyler ne gezer! kurs falan da görmedik. askerlik şubesine, oradan milli eğitim müdürlüğüne, oradan da okula. öğretmenliğin abc'sini değil, a'sını bile bilmiyoruz.

"bugün ders yok." dedim. "birbirimizi tanıyacağız."

öğrencilerden önce yoksulluğu görmüştüm sınıfta. çocuklardan çoğunun defteri bile yoktu. kurşun kalemlerini yonta yonta, iki santim kalıncaya kadar kullanıyorlardı. kimi geceleri kasımpaşa'da bir sinemada gazoz satıyor, kimi kahvede çıraklık ediyor, kimi dikiş dikiyordu. muharrem adlı bir öğrencim vardı. ilk derste neredeyse kara tahtaya adını bile yazamıyor, ancak ikinci derste açılıyordu. nedenini araştırdım. erkenden kalkıyor, okula gelmeden önce bir kaynakçının yanında çalışıyormuş. bu yüzden gözleri bir süre hiçbir şeyi doğru dürüst seçemiyordu.

o kadar yoksul bir çevreydi ki, çocuklardan birinin annesi 25 kuruş için sınıfı bastı. bir gün dersin ortasında kapı güm diye açıldı. bir kadın daldı içeri. çocuklardan birini sille tokat dövmeye başladı. kadını zor çıkardım dışarı. oğlu o sabah okula gelirken masanın üstündeki 25 kuruşu yürütmüş meğer. kadın o parayı kim bilir ne için ayırmış, saklamış. onlar için 25 kuruş okul basacak kadar önemliydi.

yazılarının nasıl olduğunu görmek istedim. "okulun adını yazın." dedim. yazdılar. kırk dört kişiden sadece altısı "istiklal ilkokulu"nu doğru yazabildi. ben de kalkmış, yazıları güzel mi diye bakacağım! dördüncü sınıf öğrencisi bunlar. ikinci sınıfta bile bu yanlışlar yapılmaz.

işim hiç de kolay olmayacaktı. her şeyden önce çocukların güvenini kazanmalıydım. bana güvenmeleri için hiçbir neden yoktu şimdilik. öyle ya, "ünite" deyince, "küme" deyince boş boş bakıyordum. bu güveni "ders dışı" bir yolla sağlamalıydım.

"söyleyin bakalım" dedim. "en sevdiğiniz sinema oyuncusu kim?"

sınıfın yarısı cüneyt arkın, yarısı yılmaz güney dedi.

yaşasın! güvenlerini kazanacak bir yol bulmuştum. cüneyt de, yılmaz da arkadaşımdı. onları getirecektim okula.

getirdim de.

malkoçoğlu okmeydanı'nda

cüneyt arkın'ı fahrettin cüreklibatur olduğu, öykü yazdığı günlerden tanıyordum. annemin memleketlisiydi. eskişehirliydi. tıp fakültesi'ne gidiyordu o sıralarda. şiir yazmayı bırakmasına üzüldüğüm, üzülmekten de öte içerlediğim cengiz çelikten'le dolaşırlardı hep.

o gün okuldan çıkar çıkmaz cüneyt'i buldum. "yarın çekimin var mı?" diye sordum.

"hayır." dedi.

"hazırlan öyleyse, benim okula gidiyoruz."

"peki." dedi hemen.

"ama önce cağaloğlu'na gidip kırk dört öğrenciye bir şeyler alacaksın." dedim. "herkese üçer defter, üçer kalem, birer cetvel, birer suluboya takımı vb."

ertesi gün nerede buluşacağımızı kararlaştırdık.

buluştuğumuzda noel baba gibiydi cüneyt. arabasının bagajını armağanlarla doldurmuştu.

okula vardığımızda ilk ders başlamış, öğrenciler sınıflarına girmişti. müdürün odasına gittik. hikmet bey, cüneyt'i görünce gözlerine inanamadı.

benim çocuklar da.

sınıfın kapısını açıp da içeri girdiğimizde önce bir sessizlik kapladı ortalığı. sonra çığlıklar yükseldi: "cüneyt arkın! cüneyt arkın!"

herkese armağanları dağıtıldı. sonra yine sessizlik.

"hadi" dedim çocuklara. "cüneyt bey'e bir şeyler sorun bakalım."

nihat adlı bir öğrencim vardı. parmağını kaldırdı. ayağa kalktı. sorusunu patlattı:

"dünyamızın güneş'ten uzaklığı kaç kilometredir?"

cüneyt şaşkınlıkla bana baktı. sanki tahtaya kaldırmışım onu, bilemezse sıfır vereceğim.

neyse, azmi yetişti imdada:

"ilk filminizi ne zaman çevirdiniz?"

bu arada kapı açıldı. öğretmenlerden biri. başka bir sınıfta okuyan oğlunu içeri itiyor:

"hocam, bu da istifade etsin."

ders arasında okul birbirine girdi. cüneyt'i müdürün odasına zor attım. bütün öğretmenler orada toplanmış. çaylar içildi. sonra ünlü oyuncumuzu alkışlar arasında yolcu ettik.

kadın öğretmenlerden biri yanıma yaklaştı. "aşk olsun hocam." dedi. "insan bir gün önceden söyler. saçımızı yaptırırdık."

sınıfa girmek üzere koridordan geçerken benim öğrencilerden birinin sesini duydum. bir başka çocuğa caka satıyordu:

"sen ne diyorsun be! bizim öğretmen cüneyt arkın'ın arkadaşı!"

tamam! öğrencilerin güvenlerini ders dışı yollarla sağlamak yolunda önemli bir adım atılmış, "operasyon"un ilk bölümü başarıyla tamamlanmıştı.

sıra, yılmaz güney'deydi.

sınıfa yılmaz güney geldi

yılmaz güney'i aradım. epeydir birbirimizi görmemiştik. en yoğun çalışma dönemini yaşıyordu. setten sete koşturuyordu.

"bir gününü bana ayıracaksın." dedim.

"yarın buluşalım." dedi.

"yarın işin yok mu?"

"var ama boşver. ne yapacağız?"

"seni okmeydanı'na götüreceğim." dedim.

"hayrola.."

"benim sınıfa geleceksin."

ertesi gün yılmaz'la okula gittik. kıyamet koptu. değil sınıf, değil okul, mahalle birbirine girdi. yılmaz güney'in geldiği duyulmuş. biz sınıfta öğrencilerle sohbet ediyoruz, bütün okmeydanı okulun bahçesine toplanmış, "ya ya ya, şa şa şa, yılmaz güney çok yaşa!" diye bağırıyor. yılmaz pencereden halkı selamlıyor.

dersler tatil edildi. öğretmenler bizim sınıfa doluştu. benim çocukların keyiflerinden yanlarına varılmıyor. öyle ya, bir efsane ayaklarına kadar gelmiş, kendileriyle tek tek ilgileniyor, konuşuyor.

yılmaz gittikten sonra ortalık biraz yatıştı. sınıfta benim öğrencilerle baş başa kaldık. artık hepsi bir başka bakıyordu bana. karşılarında "küme"yi, "ünite"yi bilmeyen bir öğretmen değil, cüneyt arkın'ın, yılmaz güney'in arkadaşı vardı. kafalarında, yüreklerinde beni de o kata yerleştirmişlerdi.

güvenlerini "ders dışı" bir yolla da olsa kazanmıştım. öğrenciyken bile yaşamadığım yoğun bir çalışmaya girdim hemen. önce küme nedir, ünite nedir, öğrendim. şiiri, çeviriyi bir yana bıraktım; ders kitaplarını, yardımcı kitapları "hatmetmeye" koyuldum.

yılmaz'ın gelişinden yaklaşık bir hafta sonra, dersin ortasında kapı vuruldu. "girin!" dedim. gireni görünce de şaşkınlıktan donakaldım.

münir ağabey! münir özkul! beni arıyormuş. kamran yüce'ye sormuş. kamran, "okmeydanı'nda öğretmen" demiş. münir ağabey de kalkıp okulu bulmuş, gelmiş.

benden çok öğrenciler şaşırdı tabii. cüneyt arkın'dan, yılmaz güney'den sonra münir özkul! öğretmenlerini ziyarete geliyor!

münir ağabey'in geldiğini müdüre de haber vermişler. kapı güm diye açıldı. hikmet bey, bir süre sessizce baktı münir ağabey'e. sonra yanına koştu.

"allah allah?" dedi. "şu sanatkarlar da ne kadar mütevazı oluyorlar. kalkıp kalkıp okulumuza geliyorlar!"

"sanatkar"ların ziyaretleri daha sonraki aylarda da kesilmeyecekti. edita morris bile gelecekti sınıfa. bazı müzik derslerini ise "konuk öğretmen" olarak cenan akın'la cem karaca verecekti.

çıtır'ın şiirleri

çocuklarla hemen kaynaştık. sabahları sınıfa girdiğimde gözlerinin içi gülüyordu. azmi, necati, ebubekir, şemsettin, erhan, kıymet, zeytin, huriye, çıtır..

çıtır'ı anlatmalıyım. hiç de dördüncü sınıf öğrencisi gibi değildi. gören, anaokuluna gidiyor sanırdı onu. o kadar ufacık tefecikti. bir cep radyosu kadardı neredeyse. ama pili bitmiş bir cep radyosu. sınıfın en sessiziydi.

günün birinde, sanırım orhan veli'den, bir şiir okudum çocuklara. pek sevdiler. "siz de yazsanıza" dedim. ertesi gün, yazdıkları şiirleri getirdiler. çıtır'ın şiirlerine bir göz attım. hepsi vezinli kafiyeli. yanıma çağırdım onu.

"bunları sen mi yazdın?" dedim.

"ben yazdım öğretmenim."

"nasıl yazdın?"

"baka baka yazdım."

"nereye baka baka yazdın?" diye sordum.

"bir kitap buldum" dedi. "ona baka baka yazdım."

"öyle yapmayacaksın" dedim. "baka baka yazmayacaksın. sen kendin düşünüp yazacaksın."

"yani ben kendim düşünüp yazsam olur mu?" dedi.

"olur tabii. ben de onu istiyorum."

sırasına oturdu. bir kağıt çıkardı. bir şeyler yazdı. kağıdı katladı, katladı, katladı. ufacık bir muska gibi yapıp getirdi, masama bıraktı.

sonra sırasına döndü. yine bir şeyler yazdı. kağıdı katladı, katladı, masama bıraktı.

bir şiir, bir şiir, bir şiir daha. bir düzine kadar şiir yazdı o gün. kağıtları çantama attım.

akşam eve dönünce çıtır'ın "muska"larını açtım. kargacık burgacık harfleri sökmeye çalışarak okumaya başladım. okumaya başlar başlamaz da "feleğimi şaşırdım."

şiirin daniskasıydı bunlar.

biri şöyle başlıyordu söz gelimi:

"sabah olunca kasımpaşa'dan
serin serin sesler geliyor."

ertesi gün çıtır'ı çağırdım yanıma. şiirlerini çok sevdiğimi söyledim. "yazacaksın" dedim.

"ne hakkında yazayım?" diye sordu. "bana konu ver."

"evini yaz."

hemen sırasına çekildi. iki sayfalık bir "evimiz" şiiri yazdı.

"şimdi ne hakkında yazayım?"

"pazar yerini yaz."

iki sayfalık bir "pazar yeri" şiiri.

çıtır'a konu yetiştiremiyordum artık.

"terziler hakkında yaz."

tam dört sayfalık harika bir "terziler" şiiri çıkardı.

o şiirleri yıllarca sakladım. ama bir taşınma sırasında hepsi yok oldu. çıtır'ın şiirlerini yitirdiğime hala üzülürüm.

çıtır ne mi oldu? çoktan evlendi. şimdi anne. ve gizli şair.

ebubekir

sınıfın en çalışkanı ebubekir'di. sessiz, kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan, zil çalınca oyun oynamak için bahçeye bile fırlamayan biri. bütün derslerde başarılıydı. özellikle matematikte.

günün birinde, "büyüyünce ne olacaksın?" diye sordum.

"hoca" dedi.

herhalde matematik öğretmeni olmak istiyor.

"ne hocası?" dedim.

"cami hocası."

"nasıl yani?" dedim.

"cami hocası olacağım." önüne baktı. "babam öyle istiyor."

"yapma bekir" dedim. "aydın bir hoca olmak da güzel; ama müthiş bir matematik kafan var. yeteneğini harcama."

"babam öyle istiyor, öğretmenim."

"söyle babana" dedim, "yarın gelsin, beni görsün."

kuşkuyla, biraz da umutla, gözlerime baktı.

"gelsin" dedim.

babası ertesi gün geldi. o da ebubekir gibi kendi halinde, yaşlıca bir adam. uzun uzun konuştuk. oğlunun ne kadar başarılı olduğunu anlattım ona. dinlemiyor bile. "bekir hoca olacak" diyor, başka bir şey demiyor.

"haftaya yine gel" dedim.

yine geldi. yine konuştuk. yine direndi.

bir hafta sonra aynı şey.

artık biz her hafta görüşmeye başladık. okulu bıraktık, karşıdaki şark kahvesi'nde çay içiyoruz.

dört ay kadar sonra, "tamam, hoca" dedi. "teslim bayrağını çekiyorum. iyi bir şey olmasa bu kadar üstelemezsin. sana söz.. bekir'i üniversiteye yollayacağım."

ebubekir ertesi gün ders arasında, herhalde hayatında ilk defa azmi'yle, erdem'le, şemsettin'le birlikte bahçede top peşinde koştu.

karadenizli kız

öğretmenliğe başladığımda, bir de baktım, ufak tefek armağanlar beliriyor. takvim, dolma kalem, not defteri.. hiçbirini almadım. "sakın bana bir şey getirmeye kalkmayın." dedim. bunun lafta kalmadığı, ne kadar kararlı olduğum anlaşılınca armağan verme "teşebbüs"leri kesildi.

bu ilkemi sadece bir kere bozdum.

karadenizli bir kız vardı sınıfta. andersen'in kibritçi kız'ı. yoksullar arasında en yoksulu. ama inanılmaz derecede onurluydu. kimseye göstermek istemezdi yoksulluğunu. hüzünlü, acılı yüzüne her bakışımda yüreğimin ortasına incecik bir bıçak saplanırdı.

bir kış günü ders arasında sınıftan çıkmadım. pencereye gidip dışarıyı seyretmeye koyuldum. yağmur çiseliyor. kapının önünde bir simitçiyle bir tatlıcı çene çalıyor. karadenizli kızı gördüm birden. koşarak simitçiye gitti, bir simit aldı, yine koşarak okula döndü. koridorlarda oynayan öteki öğrencilerin yanına.

o güne kadar bir kerecik bile simit görmemiştim elinde.

kapı vuruldu. açıldı. döndüm. karadenizli kız.

simiti uzattı.

"al, öğretmenim." dedi.

"biliyorsun" dedim, "ben.."

sözümü kesti.

"yiyeceksin!" diye bağırdı. "sana aldım! sen bizim için neler yapıyorsun!"

simiti elime tutuşturdu. koşarak çıktı.

o simiti yedim. dünyanın en acı; ama en lezzetli simitiydi.

iyi ki ders arasındaydık. iyi ki çocuklar koridordaydı. iyi ki hiçbiri onu nasıl boğazım düğümlenerek yediğimi görmüyordu.

mutluluğun resmi

tanıdığım ne kadar yayıncı varsa hepsine gittim. birkaç gün içinde dünyanın kitabını topladım. sadece bizim sınıfın değil, bütün okulun yararlanabileceği bir kitaplık çıktı ortaya.

o sıralarda milliyet yayınları'nı tarık dursun k. yönetiyordu. bir ziyaretimde "çocuklara şiirler" adlı bir antoloji yayımlamak üzere olduğunu öğrendim. "şu kitabı bizim öğrenciler resimlesin." dedim. "tamam" dedi tarık. kitap, bizim sınıftan çocukların yaptıkları renkli resimlerle yayımlandı.

günün birinde, hiç tiyatroya gidip gitmediklerini sordum öğrencilere. aslında bunu sormam o kadar anlamsızdı ki! çoğu okmeydanı'ndan çıkmamış, şişli'yi bile görmemişti. hemen şehir tiyatrosu'na koşup ergun köknar'ı yakaladım. ergun, tiyatronun yöneticilerindendi o sırada. alice harikalar diyarında'ya 44 davetiye verdi. o cumartesi bizim çocuklar oyunu izlediler. pazartesi günü de türkçe dersinde eleştirisini yazdılar. isteyen inansın; bazıları, bugün okuduğum çoğu eleştiriden daha güzel, daha çarpıcı, daha anlaşılırdı.

bir sabah gazeteyi açtım: dolmabahçe'ye italyan sirki gelmiş! çocukları götürmek istedim hemen. nerede! bir bilet 10 lira. 44 çocuk 440 lira eder! benim maaş 550 lira.

aklıma bir şey geldi. hürriyet gazetesine gidip baha pir'i buldum. "hiç sirke gitmemiş çocukları şu italyan sirkine götürsem bir röportaj yapar mısın?" diye sordum.

"yaparım" dedi.

doğru sirke.. italyan müdürün kapısına dayandım. "size hürriyet gazetesinde yarım sayfa röportaj!"

müdür keyiflendi.

"44 davetiye istiyorum." dedim.

davetiyeler geldi. "bir de otobüs.. çocukları getirip götürecek."

o da kabul! artık şımardım ya, beni kimseler tutamıyor.

"bir de palyaço" dedim. "gelip öğrencileri okuldan alsın."

"yarın otobüsle gönderirim." dedi müdür.

ertesi gün bir otobüs dayandı okulun kapısına. italyan palyaço da gelmiş. eyvah! ben ne yaptım! müfettiş okulda! karadenizli müfettiş.

benim öğrencilerden azmi geldi yanıma. "gel bak, öğretmenim" dedi. düştüm peşine, arka bahçeye çıktık. bir de baktım ki müfettiş, palyaçonun koluna girmiş, fotoğraf çektiriyor!

sirk inanılmaz bir serüven oldu çocuklar için. ama bir şey ilgimi çekti. palyaçolara herkes gülüyordu. benim öğrenciler dışında. onlar şaşkın şaşkın bakıyorlardı. tel cambazları çıkınca da kahkahayı basıyorlardı.

palyaço nedir bilmiyorlardı. garip giysiler içindeki bu suratları boyalı adamları ilk kez görüyorlardı. cambazlar görününce de, daha önce köylerinde izledikleri, tel üstünde kurban kesecekken ansızın vazgeçip yanaklarına şiş saplamaya kalkan, şaklabanlık yaparak milleti kırıp geçiren adamları anımsıyorlardı herhalde.

bu arada bir de yenilik yapmıştık sınıfta. artık sabahları herkes okula gelmeden önce mutlaka bir gazeteye göz atıyordu. neredeyse hiçbirinin evine gazete girmiyordu. ama okmeydanı'ndaki tek gazeteciyle konuşmuştum; ona gidiyorlar, gazetelerden herhangi birini karıştırıp okula öyle geliyorlardı. isteyen, sınıfa daha önce gelebilir, masamın üstündeki gazeteleri okuyabilirdi.

ilk dersin başında soruyordum:

"bugün kimler gazete okudu?"

parmaklar kalkıyordu. herkes okuduğu bir haberi anlatıyordu sırayla:

"hindistan'da deprem olmuş. 300 kişi ölmüş."

"baş ağrısına yeni bir ilaç bulunmuş."

"ingiltere dışişleri bakanı türkiye'ye gelmiş."

bazıları da okudukları başlıkları aktarıyordu sadece:

"canavar adam yeğenini doğradı!"

"böyle şey olur mu?"

"böyle şey" neydi acaba? ne olmuştu? kim ne yapmıştı? onu bilmiyorduk. olsun! gazete okuma yolunda, minicik de olsa bir adım atılmıştı.

bir sabah yine sordum:

"bugün kimler gazete okudu?"

hiç parmak kalkmadı.

"ne o?" dedim. "gazete okumadınız mı?"

çocuklardan biri ayağa kalktı. "öğretmenim" dedi, "ramazan'da gazete okumak günahmış. dün akşam camide hoca söyledi."

"peki" dedim. "siz küme çalışması yapın."

gazetemi açtım. bütün ders boyunca aynı haberleri belki yüz kere okudum.

ertesi sabah, yüreğim gümbür gümbür, sordum:

"bugün gazete okudunuz mu?"

bütün parmaklar havaya kalktı.

o anda hangi ressam olsa, yüzüme bakarak mutluluğun resmini yapabilirdi.

şarlo şemsettin

zaman zaman dersi bir yana bırakıyorduk çocuklarla, sınıfta basbayağı çene çalıyorduk. havadan sudan, şark kahvesi'nden, minibüslerden, dikiş dikmeden, pencere silmeden, çöp kokularından, kaynakçılıktan, ayağa giyilen tokyolardan söz ediyorduk. edebiyattan. şiirler okuyorduk. tiyatrodan. ikişer üçer dakikalık oyunlar yazıp oynuyorduk. sinemadan. gördüğümüz filmleri anlatıyorduk.

1960'larda televizyonu ara ki bulasın. videonun ise adını bile duymamışız.

günün birinde, artık laf nereden döndü dolaştıysa, şarlo'dan söz ettim. birkaç filmini anlattım. çocuklarda bir merak.. "öğretmenim, filmi oynuyor mu? kasımpaşa'ya da gelir mi? gelse de gitsek.."

azmi kızdı:

"öğretmen ne diyor, dinlesenize! eski filmlermiş. oynamış bitmiş. nereden göreceğiz!"

o gün okuldan sonra ali dilber'e gittim. sekiz milimetrelik bir film oynatma makinesi vardı. onu ödünç aldım. sonra doğru sirkeci'ye. hemşehrim cemil cevizli'nin dükkanına. fotoğraf malzemeleri satıyordu cemil. sekiz milimetrelik sessiz filmler de kiralıyordu. elindekileri taradım, yedi sekiz tane kısa şarlo filmi buldum. hemen çantaya.

ertesi sabah sınıfta makineyi kurdum. filmlerden birini taktım. pencereleri kağıtlarla, örtülerle kapayıp odayı kararttık. sonra gelsin şarlo'lar.

kıyamet koptu. o gün dersleri bir yana bıraktık, akşama kadar şarlo seyrettik. kim bilir kaç kere. en çok da şarlo'nun itilip kakılmasını, horlanmasını, ezilmesini konuştuk.

daha sonra ali'nin makinesini birkaç kere daha alacak, çocuklara laurel-hardy'yi, harold lloyd'u, buster keaton'ı da tanıtacaktım.

ilk şarlo gösterimin ertesi günü derse başlayacağız. zil çaldı çalacak. kapı açıldı, şemsettin girdi. kısacık boyuyla sınıfın en azgınlarından biri. dudağının üstüne yanık mantarla şarlo bıyığı yapmış, kafasına, nereden bulduysa, bir fötr şapka geçirmiş. eline de bir sopa almış. yalpalaya yalpalaya yürüyerek, alkışlar arasında sırasına oturdu.

oturur oturmaz da kalktı. "öğretmenim" dedi. "ders başlayacak. gidip yüzümü yıkayabilir miyim?"

dersle eğlenceyi ayırmayı hepsi; ama hepsi biliyordu.

şarlo olarak çıktı, zil çalarken şemsettin olarak girdi.

ama o günden sonra adı şarlo şemsettin kaldı.

aradan birkaç hafta geçti. müfettiş geldi bizim sınıfa. karadenizliydi. çocuklara bağırmasıyla ünlüydü. dünya tatlısı bir adamdı aslında. şemsettin'i tahtaya kaldırdı. sorduklarını yanıtlamaya başladı şemsettin. doğru da yanıtlıyor. ama bizim müfettişin huyu böyle. doğru yanıt alsa da bağırıyor. bağırırken çaktırmadan bana göz kırpıyor, kıs kıs gülüyor. şemsettin sınıfın azgınlarından ya.. siniri bozuldu. kıpkırmızı kesildi bir ara. parladı parlayacak.

ön sıradan tülay yüreklendirmek istedi onu. "aferin, şarlo" diye fısıldadı.

fısıltıyı bizim müfettiş duymaz mı!

"şarlo da kim oluyor?" diye gürledi.

"efendim" dedi şemsettin, "şarlo.. sizin karşınızda biz oluyoruz."

müfettiş

ay'a ilk ayak basan kimdi? collins mi, armstrong mu, yoksa adını şimdi hatırlamadığım üçüncü astronot mu?

çocuklara bunu öğretmem gerekiyordu. 1960'larda, okmeydanı'nda, geceleri sinemada gazoz satarak, sabahları okula gelmeden kaynakçıda çalışarak evlerine ekmek parası götüren, beş dakika uzaklıktaki şişli'yi bile görmemiş öğrencilerime.

protein almaları için her gün et yemelerini söyleyecektim. yirmi beş kuruş için sınıf basan kadınların çocuklarına.

programı da, üniteyi de bir yana bıraktım, kendi bildiğim gibi ders vermeye başladım.

iki müfettişimiz oldu. ilki karadenizliydi. sevimli, babacan biri. bir gün beni yakaladı koridorda. "şimdi seni teftişe geliyorum." dedi.

sınıfa girdim. çocuklara, "bakın" dedim, "birazdan müfettiş gelecek. soru sorarsa gürültü etmeden parmak kaldırın."

arka sıralardan nihat ayağa kalktı. "öğretmenim" dedi, "kendisi laz'dır. biz onun konuşmasından bir şey anlamıyoruz. nasıl cevap verelim?"

ikinci müfettişimiz abdullah ön'dü. değil okula, mahalleye adımını atar atmaz bütün öğretmenler titremeye başlardı. sert, acımasız biri olduğu söylenirdi.

günün birinde ilk dersin ortasında kapı açıldı. müfettiş girdi. teftiş!

masama oturdu. "dersinize devam edin." dedi.

ettik. bir süre sonra kesti. "üniteye bağlı kalmıyorsunuz." neden çekineceğim! milli eğitim bakanlığı'na bağlı bir öğretmen değilim ki! yedek subayım. ne terfiyle ilgim var, ne sicille!

"dün akşam ne yediklerini sorar mısınız?" dedim. "ben bunlara her gün et yemelerini mi söyleyeceğim?"

"ama ünite.."

"üniteye bağlı kalırsam, her şeyi bir yana bırakıp ay'a ilk kimin ayak bastığını öğretmem gerekecek. bu çocuklar dördüncü sınıfta. daha okullarının adını bile doğru yazamıyorlar."

duvara asılı küçük kartonlardan birini indirdi. "bu ne?" diye sordu.

"haftanın öğrencisi listesi."

"ne demek yani?"

"her hafta çocuklardan birini haftanın öğrencisi seçiyor, ona bir armağan veriyorum."

"bu, en çalışkanları yüreklendirir; biraz geride kalmış olanları iyice yıkar."

"amacım o değil" dedim. "geride kalmış bile olsa, kendine göre en büyük aşamayı yapmış çocuğu haftanın öğrencisi seçiyorum. bakın, listedeki adlar her hafta değişiyor."

müfettiş biraz daha sıkıştırdı beni. "sınıfa cüneyt arkın'ları, yılmaz güney'leri getirmişsiniz." dedi.

"evet" dedim. "başlangıçta çocukların güvenlerini kazanmak istedim."

"biraz gelir misiniz?" dedi.

koridora çıktık. zılgıtı yiyeceğim!

beklediğim olmadı. "sizi kutlarım" dedi abdullah bey. "ben köy enstitüleri mezunuyum. keşke şu bölgede sizin gibi çevreye göre eğitim yapan birkaç öğretmen daha olsa.."

karşımda acımasız, aksi bir müfettiş değil, değerli bir eğitim adamı vardı. içimi mutluluk kapladı.

bir süre sonra yine bir dersin ortasında kapı açıldı. müdür daldı içeri. "müjde, ülkü!" dedi.

"ne oldu, müdür bey?"

"teşekkür aldın."

"ne teşekkürü?"

"milli eğitim müdürlüğü'nden. müfettiş rapor vermiş. istersen öğretmen olarak meslekte kalabileceğin de bildiriliyor."

aklım ermiyordu böyle şeylere. "bu teşekkür o kadar önemli mi?" dedim.

omzuma bir şaplak indirdi müdür. "yahu" dedi, "okul açıldı açılalı ilk teşekkürü alıyoruz."

ilk teşekkür.. gördüğüm kadarıyla, zeki öğretmeni de, adem öğretmeni de, öteki öğretmenler de kırk bin kere teşekkür alabilirlerdi. ama bu mesleği seçtiklerine göre, ellerini kollarını bağlayan o eğitim düzeninin dışına çıkamazlardı ki.. okmeydanı'ndaki çocuklara bol bol et yemelerini öğütlemek, armstrong'u, collins'i ezberletmek zorundaydılar.

azmi

azmi'yi anlatmam gerek. azmi karamustafa'yı. en ön sırada otururdu. altın gibi, aslanlar gibi bir yüreği vardı. haksızlıklara başkaldırır, zayıflara kol kanat gererdi. bu yüzden bir gece okmeydanı'nda koca koca adamlar tarafından tabancayla bile kovalanmıştı.

okulda ilk kışım. kar yağıyor. çocuklar geliyorlar. kiminin sırtında incecik, kolsuz bir kazak, kiminin ayağında plastik terlik.

bende onları giydirecek para ne gezer! 550 lira aylık alıyorum. gidip bir yerlerden dört çuval dolusu çocuk giysisi topladım, okula getirdim. azmi'yi aldım karşıma.

"sen hepsini tanıyorsun." dedim. "kime ne verelim, söyle bakalım."

teker teker ayırdı giysileri. "bu şemsettin'in olsun. kardeşinin ceketini giyip geliyor. şu kazak zeytin'e göre. şu paltoyu da nurgül'e verelim. o çok zayıf, öğretmenim, üşüyor."

giysileri öğrencilere dağıttık. ertesi gün bir geldiler sınıfa, hepsi pırıl pırıl. bir baktım, azmi'nin sırtında incecik bir hırka. kafama dank etti.

"yahu" dedim, "sana bir şey vermedik."

"ben üşümem, öğretmenim." dedi. "onların daha çok ihtiyacı var."

öğleden sonra gidip fiyakalı bir trençkot aldım azmi'ye. ertesi gün de zorla sırtına giydirdim.

çocuk kaçıran öğretmen

bir cumartesi son dersin ortasında kapı açıldı. bir adam başını uzattı. çıktım.

"ben azmi'nin babasıyım." dedi. "samsun'dan geldim. akşama gideceğim. izin verirseniz azmi'yi alıp biraz gezdireyim."

"tabii" dedim. "siz burada bekleyin; ben şimdi yollarım onu."

sınıfa gidip azmi'nin yanına gittim. "gözün aydın. hadi, toparlan da çık. baban gelmiş."

cümlemi yarıda kesti. bağırmaya başladı:

"ben o adamla gitmem! yine beni kaçırmaya geldi! ben burada çalışıp anneme bakıyorum! beni samsun'a kaçıracak!"

"peki, peki" dedim. "heyecanlanma. seni bırakmam."

koridora çıktım. azmi'nin babasına, "yazılı yapıyorum." dedim. "siz bahçede bekleyin. biraz sonra ders bitecek. bahçede istiklal marşı söylenecek. marştan sonra azmi'yi alıp gidersiniz."

"peki" dedi adam.

sınıfa girdim yine. azmi'yi, şemsettin'i, erdem'i, hüseyin'i yanıma çağırdım. masa başında hemen bir plan yaptık.

ders bitti. bahçeye çıkıldı. istiklal marşı söylemek için toplanılıyor. şemsettin, erdem, hüseyin başladılar bağırmaya:

"öğretmenim, öğretmenim, azmi arka kapıdan kaçıyor!"

öyle güzel oynuyorlar ki, neredeyse ben bile inanacağım! azmi'nin babası arka kapıya koştu hemen. ben de koridorda bekleyen azmi'yi kolundan yakaladığım gibi ön kapıya götürdüm, kasımpaşa minibüsüne attım. beş lira tutuşturdum eline.

"bana bak" dedim, "gir bir sinemaya, akşama kadar da çıkayım deme."

"sağ ol, öğretmenim."

öğretmen-öğrenci değildik artık. iki dosttuk. bu dostluk azmi okulu bitirdikten, ben öğretmenlikten ayrıldıktan sonra da sürdü. azmi'yi tarık dursun'un yanına çıkarak olarak verdim. galatasaray'daki kitabevini kısa sürede o yönetir oldu. daha sonra da kendi işini kurdu.

hastane

okuldaki öteki öğretmenler de, benim gibi, 550 lira dolaylarında maaş alıyorlardı. sürekli geçim sıkıntısı içindeydiler.

bu yüzden, günün birinde bir öğretmen çıldırdı.

dersin ortasındayım. ansızın kapı açıldı. öğretmen daldı içeri. bir garip bakıyor.

ben "ne işi var burada?" diye düşünürken müdür belirdi arkasında. hikmet bey. kaş göz işaretleri yapıyor. "idare et" gibilerden.

öğretmen yanıma geldi. bana baktı bir süre. sonra çocuklara döndü:

"söyleyin bakalım, atatürk'ün akrabasının adı nedir?"

durumu kavradım. "daha o konuya gelmedik, hocam." dedim. koluna girdim. "hadi, bir çay içelim seninle."

aldık öğretmeni, müdürün odasına götürdük. o arada öteki öğretmenler de geldi. müdür bir yerlere telefon etti. cankurtaran istedi. biraz sonra öğretmeni bakırköy'e kaldırdık.

birinci sınıfa ders veriyordu sanırım. ayağa kalkmış birdenbire. çocuklara "siz de kalkın, tek sıra olun." demiş.

çocuklar tek sıra olmuşlar. öğretmen, hepsinin önlüklerindeki düğmeleri koparmaya başlamış. birer düğme bırakıyor, bir yandan da söyleniyormuş: "adam olana tek düğme yeter!"

öğrencilerin ağlamalarını müdür duymuş. sınıfa koşup öğretmeni çıkarmış. koridorda öğretmen, hikmet bey'in elinden kurtulup benim sınıfa dalmış.

aylarca hastanede kaldı.

öğretmenlerden biri de, geçim sıkıntısı yüzünden, geceleri taksi şoförlüğü yapıyordu. sessiz, dünya güzeli bir adamdı.

bir sabah evde gazeteyi açtım. ilk sayfada onun fotoğrafı. gece, müşteri olarak binen iki sarhoş tarafından vurulmuş. kurşun ensesinden girip yanağından çıkmış. komada. (hemen belirteyim: bir mucize oldu, arkadaşımız iyileşti.)

okula koştum. öğretmenlerin çoğu gelmiş. herkes bu olayı konuşuyor. müdür "hastaneye gidelim." dedi.

aşağı inip iki taksi çevirdik. on öğretmen iki arabaya dolduk. önde müdürün bulunduğu araba, arkada biz, taksim'e, ilkyardım hastanesi'ne yollandık.

yol bir ara tıkandı. bizim araba, ilk arabadan beş dakika sonra vardı hastaneye. indik. müdürün suratı beş karış.

"içeri almıyorlar." dedi. "yasakmış."

hastayı görmeyeceğiz ki! doktorla konuşup çıkacağız.

olsun. almıyorlarmış!

"gelin peşimden" dedim. önde ben, arkada dokuz öğretmen, kapıya yöneldik.

hiçbir şey düşünmüyorum o anda. aklımdan bir şey geçmiyor. ne yapacağım, bilmiyorum.

kapıya geldik. dev gibi bir hademe bizi durdurdu:

"giremezsiniz. yasak."

elimi cebime attım. bir kart çıkarıp hademenin burnuna uzattım.

hademe karta baktı, bana bir göz attı. hemen hazırola geçti.

"buyrun."

on kişi içeri daldık. koridorda zeki öğretmen, "yahu, ülkü" dedi. "ne kartıydı o?"

gösterdim. bir kahkaha attı. ötekiler de başladılar gülmeye. sanki komadaki bir arkadaşı görmeye değil de, istanbul tiyatrosu'na gelmişiz, toto karaca'yı seyrediyoruz!

gülmekte haksız da değildik hani. gösterdiğim kart, sinematek derneği üyelik kartıydı çünkü.

teknik direktör

öğrencilerin güvenini, ders dışı yollarla da olsa sağlamıştım ya, her şey yoluna girmişti artık. keyif içinde sürdürüyorduk dersleri. "öğretmen korkusu"nun yerini "öğretmen sevgisi" almıştı. çocuklardaki değişiklik, elle tutulurcasına somuttu neredeyse.

ders araları da keyifliydi. hava güzelse sınıflar arası futbol maçları yapılıyordu. maçlar da ne maçlar ya! top nerede, herkes orada! bizim sınıf hep yeniliyordu. daha doğrusu yeniliyormuş. benden önce.

eric batty'nin modern futbol kitabını çevirmiştim. buldum ya 10-11 yaşında çocukları, antrenörlük yapacağım tuttu. bir ders arasında topladım öğrencileri, maç sırasında yapmaları gereken şeyleri en basit şekilde anlattım.

benim taktik dersinden sonra ilk maçımız, okulun en güçlü sınıfıylaydı. "korkmayın" dedim, "öğrendiklerinizi uygulayın, yeter."

maç başladı. inanılmaz şey! ben ne söylediysem yapıyorlar. artık topa koşmuyorlar, boş alanlara kaçıyorlar. pas veriyorlar birbirlerine. karşı takımı 5-0 yendik. ben de çocukların gözünde "milli takımın başında bulunması gerekirken okmeydanı'nda heder olan bir teknik direktör" olup çıktım.

yedek subay öğretmen

okulda bir yedek subay öğretmen daha vardı: mehmet taneri. günün ünlü pop şarkıcılarından biriydi. ne yalan söyleyeyim, önceleri uzak durmuştum ondan. ama kısa sürede kendisine kanım ısındı. dost olduk.

başlangıçta "canım, ne olacak işte" diyordu. "arada bir gider geliriz, askerliği tamamlarız." çocukları tanıdıkça öğretmenliğe daha sıkı sarıldı, kendini öğrencilerine adadı. şarkıcılığı bile bir yana bıraktı. mehmet'in ne kadar değiştiğini, ne kadar başarılı olduğunu düşünüyorum da, "yedek subay öğretmenlik" kurumunun neden kaldırıldığına akıl erdiremiyorum.

röportaj

günün birinde, iki ders arasında bir yazarla karşılaştım koridorda. tanışırdık. öykü yazıyordu. bir ara dergi bile çıkarmıştı. elinde fotoğraf makinesi, gazetecilik yapıyordu şimdi.

beni görünce şaşırdı. "sen ne arıyorsun burada?" diye sordu.

"ders veriyorum." dedim. "asıl sen ne arıyorsun?"

mehmet taneri'yle röportaj yapmaya geldiğini söyledi. "senin de çocuklarla bir fotoğrafını çekeyim." dedi.

sınıfa girdik. bir iki fotoğraf çekti. sonra çıkıp gitti.

iki gün sonra gazeteyi bir açtım ki.. benimle yarım sayfa röportaj!

hey yarabbim! ben neler yapmamışım, neler söylememişim!

sınıfta öğrencileri sıralarına oturtmuyormuşum. yeni bir yöntem bulmuşum! çocuklar beş altı masanın çevresine kümelenmişler. böylece, pencereden giren gün ışığı herkese eşit dağıtılıyormuş. milli eğitim bakanlığı benim bu yöntemimi inceletmeli ve bütün okullarda uygulanmasını sağlamalıymış!

bunları okudukça her yanımı soğuk ter bastı. sınıflarda bizim zamanımızdaki düzen ne gezer! öğrenciler, küme çalışması yapmak için masaların çevresine oturuyorlardı. öğretmenliğe başlayıncaya kadar bundan haberim bile yoktu benim.

sorsaydı söylerdim. "benim icadım değil bu. bütün sınıflarda böyle artık." derdim. sormadı ki. merhaba, merhaba, o kadar. iki üç kare de fotoğraf.

hemen cağaloğlu'na fırladım. o yazarı arıyorum öfkeyle. yılmaz güney'in cezaeviyle tanışmasında, ernesto casalini adlı italyan şarkıcının sınır dışı edilmesinde de eşsiz katkıları vardı. onların da öcünü alacağım! bizim antep usulü bir kötek çekeceğim ki, feleğini şaşıracak! ertesi gün gazetelerde fotoğrafımız çıkar. ama hakkıyla, doğrusuyla çıkar hiç olmazsa.

bulamadım kendisini. o günden bu yana da görmedim. kimsenin pek rastladığı yokmuş zaten. son görüldüğünde, hapisteki solcu gençlere verilmek üzere yayınevlerinden topladığı kitapları satıyormuş.

üç kişilik örgüt

dördüncü sınıfı okutuyordum. ders yılı sonunda bir gün koridorda beşinci sınıf öğretmenlerinden birine rastladım. ağlamaklıydı. "ne oldu, hoca?" diye sordum.

"benim öğrencilerden biri kaza geçirmiş. hastanede."

"kötü mü durumu?"

"yok. yakında iyileşecek."

"üzülme öyleyse." dedim.

"üzülme olur mu?" dedi. "gitti kızın bir yılı. iki gün sonra sınavlar başlıyor, giremeyecek. bütün dersleri pekiyi. sınıfın en çalışkan, en zeki öğrencisiydi. sınavlara giremeyince de sınıfta kalacak. yazık. önümüzdeki yıl sen okutursun artık."

sen beş yıl çalış, o yokluklar, yoksulluklar içinde pırıl pırıl bir öğrenci ol, sonra durup dururken bir kaza geçir, tam diplomanı alacakken gitsin bir yılın! olacak iş değildi.

"kız diplomasını alacak." dedim. "sen bana bırak."

iki gün sonra benim çocuklardan birini yakaladım, beşinci sınıf yıl sonu sınavlarının yapıldığı odanın kapısına götürdüm. "bekle burada." dedim.

içeri girdim. bizim öğretmen orada. öğrenciler de. bir başka öğretmen de "mümeyyiz" olarak gelmiş. yanına gittim. "hoca" dedim, "benim işim yok. sen git istersen. yerine bakarım."

"hay sen çok yaşa" dedi hoca. çekti gitti.

benim öğrenciyi sınıfa aldım. arka sıralardan birine oturttum. sınav kağıtları dağıtıldı. kağıda kaza geçiren kızın adını yazdırdım. sonra yanıtları.

yaptığım düpedüz sahtekarlıktı. ama küçük bir kızın yaşamından pisi pisine, göz göre göre bir yıl çalınmasına da yüreğim elvermiyordu.

benim öğrenci bütün sınavlara girdi. kaza geçiren kız da sınıfını geçti, mezun oldu.

beşinci sınıf öğretmeninden, benden, bir de benim öğrencimden oluşan "üç kişilik örgüt"ün "operasyon"u başarıyla tamamlanmıştı.

on gün kadar sonra müdürün, hikmet bey'in odasında oturuyordum. üstü başı perişan bir adam girdi içeri. "müdür bey" dedi, "bizim kızın durumu ne olacak? şimdi ne yapacağız?"

"nedir kızının adı?" dedi hikmet bey.

adam söyledi. kaza geçiren kız!

müdür birtakım kağıtlar çıkardı, baktı. "tamam" dedi. "sınıfı geçmiş. diplomasını alacak."

"nasıl olur?" dedi adam. şaşırmıştı.

"nasıl oluru var mı? mezun olmuş işte."

"ama imtihanlara giremedi ki.."

"girmiş. kağıtları burada."

"hastanedeydi.."

hikmet bey kızdı. "sen manyak mısın be adam? hepsinden pekiyi almış!"

"ama.."

ayağa fırladım. koluna yapıştım adamın. "gel biraz" dedim, dışarı çıkardım onu.

koridorda her şeyi anlattım. o kasketli, pantolonu yamalı adam birdenbire boşandı, hüngür hüngür ağlamaya başladı. bir yandan da ellerimi öpmeye çalışıyor, "allah senden razı olsun, hocam." diye hıçkırıyordu.

ödüllerin en büyüğü

bir buçuk yıllık öğretmenlik serüvenimin sonuna gelmiştim. terhis olacaktım. (bizim dönem yedek subay öğretmenleri, askerlik eğitimi yapmadan okuldan terhis oldu). işin kötüsü, aylardan marttı. okulun kapanmasına iki ay vardı daha. dördüncü sınıftan aldığım öğrencilerimi beşinci sınıfa getirmiştim. mezun edecektim onları. daha doğrusu, edemeyecektim. tezkere gelmişti.

müdüre, "yeni bir öğretmen atayacaklar mı yerime?" diye sordum.

hikmet bey yanıt vermedi.

"bu çocuklar ne olacak peki?"

"bilmem" gibilerden boyun büktü.

"peki" dedim, "ben öğretmenliği sürdüreyim. para mara istemiyorum. yeter ki çocukları mezun edeyim."

bildiniz! "mevzuat hazretleri" çıktı karşımıza.

aklıma bir şey geldi. milli eğitim müdürlüğü'ne koştum. "müfettiş raporu var." dedim. "dilersem bu meslekte kalabilirmişim. öğretmenliği sürdürmek istiyorum."

dosyamı açıp incelediler. "doğru" dediler. "meslekte kalabilirsiniz. ama bunun işlemleri birkaç ay sürer. yaz sonuna doğru öğretmen olabilirsiniz."

yaz sonuna doğru! benim derdim sınıfımı öğretmensiz bırakmamak.

okula geldim. müdürle konuştuk. tamam! hiç olmazsa arada bir "çaktırmadan" geleceğim, çocuklar yalnız kalmayacak.

ayrılık günü. öğrencilerimle vedalaşacağım. ne mümkün! hepsi hüngür hüngür ağlıyor.

"yapmayın" diyorum. "bakın, sık sık geleceğim buraya."

dinleyen kim! kapının önüne yattılar. üst üste. bir tepecik oluşturdular. hem ağlıyorlar, hem dövünüyorlar. beni bırakmıyorlar.

çantamı, paltomu masaya koydum. "bunlar kalsın. birazdan döneceğim." dedim.

sınıftan çıktım. doğru müdürün odasına.

"ağlıyorlar. bırakmıyorlar beni." dedim. "ne yapayım?"

hikmet bey celallendi. "ben şimdi sustururum onları!"

"aman" dememe kalmadı, öfkeyle odadan fırladı. ben de peşinden seğirttim. ya şimdi iki tokat patlatırsa bir öğrenciye?

müdür sınıfın kapısını açıp içeri daldı. ağlayan çocuklara baktı bir süre. bir şey diyecekti, diyemedi. yutkundu. yutkundu. "ulan.." diye mırıldandı. sonra birdenbire boşandı, o da başladı hüngür hüngür ağlamaya.

yıllar sonra milliyet yayınları'ndaki odamda oturuyordum. üç genç girdi içeri. benim öğrenciler! okmeydanı'nda kısa pantolonla dolaşan, kendilerini tanıdığımda "hayallerindeki meslek" sınırı ancak şark kahvesi'nde garsonluğa kadar uzanabilen çocuklar. pırıl pırıl birer delikanlı şimdi.

teknik üniversite'de okuyorlarmış. mühendis olacakmış üçü de. eski günleri andık, şakalaştık.

ayrılırken boynuma sarıldılar.

biri "hocam" dedi, "siz olmasaydınız biz bugün çok başka yerlerdeydik."

yaşamım boyunca aldığım en büyük ödüldü bu.