#şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.10.2022

üsküdar

ahmet hamdi tanpınar

üsküdar bir hazine idi. bir türlü bitmiyordu. valide-i cedid'in biraz arkasında aziz mahmud hüdai efendi vardı. birinci ahmed devrinin bu manevi saltanatı, nuran'ın aile gelenekleri arasına girmişti. daha yukarıda dördüncü mehmed devrinin dizginlerini birkaç sene elinde tutan selami efendi vardı.

karacaahmet'te an'anenin orhan gazi zamanına çıkarttığı, horasan erenlerinden bursa'daki geyikli baba'nın çağdaşı, belki de gaza arkadaşı karacaahmet, sultantepe'de yine celveti baki efendi yatıyordu.

nuran tarikatları çok merak ediyor fakat ikisi de mistik yaratılışta olmadıklarından üzerinde durmuyorlardı. bir gün istediği zaman takındığı o çocuk tavrıyla: -ben o zamanlar gelseydim, muhakkak celveti olurdum, dedi.

fakat hakikaten inanıyorlar mıydı bütün bunlara?

şark bu, güzelliği de burada. tembel, değişmekten hoşlanmaz, geleneklerinde adeta mumyalanmış bir dünya; fakat bir şeyi, çok büyük bir şeyi keşfetmiş. belki vaktinden çok evvel bulduğu için kendine zararı dokunmuş. -nedir o? -kendisini ve bütün âlemi tek bir varlık halinde görebilmenin sırrını. belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri bulmuş. ama unutmayalım ki dünya ancak bu noktadan kurtulur. -bulduğu şeyin ahlakını yapabilmiş mi?-zannetmem, fakat bu buluşta kendisini avuttuğu için hareket imkanlarını az çok azaltmış. yarı şiir bir hülyada, realitenin sınırlarında yaşamış. mamafih bu hali benim hoşuma gitmiyor, deve kervanı ile seyahat gibi ağır ve yorucu geliyor.

bunlar milli hayatın kökleridir. bak, kaç gündür istanbul'da üsküdar'da geziyoruz; sen süleymaniye'de doğmuşsun, ben aksaray'la şehzade arasında küçük bir mahallede doğdum. hepsinin insanlarını, içinde yaşadıkları şartları biliyoruz. hepsi bir medeniyet çöküntüsünün yetimleridir. bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar? büyük ihtilaller bunu çok tecrübe etti. netice olarak insanı çıplak bırakmaktan başka bir şeye yaramadı. bırak ki her yerde, en zengin ve müreffeh cemaatlerde bile, hayat bir yığın artıklarla, yarı yolda kalmışlarla doludur. sümbül sinan ve benzerleri bunların yardımcısıdır.

11.09.2022

karantina

dan brown

langdon salgın görüntülerini zihninden uzaklaştırmaya çalıştı ama başarılı olamadı. bu muhteşem şehrin altın çağında, salgın zayıflayıp osmanlılar, sonra da napolyon tarafından fethedilmeden önce nasıl olduğunu, venedik'in avrupa'nın ticaret merkezi olarak saltanat sürdüğü o dönemleri çok sık düşünürdü. söylenenlere göre zamanında, nüfusunun zenginliği ve kültürü eşsiz olan venedik'ten daha güzel bir şehir yoktu. ne tuhaftır ki, ticaret gemilerinin ambarlarındaki sıçanların sırtlarında çin'den venedik'e ölümcül salgını getiren, nüfusun yabancı lüks eşyalara tutkusu olmuştu. çin'in nüfusunun üçte ikisini yok eden salgın, avrupa'ya gelmiş ve hızla nüfusun üçte birini öldürmüştü. langdon salgın sırasında venedik'teki hayatla ilgili tasvirler okumuştu. ölüleri gömecek toprak kalmadığı için şişmiş cesetler kanallarda yüzüyordu. bazı bölgelerdeki ceset yoğunluğu yüzünden işçiler kütük yuvarlar gibi cesetleri denize doğru itiyorlardı. dualar, salgının gazabını azaltmaya yetmiyordu. devlet memurları hastalığa sıçanların neden olduğunu anladıklarında artık çok geçti; ama venedik yine de gelen tüm gemilerin yüklerini boşaltmadan önce kırk gün açığa demirleyip beklemelerini gerektiren bir kanun çıkarmıştı. günümüzde, italyancası quarantina olan kırk rakamı, karantina kelimesinin nereden geldiğini hatırlatan tatsız bir kelimedir.

27.07.2022

karar başkenti

erik orsenna

bu gezegende yaşayanların çoğu için en ağır sonuçları doğuracak kararların alındığı yer neresidir?

new york veya pekin bu role daha uygun olurdu. washington doğru şehir gibi görünmüyor: her şeye tepeden bakan bir gökdelen yok, yeşil alan çok, yeterince gizemli değil. çok geniş caddelerinde gözle görülür bir koşturmaca yok. aile konutlarıyla dolu ucu bucağı olmayan bir banliyö. her bahçede kırmızı plastik bir kaydırak, yeşil plastik bir kulübe ve minyatür basket potaları; burada çocukların her şeyin üstünde oldukları ve her şeyden önce geldiklerinin kanıtı.

ağaçların arasına serpiştirilmiş sayısız kilise veya mabet, araştırmacıyı pirelendiren ilk şey oluyor. tanrısal konuşmaya bu kadar çok ihtiyaç duyan insanlar ya kaderin ya da sorumluluklarının ağırlığı altında eziliyorlardır. sorumlu bir karar verici nasihat alır. her şeyi gören kişiden daha iyi bir nasihatçi var mı?

washington'ın öneminin ikinci göstergesi, ilkinden daha da çürütülmez: avukatlar. sürüsüne bereket. her binanın alt katında, üstünde avukat resimleri yazılı bakır levhalar, güneş ışınlarını sertçe yansıtıyor. yoldan geçenlerin çoğunun gözlerini kara gözlüklerle korumasının nedeni bu olmalı. hukukçuların hipnotize edici manevralarından kendi yöntemleriyle kaçmaya çalışıyorlar. ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, yürüyüşlerini bile hızlandırsalar, kaçmayı başaramayacakları seziliyor. günün birinde onların ağına düşecekler.

örnek mi? massachussetts avenue, no. 2000. son derece ağırbaşlı birkaç binanın arasında, kırmızı bir şato. çıkma kuleler, çatılar, gözcü kuleleri. yarı peri, yarı cadı, bir melez yaratık ini. addams ailesi'nin konutu. bakır rengi avukat isimleri cephesini öyle örtmüş ki, bu kırmızı şato zırhla kaplanmış adeta.

sırf washington şehrinde bütün japonya'dakinden daha çok avukat olduğunu biliyor muydunuz?

avukatlar neyle geçinir peki? karar almaya yardımla, kararların mermere kazınmasıyla (kontratlar) ve bu mermerlerin kırılmasıyla (davalar).

bunca tanrısal mevcudiyet ve böyle bir avukat bolluğu. sinirlerine en hakim araştırmacı bile yüzünde bir tebessümün belirmesine engel olamaz. doğru yere gelmiştir. washington gerçekten de bir karar başkentidir.

30.06.2022

hiroşima

ernesto sabato

hiroşima bombardımanı sabahında, diye anlatıyor bay yasuo yamamoto, uçakların sesini duyduğumda bisikletimle gidiyordum. ama önemsemedim çünkü o günlerde buna alışmıştık. iki dakika sonra, dehşet verici patlamaların ortasında, bir seferde atılan bin havai fişeğin patlamasına benzeyen, devasa bir ateş sütununun yükseldiğini gördüm. bisikletim havaya fırladı, ben bir duvarın arkasına düştüm. kalkıp duvara tırmanabildiğimde korkunç bir kargaşa gördüm, çocukların, kadınların çılgınca haykırışlarını, kesinlikle kötü şekilde yaralanmış ya da can çekişen insanların çığlıklarına benzer sesler işittim. evime koştum. yolda ağır yaralı insanlar gördüm, kana bulanmış, büyük kısmı yanmış insanlar. hepsi korku ve acı içindeydi, hayatımda gördüğüm en büyük korku ve çekilebilecek en büyük acı içinde. istasyonun orada, bir ateş denizi vardı ve bütün evlerin yıkılmış olduğu görülüyordu. tek oğlum masumi ve karımı düşünerek kahroluyordum. nihayet, evimin bulunduğu yere molozlar ve yangınlar arasında varabildim, ne var ki artık duvar falan kalmamıştı, apartman bir depremle eğilmişti sanki, kırık cam yığınları, kapı ve çatı parçaları her yerdeydi. karım yaralıydı, verdiği küçük bir işi yapmak için çıkmış olan oğlumuzun adını haykırıyordu. onu, gittiği yönde, her yerde aradık, ta ki yerdeki neredeyse derisi olmayan çıplak bir şeyin iniltilerini işitinceye kadar; saçları da yanmıştı, acıyla büzülmek için bile gücü yoktu neredeyse. dehşetle kim olduğunu sorduk ve o talihsiz, ancak anlaşılır, son derece tuhaf bir sesle masumi yamamoto diye mırıldandı. bir kapının artığı bir tablanın üzerine büyük bir özenle koyduk; çünkü adeta tamamen açık bir yaraydı ve yardım alacağımız bir yere kadar götürdük. birkaç on blok ötede, kendileri de yaralı doktorlar ve hemşireler tarafından bakılmayı bekleyen uzun bir yaralı ve yanık insan kuyruğu gördük. oğlumuzun artık iyileşmeyeceğini düşünerek bir askeri doktordan, hiç olmazsa acılarını hafifletecek bir şey vermesini rica ettik. üzerini iyice kaplamamız için bize yağ verdi, dediğini yaptık. çocuk ölüp ölmeyeceğini sordu. büyük bir gayretle hayır dedik, çok yakında iyileşecekti. onu tekrar eve götürmek istedik fakat bize, n'olur dedi, bulunduğumuz yerde kıpırdamayalım. hava kararınca biraz sakinleşti fakat devamlı su istiyordu. durumunu daha da kötüleştirip kötüleştirmeyeceğini bilmiyorduk ama veriyorduk. bazı anlar çıldırıyordu ve sözleri anlaşılmıyordu. bir süre sonra aklını toplamış göründü, bize bir cennetin gerçekten var olup olmadığını sordu. karım deliye dönmüştü, cevap vermeye kalkmadı; fakat ben ona, evet dedim, cennet var, asla savaşların olmadığı güzel bir yer. bu sözlerimi dikkatle dinledi, sakinleşmiş gibiydi. "öyleyse ölsem daha iyi" diye mırıldandı. artık hemen hemen nefes alamıyordu, karım ona duyurmamak için sessizce ağlarken göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. sonra oğlumuz yeniden sayıklamaya başladı ve artık su istemedi. birkaç dakika içinde, ne mutlu ki, nefes almaz oldu.

12.05.2022

istanbul ve türkler

erich auerbach

bu ülkede şimdiye dek sadece istanbul'u tanıdım; konumu harika ama iki farklı parçadan oluşan sevimsiz ve teklifsiz bir şehir: tarihsel coğrafyasının pasını büyük ölçüde hala koruyan grek ve türk kökenli eski stambul ile bir 19. yüzyıl avrupa yerleşim alanının karikatürü ve son aşaması şeklinde olup şimdilerde tamamen harap durumda bulunan yeni pera. burada korkunç lüks eşya dükkanlarının kalıntıları, yahudiler, grekler, ermeniler, bütün diller, grotesk bir sosyal hayat ve eski avrupa elçiliklerinin şimdi konsoloslukları barındırmakta olan konakları var. 19. yüzyıldan boğaz'da kalanlara bakıldığında yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş veya müzelik bir halde korunmuş, yarı oryantal yarı rokoko bir tarzdaki sultan ve paşa konakları göze çarpıyor.

ben pek çok açıdan şanslı sayılırım. istanbul, özellikle de avrupa yakasında oturmakta olduğum boğaziçi büyüleyici bir güzelliğe sahip; hem de bizim gibi insanların en sevdiği türden, tarih içinde gelişmiş bir güzelliğe. bu, çoğu harap durumdaki yalılarıyla kıyı boyunca uzanan tepelerden, camilerden, minarelerden, mozaiklerden, minyatürlerden ve kaligrafilerden kaynaklanmıyor sadece, çeşit çeşit giysileri ve hayat tarzlarıyla insanlar, yediğimiz sebze ve balık, kahve, sigara ve müslüman dindarlığının kusursuzluğunun kalıntıları da var.

istanbul asıl olarak hala helenistik bir şehir; arap, ermeni, yahudi ve şimdi hakim durumdaki türk ögeler birbiriyle kaynaşarak ya da yan yana yaşıyor, bunları bir arada tutan da eski helenistik kozmopolitlik. tabii ki her şey kötü bir biçimde modernleştirilmiş ve piç edilmiş durumda ve bu eğilim giderek artıyor. genelde çok akıllı ve becerikli olan yönetim bu modern barbarlaşma sürecini hızlandırmaktan başka bir şey yapamıyor. yoksul ve çalışmaya alışkın olmayan ülkeye, varlığını sürdürebilmesi ve kendini savunabilmesi için bir düzen getirmek, modern ve pratik yöntemleri öğretmek zorunda. bu, her yerde olduğu gibi burada da canlı gelenekleri bozan ve kısmen tamamen hayali kadim zaman tahayyüllerine kısmen de modern, rasyonalist düşüncelere dayanan saf bir milliyetçilik adına gerçekleştiriliyor. dindarlığa karşı mücadele ediliyor ve islam kültürü arap kökenli bir yabancılaşma olarak küçük görülüyor; hem modern hem de saf türk olma isteği söz konusu. bu çabalar, eski yazının yürürlükten kaldırılması, arapçadan alınmış kelimelerin atılması ve yerlerine "türkçe" ya da kısman avrupa dillerinden alınmış kelimelerin konması yoluyla dilin tümüyle bozulmasına kadar vardı. eski edebiyatı okuyabilecek tek bir genç bulamazsınız; düşünsel alanda son derece tehlikeli bir yönsüzlük söz konusu.

ülke tamamen ve kesin olarak atatürk ve ona bağlı anadolu türkleri tarafından yönetiliyor; naif, kuruntulu, dürüst, biraz hantal ve yontulmamış; bununla birlikte fazlasıyla duygulu türden insanlar tarafından; çünkü avrupa'nın güney ülkelerinde yaşayanlardan daha katı, daha teklifsiz, daha sevimsiz ve daha boyun eğmez türde insanlar bunlar; yine de hoş ve hayat gücüyle dolular, köleliğe ve zor işlere alışıklar, bir de yavaş çalışmaya.

büyük şef, sempatik bir otokrat, zeki, cömert ve esprili biri. avrupalı meslektaşlarından tamamen farklı: bu toprağı bizzat bir ülke haline getirmiş olması, ayrıca da kesinlikle uzun söze kaçmaması itibariyle; anıları şu cümleyle başlıyor: "19 mayıs 1919'da samsun'a çıktım. o zaman durum şöyle idi:" fakat bütün yaptıklarını bir yandan avrupa demokrasileri ile diğer yandansa eski müslüman-panislamist saray ekonomisine karşı savaşarak gerçekleştirmek zorunda kalmış; sonuçta ortaya çıkan da fanatik bir gelenek karşıtı milliyetçilik olmuş. var olan islam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan avrupa'yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda avrupa zihniyetiyle modernleşme. avrupa'da yetişmiş göçmenlerin öğretmen olarak tercih edilmesi de bu yüzden, bu kişilerden yabancı propagandasından korkmadan eğitim alınabileceği düşüncesi. sonuç: had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı. italya ve almanya ve muhtemelen rusya gibi öteki ülkelerde henüz herkesin gözüne çarpmayan bu tablo burada bütün çıplaklığı ile ortada. bir yandan hayal ürünü bir kadim türkçeye dayanan "arapça ve farsçanın etkisinden kurtulma", öte yandan da modern-teknik bir özellik gösteren dil reformu, 25 yaşın altındakilerin 10 yıldan eski hiçbir dini, edebi ya da felsefi metni anlayamamasını ve dilin kendine has özelliklerinin bundan birkaç yıl önce zorla kabul ettirilen latin alfabesinin zoruyla hızla yıpranmasını sağlamayı becermiş durumda.

genel olarak özetlersek, giderek daha açık bir şekilde görüyorum ki, dünyanın şimdiki hali, kaderin bizi kan ve acı dolu yollar üzerinden bir bayağılık enternasyonali ve esperanto kültürüne doğru götürmek için oynadığı bir oyundan başka bir şey değil. bundan daha önce almanya ve italya'daki korkunç kan ve toprak propagandasının sahteciliğini gördüğümde şüphelenmiştim; ama ancak burada neredeyse kesin olarak emin oldum.

(ocak 1937-mayıs 1938)

10.02.2022

beyoğlu

mehmet rauf

bir kadının ne olduğunu anlayanlar için asıl zavallı olan erkeklerdir. kadın olmayınca bir erkek hayatının ne boş, ne yağmursuz, tesellisiz bir siyah çöl olduğunu bilseniz.. bunu birçok erkekler de bilir de sonra unuturlar. bir kadının bir erkek hayatına sadece varlığıyla nasıl bir şiir ve tazelik verdiğini, ruhu bir yana bıraksak bile yalnız vücut için de nasıl büyük bir koruyucu olduğunu bilseniz.. 

bilmezsiniz ki beyoğlu hayatının hatta eğlenilecek mevsimde bile nasıl bunaltıcı, bein ezici bir hali vardır. evvela binbir renkli bir hayat görünür, hiç birbirine benzemez, çeşit çeşit evreleri var gibi gelir fakat o kadar renksiz, aman yarabbi, o kadar renksizdir, görülen çehreler o kadar daima aynıdır ki.. mahremiyetsiz, samimiyetsiz, yapmacık yapmacık bir taklitten, soğuk sarı bir taklitten ibaret bir hayat. her görüştüğünle müthiş bir yarış, bir mücadele, bir düşmanlık..

hiçbir el sıkamazsın ki mümkün olsa seni bir çukura itmeyeceğine emin olasın. hiçbir ses işitmezsin ki senin yokluğunda en hain, en haksız bir alayda, bir ayıplamada bulunmayacağına emin olasın. ikiyüzlülük, alay, kendini beğenme, bencillik.. bu aç kurdun elinde bütün yüzler morarmış, bütün gözler bulanmış, herkesin başarısı öbürlerinin ayaklar altında ezilmesiyle gerçekleşecek gibi bir çekememezlik, bir kin, kimse kimseyi beğenmez. üstünden başından tutunuz da söylediği fransızcaya kadar her şey alay için bir sebep olur. zaten hep sahtekârlıktan ibaret olan bu insanı eğlendiren yüzünde göz dudağa, dudak çeneye güler. iğrenç bir şey kısacası.

yine de inkâr edemezsin ki kadınları nefistir. evet, özellikle kaldırımlardan geçerken uzaktan mağaza bebekleri gibi görünce.. beyoğlu tiyatrosunun gezici aktrisleri.. hepsi öyledir. asıl hayatlarını oyuncular gibi unutmuşlardır. onların ruhlarını arayacağınıza kutup keşfine çıkmış olsanız daha hayırlı olur.

4.01.2022

modern dünyada gündelik hayat

anthony giddens

modern dünyada gündelik hayatın boş veya bayağı olmasına yol açan özellikle önemli iki etken vardır. birisi, modern kentselliğin "inşa edilmiş çevresindeki" metalaşmış alanın belirginliği ile ilgilidir: inşa edilmiş çevre, estetik biçimden yoksun bırakılmıştır. ikincisi, önceki toplum türlerinde açıkça görülen ve tüm topluluğun sosyal yaşam dokusunda var olan insan tecrübelerinin ve faaliyetlerinin bazı türlerinin, kimi toplumsal analiz uzmanlarının deyişiyle, "tecrit edilmesi"dir. suçluları hapishanelere kapatma uygulaması, son iki yüzyılda ortaya çıkan bir gelişmedir. orta çağ avrupa'sında cezaevleri vardı; fakat esasen mahkumiyet öncesi zanlıların gözaltına alınması ya da borçlular için kullanılırdı. ciddi suçlar hapisten çok sürgünle, idamla veya fiziksel işkenceyle cezalandırılırdı. yaklaşık son iki yüzyılda sadece hapishaneler değil, aynı zamanda sanatoryumlar ve hastaneler de yaygın olarak görülmeye başlanmış ve yine aynı dönem içinde birbirlerinden açıkça ayrılmıştır. tecrit etme, günlük yaşamın devamlılığını tehdit eden suç, delilik, hastalık ve ölüm gibi fenomenlerin gündelik hayattan çıkarılmasına işaret eder. bu tür fenomenler ve onlarla en çok ilişki içinde bulunan bireyler çoğunluğun gündelik hayatının akışından ayrılır. "yaşamın nesri", araçsal ereklere yönelmiş günlük faaliyetlerin rutini, böylelikle daha geniş bir yayılma alanı bulur.

ölümün her yerde karşımıza çıkması ve görünürlüğü, modernizm öncesi aileyi ve genel olarak günlük toplumsal yaşamı çağdaş dönemden en güçlü şekilde ayıran bir fenomendir. ölüm oranları bugün olduğundan birkaç kat fazlaydı ve ölüm esasen yaşlıların başına gelen bir şey değildi. kasabalarda yaşayanlar, salgın hastalıkların devamlı olarak görülmesi olasılığına neden olan hijyen eksikliği ve içme suyunun temiz olmaması nedeniyle özellikle savunmasızlardı. aslında kasabadakiler, kendileri çoğalmamışlar ve devamlılıklarını kırsal alanlardan gelen düzenli göçlere dayandırmışlardır. insan ömrü çok kısaydı. büyük ihtimalle bebeklerin üçte biri yaşamlarının ilk yılı içinde ölüyordu. 17. yüzyıl fransasında yaşayan köylüler arasında, çocukların ortalama yarısı 10 yaşına gelmeden ölüyordu. toplam nüfusun yarısı 20 yaşın altındaydı ve 60 yaşın üstünde olan yalnızca çok küçük bir azınlık vardı.

3.04.2021

kent

nietzsche

kalabalık kentlerde binlerce insanın nasıl duygusuz bir ifade ile ve telaş içinde geçip gittiklerini izlediğimde, hep şöyle derim: kendilerini çok kötü hissediyor olmalılar. bu insanların tümü için sanat, kendilerini daha kötü, daha duygusuz ve anlamsız veya daha telaşlı ve ihtiraslı hissetmeleri için vardır. çünkü hakiki olmayan duygular at koşturmakta ve hiç durmadan onları eğitmektedir ve bunun sonucunda sefaletlerini kendilerine bile itiraf etmelerine izin verilmez. konuşmak istediklerinde uzlaşı kulaklarına aslında söylemek isteyip de unuttukları bir şeyleri fısıldar; birbirleriyle anlaşmak istediklerinde ise, akıl güçleri sanki bazı büyü sözleriyle felce uğratılır; böylelikle de aslında mutsuzluklarını mutluluk olarak nitelendirirler ve bile bile mutsuzlukları içinde birbirlerine bağlanırlar. sonunda tamamen değişime uğrayarak hakiki olmayan duyguların köleleri haline dönüşürler.

14.03.2020

tımarhane

jack london

yiyecek ve barınak yokluğu, insanların aklını kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biridir.

seyyar satıcılar, işportacılar, kapıdan satış yapanlar, yani diğerlerinden daha kıt kanaat geçinen bir işçi sınıfı, tımarhanede yatanların en büyük yüzdesini oluşturur.

bahtsızlık ve sefalet insanları altüst etmeye, bazı kişileri tımarhaneye, bazılarını da morga ya da darağacına yollamaya muktedirdir. başa kötü bir şey gelip de eş ve baba, karısına, çocuklarına duyduğu bütün sevgiye ve çalışma arzusuna rağmen iş bulamaz olunca, akıl sağlığının sarsılması ve zihnindeki ışığın sönmesi çok kolaydır. yetersiz beslenme ve hastalıklar bedenini tahrip ederken, ıstırap çeken karısını ve küçük çocuklarını gördükçe ruhu ezilirken, bu bilhassa kolaydır.

hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur. bu olgu o kadar yaygındır ki, intihar haberi yer almayan günlük gazete bulamazsınız. mahkemelerdeki intihar girişimi davaları ise, ancak sıradan bir sarhoş kadar ilgi uyandırır ve aynı hızla, aynı ilgisizlikle görülüp geçilir.

yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.

7.02.2020

istanbul

mehmet rauf

istanbul, hayatı ve yaşam tarzıyla büyük bir milletin başkenti olacak bir şehir olmaktan o kadar uzak, o kadar, o kadar uzak ki..

istanbul'da hayat yok. oradaki halk yaşamıyor, gaflet ve miskinlik içinde uyuşmuş, yalnız bitkisel bir hayat sürüyor. işin komik tarafı, eğer istanbul halkı hayattan ve eğlenceden mahrum olduğunu bilse, şikâyet etse, insan tahammül eder. halbuki oradaki herkeste "yaşıyoruz ve eğleniyoruz" fikri mevcut ki işte beni ağlatacak kadar güldüren de budur.

istanbul hanımları hayatlarını bütün zevklerini oluşturan dedikoduya adamışlar; ihtiyaçsız, kendilerinden memnun, komşularına, eğlencelerine devam ederek, herkes mevsimine ve köyüne göre çayırlarda, rıhtım taşlarında, dere kenarlarında toplanıp bağdaş kurup birbirlerini çekiştirmekle yetinerek yaşıyorlar.

hiçbir yerde kadınlık bu kadar adileşmemiştir. hepsi adi.. istisnasız. en kibarından en aşağılığına kadar hepsi bir halde. en kibar ailelerin hanımefendilerine rast geliyorsunuz, ağzını açıyor, insan keyifli sözler dinleyeceğini beklerken falan bey şunu yapmış, filan hanım şunu seviyormuş gibi iğrenç rivayetler ve kıskançlıklardan başka bir şey işitemiyor.

insanlar bu kadar ahlaksızlığa, bu kadar fesada düşünce başkalarının saadetine düşman olurlar ve o saadeti yıkmak için ellerinden gelen fesatlığı yapmaktan çekinmezler.

hayatta bütün fikirleri, bütün hareketleri, bütün niyetleri, hatta bütün inançları yanlış ve zararlıdır. insan böyle yaşamaz, hayat böyle helak ve ziyan edilmez.

istanbul'un en büyük kusuru, bir kibar hayatı ve kibar halkı olmamasıdır. abdülhamit zamanında istanbul'da asalet türlü köpekliklerle zengin olmuş hırsız ailelerine mahsustu. şimdi hürriyet bunu da mahvetti. önceden zaten kibar yoktu, bugün zengin de kalmadı. eşitlik ise yalnız herkesin ahlaksızlık ve fikirsizlikte birbirine benzemesinde görülüyor.

6.02.2020

yoksulluk

jack london

sevgili karnı tok sırtı pek yumuşak insanlar, her gece sizi bekleyen beyaz çarşaflarınız ve havadar odalarınız varken, londra sokaklarında yıldırıcı bir gece geçirmenin nasıl bir eziyet olduğunu size nasıl anlatayım!

inanın, güneşin doğudan yükselmesini beklerken saatler yüz yıl gibi gelir insana. soğuktan titrerken kaslarınızın sızısından ağlayacak gibi olursunuz. yine de hâlâ dayanabildiğinize, hayatta kaldığınıza şaşarsınız. bir banka yatıp yorgun gözlerinizi kapatacak olsanız mutlaka polis gelip sizi uyandıracak ve sert bir sesle, "yürü bakalım" diyecektir.

bankta dinlenebilirsiniz, az sayıda ve birbirinden uzaktır banklar. ama dinlenmek uyumak manasına geliyorsa, yorgun bedeninizi bitimsiz caddeler boyunca sürükleyerek yürüyüp gitmek zorundasınızdır. çaresizlik içinde bir kurnazlık edip ıssız sokaklarda, karanlık geçitlerde uzanmayı deneyecek olsanız, her yerde hazır ve nazır olan polis memuru sizi aynı şekilde yerinizden kaldıracaktır. onun işi sizi kaldırmaktır. erk sahiplerinin yasası, kaldırılmanızı gerektirir.

bir sınıfın üstünlüğü için başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır. işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. kısa, güdük insanlar yaratılır - efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu. erkeklerin bedeni, düzgün erkek bedenlerinin karikatürü gibidir. bunların kadınları, çocukları solgun ve kansızdır; gözleri çökmüş, sırtları kamburlaşmış, vücutları erken yaşta şeklini, güzelliğini kaybetmiştir.

bernard shaw'un tabiriyle, "görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır."

yalnız trafalgar meydanı'nda değil, yürüyüş hattı boyunca her yerde böyleydi -güç, lüzumsuz bir güç. bir sürü adam; muhteşem, seçme adamlar; hayattaki yegâne işlevleri itaat etmek, körlemesine öldürmek, yakıp yıkmak olan insanlar. onların iyi beslenmeleri, iyi giyinmeleri, iyi silahlanmaları ve gemilerle dünyanın öteki ucuna gönderilmeleri için, londra'nın doğu yakası ve tüm ingiltere'nin "doğu yakası" ölesiye çalışıyor, çürüyüp ölüyor.

bir çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. montesquieu de şöyle demiş: "çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor."

biz bilimde yol alırken, şanımız yürürken zamanda, niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? kasvetli sokaklarda, gelişim felç olup kalmış; açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış; şurada bir efendi, yorgun biçkiciden hakkını esirgiyor; şu menfur dam altında hem yaşayanlar hem ölüler barınıyor; bir ateş ki sürünüyor hem döşemesinde evin, hem kalabalık ensest divanında, mahallesinde fakirlerin.

devlet adamları bir süredir "ingiltere, uyan artık!" diye bağrışıp duruyor. oysa "ingiltere, beslen artık!" deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.

24.01.2020

uçurum

jack london

doğu londra'ya dair ilk izlenimlerim, genel izlenimlerdi elbette. sonra ayrıntılar belirmeye başladı ve sefaletin karmaşası içinde şurada burada, belli ölçüde mutluluğun hüküm sürdüğü küçük noktalar buldum -bazen ücra sokaklardaki zanaatkârların kaldığı, haşin bir aile hayatının varlığını sürdürdüğü dizi dizi evlerde.

akşamları erkekleri ağızlarında pipo, dizlerinde çocuklarıyla kapıya çıkmış halde görebilirsiniz. hanımlar dedikodu yapar, kahkahalar, eğlence gırla gider. bu insanların hallerinden çok memnun oldukları bellidir; çünkü onları kuşatan sefaletle kıyaslanınca varlıklı sayılırlar. fakat olsa olsa boş, hayvani bir mutluluktur bu; dolu midenin verdiği memnuniyettir. maddiyatçılık baskındır hayatlarında. aptal, ağırkanlı, hayal gücü yoksunudurlar.

uçurumdan insanı aptallaştıran bir uyuşukluk havası sızmaktadır sanki, bu insanları sarıp ruhlarını öldürmektedir. dini inanç onlara dokunmadan geçmiştir. ne korkarlar ne de bir umarları vardır ahiretten. ahiretin farkında değildirler; mideleri dolsun, akşam vakti pipolarını tüttürsünler, iki tek atsınlar, hayattan istemeyi tasavvur edebilecekleri o kadardır. bununla kalsa keşke. içine gömüldükleri tatmin edici uyuşukluk, çözülmeden evvelki ölümcül atalettir. hiç ilerleme yoktur ve onlar için ilerlememek, tekrar uçuruma düşmek demektir.

hayatta yapabilecekleri tek şey düşmeye başlamaktır. bu düşüşü çocukları ve onların çocuklarının çocukları tamamlar. insan her zaman hayattan talep ettiğinin daha azını alır. talepleri zaten o kadar ufaktır ki, ellerine geçen daha da az şey onları kurtaramaz.

1.08.2017

düş ülkesi

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır. tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, hava yolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır. günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

9.11.2016

boş zaman

guy standing

internette çok fazla zaman harcamak prekarya varoluşunun bir parçası haline gelmiş durumda ve araştırmalara göre bunun depresif etkileri olabiliyor; zira sosyal ağlar üzerinden kurulan bağlantılar, insanlarla kurulan fiili ilişkinin yerini alıyor.

gerçek anlamda boş zaman, üç taraftan kuşatma altında. boş zaman biçimlerinden birisi, insanın kendisini adadığı kültürel ve sanatsal aktivitedir. iyi müzik dinlemek, tiyatroya gitmek, önemli edebiyat eserlerini okumak, dünyanın ve içinde olduğumuz çevrenin tarihini öğrenmek, popüler tabirle "kaliteli zaman" geçirmek anlamına geliyor. kaliteli zaman geçirmek ise güvencesizliğin verdiği endişe ve uykusuzluğun yanı sıra çalışmayla da bölünmeyen zaman demek oluyor.

prekarya içinse boş zaman açığı söz konusu. zaman bir türlü yetmiyor ya da prekarya içindekiler bu tür boş zaman aktiviteleri yaptıklarında kendilerini suçlu hissediyor ve bunun yerine sosyal ağlarını genişletip beşeri sermayelerine yatırım yapmaları gerektiğini düşünüyor.

boş zamanın, özellikle de prekaryanın boş zamanının değerinin azalması, işçicilik doktrininin bırakmış olduğu en kötü miraslardan biri. değerlerin yeniden üretilmesini sağlayan eğitimin giderek aşınması, gençlerin kültürlerinden soğumasına ve içinde bulundukları toplulukta bir toplumsal hafıza kaybına neden olmakta.

günümüzde, kente dair imgelemde "sokak köşesi toplumu" kavramı ön plana çıkmış durumda. insanların zamanlarını geçirme biçimlerinden birisi olan "takılmak" baskın hale geldi. artık zamanı doldurmak bir mesele ve buna "boş zaman fakirliği" diyenler var. maddi yoksulluk, genç prekaryanın hayatını sınırlıyor.

prekaryanın elinde para ya da mesleki aidiyet olmadığı gibi zamanı kontrol edebilmek için gereken istikrar da yok. hal böyle olunca, çalışma dahil her türlü aktiviteye karşı kuralsızlığı ilke edinen bir tavır sergileniyor. işte bu, güvencesizliğin tuzaklarından birisi. sırf hayatta kalmaya yetecek kadar kamusal alana ihtiyaç duyulur ve bu alanlar da kemer sıkma politikaları nedeniyle yok ediliyor. nihayetinde neoliberal akıl, bütün bunları, doğrudan ekonomik büyümeye katkısı olmadığı gerekçesiyle bir lüks olarak görüyor.

iş ve oyuna dayalı hazcı mutluluk tehlikelidir. sürekli oyun oynamak sıkıcıdır. haz geçicidir ve insanın zamanından alır. yeteri kadar haz aldığımızı düşündüğümüzde dururuz. oyundan alınan zevk geçici olduğundan, buna dayalı olarak yaşayan insanların başarısız olması neredeyse kaçınılmazdır. hazcılık başarısızlığa mahkumdur.

paul martin'in "seks, uyuşturucu ve çikolata: hazzın bilimi" adlı kitabında da belirttiği gibi, oyun ve boş zamanla elde edilen hazcı mutluluk, nihayetinde bağımlılık ve zevk dışında kalan her şeye karşı hoşgörüsüzlük yaratır.

memnuniyet, kişinin kendisi ve hayatıyla ilgili genel olarak şikayetinin olmaması durumudur. ancak mutluluğu fetiş haline getirmek, medeni bir toplum için reçete olamaz.

10.05.2015

otel

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır, tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, havayolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır; günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

16.09.2014

istanbul vs. viyana

gerard de nerval

ne garip bir kent konstantinopolis! ihtişam ve sefalet, gözyaşları ve sevinç, başka yerlerdekinden çok daha fazla keyfi davranış; ama aynı zamanda da daha fazla özgürlük var burada; dört farklı halk birbirinden çok da nefret etmeden birlikte yaşıyorlar. türkler, ermeniler, rumlar ve yahudiler; aynı toprağın evlatları olan bu insanlar, bizim çeşitli taşra halklarımızın ya da farklı taraftar gruplarının beceremediği gibi değil, çok daha fazla hoşgörü gösteriyorlar.

genel bir gözlem olarak, bu kentte, hiçbir kadının doğal bir yürüyüşü olmadığını öğreneceksin. bir tanesini gözüne kestiriyorsun, peşinden gidiyorsun; o sokaktan bu sokağa hiç beklenmedik dönüşler yapıyor, zikzaklar çiziyor. sonra, yanaşmak için biraz ıssız bir yeri gözüne kestiriyorsun ve cevap vermemezlik etmiyor hiçbir zaman. herkesin bildiği bir şey bu. viyanalı bir kadın, kimseyi başından savmaz. eğer birisinin kadınıysa -esamesi okunmayan kocasından söz etmiyorum- ve eğer kırk tarakta bezi varsa, sana söyleyecektir bunu ve ancak bir hafta sonra kendisinden randevu istemeni ya da belli bir tarih söylemeden sabırlı olmanı tavsiye edecektir. bu pek uzun sürmez; daha önceki aşıklar da senin en iyi dostların haline gelir.

30.07.2014

şehir

oya baydar

şehir, yaşamlarıyla, savaşlarıyla, uğraşlarıyla iç içeydi. onu eski bir dost gibi severler, havasıyla, güzellikleriyle, zenginlikleriyle büyülenirler; ama bir dekor ya da bir çerçeve gibi kullanırlardı. varlıklarının doğal bir parçası, yaşamlarının bir uzantısıydı. şehirlerin bağımsız hayatları olduğunu, terk edilmeye dayanamadıklarını, kendi evlatlarını yiyebileceklerini, ihanet ve intihar edebileceklerini henüz bilmiyorlardı.

kuyulu ev artık yerinde yok. hisarüstü'ndeki gecekondular da.. boğaz tepelerinin sık ağaçlı koruluklarından arda kalan, yalnızca birkaç küçük yeşil leke. orada burada, tek tük erguvanlar ve cılız mimozalar, artık çiçek açmayan manolyalar direniyor. kubbeler, minareler, saraylar; pırıl pırıl, zengin ve görkemli gökdelenlerin, otellerin, plazaların arasında kayboluyor. her şeyin satılığa çıktığı bu dünyada, dünyanın dört bir yanından gelmiş her türlü malla dolu çarşılar; yalanla gerçeğin arasında mekik dokuyan ve neyin gerçek neyin yalan olduğunu unutturan televizyon ekranları; caddelerin iki yanında sıralanan parlak ışıklı, pahalı kafeler, lüks restoranlar, dünyanın en ünlü mücevher dükkanlarının şubeleri, son model otomobiller, kuşkulu siyah limuzinler, şehrin sokaklarında dolaşan, hepsi birbirine benzeyen saçları sarı boyalı ruhsuz yüzlü kadınların kullandığı görgüsüz, hantal ve çok pahalı cipler; eski gecekonduların yerine kurulmuş gürültülü, ışıklı gece kulüpleri, bu kulüplerin kartlarının yanında susturuculu silahlar ve sahte kimlikler de taşıyan şehrin yeni efendileri.. kentin dört yanını kuşatarak kalbine kadar saplanan, her biri bir başka dünya olan, isyana hazır, öfkeli varoşlar. ve kendilerini özel korumaları, teknoloji harikası alarm sistemleri ve yüksek duvarlarıyla şehirden ayıran zengin siteler. duvarlarının, cüzdanlarının, güçlerinin, silahlarının, korumalarının ayrı dünyalarına çekilmiş efendiler ile; bu dünyayı ve şehri teslim almak için, her biri bir başka inancın, bir başka öfkenin simgesi olan çeşit çeşit işaretlerle -havaya kalkmış yumruklar, allahın tekliğini haykıran işaret parmakları, kana, şiddete, devlete tapınmanın rozeti kurt başları, zafer işaretleri- sokakları, meydanları dolduran varoş çocukları, artık birbirlerine düşman bile değil, birbirlerini yok sayarak kendi şehirlerini tahrip için yarışıyorlar.

17.04.2014

yüreğir

yılmaz güney

güz aylarından birinde, gücünü tüketmiş bir yaprak dalından düşer. çevrenin acı durgunluğunda bir güz bitiminin sancısı duyulur. ince ince bulut dizilerinde, biraz soluk duran mavide, toprakta, yellerin getirdiği tükenmiş kokuda, top top kırmızılarda, sarılarda hep bu hüzün var. insanı alıp götüren, düşündüren, eriten, üzen bir duygu var. yaz otları, çakır dikenleri, bozulmuş ağaçlar toprağa bakırımsı bir yanıklık vermişler. nar ağaçları, yaprakları kızarmış üzüm tevekleri ve bir kuş..

ne zaman ağaçlar sevinçlerinden deliye dönerler, sevinçlerinden yaprak olurlar, çiçek olurlar, dallarını tüm içtenlikleriyle süslerler; malaçça köyü o zaman güzeldir. kır çiçekleri göverir, çiğdemler, mineler, türlü türlü otlar fışkırır, serpilir; malaçça o zaman güzeldir. kırlangıçlar döner, leylekler döner; artık yüreğir toprağı tüm güzellikleriyle uyanır. mavi gözlü çiçeklerinde, türkülerinde, oyunlarında, halaylarında bir sevda yaşar artık. yüreğir toprağında bahar, yüreğir toprağında sevdadır. koyunların, kuzuların melemelerinde, renk renk yağlıkların oyalarında, boncuk boncuk bir gözyaşının buruk bir yaşamanın ezgisi başlar. ellerin kınasında, saçların örgüsünde yüreğir toprağının umudu göverir.

ne zaman gelinaliler boylanır, tepelerinde bir sarı çiçek patlar, ne zaman ak bulutlar yalnızca gökyüzünün süsü olur, yüreğir toprağında bahardır. baharına susamış dallarda, beyazın yanı sıra bir yeşil yürür. kırmızının yanına bir mavi konar, dellenir. yaşamanın tüm özlemlerini kanatlarına doldurmuş bir kelebek gelir, mutluymuş sanısını veren bir çiçeğe konar. çiçekler ondan sonra güzeldir. böcekler, kanatlarında iyi ve ılık günleri getirirler. her benek bir isteği, her renk bir özlemi, bir yaşantıyı özetler. her arı bir bahar türküsü, her türkü bir sevda belasıdır. çünkü umut, baharla birlikte gelir yüreğir toprağına, güzle birlikte gider.

yüreğir'in yağmuru, yüreğir'in dertleri gibi yağar yağar bitmez. usul usul, ince bir sızı gibi yağar. hüzün veren bir durgunluk, bir alacalık oturur insanın içine. ağır, uyuşuk ve yorgun. ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanın acı umutsuzluğudur bu.

yağmur sularıyla dolu hendeklerde, beyaz, bembeyaz su çiçekleri açar. yaşamak, sevmek ve hüzün ondan sonra güzeldir.

1.12.2013

istanbul

buket uzuner

büyük ve soylu şehirler kendi efsanelerini yaratırlar. onların efsaneleri dillere destandır; menkıbe ve masalları kuşaklar boyu akar. büyük ve soylu şehirler hakkında ne kadar yazılsa, çizilse asla tamamının anlatılamayışı bu yüzdendir.

ben ki istanbul'um; şehirler şehri, yedi düvelin gözdesi, adı lygos, byzas, antoneinia, yeni roma, constantiniyye, dersaadet, darülsaltanat, darülhilafe, asitane-i aliyye, islambol olan istanbul'um.

ayasofya'dır, aghia sofia'dır, kutsal bilgelik'tir adı, bizans imparatoru justinianus'un da osmanlı imparatoru fatih'in de gözbebeği olmuş görkemli kilisem, mukaddes camim ve büyüleyici müzem; 537 yılından beri nice deprem, yangın ve yağmalara inat gururla ayaktadır.

büyük ve soylu şehirler şaşırmaz, telaşlanmaz ama hatırlar. istanbul'um; bütün semtlerim, mahalle ve sokaklarımın ayrı hikayesi, tarihi ve kendi şahsiyeti vardır. kurtuluş'un eski adı tatavla'ydı. rumlar, ermeni, arnavut ve yahudiler yaşardı orada; hemen kasımpaşalı türklerin yanında. zengin değildi; hiç olmadı ama kozmopolit ve kişilikli bir semtti tatavla. o tantanalı adı aslında atların ahırları "tavla"dan gelmiştir. eskidendi; yıl 1521 mi, 1561 mi, şimdi çıkartamıyorum; beldemi muhteşem kanuni süleyman'ın yönettiği zamanlardı. sultan süleyman, barbaros'un ege adalarından getirdiği 10 bin yunan ile azapkapı tersanelerinde çalışan rumların bu bölgemde oturmasını buyurmuştu. ancak faniler uzun süre barış içinde yan yana kalamaz; itişip kakışmadan duramaz, kurdukları en güzel şeyleri yıkıp bozmak için mutlaka bir sebep bulur, sonra da eskiyi özler, ağlaşır dururlar. yine öyle oldu; şuydu, buydu derken bugün oldu kurtuluş, kayboldu tatavla!

bir zamanlar yeşildi ve köydü, evet yeşilköy'dü burası; hala öyle diyenler var ama çoğunluk burayı artık havalimanının adıyla anıyor. oysa asıl adı ayastefanos'tur. o zamanlar, yıl ya 395 ya da 495, şimdi tam çıkartamıyorum; henüz bizanslı misafirlerim burada yaşarken, ermiş stefanos'un cenazesini buradan roma'ya nakletmekte olan küçük bir gemi, o korkunç fırtınalı gecede bu limana sığınmıştı. bizanslı denizciler benim havam düzelene kadar cenazeyi burada sakladılar; sonradan da hem semtin hem de cenazenin saklandığı kilisenin adı aya stephanos olarak kaldı. çok sonraları, artık türk misafirlerimle yaşarken, yıl ya 1926 ya 27'ydi; ayastefanos'u pek seven ve sık sık ziyaret eden yazar halit ziya uşaklıgil, buraya yeşilköy adını verdi. öyle oldu. bu fanilerin mantığı da fani olduğundan kendi uydurdukları her şeyin adını, kuralını ve sınırlarını değiştirip dururlar.

istanbul'um ben, şehirler şehri; mavinin, yeşilin, menekşe ve sarının, grinin, beyazın ve kırmızının şehriyim. solum avrupa, sağım asya; bir gözüm balkan'dır, öbürü kafkas; bir ayağım akdeniz, diğeri orta doğu. istanbul'um; şehir mobilyalarım, mücevherlerimdir. altın boynuzlu haliç'imin kuzeyinde yer alan en avrupalı, en ele avuca gelmez semtlerimdendir galata. adını, hz. isa'dan 200 yıl kadar önce buraya gelen galyalılardan aldığını söyleyenlere rastladım da rumca "süt" anlamına gelen "galata" sözcüğünü hiç mi duymamış bunlar diye güldüm! yine o zamanlar galata'm yoğun incir ağaçlarıyla doluydu. ah o incir kokusu, ah o ege'den marmara'ya akan, akdeniz'e en çok yakışan incir aroması! incir kokusu muhteşemdir. dünyada başka hiçbir meyve kokusu incir kadar baştan çıkartıcı, iç gıdıklayıcı ve afrodizyak etkili değildir. incir ağacının cennet ağaçlarından sayılması, adem ve havva'nın incir yaprağı giyinmesi bu yüzdendir. bizanslılar "incir bölgesi" anlamına "sykai" derlerdi galata'ya o zamanlar. sonradan rumca öbür taraftaki incir bölgesi anlamına gelen "peran en sykais" dediler; derken incirler yok oldu, geriye kaldı pera.

16.10.2013

içimdeki istanbul fotoğrafları

mario levi

kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

vapurlar şehre bir nefes verir. yaşamayı bilenler de onlarla nefes alır. hayat akar, deniz akar, geçen günlerin suları derinlerimizde, ait olduğumuz tarihle beraber akar.

aramak, tüm bulunabilenlere rağmen daha fazlasını bulmaya çalışmak, belki tehlikeli; hatta çok tehlikeli; ama aynı zamanda da daha anlamlı değil mi?

zaman ölülerini taşıyor. sen ölülerini taşıyorsun. yürümek, her şeye rağmen yürümeye devam etmek için..

başkalarının yaşadıklarını yaşamak.. ya da başkalarının oyunlarının içinde olmak.. yalnızlığını oyunlarla unutmaya çalışmak nasıl da sancılıydı aslında. yalnız kalmamak için kendini bir yerlerde unutmak; hatta yok saymaya çalışmak..

mihrimah sultan için yaptırılan iki cami aynı eksende bulunuyordu. ne demekti bu? karşı karşıya kalınabilecek görüntüde bu hikayenin en can alıcı tarafı nefes alıp veriyordu işte. senede bir gün bakılabilecek bir resim: edirnekapı'daki caminin üzerinden güneş batarken, üsküdar'dakinin üzerinden ay doğuyordu. mihrimah'ın anlamı neydi? güneş ve ay.. şair ruhlu bir deha -mimar sinan-, dile getiremediği, içine gömdüğü duygusunu böyle mi dile getiriyordu?

bir renk nelerin kapısını açıyordu değil mi? insan yola, hiç istediği gibi şiir yazamayacağını bilse de, hayatını bir şiir gibi yaşamak için çıkınca..

insan en çok kaybettikleriyle kazanıyordu galiba. gerçek öğrenmeler, gerçek bedelleri gerektiriyordu.

zamanın akışında başka fotoğraflar da hayatına girebilir, biliyorsun. hikaye bitmez. bu şehri yaşama kararlılığını gösterdiğin sürece.. ama ne yaparsan yap, kimle yaşarsan yaşa, bu fotoğraflar hep ardından gelecek. yeni fotoğraflarında bu fotoğrafların kendilerini devamlı hatırlatmalarını başka türlü nasıl açıklayabilirsin? kaybedilenlerin hikayesinde balıklarının izleri de vardı..

yalnızlığını daha iyi taşıyabilmek için çıktığın savaş nasıl da zorlu bir savaşmış!

"sular kararmaya başlayınca her şeyin dili ve edası değişir. akşam her şeyi azamet ve kadife ile giydirir. her şey daha çok kalp diliyle konuşmaya başlar. sular kayıkları, sanki büyütmek istedikleri hülyalarımızın beşikleri gibi sallar. renkler koyulaştıkça yüreklere bir keder çöker."