31.10.13

uzun lafın kısası

anne frank: gökyüzüne gözlerini korkusuzca kaldırabildiğin, içinin temiz olduğuna inandığın sürece mutluluk yitirilmiş değildir.

boris vian: insanlar aklın alamayacağı kadar dar kafalıdır.

clive bell: bilgiyle donanmamış bir akıl, ön yargıların ve kör inançların tutsağı olur; duygular ise tekdüze ve yamyamca bir oburluğun bulantısına uğrarlar.

theodor adorno: yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.

fakir baykurt: hey benim tanrım, dünyayı yarattın, iyi güzel, çok teşekkür ederiz, binlerce şükür sana; ya bu akılsız kulları neye yarattın?

robert m. pirsig: kimse, nereye gittiğini bilmeyen kişi kadar yükseklere çıkamaz.

henry david thoreau: insanın yaşamını bilinçli bir çabayla yüceltme konusundaki tartışmasız yeteneğinden daha umut verici bir durum yoktur.

la rochefoucauld: bir dahi bile, kendisini uygunsuz durumlarda gören uşağı için büyük adam değildir.

michel foucault: bir insanı, onu fiilen hasta kılmış olan yaşam tarzını değiştirmeksizin iyileştirmek olanaksızdır.

paul auster: eğer çelikten yapılmamışsanız, para bulmak için göstereceğiniz yıpratıcı çaba ruhunuzu yok edebilir.

alain: bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.

samuel beckett: günün birinde sağır olacağız. günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir.

29.10.13

emek ve yalnızlık

octavio paz

çağımızın tek tanrısı olan iş-güç (kazanç tutkusu) artık yaratıcılığını yitirmiştir. iş-güç, başı sonu olmayan uğraşıyı ve çağdaş toplumun amacı belirsiz yaşam felsefesini simgeler. ve de iş hayatının yol açtığı yalnızlık -otellerin, büroların, koca mağazaların ve sinemaların o kalabalıktan taşan yalnızlığı- ruhu güçlendiren, arındıran yerler ya da yaşantılar değildir. çağdaş dünyanın yalnızlığı, dünyanın çıkmazını yansıtan aynadır.

çağdaş emekçi bireysellikten yoksundur. sınıf olgusu bireyden güçlü olduğu için üretim sırasında emekçi kişiliğini yitirir. endüstri emekçisi olurken bireyselliğini yitirmek insanın başına gelebilecek ilk ve en korkunç parçalanmadır. kapitalizm insanı da üretim sürecinin bir ögesi düzeyine düşürmekle, işçiyi insanca yaşamdan yoksun bırakır. üretim sürecindeki herhangi bir araç gibi, emek, yani emekçi insan da satılabilir ve satın alınabilir. toplumsal durumundan dolayı emekçi insan dünya ile kurduğu insanca ilişkilerini çabucak yitirir. işlettiği makineler onun kendi malı olmadığı gibi, ürettiği mallar da onun değildir. çünkü kişisel şeyler üretmez ve üretimin tek bir yönüyle ilgilendiği için yaratıcı olanların ayrımına varamaz. o bir işçidir.

bütün insanlar yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız kalmış duyumsarlar. ve gerçekten de öyledirler. yaşamak, gizemli bir gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir. yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya "hayır" diyerek yaşar. insan özlemdir, kavuşmak için aranıştır. bu yüzden, kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır.

bizim yalnızlığımız filoktetes'in sürgün adasındaki tutsaklığına benzer. ondan kurtulmak umuduyla değil de kurtulacağız korkusuyla yaşarız. yoldaşlarımızın varlığına dayanamayız, hoşgörüyle karşılamayız onları. kendi içimize gizleniriz. genellikle açığa vurduğumuz coşkularımız dışındaki bu yalnızlık, yaratıcının ya da kurtarıcının yalnızlığına hiç benzemez. yakınlıkla çekingenlik, haykırış ile suskunluk, fiesta ile uyanıklık arasında gider geliriz. gerçekte hiçbirine tümden bırakmayız kendimizi. aldırmazlıklarımız, boşvermişliklerimiz yaşamı gizleyen ölü maskesidir; yabansı çığlığımız bu maskeyi fırlatır atar gökyüzüne doğru. maske orada gürültüyle patlar. sessizce ve yenilgiyle yere iner.

benjamin constant

sevan nişanyan

keskin bir zekası ve etkileyici bir kültürü vardır. "deha" kavramının revaç bulduğu bir çağda, dehanın mücessem bir örneği olarak gösterilmiştir. üslubu berrak ve dürüsttür, her cümlesinde zeka kıvılcımı hissedilir. tek romanı "adolphe", fransız edebiyatının mücevherlerindendir. yalan söyleme hakkı üzerine kant'la giriştiği polemik, etik felsefenin şaşırtıcı bir çiçeğidir. ama yeteneğini çok fazla sahaya dağıtmıştır. sağlığında basılan kitapları, bir kısa romanla birkaç ince siyasi broşürden öteye gitmez.

akıl çağının çocuğudur. fransız özgürlükçü düşüncesinin kurucuları arasında yer alır. ama büyük ihtilal'i izleyen devirde, aklın yenilgisine tanık olmuştur. can yoldaşı madame de stael ile birlikte, romantizm olgusunu ilk fark eden ve adlandıranlardan biridir.

tanınmış bir ateistin oğludur, kendi de dindar sayılmaz. ama yaşamının son yıllarında beş cildini yazıp bitiremediği kitabı, "dinler tarihi" hakkında eşsiz derinlikte bir tefekkürü yansıtır.

vasatın gözüyle bakarsan siyasi kariyeri bir tutarsızlıklar zinciridir. gençliğinde jakobendir. sonra thermidorcudur. napolyon'u destekler. sonra amansız muhalifi olur. imparator tarafından sürgün edilir; almanya'daki mülteci aristokratların başlattığı irtica hareketinin fikir önderi olduğu söylenir. monarşinin iadesinden sonra idam istemiyle yargılanır. kral tarafından affedilir; parlamentoya seçilir, liberal muhalefetin başına geçer. bir tür liberal manifesto olan 1830 anayasası'nı kaleme alır; temmuz ihtilali'nde başrollerden birini oynar. fakat düşünceleri iktidara geldikten hemen sonra kendisi iktidardan uzaklaşır. kumar borçlarından ötürü tutuklanma kaygısı içinde ölür.

düşüncesinin değişmeyen ekseni özgürlüktür. gençliğinde, ihtilalin verdiği sarhoşlukla, toplumun ortak iradesine dayalı kolektif bir özgürlüğü hayal eder. 28 yaşına gelmeden o rüyadan uyanır. tek gerçek özgürlüğün, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalma özgürlüğü olduğunu anlar. toplumsal örgütlenmenin tek meşru hedefi, siyasi tercihlerin tek geçerli kriteri budur. içinde yaşadığın düzen, hakikati arayan ve bulduğuyla yetinmeyen insanlara kapılar açıyor mu? onlara cesaret ve güven veriyor mu? veriyorsa iyidir, vermiyorsa kötüdür. az veriyorsa az iyidir, çok veriyorsa çok iyidir. bu kadar basit.

"eski zorbalar sükut yoluyla hükmeder; insana, en azından, susma hakkını tanır. yeni diktatörlük ise insanı konuşmaya mahkum eder; onu düşüncesinin en mahrem sığınağına kadar takip eder; vicdanını inkar etmeye zorlayarak, mazluma kalan son teselliyi de elinden alır."

20. yüzyıl diktatörlerinin paranoyak ruh hali, yüz yıl öncesinden haber verilir:

"tüm dünyayı inanmaya zorlar; ama zorla elde ettiği hakka kendisi inanmaz. gayrimeşruluk, bir hayalet gibi peşinden gelir. zafer alaylarında ve savaş meydanlarında peşini bırakmaz. yasalar çıkarır, sonra değiştirir. anayasalar yapar, sonra ihlal eder. kum üzerine kurduğu yapının temelleri dipsiz boşlukta kaybolur; asla kendisini tatmin etmez."

28.10.13

göç

cevat çapan


ayrılırken
turuncu panjurlarını
aralık bıraktığınız ev
yıllarca
o açık pencereden girip çıkacak
çocukluk arkadaşın güvercinler
anılarının karanlık odalarına
arkanızdan bir kova suyla
sizi uğurlayan komşunuz
her akşam
tencereyi hızla maltıza vuracak
arka bahçede
bir daha hiç karşılaşmayacağınızı
unutmak için
sırtını denize çevirmiş
gözleri dağlarda

27.10.13

sakura

haruki murakami

o gece, nefesimi yavaşlatarak karanlığın içinde uzanıp gözlerimi olabildiğince açtım, birilerinin karanlığın içinde ortaya çıkıvereceği anı beklemeye başladım. ortaya çıkmasını tüm yüreğimle arzuluyordum. arzulamanın bir etkisinin olup olmayacağını bilemiyordum. fakat tüm duygularımı tek bir noktada yoğunlaştırarak o arzuyu olabildiğince güçlendirmeye çalıştım. tüm benliğimle arzulamak yoluyla, bir etkiye yol açmasını diliyordum.

fakat dileğim gerçekleşmedi. arzuladığım şey reddedildi. dün gece olduğu gibi saeki hanım gelmedi. ne gerçek saeki hanım, ne hayali, ne de 15 yaşındaki hali. karanlık sürekli karanlık olarak kaldı. uyumadan önce feci bir sertleşme yaşadım. her zamankinden şiddetli ve daha fazla kasılmış bir sertleşme. fakat mastürbasyon yapmadım. saeki hanım'la seviştiğim anların belleğimdeki haline bir süre elimi sürmemeye kararlıydım. ellerimi birleştirip güçlüce sıkarak uykuya daldım. hiç olmazsa rüyamda olsun saeki hanım'ı görmeyi dileyerek.

fakat rüyamda sakura'yı gördüm.

belki rüya bile değildi. her şey çok berrak ve tutarlıydı. bulanık tek bir an nokta bile yoktu. bunu ne şekilde adlandırabileceğim hakkında bir fikrim yok. ancak bir olgu olarak bakacak olursam elbette bir rüyadan başka bir şey değildi. onun dairesindeydim. sakura yatakta uyuyordu. ben de uyku tulumumun içindeydim. onun yanında kaldığım gece olduğu gibi. zaman geri sarılmıştı, bir yol ayrımındaydım.

geceleyin boğazım feci bir şekilde kuruyor ve su içmek için uyku tulumumdan çıkıyorum. bardak bardak su içiyorum. beş, belki de altı bardak. derimin üstü neredeyse bir ter tabakasıyla kaplanmış ve evet, sertleşmiş haldeyim. boxer külodumun önü çadırlaşmış durumda. sanki o şey benden bağımsız bir bilince sahip başka bir sistem dahilinde işlevini sürdüren bir canlı gibi. içtiğim suyun bir kısmını o şey otomatik olarak alıyor. o şeyin su içişini hafiften de olsa duyabiliyorum.

bardağı evyeye bırakıp bir süre duvara yaslanarak duruyorum. zamanı anlamaya çalışıyorum; ama hiçbir yerde saat yok. herhalde, gecenin ileri saatleri. saatlerin bile ortadan kaybolduğu bir zaman dilimi. sakura'nın yatağının yanında duruyorum. şehrin ışıkları perdeden süzülerek içeriye vuruyor. bana sırtını dönmüş vaziyette derin bir uykuda. ayakları ince yorganın dışında kalmış, düzgün şekilli tabanları gözüküyor. sanki arkamdan birisi gizlice bir şeylerin düğmesine basıyor. kuru, tok bir ses duyuyorum. ağaçlar bilinçli olarak sıralanmış da, görüş alanım sabitleşmiş gibiyim. mevsimin olmadığı bir yerdeyim. bir cesaretle sakura'nın yanına sıkışıyorum. iki kişinin ağırlığıyla tek kişilik yatak gıcırdıyor. boynunu kokluyorum. hafif bir ter kokusu geliyor. arkasından usulca beline dokunuyorum. sakura sözcük anlamı olmayan kesik bir ses çıkarıyor; ama uyumaya devam ediyor. bir karga tiz çığlıklar atıyor. başımı yukarı kaldırıyorum ama kuşu göremiyorum.

sakura'nın üzerindeki tişörtü yukarı sıyırıp yumuşak göğüslerine dokunuyorum. parmaklarımla meme başlarını tutuyorum. radyo frekansını ayarlamaya çalışır gibi. sertleşmiş penisim, sakura'nın baldırına iyice yapışmış durumda. fakat sakura hiç ses çıkarmıyor. "mutlaka derin uykusunda rüya görüyordur." diyorum kendi kendime. karga tekrar ötüyor. o kuş yine bana mesaj veriyor. fakat içeriğini anlayamıyorum.

sakura'nın vücudu ılık, benimki gibi terle ıslanmış. son bir cesaretle, yatma pozisyonunu değiştiriyorum. usulca kendime doğru çekerek sırtüstü yatar hale getiriyorum. derince bir nefes salıyor. yine de uyanacakmış gibi durmuyor. kağıt gibi düzgün göbeğine kulağımı dayayıp içerideki labirentten geçen rüya seslerini duymaya çalışıyorum.

hala sertleşmiş haldeyim. sanki sonsuza dek sürecek gibi geliyor. altına giydiği küçük pamuklu külodunu çıkarıyorum. yavaş yavaş, ayaklarının üzerinden de geçirerek. sonra avcumu göbeğinin altındaki tüylü bölgeye yerleştirip parmağımı daha derinde kalan kısma değdiriyorum. ılık, davetkar bir şekilde ıslak. parmağımı yavaşça oynatıyorum. sakura'nın gözleri hala kapalı. derin uykusunda, yine bir kez güçlüce soluk alıp veriyor.

aynı anda içindeki hücre gibi bir yerde, bir şey kabuğunu kırıp çıkmaya çalışıyor. farkına varmadğım halde, iç dünyamı görebilen bir çift göze sahip olmuşum. o yüzden, o manzarayı gözlemleyebiliyorum. o şeyin iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu bilemiyorum. fakat o şeyin hareketini ne hızla adlandırabiliyorum ne de durdurabiliyorum. sonunda kabuğundan çıkarak yüzünü gösterecek, vücudunu sarmalayan jöle kıvamındaki giysisinden arınacak. ancak o zaman ne olduğunu anlayabileceğim. fakat henüz o şey şekli belirsiz, bir işaret gibi duruyor. henüz el haline gelmemiş elleriyle, kabuğunu en yumuşak yerinden kırmaya çalışıyor. hareketlerini görebiliyorum.

kararımı veriyorum.

hayır, doğru değil. aslında herhangi bir karar vermiş değilim. zaten seçme şansım yok. boxer külodumu çıkarıp penisimi serbest bırakıyorum. sakura'nın vücuduna sarılıp bacaklarını aralayarak içine giriyorum. zor olmuyor. o çok yumuşak, bense çok sertim. penisim artık sızlamıyor. başı son birkaç gündür iyice katılaşmış, sakura hala rüyasına devam ediyor. ben de vücudumu onun rüyasına gömüyorum.

sakura aniden gözlerini açıyor, benim onun içinde olduğumu anlıyor.

"tamura, ne yaptığını sanıyorsun sen?"

"sanırım içindeyim." diyorum.

"neden böyle bir şey yapıyorsun?" diyor kuru bir sesle. "bunu yapmaman gerektiğini açıkça söylemedim mi sana?"

"fakat elimden bir şey gelmiyor."

"tamam, kes artık. çabuk şu şeyi dışarı çıkar."

"çıkaramam." diyorum ve başımı iki yana sallıyorum.

"beni iyi dinle tamura. her şeyden önce, benim düzenli bir sevgilim var. ikincisi, sen şu anda iznim olmadığı halde rüyama girmiş durumdasın. bu doğru değil."

"biliyorum."

"henüz çok geç değil. evet, şu anda içimdesin; ama henüz oynatmadın ve boşalmadın. sakince orada duruyorsun yalnızca. bir şeyleri düşünmeye çalışır gibi. öyle değil mi?"

başımı evet anlamında sallıyorum.

"çıkar." diyor buyurgan bir ses tonuyla. "sonra da bu olanları unutalım. ben unuturum, sen de unut. ben senin ablanım, sen de benim kardeşimsin. aramızda kan bağı olmasa bile, abla kardeşiz. bunu anlayabiliyorsun değil mi? aramızda bir aile bağı var. bu yaptığın asla olmamalı."

"artık çok geç."

"neden?"

"çünkü ben öyle istiyorum." diyorum.

"çünkü sen öyle istiyorsun." diyor karga adlı delikanlı.

sen artık, başkalarının kafasına göre seninle oynamalarını istemiyorsun. kafanın karışmasına tahammülün yok. babanı öldürdün. annenle seviştin. şimdi de ablanın içindesin. eğer bir lanet varsa, kendi arzunla gerçekleşsin istiyorsun. içindeki programın bir an önce tamamlanıp bitmesini istiyorsun. bir an önce o ağır yükü omuzlarından atıp sonra da birilerinin isteğine bağlı kalmadan, tamamen kendin olarak yaşayacaksın. istediğin tek şey bu.

sakura elleriyle yüzünü kapatıp biraz ağlıyor. ona acıyorsun. ancak, artık oradan çıkamazsın. penisin onun içinde büyüdükçe büyüyor, sertleşiyor. sanki orada kök salar gibi.

"tamam, artık bir şey söylemeyeceğim." diyor. "fakat yalnızca şunu aklından çıkarma. şu anda bana tecavüz ediyorsun. evet, senden hoşlanıyorum; ama bu benim istediğim bir şey değil. belki bir daha hiç karşılaşmayız. ileride benimle görüşmeyi ne kadar istesen bile. tamam mı?"

bu sözlere karşılık vermiyorsun. düşüncelerinin düğmesini kapatıyorsun. sonra da ona sarılıp kendine yaklaştırarak, belini oynatmaya başlıyorsun. önce nazik ve dikkatli, sonra da şiddetli hamlelerle. dönüş yolunu bulmak için aralarından geçtiğin ağaçları aklında tutmaya çalışıyorsun; ama ağaçların hepsi birbirine benziyor ve biraz sonra o yeşil denizin içinde kayboluyorsun. gözlerini kapatıp kendini tamamen hareketlerine bırakıyorsun. sakura hiçbir şey söylemiyor. direnmiyor da. yüzünden bütün ifadeleri silmiş, yana çevirmiş. fakat onun hissettiği bedensel hazzı, kendi hazzının uzantısı gibi hissedebiliyorsun. nihayet bunu anlamaya başladın işte. ağaçlar üst üste gelip kapkara bir duvar gibi görüş alanını kapatıyor. karga artık uyarmaya çalışmıyor. sonra boşalıyorsun.
boşaldım.

uyandım. yataktaydım ve çevremde hiç kimse yoktu. geceyarısıydı. karanlık iyice derinleşmiş, tüm saatler kaybolmuştu. yataktan çıkıp külodumu çıkararak mutfaktaki suyla bulaşan meniyi yıkadım. karanlığın ardında bıraktığı bir cenin gibi beyaz ve yoğun, yapışkandı. bardak bardak su içtim. fakat ne kadar içersem içeyim, içimdeki kuruma geçecek gibi değildi. kendimi çok yalnız hissettim. geceyarısının derin karanlığında, orman tarafından kuşatılmış halde, daha asla hissedemeyeceğim kadar güçlü bir yalnızlık. o yalnızlıkta mevsimler yoktu, ışık da. yatağa dönüp kenarına oturdum, derin bir nefes aldım. karanlık beni yeniden sarmalamaya başladı.

içindeki o şey, artık kendini berrak bir şekilde gösterdi. şu an karanlık bir gölge gibi bekliyor sadece. artık kabuğu da yok. kabuğunu tamamen kırmış, fırlatıp atmış. ellerine yapışkan bir şey bulaşmış. başka birisinin kanı galiba. ellerini gözlerinin hizasına kadar kaldırıyorsun. fakat bir şeyleri görebilmen için ışık yetersiz. hem içini hem de dışını derin bir karanlık kaplamış.

26.10.13

robert f. kennedy

zygmunt bauman

uzun zaman önce, 18 mart 1968'de robert kennedy başkanlık seçim kampanyasının en hararetli zamanında, gsmh'ye dayalı mutluluk ölçütüne ilişkin yalana sert bir saldırıyla yanıt vermişti:

"bizim gsmh'miz, hesaplamalarında, hava kirliliğini, tütün reklamlarını ve otobanlarımızdan yaralıları toplamak üzere kullanılan ambulansları hesaba katar. evlerimizi korumak için tesis ettiğimiz güvenlik sistemlerinin ve evlerimize gizlice girmeyi başaranları tıktığımız cezaevlerinin maliyetlerini kayda geçirir. sekoya ormanlarımızın yıkımını ve bunlarının yerlerini, genişlemenin ve kaotik kentleşmenin almasını içerir. napalm bombalarının, nükleer silahların ve kent kargaşasını zapt etmek için polisin kullandığı silahlı araçların üretimini içerir. çocuklara oyuncak satmak için şiddeti yücelten televizyon programlarını kayda geçirir.

öte yandan, gsmh çocuklarımızın sağlığından, eğitimimizin kalitesinden ya da oyunlarımızın neşesinden söz etmez. şiirimizin güzelliğini ve evliliklerimizin kudretini ölçmez. politik tartışmalarımızın niteliğini ve temsilcilerimizin güvenilirliğini değerlendirmekle ilgilenmez. cesaretimizi, aklımızı ve kültürümüzü dikkate almaz. ülkemize duyduğumuz şefkat ve adanmışlık hakkında tek bir söz söylemez. kısacası gsmh, yaşama cefasını değerli kılan şeyler dışında her şeyi ölçer."

robert kennedy bu ateşli suçlamayı yayınladıktan ve yaşamı değerli kılan şeylere tekrar önem kazandırma maksadını ilan ettikten birkaç hafta sonra öldürüldü; dolayısıyla eğer abd başkanı olarak seçilseydi, başarmak şöyle dursun, sözlerini gerçekleştirmeyi deneyip denemeyeceğini bile hiçbir zaman bilemeyeceğiz. yine de tek bildiğimiz şey, arada geçen kırk yılda, vermeye çalıştığı mesajın çok az kişi tarafından duyulduğu, anlaşıldığı, benimsendiği ve hatırlandığıdır. seçtiğimiz temsilcilerin, meta piyasalarının anlamlı ve mutlu bir yaşama giden en rahat yol olduğu iddiasının yapmacıklığını reddederek tanımama yönünde en ufak bir girişimde bulunmamasını, ya da yaşam stratejilerimizi bu doğrultuda yeniden şekillendirme konusunda gösterdiğimiz eğilimlerde pek bir değişiklik belirtisi olmamasını ise bir yana koyalım.

25.10.13

din

sigmund freud

inanma beklentilerinin neye dayandığını sorduğumuz zaman birbirine pek de iyi uymayan üç cevapla karşılaşırız: birincisi, bu öğretilere inanmaya değer; çünkü ilk atalarımız bunlara inanmıştır. ikincisi, aynı ilkel çağlardan bize aktarılan kanıtlara sahibiz ve üçüncüsü, bunların doğruluğunu sorgulamak yasaktır.

bu üçüncü nokta bizde mutlaka kuşkuların en derinini yaratacaktır. toplum, dini doktrinleri konusundaki iddiasının güvensizliğinin çok iyi farkındadır. aksi olsaydı gerekli verileri bir sonuca varmak isteyen herkesin önüne koymaya elbette hazır olacaktı. durum bu olunca da diğer iki kanıt temelinin incelenmesine geçmemiz, dindirilmesi zor bir kuşku yaratır.

inanmamız gerekir; çünkü atalarımız inanmıştır. ama atalarımız bizden çok daha cahildir. bugün belki de inanamayacağımız şeylere inanmışlardır. atalarımızdan bize kalan kanıtlar, kendi içinde her türlü güvenilmezlik işaretini içeren yazılardır. çelişkilerle, değiştirmelerle, çarpıtmalarla doludur ve sözünü ettikleri olgusal doğrulamaların kendileri doğrulanmamıştır. sözlerinin, hatta sadece içeriklerinin ilahi vahiyden geldiğini iddia etmenin pek yararı olmaz; çünkü doğruluğu sorgulanma konusu olan doktrinlerden birisi de zaten bu savdır ve hiçbir önerme kendinin kanıtı olamaz.

dolayısıyla kültürel varlıklarımızın bize verdiği bilgilerin tümü içinde, tam da bizim için en büyük öneme sahip ve evrenin bilmecelerini çözüp yaşamdaki acılara katlanmamızı sağlaması beklenen ögelerin doğrulamaya hemen hiç açık olmayan ögeler olduğu gibi basit bir sonuca varırız.

eğitim

bertrand russell

rasyonel olmayan inançlar insanların ilk dönemlerine özgü değildir. insan ırkının büyük bir bölümü bizimkilerden farklı olan, bu nedenle de doğal olarak, aslı astarı bulunmayan dinsel inançlara sahiptir.

inanılması her gün biraz daha güçleşen şeylere inanmak için harcanan çaba kadar yorucu ve en sonunda usandırıcı hiçbir şey yoktur. böyle bir çaba zorunluluğundan kurtulmaksa güvenilir ve uzun ömürlü bir mutluluğun vazgeçilmez koşuludur.

yüksek öğrenimi gönlümce düzenleme yetkim olsaydı, gençler arasında pek azını hem de en az akıllı ve geri kafalı olanlarını ilgilendiren din yerine, belki kolay kolay din sayılmayacak bir şey koymaya çalışırdım. geçmişi çok iyi bilen, insanoğlunun geleceğinin geçmişinden ölçülemeyecek derecede uzun olma olasılığını açıkça idrak edebilen, üstünde yaşadığımız gezegenin bir nokta ve bu gezegendeki ömrümüzün geçici bir olay olduğu bilincine derin bir biçimde erişmiş gençler yetiştirmeye çalışırdım ve bireyin önemsizliğini belirtme yönünde olan bu gerçeklerle birlikte, gençlerin zihnine, bireyin erişme yeterliliğinde olduğu yüceliği ve bizce bilinen uzak derinlikleri içinde onun kadar değerli bir şey bulunmadığı gerçeğini yerleştirmek isterdim.

şimdiki halde dünya, her biri kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, her biri bir santim gerilemektense uygarlığı yıkmaya razı, hiçbiri insan hayatına bir bütün olarak bakamayan öfkeli gruplarla dolu bulunuyor. bu dar görüşlülüğe hiçbir teknik eğitim panzehir sağlayamaz.

insan kanına susamış delilerin birbirlerini öldürmeleri iyi bir şeydir ama, aklı başında insanların o sırada yanlarında kalmamaları gerekir.

23.10.13

kitap yakanlar

umberto eco / jean-claude carriere

carriere: louvre müzesi'nin beni davet ettiği bir deneyde, yapılacak şey, bir eser seçip bu eseri gece vakti, küçük bir topluluk karşısında yorumlamaktı. ben 17. yüzyılın başında yaşamış bir fransız ressamı olan lesueur'ün bir eserini seçtim: aziz paulus efes'te vaaz verirken. tabloda aziz paulus, bir dikme taşın üstünde ayakta dururken görülür, sakallı ve cübbelidir. üstünde cübbe vardır: tastamam günümüzdeki bir ayetullahın görüntüsüdür bu; yalnız sarık eksiktir. gözleri ateş saçar. birkaç mümin vardır onu dinleyen. tablonun alt kısmında, seyirciye arkası dönük, dizlerinin üstüne çökmüş siyah bir hizmetkar kitapları yakmaktadır. hangi kitapların yakıldığını görmek için tabloya yaklaştım. sayfaların arasından görüldüğü haliyle, kitaplar matematik şekilleri ve formülleri içeriyordu. şüphesiz yeni din değiştirmiş olan köle, antik yunan bilimini yakıyordu. ressam, doğrudan ya da gizli olarak, bize hangi mesajı aktarmak istemişti? bir şey diyemem. ancak olağanüstü bir imge yine de. iman gelir, bilim yakılır. elemenin de ötesinde bir şey bu; alevler vasıtasıyla bir tasfiye işlemi. hipotenüsün karesi sonsuza kadar yok olmalı.

en büyük kitap mezarcıları, nazilerden de beter, yeni dünya'daki ispanyollardı bence. öte yandan moğollar da ellerinden geleni artlarına koymadılar.

her şeyin, belki de sonsuza dek yitip gitmesine bir nesil yeter.

eco: sansürcü, yasaklanan kitabın tüm nüshalarını ortadan kaldırmadığını gayet iyi bilir. ama dünyayı ve dünyayı kavramaya ilişkin koskoca bir düşünceyi ateşle yakıp yok etmeye muktedir yarı tanrı konumuna yükselmenin bir şeklidir bu. gerekçe, bazı yazıların kangrenleştirdiği bir kültürü arındırmak, sil baştan oluşturmaktır. nazilerin "yozlaşmış sanat"tan bahsetmeleri tesadüf değildi. kitap yakma bir tür tedaviydi.

carriere: goebbels'in durumunu ele alalım; naziler arasındaki, aynı zamanda bibliyofil de olan tek entelektüeldi muhtemelen. kitapları yakanlar, ne yaptıklarını gayet iyi bilirler diye hatırlatmakta haklıydınız. yazılı bir şeyi ortadan kaldırmayı istemek için, onun arz ettiği tehlikeye değer biçmeyi bilmek gerekir. kaldı ki, sansürcü deli de değildir. mimlenen kitabın birkaç nüshasını yakmakla kitabı ortadan kaldırmayacaktır. bunu gayet iyi bilir. ama hareket son derece semboliktir. en çok da, başkalarına şunu söyler: bu kitabı yakmaya hakkınız var, tereddüt etmeyin, doğru bir eylem bu.

carriere: en kötü şey ille de arkamızda kalmış olan değildir. bağdat kütüphanesi'nin yakılma tarihi 2003'tür. kaldı ki, bağdat'ta bir kütüphanenin yıkılmak istenmesi ilk defa olmuyor. daha önce de moğollar bunu yapmaya uğraştılar. defalarca istila edilmiş, defalarca yağmalanmış topraklar oralar; buna rağmen o topraklarda küçük filizler yeniden yeşermiştir sonunda. 10.-11. ve 12. yüzyıllarda en parlak uygarlık müslüman uygarlığıdır; bu tartışma götürmez. ne var ki iki yandan birden aniden saldırıya uğradı. bir yanda hristiyan haçlı seferleri ve ispanya'da başlayan reconquista*, öbür yanda 13. yüzyılda bağdat'ı alan ve şehri yerle bir eden moğollar. moğollar, gözleri hiçbir şey görmeden yıkıp yok ettiler; fakat hristiyanlar da onlardan daha saygılı davranmadı. fernando baez, hristiyanların kutsal topraklar'da kaldıkları süre zarfında 3 milyona yakın kitabı imha ettiklerini anlatır.

carriere: her kütüphanenin kaderi günün birinde yanmaktır belki de.

* reconquista: iber yarımadası'ndaki hristiyanların, müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarına verilen addır. 1492 yılında son endülüs devleti'nin yıkılmasıyla başarıya ulaşan reconquista, ispanyolca "yeniden fetih" anlamına gelir.

22.10.13

harabelerde aşk

walker percy

en kötü yanlarımızı bilen ve yüzlerini başka tarafa çevirmeyenleri çok severiz.

evlilik talebi aşkı küçük düşüren bir şeydir. aşkın keyifli bir karşılaşma olması gerekir. 

bir insanın hatırladığı ilk şey özlemdir ve ölümden önce bilincinde olduğu son şey de aynen o özlemdir. 

gerçek şu ki bilim adamları diğer insanlardan ne daha çok ne de daha az kibirlidir. daha ziyade kibirleri, iyi bilinen objektiflikleriyle yan yana göründüğü için daha çarpıcıdır. sıradan adam bunu bir skandal olarak görür ama skandal, bilim adamının kabahati olmaktan çok, sıradan adamın bilim adamını yüceleştirmesinden kaynaklanır ki bilim adamı asla böyle bir şey talep etmemiştir.

bir tedavi ne kadar etkiliyse, yanlış ellerde o kadar da tehlikelidir.

deliler de meczuplar gibi çoğu zaman hakikati söylerler.

hekimlere bir not: hastaların dediklerini dikkatle dinlerseniz birçok zaman size yalnız ne aksaklıklarının olduğunu değil, ayrıca sizin ne aksaklığınız olduğunu da söylerler.

iş! aşk! müzik! bir adamı mutlu eden bunlardır.

ruhsal gelişim hayatın kanunudur. bizim yükümlülüğümüz, kendimize sadık kalmak ve hayatın bu kanunuyla bağlantı kurmaktır.

aşk her şeye galip gelir.

insanların en iyi çalışmalarını hapiste ya da sürgündeyken yapıyor olmalarını anlamak zor değil. dostoyevski, cervantes, bonhoeffer, thomas more, genet gibi insanların. pascal sanki müebbet hapisteymiş gibi yazdı ve böylece özgür oldu. hapiste, sürgünde ya da bir akıl hastanesinde insanın izlemeye ve dinlemeye vakti vardır.

insanlar geliştikçe birbirlerinden uzaklaşırlar.

iyi bir çift çizme bir erkeğin sahip olabileceği en iyi şeydir.

öğrenciler kararsız, dogmatik bir güruhtur. ve ne kadar özgürlerse o kadar dogmatiktirler. yürekte totaliterdirler; ya tam dogmatik özgürlük ya da tam dogmatik anti-özgürlük isterler ve onları mutsuz eden tek şey, ikisinin arası bir şeydir.

deliler, ne zaman doğruyu söylediğinizi anlarlar.

insanlar acı çekmek için, gece terlemeleri ve sabah dehşetleri için yaratılmamıştır.

eninde sonunda, emin olabildiğimiz tek şey topraktır. toprak seni asla yüzüstü bırakmaz.

21.10.13

yoksulluk

zygmunt bauman

günümüzde yoksullar, ürkütülmüş tüketicilerin kolektif "öteki"sidir. günümüzde yoksullar, sartre'ın in camera'sındakilerden çok daha somut biçimde ve daha büyük bir inançla, tüketicilerin tam ve gerçek cehennemi olan "ötekiler"dir.

yoksullardan söz edildiğinde kişinin aldığı dersler, kesinlikten, en kesin biçimde nefret edilen belirsizlikten daha fazla korkulması gerektiği ve günlük belirsizliğin getirdiği huzursuzluklara isyan etmenin cezasının hızlı ve acımasız olduğudur.

yoksulların görünüşü yoksul olmayanları zapturapt altında tutar ve hizaya sokar. böylece onların hayatlarındaki belirsizliği daimi hale getirir. onları dünyanın durdurulamaz "esnekleştirilmesine" ve kendi koşullarının artan güvenilmezliğine hoşgörü göstermeye ya da boyun eğerek katlanmaya yöneltir. bu görünüş onların hayal gücünü esir alır ve kollarını bağlar. farklı bir dünyayı tahayyül etmeye cesaret edemezler; ellerindeki dünyayı değiştirmeyi denemeyecek kadar da ihtiyatlıdırlar; ve bu durum sürdükçe, özerk, kendini yapılandıran bir toplum, demokratik bir cumhuriyet ve yurttaşlık şansı, abartmasız biçimde belirtmek gerekirse, az ve zayıftır.

bir köprünün taşıma kapasitesi en zayıf ayağının gücüyle ölçülür. bir toplumun hayat kalitesi, en zayıf üyelerinin hayat kalitesiyle ölçülür. ve ahlakın özü, insanların, başkalarının insanlığı için üstlendikleri sorumluluk olduğu için, bu, toplumun etik standardının da ölçüsüdür.

insan toplumunun yoksul olmayan kesimi, en yoksul kesimi aşırı yoksulluktan kurtarmadıkça kendi kuşatıcı korkusundan ve güçsüzlüğünden kurtulamaz.

20.10.13

trainspotting

irvine welsh

insan yalnızca başarısızlık yoluyla öğrenebilir ve öğrendiğin şey de hazırlığın önemidir zaten.

bana kalsa dünyadaki bütün kitapları bir bok çukuruna doldurup hepsini birden ateşe verirdim. bütün kitaplar ne çok şey bildiklerini göstermeye çırpınan ibneler içindir. insan her ne bok bilmesi gerekiyorsa, gastelerden ve televizyondan öğrenebilir! artiz ibneler! bir gün hepsinin kitaplarını alıp..

hiçbir şey gününün dışında var olamaz.

mal geldiğinde vuruşun tadını çıkardım. yaşadığınız en iyi orgazmı düşünün, bunu yirmiyle çarpın, yine de bu bokun verdiği zevkten kilometrelerce uzaksınızdır.

ülkeler hakkında toptan bir iğrenti dışında hiçbir şey hissetmedim hayatımda. çoğunu ortadan kaldırmalı bence. ayağa dikilip yılık ağızlarıyla faşist gülümsemeli yalanlar söyleyen her parazit politikacıyı da ortadan kaldırmalı.

kendinin patronu ve vergi ödeyen tipler tanrının dünyasındaki en aşağılık insanlardır.

arkadaşlar ne büyük bir zaman kaybı! her zaman sizi kendi toplumsal, cinsel ve zihinsel sıradanlıklarına çekmeye hazırdırlar.

bazen bilmemek daha iyidir. aslında bilmemek her zaman daha iyidir.

boku başkası yerken felsefe yapmak hep kolaydır.

çevresini saran yüzlerdeki neşeyi gören stevie onu kendi sefaletiyle kıyasladı. melankoli kuyusu dipsizdi ve gittikçe daha hızlı ve eski güzel günlerden daha uzağa düşüyordu. o güzel günler acı verecek kadar yakındı oysa, onları çevresinde gezinirken görebiliyordu. zihni tutsak ruhuna kısa bir özgürlük bakışı veren; ama daha fazlasını esirgeyen zalim bir zindan gibiydi.

seks genelde bir ilişkiyi ya kadın-erkek ilişkisine dönüştürür ya da tamamen bitirir.

sivil hayata asla alışamıyorum. asker olmak junkie olmak gibi bir şey. tek fark, eğer junkie isen vuruş kurbanı olman daha düşük bir olasılık. dahası, vuruşu yapan da genelde kendinsindir.

beni bana yardım etmek isteyenlerden koruyun.

büyükler genelde böyleydi. kendilerinden daha genç, popüler ve hayat dolu insanları sınırlayıp denetlemeye kalkarlardı; çünkü gençlerde olup da kendilerinde olmayan özellikleri kıskanırlardı. bu fikirler genelde iyimser, korumacı bir havada başlardı.

bir sorunun çözümündeki en önemli aşama, o sorunun varlığını kabul etmektir.

yapılacak tek şey seçeneğin nerede başlayıp nerede bittiğiydi. seçenek kavramı başlayıp bitmeden kaç deneme yapılabilir? keşke bilseydim. keşke hayatta bir bok bilseydim!

"bana yaşamın seni hiçbir yere götürmediğini söyleme
meleğim
şu göklere bak, yaşam başladı, geceler ılık ve
günler kucaklamakta seni"

bu dünyada biraz geyiğin ve içkinin silemeyeceği hiçbir dert yoktur.

rehabilitasyon boktan bir şey, bazen sikilsem bile daha iyi diye düşünüyorum. rehabilitasyon kendi benliğinizin teslim olması demektir.

her davanın şehitlere ihtiyacı vardır.

kendinden ödün vermeden, iğrenç ikiyüzlülüğe fazla bulaşmadan ve bu çürümüşlüğe kendini fazla kaptırmadan bir topluluğu tatmin etmenin en iyi yolu klişelere sadık kalmaktır. insanlar böyle zamanlarda klişeleri severler. çünkü gerçek görünürler ve bir anlamları vardır.

sakin ol. kendine güvendiğini sanan bir ibneyi bozum etmenin en iyi yolu budur.

sharon'ın dediğini yaptım ve onu amından siktim. içeride ne olduğunu düşününce garip oluyordum. doğuma ne kadar zamanı kaldığını ve belki de ceninin ağzına verip vermediğimi düşündüm. aynı anda hem sikiş, hem de oral seks gibiydi. bu hiç hoşuma gitmedi. içerideki çocuğun sikişi sevdiğini söylerler. taze kan dolaşımı filan yapıyormuş. şu anda en son ilgileneceğim şey veletin rahatıydı.

insan hep bir gün düzeleceğini, her şeyin yoluna gireceğini ve her şeyin değişeceğini sanır.

ben uyuşturucunun hayatımı berbat ettiğini sanırdım; ama bazı insanlar aşkla daha beterini yapıyorlar.

parayla karı sikmek her zaman daha iyidir. mesele en azından bir iş olarak kalır.

ihtiyaç göreceli bir şey. her saniye sinekler gibi açlıktan ölen çocuklar var. bunun başka bir yerlerde olması, temel gerçeği değiştirmiyor. benim bu malı alma, ısıtma ve atma sürem içinde belki de dünyanın bir yerlerinde bir sürü çocuk ölmüş olacak. benim bunu yapma zamanım içinde de binlerce zengin ibne daha da zenginleşecek.

bir hatunu etkilemenin parfümden daha iyi hiçbir yolu yoktur.

sabahın bu saatinde iyi sikilecek bir kadın ya sikmiş uyuyordur ya da sikilmiş uyuyordur. sikik hayatımın hikayesi. ya çok erken gelip can sıkıntısından patlayıp fırsatı kaçırırım ya da zaten geç kalırım.

insan her zaman inanmak istediğine inanır. insan her zaman görmek istediğini görür.

genel tanımlama olarak, ölünceye dek yaşamınız sürmeli. ölümün boktan bir şey olması olasılığına karşı, ki ben öyle olduğunu düşünüyorum, yaşadığımız sürece hayatın olabildiği kadar eksiksiz ve hoş bir deneyim olmasına çalışmak daha iyidir.

bazı insanların yanında olmadığınız sürece onlar sevmek kolaydır.
bir şeyin geç olması hiç olmamasından iyidir.

siktiğimin vejetaryenleri! bir sürü saçmalık! insan bedeninin ete de ihtiyacı vardır. herif hem junkie, hem de yediklerine nasıl da dikkat ediyor! götümle gülerim lan!

birkaç kez bıraktım şimdiye kadar. bırakıp yeniden başlamak hapse girmek gibi bir şey. her hapse gidişinizde, özgür bir yaşam sürdürme olasılığınız gittikçe azalmaktadır aslında. uyuşturucuya her geri dönüşünüz de öyle. her seferinde, sizin onsuz yaşama şansınızı azaltmaktadır.

19.10.13

filozof

friedrich nietzsche

asıl çalışkan ve başarılı bilginlerin tümünü birden "görevliler" olarak tanımlayabiliriz. gençlik yıllarında kavrayış güçleri yeterince eğitilmiş, bellekleri doldurulmuşsa, elleri ve gözleri kesinlik kazanmışsa, daha yaşlı bir bilgin tarafından, bilimin, niteliklerinden yararlanılabilecek bir noktasında görevlendirilirler; daha sonra, bilimlerinin boşluklu ve kusurlu noktalarını kendi gözleriyle görebildiklerinde, gerekli oldukları yerde kendilerini görevlendirirler. bu karakterlerin tümü bilim için vardır; ama daha ender bulunan, nadiren başarıya ulaşan ve tamamen olgunlaşan karakterler de söz konusudur, ki "bilim onlar için vardır". en azından onlara böyle gelir: çoğunlukla can sıkıcı, kibirli, dik kafalı; ama hemen her zaman bir dereceye kadar büyüleyici insanlardır bunlar. görevli de değildirler, görevlendiren de: ötekiler tarafından üzerinde çalışılmış ve kesinleştirilmiş şeyleri soylu bir aldırışsızlıkla ve nadiren küçük bir övgüde bulunarak kullanırlar: sanki ötekiler daha düşük bir varlık türüne giriyorlarmış gibi. oysa ötekileri tanımlayan aynı niteliklere sahiptir onlar da ve hatta bazen yetersiz gelişmiştir bu nitelikler: üstüne üstlük, ötekilerde bulunmayan bir sınırlanmışlık vardır onlarda ve bu yüzden olanaksızdır onları bir göreve yerleştirmek ve işe yarar iş aletleri olduklarını görmek. ancak kendi ortamlarında, kendi zeminlerinde yaşayabilirler. bir bilimden "onlara ait olan" ne varsa, yani kendi ortamlarına ve evlerine götürebildikleri ne varsa, bu sınırlanmışlık verir onlara; dağılmış mülklerini topladıklarını zannederler her zaman. kendi yuvalarını kurmaları engellenirse, yuvasız kuşlar gibi mahvolurlar; özgür olmayış ince hastalıktır onlar için. bilimin bazı yörelerine, ötekilerin tarzında yerleşirlerse, kendileri için gerekli meyve ve tohumların yetiştiği yerlerdir buraları yalnızca: bir bütün olarak bakıldığında, bilimin henüz işlenmemiş ya da iyi bakılmamış topraklara sahip olması ne ilgilendirir onları? bir bilgi sorunuyla kişisel olmayan bir ilgilenmenin her türü eksiktir onlarda; nasıl ki kendileri tepeden tırnağa tek tabancaysalar, kavrayışlarının ve görüşlerinin tümü de yine tek tabanca biçiminde gelişir, tek tek parçaları birbirine bağımlı olan, iç içe geçen, birlikte bir bütün olarak kendi havası ve kendine özgü bir kokusu bulunan çok yönlü bir canlı biçiminde. bu tür karakterler, bu kişileşmiş bilgi yapılanmalarıyla, bir bilimin -ya da felsefenin tümünün- tamamlandığı ve hedefe ulaştığı yanılsamasını doğururlar; yapılanmalarındaki yaşam bu büyüyü yapar: kimi zaman bilim için ve tinin daha önce betimlediğimiz, aslında hamarat işçileri için çok tehlikeli olmuş ve yine kimi zaman kuraklık ve yorgunluk hüküm sürdüğünde bir ferahlatıcı gibi serin, canlandırıcı bir dinlenme tesisinin havası gibi etkili olmuştur. genellikle böyle insanlara filozoflar denir.

18.10.13

kırmızı köpek

louis de bernieres

bu lanet olası dünyada biz insanlardan daha aşağılık, daha namussuz bir hayvan yoktur.

tek bir yerde yaşayıp gitmeye katlanamayacağı kadar ilginç bir yerdi dünya. başka diyarları görmek istiyordu, bir sonraki köşenin ardında neler olup bittiğini bilmek, bir şekilde dünyanın gidişatına etki etmek istiyordu.

peeto arabayı kenara çekti ve polis memuru elinde ceza makbuzuyla yaklaşırken arabadan çıktı. "ne haber, bill?" dedi peeto. "ben görevdeyken bill değilim, ortak." dedi aslında peeto'nun komşusu olan polis memuru. peeto alttan almayı kendine yediremedi. "ve sen görevdeyken ben de 'ortak' değil 'beyefendi'yim."

insanın en sevdiğini kaybetmesinden daha kötü olan tek bir şey vardır ki, bu da onu neden kaybettiğini bilmemesidir.

geçip giderken herkesin yüzüne dikkatle bakardı. insanlar onun daima bir şeyler arıyormuş gibi göründüğünü düşünürlerdi.

ne de olsa kadın kadına tatile çıkmak ve insanın keyfini kaçıran erkekler olmadan bir süre kafa dinlemek her kadının hakkıdır.

"böyle akılsızların ne kadar çok olduğunu duysan şaşarsın." dedi veteriner. "sürekli bu halde hayvanlar geliyor, veterinerlik okurken hiç düşünmemiştim bu kadar çok kurşun çıkarmak zorunda kalacağımı. bu işin sorumlusu çiftçiler. tilki, dingo, köpek, ne görürlerse ateş ediyorlar ve nedenini sorarsanız hayvanlarını koruduklarını söylüyorlar; bana kalırsa bu adamların büyük çoğunluğu tetik çekmekten zevk alan kıt akıllı serserilerden başka bir şey değil. hala kıtaya ilk gelenler gibi mayasız ekmek yiyen ve kendilerini kovboy filmlerinde başrol oyuncusu zanneden insanlar bunlar. kimilerinin av tüfeklerini pencereden çıkararak cipleriyle çevrede dolaştıklarını ve hareket eden her şeye ateş ettiklerini duydum. insan umutsuzluğa kapılıyor, inanın bana. üstelik bununla yetinmeyip çevreye zehirli yemler de bırakıyorlar. bu beni hakikaten çılgına çeviriyor. bir köpeğin strikninden ölmesini seyretmek kadar korkunç bir şey yoktur; nasıl oluyor da vicdanları buna elveriyor anlayamıyorum."

çoğu köpekten daha zekiydi; ama o da bir türlü anlayamamıştı bir köpeğin bir kediyle olan kavgasında yenilmeye mahkum olduğunu; çünkü eninde sonunda kedi kaçmaktan bıkar ve dönüp çılgınca dövüşürdü.

gün gelir, daima yüzümüze gülen talih bize arkasını dönüverir. kendi başımıza kalır ve son mücadelemizde ayakta kalmaya çabalarız. kimileri gerçekten de ölürken yapayalnızdır, kimilerinin başucunda bekleyen dostları, akrabaları vardır; ama ne olursa olsun, insan yaşamının sonuna geldiğinde o karanlık tünele girerken yanına kimseyi alamaz.

17.10.13

edebiyat

necla aytür

genel kültür aracı olarak edebiyat, yalnız üniversitede yabancı edebiyat okuyanları değil, her uğraştan aydınları da ilgilendirir. roman okumayan bir devlet adamının ne kendi toplumunu ne de yabancı toplumları anlayışı tam olabilir. hiçbir zaman şiirden etkilenmemiş bir bilim adamından bilimin gerektirdiği geniş düşgücüne sahip olması beklenemez. evet, edebiyat artık üstün zekaları kendine çeken bir uğraş değildir belki ama, esas uğraşları ne olursa olsun, üstün zekaların geçmişin hiçbir döneminde edebiyattan uzak kalmadıkları da bir gerçektir.

doğalcı romanın dünyasında iki tür insan vardır: güçlüler ve güçsüzler. her iki tür de koşullar gerektirdiği için güçlü ya da güçsüz olmuşlardır. yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerden dolayı suçlanamazlar. darwin'in "güçlü olan yaşar" kuralına göre, güçlünün zayıfı ezip yok ettiği bir savaştır hayat. koşullar bu savaşta yeneni üstün insan, yenileni de kurban olarak hazırlamıştır. onlar yalnızca içgüdülerine uyarlar.

seymour kim: tarih boyunca edebiyatın bir ereği dünyaya ve yaşam koşullarına çok büyük bir şiddetle karşı çıkarak, insanlığın vicdanında onarılamayan bir yara açmak olmuştur.

northrop frye: edebiyat öğreniminin ereği, öğrencinin dildeki yaratma gücünü genişletmektir. bu gücü mutlaka kendisi de edebiyat ürünleri vererek değerlendirmeyebilir; ama bu gücü kazanması için edebiyat öğrenmekten başka yol yoktur.

dizeler

lucretius


zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki
çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar

içi arınmamışsa, neler bekler insanı
kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna
tutkuları içinde ne kemirici kaygılar
ne korkular içinde kıvranır insan
ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet
öfke, gevşeklik ve tembellik

her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı kaderin

her şey kendine göre gelişir ve hepsi
sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını

görmüyor muyuz
bocalıyor insan, aranıyor hep
yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi

nedir doğanın istediği bizden, illetsiz bir bedenden
varlığının güzel tadını çıkaran
hiçbir şeyden korkmaz bir ruhtan başka

16.10.13

içimdeki istanbul fotoğrafları

mario levi

kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

vapurlar şehre bir nefes verir. yaşamayı bilenler de onlarla nefes alır. hayat akar, deniz akar, geçen günlerin suları derinlerimizde, ait olduğumuz tarihle beraber akar.

aramak, tüm bulunabilenlere rağmen daha fazlasını bulmaya çalışmak, belki tehlikeli; hatta çok tehlikeli; ama aynı zamanda da daha anlamlı değil mi?

zaman ölülerini taşıyor. sen ölülerini taşıyorsun. yürümek, her şeye rağmen yürümeye devam etmek için..

başkalarının yaşadıklarını yaşamak.. ya da başkalarının oyunlarının içinde olmak.. yalnızlığını oyunlarla unutmaya çalışmak nasıl da sancılıydı aslında. yalnız kalmamak için kendini bir yerlerde unutmak; hatta yok saymaya çalışmak..

mihrimah sultan için yaptırılan iki cami aynı eksende bulunuyordu. ne demekti bu? karşı karşıya kalınabilecek görüntüde bu hikayenin en can alıcı tarafı nefes alıp veriyordu işte. senede bir gün bakılabilecek bir resim: edirnekapı'daki caminin üzerinden güneş batarken, üsküdar'dakinin üzerinden ay doğuyordu. mihrimah'ın anlamı neydi? güneş ve ay.. şair ruhlu bir deha -mimar sinan-, dile getiremediği, içine gömdüğü duygusunu böyle mi dile getiriyordu?

bir renk nelerin kapısını açıyordu değil mi? insan yola, hiç istediği gibi şiir yazamayacağını bilse de, hayatını bir şiir gibi yaşamak için çıkınca..

insan en çok kaybettikleriyle kazanıyordu galiba. gerçek öğrenmeler, gerçek bedelleri gerektiriyordu.

zamanın akışında başka fotoğraflar da hayatına girebilir, biliyorsun. hikaye bitmez. bu şehri yaşama kararlılığını gösterdiğin sürece.. ama ne yaparsan yap, kimle yaşarsan yaşa, bu fotoğraflar hep ardından gelecek. yeni fotoğraflarında bu fotoğrafların kendilerini devamlı hatırlatmalarını başka türlü nasıl açıklayabilirsin? kaybedilenlerin hikayesinde balıklarının izleri de vardı..

yalnızlığını daha iyi taşıyabilmek için çıktığın savaş nasıl da zorlu bir savaşmış!

"sular kararmaya başlayınca her şeyin dili ve edası değişir. akşam her şeyi azamet ve kadife ile giydirir. her şey daha çok kalp diliyle konuşmaya başlar. sular kayıkları, sanki büyütmek istedikleri hülyalarımızın beşikleri gibi sallar. renkler koyulaştıkça yüreklere bir keder çöker."

15.10.13

aslan bir gün..

zülfü livaneli

ormanların kralı aslanın canı sıkılıyormuş. çıkıp bir dolaşayım demiş. yürürken tilki çıkmış önüne: "ulan tilki" demiş, "gel ulan buraya. söyle bakiim, ormanların kralı kimdir?" tilki hemen yaltaklanıp "sensin efendimiz" demiş. aslan yoluna devam etmiş. zürafa çıkmış karşısına. "ulan" demiş, "zürafa. ne boy gezdiriyorsun havalarda! söyle ulan, ormanların kralı kimdir?" zürafa başını yerlere kadar eğip "sensin efendimiz" demiş. aslan, iyice şişinerek yürürken karşısına fil çıkmış. fil, biraz önce karısıyla kavga ettiği için gayet sinirliymiş ve hortumuyla ağaçları tuttuğu gibi sağa sola savuruyormuş. aslan, "ulan fil, ne delleniyorsun? söyle ulan ormanların kralı kim?" der demez, fil bunu hortumuna sardığı gibi kayalara çarpmış. bir süre sonra kendine gelen aslan titreyen bacaklar ve şaşı gözlerle filin önünden geçerken: "ne kızıyorsun yahu?" demiş. "bilmiyorsan, bilmiyorum de!"

sefere çıkacak bir gemi için gemici aranıyormuş. 3 kişi gelmiş. biri demiş ki: "ben çok iyi görürüm." öteki, çok iyi duyduğunu belirtmiş. üçüncü de "benim canım sıkılır." demiş. ilk ikisini almayı düşünmüş kaptan. ama 3 arkadaş anca beraber kanca beraber deyip razı olmayınca üçünü de işe almaya mecbur kalmış. gemi okyanuslara açılmış ve bir gün berbat bir fırtınayla karşılaşmış. her yanından su alan gemi batmak üzereyken, kaptan yeni tayfalardan marifetlerini göstermelerini istemiş. iyi gören demiş ki: "çok ilerde bir fener görüyorum. hatta bekçinin gözlüğü bile var." kaptan umutsuzlukla iyi duyana dönmüş. "arkadaşım doğru söylüyor" demiş iyi duyan. "bekçinin bir ayağı da tahta. merdivenleri çıkarken tak tak diye ses çıkarıyor." üçüncü arkadaşları kaptana: "gördünüz mü" demiş. "işte benim de bunlara canım sıkılıyor."

yaz boyunca karınca kan ter içinde çalışırmış; ağustosböceği ise durmadan şarkı söylemiş. karınca, "şimdi şarkı söylüyorsun, çalışmıyorsun ama kış gelince açlıktan öleceksin!" dermiş ona. ağustosböceği aldırmazmış. derken kış gelmiş. karınca güvenli, sıcak yuvasına kapanmış ve yazın biriktirdiklerini yiyerek huzur içinde geçirmeye başlamış kışı. dışarda kopan fırtınalar, tipiler erişemiyormuş ona. ilk birkaç gün böyle geçmiş. sonra bir hafta, bir ay.. karınca yemek yiyor, yatıyor, sonra kalkıp yine yemek yiyor, yine yatıyormuş. birinci ayın sonunda çıldıracak gibi olmuş karınca. sıkıntıdan aklını kaçıracakmış. bir gün kapıyı açmış ve dışardaki kar fırtınasına doğru avazı çıktığı kadar bağırmış: "gel be ağustosböceği. n'olur gel de bir şarkı söyle!"

game of thrones

en cesur adamlar bile ölümden korkar.

kimi seveceğimize biz karar vermiyoruz.

her insanın içinde bir canavar vardır ve eline kılıcı verdiğiniz an uyanır.

biz anneler, yavrularımızı mezardan uzak tutmak için elimizden geleni yaparız. ama onların mezara giresi var gibi. biz onlara sağduyu yağdırırız ama yağmur damlasının bir kanattan düştüğü gibi unuturlar.

kendi çatısı altında bir misafiri öldüreni tanrılar asla affetmez.

mutsuz bir eş, şarap tüccarının en iyi dostudur.

iyi bir anne çocuklarından asla ümidini kesmez.

insanlar gerektiğinde birlikte çalışır. gerektiğinde vefa gösterirler. gerektiğinde birbirlerini severler. ve gerektiğinde de birbirlerini öldürürler.

kimin neyi hak ettiğini düşünmeye başlarsan çok geçmeden, kalan günlerini dünyadaki her insan için ağlayarak geçirirsin.

büyük bir ödül, büyük bir fedakarlık ister.

kaos bir çukur değil. kaos bir merdivendir. yükselmeye çalışanların çoğu düşmüş ve tekrar deneyememiştir. düşüş cesaretlerini kırmıştır. bazılarına ise yükselme şansı verilmiştir. ama geri çevirmişlerdir. onlar da krallığa, tanrılara veya aşka tutunmuştur. hayallere kapılmışlardır. gerçek olan yalnızca merdiven. tek çare ise yükselmek.

14.10.13

cennet ve cehennem

aldous huxley

bazı insanlar hiçbir zaman bilinçli olarak kendi karşıtlarını keşfetmezler. diğerleri ara sıra bir ziyaret yapmayı başarırlar. ama bazıları için -ki bunlar çok azdır- istedikleri zaman gidip keşif yapmak hiç de zor değildir.

deneysel psikologların bulgularına göre, eğer bir insanı ışık, ses ve koku bulunmayan "sınırlı bir çevreye" koyarsanız ya da onu, neredeyse algılanamaz tek bir şeye dokunabileceği ılık bir banyonun içine sokarsanız, kısa süre sonra "bir şeyler görmeye", "bir şeyler duymaya" ve tuhaf bedensel uyarımlar algılamaya başlayacaktır.

rüyaların çoğu renksizdir ya da sadece kısmen renklidir veya renkleri soluktur. diğer yandan meskalin ya da hipnoz etkisi altında görülen hayaller her zaman yoğun; hatta denebilir ki, doğaüstü parlaklıkta renklere sahiptir.

çoğu rüya, rüya görenin gizli arzuları ve içgüdüsel yönelimleriyle ilgilidir ya da bu arzu ve yönelimlerin, kaygılı bir vicdan tarafından ya da çevredekiler ne der korkusuyla engellendikleri durumlarda ortaya çıkan çatışmalarla ilgilidir.

cennet her zaman mücevherlerle doludur. bu niye böyledir? bütün insan faaliyetlerini sosyal ve ekonomik ilişkiler sistemi çerçevesinde düşünenler buna şu tür bir yanıt verirler: mücevherler yeryüzünde çok az bulunan şeylerdir. çok az insan bunlara sahiptir. bu gerçekleri telafi edebilmek için yoksulluk altında ezilen çoğunluğun sözcüleri hayali cennetlerini değerli taşlarla doldurmuşlardır. bu "cennette telafi" tezinin hiç kuşkusuz bazı gerçek unsurlarını içerir; ama değerli taşların genelde niçin değerli kabul edildiklerini açıklamaz.

insanoğlu renkli çakıl taşlarını bulmak, çıkarmak ve yontmak için muazzam zaman, enerji ve para harcamıştır. peki niçin? yararcı yaklaşım, böylesine tuhaf bir davranış için hiçbir açıklama sunamaz. ama görsel deneyim gerçeklerini hesaba kattığımızda her şey açıklığa kavuşur. görsel deneyimde insanlar, ezekiel'in "ateşli taşlar" dediği, weir mitchell'in de "şeffaf meyveler" olarak tanımladığı bir bolluk algılarlar. bu şeylerin kendilerine has ışıkları vardır, doğaüstü bir renk parlaklığı sergiler ve doğaüstü bir anlama sahiptirler. bu görsel ışık kaynaklarına en çok benzeyen maddi nesneler değerli taşlardır. böyle bir taşı ele geçirmek, öteki dünyada var olduğu gerçeğiyle değerliliği garantilenmiş bir şeyi ele geçirmek demektir. insanoğlu bu yüzden değerli taşlara tedavi edici ve büyüsel güçler atfeder. 

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

"yatak yoksulun operasıdır." (italyan atasözü)

pascal: kalbin kendi nedenleri vardır.

sinir sistemi, gövdenin diğer dokularına göre daha duyarlıdır; bu nedenle vitamin eksiklikleri genellikle, en azından gözle görülür bir şekilde deri, kemikler, mukoza, kaslar ve iç organları etkilemeden önce zihinsel yapıyı etkilemektedir. yetersiz beslenmenin ilk sonucu, biyolojik hayatta kalma aracı olan beynin performansının azalmasıdır. yetersiz beslenen insan kaygı, depresyon, melankoli ve korku duygularına daha yatkındır. aynı zamanda hayaller görmeye de yatkındır; çünkü beyin indirgeme filtresinin etkinliği azaltılınca büyük bilinçteki birçok yararsız malzeme bilince akmaktadır.

münzevi düşünürler için her yıl birkaç "büyük perhiz" vardı. bu dönemler arasında bile beslenmeleri son derece yetersizdi. işte birçok manevi yazarca tanımlanmış olan vicdan ve depresyon ıstıraplarının nedeni; işte umutsuzluk ve kendine eziyete varan ürkütücü eğilimlerinin ve intihar girişimlerinin nedeni.. ama aynı zamanda işte o telepatik "ruh algıları", peygamberce içgörüleri, cennete ait hayal ve terimler biçiminde görünen "bedava keremlerin" nedeni. işte, son olarak, her şeydeki bir'e dair "telkinli tefekkürlerinin", "karanlık bilgilerinin" nedeni.

geçmiş sabit ve değiştirilemez bir şey değildir. her gelen kuşak geçmişin gerçeklerini yeniden keşfeder,  değerlerini yeniden saptar, anlamları da mevcut zevkler ve uğraşlar bağlamında yeniden tanımlar. aynı belgelerden, anıtlardan ve sanat eserlerinden her çağ kendi ortaçağını, kendi özel çin'ini, özgün yunan'ını keşfeder.

bir sanatçının eseriyle kişiliği arasında asla birebir bir ilişki yoktur.

birçok şizofren zamanlarının çoğunu, ne yeryüzünde ne gökyüzünde ne de cehennemde geçirirler; bilakis hayaletlerin ve gerçekdışılıkların gri, gölgeli dünyasındadırlar hep.