carl sagan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
carl sagan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.05.2022

din

ernest renan: deneyimler, mucizelerin istisnasız olarak, onlara inanılan dönemlerde, ülkelerde ve onlara inanmaya istekli insanların karşısında meydana geldiğini göstermektedir.

polly toynbee: iyi olan tek din can çekişen bir dindir. din sadece çokkültürlü, laik bir toplumun içinde, dünyevi gücünü tamamen yitirirse medeni bir hal alır. inançlılar sadece zayıf olduklarında hoşgörülü ve barışçıl insanlara dönüşürler. sadece o zaman din kültürel geleneklerin nazik bir tılsımına, tarih öncesi mucizelere ya da uzun süre önce ölmüş savaş kahramanlarına çok az bir inanç besleyerek gerçekleştirilen bir meditasyon biçimine dönüşür.

carl sagan: yaşam bu soluk kesici evrenin mucizelerine bir anlık bakıştan başka bir şey değildir ve bu kadar fazla insanın onun spiritüel fantezilerle boşa harcadığını görmek oldukça üzücü.

gustave flaubert: krallığım evren kadar büyük ve isteklerimin hiçbir sınırı yok. her zaman ileriye doğru giderek korku, şefkat, sevgi ve tanrı olmaksızın ruhları özgürleştirir ve dünyaları tartarım. benim adım, bilim.

robert g. ingersoll: bilimin umudu, insan ırkının mükemmelliğe ulaşmasıdır. dinin umudu ise birkaç kişinin kurtuluşu ve neredeyse herkesin lanetlenmesidir.

dan barker: gerçek, inanç gerektirmez. bilim adamları her pazar el ele tutuşup "evet, yer çekimi gerçek! inanacağım! güçlü olacağım! yukarı çıkan her şeyin aşağıya da ineceğine tüm kalbimle inanıyorum. amin!" diye şarkı söylemezler.

11.01.2021

kitaplar üzerine

carl sagan

kitaplar kaderimizi değiştirdi. düşük fiyatlara alınabilen kitaplar geçmişi yüksek kesinlikle sorgulamamızı, türümüzün bilgeliğini damıtmamızı, yalnız güç sahibi olanların değil herkesin bakış açısını anlamamızı, tüm tarihimiz boyunca yetişmiş en büyük zekaların acı dolu deneyimlerle doğadan ve tüm gezegenden edindikleri anlayışı kavramamızı sağlar. çoktan ölmüş kişilerin kafamızın içinde konuşmalarına izin verir. kitaplar bize her yerde eşlik edebilir. yavaş anladığımız yerlerde bize sabır gösterir, zor kısımları dilediğimiz kadar tekrar etmemize izin verir ve hatalarımızı asla yüzümüze vurmaz. kitaplar dünyayı anlamanın ve demokratik toplumda yerimizi almanın anahtarıdır.

zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir. virginia kolonisi ingiliz kraliyet valisi 1671'de şöyle yazmış:

"tanrı'ya özgür eğitim ve basın olmadığı için şükrediyor, önümüzdeki birkaç yüzyıl boyunca da olmaması için yakarıyorum. çünkü öğrenim dünyaya asilik, dinsizlik ve yoldan çıkmış mezhepler getirdi; basın da onlara gerekli sırları vererek en iyi hükümetlere ihanet etti. tanrı bizleri ikisinden de korusun!"

4.12.2020

milton humason

carl sagan

19. yüzyılın başlarında, uzak gökadaların kırmızıya dönüş olgusunu incelemek üzere dünyanın en büyük teleskobu wilson dağı üzerine yerleştiriliyordu. o zamanlar göğü tertemiz olan los angeles'e bakar bu dağ.

teleskobun çok büyük parçalarının dağ tepesine katır sırtında taşınması gerekmişti. katır sürülerine sahip olan milton humason adında biri, dağın tepesine mekanik, optik malzemeyle bilgin, mühendis ve yetkili kişileri katır sırtında taşıma görevini üstlendi.

atıyla katır kervanının önüne geçen humason dağa tırmanırken, semerin hemen ardında duran köpeğinin pençeleri de omzundan eksik değildi. tütün çiğneyen, kumarbaz, polo oyununda başarılı ve o zamanlar hanımefendilerin erkeği tanımına giren biriydi. ortaokuldan öte bir öğrenimi yoktu; fakat zekiydi. her şeyi inceden inceye soruşturur, öğrenmeye çalışırdı. bu arada dağın ta tepelerine taşıdığı aygıtların da neyin nesi olduğunu sormaktan elbet geri kalmadı.

kurulan gözlemevinde çalışan mühendislerden birinin kızıyla da arkadaşlık ediyordu. mühendis baba bir seyis olmaktan öte ihtiras taşımayan bir adamla kızının arkadaşlık etmesinden endişe duymaktaydı.

derken humason gözlemevinde bir sürü garip görevlere atandı: elektrikçi yardımcılığına, kapıcılığa, kurulması için malzemesini ve aygıtlarını getirmeye yardımcı olduğu teleskop donanımı temizleyiciliğine.

bir gece, söylendiğine göre, teleskop gözlemci yardımcısı hastalanmış ve humason'dan yerine geçmesi istenmiş. aygıtları kullanmada öylesine özen ve ustalık göstermiş ki, kısa zamanda kendisine teleskop teknisyeni görevi verilmiş. aynı zamanda gözlemci yardımcısı da olmuş.

birinci dünya savaşı'ndan hemen sonra wilson'a ünü kısa zamanda yayılan edwin hubble geldi. çok parlak bir astronomdu. sarmal bulutsuların aslında "evren adaları" olduklarını, bizim kendi samanyolu galaksimiz gibi çok sayıda kocaman yıldız kümelerinden ibaret bulunduklarını kanıtlayan hubble'dır. galaksilere olan uzaklıkları ölçmeye yarayan yıldızlara ilişkin ışık birimini hubble akıl etmiştir.

hubble ve humason inanılmayacak kadar uyum içinde çalışan bir ekip oluşturdu. lowell gözlemevinde çalışan astronom vesto slipher'in bir buluşuna dayanarak uzak galaksilerin tayf incelemesine koyuldular. sonradan humason'un uzak galaksiler tayf ölçümünde büyük bir ustalık kazandığı görüldü. profesyonel astronomdan daha iyi sonuçlar elde etti. kısa zamanda wilson gözlemci kadrosuna alındı, bilimsel verilerin çoğunu öğrendi. astronomi camiasında sayılan ve zengin bir kişi olarak öldü.

7.10.2020

din ve bilim

carl sagan

biyoloji alanındaki en güçlü bütünleyici görüş olan ve gökbilimden antropolojiye kadar diğer bilim dallarında esas alınan evrim kuramının okullarda okutulmasını engellemek için "yaradılışçılık" kisvesi altında ciddi çaba gösteriliyor.

einstein'ın dediği gibi, bilim gerçeklerle kıyaslandığında ilkel ve yetersiz görünebilir; ama gene de insanlık olarak sahip olduğumuz en değerli nesnedir.

ne denli doyurucu ve rahatlatıcı olsalar da yanılgılarda ısrar etmektense evreni gerçek haliyle kabullenmek çok daha iyidir.

"doğruluk tutkusunun su götürmez tek göstergesi' diyor john locke, "herhangi bir önermeye, dayandığı kanıtların telkin ettiğinden daha büyük bir güvenle kucak açmamaktır."

karmaşa ve yanıltmacanın engin denizinde doğruyu bulmak, gözüaçıklık, sabırlı çalışma ve cesaret gerektirir. ama bu zorlu düşünce alışkanlıklarını edinmek için uğraşmayı istemezsek, gerçekten ciddi sorunlarla karşılaştığımızda çözüm üretmeyi de bekleyemeyiz. zamanla, salına salına dolaşan, bir sonraki şarlatanın yemini yutmaya hazır bir budalalar ulusu, bir budalalar dünyası haline geliriz.

thomas paine'in dikkat çektiği gibi, yalanlara karşı hoşgörünün artması, birçok diğer kötülük için de zemin hazırlar.

bilgiyle yontulmamış insanlarda inanma gereksinimi öylesine fazladır ki, herhangi bir mitoloji sisteminin çökmesi, olasılıkla başka türlü hurafelerin doğuşunu getirecektir.

26.05.2020

champollion

carl sagan

1801 yılında joseph fourier adında bir fizikçi fransa'da isere eyaleti belediye başkanıydı. il sınırları içindeki bir okulu teftiş ederken on bir yaşındaki bir öğrencinin zekası ve doğu dillerine yatkınlığı ilgisini çekti.

fourier çocuğu evine bir sohbet için davet etti. çocuk fourier'nin evindeki mısır'dan getirilmiş sanat yapıtları ve eşyası koleksiyonunun etkisi altında kaldı. napolyon'un mısır seferi sırasında bu ülkedeki eski uygarlıklarından kalma astronomi anıtlarının kataloğunu çıkarmakla görevlendirilmişti fourier. hiyeroglif yazıtlar çocuğun merak duygusunu kamçıladı, "peki, bunların anlamı nedir?" diye sorduğunda. "hiç kimse bilmiyor." yanıtını aldı.

bu çocuğun adı jean françois champollion'du. hiç kimsenin okuyamadığı bir dilin gizlerini çözme merakıyla yanıp tutuşan çocuk, doğu dillerine merak sardı ve eski mısır yazısını çözmeye koyuldu. o tarihlerde fransa, napolyon tarafından çalınan, sonra da batılı bilim adamlarının incelemesine sunulan mısır yapıtlarıyla dolup taşıyordu. napolyon'un mısır seferine ilişkin kitabını genç champollion kısa zamanda yuttu. büyüyünce champollion çocukluğunun düşünü gerçekleştirdi: eski mısır hiyeroglif yazısını çözmüştü.

ancak 1828 yılında, yani fourier ile tanıştıktan yirmi yedi yıl sonra, champollion ilk kez mısır'a ayak basabildi. düşlerinin toprağına ayak bastıktan sonra, kahire'den nil nehri yoluyla, uğruna yaşamını adadığı kültürün kaynaklarına gitti. zaman içinde giriştiği bir yolculuktu bu. yabancı bir uygarlığa yapılan yolculuk.. 

"akşam dendera'ya vardık. mehtap muhteşemdi. tapınaklara ulaşabilmemize bir saat kalmıştı. bu denli yaklaşmışken duraksamak olur muydu? biz ölümlüler arasındaki en soğukkanlı yaratığa soruyorum! bir an önce oraya ulaşma dürtüsüne dayanılır mı? o anın insana verdiği emir şöyleydi: bir iki lokma yedikten sonra hemen yola çıkın! muhafızsız ve yalnız, fakat tepeden tırnağa kadar silahlı olarak geniş araziler aştık. tapınak, sonunda kendini gösterdi bize. bu tapınağın boyutları ölçülebilir istenirse. fakat bu tapınak hakkında bir fikir verebilmek olanaksızdır. güzellikle görkemin en yüksek düzeyde buluştuğu bir yer burası. ağzımız iki saat açık kaldı. tapınağın odaları ve bölmeleri arasında oradan oraya koşup durduk. ay ışığında dış duvarları üzerindeki yazıları okumaya çalıştık. tekneye döndüğümüzde sabaha karşı saat üçtü. sabahın yedisinde yine tapınaktaydık. ay ışığında güzel olan güneş ışığında da güzeldi. güneş ışığı bize yazıların ayrıntılarını da gösterdi. avrupa'da bizler cüceleriz ve hiçbir toplum, eski ya da yeni, mimariyi mısırlılar kadar yüce ve görkemli bir anlayışa kavuşturmamıştır. her şeyin otuz metre boyundaki insanlara göre yapılmasını buyurmuşlar."

dendera'daki karnak sütunlarıyla duvarlarındaki yazıları, mısır'ın her yanındaki yazıtları champollion hiç zorluk çekmeden çözebildiğini gördü. ondan önce çok kişi denemişti; fakat başaramamıştı hiyeroglif yazısını çözmeyi. hiyeroglif, "kutsal oyuntular" anlamına gelmekteydi. çoğu araştırmacı ve bilgin bu yazıyı resim şifresi sanmıştı, özellikle kuşlarla dolu olmak üzere eşek arıları, hamam böcekleri, göz küreleri ve dalgalı çizgilerle dolu karmakarışık mecazlar sanmışlardı.

hiyeroglifler konusundaki karışıklık büyüktü. mısırlıları çin'den gelme sömürgeciler sananlar vardı. tersini düşünenler de vardı kuşkusuz. sahte çeviriler cilt cilt dolaşıyordu ellerde. çeviri yapan araştırmacılardan biri, rosetta taşı'na bakıp o ana dek hiyeroglif yazıları çözümlenmemiş bu taştaki yazının anlamını hemen çıkarıvermişti. bakar bakmaz çıkardığı anlamın "uzun uzadıya düşünmenin yol açtığı sistemli hatalardan" koruduğunu, bu nedenle de fazla düşünceye dalmadan daha iyi sonuçlar elde edildiğini söyledi.

champollion hiyerogliflerin resim biçiminde mecazlar olduğu savına karşı koydu. ingiliz fizikçisi thomas young'un zekice suflörlüğü sayesinde champollion şöyle bir fikir silsilesi kurdu: rosetta taşı 1799 yılında bir fransız askeri tarafından nil deltasındaki raşit kasabası müstahkem mevkilerinde bulunmuştu. arapça bilmeyen avrupalılar bu taşa rosetta adını vermişlerdi. eski bir tapınaktan kopmuş bir taş parçasıydı. aynı mesajı üç ayrı dilde anlatıyor gibiydi. üstte hiyeroglif yazısı, orta bölümünde demotik denilen hiyeroglifi andıran bir el yazısı vardı ve sorunun çözümlenmesinde anahtar rolünü gören üçüncü bölümse yunancaydı.

yunancayı iyi bilen champollion söz konusu rosetta taşı'nın kral v. ptolemy epiphanes'in mö 196 yılında taç giyme töreni dolayısıyla yazıldığını anlamıştı. bu vesileyle kral siyasi tutukluları serbest bırakmış, vergi iadesi yapmış, tapınakları donatmış, asileri bağışlamış, askeri hazırlıkları artırmış, kısacası, çağdaş yöneticilerin de iktidarda kalmak için yaptıklarını tekrarlamış.

rosetta taşı'ndaki yazının yunanca bölümünde ptolemy kelimesi birkaç kez geçiyordu. hiyeroglif yazılı metinde de hemen hemen aynı yerlerde etrafı kabartmayla çevrelenmiş bir simge vardı. champollion, bu simgenin ptolemy kelimesi yerine konulduğunu fark etti. eğer böyleyse yazı resim ya da mecaz temeli üzerine oturtulmuş olamaz; tersine, birçok simge, harf ya da hece yerine geçiyor, diye düşündü.

champollion bu arada, yunanca sözcüklerin sayısıyla metin boyu aynı olan hiyeroglif yazısındaki hiyerogliflerin sayısını da karşılaştırmayı akıl etti. şimdi bütün sorun, hangi hiyeroglifin hangi harf yerine kullanıldığını çözmeye kalmıştı. bir şans eseri, champollion öyle bir dikili taşla karşılaşmıştı ki, bunda yunanca yazılı kleopatra adının hiyeroglif yazısındaki karşılığını saptamış bulunuyordu. bu taş philae adında bir yerdeki kazılarda ortaya çıkarılmıştı. ptolemy adıyla kleopatra adında ortak harflerin bulunması, champollion'un hiyeroglif yazısını çözmesine yardımcı oldu.

ptolemy adının ilk harfi p'nin hiyeroglif yazısında bir kareyle simgelendiğini fark eden champollion, böylece ortak yanları saptamaya koyuldu. her iki isimde de l harfi vardı. champollion baktı, l yerine birer aslan yatıyordu hiyeroglif yazısında. a harfi yerine bir kartal konmuştu. böyle böyle hiyeroglif yazısının temel yapısı belirmeye başlamıştı.

mısır hiyeroglif yazısı, temelde basit şifrelerden oluşmuştur. ne var ki, her hiyeroglif bir harf ya da hece değildir. hiyeroglif yazıları arasında resme dayanan anlamlar da bulunur. ptolemy oyuntusunun son bölümü, "çok yaşa, tanrı ptah'ın sevgili oğlu" demektir. kleopatra adının son bölümündeki yarım daireyle yumurta da "isis'in kızı" demektir.

harflerin resimlerle karışık durumda oluşu, champollion'dan önceki araştırmacıların kafalarını karıştırmıştı. şimdi geriye doğru göz atınca kolay gibi görünüyor hiyeroglif yazısı. fakat nice yüzyıllar sürmüştü incelenmesi. yazıyı çevreleyen kabartmalar, hiyeroglif yazısını çözmek için bulunan büyük anahtarların küçük anahtarlarıydı. mısır firavunları kendi isimlerinin etrafını kabartmayla çevrelemeleri, sanki iki bin yıl sonra bu yazıyı çözmeye uğraşanlara sunulan birer önemli anahtar armağanıydı.

champollion karnak'taki büyük hypostyle koridorlarını kendinden öncekileri de büyüleyen hiyeroglif yazıları okuyarak dolaşıyordu. böylece çocukluğunda fourier'e yönelttiği sorunun yanıtını da vermişti. kim bilir duyduğu zevk ne büyüklü! başka bir uygarlıkla iletişim kanalını açmak.. binlerce yıldır tarihi, tıbbını, sihirbazlarının büyücülüğünü, dinini, siyasetini, felsefesini dünyaya anlatamayan bir kültüre böylesine büyük bir kapı aralanmıştı.

19.05.2020

hypatia

carl sagan

iskenderiye kitaplığında çalışan son bilgin bir matematikçi, astronom, fizikçi ve neoplatonik felsefe okulu önderiydi. herhangi bir çağda bir insanın gösterebileceği en olağanüstü başarıları kendinde toplamış olan bu kadının adı hypatia'ydı. 370 yılında iskenderiye'de doğmuştu. kadınların elinde çok az olanakların bulunduğu ve onlara eşya gözüyle bakıldığı bir dönemde, hypatia serbestçe ve geleneksel kurallara aldırış etmeden erkek çevrelerinde dolaşırdı. her bakımdan güzel bir kadınmış. peşinden koşan epey erkek olmasına karşın evlenme önerilerini reddettiği biliniyor.

hypatia döneminin iskenderiyesi artık epeydir romalıların egemenliği altında kalmış bir kentti ve gerginlik içindeydi. kölelik klasik uygarlığın canlılığını çürütmüştü. hristiyan kilisesi yeni doğmuştu, gücünü kökleştirerek putperestliğin etkisini ve kültürünü silmeye çaba harcıyordu. hypatia bu köklü sosyal güçlerin patlama noktası üzerindeki katalizör rolündeydi. iskenderiye başpiskoposu cyril, hypatia'nın romalı valiyle olan yakın dostluğu, öğrenimin ve bilimin simgesi olması, bunun da kilise tarafından putperestlikle eş görülmesi nedeniyle ondan nefret ediyordu. ama hypatia hayatının tehlikede olduğunu bile bile öğretime ve öğretilerini yayınlamaya devam etti.

415 yılında bir gün işe giderken başpiskopos cyril'in müritleri tarafından yolda kıstırıldı. atlı arabadan indirildi, elbiseleri yırtıldı ve katiller ellerindeki deniz kabuklarıyla hypatia'nın etlerini kemiklerinden kazıdılar. kalıntısı yakıldı, eserleri yok edildi ve adı unutuldu. cyril'e ise azizlik payesi verildi.

3.05.2020

toskana

carl sagan

1890'lı yıllarda italya’nın güzel toskana kırlarında dolaşıyor olsaydınız, okuldan atılmış, uzun saçlı bir gencin pavia yolunda ilerlemekte olduğunu görürdünüz. almanya'daki öğretmenleri ona adam olamayacağını, sorduğu soruların sınıf disiplinini bozduğunu, okulu bıraksa daha iyi edeceğini söylemişlerdi. böylece okulu bırakan genç, toskana kırlarının güzelliklerinde dolaşırken, zihninde sınıfta düşünmeye zorlandığı konulardan başka sorunlara yanıtlar aramaya koyuldu. bu gencin adı albert einstein'dı ve zihninde yanıt aradığı sorunlar dünyayı değiştirdi.

italya'nın toskana vilayeti yalnızca genç einstein'ın vaktini geçirdiği bir yer değildir. toskana tepelerine tırmanıp oradan bir kartal gibi düzlükleri seyreyleyen biri daha yaşamıştı 400 yıl kadar önce: leonardo da vinci.

leonardo'nun resim, heykeltıraşlık, anatomi, jeoloji, doğa tarihi ve sivil ya da askeri mühendislik alanlarındaki ilgi ve çalışmalarından başka kendini kaptırdığı bir alan daha vardır: insanın uçabileceği bir araç yapmak. bu konuda resimler çizdi, modeller yaptı, tam boy prototipler üretti. fakat hiçbiri de işlemedi. o tarihlerde yeterince güçlü ve hafif bir motor yoktu. ne var ki çizimler müthişti. daha sonraki kuşakların bu alandaki cesaretine hız verdi. leonardo da vinci'nin başarısızlık nedeniyle moralinin bozulduğu olurdu. fakat kabahat onun değildi. xv. yüzyıl onu kapanına kıstırmıştı.

2.04.2020

demokrasi

carl sagan

hükümetler ve toplumlar eleştirel düşünme yetisini yitirdiklerinde, yutturmacanın tuzağına düşenler ne denli sempati uyandırırsa uyandırsın, felakete götüren sonuçlarla yüzleşmekten kurtulamayız.

güç her zaman kişiyi değer yitimine zorlar. bu durumda, gizlilik kurumu özellikle tehlikeli, demokrasi de özellikle değerli hale gelir. birkaç istisna dışında gizlilik, demokrasi ve bilimle asla bağdaşmaz.

robert h. jackson: hükümetin işlevi yurttaşı hataya düşmekten kurtarmak değildir; yurttaşın görevi hükümeti hataya düşmekten kurtarmaktır.

insanları yönetenlerin ellerine terk edildiğinde her hükümet dejenere olur. bu nedenle halk demokrasinin güvenli tek koruyucusudur.

artık hiç kimse hükümetle çelişmiyorken konuşma özgürlüğünün, kimse zorlayıcı sorular sormak niyetinde değilken basın özgürlüğünün, hiç protesto olmuyorken toplanma özgürlüğünün, seçmenlerin yarıdan azı oy veriyorken genel seçim haklarına ve aradaki duvar düzenli olarak onarılmıyorken din ve devletin ayrılığı ilkesine sahip olmanın ne anlamı vardır? bu haklar kullanılmadıkça içi boş cisimlere, sahte yurtseverlik sözlerine dönüşür. haklar ve özgürlükler ya kullanılır ya da yitirilir.

ödül avcılarının, paralı muhbirlerin beslendiği her yerde tüm tarih boyunca kokuşmuşluk, yozluk eksik olmamıştır.

12.03.2020

din ve bilim

carl sagan

dinler her zaman sahte bilimi yuvalandırıp onun yayılmasını sağlayan, devlet korumasındaki barınaklar olmuştur.

gerçek şu ki tanrı, isa ve muhammed adına yobazlarca işlenen suçun ve çocuk tacizinin oranı, şeytan adına işlenen suçları defalarca kez aşıyor. bu ifade çoğu kişinin hoşuna gitmese de hiç kimse aksini öne süremez.

samuel butler: saf bir akıl garip şeylere inanmaktan büyük haz alır. bulduğu ne denli garipse onun için o kadar iyidir. sade ve anlaşılır şeylere ise yüz vermez; çünkü onlara zaten herkes inanır.

t. h. huxley'in bu konudaki çözümlemesi ise şöyle: ahlakın temeli, hakkında kanıt olmayan şeylere inanır görünmekten ve bilgi sınırlarının ötesindeki sorgulanamaz önermeleri yinelemekten vazgeçmeye dayanır.

thomas hobbes: görünmeyen şeyden duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur.

öğretisel dinler konusunda, filozof david hume şöyle diyor: "insanların öyle konularda besledikleri kuşkuları kendilerine bile itiraf etmeye cesaretleri yoktur. ölçüleri sorgusuz inançtır ve asıl inançsızlığı, verdikleri güçlü hükümler ve yobazlıkla göstermiş olurlar."

albert einstein: gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır; ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

vücut için önce yaşamayı sürdürmek, sonra gelişmek geliyor. beslenmenin dayattığı bu önem sıralaması uyarınca vücut öğrenmeyi son sıraya koymak zorunda kalıyor. sonuç olarak organizma için zeki ve ölü olmaktansa aptal ama canlı olmak önemlidir.

hippokrates hastalık tanısında bilimsel yöntemin ögelerini devreye soktu. dikkatli ve titiz gözlemi salık verdi: "hiçbir şeyi şansa bırakmayın. hiçbir şeye göz yummayın. farklı sonuçlar veren gözlemleri bir arada kullanın. kendinize yeterli zaman tanıyın."

16.01.2020

astroloji

carl sagan

astrolojinin iddiasına göre, doğduğunuz zaman gezegenlerin içinde bulundukları yıldız kümesi, geleceğinizi yakından etkiler.

gezegenlerin devinimlerinin kralların, kraliyet ailelerinin, imparatorlukların alınyazılarını belirlediği yolundaki düşünce birkaç bin yıl önce gelişmişti. astrologlar, gezegenlerin devinimlerini inceleyerek, diyelim, venüs gezegeni son olarak oğlak burcundayken neler olduğunu gözden geçirip bu kez de aynı şeylerin olabileceğini düşünmüşlerdir. bu oldukça nazik ve riskli bir işti. astrologlar devlet tarafından bu işle görevlendirilirlerdi ve yalnızca devlet hesabına çalışırlardı. birçok ülkede göklerde saklı gizleri açığa vurmak yalnızca astroloğa verilmiş bir görevdi. başka biri gökleri okumaya kalkışırsa ölüm cezasına çarptırılırdı.

bir rejimin düşeceği tahminini yürütmek, o rejimi devirmek için fena bir yol sayılmaz. yanlış tahminlerde bulunan çin sarayının astrologları idam edilirlerdi.

astroloji, sonunda gözlemler, matematik ve olaylar muhasebesiyle karılmış karmaşık düşüncelerin, dindarlık kisvesi altında entrikaların çevrilmesine yol açan garip bir bilgi birikimine dönüştü.

kişilerin kaderine ilişkin astroloji bugün de geçerlidir: aynı kentte aynı gün yayınlanan iki gazetenin yıldız falı sütunlarını göz önüne getiriniz. örneğin, 21 eylül 1979 tarihli new york post ve new york daily news gazetelerini ele alalım. diyelim ki, terazi burcunda, yani 23 eylül-22 ekim arasında doğmuşsunuz. post gazetesi falcısına göre, "bir uzlaşma sayesinde gerginliğiniz giderilecek"tir. evet, bu yararlı bir öneri ama çoklukla belirsiz. daily news falcısına göreyse, "kendinizi biraz daha zora koşmalısınız." bu da belirsiz ama değişik bir uyarı. bu söylenenler birer "tahmin" değil, birer "öneri"dir. size ne yapmanız gerektiğini söylüyor, başınıza neler geleceğini değil. kasten öyle yazıyorlar, herkese uysun diye. aralarında karşılaştırılınca tutarsızlıklar da belirgin. yıldız falı neden acaba spor rekorları ya da borsadaki hisse senedi fiyatları gibi sorumsuzca veriliyor?

astroloji ikizlerin yaşamından sınanabilir. öyle durumlar var ki, ikizlerden biri henüz küçükken bir trafik kazasında ya da yıldırım çarpmasından öldüğü halde, öteki ikiz yaşamını son demlerine dek sürdürebiliyor. ikizlerin aynı yerde ve hemen hemen aynı zamanda doğdukları biliniyor. onların doğumu aynı gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. eğer astroloji ya da yıldız falı geçerli bir şey olsa, bu ikizlerin bu denli değişik bir alınyazısına sahip olmaları nasıl açıklanabilir?

astrologların titiz bir testten geçirilmesi sonucu, yalnızca doğum yeri ve tarihini bildikleri kişilerin karakterleri ve gelecekleri hakkında doğru tahminlerde bulunamadıkları görülmüştür.

astronomi bir bilimdir. evreni olduğu gibi inceler. astroloji ise sözümona bilimdir, kanıt yokluğu karşısında öteki gezegenlerin bizlerin günlük hayatım etkilediği savında olan bir sözde bilim.

13.01.2020

nükleer tehdit

carl sagan

savaş psikolojik anlamda bir cinayet fermanıdır. mutluluğumuz ve refahımız tehdit edilince, beslediğimiz umutlara meydan okununca cinayet bile işleyebilecek hiddete kapılırız; daha doğrusu bazılarımız kapılır. bu tahrikler devletler için söz konusu olduğunda, onlar da çoğunlukla iktidar ya da kişisel hırsla hareket edenlerin körüklemeleriyle cinayet işleme hiddetine kapılıyorlar. cinayet teknolojisi ve savaşla verilen ceza biçimleri şiddetlendikçe çok kalabalık insan yığınlarının hep birden cinayet turnikesine koşulduğu görülüyor.

kitle iletişim araçları genellikle devletin elinde bulunduğundan bunun düzenlenmesi kolay oluyor. (nükleer savaşta durum değişiktir; çünkü çok az sayıda kişinin başlatabileceği bir savaştır). bu noktada hırslı yanımızla varlığımızın iyi yanı diye adlandırdığımız yanı arasında bir çatışmaya tanık oluyoruz; buna beynimizin iç bölümündeki sürüngenlik döneminden kalma ve cinayete varan hiddetlerin yatağı r-kompleksi bölümüyle daha yakın tarihlerde gelişen beynimizin memeli ve insansı dönemi bölümlerinin, yani limbik sistemle beyin kabuğu arasındaki çatışma da diyebiliriz.

insanlar küçük topluluklar halinde yaşarlarken ve silahlarımız ilkelken, müthiş hiddete kapılan bir savaşçının bile öldürebileceği insan sayısı birkaç kişiydi. teknolojimiz geliştikçe savaş araç gereçlerimiz de gelişti. aynı kısa dönemde biz de geliştik. hiddetimizi, düş kırıklıklarımızı ve umutsuzluğa kapılışımızı akılla yonttuk. düne dek çok yaygın olan gezegen çapındaki adaletsizlikleri azalttık. ne var ki şimdi elimizdeki silahlar milyarlarca insanı bir anda öldürebiliyor. çok mu çabuk geliştik dersiniz? akla yeterince yer verebiliyor muyuz?

savaşların nedenlerini cesaretle inceleyebildik mi? nükleer savaştan caydırma stratejisi dediğimiz durumun henüz insanlaşmamış atalarımızda görülen davranışa dayandırılarak sürdürülmesi ilginçtir. çağımızın politikacılarından olan henry kissinger şöyle diyor bir kitabında: "caydırma, her şeyden önce psikolojik ölçütlere dayanır. caydırma amacıyla kullanılan bir blöfün ciddiye alınması, ciddi bir tehdidin blöf olarak kabul edilmesinden daha yararlıdır."

gerçekten etkili bir nükleer blöfün içinde mantıkdışı tutumlar da yer alır ki, karşı tarafı nükleer savaşın dehşetinden uzaklaştırsın. bunun üzerine olası düşman mantıkdışı davranışların varmış gibi sunulduğu topyekün bir çatışmaya girişmektense bazı noktalarda geri adım atmaya razı olur. mantıkdışı davranışınızın inandırıcılığının en büyük tehlikesi, inandırıcı görünmek için rolünüzü çok iyi oynamanız gerektiğidir. bir süre sonra bu inandırıcılığa siz de alışırsınız ve artık rol olmaktan çıkıverir.

abd'yle rusya'nın önderliğindeki topyekün dehşet dengesi, yerküremiz insanlarını rehin tutmaktadır. her iki taraf da karşı tarafa, hangi davranışı yapmasının mümkün olduğuna ilişkin sınırları çizmektedir. olası düşman o sınır aşıldığında nükleer savaşın başlayacağına inanır duruma getirilmiştir. ne var ki sınırın tanımlanışı zaman zaman değişiyor. taraflardan her biri, karşı tarafın yeni sınırları kavradığından emin olmalıdır. her iki taraf kendi askeri avantajını artırma eğilimindedir. ama bunu yaparken karşı tarafı da fazla telaşlandırmamaya özen gösterir. her iki taraf da karşı tarafın tahammül sınırlarını sürekli olarak keşfe çalışır: küba'daki füze bunalımında, uydu imha edici silahların denenmesinde, kuzey kutbunda nükleer bomba taşıyan uçakların uçuşlarında, vietnam ve afganistan savaşlarında olduğu gibi; bunlar uzun ve hazin listeden birkaç seçmedir.

yerküremizdeki topyekün dehşet dengesi, korunması çok zor ve nazik bir dengedir. herhangi bir hata yapılmamasına, ilişkilerin bozulmamasına, sürüngen yanımızın ihtiraslarının ciddi biçimde dürtülmemesine bağlıdır.

her büyük devlet kitlesel imha silahları yapımı ve istifçiliği için geniş reklam kampanyalarına dayanan haklı nedenler ilan eder. bu arada olası düşmanların sürüngenlikten kalma yapısını hatırlatırcasına onların kişilik ve kültür noksanlıklarından, dünyayı ele geçirme niyetlerinden söz açarak kendi niyetinden hiç söz etmez. her devletin yasakladığı sınırlar çizilmiştir. bu sınırın ötesindeki konularda yurttaşlarının kafa yormasına izin vermez. rusya'da bu konular kapitalizm, tanrı ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. amerika'daysa sosyalizm, dinsizlik ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. dünyanın her yerinde hep aynı şey..

14.12.2019

wolf vishniac

carl sagan

olağanüstü bir mikrobiyolog olan wolf vishniac adında bir arkadaşım vardı. new york'taki rochester üniversitesinde çalışıyordu.

mars'ta hayat olup olmadığı konusunda araştırma yapmayı 1950'lerin sonlarına doğru kafaya iyice koyduğumuz sıralarda, vishniac, mikroorganizma varlığını saptayıcı otomatik ve güvenilir bir aracın mikrobiyologlar tarafından geliştirilmeyişinin astronomlarca eleştirildiği bir toplantının içinde bulmuştu kendini.

vishniac bu alanda bir şeyler yapmaya karar verdi. gezegenlere gönderilebilecek bir küçük aygıt geliştirdi. arkadaşları bu aygıta "wolf kapanı" adını verdiler. bu tuzak ya da kapan bir şişeden ibaretti. şişenin içine besleyici organik madde konulacak. mars toprağından bir parçacığın şişedeki sıvıyla karışması sağlanacak ve mars'taki böceklerin -eğer varsa- büyürken -eğer büyürlerse- sıvının değişen kirliliği ya da bulanıklığı saptanacaktı.

wolf kapanı, mars'a inecek viking aracında yapılacak üç ayrı deney aygıtına ek olarak gönderiliyordu. öteki deney yöntemlerinden ikisinde mars'a yiyecek gönderilmesi öngörülüyordu. wolf kapanı'nın başarısı marslı böceklerin sıvıdan hoşlanması koşuluna bağlıydı.

vishniac'ın sıvısında marslı böceklerin boğulabilecekleri olasılığını öne sürenler vardı. wolf deneyiminin avantajı, marslı mikropların besin aldıkları sırada nasıl bir davranış göstereceklerine bağlı olmayışıydı. gözlenecek olan tek gelişme, büyüyüp büyümemeleri noktasında toplanıyordu. öteki deneylerse mikropların yiyeceklerini yediklerinde çıkardıkları ve aldıkları gazların türüyle de ilgiliydi. bu varsayımlar da tahminlere dayanmaktan öte gidemezdi.

nasa, abd'nin uzay gezegenleri programlarını yönetirken, sık sık ve önceden habersiz bütçe kısıntılarıyla karşılaşan bir kuruluştur. bütçenin artırılması durumuysa pek enderdir. nasa'nın bilimsel faaliyetini hükümet pek gözetmez. bu yüzden nasa'dan para kesileceği zaman bunun kurbanı olan bilimdir çoğu kez.

1971 yılında mars'ta girişilecek dört mikrobiyoloji deneyinden birinden vazgeçilmesi istendi. bu yüzden wolf kapanı viking gezegen kondusundan tahliyeye uğradı. bu kapanı geliştirmek için vishniac 12 yılını vermişti. üzücü bir şey olsa gerek. vishniac'ın yerinde başkası olsa viking'in biyoloji heyeti'nden istifa ederdi. fakat o, bilimsel hedefler uğrunda sabırla çalışan sakin bir insandı. mars gezegeninde hayat olup olmadığını araştırabilmenin en iyi yolu olarak yeryüzünün mars'a en çok benzeyen yörelerinde, güney kutbunun kuru vadilerinde çalışmayı seçti.

daha önce bazı araştırmacılar güney kutup toprağını incelemişler ve bulabildikleri birkaç mikrobun kuru vadi asıllı olmadıklarını, başka ve daha yumuşak çevrelerden oraya savrulduklarını belirlemişlerdi. mars kavanozlarını anımsayan vishniac yaşamın sert koşullarını göz önünde bulundurarak güney kutbunun mikrobiyolojiye uygun bir ortam oluşturduğunu düşündü. yeryüzü böcekleri mars'ta yaşayabilir diye düşünülüyorsa, mars'tan daha sıcak, daha sulu, daha oksijenli ve çok daha az mor ötesi ışınlı kutup ortamında neden yaşamasındı? güney kutbunda güney kutup asıllı mikropların bulunmadığı varsayımına dayanan deney tekniğini hatalı gördü.

böylece 8 kasım 1973 tarihinde vishniac, küçücük mikrobiyoloji aygıtını yanına alıp jeolog arkadaşıyla birlikte helikopterle asgard'daki balder dağı yakınlarına gitti. amacı antarktika toprağına küçük mikrobiyoloji istasyonları yerleştirmek ve bir ay sonra dönerek istasyonlardaki sonuçları saptamaktı. 10 aralık 1973 günü balder dağından numuneler toplamak için hareket etti. hareket edişi üç kilometre uzaktan fotoğraf çekilerek saptandı. bu, birisinin onu son kez canlı görüşüydü.

hareketinden on sekiz saat sonra cesedi bir buz dağının eteklerinde bulundu. daha önce keşfedilmedik bir bölgeye dalmış, buzda kaymış ve 150 metre kadar sürüklenmişe benziyordu. belki gözü bir yere takılmıştı, ne bileyim, bir mikrop konağı falan. ya da bir avuç yeşilliğe takılmıştı gözü. buralarda olağandışı bir görünümdü yeşil. ne olduğunu kesin olarak hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

o gün beraberindeki not defterine son yazısında şöyle diyordu: "202 sayılı istasyonu buldum. 10 aralık 1973. saat 22.30. toprağın ısı derecesi -10°. havanın ısı derecesi -16°." mars gezegeninin tipik bir yaz günü ısısıydı.

30.10.2019

uzun lafın kısası

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.

charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

4.05.2019

din

carl sagan

ölümden sonra yaşam olduğu yolunda iyi bir kanıt olduğu duyurulsaydı onu incelemek için can atardım; ama kanıtın sırf söz değil, gerçek bir bilimsel veri olması gerekirdi. mars'taki yüz ve uzaylılarca kaçırılma konularında olduğu gibi yine acı gerçek avutucu fanteziye yeğdir diyorum. üstelik işin sonunda, gerçeklerin aslında fantezilerden daha avutucu olduğu ortaya çıkar.

ahlaki açıdan değerlendirilecek olursa, kendinizi iyi hissetmenizi sağladığı sürece bir şeyin doğru olup olmadığını umursamamak, cebiniz doluysa paranın nereden geldiğine boş vermek kadar kötüdür.

tarihin en acı derslerinden biri şudur: yeterince uzun zamandır aldatılmışsak aldatmacayı ortaya koyan her türlü kanıtı reddederiz. gerçeği bulmakla ilgilenmeyiz artık. aldatmaca bizi kafeslemiştir. tuzağa düştüğümüzü kendimize bile itiraf etmek son derece acı vericidir çünkü. bir kez şarlatana iplerinizi verdiniz mi bir daha hiçbir zaman geri alamazsınız. böylece, yenileri çıkagelene kadar eski aldatmacalar sürer gider.

29.11.2018

uzun lafın kısası

charles bukowski: sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

albert caraco: evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

bertrand russell: milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

robert musil: diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zygmunt bauman: aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

immanuel kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

yuval noah harari: para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

carl sagan: hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

comte de volney: insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır.

inci aral: yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

9.11.2018

iskenderiye kütüphanesi

carl sagan


tarihimizde, bundan önce parlak bir bilimsel uygarlık umudu yalnızca bir kez belirmişti. iyonya'daki uyanışın kıvılcımladığı umudu sürdürenlerin sonraki kalesi iskenderiye kitaplığı'ydı.

bu kitaplıkta iki bin yıl önce antik çağın en parlak zihinleri matematik, fizik, biyoloji, astronomi, edebiyat, coğrafya ve tıbbın sistemli öğrenimine ilişkin temelleri atmışlardı. biz hâlâ o temeller üstüne bina kurmaktayız.

bu kitaplık, büyük iskender'in imparatorluğundaki mısır parselini devralan yunan kralları ptolemy'ler tarafından kurulmuş ve desteklenmişti. m.ö. 3. yüzyılda kuruluşundan yedi yüz yıl sonra yok edilişine dek eski dünyanın beyni ve kalbi iskenderiye kitaplığıydı.

iskenderiye yeryüzündeki kitap yayınının başkentiydi. tabii o zamanlar baskı makineleri yoktu. kitap pahalıydı. her bir kitap el yazmasıydı. kitaplık dünyadaki en iyi kitapların toplandığı merkez durumundaydı.


tevrat bize iskenderiye kitaplığı'nda yapılan yunanca çeviriler kanalıyla gelmiştir. krallardan ptolemy'ler servetlerinin büyük bir bölümünü yunanca yayımlanmış her kitabın satın alınması için harcadıktan başka afrika, iran, hindistan, israil ve dünyanın öteki ülkelerinden kitap almaya harcamışlardır.

iii. ptolemy euergetes sophokles'in, euripides'in ve aiskhylos'un ünlü büyük trajedi yapıtlarının asıllarını atina'dan ödünç almaya uğraşmıştı. atinalılar için bu trajedilerin asılları büyük bir mirastı. tıpkı shakespeare'in oyunlarının yazılı asıllarının ingiltere için büyük bir miras oluşu gibi. bu trajedilerin el yazmalarını atina'dan dışarıya çıkarmak istememişlerdi. fakat ptolemy büyük bir miktar parayı depozito olarak verince atinalılar trajedilerin asıllarını ödünç vermeye razı oldular. ne var ki, ptolemy bu kağıt tomarlarına altın ya da gümüşten daha çok değer veriyordu. depozitonun yanmasına razı oldu ve kitapların orijinallerini kitaplıkta alıkoyarak çerçeveletti. buna içerleyen atinalıların kızgınlığı ancak ptolemy'nin ezile büzüle adı geçen yapıtların yazdırılmış kopyalarını vermesiyle birazcık yatıştı. bir devletin bilgi uğruna böylesine çaba harcadığı çok enderdir.

ptolemy'ler yalnızca bilgi koleksiyoncuları değillerdi. bilimsel araştırmayı da teşvik ve finanse ederek yeni bilgi üretimine olanak sağlarlardı. bu girişimler çok iyi sonuçlar verdi. eratosthenes yerkürenin çevresini doğru olarak hesapladı, haritasını çizdi ve ispanya'dan batıya doğru sefere çıkılırsa hindistan'a varılabileceği görüşünü savundu.

hipparchus yıldızların varlığa kavuştuğu, yüzyıllar boyunca yavaştan devindikleri ve sonunda ölüp gittikleri görüşünü ortaya atan ilk kişiydi. yıldızların konum değiştirmelerini ve büyüklüklerini bir liste olarak çıkaran ve değişiklikleri saptayan da odur.

euclid'in geometri kitabından insanlık yirmi üç yüzyıldır yararlanıyor. bu yapıt kepler'in, newton'un ve einstein'in bilimsel ilgisini uyandırma işlevi de gördü. galenus'un yaraların kapanması ve anatomi üzerine yazdıkları, rönesans dönemine dek tıpta egemen görüşler olarak kabul edildi. daha nice örnekler sayılabilir.

iskenderiye batı dünyasının tanık olduğu en büyük kentti. tüm toplumlardan insanlar buraya yaşamaya, ticaret yapmaya, öğrenmeye gelirlerdi. herhangi bir gün limanına bakılacak olsa, tüccarları, turistleri ve öğrenime gelmiş hocaları görmek mümkündü.

burası yunanlıların, mısırlıların, arapların, suriyelilerin, yahudilerin, perslerin, finikelilerin, nubyalıların, gallerin ve iberyalıların eşya ve fikir değiş tokuş ettikleri bir merkezdi. belki burada kozmopolit sözcüğü gerçek anlamına kavuştu: bir ulustan değil, evrenden, kozmostan gelen herkes, bir başka deyişle, "evren ya da kozmos yurttaşlığı" anlamında kullanılıyordu.

mısır'ın büyük iskender'den sonraki yunan kralları öğrenim sorununu ciddiye alırlardı. yüzyıllar boyu bilimsel araştırmaya destek oldular ve kitaplıkta çağın en büyük beyinleri için çalışma ortamı hazırladılar. iskenderiye kitaplığında her konu için ayrılan on geniş hol bulunuyordu. botanik bahçesi, hayvanat bahçesi, kadavra inceleme odası, rasathanesi vardı. dinlenme saatlerinde açık tartışmaların yapıldığı büyük yemek salonunu suların aktığı çeşmeler süslemekteydi.

kitaplığın kalbi, kitap koleksiyonuna ayrılan bölümüydü. koleksiyon uzmanları dünyanın birçok kültür ve diline ait kitapları tararlardı. yabancı ülkelere adam gönderip kitaplıklardaki kitapları toptan satın alırlardı. iskenderiye'ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil, acaba kitap mı kaçırıyorlar diye aranıp taranırlardı. her biri elle yazılmış papirüs tomarı olmak üzere kitaplıkta o zamanlar yarım milyon kitap bulunduğu sanılıyor. bazen papirüs tomarlarının kopya edilmek üzere alındığı da olurdu.

bütün bu kitaplara acaba ne oldu? bunları yaratan klasik uygarlık yok oldu ve kitaplık kasten tahrip edildi. bu eserlerden yalnızca küçük bir bölümü kalmıştır. bazılarının da insanın içini burkan bölük pörçük parçaları. günümüze kalan bu bölük pörçük parçalar bile insan zihnini uyarıcı ne denli zengin bilgiler taşıyor, bir bilseniz! örneğin, kitaplığın raflarından birinde bulunduğunu bildiğimiz sisamlı astronomi bilgini aristarchus'un kitabında, yerküremizin gezegenlerden bir tanesi olduğuna ve onlar gibi güneş'in etrafında döndüğüne ve yıldızların çok uzaklarda olduklarına değiniliyordu.

bu ifadelerin hepsi de doğru olduğu halde, sözü edilen gerçeklerin yeniden bulunması için iki bin yıl daha beklemek zorunda kaldık. aristarkus'un bu eserinin kaybına duyduğumuz üzüntüyü, daha başka konulardaki kayıplar için de yüz binler sayısıyla çarparsak, klasik uygarlığın yarattığı görkemi ve mahvının trajedisini algılamaya başlayabiliriz.

çağdaş dünyamızın tohumları burada atılmıştır. bunların kök salıp filizlenmesi neden durdu sonradan acaba? niçin batı bin yıllık bir karanlık döneme girdi ve iskenderiye'deki yapıtların keşfedilip ortaya çıkarılması kristof kolomb ve kopernik dönemine kadar gecikti? bu sorulara yalın bir yanıt veremem. fakat şunu söyleyebilirim:

kitaplığın tarihi boyunca ünlü bilim adamlarıyla öğrencilerden herhangi birinin, toplumlarının siyasi, ekonomik ve dinsel düşüncelerine karşı çıktığına ilişkin tek bir kayda rastlanmıyor. yıldızların varlığı ve bu varlığın sürekliliği tartışılıyordu. oysa köleliğin adalete uygun olup olmadığı tartışılmıyordu. bilim ve öğrenim genellikle çok küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığıydı. kentteki halkın çoğunluğu kitaplıktaki buluşlar hakkında en küçük bir bilgiye sahip değildi. yeni buluşlar açıklanmadığı ve halka mal edilmediği için araştırma ve buluşlardan halk pek az yararlanmış oluyordu.

makineler ve buhar teknolojisindeki buluşlar, çoğunlukla silahların geliştirilmesinde uygulanıyor, batıl inançların dürtüklenmesinde ve kralların eğlendirilmesinde kullanılıyordu. bilginler hiçbir zaman makinelerin gücünü halkı özgürlüğe kavuşturma açısından değerlendirmediler. antik çağın bilimsel çalışmalarından halkın yararlanabileceği pratik buluşlara ender olarak geçilmiştir. bilim halk yığınlarının ilgisine sunulmamıştı. durgunluğa, kötümserliğe ve mistisizmin en süfli biçimlerine karşı terazinin öteki kefesini bastıracak bir çaba harcanmadı. ve sonunda halk güruhu kitaplığı yakmaya geldiğinde onları durdurabilecek kimsecikler yoktu.

iskenderiye kitaplığı'nın kuruluş yıllarında yaşayan theophrastus, "kutsal'ın karşısında batıl inanç korkaklıktır." diye yazmıştı.

atomların yıldızların göbeğinde üretildiği, her saniye binlerce güneşin varlığa kavuştuğu, yaşamın güneş ışığı ve şimşek çakışıyla genç gezegenlerin sularında ve havasında kıvılcımlandığı, biyolojik evrim harcının samanyolu'ndaki bir yıldızın patlamasından üretildiği, bir galaksi kadar güzel bir varlığın yüz milyarlarca kez şekil aldığı bir evrende yaşıyoruz. kuasarların, kuarkların, kar yaprakçıklarının ve ateş böceklerinin bulunduğu ve kara deliklerin, başka evrenlerin, radyo mesajları şu anda yeryüzüne belki de gelmekte olan yerküre dışı uygarlıkların bulunabileceği bir kozmostayız.

batıl inançların ve sahte bilimin insan kişiliğinin ayrılmaz parçası olan bilimin yanında ne denli sönük kaldığı ortadadır.

doğanın her yanı bize büyük bir gizi açığa vuruyor ve hayranlık duygumuzu kamçılıyor. theophrastus haklıymış. gerçek evrenden korkanlar, ne idüğü belirsiz bilgiyi tafrayla satmaya kalkanlar, kolay edinilen batıl inançların konforuna sığınacaklardır. dünyayla göz göze gelmektense ondan gözünü kaçıranlardır bunlar. oysa kozmosun dokusunu ve yapısını keşfetme cesaretini gösterenler, kendi istek ve önyargılarına uygun bulmasalar bile onun en derin gizlerine inebileceklerdir.

yeryüzünde bilimle meşgul olan başka bir tür yoktur. insanın icat ettiği bir yoldur bilim ve doğal ayıklama sonucu insanoğlunun beyin kabuğunda gelişmesinin bir tek basit nedeni vardır: çünkü belli bir işleve sahiptir. mükemmelleşmiş değildir; bir araçtır sonuçta. yanlış kullanılabilir. ama şimdiye dek icat edilmiş en iyi araçtır: kendi kendini düzeltebilen, çalışan ve her konuya yatkın. iki kurala sahiptir. birincisi: kutsal kabul ettiği gerçek yoktur. her öneri eleştirerek incelenmelidir. tepeden inme, otoriter savlar değersizdir. ikincisi: olaylarla bağdaştıramadığı her şeyi gereksiz kılar.

hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

29.06.2018

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

31.05.2018

uzun lafın kısası

carl sagan: dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

lawrence durrell: doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

lamartine: siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

winston churchill: demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur.

"insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir." (bhagavadgita)

marquis de sade: dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

raoul vaneigem: tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir.

slavoj zizek: basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

andre malraux: hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

23.05.2018

karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı

carl sagan

dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

tarihte "cadı" ve dinsizlerin işkence görerek yakılmasını eleştiren tek bir aziz yok. neden? neler olup bittiğinden habersiz miydiler? işlenmekte olan insanlık suçunun önünü alamazlar mıydı?

gerçek bilgelik sınırlarımızı bilmekte yatar. tıpkı shakespeare'in dediği gibi: "insan ki deli dolunun tekidir."

ingiliz fizikçi michael faraday, "hoşumuza giden kanıt ve görüngüleri aramaya koyulup gerisine boş vermenin dayanılmaz cazibesi"nden söz ediyor ve sürdürüyor: "bizi doğrulayanı dostça kabullenir, bize karşı çıkana da inatla direniriz; oysaki sağduyu tam tersini gerektirir."

ticari kültür, faturası tüketiciye çıkarılan yanlış yönlendirmeler ve eksik bilgilendirmelerle dolu. soru sormanız beklenmiyor. düşünmeyin. yalnızca satın alın yeter.

"kuşkunun olduğu yerde özgürlük vardır." (latin özdeyişi)

hepimizin eğilimleri vardır. herkes gibi, içinde bulunduğumuz ortamın getirdiği ön yargıları soluruz.

başlıca dinlere bir bakalım. mika'da doğru davranılması ve merhametli olunması buyruluyor; eski ahit'e göre cinayet işlenmesi yasak; museviler komşularını kendileri gibi sevmeli; incil'e göre düşmanlar sevilmeli. öte yandan bu anlamlı, güzel öğütlerin verildiği kitapların müritlerinin döktüğü kanı bir düşünün.

yalnızca kuşkucuysanız o halde hiçbir yeni görüşle tanışamazsınız. hiçbir şey öğrenemezsiniz. dünyada saçmalığın almış yürümüş olduğundan emin, huysuz, insandan kaçan yabani biri olur çıkarsınız.

değişmekte olan bir dünyada, öğretmen ve öğrencilerin birbirlerine öğretmeleri gereken temel bir beceri vardır: nasıl öğrenileceğini öğrenmek.

saflık içeren sorular, sıkıcı sorular, yanlış yapılandırılmış sorular, yetersiz, özeleştirinin ürünü sorular vardır. ama her soru, dünyayı anlamak için atılmış bir çığlıktır. aptalca soru diye bir şey yoktur.

sihir, sihirbaz ile izleyicisi arasında sözsüz varılan bir işbirliği anlaşması gerektirir. bu anlaşma, kuşkuculuğu bir yana bırakmayı ya da kimi kez inanmazlığın istemli olarak bastırılması yaklaşımını içerir. sihri anlamak ve oyunu görmek ise elbette ki anlaşmayı feshetmekle olur.

insanların güvenilir olabilmesi için de gelişmiş bir akla sahip olmaları gerekir.

eğer yalnızca kendi savlarımızdan haberdarsak onları bile tam bilmiyor sayılırız; çünkü kısa zaman sonra hayaller, düşünmeden ezberlenen, denenmemiş, sönük ve cansız doğrular haline gelir.

her kuşak, kendinden sonraki kuşakta eğitim standardının düşmesinden endişe duyar. sümer uygarlığından kalma, insanlık tarihindeki en eski metinlerden biri sayılan 4000 yıllık kısa bir deneme, gençlerin bir önceki kuşağa kıyasla çok cahil olmasından yakınıyor.

1.01.2018

thomas paine

carl sagan

kimi zaman geriye baktığımızda dimdik duran kişilikler görürüz. bana göre, ingiltere doğumlu amerikan devrimcisi thomas paine böyle bir kişilikti. zamanının çok ilerisindeydi. monarşiye, aristokrasiye, ırkçılığa, köleliğe, batıl inanışlara ve cinsiyet ayrımına, tüm bunların o günün geleneksel bilgeliği sayıldığı bir dönemde cesaretle karşı çıkmıştı.

geleneksel dini eleştirisinde asla ödün vermez bir tavır içerisindeydi. "akıl çağı" isimli eser onun imzasını taşır: incil'in yarıdan fazlasını dolduran açık saçık öyküleri, şehvetli zevk düşkünü yaşamları, zalim ve işkenceci infazları, amansız intikamları her okuyuşumuzda göreceğiz ki, ona tanrı'nın değil iblisin sözü demek daha tutarlı olacak. bu kitap insanlığı kokuşturup canavarlaştırmaya yaramıştır. aynı kitap, paine'in doğal dünyaya bakıldığında varlığının hemen anlaşıldığını söylediği evrenin yaratıcısına duyduğu derin saygıyı da ortaya koyuyordu. ne var ki incil'i kötüleyip tanrı'ya kucak açmak, çağdaşlarının çoğu için olanaksız bir anlayış demek oluyordu.

hristiyan dinbilimciler, paine'in sarhoş, çılgın ya da değer yitimine uğramış bir kişi olduğuna karar vermişlerdi. musevi bilimci david levi, din kardeşlerini, kitabı okumak şöyle dursun, dokunmaktan bile men etmişti. paine'e görüşleri yüzünden -zulme karşı çıkışında çok ısrarlı olduğu gerekçesiyle fransız devrimi'nden sonra hapse atılması da dahil olmak üzere- öylesine çok acı çektirilmişti ki, sonunda huysuz bir ihtiyar olup çıkmıştı.

paine, "sağduyu" adlı devrimci kitapçığın da yazarıydı. 10 ocak 1776'da basılan eser sonraki birkaç ay içerisinde yarım milyon satmış ve birçok amerikalıyı bağımsızlığı gerçekleştirmek yolunda harekete geçirmişti. on sekizinci yüzyılın en çok satan kitaplarından olan üç eseri daha vardı. sonraki kuşaklar onu toplumsal ve dini görüşleri yüzünden nefretle anmıştır. theodore roosevelt ondan -tanrı'ya olan derin inancını açıkça belirtmiş olmasına karşın- "pis küçük ateist" diye söz ediyor. paine, washington d.c.'de adına bir anıt dikilmemiş en ünlü amerikan devrimcisidir.