erasmus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erasmus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.02.2019

tiran

stefan zweig

tek bir kişi, kitleyi coşkuya sürükleyebilir; ama bir kez zincirlerinden boşalmış olan coşkuyu geri döndürmeyi hemen hiçbir zaman başaramamıştır. sözlerini ufak bir aleve üfleyen, bundan yıkıcı bir yangının doğacağının bilincinde olmalıdır; tek bir yaşama, düşünme ve inanç biçimini geçerli ilan eden, böylece dünyayı bölünmeye, başka her düşünme ve yaşam biçimine karşı ruhsal düzeyde ya da savaş alanlarında yürütülecek bir savaşa itmenin sorumluluğunu da yüklenmelidir.

her düşünce tiranlığı, insanlığın düşünme özgürlüğüne karşı açılmış bir savaştır ve bu nedenle de erasmus gibi bütün düşünceler için en yüksek düzeyde bir sentez, tüm insanlığa ortak bir uyum arayan biri, düşüncedeki her türlü tek yanlılığı, körü körüne anlamak istemeyişi kendi uzlaşma düşüncesine yöneltilmiş bir saldırı olarak görmek zorundadır. bundan ötürü hümanist yetiştirilmiş ve hümanist düşünceli insan, kendini hiçbir ideolojiye adamamalıdır; çünkü bütün düşünceler, özleri gereği hegemonya kurmak peşindedirler; bir hümanist hiçbir partiye bağlanmamalıdır; çünkü bir partiden olan her insanın görevi yanlı görmek, yanlı duymak ve yanlı düşünmektir. bir hümanist, düşünme ve eylem özgürlüğünü her durumda korumalıdır; çünkü özgürlük olmaksızın adalet, yani bütün insanlığın en yüce ideal sayması gereken tek düşünce gerçekleşemez.

28.10.2017

nar çiçekleri

mehmed uzun

"kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?" (walter benjamin)

ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir; insan ve kültür sevgisini verebilir.

sürgün, hüzünlü, zor bir şeydir ama, bir yazar için de o kadar yaratıcıdır.

italo calvino: kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.

czeslaw milosz: edebiyat ve şiirin görevi insan olduğumuzu bize hatırlatmaktır.

bilinmezliğiyle bana heyecan veren her yeni kapı, bildiğim ve nasıl davranacağıma ilişkin emin olduğum eski bir kapıyı kapattı.

erasmus: insanlar, kendileri için onca gerekli olan birliğe, tüm diğerlerinden daha yatkın olmaları gereken insanlar, başka yerlerde onca güçlü ve etkili olan doğanın sesine sağır kalır.

kızaran nara benzersin, dalın tepesinde
en yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın
hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş (sappho)

bir hüzün olan ayrılık zenginleştirici, yenileyici olabilir. hüzün, tüm insanlığa sunulan bir coşkulu yaratıcılığın kaynağı da olabilir. insanları, kültürleri, dilleri, deneyleri yakınlaştırıcı, birleştirici de olabilir. hepimizin kendi alışkanlıklarımızla, tat ve renklerimizle içinde yer aldığımız heyecanlı, coşkulu bir insanlık "agora"sı da olabilir.

"sürgün bir mezarlıktır." (witold gombrowicz)

kürtlerin ülkesi tarihi olarak bir kültürler ve medeniyetler durağıdır.

albert camus: yazar kendini haklı ve canlı bir topluluk içinde duyabilir; bu da, yazarın elinden geldiğince, sanatının büyüklüğünü yapan şu iki görevi yüklenmesiyle olur: gerçeği ve özgürlüğü. sanatçının işi en büyük sayıda insanı toplamak olduğu için, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz.

dünyada en tehlikeli ve hüzün verici ruh hali, çaresizlik ve acizliğin ruh halidir. diyalog yerine şiddetle çaresiz ve aciz hale getirilmiş insanın ruh hali hem çok trajik hem de çok tehlikelidir.

bir insanın ismini değiştirmek, köyünün ismini değiştirmek, dilini ve kültürünü yok etmek, zorla gelenek ve göreneklerinden uzaklaştırmaya çalışmak bir insanlık suçudur, büyük bir ayıptır.

"kan kanla yıkanmaz." (kürt atasözü)

yaşar kemal: ben aydınlığın yazarıyım. sevincin türkücüsüyüm.

türkiye gibi insani güzellikleri kendi eliyle katletmiş bir ülkede güzellikler bulmak, hele onlarla yaşamak büyük bir hüner ister.

hiçbir şey kendiliğinden başlamaz. her şey emekle, çabayla öğrenilir, daha önce var olanın üzerine kurulur.

3.02.2016

özgürlük

desiderius erasmus

özgür ve ön yargısız bir kafanın hiç kimseye aldırmaksızın elini değdirdiği her şey, artık çoktan eskimiş tasarımların kafesinde yaşayan bir dünya için yepyeni bir görünüm kazanır. çünkü bağımsız düşünebilen kişi, aynı zamanda başkaları için de en iyi ve en destekleyici biçimde düşünmüş olur.

bütün tutkuların kaderi günün birinde gevşemektir; her türlü bağnazlığın varabileceği nokta, günün birinde kendi başını yemektir. akıl ise beklemeyi ve direnmeyi bilir. kimi zaman, çevresindekiler sarhoşluk içerisinde tozuttuklarında susmak zorunda kalır. ama kendi sesini duyuracağı günün de geleceğini bilir; çünkü hep gelmiştir.

geniş bir dünya görüşünü, aydın yürekliliği temel alan her hümanist idealin kaderi, yalnızca tinsel-aristokrat bir ideal olarak kalmak, ender kişilerce benimsenmek ve bunlar tarafından bir miras gibi ruhlardan ruhlara, kuşaktan kuşağa aktarılmaktır; fakat öte yandan gelecekte bütün insanlığın kader birliği yapacağına olan bu inanç hiçbir zaman, en karışık dönemlerde bile tümüyle gücünü yitirmeyecektir.

insan ruhunun kendi yaşam alanından yola çıkarak bütün insanlığa bulunduğu atıflar, tekil insana kendi gücü üzerinde bir güç kazanma olanağını armağan eder. insanlar ve toplumlar, gerçek ve kutsal ölçütlerini ancak kişilerüstü ve gerçekleştirilmesi neredeyse olanaksız ideallerin evreninde bulabilirler.

savaşın en büyük yükü, bu savaşın hiç ilgilendirmediği kişilerin sırtına biner ve savaşta herhangi bir başarı söz konusu olsa bile, taraflardan birinin mutluluğu, öteki tarafın zararı ve yıkımı demektir.

özgür yaşanmışsa, özgür ölünmelidir! özgür ve sıradan giysiler içinde, hiçbir işaret takmaksızın ve bu dünyanın sunacağı tüm onurlandırmalardan uzak, bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgür insanlar gibi yalnız ölmek.

8.09.2015

rotterdamlı erasmus

stefan zweig

kendini hiçbir dogmaya adamayan ve hiçbir taraftan yana olmayan özgür ve bağımsız düşünüre, yeryüzünün hiçbir yerinde vatan yoktur.

hiçbir düşünce, tek başına gerçekliğin bütününü oluşturamaz; ama her insan, başlı başına bir gerçektir.

nesnel kişiliklerin kendilerine güvenleri azdır. kendi görüşlerinden kolaylıkla kuşkuya düşerler ve hasımlarının kanıtlarını en azından gözden geçirmeye her zaman hazırdırlar.

kim insanlığın ahlak yolunda ilerlemesine ilişkin umut besleme gücünü yeni bir ideal ile pekiştirmeyi bilirse, kuşağının önderi olur.

herkes, kaderinin hazırladığı trajediyi yaşar.

bütün tutkuların kaderi, günün birinde gevşemektir; her türlü bağnazlığın varabileceği nokta, günün birinde kendi başını yemektir. akıl ise beklemeyi ve direnmeyi bilir. kimi zaman, çevresindekiler sarhoşluk içerisinde tozuttuklarında susmak zorunda kalır. ama kendi sesini duyuracağı günün de geleceğini bilir; çünkü hep gelmiştir.

özgür ve ön yargısız bir kafanın hiç kimseye aldırmaksızın elini değdirdiği her şey, artık çoktan eskimiş tasarımların kafesinde yaşayan bir dünya için yepyeni bir görünüm kazanır. çünkü bağımsız düşünebilen kişi, aynı zamanda başkaları için de en iyi ve en destekleyici biçimde düşünmüş olur.

martin luther: iyi bir işin bilgelik ve sakınganlığın ürünü olması enderdir; ne olacaksa, ayrıntılı bilgi edinme çabasına girişilmeden olmalıdır.

bir sanatçının yaşamında en mutlu rastlantı, içerisinde yeteneklerinin tümünü uyumlu olarak bir araya getirebileceği ve işlemek istediği konuya uyan sanatsal biçimi bulabilmesidir.

sophokles: hayat, ancak anlaşılmadığı takdirde zevklidir.

akıl her zaman yalnızca düzenleyici bir güçtür; ama hiçbir zaman tek başına yaratıcı bir güç değildir; asıl üretici yan, gerçekten de hep bir deliliğin varlığını şart kılar.

cicero: adil olmayan bir barış bile, en haklı savaştan daha iyidir.

erasmus: savaşın en büyük yükü, bu savaşın hiç ilgilendirmediği kişilerin sırtına biner ve savaşta herhangi bir başarı söz konusu olsa bile, taraflardan birinin mutluluğu, öteki tarafın zararı ve yıkımı demektir.

erasmus: her savaştan bir başkası, bir savaştan bir ikincisi doğar.

yön verici güçlerin, yani kaderin ve ölümün insanlara uyarısız yaklaştıkları enderdir. bunlar her defasında yüzü örtülü, sessiz bir haberci gönderirler ve kendisine haberci gönderilen, hemen her zaman yöneltilen esrarlı seslenişi duymazdan gelir.

tarafsız kişi, taraf tutan için her zaman en iyi bayraktır.

erasmus: her zaman gerçeği olduğu gibi söylemek zorunluluğu yoktur. önemli olan, gerçeğin açıklanış biçimidir.

tarafsız olan, her zaman kavgaların en acımasızı ile karşı karşıya kalır.

bütün irade
bir istemektir sadece, istememiz gerektiği için
ve istek, durur iradenin önünde (goethe)

martin luther: prenslerin safında ölen, kutsal bir din savaşçısı olarak cennete gidecek; ötekilerin safında ölenlerin ruhları ise şeytanın olacaktır. bu gibilerini herkes boğmalı, hançerlemeli, açıkça meydan okuyarak ya da tuzağa düşürerek öldürmeli, bu arada bir asiden daha zehirli, zararlı ve şeytani bir varlık olamayacağı düşünülmelidir. eşek sopayla, halk denen güruh ise kaba güçle yola getirilir.

14.09.2014

sevdalım hayat

zülfü livaneli

hiçbir ideoloji, bir toplumda mevcut olan ilkellik ve şiddeti ortadan kaldıramaz.

okullardaki tek boyutlu insan yetiştirme programı; hayatı anlamayan, değişik disiplinleri kavramadan, vida gibi hep aynı noktada dönüp duran bireyler yaratıyor.

erasmus: gerçek bilgi okuldan değil kitaptan edinilir.

bir sabah babaannemi hüngür hüngür ağlarken gördüm. elinde bir gazete tutuyordu. ne olduğunu sordum, gazeteyi gösterdi. birinci sayfadaki büyük resimde adnan menderes beyaz idam gömleğiyle, ipin ucunda sallanmaktaydı. menderes karşıtı babaannem, "karga gibi astılar koskoca adamı!" diyerek hıçkırıklara boğuluyordu. 27 mayıs tartışılırken hep bu sahne gözümün önüne gelir. o barbarca idamların, insan vicdanlarını nasıl yaraladığını hatırlarım. diğerleriyle birlikte menderes ailesine yapılan kötülükler içimi sızlatır.

hermann göring: kültür lafını duyunca elim tabancama gidiyor.

ispanyol film yapımcısı luis megino'nun bakış açısına göre normal bir çocukluk geçiremeyen, kendilerini diğer çocuklardan ayrı gören insanlarda, birtakım nevrozlar gelişiyordu. bu nevrozlar, bir süre sonra onları sanat yapmaya itiyordu. bu yüzden bütün sanatçılar nevrotikti. sanat, nevrozlarını dışavurmanın bir aracıydı sadece.

bir gün
çok bunalırsan
denizin dibinde, yosunlara takılmış gibi soluksuz
sakın unutma gökyüzüne bakmayı
gökyüzü senindir
gökyüzü herkesindir

ne yazık ki bütün dünyada üniversite eylemleri olarak başlayan olaylar, türkiye'de öğrencilerin hunharca öldürülmeleri sonunda intikam örgütleri doğurdu ve türkiye'yi yıllarca sürecek kanlı hesaplaşmalara sürükledi. çünkü o dönemde strateji yapan asker ve sivil "türk büyükleri"nin müthiş sosyolojik buluşu olan "iti ite kırdırma" politikası uygulanmalıydı. soğuk savaş'ın cephe ülkesi olan türkiye'de solcu öğrenci hareketleri geliştiğine göre, bunun karşısına bir ülkücü gençlik çıkarılmalı ve bunlar birbirine kırdırılmalıydı. bu strateji sonucunda beş bin genç hayatını kaybetti. daha sonra solun karşısına islam'ı çıkarmaya karar verdiler. sol düşmanı olarak yarattıkları ve destekledikleri hareketler ileri gidince de bu sefer ondan kurtulmak için başka örgütlenmelerden medet umdular. dolayısıyla türkiye'nin doğal dengesi altüst oldu. birbirine düşman gruplar yaratıldı, iç savaş provaları yaşandı, kısacası halkın deneme yanılma yöntemiyle demokrasiyi öğrenmesine ve olgunlaştırmasına hiçbir zaman izin verilmedi.

bir kenti böylece bırakıp gitmek
içinde bin kaygı bin bir soruyla

ilhan koman: aslında, cumhuriyet'te olan biten şu: hasta adamın çevresini türk bayraklarıyla kapladık, törenle, bando mızıkayla caddelerden geçirdik. ve buna yeni bir isim taktık. oysa hasta adam yatıyordu içinde.

"çanağında balın olsun, arısı bağdat'tan gelir."

konserde, bizim devletin niteliğini anlatan bir olay daha gelişti: millenium konseri'nin üç sunucusu vardı: ünlü hollywood aktörleri gregory peck, sydney poitier ve büyük ingiliz oyuncu peter ustinov. konserden önce bizim dışişleri'nden bazıları beni aradılar ve bir uyarıda bulundular: "gregory peck'in aslı ermeni'dir. asıl adı gregor pekmezciyan."

"yılanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş." (via ahmed arif)

yaşam dalga dalga uzar giderdi
ölüm gözümüzde bir arpa boyu
çocuk gibi öper, okşar, severdim
yediğim ekmeği, içtiğim suyu

gerçekten kumbara gibi bir ülkeydi türkiye; girmesi kolaydı ama çıkması zordu.

peter ustinov: ben, okullarda bana öğretilenleri unutabilmek için 15 yılımı verdim.

alvin toffler: ucuz iş gücüne dayalı bir ihracatla ayakta kalmak zor. çünkü bir gün sizden daha ucuzu çıkıverir. yüksek teknolojiye yönelmelisiniz. devletiniz silikon vadisi'nde 5 türk şirketi kurulmasını desteklesin. bu şirketler birkaç yıl zarar etsinler ama yüksek teknolojiyi, kadroları, üretim ilişkilerini kavrasınlar. bu yöntemin türkiye'ye çok büyük yararı olur.

değerli parfümler küçük şişelerde saklanır.

hans eisler: sadece müzikten anlayan bir kişi, müziği de anlayamaz.

dünyaya gelmek ve var olmak bir mucizedir ama insanların çoğu bunu düşünmez. dünyaya gelmiş olmalarını ve var oluşlarını çok doğal karşılar ve bunun sayılamayacak kadar çok parametrenin kesişmesiyle oluştuğunu akıllarına getirmezler.

7.09.2012

kargaşa

erasmus

daha sessiz ve güvenlik verici bir yoldan gitmek, bana düşünce açısından daha uygun gelen bir davranıştır. ikilikten nefret etmekten, barışı ve uzlaşmayı sevmekten başkaca bir şey elimden gelmez. çünkü insanlar arasındaki sorunların ne denli karanlık olduğunu anladım bir kez. kargaşa çıkarmanın, bastırmaktan çok daha kolay olduğunu biliyorum. ve kendi aklıma her alanda güvenmediğimden, başkalarının manevi yanı üzerine kesin konuşmaktan kaçınmayı yeğliyorum. ben özgürlüğü seviyorum; bundan ötürü herhangi bir zamanda şu ya da bu partiye hizmet etmek ne elimden gelir ne de böyle bir şey yapmak isterim.

22.01.2012

delilik

erasmus

delilik olmadığı takdirde, yaşamda herhangi bir beraberlik ne zevkli ne de sürekli olabilir; birbirlerini bazen aldatmadıkları, bazen birbirlerinin yüzüne gülüp akıllıca ödün vermeyi beceremedikleri ve son olarak da bütün bunlara bir tutam delilikle lezzet katılmadığı takdirde, ne halk uzun süre hükümdarına ne efendi uşağına ne hizmetçi saygıdeğer hanımına ne öğretmen öğrencisine ne dost dostuna ne karı kocasına ne hancı müşterisine ne de yol arkadaşları birbirlerine dayanabilirlerdi; kısacası kimse kimseyle geçinemezdi.

5.11.2011

bilge

erasmus

stoisyenlere göre bilge olmak, aklını kendine kılavuz edinmek; deli olmaksa, ihtiraslarının keyfine kendini kapıp koyvermektir. onun için değil midir ki jupiter hayatın acılarını, tasalarını biraz yumuşatayım diye insanlara akıldan çok ihtiras vermiş? birinin ötekine oranı, bir tohum tanesinin bir dragmaya oranı gibidir. hem aklı kafanın bir köşeciğine attığı halde, vücudun geri kalanını ihtirasların sürekli çırpınışlarına bırakmıştır. sonra, yapayalnız kalan bu zavallı aklın karşısına pek haşin ve gazaplı iki zalimi çıkarmış: üst bölümde, yani hayatın kaynağı olan yürekte öfkeyi, vücudun en aşağı yerlerine kadar hükmü geçen şehveti. insanların hareket tarzı, bu iki kuvvetli düşmana karşı aklın elinden ne geldiğini her gün yeteri kadar göstermektedir.

var olması mümkün olsaydı, bu türlü bir insandan bir yaratılış azmanı gibi nasıl iğrenmezsin, korkunç bir hayaletten kaçar gibi nasıl kaçmazsın? tabiatın sesine kulakları tıkalı olduğundan, şefkat, merhamet, iyilikseverlik duyguları onun en sert kayadan yapılmış yüreği üzerinde hiçbir etki yapmayacaktır. hiçbir şey onun gözünden kaçmaz, hiçbir şey onu aldatmaz; bir vaşağın gözü bile onun gözü kadar keskin değildir. her şeyi kılı kırk yararcasına inceler, tartar. benzerlerine karşı müsamahası olmadığından, ancak kendinden hoşnuttur. tek zengin, tek sağlam, tek hür insan kendi sanır; sonucu, bu dünyada edinilecek her şeye sahip olduğunu sanır; ama buna inanan tek insan kendisidir. dost edinmek kaygısı olmadığından, kendisi de hiç kimsenin dostu değildir. hatta tanrıları bile hor görmeye yeltenir. dünyada olup biten her şey tenkitlerine, alaylarına sürekli bir konudur. stoisyenlerin mükemmelliğin, bilgeliğin bir örneği diye baktıkları hayvan işte böyledir. rica ederim, söyleyin, hangi halk böyle bir adamı başına hakim seçmek ister? hangi ordu onu başı olarak görmek ister? böyle bir kimse sofrasında kendisine yer verecek bir adam, kendisiyle evlenecek bir kadın, kendisine hizmet etmeye razı olacak bir uşak bulacak mı? rastgelip bulsa bile, hemen onlara yük, çekilmez insan olmayacak mı?

27.03.2011

kitapçıl

güven turan

kitapçıl.. nasıl etçiller etle beslenirse, otçullar otla beslenirse, kitapçıllar da kitapla beslenirler. kitapdelileri (biblioman), kitapçıllardan farklıdır; hatta ve hatta kitapoburlardan da farklıdır. kitapseverlerdir (bibliophile) gene de hepsi.

kitapçıllar için kitap, okunmak için vardır. bir kitapçıl, kitaplarını paylaşmaktan, eşine dostuna gönül rahatlığıyla kitap vermekten gocunmaz; kitabını geri alamadığı zaman yüreği burulur biraz ama çok da durmaz üstünde, gider bir tane daha alır. bir kitapçıl için kitap birinci baskıymış, imzalıymış, cep kitabıymış; hatta fotokopi ile çoğaltılmışmış, hiç mi hiç fark etmez.

kitapçıllar, olanakları varsa, kendi adlarını taşıyan kütüphaneler; hatta yayınevleri kurarlar. olmadı, kitaplarını kütüphanelere bağışlarlar. rönesansı bir kitapçıla borçlu olduğumuz önermesi hiç de abartılı değildir; cosimo de medici'den başlayarak tüm medici ailesi'nin yaptıklarını düşünürsek. medici ailesi, bankerlikten ve ticaretten kazandıkları parayı kitaplara dökmekten çekinmedikleri gibi, okumayı, ellerindeki kitapları çoğaltmayı, kütüphaneler kurup tüm kitapçıllara açmayı da savsaklamamışlardır.

medici ailesi'nin merkezi floransa olmakla birlikte tüm italya'da etkili olan dönemleri 14'üncü yüzyıl sonundan başlayarak tüm 15'inci yüzyılı kapsar. bu dönemde kitapçılların ana hedefi, unutulmuş ya da elde bölük pörçük kalmış eski yunan ve latin klasiklerinin doğru nüshalarını ele geçirip okumak olmuştur. bunun için adamlar göndermiş, tüm avrupa'yı ve ortadoğu'yu didik didik aramışlar, bir kitabın peşinde maceradan maceraya koşmuşlardır.

bu kitap avcılarının en önemlisi belki de 1380 yılında floransa yakınlarındaki terranova'da doğmuş olan poggio bracciolini'dir. bir süre kitap kopyalama (o zamanlar gutenberg daha olağanüstü keşfini yapmamıştı), papalık kurumunda mektupçuluk gibi işlerde çalıştıktan sonra klasik elyazmaları avına çıkmıştır. poggio'da macera çok ama birini aktaralım:

1416 yılının yazında, toskanalı iki arkadaşıyla konstanz'ın yakınlarındaki st. gall manastırı'na gelir. burası 7'nci yüzyılda irlandalı keşişler tarafından kurulmuş bir benedikten manastırıdır (bu arada poggio'nun papaz olduğunu; buna rağmen, evlilik dışı 12 oğlu, 2 de kızı bulunduğunu belirtelim) ve keten bezi üretimiyle ünlüdür. poggio, keten alımı falan gibi tümüyle aldatıcı konulardan girip kütüphaneyi görmek istediğini söyler. izni alır ve kendi ifadesiyle "bir kulenin dibindeki son derece pis ve göz gözü görmez bir zindan" olan kütüphanede araştırmalarına girişir. ve floransalıların yıllardır aramakta oldukları quintilian'ın "bir orator'un eğitimi" adlı metninin tamamını bulur. kitabı alıp odasına çekilir ve 32 günde bütün yazmayı temize çeker ve bir mektubun eşliğinde floransa'ya gönderir; sonra da yeni kitapların ardına düşer. mektubunda şöyle der:

"gerçekten de inanıyorum ki, biz gelip kurtarmasaydık şu quintilian denen adam hızla yok olacaktı; çünkü bu muhteşem, seçkin, zarif, zeki kentli kişi daha fazla dayanamazdı zindancıların vahşetine, içinde bulduğum yerin inanılmaz pisliğine daha fazla dayanamazdı. sahiden acıklı bir görüntüsü vardı: mahkum edilmiş bir mücrim gibi, üstü başı lime lime, saç sakal birbirine karışmış, ifadesiyle, giyimiyle cezasına karşı çıkıyordu. sanki ellerini uzatıyor, romalıları çağırıyor, hak etmediği bu kaderden kendisini kurtarmalarını bekliyordu."

kitap floransa'ya erişince ne olur? bir zenginin kitaplığına mı girer? hiç de değil! isteğe göre, hemen yazıcılar bulunur ve kitap çoğaltılır; düşünürlere, araştırmacılara, üniversite kütüphanelerine gönderilir. işte kitapçıllık budur!

sözü bir başka kitapçılın, erasmus'un, şaşmaz bir kitapçıl tanımı da olan sözleriyle bağlayalım: "elime para geçti mi hemen kitap alırım. ancak artarsa yiyecek ya da zorunlu gereksinimler için harcarım paramı."

8.06.2010

deliliğe övgü

desiderius erasmus

kimse seni övmüyorsa, sen kendini öv.

kendimi tarif etmek, kendime sınır çizmek olur; kudretimin ise asla sınırı yoktur.

çocuktaki vakitsiz bilgelikten iğrenirim.

tanrılar benzerleri bir araya getirmeyi severler.

bir kadın bilge geçinmeyi aklına koyacak olursa, eski deliliğine yeni bir delilik katmaktan başka bir şey yapmış olmaz.

kötü huyların en büyüğü temkindir.

itiraf edin ki, güzel, hoş olarak yaptığınız ne varsa, hepsini deliliğe borçlusunuz.

insan olmak için mutlaka bilgelikten yüz çevirmelidir.

insanın her şeyi iyi tanımasını engelleyen iki şey vardır: biri ruhunun önüne perde çeken utanma, öteki de kendisine tehlikeyi gösterip büyük işlemlere girişmekten yüz çevirten korku.

bu dünyadaki hayat bir çeşit ölümden başka bir şey değildir.

delilik olmadığı takdirde, yaşamda herhangi bir beraberlik ne zevkli ne de sürekli olabilir; birbirlerini bazen aldatmadıkları, bazen birbirlerinin yüzüne gülüp akıllıca ödün vermeyi beceremedikleri ve son olarak da bütün bunlara bir tutam delilikle lezzet katılmadığı takdirde, ne halk uzun süre hükümdarına ne efendi uşağına ne hizmetçi saygıdeğer hanımına ne öğretmen öğrencisine ne dost dostuna ne karı kocasına ne hancı müşterisine ne de yol arkadaşları birbirlerine dayanabilirlerdi; kısacası kimse kimseyle geçinemezdi. 

ben olmasam, hoşa giden ya da sürekli hiçbir bağ göremezsiniz: müstebit kral halkını, uşak efendisini, cariye hanımını, çömez öğretmenini, dost dostunu, koca karısını, ev sahibi misafirini, arkadaş arkadaşını hata, yüze gülme, gönül alma ya da başka bir delilikle aldatmasa, pek kısa zamanda biri öteki için çekilmez olur. 

delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı da bunu gizlemeden söyler; oysaki bilgenin, euripides'e göre iki dili vardır: biri hakikati söylemek için, öteki de yeri gelince hakikatin kılığını değiştirmek ya da onu gizlemek için. bilgede akı kara, karayı da ak kılmak sanatı vardır. ağzından hem soğuk hem sıcak soluk çıkar. sözleri de çoğu zaman düşüncelerinden epey uzaktır.

bilgelik insanı ürkek yapar. onun için değil mi ki, bilgeleri her zaman hep fakirlikle, açlıkla ve ıstırapla savaş halinde, kıyı köşede unutulmuş, herkes tarafından hor görülerek, iğrenilerek yaşar görüyoruz?

insanlar kendilerini bilgeliğe verdikçe mutluluktan uzaklaşırlar.

bir şey sağduyunun ne kadar zıttı ise, kendine o kadar çok hayran çeker; en kötü şey, her zaman çoğunluğu okşayan şeydir.

türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan o sayısız barbarlar gerçek dine girmekle övünürler ve hurafelere inanan aşağılık kimseler saydıkları hristiyanlara acıyarak bakarlar.

yunanistan pek uzun yıllar boyunca yedi bilge çıkarmakla övünür ama vallahi bunlar biraz ciddi şekilde incelensin, içlerinden yarı bilge, hatta üçte bir bilge çıkarsa, ben ölmeye razıyım.

bu hayatta ruh maddenin çamuruna batmıştır.

aşk ne kadar tamsa, delilik o kadar büyük, mutluluk da o kadar belirlidir.