30.9.18

uzun lafın kısası

comte de volney: ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

james joyce: niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

amin maalouf: bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

nietzsche: az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana.

panait istrati: eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

albert caraco: bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar zehirleyici fesat çeteleridir. bizim tinselliğimiz zihinsel yetilerin mastürbasyonundan başka bir şey değildir.

cesare pavese: hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

j.j. rousseau: aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

emil cioran: bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

jean-claude kaufmann: kabul görme isteğinin toplumun her yerini sarmış olması çok doğal. herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

27.9.18

tanios kayası

amin maalouf

lamia, güzelliğini bir haç gibi taşırdı.

ilkbaharda ve sonbaharda ten zaaflıdır.

yaratılıştan bu yana geçip giden binlerce yıl olmasaydı yaşadığımız dakikaların hiçbiri olmazdı. atalarımızın art arda gelen kuşakları, onların buluşmaları, vaatleri, kutsanmış birliktelikleri, hatta baştan çıkmaları olmasaydı kalbimizin tek bir atışı bile olmazdı.

en yüksek dağlar en derin vadilere bakar.

on iki havarinin arasından bile bir yahuda çıktı.

bilge adamın sözü, aydınlıkta akan su gibidir. ama insanoğlu her çağda, en karanlık mağaralardan fışkıran suyu içmeyi yeğlemiştir.

halk arasında meczup hiç eksik olmamıştır. biri yok olursa, tıpkı ocağın hiç sönmemesini sağlayan kül altındaki korlar gibi, bir diğeri yerini alır. demek ki insanların bilgelikleriyle dokuduğu perdeyi yırtmak için tanrı'nın parmaklarıyla oynatacağı bu kuklalara ihtiyacı vardır.

her zevkin karşılığı ödenir. fiyatlarını söyleyen kadınları küçük görme.

dudaklarınız birbirine dokundu ve ayrıldı. sanki kendi mutluluğunuzu tüketmiş de başkalarınınkini ezmekten korkuyormuşsunuz gibi. masum muydunuz? masumluk neyi önler? yaradan bile keyfimiz için kuzuları boğazlamamızı söylüyor; ama asla kurtları değil.

yöneticilerin en kötüsü seni sopalayan değil, seni kendi kendini sopalamaya zorlayanıdır.

bir kadın tanıdım. ne ben onun dilini konuşuyorum ne o benimkini. ama merdivenin dibinde beni bekliyor. bir gün gidip kapısını çalacak ve gemimizin yola çıkmak üzere olduğunu ona söyleyeceğim.

düşlerinin kadını bir kaçak, tıpkı senin gibi ve siz, birbirinizde aradınız sığınağı.

"zenginin tanrı katına ermesi, devenin iğne deliğinden geçmesinden çok daha zordur." (incil)

dağ köylerinde hesaplaşma bir kez başladı mı kuşaktan kuşağa sürer. artık onları hiçbir şey durduramaz.

size derebeylik çağının kapandığını haber vermeye geldim. evet, artık kibirli bir adamın bütün kadınları ve genç kızları suistimal ettiği günler geride kaldı.

eğer bir genelev patronunu görmeye gidiyorsam, bakireliğin meziyetleri üzerine söylev çekmesini dinlemek için değildir.

bir kaleyi fethetmenin en iyi yolu içerden müttefikler bulmak değil midir?

ben ayaklarımla düşünürüm. ister istemez yollarda iz bırakıyorum. insanın ayaklarıyla dövdüğü ve başına doğru çıkan düşünceler insanı rahatlatır, canlandırır; başından ayaklarına doğru inenler ise hantallaştırır, cesaretini kırar.

vaktiyle araplar arasında edilen her bilgece söze bir deve hediye ederlermiş.

o vakitler gökyüzü o kadar basıktı ki kimse dimdik ayakta duramazdı. yine de hayat vardı, arzular ve şenlikler vardı. bu dünyada asla en iyi şeyin olması beklenmese de en kötüden kurtulma ümidi her gün besleniyordu.

senin tek emelin, babanın şeyhin elini öpmesi gibi, her sabah şeyhin oğlunun elini öpmek olamaz. kendin için yaşamak istiyorsan okumalı ve zenginleşmelisin. önce tahsil, sonra para. tersi değil! çünkü paran olduğunda tahsil görmeye ne sabrın olur ne de yaşın müsaade eder. önce tahsil ama gerçek anlamda tahsil; yoksa yalnızca o iyi niyetli papazın okulunda değil!

sen tanios, çocuk yüzünle ve altı bin yıllık başınla, kandan ve çamurdan ırmaklar geçtin, lekesiz çıktın. bedenini bir kadının bedenine daldırıp çıkardın, birbirinizden ayrılırken bakirdiniz ikiniz de. bugün yazgın tamamlandı, nihayet yaşamın başlıyor. in artık kayandan, dal denize! hiç olmazsa bedenin tatsın tuzun tadını.

arkamda dağ yükseliyor. ayaklarımda, gün batımında çakalların sesi duyulan vadi uzanıyor. orada, uzaklarda denizi görebiliyorum. ufka doğru dar ve uzun bir yol gibi uzanan denizi.

25.9.18

gerçek din

comte de volney

ey ölümlülerin türlü türlü adlar vererek ne olduğunu bilmeden saygı gösterdikleri anlaşılmaz, sonsuz varlık! ey tanrı! sen ki göklerin sonsuzluğu içinde, evrenlerin gidişini düzenliyor, boşluğun uçurumlarını kasırga gibi kaynaşan milyonlarca güneşle dolduruyorsun. söyle bana, bu böcek kadar küçük insanlar, yeryüzünde olduğum halde benim gözümden kaçarlarken senin gözlerine nasıl görünürler? yıldızların yörüngeleri içinde gitmelerini düzenlemeye uğraşırken, toz üstünde kaynaşan bu küçücük kurtların senin için ne değeri olabilir? senin yüceliğin yanında onların parti ve mezhep ayrılıklarının ne önemi var? bu delilerin kendilerini azaba soktukları ince düşüncelerden sana ne?

bön insanlar! siz de bana tapınmalarınızın neye yaradığını gösterin. bunca yüzyıldır uygulamakta olduğunuz ya da yeni biçimlere soktuğunuz yöntemler doğa yasasından neyi değiştirdi? güneş daha mı büyüdü? mevsimlerin gidişi mi başkalaştı? toprak daha mı verimlileşti? halklar daha mı çok mutlu oldular? tanrı acıyıcıysa kendinize çile çektirmenizden ne diye hoşlansın? eğer sonsuzsa, sizlerin göstereceği saygı onun şanına ne ekler? eğer onun yargılarında her şey önceden hesaplanmışsa sizin yakarılarınızla karar değişir mi? ne yaptıklarını bilmeyen insanlar, yanıt verin. galipler! siz de tanrıya hizmet ettiğinizi söylüyorsunuz; demek tanrı sizin yardımınıza gereksinme duyuyor? cezalandırmak istese depremler, yanardağlar, yıldırımlar elinde değil mi? bağışlayıcı tanrı, yok etmeksizin düzeltmeyi bilmez mi?

müslümanlar! tanrı beş şartı çiğnediniz diye sizi cezalandırıyorsa bunlarla alay eden avrupalıları neden yükseltiyor? eğer dünyayı kur'an ile yönetiyorsa peygamberden önceki ulusları, şarap içen, domuz eti yiyen, hiç hacca gitmeyen, yine de güçlü imparatorluklar kuran bunca halkı hangi ilkelere göre yargıladı? ninova'nın, babil'in yıldıza tapan insanlarını, ateşe tapan pers'i, putperest romalı ve yunanlıyı; nil'in eski krallıklarını, sizin, kendi atalarınız olan araplar ile tatarları nasıl yargıladı? bugün bile, mezhebinizi yanlış bilen ya da hiç bilmeyen bunca ulusu, hintlilerin sayısız kastlarını, çinlilerin geniş imparatorluğunu, afrika'nın zenci kabilelerini, okyanus adalarında yaşayanları, amerika'daki geri halkları nasıl yargılamaktadır?

cahil ve kendini beğenmiş insanlar! siz ki yeryüzünde kendinizden başkasına bir hak tanımıyorsunuz. tanrı, eski ve bugünkü kuşakları hep bir araya toplasaydı, bu insan denizi içinde, müslüman'la hristiyan'ın o sözde evrensel dinlerinin durumu neye varırdı? tanrı'nın bütün insanlar için bir ve eşit olan adaletinin vereceği kararlar neler olacaktı?

aklınızın birbirini tutmayan düzenler içinde yolunu şaşırdığı yer işte burasıdır. gerçek de bütün açıklığıyla burada parlıyor. akılla doğanın sıradan ve doğal yasaları kendilerini burada gösteriyorlar, genel ve ortak bir düzenleyicinin, yan tutmayan adaletli bir tanrı'nın yasaları.

o tanrı ki bir ülkeye yağmur yağması için peygamberinin kim olduğuna hiç bakmaz. güneşini eşitçe, bütün insan ırkları üzerinde, beyazın da, karanın da, yahudi'nin de, müslüman'ın da, putperestin de, hristiyan'ın da üzerinde parıldatır; çabalayan ellerin ektiği ekinlere bereket verir; yurdunda sanayinin ve düzenin egemen olduğu her ulusu çoğaltır; adaletin uygulandığı, yasaların güçlü insana gem vurup yoksulu koruduğu, zayıfın güvenlik içinde yaşadığı, kısaca, herkesin hak duygusuyla yapılmış bir antlaşmadan ve doğanın verdiği haklardan yararlandığı her imparatorluğu gönence kavuşturur.

işte halklar bu ilkelere göre yargılanır. işte imparatorlukların alın yazısını belirleyen gerçek din budur.

19.9.18

dublinliler

james joyce

niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

şairin dediği gibi: "büyük dehalar deliliğe çok yakındır."

evlendin mi işin bitiktir. baş dönmesinin de sonu gelir. her bağ bir acı bağı haline gelir.

eski dostlar başka türlü oluyor. her şey bir yana, onlar gibi güvenilir dost bulunmuyor.

hızlı hareket insanları coşturur; ün de öyle, para sahibi olmak da öyle.

kır yollarından nasıl parlak bir şekilde geçip gelmişlerdi! yolculuk hayatın gerçek nabzına büyülü parmağını bastırıyor, insan sinirlerinin mekanizması da zarafetle bu hızlı mavi hayvanın sıçramalı ilerleyişine cevap vermeye çalışıyordu.

hizmetçiyle yapılmayacak şey yoktur.

genç adam gençliğinin gereğini yapmalı. bizim şu büyücü filozofa da hep söylediğim bu zaten; bedenini harekete alıştır. ben çocukken her allahın sabahı soğuk suyla yıkanırdım, yaz-kış. şimdi de onun için sağlığım yerinde. eğitim, okumak iyi hoş filan da..

hepsini denemiş adamın lafı dinlenir.

insanı yıpratıyor gazetecilik hayatı. koş dur, her an, yazdığın haberi ararsın, bazen de bulamazsın. sonra, her zaman yeni bir şey söyleyeceksin. provaların da, mürettiplerin de canı cehenneme!

insan, düşüncenin eziyetinde bir musiki işittiğini sanıyor.

erkek ile erkek arasında sevgi imkansızdır; çünkü cinsel ilişki olmamalıdır ve erkekle kadın arasında arkadaşlık imkansızdır; çünkü cinsel ilişki olmalıdır.

hep çalışıp hiç oynamamak çocuğu aptallaştırır.

tanrım, ne ölüm! belli ki yaşamayı becerecek durumda değildi, amaçlılığın gücünden yoksundu, iptilalara kolayca kapılabiliyordu, uygarlığın üzerinde kurulu olduğu enkazlardan biriydi. ama nasıl olur da bu kadar alçalabilirdi!

çalışan adama bas tekmeyi, ekmeğini de elinden al. oysa her şeyi üreten emektir. çalışan adam oğullarına, yeğenlerine, teyzezadelerine arpalık aramıyor. çalışan adam, bir alman kralına şirin görünmek için dublin'in şerefini çamura batırmıyor.

hepimizin yaşayan ödevleri ve yaşayan sevgileri var ve bunlar, haklı olarak, bizim zorlu çabalarımızı talep ediyor.

17.9.18

erkekler

irvine welsh

hayatınızın yarısını kıkır kıkır kıkırdayan moronlarla geçirmişseniz bir erkeğin sessiz ve sağduyulu davranma kabiliyetini takdir etmeyi öğreniyorsunuz.

kızların çoğu yaşlandıkça kadın olur ama erkekler çocuk olmaktan hiç vazgeçmiyor. onların özendiğim, hep taklit etmeye çalıştığım yönleri de bu: salaklığa ve çocukça duygulara böylesine kapılıp gitme yetileri. ama sürekli bununla karşılaşıyorsanız çok yorucu olabiliyor.

erkeklerin sevgi verme kapasitesinin kadınların sevgi alma kapasitesini kat kat aştığına kesinlikle ben de inanıyorum. bu yüzden dünyayı biz yönetiyoruz, bu kadar basit.

kaos'un kutsal kitabı

albert caraco

yalnızlık, ölümün okullarından biridir, çoğunluk asla bu okula giremez. bütünlük başka bir yerde elde edilemez. aynı zamanda yalnızlığın da ödülüdür bütünlük.

insanlar hem özgürdür hem bağlı. arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar. çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarına değildir; yönetilemez olurlar çünkü o zaman. düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir. ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır.

tek kesinlik şudur: ölüm, tek kelimeyle her şeyin anlamıdır. insan ölüm karşısında sıradan bir şeydir yalnızca. halklar da aynı: tarih bir tutkudur, azaptır, kurbanları sürüyledir. içinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem.

içine gömüldüğümüz bu evrende delilik, yabancılaşmış insanın, imkanlarının gerisinde kalmış ve eserlerinin kölesi olmuş insanın kendiliğindenliğinin alacağı biçimdir.

fikirler insanlardan daha canlı olduğundan fikirlerle yaşar insanlar ve onlar için ölürler gıklarını çıkarmadan. oysa tüm fikirlerimiz katildir. hiçbir fikir nesnelliğin, ölçünün ve tutarlılığın yasasına uymaz. ve bizler, bu fikirleri sürdüren bizler, otomatlar gibi yürürüz ölüme.

toplum bir hiçtir, bir biçimdir, içeriği yitik kitleden ibarettir. spermatik uyurgezerlerin dalaşıdır toplum, son derece aşağılık bir şeydir, filozofu hiç ilgilendirmez.

tarih büyük adamların eseridir, seçkinlerin boy ölçüştüğü kapalı alandır. yığınlar gösteriye kabul edilir ve yıkıma sürüklendiklerinde ise ölülerine ineklerden daha fazla değer verilmez.

savaş erkeğin iklimidir. erkek savaşa hazırlanır, savaş onun varlık nedenidir. insanlar erkek olduğu ölçüde yok olmaktan da o denli az çekinirler ve ölüm onlara yaşama nedenlerini de kapsayan bir şenlik gibi gelir. çünkü erdemlerimizin diyeti asla insan katlinden başka bir şey olmayacaktır.

mimarların tek özlemi, bize hazırladıkları kaderden kaçıp kırda yaşamaya gitmektir.

efendilerimiz bizim düşmanlarımızdır, tinselcilerimiz de bizi ayartanlar ve efendilerimizin suç ortaklarıdır. bizler öksüzüz ve bunu işitmek istemiyoruz. her yerde baba ve anne arıyoruz kendimize. gökyüzünde bile bize bu vaat ediliyor ve bizler ahlak düzeninin bizi varlığımızı sürdürmeye mecbur ettiği bu uçurumların dibinden sesleniyoruz onlara.

insanın kalbi değişmedi. insanın kalbi derin ve karanlık denize benzer. değişimler yalnızca duyarlılığımızın ışığı yansıttığı yüzeyde oluyor; ama biz derine indiğimizde olmuş olanı ve olacak olanı görürüz. felsefe buraya pek nüfuz etmez ve yalnızca teoloji uçurumun zarlarını elinde tutar.

içine gömüldüğümüz kaosta, düzende, yüzyıllardır kendimizi onayladığımız ve bizim otomatik adımlarımız altında parçalanan ölüm düzeninde olduğundan daha fazla mantık vardır.

gençler dünyayı kurtaramaz, dünya artık kurtarılamaz. kurtuluş fikri yanlış bir fikir, sayısız hatalarımızın bedelini ödememiz gerekiyor. artık hiçbir şeyi telafi edemeyiz, çok geç, telafi vakti bitti, reform vakti sona erdi.

dolandırıcılar

marquis de sade

sadakatsiz kadınlar kadar hoş şeyler yoktur şu dünyada, çevirdikleri dolapları saklamaya öylesine dikkat ederler ki, başkalarının yaptıklarını namus timsali kadınlardan çok daha az kaale alırlar.

kendini tanrı'ya adamış kişilerle hiçbir günah olmaz sevgilim; kendileriyle yapılan her şeyi saflaştırırlar ve bunu çok yapmak tek kelimeyle ilahi zevkin yolunun açılması demektir.

kadınların hemen yakınında daima hazır bir şeytan bulunur; ne kadar az güzel olursa olsunlar, sadece söylemeleri yeter, intikam alıcılar her köseden yağmur gibi yağarlar.

şu yeryüzünde, doğanın bize sunduğu duyguların en güzeli, hiç tartışmasız yardımseverlik duygusudur. gerçekten de, hemcinslerinin acılarını dindirmekten daha duygulandırıcı bir uğraş var mıdır? böyle bir işe kalkıştığımız an, ruhumuzun bizi yaratan yüce varlığın niteliklerine en fazla yaklaştığı an değil midir? yardımseverliğin, bazen felaketleri de beraberinde getirdiği söylenir. kendimizi ve başkalarını memnun ettikten sonra bunun ne önemi var! mutluluk için de bu kadarı yeterli değil midir?

16.9.18

hölderlin

stefan zweig

"zira zor tanır
ölümlü olan saf olanı."

hayatın yasası karışmaktır, ebedi dönüşünde dışarıda kalmayı kabul etmez. kim bu sıcak akıntıya girmeyi reddederse kıyıda susuzluktan kavrulur; kim katılmazsa hayatı ebedi bir dışarıda kalmaya, trajik bir yalnızlığa mahkumdur.

"ah, dünya benim ruhumu ilk gençliğimden itibaren korkutup kendi içine geri itti." diye yazacaktı bir keresinde neuffer'e ve gerçekten de o dünyayla bir daha asla ilişkiye giremeyecek, bağlantı kuramayacaktı. paradigmasal olarak, psikolojinin "içe dönük tip" diye nitelediği şey olacaktı. güvensizlik içinde kendini her türlü dışsal etkiye kapatan ve sadece kendi içinden, en başından beri içinde yeşermekte olan filizden yola çıkarak kendi zihinsel kişiliğini geliştiren o karakterlerden biri olacaktı.

gururlu olmadan çevreyle arasına görünmez bir mesafe koymayı başarıyordu. zayıf bedeniyle dimdik, yüce ve görünmez bir şahsiyet gibi, hücresinden çıkıp diğerlerinin arasına karışırken onlara "sanki apollon yürüyormuş gibi" geliyordu.

kendi iç çehresini, yanlarında çalışmak zorunda olduğu o zihinsel ayaktakımının şiddeti karşısında gizlemeyi giderek daha fazla öğrenir; bu uşak maskesi yavaş yavaş büyür ve iyice etine, kanına işler.

ilk andan itibaren bu hayalperest, hayatının yönünü kararlı bir şekilde sonsuzluğa, çarpıp parçalanacağı o erişilmez kıyıya çevirmiştir. hiçbir şey onu bu görünmez çağrıya yıkıcı bir sadakatle uymaktan alıkoyamaz.

uzlaşmaların ve bayağılığa karışmanın gerekli olmadığı, zihnin saf olanda saf, karışmamış element olarak varlığını sürdürebildiği yerin peşindedir. bu fanatik sarsılmazlıkta, gerçek varoluşla girilen bu muazzam uzlaşmazlıkta hölderlin'in olağanüstü kahramanlığı tek tek bütün şiirlerdekinden daha güçlü şekilde kendini gösterir.

bununla birlikte her türlü hayat güvencesinden, evden ve yuvadan, bütün bir burjuva hayatından vazgeçtiğini en başından itibaren bilmektedir. "sığ bir kalple mutlu olmanın" daha kolay olduğunu bilir. sonsuza kadar "hayatın zevkleri konusunda amatör" kalacağının farkındadır. ama o uslu bir hayatın rahatlığını istemez; tersine, şairane bir kader yaşamak ister. gözlerini yukarı dikerek, zayıf bedeninde dimdik duran ruhuyla, yoksunluk ve sefil giysiler içinde, orada hem rahip hem de kurban olacağı o görünmez sunağa doğru yaklaşır.

hölderlin'in bu kahramanlığı, içinde gurur olmayışı, zafer inancı olmayışı yüzünden bu kadar anlatılmaz bir olağanüstülüğe sahiptir. o sadece mesajı, sadece o görünmez çağrıyı hisseder ve alınyazısına inanır, başarıya değil. bu sonsuz yaralanabilir insan, hiçbir zaman kendini kaderin bütün mızraklarının çarpıp kırılacağı zırhlı bir kahraman olarak hissetmez, kendini hiçbir zaman muzaffer görmez, başarılı görmez. ve mücadelesine o kahramansı şiddeti veren şey, tam da bu, çıktığı hayat yolculuğunda ona sonsuz ebedi bir gölge gibi eşlik eden çöküş duygusudur.

bu yüzden hölderlin'in hayatın en yüce anlamı olarak şiire olan adlandırılmamış inancını bir şair olarak kendine, yani kendi kişiliğine olan bir inançla karıştırmamak gerekir. misyonuna ne kadar güveniyorsa kendi yeteneği konusunda da o kadar alçak gönüllü ve samimiydi.

"kutsal ülke! hiçbir tepe yükselmez sende asma kütüğü olmadan
büyüyen otların üstüne yağar sonbaharda meyveler
neşeyle yıkanır nehirde ayakları kor gibi dağların
dalların uçları ve yosunlar serinletir güneşli başlarını
ve çocukların neşeyle çıkması gibi dedesinin omzuna
yükselir kara dağlarda kaleler ve kulübeler de."

zihnin en soylu cesareti her zaman, içinde şiddet barındırmayan bir kahramanlıktır, anlamsız bir direniş değil; bilakis güçlü olana savunmasız bir teslim oluş ve kutsal bir zorunluluktur.

onun kahramanlığı bir savaşçının kahramanlığı, şiddetin kahramanlığı değildir, bilakis bir şehidin kahramanlığıdır, görünmez bir şey için acı çekmeye ve inancı için, ideali için yok olmaya hazır olmaktır.

"sen nasıl istiyorsan öyle olsun, ey kader!" bu sözle eğilir o eğilmez inançlı, kendi yarattığı yıkımın önünde. ve ben yeryüzünde, kanla ve bayağı bir iktidar hırsıyla lekelenmemiş bu benzersiz tutumdan daha yüce bir kahramanlık biçimi bilmiyorum.

hiçbir şey ona erkeksi, neredeyse hastalıklı, örneğin hayat düsturu olarak kendine "pauci mihi satis, unus mihi satis, nullus mihi satis" [az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana] sözünü seçen nietzsche'ninki gibi bir kendine güven duygusu kadar yabancı olamazdı; laf olsun diye söylenmiş bir söz onun cesaretini kırmaya ve kişisel yeteneğinden kuşku duymasına yetebilir, schiller'in bir "hayır" demesi ona aylarca acı verebilirdi.

bir çocuk, bir okul öğrencisi gibi en sefil manzume yazarlarının, bir conz'un, bir neuffer'in bile önünde eğiliyordu; ama bu kişisel mütevazılığı, kişiliğinin bu aşırı yumuşaklığının altında çelik gibi bir şiir iradesi, gönüllü bir adanmışlık yatıyordu.

"ah dostum," diye yazar bir arkadaşına, "en yüksek gücün aynı zamanda en mütevazı güç gibi göründüğünü ve tanrısal olanın, hiçbir zaman belli bir tevazu ve acı olmadan ortaya çıkmayacağını ne zaman anlayacağız?"

14.9.18

insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı

jean-jacques rousseau

din, bağnazlığıyla akıttığı kandan daha fazla kanın esirgenmesini sağlar.

aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

bir insanı daha önce başka bir insandan vazgeçemeyecek bir duruma getirmedikçe kul edip köleleştirmek olanaksızdır.

insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey ozana göre altın ve gümüş; ama filozofa göre demir ve buğdaydır.

özgürlük buna alışık olan sağlam, gürbüz huyları beslemek ve güçlendirmek için uygun ama yapısı böyle olmayan zayıfları, narinleri ezen, yıkan, sarhoş eden güçlü ve lezzetli besin maddeleri ve iyi cins şaraplar gibidir.

bir hayvan, kendi türünden ölü bir hayvanın önünden tedirgin olmadan geçmez.

merhamet doğal bir duygudur; her bireyin kendisine karşı duyduğu sevginin faaliyetini hafifletip yumuşatarak bütün türün karşılıklı olarak kendini muhafazasına yardım eder. bizi acı çektiğini gördüklerimizin yardımına düşünmeden koşturan bu duygudur. doğa halinde kanunların, törelerin, erdemin yerini, tatlı ve yumuşak sesine herkesin boyun eğmesi üstünlüğüne de sahip olarak bu duygu alır. gürbüz bir vahşiyi, kendi geçimini başka yerde bulabileceğini umuyorsa, zayıf bir çocuğun ya da sakat bir ihtiyarın güçlükle kazanılmış geçimini onun elinden almaktan alıkoyan bu duygudur.

eğitim sadece işlenmiş zekalarla işlenmemişler arasında bir ayrım meydana getirmekle kalmaz; işlenmiş zekalar arasındaki farkları da kültür oranında artırır. çünkü bir dev ile bir cüce aynı yolda yürüseler her ikisinin atacağı her yeni adım deve yeni bir üstünlük sağlayacaktır.

13.9.18

madame sabatier

1850'de theophile gautier, baudelaire'i madame sabatier ile tanıştırır. 

belçikalı zengin bir bankacının metresi olan ve "bayan başkan" diye anılan bu güzel kadının paris'te frochot sokağı'ndaki görkemli konağında tanınmış sanat ve edebiyat adamları (flaubert, gautier, maxime du camp, dumas-pere, goncourt'lar...) her pazar akşamı bir araya gelmektedirler. apollonie sabatier, bir sevgili olarak, baudelaire'in şiirindeki yerini alacaktır.

aralık 1852'de şair, madame sabatier'ye ilk imzasız mektubunu ve şiirini gönderir. daha sonra "o şuh kadına" başlığı ile kötülük çiçekleri'nde yerini alan bu şiir, baudelaire'in 1857'de hüküm giyen altı şiirinden birini oluşturmaktadır.

"giydiğin delidolu fistanlar
belirtisidir rengarenk ruhunun
ey beni çılgına döndüren çılgın
senden tiksinirim sevdiğim kadar"

1853'ün mayıs'ında madame sabatier'ye ikinci imzasız mektubunu gönderir. ekinde "reversibilite" ve "itiraf" başlıklı şiirleri yer almaktadır.

"bir defa, bir defacık, sevimli, tatlı kadın
zarif kolunuz koluma
dayandı ve ucunda o ruh karanlığımın
bu anı solmadı asla"

"sevinç dolu meleğim, söyle bunaltı nedir
can sıkıntısı, utanç, hıçkırıklar, nedamet
ve korkunç geceleri besleyen sinsi şiddet
niçin kalbi buruşmuş bir kağıda çevirir
sevinç dolu meleğim, söyle bunaltı nedir"

1854 şubat'ında madame sabatier'ye "canlı meşale" ve "tinsel şafak" başlıklı şiirlerini gönderir.

"ve tüten enkazında budala cümbüşlerin
hatıran daha pembe, daha çekici, derin
uçuşuyor durmadan büyümüş gözlerimde
mumların alevini güneş söndürdü yine
ey ışıyıp duran ruh, bu yüzden hep muzaffer
hayalin o ölümsüz parlak güneşe benzer"

mayıs ayında "güzelliğe ilahi" başlıklı şiiri de madame sabatier için kaleme alır.

"ey kandil, sana doğru, uçar tutkun pervane
yanıp kül olur ve der: kutsayalım alevi
aşık soluk soluğa eğildi mi yarine
mezarını okşayan canlı cenaze sanki"

30 ağustos 1857'de madame sabatier, şaire büyük bir tutkuyla beklediği mutluluğu sunar ve ertesi gün baudelaire'den bu bağlılığın sona erdiğini bildiren bir mektup alır:

"birkaç gün öncesine kadar bir tanrıça idin; öylesine rahat, güzel ve dokunulmaz.. ama şimdi sadece bir kadınsın işte."

9.9.18

yıkıntılar

comte de volney

ah zavallı insan! yaşamın kör yazgının elinde oyuncak olmuş. uğursuz bir güç, ölümlülerin alın yazısı üzerinde, gelişigüzel yargısını yürütüyor.

kaynakta, tence de ruhça da çırılçıplak yaratılan insan, karmakarışık ve yabanıl toprağın üstünde, kendisini rastlantıya bırakılmış buldu. bilinmez gücün yarattıktan sonra yüzüstü bıraktığı bu öksüz, hiçbir zaman yanında gereksinmelerini kendisine bildirmek, görevlerini öğretmek için göklerden inmiş varlıklar görmedi. gereksinmelerini bilmeyi yalnızca duygularına borçlu oldu, görevlerini de yalnızca gereksinmeleri doğurdu.

tıpkı öteki hayvanlar gibi, geçmişin deneyimi ve geleceğin öngörüsü olmadan, ancak kendi doğasının duygulanımlarıyla yönetilerek, ormanlar içinde başıboş dolaştı. açlığın acısından yiyecek peşine düştü, geçimini sağladı. havanın soğuğuna, sıcağına karşı gövdesini örtmek istedi; kendisine giyecekler yaptı. güçlü bir zevkin çekişiyle, kendisine benzeyen bir yaratığa yaklaştı, soyunu sürekli kıldı.

insan yaşadığı zamandan hoşnut olmazsa, geçmişte yalancı bir yetkinlik bularak üzüntüsünü gizlemeye çalışır. dirilere olan hıncından dolayı ölüleri över, babalarının kemikleriyle çocuklarını döver.

hayır, hayır; insanın, ne sızlandığı acayiplik yazgının acayipliğidir ne de aklının, içinde yolunu şaşırdığı karanlık, tanrı'nın karanlığıdır. onun yıkımlarının kaynağı göklerin derinliğinde değil, yeryüzünde, yanı başındadır. bu kaynak, hiçbir zaman tanrılığın koynunda gizlenmemiştir, insanın kendi içindedir. onu insan, kendi yüreğinde taşır.

insanın mutluluğunu sağlam temellere dayamak ve ona gerçek zevkler vermek gibi derin ve ince bir işte, ahmaklık, bilimle bilgeliğe üstün olmaya; körlük, önlemi yenmeye kalmadan güneş yolunu değiştirecektir.

insanı yıkıma götüren kendi deliliğidir, kurtaracak da kendi bilgeliği. halklar cahil mi, okuyup öğrensinler. önderleri mi bozulmuş, kendilerini düzelterek iyileşmeye baksınlar. çünkü doğa şu kararı vermiştir: topluluğun acıları hırstan ve cehaletten geldiğine göre, insanlar aydın ve bilge olmadıkça aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça, acı çekmekten kurtulamayacaklardır. barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

insanın benliği böyle: bir başarı ona kendisine güvenmenin sarhoşluğunu veriyor; bir başarısızlık onu yıkıyor, umutsuzluğa düşürüyor; her zaman yaşadığı anın duyusuna bağlı kalarak, olayları, niteliklerine göre değil, tutkusunun dileğine uyarak yargılıyor.

insanlar her zaman acı içinde kalacaklar. insanın insanı ezmesinin, bir ulusun başka bir ulusa saldırmasının sonu gelmeyecek. hiçbir zaman, bu ülkeler için o şanlı bolluk günleri geri gelmeyecek. yazık! fatihler gelecekler, ezenleri kovarak yerlerine geçecekler; ama onların yetkisini alırken hırslarını da alacaklar. kıyıcılık yine o kıyıcılık, yeryüzü yalnızca kıyıcılarını değiştirecek.

5.9.18

otzi

otzi'de, 5 bin yıl öncesinden kalma donmuş adamda ne bulduklarını biliyor musun? bir balta. barış çubuğu değil, bir balta. bir savaş baltasıydı, öldürmek için. her yerinde savaş yaraları ve omzunda bir ok ucu vardı. ok ucu bir atardamarını kesmiş ve kan kaybından ölmüştü. sırtından bir ok ve yay ile vurularak öldürülmüştü. 5 bin yıllık insanlık tarihine baktığımda gördüğüm şey bu: cinayet ve yıkım. boğaz kesen insanlar. kabile soykırımı, birbirlerine saldıran milletler, nefret, yahudi soykırımı, eziyet. insanlık tarihi kocaman bir kan banyosu! dünyada her üç saniyede bir cinayet işleniyor. her 3 saniyede bir! tam da şu anda bir adam, kendisinden ayrılmak isteyen karısını bıçaklıyor. biz o kadar da iyi değiliz; hatta biz şeytanlarız. evet, şeytan.

3.9.18

leviathan

thomas hobbes

hayat, organların, başlangıcı içerdeki bir temel parçada bulunan hareketinden başka bir şey değildir.

bir cisim hareket halinde iken, başka bir şey onu engellemedikçe, sonsuza kadar hareket eder.

respice finem: yani, bütün işlerinizde, hedefe varmak için bütün düşüncelerinizi yönlendiren şey olarak, elde edeceğiniz sonuca bakın. 

niye bu dünyada kötü insanlar genellikle bolluk içinde yaşamış, iyiler ise ıstırap çekmiştir?

hiç kimse, zihninde sonsuz büyüklükte bir imgeye sahip olamaz; veya sonsuz hız, sonsuz zaman, sonsuz güç veya sonsuz kudret tasarlayamaz.

nedenlerin ve kuralların bilinmemesi, yanlış kurallara dayanmak ve araştırdıkları şeylerin nedenleri olarak yanlış nedenleri seçmek kadar yoldan çıkarmaz insanı.

sadece bize acı vermiş olan şeylerden değil, bize acı verip vermeyeceklerini bilmediğimiz şeylerden de kaçınırız.

büyüklük, haksız veya sahtekarca yolların hakir görülmesidir.

insan arzusunun nesnesi bir defa ve sadece bir anlık haz almak değil, gelecekteki arzularının yolunu daimi olarak güvence altına almaktır.

sadece kendine bağımlı olan bir kişi aslında bağımlı değildir.

savaşın hayatı koruması, barışın ise yok etmesi asla mümkün olamaz.

tutkuların ateşi anlamayı asla kolaylaştırmaz, tersine işleri karıştırıp anlaşılmaz kılar.

özgür bir insan, gücü ve zekasıyla yapmaya muktedir olduğu şeylerde, istediği şeyi yapması engellenmemiş olan birisidir.

bir işten fayda elde edenin o işi yapan olduğu farz edilir. zira, fiilin sonucunda gelen fayda kadar, faili belli eden başka bir şey yoktur.

2.9.18

kukla

ahmet oktay


belki de bilmediğimiz şeydir kırgınlık
şarkılara, içkilere, sigaralara küstüren
dolmuşları, sodaları sevdirmeyen
her şey ve ölüm de olur kırgınlıkta
vardır kırgınsanız her şey
örneğin, kukla tiyatrosu bir yerde
bilmedik bir el gibi insanı şaşırtan
çünkü kukla da doğar ve ölür
kokulu ve kuytu bir çiçeklikte

1.9.18

kötülük çiçekleri

charles baudelaire



en iyiye, en güzele, en sevgiliye

hatıralar annesi, sevgililer sultanı
ey beni şad eden yar, ey tapındığım kadın
ocak başında seviştiğimiz o zamanı
o canım akşamları elbette hatırlarsın
hatıralar annesi, sevgililer sultanı

gölcüklerin üstünde, vadilerin üstünde
dağların, ormanların, bulutların, denizin
ötesinde güneşin, ötesinde göklerin
yıldız kürelerinin sınırı ötesinde

nice mücevher uyumakta medfun
koynunda karanlık ve unutuşun

ben ki bir hayat kurdum sakin hazlar içinde
dalganın, görkemin ve göğün orta yerinde
çırçıplak esirlerin, kokuya batmış hepsi

uyumak istiyorum! yaşamdan çok uyumak
bir uykunun içinde, daha tatlı ölümden
öpücük yayacağım hem de hiç çekinmeden
senin güzel tenine, bir bakır kadar parlak

gençliğim karanlık bir fırtına, boran oldu
ara sıra ve yer yer parlak güneşler açan
bahçemde birkaç tane kızarmış meyve kaldı
yıldırımla yağmurun getirdiği yıkımdan

sanki bin yıl yaşadım, o kadar çok anım var

ey şeytanlar, ejderler, bakireler, kurbanlar
gerçeği hakir gören o çok büyük fikirler
dolu dolu çığlıklar ve gözden akan yaşlar
sonsuzu arayanlar, sofular ve satirler

acı bilgi, yolculuk ile sağlanan bilgi
dünya tekdüze, küçük, bugün neyin nesiyse
dün, yarın, hep gösterir bizlere imgemizi
bu bir dehşet vahası sıkıntılar çölünde

hiç gözlemlediniz mi, pek çok yaşlı kadının
tabutu küçücüktür, çocuklarınki kadar
bilgin ölüm içine bu benzer tabutların
aşırı, garip zevkin bir simgesini koyar

ey beni çılgına döndüren çılgın
senden tiksinirim sevdiğim kadar