#intihar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#intihar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.05.2022

yukio mişima

javier marias

tanıyanların anlattığına göre yukio mişima çok sevimli, şakacı bir adamdır, çok hareketlidir, vahşi ve tiz bir gülüşü vardır ve sık sık da güler. kadınlarla -gelininin tüm karşı çıkmalarına rağmen torununu doğar doğmaz kaçıran ninesi hariç- pek ilişkisi yoktur; annesi, kız kardeşi, karısı ve kızı, yaşamının, en büyük kadın düşmanının bile kaçamayacağı en önemli dişi figürleridir kuşkusuz. yanlış bir alarm nedeniyle evlenir, annesinin kanserden öleceğini zanneder ve ona son bir armağan vermek ister: kadın, oğlu evlenirse ve soyağacının devam edeceğini bilirse daha huzurlu ölecektir. kanser hayalidir ve ananın ömrü, oğulunkinden uzun olur; ama mişima bu gerçeği öğrendiğinde, aradaki çöpçatana tembih edilen 6 koşula da uygun, iyi aile kızı yoko sugiyama'yla evlendirilmiştir çoktan.

bakalım bu önkoşullar nelermiş: gelin, ne bilmişin biri ne de ünlü avcısı olmalıdır; yazar yukio mişima'yla değil de ayrıcalıklı vatandaş kimitake hiraoka [mişima'nın gerçek adı] ile evlenmeye hevesli olmalıdır; topuklu ayakkabı giydiğinde bile kocasından daha uzun boylu olmamalıdır; güzel ve yuvarlak yüzlü olmalıdır; eşinin anne babasına bakmaya razı, evi çekip çevirecek kadar becerikli olmalıdır; son olarak da, mişima'yı çalışırken hiçbir biçimde rahatsız etmemelidir.

yukio mişima yaşamının son döneminde paramiliter tatenokai'yi kurar; "kalkan topluluğu" ya da "kılıç topluluğu" anlamına gelen ingilizce shield society ya da sword society'nin başharflerinden oluşan ss kısaltmasını yeğler. bu, japon silahlı kuvvetleri'nin hem anlayış gösterdiği hem de yüreklendirdiği 100 kişilik küçük bir ordudur. bu yüz adamın çoğu, imparatora ve japonya'nın en eski geleneklerine koşulsuz bağlı öğrencilerdir. bir süre sadece keşif gezileri, taktik alıştırmaları, sahte askeri manevralar yapmakla, kan kardeşi olmak ve birbirlerinin kanını içmek için oralarını buralarını kesmekle yetinirler.

ilk ve tek gerçek eylemleri, 25 kasım 1970'te gerçekleşir. mişima ve dört müridi, hardal rengi üniformaları içinde tokyo'daki içigaya askeri üssü'ne gelirler. amaçları, general maşita'ya saygılarını sunarak mişima'nın sahibi olduğu, kuşkusuz görülmeye değer, antika bir samurai kılıcını göstermektir. beş sahte asker generalin çalışma odasına davet edilir edilmez kılıçlarını ve hançerlerini çeker, adamın ellerini bağlarlar. talepleri mişima'nın yapacağı bir konuşmayı dinlemek üzere tüm taburların balkonun altında toplanmasıdır.

birkaç silahsız subay (japon ordusunda sivillere karşı silah kullanmak yasaktır) onlara engel olmaya çalışırken yaralanır. mişima, bir çavuşun neredeyse elini keser. yaşanan karmaşanın ardından mişima'nın taburlara hitaben yaptığı konuşma pek iyi karşılanmaz. askerler sık sık "gel de kıçımı öp!" ya da "bakayaro!" (git de ananı becer!) benzeri kabalıklarla yazarın sözünü keserler.

işler planlandığı gibi gitmemiştir. mişima yeniden generalin çalışma odasına girerek harakiri için hazırlanır. sağ kolu ve muhtemelen de sevgilisi olan masakatsu morita'dan, kendisi bağırsaklarını deşer deşmez, fazla acı çekmesine izin vermeden değerli kılıçla kafasını uçurmasını ister. ancak morita (daha sonra o da harakiri yapacaktır) üç kez kılıcı mişima'nın kafasına isabet ettirmeyi beceremez; yazarı omuzlarından, sırtından ve ensesinden ciddi biçimde yaralar. öbür üç müridin en beceriklisi ve sakini olan furu koga, kılıcı morita'nın elinden alarak kelle uçurma işini tamamlar. ardından, ilk girişiminde bağırsaklarını deşmeyi de beceremeyerek karnında hançerle derin olmayan bir yara açan morita'nın kellesini de uçurur. kelleler halının üzerinde kalır. mişima 45 yaşındadır ve daha o sabah, her zamanki teatral yaklaşımıyla yayıncısına son romanını teslim etmiştir.

2.03.2022

elli yaşında

thomas bernhard

var olmak umutsuzluğa düşmekten başka bir şey değildir.

elli yaşımızı geçtikten sonra kendimizi hain ve karaktersiz buluruz. bu duruma ne kadar süreyle dayanabileceğimizdir sorun. birçoğu elli bir yaşındayken kendini öldürür. birçoğu elli ikisinde, ama çoğunlukla elli birinde.

aslında elli yıl kesinlikle yeterlidir. elliyi geçip yaşamaya, varlığımızı sürdürmeye devam ederek kendimizi bayağılaştırırız.

sınırı aşan korkaklarızdır. elliyi geçince kendini iki kez acınacak duruma düşürenler oluruz.

babamızı bizi döllediği için, anamızı bizi doğurduğu için, kız kardeşimizi de sürekli olarak mutsuzluğumuzun tanığı olduğu için affetmeyiz.

uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor; ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor sonuçta elli yıl boyunca.

elli yıl boyunca ölmekten başka bir şey düşünmediğimizi düşünerek gene de yaşıyor olmamız ve bunu tamamen tutarsız olduğumuz için değiştiremememiz.. çünkü biz kendimiziz acınacak olan, alçağın ta kendisiyiz.

yaşama yeteneğimiz bile yok, var olmayı bile beceremiyoruz; çünkü var olmuyoruz bile, var olunuyoruz!

bir dostumuz olduğunu sanıyoruz; ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz; çünkü kesinlikle hiç kimsemiz yok, gerçek bu.

durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor; ama bu deneyde başarısız oluyoruz. hep tepetaklak yuvarlanıyoruz; çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz.

biz hep özgün olduğumuzu sanırız; ama aslında değilizdir.

doğa bizden daha güçlü, onu kendimiz için bir sanat ürününe çevirdik kendimizi beğenmişliğimizle.

insan değiliz biz, sanat ürünüyüz, iğrenç bir sanat ürünü.

ellide, en geç elli birde son vermeli.

7.10.2021

intihar

hermann hesse

yalnızca kendilerini öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipteki kişilerden pek çoğu; hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç.

"intihar eden kişi"nin ölümle pek sıkı bir ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir. ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi benini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir.

bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu böyle bilmesidir. hemen her vakit ilk gençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun ön koşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin; hatta "intihar edenler" arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. gelgelelim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim "canına kıyanlar" dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı bu kişiler dek en küçük bir sıkıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterir.

21.04.2021

sadık hidayet

bozorg alevi

"hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. istifa ettim mi seviniyorlardı. bırak gitsin, yaramaz! çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de." (sadık hidayet)

bugünkü iran'ın en büyük yazarı, ölümünden birkaç yıl önce böyle demişti. 9 nisan 1951'de paris'te canına kıyarken, çok dar bir tanıdıklar çevresinde biliniyor, beğeniliyordu. avrupa onun eserlerini daha dikkatle izlerken, londra ve moskova onun küçük hikayelerini yayınlarken de kendi yurdunun yazarları hidayet'in eserlerini reddetmekte; hatta gençliği coşturan popüler dilini alaya almaktaydılar. bugün, herkesçe iran'ın en önemli yazarı kabul ediliyor; bir zamanki hasımları da ölümünü sömürerek acıklı akıbeti üzerine gösteriş yasları tutuyorlar. hidayet'in kitapları birçok basımlar yaptı; büyük bir kısmı bugüne kadar fransızcaya, rusçaya, ingilizceye, almancaya, macarca ve çekçeye çevrildi. fransız edebiyat eleştirmeni andre rousseaux, hidayet'i, çağımızın en önemli yazarlarından biri sayar ve "bu roman [kör baykuş], yüzyılın edebiyat tarihinde bir aşamadır." inancını dile getirir.

bu satırların yazarı, aşağı yukarı 25 yıl boyu, hidayet'i yakından tanıdı, onu hep dürüst, kıymetli bir dost olarak takdir etti. alçak gönüllülüğü, insan ve hayvan sevgisi, haksızlık ve gadre uğrayanların, ezilenlerin kaderlerine ilgisi, acıması, fedakarlığı, güzelliğe ve saflığa karşı sonsuz arzusu ve bunları boşuna araması; dostları arasında her zaman söylenir, konuşulurdu. adamdan saymadıklarına karşı dümdüz tutumu, bayağılık ve şirretlikleri maskaraya çeviren kıvılcımlı zekası, hiçbir ayrıntıyı atlamayan çok belirgin gözlem yeteneği; karakterinin belli başlı özellikleridir. kendimize onun en yakın dostları gözüyle bakabilen bizler onu sever sayar, hayranlık duyardık ona.

çocukluğunda bir kere bir bayramda kurban kesilmesini görmüştü, o günden sonra artık hiç et yiyemedi, ölümüne kadar et koymadı ağzına. bir seferinde, farkında olmadan, kıymalı bir börekten bir parça ısırmış, midesi bulanmış, çıkarmıştı.

bir nükteciydi hidayet, çok zaman o şakacı maskesi ardındaki üzgün düşünürü görmek imkansızdı hemen hemen. bazı kimseleri ciddi bir söz söylemeye layık görmez, onlarla eğlenirdi sadece; ama edepsizleşip de gönüllerini kırmak istemezdi hiç. hatta bütün kalbiyle nefret ettiklerini bile asla incitmemiştir.

ömrünün son yıllarında afyon düşkünlüğü, kapıldığı ümitsizlikten ve hayatını yavaş yavaş ölüme teslim etmek niyetinden ileri geldi.

sadık hidayet, 17 şubat 1903'te tahran'da doğmuştu. yüz yıldır sarayda ve ülkenin edebiyat hayatında mevki ve isim yapmış, itibarlı bir ailedendi. tahran'daki saint-louis fransız kolejinde okudu. hristiyan misyonerlerce kurulmuş bu kolej, nüfuzlu sınıfın çocuklarına modern bir eğitim veriyordu. hidayet, daha ilkokuldayken, kalabalık bir aile çevresi için, el yazısıyla bir gazete bile çıkarmış, resimlerini de kendisi yapmıştı gazetenin. 1925'te bu kolejden ayrıldı, mühendis olmak istiyordu, belçika'ya gitti, oradan fransa'ya geçti. dört yıl olmuş, hangi mesleği seçeceğine hala kesin karar verememişti. paris'te yazmaya başladı. ilk eserleri burada meydana geldi ki bunlardan "yaradılış efsanesi", şimdi yeni iran edebiyatının kalıcı anıtlarından biridir. iki intihar girişimi, kendini tamamen sanata adamaya karar vermenin onun için pek kolay olmadığını gösteriyor. 

1930'da hidayet, tahran'a döndü. ailesinin nüfuzu dolayısıyla her imkana sahipti, diploması olmadan da devletin en yüksek mevkilerine geçebilirdi; ama o geçimini sıradan bir katip, bir muhasip olarak sağladı. 1930 ile 1936 arasındaki yıllar, hidayet için verimli bir yaratma dönemi oldu. tahran'da, hepsi de uzlaşma aleyhtarı, vatansever gençler onun çevresinde toplandılar. bu çevre, çok geçmeden, müstebit rıza şah'ın iran'da yarattığı hayat şartlarına ayak uyduramadı. sadık hidayet, hindistan'a gitti ve kör baykuş'u ilkin orada yayımladı. kitaba, iran'da satışının yasak olduğunu belirten bir not eklenmişti.

ikinci dünya savaşı'nın patlaması, müttefik birliklerinin 1941 eylülünde iran'a girişi ve bunları izleyen politik olaylar, yazarda, yeni başlayan kurtuluş hareketinin iran'a durum ve şartlarda olumlu bir değişiklik getireceği ümidini uyandırmıştı. savaş sonrası eserleri belirli bir iyimserlikle doludur; ama bu çok sürmedi; çünkü çok geçmeden iç politika doğrultusu yeniden nazikleşti ve hidayet yurdunun, yerinde kullandığı bir deyimle "aşağılık adamlar" dediği sınıfın zulmünden ve ahlak bozukluğundan kurtulma ümitlerini tamamen yitirdi. az sonra da, gençliğini geçirdiği yerlerde yeni bir yaşama gücü bulmak ümidiyle paris'e gitti.

başbakan olan eniştesinin müslüman bir yobaz tarafından 7 mart 1951'de katledilişi, kendi canına da kıyması için bardağı taşıran son damla oldu. paris'te günlerce, havagazlı bir apartman aradı. championnet caddesinde buldu aradığını; 9 nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. yakılmış müsveddelerinin kalıntıları yanı başında, yerdeydi.

9.01.2021

seneca

alain de botton

"bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır." (seneca)

1773 yılında 25 yaşındaki jacques-louis david tarafından yapılan "seneca'nın ölümü" adlı tablo, stoacı filozofun, i.s.65 yılının nisan ayında roma'nın dışındaki bir villada yaşama nasıl veda ettiğini konu alıyordu. birkaç saat önce imparatorun habercisi, elinde imparatorun emriyle kapıda belirmişti. emre göre seneca, hemen oracıkta kendi hayatına son verecekti.

o zamanlar 28 yaşında olan neron'u tahtından indirmek için bir komplo düzenlendiği ortaya çıkmıştı; öfkeden gözü dönen çılgın imparator, suçlu suçsuz ayırt etmeksizin önüne çıkan herkesten intikam almak istiyordu. seneca'nın söz konusu komploya karıştığına ilişkin bir kanıt yoktu. üstelik seneca 5 yıldır imparator neron'un öğretmeniydi; 10 yılı aşkın bir süredir de onun sadık yaveri olarak görev yapıyordu. tüm bunlara karşın neron, seneca'nın ölmesini buyurmuştu. neron, o zamana kadar karısı oktavia'yı, üvey annesi agrippina'yı ve üvey kardeşi britannikus'u çoktan öldürtmüş, çok sayıda senatörü ve şövalyeyi de aslanlarla timsahlara yem etmişti. 64 yılındaki büyük yangın sırasında roma yanıp kül olurken deli neron şarkılar söylüyordu.

seneca'nın yanındakiler neron'un emrini duyunca korkudan bembeyaz kesilip ağlamaya başladılar; ama filozof, tacitus'un bize aktardığına göre, sükunetini kaybetmedi ve çevresindekileri sakinleştirmeye, cesaretlendirmeye çalıştı:

"felsefeleri nereye gitti?" diye sordu; "hani yıllardır, yaşanabilecek talihsizliklere karşı birbirlerini cesaretlendiriyorlardı? neron'un zalim biri olduğunu hepsi biliyordu." diye ekledi. "annesini ve kardeşini öldürdükten sonra sıra tabii öğretmenine gelecekti."

filozof, karısı polina'ya dönüp onu şefkatle kucakladı. "bu davranışı, felsefe alanındaki soğukkanlı tavrından çok farklıydı." (tacitus) güzel bir yaşam sürmüştü; karısı bunu düşünerek teselli bulmaya çalışacaktı. fakat polina onsuz bir yaşam düşünemediğini söyleyip bileklerini kesmek için filozoftan izin istedi. seneca onun bu arzusunu reddetmedi. ancak imparator kötü ününün daha fazla yayılmasını istemiyordu; bu yüzden adamları, polina'nın bıçağı bileğine dayadığını görür görmez, onu yakalayıp bileklerini sardılar.

kocasının intihar girişimi de hızlı sonuç vermiyordu. ayak bileklerindeki hatta dizinin arkasındaki damarları kesmiş olmasına karşın, filozofun yaşlı bedeninden yeterince kan akmıyordu. bu yüzden, tam 464 yıl önce atina'da gerçekleşen ölümün yankılarını zihninde duyan seneca, doktoruna bir tas baldıran hazırlamasını söyledi. eskiden beri sokrates'i, insanın felsefe sayesinde nasıl kendisi dışında gelişen olaylardan sıyrılıp bunların üstüne çıkabileceğini gösteren bir örnek olarak değerlendirmişti.

ancak seneca'nın atinalı meslektaşının gittiği yoldan gitme çabaları da bir sonuç vermedi. içtiği baldıran onu etkilememişti. intihar girişimlerinin ikisi de sonuçsuz kalınca, kendisine buhar banyosu yaptırmalarını istedi. yavaş yavaş, boğularak ölecek, işkenceye metanetle katlanacak, kaderin oyunu karşısında sükunetini kaybetmeyecekti.

seneca hayatı boyunca inanılmaz felaketler yaşamış ya da bunlara tanık olmuştu. pompeii deprem yüzünden yerle bir olmuş, roma ve lugdunum yanıp kül olmuş, roma halkı ve imparatorluk neron'a ve ondan önce de caligula'ya -suetonius'un daha güzel ifadesiyle "canavar"a- boyun eğmek zorunda kalmıştı. "canavar bir gün şöyle bağırmıştı öfkeyle: keşke bütün romalıların boyunları tek bir boyun olsaydı!"

seneca kişisel kayıplar da vermişti. aslında o, politikada kariyer yapmak üzere eğitim almıştı ama yirmili yaşlarında verem olduğundan şüphelenilmiş, seneca hastalığın geçmesi için 6 yıl beklemek zorunda kalmış, bu sırada intiharın eşiğine gelmişti. sonraki yıllarda politikaya atıldığında, ne yazık ki caligula tahta geçmiş bulunuyordu. 41 yılında canavar'ın öldürülmesinden sonra bile iyi bir mevkiye gelemedi. imparatoriçe messalina'nın bir entrikası sonucu, hiç suçu olmadığı halde, korsika adası'na sürgüne yollandı. nihayet roma'ya çağrıldığında, hiç istememesine karşın, imparatorluk yönetimindeki en önemli görevlerden birini üstlenmek zorunda bırakıldı: agrippina'nın 12 yaşındaki oğluna, yani 15 yıl sonra karısının ve dostlarının gözleri önünde hayatına son vermesini emredecek olan lucius domitius ahenobarbus'a öğretmenlik yapacaktı.

seneca bu düş kırıklıklarına göğüs germesini sağlayan şeyin ne olduğunu biliyordu:

"hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düş kırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü."

seneca deneyimlerinden yola çıkarak bir sözlük hazırlamış, bu sözlükte düş kırıklığına uğradığımızda nasıl davranabileceğimize ilişkin yanıtlar aramıştı. felsefeyle geçen onca yıldan sonra, neron'un habercisi kapıyı vurduğunda kendisini bekleyen korkunç sona çoktan hazırdı.

25.12.2020

gerçek sorun

woody allen

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?

insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

7.10.2020

intihar

alfred adler

güçlükler önünde gerilemenin en belirgin dışavurumu intihar olayıdır.

intiharla, yaşamın güçlükleri karşısında pes edildiği açığa vurulur, durumu düzeltmek için elden hiçbir şey gelmediği inancı dile getirilir.

intiharın her zaman bir suçlama, bir öç alma anlamına geldiğini düşündük mü, bu eylemin temelinde bir üstünlük çaba ve eğiliminin yattığını anlayabiliriz. canına kıyan herkesin, ölümünden sorumlu tutmak istediği biri vardır. intihara kalkışan kişi şöyle söylemek ister adeta: "ben insanlar arasında en ince duygulu, en hassas biriydim; ama sen alabildiğine zalim davrandın bana."

15.09.2020

intihar mektubu

virginia woolf


canım,
yeniden aklımı kaçıracağıma eminim
bu berbat dönemlerden birine daha
tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum
bu kez iyileşmeyeceğim
sesler duymaya başladım
dikkatimi toplayamıyorum
bu yüzden en iyi şey neyse
onu yapacağım. sen bana
dünyadaki en büyük mutluluğu verdin
elinden geleni yaptın
bu korkunç hastalık gelene kadar
iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini
sanmazdım. artık bununla savaşamıyorum
senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım
ben olmasam çalışabilirsin. çalışacaksın da
buna eminim. görüyorsun, şunu bile
doğru dürüst yazamıyorum. okuyamıyorum
söylemek istediğim şu:
hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum
bana çok sabır gösterdin
inanılmaz derecede iyi davrandın
bunu söylemek istiyorum
zaten herkes biliyor bunu
kurtulmam mümkün olsaydı
beni kurtaran sen olurdun
her şeyimi yitirdim
yalnızca senin iyi biri olduğuna
inancım kaldı geriye
senin hayatını daha fazla rezil edemem
bizden daha fazla mutlu olabilecek
iki insan yoktur.
v.

8.06.2020

intihar

charles bukowski

bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz. belli bir ruh durumuna gelmişseniz en basit şeyler bile korkunç sorunlar haline gelebilir.

ve en kötü endişe, korku, acı yorgunluğu, açıklayamadığın, anlayamadığın, nedeni aklına bile gelmeyendir. metal bir levha gibi yığılır üstünüze. ondan kurtuluş yoktur, saatine yirmi beş dolar vermeye razı olsanız bile.

son intihar girişimim 1954 senesindeydi yanılmıyorsam. kuzey mariposa bulvarı'nda bir apartmanın üçüncü katında yaşıyordum. bütün pencereleri kapattım, ocağı ve fırını açtım, yakmadan tabii ki. sonra yatağa uzandım. sızan gaz sesi insanı teskin eder. uyumuşum. yöntem başarılı olacaktı; ancak içime çektiğim gaz başımı öylesine ağrıttı ki uyandım. yataktan kalkıp gülmeye, kendi kendime konuşmaya başladım. sersem, kendini öldürmek filan istediğin yok senin. gazı kapatıp bütün pencereleri açtım. gülüp duruyordum, olup bitenler çok gülünç gelmeye başlamıştı bana. allahtan ocağın otomatik çakmağı bozuktu, o küçük alev beni cehennemde geçirdiğim o değerli mevsimin dışına uçurabilirdi.

birkaç yıl önce, haftalarca süren bir sarhoşluktan ayılmış ve kendimi öldürmeye iyice niyetlenmiştim. o sıralar çok tatlı bir hatunla birlikte yaşıyor ve çalışmıyordum. para bitmiş, kira gelip çatmıştı. bir yerde üçüncü sınıf bir iş bulabilirdim ama bu da ölmenin bir başka biçimiydi. hatun odadan çıkar çıkmaz kendimi öldürecektim. kararlıydım. bu arada günlerden ne olduğunu biraz merak ederek -sadece biraz- sokağa çıkıp dolaşmaya başladım.

içtiğimiz zaman günler geceler karışıyordu. sürekli içip sevişiyorduk. öğle sularıydı. günlerden ne olduğunu gazeteden öğrenme düşüncesi ile yokuşu inip köşedeki gazete bayiine gittim. cuma, yazıyordu gazetede. cuma en az öbür günler kadar iyiydi. sonra manşet gözüme çarptı. "milton berle'in kuzeninin başına taş düştü." böyle manşetler atılırken nasıl intihar edebilir insan?

gazeteyi satın alıp otele döndüm. "bil bakalım ne olmuş?" diye sordum hatuna. "ne?" dedi. "milton berle'in kuzeninin başına taş düşmüş." "yok ya?" "evet." "nasıl bir taş acaba?" düzgün, yuvarlak, sarı bir taş herhalde. evet, bence de. milton berle'in kuzeninin gözleri ne renktir sence? kahverengi, çok açık kahverengi. açık kahverengi gözler, sarı bir taş.

15.05.2020

intihar

amin maalouf

ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. diyelim ki geceleyin bir kabus gördün. bunun bir kabus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir; hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar. hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. beni sorarsan, "imdat çıkışı" sayesinde ayaktayım. çünkü emrimde ve onu kullanmayacağımı biliyorum. ama öteki dünyanın anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim.

14.10.2019

mücadele

milan kundera

küçük bir araba, çakıllı yolda bir ırmak boyunca ilerliyor. sabahın soğuğu, bir banliyönün sonuyla kırsal bölge arasında bir yerde kalan, evlerin, seyrek yayaların hiç olmadığı bu sevimsiz manzarayı daha da öksüzleştiriyor. araba yolun kenarında duruyor; içinden bir kadın iniyor, genç ve çok güzel. tuhaf şey: kadın arabanın kapısını öyle umursamaz bir hareketle itti ki, araba kesinlikle kilitlenmedi. hırsızların kol gezdiği çağımızda, bu beklenmedik umursamazlık ne anlama geliyor? kadın dalgın mı?

hayır, dalgın olduğu izlenimini vermiyor, tersine yüzünden kararlılık okunuyor. bu kadın ne istediğini biliyor. bu kadın baştan ayağa irade. yolu takip ederek, ırmağın üzerindeki köprüye kadar olan yüz metreyi yürüyor, köprü bayağı yüksek ve dar, araçların girmesi yasak. köprüde yürüyüp diğer kıyıya doğru yöneliyor. birçok kez etrafına bakınıyor, hayır, kendisini bekleyen biri varmış gibi değil, kendisini bekleyen biri olmadığından emin olmak isteyen biri gibi bakınıyor. köprünün ortasına vardığında, duruyor. ilk bakışta tereddüt ediyormuş gibi geliyor ama hayır, tereddüt değil bu, ansızın bastıran bir kararlılık eksikliği de değil, tersine yoğunlaşmasını kuvvetlendirdiği, iradesini daha da sağlamlaştırdığı bir an bu.

kadın bacağını korkuluğun üzerinden atıyor ve kendini boşluğa bırakıyor. düşüşü sona erdiğinde, su yüzeyinin sertliğiyle şiddetli bir sarsıntı yaşadı, soğuktan felce uğradı ama uzun birkaç saniyenin ardından yüzünü kaldırdı ve iyi bir yüzücü olduğu için, özdevinimi ölme iradesine karşı ayaklandı. başını tekrar suya daldırıp su yutmaya, soluk alışverişini durdurmaya zorladı kendini. tam o anda bir çığlık duydu. biri onu görmüştü. ölmenin kolay olmayacağını, en büyük düşmanının hükmedemediği iyi yüzücü refleksi değil, hesaba katmadığı biri olduğunu anladı. mücadele etmek zorunda kalacaktı. ölümünü kurtarmak için mücadele etmek.

10.07.2019

ip

charles baudelaire

"yanılsamaların sayısı insanın insanla ya da insanın nesneyle ilişkileri kadar çoktur." diyordu dostum. ve yanılsama bitince, yani varlığı ya da olayı bizim dışımızdaki haliyle, asıl haliyle görünce, yarı, hayal görüntünün kaybolmasından doğan eserden, yarı yenilik önündeki, gerçek olay önündeki hoş şaşkınlıktan doğan, garip ve karmaşık bir duyguya kapılırız. açık seçik, olağan, her zaman aynı, asla yanılgıya düşmeyeceğimiz bir şey varsa o da analık duygusu, annenin sevgisidir. anneyi anne sevgisinden ayrı düşünmek ışığı ısısız düşünmek kadar güçtür; annenin çocuğuyla ilgili tüm davranış ve sözlerinin analık sevgisinden kaynaklandığını ileri sürmek çok doğal değil mi? ama siz, bir yanılsamayla, görülmedik biçimde hataya düştüğüm şu küçük öyküyü dinleyin.

ressam olduğum için sokakta gördüğüm insanların yüzlerine, görünüşlerine daha bir dikkatle bakarım, yaşamı, diğer insanlara göre, daha canlı, daha anlamlı kılan bu özel yeteneğimizden bir ressamlar nasıl sevinç duyarız, bilemezsiniz. oturduğum mahalle kent merkezinden uzak ve ıssızdır, evlerin arasında geniş çayırlar vardır ve ben, sık sık, ateşli ve afacan görünüşüyle diğer çocuklardan daha çok dikkatimi çeken bir çocuğu inceler dururdum. birkaç kez modellik etti bana, bazen küçük bir çingene, bazen melek, bazen efsanedeki aşk tanrısı olarak resmini yaptım. serserinin kemanı'nı, dikenli taç'ı, tutkunun çivileri'ni, eros'un meşalesi'ni taşıtmıştım ona. sonunda, bu yaramazın maskaralıklarını öyle sevmeye başladım ki, evine, o yoksul insanlara gidip babasından ve annesinden onun benim yanımda kalmasını istedim, iyi giyindireceğimi, harçlık vereceğimi, fırçalarımı temizlemekten ve alışverişten başka bir iş yaptırmayacağımı söyledim. yüzü gözü yıkanıp açılınca daha bir sevimli oldu, kendi yoksul evine kıyasla benim evim cennet gibi geldi ona. ancak şunu da söyleyeyim ki bazı yersiz davranışlarıyla zaman zaman üzüyordu beni, örneğin şekere ve tatlı içkilere aşırı düşkündü. sayısız uyarılarıma rağmen, yine bu türden bir yaramazlıkta bulununca, ona, böyle devam ederse kendisini evine geri göndereceğimi söyledim. sonra çıktım, işlerim yüzünden eve bir hayli sonra döndüm. girince şaşkınlıktan donakaldım, tüylerim diken diken oldu; küçük delikanlım, yaşamımın afacan yoldaşı dolabın kapağına kendini asmıştı! ayakları nerdeyse yere dokunuyordu; kuşkusuz ayağıyla itmiş olduğu iskemle yanında yuvarlanmış, başı, çırpınıp, omzuna düşmüştü; şiş yüzüne, hep aynı noktaya dehşetle dikilmiş ve faltaşı gibi açılmış gözlerine bakınca bir an hayal gördüğümü sandım. çocuğu ipten indirmek hiç de kolay olmadı. bedeni şimdiden kaskatı kesilmişti, yere indirmek için korkunç bir çaba göstermek zorunda kaldım. çocuğu kavrayıp kaldırmam, öteki elimle de ipi kesmem gerekti. iş bununla da bitmiyordu; küçük vahşi çok ince bir ip kullanmış ve ip derin bir şekilde etine gömülmüştü; şimdi de et boğumlarına girmiş ipi ince bir makasla kesip boynunu kurtarmak gerekiyordu.

söylemeyi unuttum, hemen komşuları çağırıp yardım istemiştim; ama uygar insanın alışkanlıklarını terk etmeyen komşularım, bir asılma olayına adlarının karışmaması için yardıma yanaşmadılar. doktor geldi, çocuğun saatler önce ölmüş olduğunu söyledi, kefenlemek için soymamız gerekti, ceset öyle katılaşmıştı ki elbiseleri ancak keserek çıkarabildik.

komiser, ya bile bile, zevk için ya da suçluları olduğu kadar suçsuzları da korkutma alışkanlığıyla iş olsun diye, yüzüme şöyle bir bakıp mırıldandı: "şüpheli, karanlık bir olay!"

geride en güç iş, durumu çocuğun babasına, annesine söylemek kalmıştı, bunu düşünmek bile perişan ediyordu beni; anlatmak gerekiyordu ama nasıl gidecektim, ayaklarım birbirine dolaşıyordu. sonunda o cesareti gösterdim. ancak hiç ummadığım bir şey oldu, çocuğun annesi gayet soğukkanlıydı, gözünden bir damla yaş akmadı. bir söz vardır: "en korkunç acılar sessiz çekilen acılardır." içimden "duyduğu acının dehşeti yüzünden kadıncağız donup kaldı" dedim. babaya gelince, yarı alık, yarı dalgın söylenmekle yetindi: "belki de hayırlısı buymuş; sonu iyi olmayacaktı zaten!"

çocuğun cesedi divanımda, bir hizmetçi kızın yardımıyla son hazırlıkları yaparken annesi girdi atölyeye. cesedi görmek istediğini söyledi. daha bir perişan olacaktı; ama, görmesini engelleyemezdim de, son, yüce ve hüzünlü bir avuntuydu bu onun için. ardından oğlunun kendini astığı yeri göstermemi istedi. "hayır, hayır, olmaz hanımefendi, -perişan eder bu sizi" dedim. ama gözlerim istemeden o uğursuz dolaba takılınca, çivinin hala kapakta olduğunu ve ucundan da hayli uzunca ip parçasının sarktığını dehşet ve öfkeyle gördüm. yıkımın bu son kalıntılarını da göz önünden kaldırmak için atıldım ve tam çiviyle ipi pencereden atarken kadın kolumu tutup karşı konmaz bir sesle: "oh bayım! bana verin bunu! lütfen! yalvarırım!" dedi. kuşkusuz duyduğu acıdan ne kadar çılgına dönmüş ki oğlunun ölümüne neden olan şeye bile sevgi gösterip onu saklamak istiyor, dedim içimden. ve çiviyle ipi aldı.

evet, yapılacak her şey yapılmıştı, bu acı olayı, çocuğun gözünün önünden gitmeyen hayalini kafamdan silmek için artık eskisinden daha da fazla çalışmalıydım. ama ertesi gün bir yığın mektup aldım; kimi bizim evdeki kiracılardan, kimi komşu evlerden geliyordu: üç mektup birinci, ikinci, üçüncü kat kiracılarından, ötekiler komşu evlerden; bazıları asıl amaçlarını latife örtüsü altında gizleyerek yarı şakacı bir üslupla, bazıları dil dökmeye kalkmadan doğrudan doğruya yazılmış; ama hepsi de benden çocuğun kendini astığı o uğursuz, lanet ipin bir parçasını onlara vermemi istiyordu. yazanların çoğu da, inanın, kadındı ve kadın erkek, hepsi de varlıklılardan, tuzu kurulardandı. o mektupları sakladım.

ve düşünüp dururken birden kafamda bir ışık çaktı, çocuğun annesinin de, hangi amaçla, nasıl bir tecimle avunmak için ipi aldığını o zaman anladım.

19.01.2019

intihar mektubu

nilgün marmara

13 ekim 1987
salı

sevgilim,

her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün çabuk unutursun.

bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın, çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu!

her anın niye'sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. ben'i bağışlayın! bunu en çok annemden babamdan ablamdan ve kağan senden diliyorum. dostlarımdan da!

nilgün marmara önal

seni hep sevdim kağan!

hoşçakalın!

p.s.1 cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız lütfen!
p.s.2 kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara.
3 sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum.
4 kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş olan şiirleri bastırabilirsin.

2.03.2018

intihar

giovanni papini

genelde hiçbir mantığa hizmet etmeyen bir sebep yüzünden kendini öldürmek bir seçim değildir, bir düşüştür. dipsiz fakat tamamen özgür kafayla önceden hesaplanmamış bir uçuruma düşüş.

gerçekten intihar eden kişi, kişisel hiçbir sebep, menfaat içeren hiçbir gerekçe bulunmaksızın, evle alakalı hiçbir sıkıntı ya da hiçbir metafizik program yüzünden gözleri kör olmaksızın sakince ve tarafsızca hayat ve ölüm hakkında düşünmeye koyulan ve kendini tamamen özgürce, hiçbir sebep bulunmadan, salt istediği için buna karar verip öldüren kişidir.

13.11.2017

intihar

zülfü livaneli

amerikalı şair sylvia plath ise bir sabah çocukları henüz uyurken, başını gaz fırınının içine sokarak intihar etti. bu ölüm, yıllar sonra onun üstüne tez yazan şair nilgün marmara'nın da 29 yaşında intihar etmesinde rol oynadı.

fransız yazar gerard de nerval de ruhsal hastalıklarla boğuşmuş, birkaç kez sanatoryuma yatırılmıştı. tedavisi pek bir sonuç vermemiş olmalı ki nerval de kendini asarak hayatını sonlandırmayı seçen yazarlar kervanına katıldı.

avcılığıyla ünlü ernest hemingway'in son avı kendisi oldu. çiftesini ağzına sokarak tetiğe bastı. yaşlılığı kabul etmek istemediği, ölümü bir erkek yiğitliğiyle karşılamak istediği söylendi. ama hemingway'in ailesinde de intihar eğilimi vardı. babası, iki kardeşi ve bir torunu intihar etti.

romancı jerzy kosinski, çocukluğunun polonyasında savaşın büyük acılarını yaşamıştı ve ruhunda açılan yaralar hiçbir zaman kapanmadı. bir banyo küvetinde kendisini plastik bir torbayla boğmadan önce "her zamankinden biraz daha uzun sürecek bir uykuya dalıyorum" diye yazmıştı.

italya'da antifaşist hareketin önemli ismi ve bu dilin en büyük yazarlarından cesare pavese, depresyon ve aşk acısı yüzünden intihar edenler arasında.

yasunari kawabata, walter benjamin, jack london derken liste uzayıp gidebilir.

orta doğu ve türk edebiyatında, 1887 yılında damarlarını kesen ve kendi kanıyla ölüm anlarını not eden beşir fuat ve viyana sefiriyken ağzına havagazı hortumunu sokarak intihar eden şair sadullah paşa en bilinen örnekler. sadullah paşa'nın intiharını abdülhamit baskısına bağlayanlar da var, elçilikte âşık olduğu anna schumann'ın gayrı meşru bir çocuk doğurmasına da.

ziya gökalp de kafasına bir kurşun sıkmış ama ölmemişti.

ülkesindeki kötü gidişe dayanamadığı için paris'te intihar eden iranlı yazar sadık hidayet, doğu edebiyatında intihar denilince akla gelen ilk isim.

bizimki gibi ülkelerde entelektüel intiharlarına pek fazla rastlanmamasına karşın öldürülen, hapsedilen, zulüm gören şair-yazar sayısı çok kabarık. belki de bu yüzden intihar etmeye fırsat bulamamışlardır. çünkü onların bu işi gören, yaratıcı insanları yavaş veya hızlı ölümlere iten devletleri ve toplumları vardır.

1.08.2017

intihar

charles bukowski

intihara meyilliydim. zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum. kalabalığa ve özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. hava gazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum. ama başka bir sorunum vardı. sabahları yataktan çıkamıyordum. nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. herkese, "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." diyordum. deli olduğumu düşünüyorlardı. çocuk oyunları. ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar -hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

evet, nefret ediyordum sabahları yataktan çıkmaktan. hayata yeniden başlamak demekti. bütün geceyi yatakta geçirince insan kolay kolay vazgeçemeyeceği bir mahremiyet geliştiriyordu yatağı ile.

ben hep yalnız biri olmuşumdur. bağışlayın, kafadan biraz kontağım galiba; ama arada sırada ayaküstü yapılan bir düzüşmeyi saymazsak, dünyadaki bütün insanlar yok olsa umurumda olmaz. evet, hoş değil, biliyorum. ama bir sümüklü böcek kadar hoşnut olurdum. beni mutsuz eden insanlardı sonuç olarak.

10.07.2017

veda

paul lafargue

bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum. yıllardır, 70 yaşımı aşmamaya söz verdim kendime. yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım: deri altına siyanür enjekte etmek. 45 yıldan beri kendimi adadığım davanın yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum. (26 kasım 1911)

10.04.2017

intihar

zülfü livaneli

yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?

kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.

mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.

stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.

eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.

ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.

rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.

ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.

11.11.2016

intihar

charles bukowski

intihara meyilliydim, zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa ve özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. hava gazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum.

ama başka bir sorunum vardı. sabahları yataktan çıkamıyordum. nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. herkese, "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." diyordum. deli olduğumu düşünüyorlardı. çocuk oyunları.. ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar. hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

evet, nefret ediyordum sabahları yataktan çıkmaktan. hayata yeniden başlamak demekti. bütün geceyi yatakta geçirince insan kolay kolay vazgeçemeyeceği bir mahremiyet geliştiriyordu yatağı ile. ben hep yalnız biri olmuşumdur. bağışlayın, kafadan biraz kontağım galiba; ama arada sırada ayaküstü yapılan bir düzüşmeyi saymazsak dünyadaki bütün insanlar yok olsa umrumda olmaz. evet, hoş değil, biliyorum. ama bir sümüklü böcek kadar hoşnut olurdum. beni mutsuz eden insanlardı sonuç olarak.

çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. olmamalı oysa. ben ölümü sol cebimde taşırım.

korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır. insanlar hayatlarına saygı duymuyorlar, işiyorlar üstüne, sıçıyorlar. geri zekalılar. tek düşündükleri düzüşmek, sinema, para ve düzüşmek. hiç düşünmeden yutuverirler tanrı'yı, hiç düşünmeden yutuverirler vatan'ı.

çok geçmeden düşünme yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine izin verirler. pamuk beyinliler. görünümleri çirkin, konuşma biçimleri çirkin, yürüyüşleri çirkin. yüzyılların olağanüstü bestelerini çalın onlara, duymazlar. çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır. ölecek bir şey kalmamıştır geriye.

ölümün tahammül edemediği bir şey varsa yüzüne gülünmesidir.

gitmesini bilmek lazım. depomuzdaki yakıttır ölüm. devam edebilmek için ihtiyacımız var. hepimize lazım. bana lazım. size lazım. zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz.

kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. giysilerde, hayır. ayakkabılar. ya da şapka. ya da eldiven. yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. yapmayın.

31.07.2016

intihar

emil cioran

bir otel odasında yirmi beş yıl yaşadım. bunun bir faydası var: hiçbir yere ve hiçbir şeye bağlı değilsin, gelip geçici bir yaşamın öncülüğünü yapıyorsun. her zaman ayrılık noktasındaymış gibi hissedip geçici bir gerçeklik algısıyla yaşıyorsun. beni kurtaran şey intihar fikriydi. intihar fikri olmasaydı kendimi çoktan öldürmüş olurdum. yaşamaya devam etmemi sağlayan şey, her zaman önümde böyle bir seçeneğin olduğunu bilmekti. sahiden de bu düşünce olmasaydı bu hayata, bir yere veya bir şeye saplanmış olma duygusuna asla katlanamazdım. benim için intihar fikri, her zaman özgürlük fikrine dayalıydı. bir gorilin gözündeki perişanlık. bir cenaze hayvanı. işte o bakışın soyundan geliyorum ben.