jerzy kosinski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jerzy kosinski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.11.2017

intihar

zülfü livaneli

amerikalı şair sylvia plath ise bir sabah çocukları henüz uyurken, başını gaz fırınının içine sokarak intihar etti. bu ölüm, yıllar sonra onun üstüne tez yazan şair nilgün marmara'nın da 29 yaşında intihar etmesinde rol oynadı.

fransız yazar gerard de nerval de ruhsal hastalıklarla boğuşmuş, birkaç kez sanatoryuma yatırılmıştı. tedavisi pek bir sonuç vermemiş olmalı ki nerval de kendini asarak hayatını sonlandırmayı seçen yazarlar kervanına katıldı.

avcılığıyla ünlü ernest hemingway'in son avı kendisi oldu. çiftesini ağzına sokarak tetiğe bastı. yaşlılığı kabul etmek istemediği, ölümü bir erkek yiğitliğiyle karşılamak istediği söylendi. ama hemingway'in ailesinde de intihar eğilimi vardı. babası, iki kardeşi ve bir torunu intihar etti.

romancı jerzy kosinski, çocukluğunun polonyasında savaşın büyük acılarını yaşamıştı ve ruhunda açılan yaralar hiçbir zaman kapanmadı. bir banyo küvetinde kendisini plastik bir torbayla boğmadan önce "her zamankinden biraz daha uzun sürecek bir uykuya dalıyorum" diye yazmıştı.

italya'da antifaşist hareketin önemli ismi ve bu dilin en büyük yazarlarından cesare pavese, depresyon ve aşk acısı yüzünden intihar edenler arasında.

yasunari kawabata, walter benjamin, jack london derken liste uzayıp gidebilir.

orta doğu ve türk edebiyatında, 1887 yılında damarlarını kesen ve kendi kanıyla ölüm anlarını not eden beşir fuat ve viyana sefiriyken ağzına havagazı hortumunu sokarak intihar eden şair sadullah paşa en bilinen örnekler. sadullah paşa'nın intiharını abdülhamit baskısına bağlayanlar da var, elçilikte âşık olduğu anna schumann'ın gayrı meşru bir çocuk doğurmasına da.

ziya gökalp de kafasına bir kurşun sıkmış ama ölmemişti.

ülkesindeki kötü gidişe dayanamadığı için paris'te intihar eden iranlı yazar sadık hidayet, doğu edebiyatında intihar denilince akla gelen ilk isim.

bizimki gibi ülkelerde entelektüel intiharlarına pek fazla rastlanmamasına karşın öldürülen, hapsedilen, zulüm gören şair-yazar sayısı çok kabarık. belki de bu yüzden intihar etmeye fırsat bulamamışlardır. çünkü onların bu işi gören, yaratıcı insanları yavaş veya hızlı ölümlere iten devletleri ve toplumları vardır.

28.07.2014

ihtiras oyunu

jerzy kosinski

fabian karavanına girmek üzereyken orta yaşlı bir adam, çevik hareketlerle kendisine yaklaştı, elini havaya kaldırarak selam verdi. kıvrak, sırım gibi bir ispanyol'du. kenarları mübalağalı derecede dik iri şapkası "interstate wildlife cruiser" yazısını okuyan arzulu ve dikkatli gözlerinin üzerinde taç gibi duruyordu.

"hey, doğa adamı" diye fütursuzca bağırdı. "çiftlik işçisine gereksinimin var mı? uşağa, sütnineye, aslanlara et vermeye, herhangi birine, herhangi bir şeye?"

"gereksinimim varsa ne olacak?" diye karşılık verdi fabian. "aslanlara et olarak seni mi vereceğiz?"

elini uzattı adam. "benim adım rubens batista. bir zamanlar kübalı, santiago'luydum, şimdi özgürlükçü amerikalıyım. birlikte çalıştığım kişiler beni latin hustle diye çağırır."

fabian uzatılan eli tuttu. parmakları cafcaflı yüzüklerle doluydu.

"nerede kalıyor bu insanlar? satış işi nerede yapılıyor?"

"birkaç mil ötede. her gemi gelişinde başka yerde. florida üzerinden balıkçı tekneleriyle geliyorlar. ayda iki üç kez, deniz elverişli olduğu zaman."

"gidelim" dedi fabian.

latin hustle'ı izleyen fabian, çok geçmeden süprüntülerle dolu bir bölgeye saptı. pencereleri parçalanmış kırık dökük evler yolların kıyılarına dizilmişti. önlerinde, kaportaları pas tutmuş arabalar alacalı bulacalı duruyordu.

latin hustle, fabian'a, sıvaları dökük eski bir apartmanın harap kapısı önünde durmasını işaret etti. avlunun girişi, leş gibi kokan süprüntülerle ve örselenmiş boş konserve kutularıyla çepeçevre kuşatılmıştı.

fabian avlunun sevimsiz ışığında belki yüz kişilik bir insan sürüsüyle karşılaştı. çoğu kara deriliydi; erkekler küme küme oturmuş sigara içiyordu. kadınların bazıları bebeklere bakıyordu. çocuklar suskundu, cansızca oynuyorlardı. sıkıcı bir hava vardı, insanların üzerinden dökülen giysiler soluktu, yamalıydı.

karavanın görünmesiyle bir kıpırdanma oldu. gri, temiz ve ciddi giysiler giymiş beyaz bir adam fabian'ı selamladı. latin hustle'ın takdim etmesine fırsat vermeden, kendisinin patronlardan biri olduğunu açıkça belirtti.

"ismim coolidge" diye lafa başladı, fabian'ı ve karavanı süzerek. "hayatımda gördüğüm tekerlekli en büyük model. bahse girerim bunu çalıştırmak için esaslı bir beygir gücü gereklidir."

sürüyü yararak fabian'a yol açarken, birkaç müşteriye haitilileri soğuk bir tavırla övdü.

"yasa ne diyor bütün bu işlere?" diye sordu fabian.

"ne dediniz?" diyerek baktı coolidge.

"insan satmak yasalara aykırı değil mi?" dedi fabian.

"kimsenin insan sattığı yok." diyerek vurguladı coolidge, bilgiçlik taslayarak. "olanakları satıyoruz biz; işe ya da adama gereksinimi olanlara."

"biz onların yiyecek, barınak ve iş bulmalarına yardımcı oluyoruz" diyerek devam etti coolidge. "önünde sonunda birilerinin onlara yardım etmesi gerek."

fabian adamın gözlerinin içine baktı. "bu yardımın fiyatı ne kadar?"

"eğer tek bir adam alırsanız, diyelim bir çiftten daha pahalıya gelir. tüm bir aileyi alırsanız, özellikle küçük çocuklarla birlikte, sizin için harika bir pazarlık olur."

"hiç genç kadın yok" dedi fabian gelişigüzel.

"genç bir kadınla ilgilenir miydin?" diye sordu latin hustle kayıtsızca.

"hangi erkek ilgilenmez ki?" dedi fabian.

"ne kadar genç olmalı?"

caddeye çıktılar. peşinde çocuklarıyla zenci bir kadın geçti yanlarından; bir oğlan ve biraz yetişkince bir kızla. latin hustle, fabian'ın kıza baktığını fark etti. "tatlı bir kız çocuğu" dedi.

"çocuk değil, genç bir hanım demek daha doğru" diye karşı çıktı fabian.

"ne demek istediğini anlıyorum." düşünceli bir havaya girdi latin hustle. "böyle birine babalık etmek ister miydin?"

fabian güldü. "babalık etmek mi? biraz geç değil mi? kızın zaten bir babası var."

"ya yoksa? onun babalığı olmak ister miydin?"

"diyelim ki onu evlat edinmekte bir sakınca görmedim" dedi fabian ihtiyatla, "ne olacak?"

"evlatlık çocuk verilen bir yere götürebilirim seni."

"ne derece yasal bu?" diye sordu fabian.

"soluk alıp vermek kadar yasal." dedi latin hustle. "bu çocuklar yetim. terk edilmiş. kendilerine bakamayacak ya da bakmak istemeyen ana babalar tarafından sokağa atılmışlar."

"senin bu işle ilgin ne?"

"her zamanki gibi ufak bir komisyon. hepsi bu."

"gidelim" dedi fabian birdenbire.

"buyurun" diye karşılık verdi latin hustle.

kalabalık kent caddelerine çıktılar yeniden. karavanın kendisini izleyebilmesi için yavaş yol alıyordu latin hustle. yayvan bir binanın önünde durmasını işaret etti fabian'a. görünüşü iç açıcı değildi ama bir zamanlar resmi bir yapı olduğunu belirten bir havaya sahipti. en üst kata çıktılar. geniş bir bekleme odasında buldu kendini fabian. içerde dört adam daha vardı. latin hustle, kontrplak duvarlarla odadan ayrılmış iki bölmeden birine dalıp gözden kayboldu.

hiç kimsenin bozmadığı bir sessizlik sürüyordu. latin hustle yeniden göründü ve kendisini izlemesi için fabian'a işaret etti.

bölmedeki masada kısa boylu, dazlak ve gözlüklü bir adam oturuyordu. ayağa kalktı ve fabian'a kendisini avukat olarak tanıttı. latince ve ispanyolca yazılmış ve özenle çerçevelenmiş diplomaları işaret etti.

fabian adamın karşısına oturdu, latin hustle masanın yanına bir iskemle çekti.

avukat, fabian'ın gözlerinin içine baktı, nazik bir gülümsemeyle resmiyeti yumuşattı.

"rubens, kasaba dışında bir haranız olduğunu söyledi bana."

"öyle" dedi fabian.

"ve atlarınızın bir kısmını yanınıza alıp özel olarak imal edilmiş bir arabayla dolaşıyorsunuz."

"doğru."

avukat masanın üzerinden eğildi. gülümsemesi arttı. "öyleyse birtakım olanaklara sahip bir insansınız siz."

fabian başını salladı.

"mükemmel" dedi avukat, tatmin olmuş bir halde. "olanaklara sahip bir insan olarak, rubens sizin pazarlıkta.." sözcüğü düzeltmek için durdu. "rubens sizin bir çocuğu evlat edinebileceğinizi söyledi; kimsesiz bir çocuğu."

"kimsesiz bir kız çocuğunu" diye atıldı latin hustle.

avukat ters ters baktı, sonra bir kurşun kalemle bir tabaka kağıt aldı. fabian'a döndü.

"ne yaşta bir çocuk isterdiniz?" kalemini havada salladı. "evlat edinmek için" diye ekledi anlamlı bir şekilde.

fabian duraksadı.

"okul çağında. genç bir hanım" dedi latin hustle.

avukat not aldı. "çocuğu okula göndermeyi mi yoksa evde yetiştirmeyi mi yeğlerdiniz?"

"evde yetiştirmeyi." latin hustle sırıttı.

"okula göndermeyi yeğlerim" dedi fabian.

avukat, söyleyeceği şeyi vurgulamak ister gibi gözlüklerini çıkartıp önüne koydu.

"sizinle açık konuşayım." dedi resmi bir tavırla. "özgün üvey baba mı olmak istersiniz.. yoksa bir dizi üvey babadan biri mi?"

"anlayamadım" dedi fabian.

"özgün üvey baba, çocuğu ilk kez evlatlık edinen kişidir." diyerek açıkladı avukat.

"tıpkı ilk günah gibi" diyerek söze karıştı latin hustle.

avukat ona aldırmadı. "öbür türlüsünde ise bir başka babanın yerini alırsınız."

sözlerinin karşısındakince hazmedilmesi için bekledi avukat. "sizin arzu ettiğiniz yaştaki genç hanımların çoğu zaten evlat edinilmiştir; geçmişlerinde birkaç üvey babaları vardır." kalemini masaya vurdu. "evli ya da bekar bazı beyefendiler, çocukları olsun olmasın, evlat edindikleri çocuğu ancak belli bir süre için tutarlar; diyelim iki ya da üç yıl. kız büyüyünce, yani artık çocuk sayılamayacak yaşa gelince.. ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur."

fabian adamın ilk kez yılışıkça sırıttığına dikkat etti. "o zaman genç hanım evlat edinileceği yeni bir evi gereksinir. son üvey babası ise evde bakabileceği yaşta başka bir çocuk, başka bir kız arar. ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?" yılışık bakışları şehvetli bir hal aldı.

"sanırım ne demek istediğinizi anlıyorum" dedi fabian.

"tabii ki beyaz kızlar için büyük bir talep var." dedi avukat. yeniden resmi tutumunu takındı. "ilk kez evlat edinilecek bir kız bulmak genellikle daha pahalıya gelir." diye ekledi.

"henüz genç bir hanım değilken" diye kendi kendine mırıldandı latin hustle.

"ama birkaç kez evlat edinilmişse babalar daha hoşgörülü oluyor ve kız ucuza alınabiliyor." diyerek garanti verdi avukat.

"ortalama birini evlat edinmenin fiyatı ne kadar?" diye sordu fabian.

"çocuğa bağlı bir şey bu tabii; rengine, geçmişine, vesaire" dedi avukat, düşünceli bir halde birtakım hesaplar yaparak.

"vesaireler fiyata eklenir" dedi latin hustle.

"ama şunu söylemeliyim ki, küçük bir kız, arzularınızı, zevk için bindiğiniz bir kısraktan daha ucuz bir fiyata yerine getirebilir." diyerek tamamladı avukat.

avukat pazarlıkta uyuşmuşçasına, fabian'ın önüne kız ve oğlan fotoğraflarıyla dolu bir albüm koydu. "hepsi burada" dedi. "ne yazık ki bazı fotoğrafların kalitesi düşük."

"neyse ki kızların değil." latin hustle gözünü kırptı.

"evlat edinmek için çok fazla belge hazırlamak gerekiyor mu?" diye sordu fabian.

avukat elini salladı. "gerekiyor; ama dediğim gibi, iş yaptığımız adamlar çoğunlukla açık fikirli kişiler, bizim dostlarımız."

"kız bekleneni vermezse ne olacak?" diye sordu fabian.

"kızı yeniden evlatlık verebiliriz" dedi avukat. "siz de bir başka çocuğu evlatlık edinmek isteyebilirsiniz; daha büyük ya da daha küçük bir çocuğu."

"gerçek bir profesyonel baba." latin hustle'ın sesindeki neşeyi duymak olanaklıydı.

avukat ayağa kalktı, işi sona ermişti. "lütfen bu konuda rahatça düşünün." ağır albümü müşterisine teslim etti. latin hustle, fabian'ı törenle odadan çıkardı, bekleme odasındaki bir kanepeye yerleştirdi, sonra yeniden kontrplak duvarlardan birinin ardında kayboldu. odada üç adam kalmıştı. fabian albümün kalan sayfalarını çevirirken hiçbiri ilgi göstermedi, kitabın yabancısı değillerdi.

fotoğrafların çoğu ya polaroid kameralarla ya da parklarda ve otobüs duraklarında rastlanan türden otomatik makinelerle çekilmişti. bazı resimlerdeki birtakım işaretler, bunların aile albümlerinden ya da çocuk sömürüsünü açık seçik sergileyen gazete ve magazinlerden kesilip alınmış olduğunu gösteriyordu. her fotoğrafta, okul çağındaki bir kız ya da oğlan görünüyordu. bazıları saf bir çekicilikle gülümsüyordu, bazıları boş boş bakıyordu, diğerleri ise ürkmüş ya da kuşku içindeymiş gibi suratlarını asmıştı.

fabian'ın gözleri, 14 yaşında görünen bir kızın fotoğrafına takıldı. zayıf, bakışları etkileyici, dudakları dolgun bir kızdı bu. uzun ve parlak siyah saçları, omuzlarına dökülmüştü. üzerindeki bol giysisi, bir keşiş cüppesi gibi, bir oğlanınkini andıran beline dolanmıştı. kollarının birinden bir havlu sarkıyordu.

fabian, bir an için, bu fotoğrafın altındaki numarayı ve harfleri yazmak arzusunu duydu; neredeyse babalık serüvenine giden yola koyulacaktı.

ama o anda, bu işin üstesinden gelebilecek denli enerjisi olmadığını kabullendi. sayfayı elinde şöyle bir tarttıktan sonra, isteksizce çevirdi. kızın fotoğrafı, daha önceki sayfaların arasında kaybolup gitti.

22.03.2012

uçuş korkusu

erica jong

rüyada görülen at babanın simgesidir. fırın da anne simgesi. rüyada görülen bok yığını da psikanalistin ta kendisidir aslında. bunun adına da transferans denir.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

zeka bölümünüz ister 70 olsun, ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi, sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabi- bol para düşleri içinde yaşarlar.

freud'a bakılırsa, kadın için en önemli olan şey, erkeğin cinsel organının gücüyle boyutlarıdır. büyüklük önemlidir onun kanısına göre. erkeklerin bu hastalıklı saplantısını kadınlara mal etmiştir nedense.

 avusturyalı kancık hala söyleniyordu: 
- çok üzgünüm; fakat ne yazık ki basını içeri almama izin vermiyorlar.
- yani, siz de emir kulusunuz.
- elbette, bana söyleneni yerine getirmek zorundayım.
- yaa, eichmann da öyle demişti.
- ne dediniz?

birini kandırmak için konuşmaya başladım mı uydurduğum martavallara önce kendim inanırım. sadece kendim inanırım desem de olacak galiba. dolandırıcılık etmeye kalksam hapı yuttum.

mantık, aşk geçip gittikten sonra çalışır.

herkesin düşleri vardır. normal insanlar, düşlerin düş olduğunu bilir. yalnız psikopatlar düşleri gerçekleştirmeye kalkışır.

cinsellik insanın kafasında olan bir şeydir. nabız sayısıyla, salgı bezlerinin çalışmasıyla ilgisi yoktur. o yüzden de cinsiyet konusunda bilgi veren bütün kitapçıklar para tuzağından başka bir şey değildir. insana kafasıyla değil, sadece kalçasıyla sevişmeyi öğretebilir.

dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzunun hayaletlerle seviştiğine kalıbımı basarım.

bir gün çocuk yapacak olursam hiç değilse birden fazla doğurmamak akıllılığını göstereceğim. tek çocuğun mutsuz çocuk olduğunu söyleyenler sadece psikologlardır. küçükken bütün istediğim kardeşlerim olmamasıydı.

insanın kendisini üstün görmesi aşağılığının, olağanüstü görmesi en sıradan bir yaratık olduğunun belirtisidir bence.

çıplak grek heykellerine incir yaprağından örtü örten kraliçe viktorya çağı..

insanların çoğu kahramanlık peşinde değildir. dürüstlüğe de pek aldırış etmezler. bunun doğru bir tutum, övünülecek bir tutum olduğunu ileri sürmüyorum. ben de insanların çoğunluğuna benzerim diyorum, o kadar.

üstün insanlar evlilik konusunda, kocaya sadık kalmak konusunda böyle uzun boylu kafa yormaz diye düşündüm. yapılacak iş gönlünün dilediğince yaşamak ve bundan ötürü pişmanlık, suçluluk duygularına kapılmaktan kaçınmaktır. benim suçluluk duygularım adi bir kentsoylu olduğumu gösterir sadece. düşün, taşın, evir çevir, sonunda da sıradan bir insan olduğun kanısına var!

dans etmek sevişmek gibidir. dışarıdan bakan nasıl bulur diye düşünmeyeceksin; içinden geleni yap.

ah, siz erkekler. fareden farkınız yok. bir delik gördünüz mü hemen dalarsınız.

jerzy kosinski: belleğimizde kalan izlenimler kesin gerçekler değildir. herkes hatırladıklarını küçük, bilinçsiz yalanlar, kişiye özgü senaryolarla süsler. yaşantımız bunlarla açıklık kazanır, bunlarla belirlenir. hatırlanan olay, artık kesin bir gerçek değil, belli duygulara uydurulmuş bir yapıdır. ve bu yapılar olmasa, yaşantının aşırı kişiselliğinden ötürü, ne sanatçı eser verebilir, ne halk o eserden anlam çıkarabilir.

sessizlik, öldürücü aletlerin en korkuncudur bence. insanı yerin dibine batırır, suçluluğunun derinliklerine iter boyuna. kafasının içinde, "sen suçlusun" diye bağıran sesleri büsbütün güçlendirir.

ölüm birçok şeyin başlangıcı olabilir bazen.

yazarken büyük bir zeka gösterenler konuşurken geri zekalı oluveriyordu. karamsar şiirlerle ün yapan ozanlar sıcakkanlı, güler yüzlü kimselerdi çokluk. eserlerinde en büyük inceliği gösteren yazarlar kaba saba insanlardı. yazılarında insancıl ve açıkyürekli görünenler de kıskanç ve pinti..

alexandre dumas: evlilik boyunduruğu öyle ağırdır ki en az iki -bazen de üç- kişi gerekir bu yükü taşımak için.

insan kurallara böylesine sıkı sıkıya bağlı kalırsa her düşünce sistemi bir deli gömleği haline gelir. sistemleşmeye inanmıyorum ben. insani olan her şey kusurlu, her şey gülünçtür son hesaplaşmada. neye inanıyorum peki? gülebilmek gerektiğine. düşünce sistemleriyle de, insanlarla da, hatta insanın kendisiyle bile alay edebilmesi gerektiğine inanıyorum. yaşamımızı çok yanlı görmek istiyorum: değişken, gülünç, acıklı, bazen de inanılmaz bir güzellikte. meyveli kek gibi olmalı insanın yaşantısı: içinde tatlı üzümler de bulunmalı, çürük fındıklar da. istekle yenmeli. üzümlerin arasında mide bozucu fındıklar bulunduğu bilinse bile oburca yenmeli.

her şeyden suçluluk duyuyorum. kadına suçluluk duygusu aşılayabildiğin sürece dayak atmanın hiç gereği yoktur. kadın erkek savaşının ilk kuralıdır bu bence. her kadın kendisinin baş düşmanıdır. en iyi işkence aracı da suçluluk duygusu.

insan istese de, istemese de, hep çocukluğunu yineler.

herhangi bir dahinin doğduğu, öldüğü, yaşadığı, çalıştığı, yiyip içip çiftleştiği herhangi bir yer kutsaldır benim için. delphi ya da parthenon tapınağı kadar kutsal. hatta daha da kutsal. çünkü günlük yaşamda karşılaştığımız mucizeler tapınaklarda görülenlerden çok daha ilginçtir. beethoven'ın külüstür bir evde yaşarken ölmez eserler verebilmesi.. gerçek mucize odur bence. beethoven'ın her gün kullandığı pespaye eşyalara hayranlıkla bakmıştım. ne kadar pespaye olursa benim için o kadar iyiydi: kararmış bir tuzluk, ucuza alınmış bir saat, yıpranmış bir hesap defteri. günlük yaşamında böylesine sıradan bir insan olması içimi rahatlatmış, bana umut vermişti.

buluğ çağını, halil cibran'la hermann hesse'yi arkada bıraktıktan sonra tutarlılık peşinde koşmak gereksizdir. ne yazık ki çoğumuz bunu anlayamadık. yaşamımızdaki tutarsızlıkları gideremediğimiz için bütün düzenimizi altüst etmeye kalkışırız bazen.

dahilerin çoğu insanları iyi yargılayamazlar zaten. rüyaların simgelerini açıklayabilen freud her dolandırıcıya yem olabilirmiş. psikanaliz kavramını ortaya atar, sonra da kendisini en kolayca kazıklayacak insanlara güvenirmiş. çenesini tutmasını da bilmezmiş üstelik. kendisine, kimseye açıklanmaması şartıyla anlatılan şeyleri, başkalarına söylermiş çok zaman.

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma.

insan ruhu çekilen acılardan oluşmuştur.
acısı dinerse ruh ölür.

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

henry miller: hiç kimse gerçekleri dosdoğru açıklayamaz. kendi özgeçmişini yazan insan bile arada bir yalana sapar.

yaşamın belli bir düzeni, belli bir kurgusu yoktur. kelimelerle anlatılamaz her şey. dilin kendine özgü bir düzeni olduğundan, anlattıklarınız ister istemez o düzene uyar. oysa yaşam düzensizdir. ve kelimelerle anlatabileceğinizden çok daha ilginç. bu düzensizliğe, bu anarşiye saygı duyan yazarlar bile, olayları kağıda döktükleri zaman, her şeyi olduğundan daha düzenli bir biçimde anlatmış, gerçekleri tam yansıtamamışlardır. insanları da tam olarak betimleyemeyiz. çünkü yaşayan insan kitap kişisinden çok daha ilginçtir.

bütün olağanüstü insanlara deli damgası vurulmuştur. isa yeniden dünyaya gelecek olsa tımarhaneyi boylaması işten bile değildir.

bütün doğal afetler insana rahatlık verir sonunda. güçsüzlüğümüzü anlarız. ve ne tuhaftır ki güçsüzlüğün bilincine varmak yatıştırıcı bir etki yapar insanda.

insanlar ikiye ayrılır: düzenbazlar ve ahlaksızlar.

kısa bir süre sonra pia'dan ayrıldım. ben beyrut'a, randy'yi görmeye gittim. o ispanya'ya geçti. diyaframı olmadığından bütün yaz sapık ilişkilerle yetinmek zorunda kalmış. insana gülünç gelebilir; ama bu durumdan hiç de utanç duymamış. ne de olsa 1950 yılalrında yetişmiş, kızlığımızı bozdurmadan sevişmeye çoktan alışmıştık biz.

genç kızlık yıllarını, aynanın karşısına geçip geriye doğru eğilmeye, cinsel organını incelemeye çalışarak geçirir insan. birtakım kıvırcık tüylerle morumsu etlerden başka bir şey de göremez. en önemli bölgeler gözden uzaktır. keşfedilmemiş bir kanal, bir yeralrı mağarası.

lasciate ogni speranza: dante'nin ilahi komedisinde, cehennemin kapısında yazılı olan söz: giren, umudu kesmelidir. [ey bu kapıdan girenler! bırakınız her türlü ümidi.]

sallanan uçaklarda ateist kalmaz.

doğu'yla batı burada birleşmiş denebilir. ne var ki bu birleşmeden doğan şey kusursuz bir ortak yapım değil; sadece bir yozlaşma, bir çöküntü.

aşkım, çiçek açan bir buğday başağıdır
gözleri, iki sarı topaz gibi parıldar uzakta

beyrut'ta trafik kuralı yoktur, küfür vardır.

varoluşçuluğun aksayan yanını buldum. insan ne yaparsa yapsın geleceği düşünmeden edemiyor. her hareketimiz belli sonuçlar doğuruyor.

aşk istiyorsun, yakınlık istiyorsun, duyarlıklı insanlar istiyorsun, yaşamda yoğunluk istiyorsun.. sonunda nerede karar kılıyorsun? acı çekmekte! neyse ki acıların yoğun hiç değilse.. hasta, hastalığını seviyor. iyileşmek istemiyor aslında.

annemin evine dönsem çok ağır bir duygusal ücret ödemem gerekir. üstelik kardeşlerim de günahlarımın cezasını çektiğimi söyleyeceklerdir. arkadaşlarım, bana acır görünüp, gizliden gizliye alay edeceklerdir arkamdan: isadora'nın da burnu sürtüldü iyice!

yaşantı uzun bir hastalığa dönmüşse eğer, tek kurtuluş yolu ölümdür.

her şeyi aynı ilgisizlikle karşılarsan hiçbir şeyin anlamı kalmaz. seninki varoluşçuluk değil duygusuzluk.

edna o'brien: oy hakkını elde etmekte ne çıkar, diye düşünmüştüm. kadınların basbayağı silahlanması gerekir.

kendimi aldatmanın yararı yok. ben varoluşçuluktan falan anlamıyorum. olayları kağıt üstüne dökmedikçe yaşantımın gerçek olduğuna bile inanamam.

yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.

süperego denen nesne alkolde erir.

tek gerçek varoluşçu üzüm suyudur.

kimsenin çocuğu değilim artık. özgür bir kadınım. zincirlerimi kopardım. özgürlüğün böylesine korkunç olabileceğini hiç bilmezdim. derin bir uçurumdan aşağı düşen, yere varmadan uçmayı öğrenebileceğini uman bir insana benzettim kendimi.

mağara adamı çağında, erkeğin, bütün ömrünü avlanmak ve dövüşmekle, kadının da gebe kalmak, doğururken ölmek korkusuyla geçirdiği zamanlarda karıyı saçından sürüyüp götürmek gerekirmiş. erkek, yüzyıllarca kadının isteksizliğinden, soğukluğundan yakınmış, coşkulu kadın ararmış hep. atak kadın ararmış. eh, son yıllarda kadının ataklığı, coşkunluğu epey arttı. sonuç? gözükara kadının karşısında erkek pörsüyüp kaldı. onulmaz bir dert bu.

benim tutkumun büyüklüğü onunkini yok etti. ben üstüne düştükçe o kaçtı. her şey bu kadar basit mi peki? annemin yıllarca önce söylediğine mi geleceğiz? "erkekler kolay elde edilen kadınlara değer vermezler." deyip çıkacak mıyız işin içinden? gerçekten de bana en çok bağlanan erkekler en az önemsediklerimdi. peki ama, bunun ne tadı var? eros'la philos, kısa bir süre için de olsa, bir araya gelemezler mi hiç? bu istek ve ilgisizlik, yarar ve zarar çarkını durdurmanın yolu yok mu?

ağlamanın, belki de bebeklikten kalan, tuhaf bir özelliği var. yakınlarda bizi dinleyen (ya da dinleyeceğini umduğumuz) biri bulunmazsa, şöyle rahatça, höyküre höyküre ağlamak kolay değildir. tam bir umutsuzlukla gözyaşı dökmek, kendini kapıp koyvermek elden gelmez. gözyaşı selinde boğulacağımızdan, kimsenin gelip bizi kurtaramayacağından korkarız belki. belki de konuşma gibi, ağlamak da bir haberleşme aracıdır; dinleyici bulunmazsa anlamı kalmaz.

insanın kendi düşüncelerinden kurtulmasının hiç yolu yok mudur?

yirmi yaşında olsam isterdim. otuza gelince ülkü uğruna ölmeye yanaşmıyor insan. şiir uğruna ölmek de biraz saçma olur sanırım. genç yaşta can verdiği için keats'e hayrandım eskiden. şimdiyse ileri yaşta ölmenin daha büyük bir yiğitlik olduğunu düşünüyorum.

ilk adım yalnızlığa alışmaktır.

evrendeki tek büyük gerçek acı çekmektir.

kendi hayal gücümün çarmıhına gerilmişim. hayal gücüm, insanlığın geçmişi kadar korkulu.

keşke scarlett o'hara gibi sorunlarımın çözümlenmesini hep bir sonraki güne erteleyebilsem ben de.

doris lessing: bence, güç olan, zararlı olan, insanın istediğini elde edememesi değildir. isteklerini yerine getiremeyen insan belki acı çeker; ama eline geçenle yetinen zehirlenir. ikinci kaliteyi birinci kalite gibi görmektir en kötüsü. sevgi ararken yalnızlığı yeğ tutar gibi daha iyisini yapabileceğini bildiğin halde ortaya koyduğun eseri beğenir gibi görünmek.

bana eziyet edilse bile dayanmaya çalışır, insanlarla aramdaki bağı koparmaya yanaşmazdım çok zaman. herkese son bir fırsat tanımak isterdim. belki de korkaklıktan ileri geliyordu böyle davranmam. ilişkiye son vereceğime oturup kağıda döküyordum öfkemi.

büyük acı ve büyük haz anlarında, gövde sınırlarının yok olduğunu okumuştum psikolojik bir yazıda. o duyguyu iyi bilirim ben, panipe kapıldığım gecelerin belirgin bir özelliğidir. bacağım kırıldığı zaman da gövdemin sınırları silinip gitmişti. garip bir çelişki aslında: çok büyük haz ya da çok büyük acı duyan insan, bedeninden kopup gittiği izlenimine kapılıyor.

bir bakıma her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır.

ikinci bir açıklaması da vardı bu gebelik korkusunun: kadın, ilkel kavimlerde olduğu gibi, gövdesindeki bütün delikleri bir tutarmış. yediklerinin, bağırsaklarında çoğalacağını, bedeninin ürün vereceğini sanırmış bilinçaltında.

bayan x. haftalardır 600 kalorilik bir rejim uyguladığı halde bir türlü zayıflayamıyormuş. doktoru, kadının kaçamak yaptığını düşünerek, yediği her şeyi bir yana not etmesini istemiş. bakmışlar ki kadın verilen rejime aykırı düşecek bir şey yemiyor. "her lokmanızı, içtiğiniz her yudumu burada belirttiğinizden emin misiniz?" demiş doktor. "yudum mu?" diye sormuş kadın. "elbette" demiş doktor sertçe. zavallı hasta şaşıp kalmış: "ay, onun da kalorisi mi varmış?"

insan kendi ruhuna sahip olmak istediğinden ötürü özür dilemek gereğini duymamalıdır. herkes kendine sadık kalmalıdır. kişiliğimizden başka neyimiz var bu dünyada? her şey bitip tükendiği anda kişiliğiyle baş başa kalır insan.

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

bir umutsuzluk anında kolayca kendini öldürebilir insan. acınacak kurban rolünü benimsemek kolaydır. güç olan sabretmeyi bilmektir. yaşama göğüs germek. eli kolu bağlı oturmak.

d.h. lawrence: kadınların en büyük yanlışı, kendilerini erkeğin gözüyle görmeleri, o görüntüye uyma çabasını sürdürmeleridir.

başka yazarların acı çekmesi ya avangard ya epik ya kozmik bir konudur. ben acı çekerken sadece komik oluyorum.

insan güç durumda kalınca her şeye uymayı öğrenir.

ne gülünç durumlara düşürür gövdemiz bizi!

sokağa varınca "şükür ki hava açık" diye düşündüm. eski putperestlerden olduğumdan bu küçük nimetler için tanrılara teşekkür etmek gerektiğini bilirim.

oturup bir sütlü kahveyle çörek söyledim. saat bire geliyordu. bir dinginlik, bir rahatlık çökmüştü üstüme. mutluluğumuz ne kadar küçük şeylere bağlıdır aslında: öğle tatili yapmayan bir eczane, çalınmayan bir bavul, bir fincan sütlü kahve. yaşamın tadına vardığımı sezdim birden.kahvenin enfes tadı, yüzüme vuran güneş, gözlenmeyi, beğenilmeyi umarcasına köşelerde dikilip duran insanlar. her şey kusursuz.

kimse kimseyi bütünleyemez. insan kendini bütünleyebilir ancak. onu yapacak gücü yoksa, sevgi arama çabasıyla kendini tüketir. tükenişin de aşk olduğuna inanmaya çalışır sonunda.

ne yazık ki her zaman öyle olur. ezilen yürek en hafif bir dokunuşta acıyla bağırırken, zamanla morarır, sararır, çürüyen yer belli bile olmaz, acısı kalmaz. unutulur. kalbi olduğunu bile unutur insan. bir sonraki sevgiye kadar. bu kez de "bu bambaşka bir aşk, bu hepsinden güçlü" diye düşünürüz. gerçek olan şudur ki eskiler unutulduğu için her sevgi bir öncekinden güçlü sanılır.

insan dilsiz karı alırsa aydın kişi olması çok kolaylaşır.

d.h. lawrence: yazarın öğretici bildirilerine değil, kaderin karanlık ormanlarında dolaşan roman kişilerinin seslenişine, boğuk iniltilerine kulak verin.

on dokuzuncu yüzyıl romanlarında barışılır. yirminci yüzyıl romanlarında boşanılır.

"yaşamın belli bir konusu yoktur." diye hikmet yumurtlamaktan hoşlanırdım eskiden. gerçekten de, yaşadığımız sürece hep değişebilir konu.

ne olursa olsun dayanabileceğimi biliyordum artık. hepsinden önemlisi, çalışmamı sürdüreceğim. yaşamak, durmaksızın yenilenmek demektir. kolay değildir; acı çekmeden yaşayamaz insan. acıdan kurtulmanın tek yolu ölümü seçmektir.

11.09.2010

boyalı kuş

jerzy kosinski

hava sıcaktı. ağaç tepelerini bile oynatacak bir damla rüzgar yoktu. çekirgelerle yusufçuklar hışır hışır öter, güneşin altında kızan eğreltiotları üzerinde görünmez rüzgarın ittiği bir kelebek dolaşır, ağaçkakanların ve guguk kuşlarının sesi kesilirdi. onların sesiyle kendime gelene kadar uyurdum. yerden yükselen bir bitki gibi doğrulurdu çift. birbirlerine sarılmış, anlayamadığım sözler mırıldanırlardı. deli ludmilla elini sallayarak ayrılır, dudaklarında garip bir gülümseme, başını ikide bir ona çevirip ağır ağır bana doğru gelirdi lekh.

dönüşte birkaç tuzak daha kurardık. ama lekh, yorgun ve düşünceli olurdu çoğunlukla. karanlık çöküp kuşlar uyuyunca neşesi yeniden yerine gelirdi. artık durmadan ludmilla'yı anlatırdı bana. kendi kendine güler, sonra gözlerini kapardı. içeri çökük, sivilceli ve çilli yanaklarına biraz renk gelirdi o zaman.

bazen günler geçer, ludmilla görünmezdi. o zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi lekh'in içini. gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlardan birini seçerdi. kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin göz kamaştırıcı parlaklığını verirdi.

sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. epey ilerledikten sonra lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. boyalı kuş söylenir durur, bağırışına gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı.

tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayarak yolmaya koyulurlardı. tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. ama deli ludmilla gelmezdi bir türlü. hayal kırıklığına uğramış somurtuk lekh, kuşları birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasızca benzerlerine teslim ederdi onları.

günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. bir karga sürüsünün kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. dört bir yandan sahtekarın üzerine saldırdılar. siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. kargalar yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. kuş yaşıyordu hala. gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. kardeşleri gözlerini oymuşlardı. kan oluk gibi akıyordu tüylerinin üstünden. yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.

lekh sararıp soluyordu. günlerce kulübeden çıkmıyor, kendi yaptığı votkayı içiyor, ludmilla'ya dokunaklı aşk şarkıları besteliyordu. zaman zaman yatağına uzanıp eline aldığı sopayla toprağa bir şeyler çiziyordu. yavaş yavaş çizdiği resim biçimine giriyor, uzun saçlı iri göğüslü bir kadın belirmeye başlıyordu.

boyanıp salıverilecek kuş kalmayınca lekh, cepte votka şişesi yola düştü. bataklıkta boğulmasından korktuğum için zaman zaman izliyordum onu. şarkı söylüyor, kışın yoğun sisini andıran kalın ve kederli sesi bataklıkların üstüne yayıyordu üzüntüsünü. şarkı, göç eden kuşlara yükseliyor, sonra ormanın baş döndürücü derinliklerine gömülüyordu.

köylüler, açıktan açığa alay ediyorlardı onunla. deli ludmilla onu öylesine büyüleyip yakmıştı ki aklını almıştı başından. bu sözler lekh'i kızdırıyor, lanet yağdırıyordu köylülerin üzerine. tepelerine sürüyle kuş salıp gözlerini oydurmakla korkutuyordu onları. günün birinde bana saldırıp suratıma vurdu.

"sensin ludmilla'yı uzaklaştıran" diyordu, "çingene gözlerin korkutuyor onu!"

hastalandı, iki gün yataktan çıkmadı. ayağa kalkabildiğinde çantasını hazırladı, bir somun alıp daldı ormana.

haftalar geçti, lekh'in söylediği gibi tuzak kuruyordum. ama rüzgarın ağaçlara sürüklediği saydam örümsek ağları geçiyordu elime çok zaman. leyleklerle kırlangıçlar çoktan gitmişlerdi. öteki hayvanlar da ayrılıyorlardı ormandan. yılanlarla kertenkeleler ürüyorlardı yalnız. kafeslerinde hareketsiz duran kuşlar tüylerini kabartıyorlardı. kanatları aklaşmaya başlamıştı.

o gün gökyüzü iyice kararmıştı. kuştüyü yatakları andıran garip biçimli bulutlar ufku kaplamış, güneşin ölgün ışığını iyice gölgelemişlerdi. tarlaları kasıp kavuran, otları eğen rüzgar damların çürümüş samanlarını kulübelerin çevresinde uçuruyordu. kayıtsız kuşların gezindiği ormanda, şimdi fırtına, solgun sazları parçalıyor, bitkilerin yapraklarını koparıp savuruyordu.

birden, yanında iri köpeğiyle ludmilla göründü. yürüyüşü garipti. lekh'in nerede olduğunu sordu, günlerce önce gittiğini öğrenince gülmeye başladı. sonra hıçkırdı. kuşlarla köpeğin meraklı bakışları önünde kulübeyi arşınlıyordu. lekh'in eski kasketini buldu, yüzüne bastırıp ağlamaya başladı. birden kasketi yere atıp üstünde tepindi. yatağın altında, lekh'in unuttuğu bir şişe buldu ve dikti. sonra kaçamak bakışlarla ardından gelmemi söyledi. kaçmaya niyetlenince de köpeği üstüme saldı.

mezarlığın yanında otlak başlıyordu. biraz ileride inekler otluyor, yaktıkları ateşin çevresine toplanan genç çobanlar ısınmaya çalışıyordu. onlarla karşılaşmamak için mezarlığın içinden geçip duvardan atlamak gerekliydi. duvarın öbür yanında kimse bizi görmezdi. ludmilla köpeğini bir ağaca bağladı, beni kayışla korkutup pantolonumu çıkarmamı söyledi. o da elbisesini sırtından atıp beni kendine çekti.

debelenmeme aldırmadan yere yıktı ve bacaklarının arasına uzattı. kaçıp kurtulmaya kalkınca sırtıma vurdu. çobanlar sesimi duymuşlardı. onların geldiğini görünce bacaklarını iyice açtı ludmilla. gözleriyle kadını yiyerek yaklaştılar. içlerinden ikisi pantolonlarını çözdü. diğerleri kararsızdı. kimsenin bana aldırdığı yoktu. karnına koca bir taş yiyen köpek yere yatmış, durmadan havlıyor, bir yandan da yarasını yalıyordu.

çobanların en irisi kadının üstüne yattı. ludmilla altında debelenmeye koyuldu. zevkten ürperip inliyor, kolları ve bacaklarıyla çobana sarılıyordu. yanlarına çöken öbür çobanlar, onları seyrederken alay ediyorlardı. tırmık ve kürekleri kapan bir sürü köylü kadın belirdi mezarlık duvarının ardında. en gençleri başa geçmiş, kollarını sallayıp bağırarak yürüyorlardı. pantolonlarını toplayan çobanlar kaçacaklarına, ümitsizce çırpınan ludmilla'nın üzerine çullandılar. köpek homurdanıp saldırıyor; ama ipi çözemiyordu bir türlü. mezarlık duvarının dibine sindim.

koşarak gelen lekh'i gördüm o sıra. köye dönüp olanı biteni öğrenmiş olmalıydı. çobanlar, duvarın üstünden atlayıp kaçtılar. ama ludmilla doğrulamadan, kadınlar üzerine çullandı bu kez. yorgunluktan hızlı koşamayan lekh epey uzaktaydı. sallanarak geliyordu. birkaç kez tökezlediğini gördüm.

kızgın köylü kadınlar ludmilla'yı yere mıhlamışlar, kimi kollarının kimi de bacaklarının üstüne çökmüştü. tırmıklarıyla vuruyor, tırnaklarıyla karnının derisini yarıyor, yüzüne tükürüp saçlarını yoluyorlardı. lekh aralarına girecek oldu, başına tırmık saplarıyla vurup sersemlettiler onu. birkaçı da yere yatırıp üstüne çıktı. sonra kürekle vura vura köpeği öldürdüler. duvarın üstünde rahat rahat oturan çobanlar da bu amansız kırımı gözlüyorlardı.

mezarların arasına kaçıp gizlenmeye hazırlandım. hortlaklarla vampirlerden çok korkan köylüler, nasıl olsa mezarlığa kadar peşimden gelemezlerdi.

deli ludmilla kan içinde yüzüyordu. bütün vücudu çürüklerle kaplıydı. acıyla haykırıyor, doğrulmaya, canavarların elinden kurtulmaya çalışıyordu boşu boşuna. içlerinden biri, elinde hayvan sidiğiyle dolu bir şişeyle doğruldu. arkadaşlarının neşeli çığlıklarıyla kahkahaları arasında ludmilla'nın bacakları arasına diz çöktü, şişeyi iki bacağının arasına soktu. deli, hayvan gibi böğürdü. bir başka kadın, bütün gücüyle şişenin dibine tekme attı, şişe ludmilla'nın içinde kırıldı. hepsi onu çiğnemek istiyordu, sonuncu kadın da çekilip gittiğinde ludmilla ölmüştü.

kızgınlıkları geçen kadınlar, gevezelik ederek köye dönüyorlardı. yüzü kan çanağına dönen lekh doğruldu. birkaç diş tükürdü ağzından. ayakta duramıyordu, hıçkırarak sevgilisinin üstüne kapandı. işkence çeken vücudu okşadı, haç çıkarıp şiş dudakları arasından bir şeyler mırıldandı.

duvarın üstüne büzülmüş, titriyordum. kımıldanacak gücüm yoktu. hava kararmaya başlamıştı. bütün günahlarının bağışlanmasını dileyen deli ludmilla'nın serseri ruhunun çevresinde fısıldaşan ölüleri duyuyordum. ay çıktı. donuk ışığı, yere diz çöken adamla ölünün sarı saçlarını, belli belirsiz aydınlatıyordu.

sık sık kesilen, kabuslu bir uykuya daldım. rüzgar mezar taşlarına yükleniyor, çürümüş yaprakları taştan haçların üstüne sürüyordu. kötü ruhlar inliyor, onların sesine köyden gelen köpek havlamaları karışıyordu.

uyandığımda, lekh hala ludmilla'nın ölüsü önünde diz çöküp yere kapanmış, hıçkırıklarla titriyordu. kulübeye dönemeyecek kadar üzgündüm. gitmeye karar verdim. tepemizde, dört yandan uçup gelmiş bir sürü yırtıcı kuş dönüp duruyordu.