george bernard shaw etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
george bernard shaw etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.08.2022

muhammed

osho

muhammed neredeyse hayatı boyunca her gün tekrar tekrar ısrarla, "ben sadece bir elçiyim, bir peygamberim. bana tapmayın, ben sadece ilahiden gelen bir mesajı taşıdım. bana bakmayın, size mesajı gönderen ilahiye bakın." dedi. fakat müslümanların bir kısmı kaynağı unuttular.

isa'dan altı yüz yıl sonra muhammed yeni bir din kurdu; çünkü arapların kendilerine ait bir dini yoktu. göçebe bir ırktılar. organize bir dinleri yoktu. muhammed bu arapları müslümanlık adı altında topladı. o da bir arap'tı ve doğal olarak büyük etkisi oldu. tüm hayatı boyunca savaştı. savaşıp durdu. tek gün dinlenmedi. ve mesajı kılıcındaydı: "benim mesajım barış." kılıcında böyle yazıyordu.

george bernard shaw yanılmıyor: sanki bu dünyaya her tür deli hükmediyor. eğer mesajın barışsa -ve kesinlikle mesajının barış olduğuna inanıyordu; fakat onun şartlarına uygun olmalıydı: eğer tüm dünya müslüman olursa barış olurdu. fakat bu nasıl mümkün olur? o, dinine isim verdi. müslümanlık onun dinine verdiği isim değil, onun verdiği isim islam ve islam barış demek. fakat tuhaf bir tür barış. barış peygamberi tüm hayatı boyunca savaştı, öldürdü ve katliam yaptı ve nihai sorunu ardında bıraktı. gerçekten şen şakrak bir hikâye.

hiç kimse müslümanların iktidardayken hindulara ne yaptığını yazmadı. ne kadar güzel tapınaklar yıkıldı, asırların çalışmasını temsil eden ne kadar sanat eseri, heykel, tapınak yıkıldı, ne kadar kadına tecavüz edildi, ne kadar insanı ya müslüman olmaya ya da ölmeye ittikleri yazılmadı.

hindistan'daki bütün müslümanlar arabistan'dan gelmedi. onlar kılıcın ucunda din değiştirdiler, ikna olarak değil. müslümanlığın kendi dinlerinden daha iyi olduğu ispatlandığından değil. müslümanlar kılıcı tek argüman olarak kullandılar; fakat neredeyse on beş asırdır süren cinayet ve ırza geçmeler hakkında tek kitap yok.

9.07.2022

din

john adams: bu dünya, olası dünyaların en iyisi olabilirdi; tabii eğer içinde din olmasaydı.

pascal: insanlar dinsel inanç yoluyla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeyle yapmazlar.

robert m. pirsig: yanılgıdan bir kişi acı çekiyorsa buna delilik denir. yanılgıdan birçok insan acı çektiğinde ise buna din denir.

thomas jefferson: farklı dinsel cemaatlerin din adamları, tıpkı cadıların gün ışığından korktukları gibi bilimin ilerlemesinden korkar ve benimsedikleri aldatmacaların yok oluşunu müjdeleyen kaçınılmaz sona nefretle kaş çatarlar.

clarence darrow: tanrıya inanmam, tıpkı anne kaz hikayesine inanmadığım gibi.

mark kohen: zaman, çaba, acı ve gizlilik gerektiren dünyanın dört bir yanını sarmış dinsel ayin saçmalıkları, bir evrim psikoloğu için dinin insanoğluna hiçbir şekilde uyum sağlayamayacağının en belirgin işaretleridir.

christopher hitchens: tanrının varlığını bile cesurca sorgula; çünkü eğer bir tanrı varsa, akla saygıyı gözü kapalı korkudan daha çok takdir edecektir.

george bernard shaw: bir inançlının bir septikten daha mutlu olduğu görüşü, bir sarhoşun bir ayıktan daha mutlu olduğu görüşü kadar isabetli bir saptama değildir.

oscar wilde: dini meselelerdeki gerçeklik, temelsizce süregelmiş bir fikirden başka bir şey değildir.

5.05.2022

aforizmalar

~criminal minds

albert einstein: kendini hakikat ve ilme hakim olarak gören herkes tanrıların kahkahasıyla alabora olur.

george orwell: tüm dünyada yalan söylendiği bir zamanda, doğruyu söylemek devrimci bir harekettir.

norman mcclain: birlikte yaşadığımız ve sevdiğimiz kişilerin bizi yaralayacağını bilmeliyiz.

elbert hubbard: hiç kimsenin, zaten tatilde olan biri kadar tatile ihtiyacı yoktur.

rose kennedy: zaman bütün yaraları iyileştirir derler. katılmıyorum. yaralar kalır. zamanla, akıl kendini korumak için yaranın üstüne kabuk bağlar ve acı azalır ama asla tamamen kapanmaz.

george bernard shaw: bir amerikalının gizlilik duygusu yoktur. ne anlama geldiğini bilmez. ülkede böyle bir şey yoktur.

mahatma gandhi: eğer kalbimizde şiddet varsa; acizliğimizi gizlemek için sessizliğin örtüsüne bürünmek yerine şiddet uygulamak daha iyidir.

w.h. auden: şeytan her zaman gösterişsizdir ve genelde insandır. yatağımızı paylaşır ve masamızda yemek yer.

6.02.2020

yoksulluk

jack london

sevgili karnı tok sırtı pek yumuşak insanlar, her gece sizi bekleyen beyaz çarşaflarınız ve havadar odalarınız varken, londra sokaklarında yıldırıcı bir gece geçirmenin nasıl bir eziyet olduğunu size nasıl anlatayım!

inanın, güneşin doğudan yükselmesini beklerken saatler yüz yıl gibi gelir insana. soğuktan titrerken kaslarınızın sızısından ağlayacak gibi olursunuz. yine de hâlâ dayanabildiğinize, hayatta kaldığınıza şaşarsınız. bir banka yatıp yorgun gözlerinizi kapatacak olsanız mutlaka polis gelip sizi uyandıracak ve sert bir sesle, "yürü bakalım" diyecektir.

bankta dinlenebilirsiniz, az sayıda ve birbirinden uzaktır banklar. ama dinlenmek uyumak manasına geliyorsa, yorgun bedeninizi bitimsiz caddeler boyunca sürükleyerek yürüyüp gitmek zorundasınızdır. çaresizlik içinde bir kurnazlık edip ıssız sokaklarda, karanlık geçitlerde uzanmayı deneyecek olsanız, her yerde hazır ve nazır olan polis memuru sizi aynı şekilde yerinizden kaldıracaktır. onun işi sizi kaldırmaktır. erk sahiplerinin yasası, kaldırılmanızı gerektirir.

bir sınıfın üstünlüğü için başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır. işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. kısa, güdük insanlar yaratılır - efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu. erkeklerin bedeni, düzgün erkek bedenlerinin karikatürü gibidir. bunların kadınları, çocukları solgun ve kansızdır; gözleri çökmüş, sırtları kamburlaşmış, vücutları erken yaşta şeklini, güzelliğini kaybetmiştir.

bernard shaw'un tabiriyle, "görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır."

yalnız trafalgar meydanı'nda değil, yürüyüş hattı boyunca her yerde böyleydi -güç, lüzumsuz bir güç. bir sürü adam; muhteşem, seçme adamlar; hayattaki yegâne işlevleri itaat etmek, körlemesine öldürmek, yakıp yıkmak olan insanlar. onların iyi beslenmeleri, iyi giyinmeleri, iyi silahlanmaları ve gemilerle dünyanın öteki ucuna gönderilmeleri için, londra'nın doğu yakası ve tüm ingiltere'nin "doğu yakası" ölesiye çalışıyor, çürüyüp ölüyor.

bir çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. montesquieu de şöyle demiş: "çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor."

biz bilimde yol alırken, şanımız yürürken zamanda, niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? kasvetli sokaklarda, gelişim felç olup kalmış; açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış; şurada bir efendi, yorgun biçkiciden hakkını esirgiyor; şu menfur dam altında hem yaşayanlar hem ölüler barınıyor; bir ateş ki sürünüyor hem döşemesinde evin, hem kalabalık ensest divanında, mahallesinde fakirlerin.

devlet adamları bir süredir "ingiltere, uyan artık!" diye bağrışıp duruyor. oysa "ingiltere, beslen artık!" deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.

2.08.2018

sevginin ve şiddetin kaynağı

erich fromm

çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

bir davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak o davranışın bilinçaltı dinamiklerini açıklayarak anlayabiliriz.

insan olmak, nesne olma durumunu aşmak demektir.

"zevk" der spinoza, "kendi içinde kötü değil, iyidir; bunun tersine acılar, kendi içinde kötüdür." aynı çizgide şöyle devam eder: "özgür insan ölümü her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar."

insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından ya da giderek çoğunun ölüme çekilmesindendir.

bir yazar bir dostuna rastlar, uzun süre ona kendinden söz eder; sonra şöyle der: "hep kendimden söz ettim. şimdi biraz da senden söz edelim. son kitabımı nasıl buldun bakalım?"

sophokles: insan olmaktan daha güzel bir şey yoktur.

kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.

spinoza'ya göre "bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır."

toplum içinde yükselmek için hiç durmadan savaşmak, hep başarısızlık korkusu içinde yaşamak sıradan insanda kendisini ve tümüyle dünyayı bekleyen tehlikeleri unutturacak sürekli bir huzursuzluk ve gerginlik yaratır.

"adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi." (george bernard shaw)

1939'da hitler silezya'da bir radyo istasyonuna sözde polonyalı askerler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen (bunlar aslında ss'lerdi) yalancı bir saldırı tertipletmek zorunda kalmıştı. amacı halkına saldırıya uğradığı sanısını vermek, böylece polonya'ya karşı giriştiği haksız saldırıyı "haklı bir savaş" gibi göstermekti.

iyilik, varlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır. insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık.

26.06.2018

günübirlikler

cemal süreyya

orhan veli
şiirimize yüzyıllarca egemen olan romantizmi yıkan, somut ve belirgin bir hümanizmi sanatımıza getiren adamdır. ilk kentli halk ozanıdır o, ilk laik türk şairi, şiirimizde ironi sanatının ilk büyük temsilcisi; yapıtında "organik ilişki"yi, "estetik bütünlüğü" kuran ilk şair.

kötü edebiyat iyi edebiyatı kovabilir, ama bir süre için.

yahya kemal'in divan şiirinde bulduğu en büyük eksiklik bileşimdir. ona göre "eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. fuzuli ve nedim gibi şairler bile gözden düşer." en iyisi, bu büyük sanatçıların divanlarını değil, "berceste" dizelerini ya da beyitlerini bir güldestede okumaktır. divan şiiri yığma bir şiirdir. öyle ki çoğunca, bütün, parçanın güzelliğini bozmaktadır. "çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır."

thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.

nietzsche'ye göre yalnız büyüklerin (soyluların, kahramanların) bir anlamı vardır, öbür insanların tümü kitleyi meydana getirirler. kitle nedir? "insanlığın kumudur bunlar: hepsi de eşit, hepsi de ufak, hepsi de yuvarlak.. kitle yalnız büyük adamların kopyası olduğu zaman benim dikkatimi çekebilir. ötesi şeytanın ve istatistiğin işidir, o kadar."

bernard shaw, zenciler konusunda, amerikalılara aşağıdaki sözleri söylüyordu: "hem adamları ayakkabı boyacısı olmaya zorluyorsunuz hem de sadece bu işe elverişli oldukları sonucuna varıyorsunuz."

roman yazanlara bir türlü akıl erdiremiyor ahmed arif: "roman yazmak hammallıktır." diyor.

lenin: sosyalizm, insanlığın baştan beri kazanmış olduğu bilgilerin bütününden doğmuştur. bu bakımdan proletarya kültürü, kapitalist toplumun, feodal toplumun, bürokratik toplumun da egemenliği altında sağlanmış bilgiler bütününü üstlenmeli ve onun mantıki bir gelişimi olmalıdır. sosyalist olmak için insanlığın yarattığı bütün düşünce zenginliklerini içine sindirmiş, belleğine işlemiş olmak gerekir.

"küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz." böyle diyor ömer faruk toprak.

şair, gerçeği, olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır.

sanırım, 1957'lerdeydik. varlık dergisinde "kamyon" başlıklı bir şiir okumuştum. şairi oktay baloğlu. çarpmıştı beni.

hiçbir şey mektup kadar özgür olamaz.

sanırım 1956'lardaydı; bir gün yeditepe'ye uğramıştım. eflâtun cem güney yeni çıkan masal kitabını yazar arkadaşlarına imzalıyordu. bir ara gözü bana ilişti. adımı sordu. sonra da, "evladım sen ne yazarsın?" dedi. şiir yazdığımı söyledim. bir kitap da benim için imzaladı. sunu yazısı şöyleydi: "çok ince ve hassas şiirlerini öteden beri hayranlıkla okuduğum doğuştan şair cemal süreya'ya en halisane duygularım ve başarı dileklerimle."

"zindancıbaşı hey: yaşamak
kurşuna dizilmez ki
kurşuna dizilmez ki göğün mavisi
yağmur, şimşek ve tohum
ben çiçek açar
sesim sesim kurşuna dizilmez ki!"
(kemal burkay)

françois mitterrand: ben, müstehcen yapıtlardaki görüntülerin gerçekliğine değil de, onların dayandığı efsanelerin yalanına tutuluyorum.

kübik bir hayattır banka hayatı.

"deha, olgun yaşta gerçekleştirilen bir gençlik düşüncesidir." kim söylemiş bu cümleyi, anımsamıyorum.

"şiir yazmış bir kimse cinayet işleyemez." orhan veli mi söylemişti bunu?

georges rouault'nun şu sözlerini anımsatmak yerinde olacak: "geçmişteki ustaları ancak onlardan başka türlü olmakla, onlarınkine benzemeyen bir yapıt yaratmakla sevebiliriz."

her sağlam düşünce zinciri bir şeyleri bozar.

cemil çakır da enstitülerin kırk yıl öncesinin koşullarına göre kurulduğunu yazıyor: "bugün daha değişik bir yapıda devrimci demokratik kuruluşlara gerek var."

paul morelle: şiir, uyuşturucu maddeyle yer değiştirirse uyuşturucu madde onu öldürüyor. coleridge'in dehası afyonda sönmüştü.

düşünce, gerçeğin pragmatik bir işlevidir.

ölüm tarihini iyi seçeceksin. olanağın varsa genç öleceksin (en yetenekli sensin). kuşağının ilk öleni olacaksın (asıl önemli olan sensin). yetmiş yaşını, seksen yaşını bulduktan sonra ölürsen kimse yüzüne bakmıyor. yakup kadri'nin ölümü sessizlikle geçiştirildi. muzaffer tayyip ve rüştü onur bugün de çok şeylerini erken ölümlerine borçludurlar.

gustave flaubert: dünyada çıkan bütün dergiler kendi erdemlerine inanırlar; oysa içlerinde bir tanesi bile erdemli değildir.

çağımız edebiyatı bir dergi edebiyatıdır: dergiler izlenmeden bir ülkenin edebiyatı üstüne, hele türk edebiyatı üstüne tam kavrayıcı bir düşünceye ulaşılamaz. bunu da edebiyat öğretmenlerine söylüyorum.

"insanlar kadınlardan doğdukça kusurlu olmaktan kurtulamayacaklardır."

1965 goncourt ödülü verildikten hemen sonra, bu ödülün seçici kurul üyelerinden biri şöyle demişti: "ünlenmiş bir yazara, rastlanabilecek kitapların en cılızı için ödül verdik." aynı ödülün 1969'da verilmesinden sonra çok daha ilginç ve anlamlı bir olay oldu. aragon daha yeni girmiş olduğu akademinin kapısını çarpıp çıktı, bir daha da dönmedi oraya. şöyle demişti aragon, o gün: "böylesi bir yamyamlığa katılamam ben."

ne diyordu dostoyevski: "tanrı öldüyse, her şeye izin var demektir artık."

kargaşaya, gürültüye karışmadan büyük çalışmalar yapan kişiler vardır. siz farkında olmadan o çalışmalar büyür, çevrenizi sarar. bir gün apansız görürsünüz onu. çünkü ürünler görülmeyecek gibi olmaktan çıkmıştır.

10.05.2018

din

george bernard shaw

tanrı, gereksiz ve işe yaramaz diye kenara atılmış bir varsayımdır. evren, sarsıntıların tekrar tekrar yeniden ürettiği dev bir refleksler sisteminden ibarettir.

eğer evrime inanıyorsan bütün alışkanlıkların hem sonradan kazanıldığına hem de kalıtım yoluyla geçtiğine de inanman gerekir. ne var ki, daha hepinizin kanında cennet bahçesi var sizin. sizin böyle eski fikirleri atmadan yeni fikirleri benimseyişiniz, hepinizi halk için tehlikeli insanlar haline getiriyor. esasta hepiniz aşırı birer tutucusunuz; bilim gübresi şöylece üstünüze serpilmiş, içinize işlememiş sizin. siyaset alanında tutucuların ve gericilerin en aptalları, bilimde ise engelleyicilerin en bağnazları oluşunuz da bundan ileri geliyor. ne zaman ileri bir hareket söz konusu olsa, hepiniz hemen aynı görüşle ortaya atılırsınız: "durdurun bunu, dövün, asın, dinamitleyin, ezin!"

isa'dan altı yüz yıl sonra muhammet, cansız putatapıcılıktan son derece aydın bir ünitarizme götüren dev gibi bir adım attı; ama muhammet, bir fatih olarak öldüğü ve dolayısıyla araplara ait bir dehşet müzesinin belli başlı seyir ve eğlence ögesi olmaktan kurtulduğu halde, günahkarları, bedenlerinin ölümünden sonra sonsuza dek sürecek iğrenç işkencelere konulacakları tehdidiyle korkutmadan, dindarları ise tatlı bir hayata kavuşacakları vaadi ile kandırmadan, ayrıca ardınca gidenlerin çocuksu kör inançlarıyla kendine bağlamak istedikleri, kendisinin ise birkaç kere içten itirazlarla karşıladığı doğaüstü karakteri kabul etmeden, araplarını kontrol altında tutamayacağını anlamıştı. işte bu yüzden, müslümanlığın yaşayan bir din olarak tekrar yeryüzüne dönmesi için, şimdi muhammet'in de gerçek niteliğiyle yeniden keşfedilmesi gerekiyor.

28.12.2017

kara kız

george bernard shaw

allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

hayat, hep yana yana biten bir alevdir; ama her çocuk doğuşta yeniden tutuşur. hayat ölümden, umut da umutsuzluktan büyüktür.

biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

insanlar birbirlerini gittikçe daha büyük sayılarda öldürmenin yollarından başka bir şey öğrenmiyorlar.

azimli ve kararlı bir adam beş para etmez bir viskinin satışını yaparak, başak hasadını bir şekilde engelleyip kendi buğdayını üç dört katı yüksek fiyata satışa çıkararak veya insanların beynini yıkayan reklamlarla dolu ahmakça gazeteler ve dergiler yayımlayarak üç dört milyon kazanabilir ve köşeyi dönebilir. bütün bunlar olup biterken soylu yeteneklerini hayata geçirmenin peşinde koşan ya da insanlığın gelişimi için kendi hayatını tehlikeye atan insanlar bir kenarda fakirlik içinde sürünüyor olurlar.

en ani ölüm bile, imgelemin ve örneğin bin yıllık deneyimin şimşek gibi çalışmasıyla karşılaştırıldığında çok uzun bir süreçtir.

çocukluktan beri bize aşılanan şu yanılsamadan, tepemizdeki kurumların, tıpkı bizi saran hava gibi doğal olduğu yanılsamasından akıllarımızı temizlememiz gerekiyor. tepemizdeki kurumlar doğal değildir. küçük dünyamızda onlarla burun buruna yaşadığımızdan, ezeli ve ebedi oldukları düşüncesine kapılıyoruz. bu, tehlikeli bir hatadır.

insanlar, hatta en sevimlileri bile öyle kafasız, öyle beyinsiz budalalar ki..

evlilik kesinliği olan şeylerden değildir. kesinlik diye bir şey var mı zaten? her şey göçüp gider, her şey kırılır, her şeyden bıkarız. evlilikler de buna dahildir.

evli kişilerin, kendileri için dünyada yalnız bir erkek ya da yalnız bir kadın varmış gibi numara yaparak evlilik ilişkilerini koparana kadar zorlamaları öyle acıklı ki, ağlamamak için ister istemez gülüyoruz buna.

her erkek sevdiği şeyi öldürür. kadın dediğin de budur zaten: en iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

kendilerini lider diye öne süren adamlar -grevleri örgütleyen, oy simsarlığına çıkıp seçim kazananlar- hep haindirler; hepsi de fırsatçıdır onların. başarısız denilen adamlar, sosyalist hareketin şehitleri -halk için herkese karşı çıkanlar- işte onlar var ya, onlar.. gerçek adamlar onlardır; halkın davasına kendilerini gerçekten adamış olanlar, devrimin yüzünü ağartanlar onlardır.

15.09.2017

çürüme

erich fromm

hitler "çürüme belirtisi" gösteren ünlü kişilerden yalnızca biridir. şiddet, nefret, ırkçılık ve narsist ulusçulukla beslenen ve bu belirtinin kurbanı olan daha pek çok insan vardır. bunlar şiddete, savaşa ve yıkıma gönülden inananlara önderlik ederler. bunların arasında gerçek amaçlarını açıklayanlar ya da bu amaçların bilincine varanlar ancak en dengesiz, en hasta olanlardır.

çoğu eğilimlerini yurtseverlik, görev duygusu, onur vb. diye akla uydurmaya çalışır. ne var ki uluslararası savaşlarda ya da iç savaşlarda olduğu gibi normal uygar yaşam biçimleri bozulunca bu tür kişiler artık bu yoğun arzularını bastırma gereksinmesini duymayacak, nefrete övgü şarkıları söyleyecek, dirilecek, ölüme hizmet edebilmek için tüm güçlerini ortaya dökeceklerdir.

gerçekten de savaş ve şiddet havası "çürüme belirtisi" içindeki insanın kendisini bulduğu ortamdır. bu belirtinin harekete geçirdiği insanlar büyük bir olasılıkla nüfusun küçük bir kesimini oluşturur. ne var ki bu tür kişiler de, bu dürtülerle harekete geçmeyen insanlar da gerçek dürtülerin farkında değildirler; bu yüzden "çürüme belirtisi" taşıyan kişiler gerginlik, çatışma, soğuk ve sıcak savaş zamanlarında salgın bir hastalığın, nefret salgınının taşıyıcıları olurlar. bu yüzden bu kişileri şu gerçek özellikleriyle tanımak çok önemlidir. bu kişiler kendi topluluklarının gereksinmeleri dışında gerçek tanımayan, bağımsızlıktan korkan, ölümsever kişilerdir.

bu insanları toplumdan ayırarak cüzamlılar gibi, belli bir yere kapatmak gerekmez; normal insanlar bu kişilerin bağnaz akla uydurmalarının ardında yatan eğilimlerin sakat ve hasta olduğunu görebilirlerse yeterli olacaktır bu; o zaman normal insanlar bu kişilerin hastalıklı etkilerine karşı belli bir bağışıklık geliştirebilirler. elbette bu bağışıklığı kazanabilmek için şunları çok iyi bilmek gerekir: bu insanların söylediklerini gerçeklik olarak kabul etmemek; insanların yakalanabileceği böyle bir hastalığın kurbanı olan bu kişilerin yanıltıcı akla uydurmalarının aslında yaşam bitmeden önce yaşamın yadsınmasından başka bir şey olmadığını görebilmek.

ölüm sevgisinin karşıtı yaşam sevgisi, narsisizmin karşıtı sevgidir; kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla birlikte yaşamanın karşıtıysa bağımsızlık ve özgürlüktür. bu üç eğilimin birleşerek oluşturduğu belirtiye "büyüme belirtisi" diyeceğim.

bu düşünceler bizi insanın özgürlüğü sorununa götürür, insan herhangi bir zamanda iyiliği seçmekte özgür müdür, yoksa içindeki ve dışındaki güçlerle kuşatıldığından elinde böyle bir özgürlük yok mudur? istenç özgürlüğü sorunu üzerine çeşitli kitaplar yazılmıştır; bundan sonra yazacaklarıma william james'in bu konuda söylediklerinden daha iyi bir giriş düşünemiyorum.

james şunları yazıyor:

"herkeste özgür istenç konusundaki çatışmanın artık ilginçliğini yitirdiği, yeni ortaya çıkacak kimsenin herkesin zaten duyduğu savları yinelemekten başka bir şey yapamayacağı inancı yaygın. bu, büyük bir yanlışlığa düşmek demektir. bundan daha az deşilmiş, yaratıcı bir kafanın yepyeni olanaklar açabileceği başka bir alan yoktur bence - bu konuda yapılabilecek şey belki de zorla bir sonuca ulaşmak ya da başkalarını boyun eğmeye zorlamak değil, iki görüş arasındaki sorunun ne olduğunu daha iyi kavramaya çalışmak, alınyazısı ve özgür istenç kavramlarının gerçekte ne demek olduğunu anlamaktır."

bu sorunla ilgili olarak benim öne süreceğim öneriler ruhçözümleme deneylerinin, özgürlük sorununu yeni bir ışık altında aydınlatabileceği, bize sorunun bazı yeni yanlarını gösterebileceği inancına dayanıyor. özgürlüğün geleneksel olarak ele alınış biçiminde deneysel ve ruhbilimsel bilgiler kullanılmamış, özgürlük tanımı eksik kalmış, bu yüzden de sorunu genel ve soyut bir açıdan tartışma eğilimi ağır basmıştır. özgürlükten seçme özgürlüğünü kastediyorsak o zaman sorun, örneğin a'yla b arasında bir seçme yapmakta özgür olup olmamak anlamına gelir. gerekirciler özgür olmadığımızı söylemişlerdir; çünkü insan -doğadaki başka bütün varlıklar gibi- nedenlerle belirlenir; boşluğa atılmış bir taş nasıl düşmemekte özgür değilse insanın da a ya da b'den birisini seçmekten başka bir özgürlüğü yoktur; çünkü onun a'yı ya da b'yi seçmesini belirleyen, onu buna zorlayan ya da bu seçmeye neden olan duygular vardır.

gerekirciliğe karşı koyanlarca bunun tersi savunulur; dinsel temele dayanarak tanrı'nın insana iyilikle kötülük arasında seçme yapma özgürlüğünü verdiği -bu yüzden de insanın elinde bu özgürlüğün bulunduğu- ileri sürülür. ikinci olarak da insanın özgür olduğu, yoksa eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilir. üçüncü olarak, insanın öznel bir biçimde özgür olma deneyimini yaşadığı, özgürlüğünün bilincinde olmasının da özgür olarak var olabileceğine kanıt olduğu söylenir.

bu savların hiçbirisi inandırıcı değildir. birinci sav, insanın tanrı'ya inanmasını, tanrı'nın insanlar için ne gibi planlar yaptığını bilmesini gerektirir, ikincisi insanı eylemlerinden sorumlu tutma, böylece onu cezalandırabilme isteğinden doğmuş gibidir. eskiden de, şimdi de pek çok toplumsal düzenin bir parçası olan cezalandırma fikri, büyük ölçüde şu görüşe dayanmaktadır: ceza, "varlıklılar"ın oluşturduğu azınlığı "yoksullar"ın oluşturduğu çoğunluğa karşı koruma önlemidir (ya da öyle düşünülmüştür) ve yetkenin cezalandırma gücünün simgesidir. cezalandırmak için sorumluluk taşıyan birisinin bulunması zorunludur.

burada insan shaw'un şu sözünü anımsamadan edemiyor: "adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi."

üçüncü sav, özgürlüğün bilincinde olmanın özgürlüğün kanıtı olduğu savı, spinoza ve leibniz tarafından bütünüyle çürütülmüştür. spinoza yanlış bir özgürlük sanrısına kapıldığımızı, çünkü isteklerimizin farkında olduğumuzu, oysa bu istekleri doğuran nedenleri bilmediğimizi göstermiştir. leibniz de istencin yarı yarıya bilinçaltı olan eğilimlerle belirlendiğini kanıtlamıştır.

spinoza ve leibniz'den sonraki tartışmaların çoğunun şu gerçeği yakalayamaması şaşırtıcıdır aslında: bizi bilinçaltı güçlerin yönettiği kabul edilmedikçe, seçme özgürlüğü sorunu çözülemez; o zaman da insan olsa olsa seçmesinin özgür bir seçme olduğunu sanarak kendisini avutur, istenç özgürlüğü konusundaki savlar bu özel karşı çıkışların dışında gündelik deneylerle çelişki içindedir. savunucuları ister dinci ahlâkçılar, ister idealist düşünürler, isterse marksist eğilimli varoluşçular olsun bu savlar, yüce birer varsayım olarak kalacaktır; ayrıca bireye karşı büyük haksızlık ettiklerinden pek de yüce sayılamaz bu savlar.

maddi ve ruhsal yoksunluk içinde yetişen kimseye karşı sevgi ve ilgi duymayan, bedeni yıllarca alkol almaktan yıpranmış, koşullarını değiştirme olanağını hiçbir zaman bulamamış bir insanın -böylesi bir insanın- kendi seçmesini yapmakta "özgür" olduğu söylenebilir mi? bu tutum gerçeklere ters düşmez mi? sevgisiz bir tutum değil midir bu? son çözümlemede, yirminci yüzyılın dilindeyse, sartre'ın felsefesine çok benzeyen, burjuva bireyciliğini ve bencilliğini yansıtan bu tutum max stirner'in der einzige und sein eigentum'unun (biricik kişi ve mülkü) çağdaş bir yorumu değil midir?

bunun tersi olan tutum, insanın seçmekte özgür olmadığını, belli bir noktada aldığı kararların daha önce yer alan iç ve dış olaylar tarafından belirlenip kararlaştırıldığını savunan tutum ilk bakışta insana daha gerçekçi ve akla yakın gelir. gerekirciliği ister toplumsal gruplara, ister sınıflara, isterse bireylere uygulayalım freud'çu ve marksist çözümleme insanın içgüdüsel ve toplumsal dürtüleri belirlemeye karşı verilen savaşta ne denli zayıf kaldığını göstermemiş midir?

ruh-çözümlemesi, anneye olan bağlılığını çözememiş bir kimsenin eyleme geçme, karar verme yetisi bulunmadığını, o insanın kendisini güvensiz duyduğunu, bu yüzden de dönüşü olmayan bir noktaya varıncaya dek gittikçe artan bir bağımlılıkla ana figürlerine çekildiğini göstermemiş midir? marksçı çözümleme -aşağı-orta sınıf gibi- bir sınıfın servetini, kültürünü ve toplumsal işlevini yitirdikten sonra umutsuzluğa kapılıp ilkel, ölüm-sever ve narsist bir duruma geri döndüğünü göstermemiş midir?

ne var ki marx da freud da nedensel bir gerekirciliğin geriye çevrilemezliğine inanmak anlamında gerekirci değillerdi, ikisi de eskiden tutulmuş olan bir yolun değiştirilebileceğine inanıyorlardı, ikisi de insanın kendisini arkasından yöneten güçlerin farkında olmasından doğan -böylece onun özgürlüğünü yeniden ele geçirmesini sağlayan- değişme olanağını görmüşlerdi.

marx da freud da -marx'ın çok etkilendiği spinoza gibi- hem gerekirciydiler, hem de gerekirci değildiler; ya da ne gerekirciydiler, ne de gerekirciliğe karşıydılar, ikisi de insanın neden-sonuç yasalarıyla yönetildiğini ama bilinçlilik ve doğru eylemlerle kendi özgürlük alanını yaratıp genişletebileceğini öne sürüyorlardı. optimum özgürlüğü kazanmak, zorunluluğun zincirlerinden kurtulmak insanın kendisine kalmıştı. freud'a göre bilinçaltının farkında olmak, marx'a göre de toplumsal-ekonomik güçlerin ve sınıfsal çıkarların farkında olmak bu özgürleşmenin koşullarıydı; her ikisinde de farkında olmaya ek olarak etkin bir istenç ve savaşım özgürlüğü sağlamak gerekli koşullardı.

spinoza'ya göre özgürlük gerçekliğin farkında olmaktan, bu gerçekliği kabul etmekten doğan, bireyin ruhsal ve zihinsel yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesini sağlayacak eylemleri belirleyen "yeterli fikirler"den oluşur. spinoza'ya göre insan eylemini, tutkular ya da (nedenler'le) akıl belirler. tutkuların yönetiminde insan, tutsak gibidir; aklın yönetimindeyse özgürdür.

spinoza'ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. insan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere ("etkin sonuçlara") dönüştürerek başarabilirdi. "tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar." spinoza'ya göre özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir. özgürlüğü ele geçirmek güç bir iştir; çoğumuzun başarısızlığa uğraması bundandır.

spinoza ethic'in sonunda şunları yazmıştır:

"zihnin duygular ve kafa özgürlüğü üzerindeki etkisiyle ilgili olarak söylemek istediklerimi böylece tamamladım. buradan bilge kişinin yalnızca duygularıyla sürüklenen bilisiz kişiye göre ne denli güçlü olduğu, onu nasıl geride bıraktığı açıkça görülüyor. çünkü bilisiz kişi kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış nedenlerin elinde, çeşitli yönlerde sürüklenmekle kalmaz; üstelik sanki kendisinin, tanrının ve nesnelerin farkında olmadan yaşar; acı çekmez duruma geldiği -edilgen olduğu zaman da var olmaktan çıkar. oysa bilge kişi, böyle kabul edildiği sürece, ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz; tersine kendisinin, tanrının ve nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir zaman var olmaktan çıkmaz; tersine her zaman ruhunu gerçekten tanır. insanı bu sonuca götürdüğünü belirttiğim yol son derece güç görünse de bulunması olanaksız bir yol değildir. bu yolu bulmak güç olsa gerektir; çünkü yolu bulanlar çok azdır. kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların nerdeyse tümünün ona erişememesi nasıl açıklanabilirdi? ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde güçtür de."

kendisini yöneten güçlerin farkında olabilirse, özgürlüğünü kazanmak için en büyük çabayı gösterebilirse, insan, zorunluluğun zincirlerini kırabilir. bu seçenekçiliği özlü bir biçimde dile getiren de en büyük marx yorumcularından biri olan rosa luxemburg'tur. yüzyılımızda insan "toplumculukla barbarlık" arasında bir seçme yapma durumuyla karşı karşıyadır.

20.04.2017

din

h.l. mencken: tanrı yeteneksizlerin, çaresizlerin ve perişanların ezeli sığınağıdır. onun kollarında sadece bir sığınak değil, yumuşamış egolarını okşayan bir üstünlük duygusu da bulurlar; o kendilerini diğerlerinden üstün kılacaktır.

george orwell: kişinin tanrı ve insan arasında bir seçim yapması gerekir ve tüm radikaller ve ilericiler, en yumuşak liberalden en aşırı anarşiste varıncaya dek, seçimlerini insandan yana kullanmışlardır.

seneca: halk, dinin gerçekleri yansıttığını düşünürken, bilgeler bunun bir yalan, yöneticiler ise yararlı bir araç olduğunu söylerler.

william w. reade: eğer gerçekten bir yargı günü olsaydı, parmaklıkların önünde duran insan bir suçlu değil, davacı konumunda olurdu.

george bernard shaw: şehit düşmek, hiçbir yeteneği olmayan insanların ünlü olmalarının tek yoludur.

george h. smith: tanrı madde değildir, yokluk da öyledir. tanrı sınırsızdır, yokluk da öyledir. tanrı görünmezdir, yokluk da öyledir. tanrı tanımlanamaz, yokluk da öyledir.

31.07.2016

uzun lafın kısası

epikuros: ölümsüz iyilikler arasında yaşayan bir insanın ölümlü bir canlıya benzer bir yanı yoktur.

anatole france: anavatan için öldüğünüze inanıyorsunuz; oysa bazı sanayiciler için ölüyorsunuz.

g.b. shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

charlotte bronte: dünya tarihinin en iyi insanlarından birçoğu parasız, evsiz yaşamışlardır.

wilhelm reich: asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.

gustave flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir.

wittgenstein: ölüm korkusu yanlış, yani kötü yaşamın en belirgin işaretidir.

max horkheimer: zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.

alexandre dumas: büyük bir umutsuzlukla dolu yüreklerde artık başka heyecana yer yoktur.

orhan pamuk: içinizde kalbinize nakşettiğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hala sizin evinizdir.

william faulkner: zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.

rollo may: sizi kabul edecek bir baba olmadan yaşayabilirsiniz; ama sizce anlam taşıyan bir dünya olmadan yaşayamazsınız.

17.02.2016

anlatmak için yaşamak

gabriel garcia marquez

insanın yaşadığı değildir hayat; aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.

g.b. shaw: çok küçük yaşlarımdan beri okula gitmek için eğitimime ara vermek zorunda kalmışımdır.

para şeytanın bokudur.

en berbat salgın insandır kuşkusuz.

eduardo zalamea: her şey mümkündür hayallerde; ama oradaki inciyi doğallıkla, yalınlıkla, ortalığı velveleye vermeden söküp alabilmek edebiyatla yeni ilişkiye giren yirmi yaşındaki her delikanlının harcı değildir.

çocukların yalanları büyük bir yeteneğin göstergesi olabilir.

rainer maria rilke: yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma.

yazdığın bir şeyin taslağını asla birilerine gösterme.

şarkı söylemeyen biri, şarkı söylemenin ne kadar zevkli olduğunu bilemez.

lenin: sen politikaya bulaşmasan bile, politika sonunda sana bulaşır.

hak edilmemiş fazla yüklerimizde bir başkasının kaderine ait bir şey varmış duygusuna kapılırım; yaşadığım uzun yıllar da bunun tersini kanıtlamaya yetmemiştir.

26.09.2015

din

george bernard shaw

insanlar kendilerini avutan, hoşnut eden ya da onlara bir çıkar vaat eden her şeye inanırlar.

saçma görüşlerin zamanla çekiciliklerini kaybederek moda olmaktan ve var olmaktan çıkacakları; tutulmayan yalancı vaatlerin alayla karşılandıktan sonra unutulup gidecekleri, yok edilmeleri olanaksız doğru görüşlerin -çünkü doğru görüşler, ortaya çıkarılmasalar, unutulsalar bile tekrar tekrar yeni baştan keşfedilirler- ise yaşayacakları; bu fikirlerin, bilim adını verdiğimiz, doğrulukları araştırılıp ispatlanmış bilgiler yığınına katılacakları düşüncesiyle avunuyorum. kafalarımızı donattığımız, iyice denenmiş köklü görüşleri bizler bu yoldan ediniriz; okullarla üniversitelerin sahte eğitiminden bambaşka olan asıl eğitimi de işte bu donanımlar meydana getirir.

ne yazık ki, bu basit varsayımın karşısında, bunun kendi içinde gizli olan bir engel vardır. bu gizli engel, ihtiyatlı olmayı salık veren şu eski öğüdün unutulmasıdır: "temiz su bulmadan kirli suyu atma." bu öğüt, "temiz suyu bulunca da kirli suyu mutlaka at ve her ikisinin karışmasına izin verme." öğüdüyle tamamlanmadıkça şeytanın ta kendisidir.

işte bu bizim hiçbir zaman yerine getirmediğimiz şeydir. temiz suyu kirli suyun içine boşaltmakta ayak direriz, kafalarımızın hep bulanık oluşu bundandır. günümüzün eğitilmiş insanının kafası, içindeki en yeni ve en değerli şeylerin, müzelerin döküntü ambarlarına yakışır beş para etmez antikalardan, süprüntüden oluşmuş pis kokulu bir yığının üzerine gelişigüzel atılı bulunduğu bir mağazaya benzetilebilir ancak. bu mağaza hep iflas halindedir.

dine kaba bir fetişizm, bir çeşit gözbağcılık diye bakan cahiller bile, onu, cinleri def eden, tanıkları yalan söylemekten alıkoyan ve bir askerin cebinde dindarca duygularla taşındığında kurşunları durduran kağıttan bir tılsım olarak aziz tutarlar.

bir din gerçekle arasındaki bağları kopardı mı, tam anlamıyla afyon haline gelir. bozuk siyasal sistemlerde halk tabakalarındaki çalkantıları yatıştırmak için bu afyon, yöneticilere yararlıdır. tiranlar bundan dolayı din adamlarına çok önem verirler. ne var ki uygarlık eninde sonunda ya namuslu gerçeğe dönmek ya da yok olmak zorundadır.

dünyayı olduğu gibi kabul et; zira onun ötesinde hiçbir şey yoktur. bütün yollar mezara çıkar, mezar da hiçliğin kapısıdır; hiçliğin gölgesinde ise her şey boştur.

benim sana öğüdüm, önüne çıkan bütün işleri yapabildiğin sürece elinden geldiği kadar iyi yapman ve böylelikle ne bir öğüt, ne iş, ne bilme ne de hatta var olmanın bulunacağı kaçınılmaz sondan önce sana kalan günlerini yararlılık ve onurla doldurmandır.

14.07.2015

sanat uzun, hayat kısa

zülfü livaneli

yaşamak, direnmektir.

sürüden ayrılan insanı hiçbir rejim sevmez. sürüden ayrılmanın, birey olmanın ve kendi kafasıyla düşünmenin en önemli göstergesi ise okumaktır.

karl marx: sahip olduklarınız ne kadar çoksa, siz o kadar azsınız.

yüzlerce yıldır din kavramının öldürdüğü insan sayısı, belki de ruhunu kurtardığı insan sayısından daha fazladır.

geçenlerde iki kızımız kitapçı vitrinine bakarken biri ötekine dönüp "aaa bak kız!" demiş, "aşk-ı memnu'nun kitabı da çıkmış." öteki, "amma da çabuk yazıvermişler!" demiş.

sanat, güzellik yaratmanın, kendini ifade etmenin ve varoluşunu gerçekleştirmenin olduğu kadar, dünyaya müdahale etmenin de bir yoludur.

nef'i: allah türk'e çeşme-i irfanı haram kılmıştır.

mağara resimlerini görünce tektanrılı dinler tarihinin ne kadar kısa olduğunu bir kez daha dehşetle fark ediyorsunuz. dünyanın kabul ettiği milat daha dün gibi. demek ki insanlar o kayalara resim çizerken daha milada 28 bin yıl varmış.

stephen hawking: evrenin, bizim gibi yok sayılabilecek kadar küçük yaratıkların tasavvuruna göre var olduğuna inanmak mümkün değil.

insan dediğin öyle ideallerden falan oluşmaz. hırs, başarı arzusu, para kazanma hırsı, cinsel tutku, kıskançlık, başkalarını ezme duygusu.. işte insan budur. ve amacına ulaşmak için her türlü aşağılık numarayı çevirir.

bernard shaw: dans etmek, yatay bir isteğin, dikey anlatımıdır.

"her şeyi kaybeden, her şeyi kazanır."

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

ilerleme, insanın başkaldırması ve kendisini engelleyen yasakları geçersiz kılması demektir. en yalın tarifiyle "ilerici" olmak da budur. ciddi bir düşünce ortamında, yasaları savunmaya öncelik verip de "ilerici" gibi görünmenin yolu yoktur. ama ne yazık ki türkiye'de böyle gariplikler yaşanabiliyor.

gülmek zeka belirtisidir.

bilimin sustuğu noktada şiir başlar ve evrenin gizli kapıları şiirle açılır.

jean-paul sartre: savaşta ölen bir tek çocuk karşısında benim bütün kitaplarımın ne değeri var?

jose ortega y gasset: ben, kendimin ve çevremin toplamıyım.

ahmet ertegün: kültür azınlık içindir. yani piramidin en tepe noktasıdır. eğer insanlara bir şey satmak istiyorsan, piramidin en alt tabanına hitap edeceksin.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

platon: bir toplumu yönetecek olan kişiler bu işe çok istekli olmamalı. neredeyse gönülsüz kişiler arasından seçilmeli. kendi paralarıyla, varlıklarıyla idare edebilecek durumda olmalılar. filozoflar arasından seçilmeleri daha uygundur.

zaman bütün devletlerden güçlüdür.

bernard shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

spinoza: üzülme, öfkelenme; sadece anla!

toplumların tarihleriyle yüzleşmelerinin ve kendilerini tanımalarının en önemli yollarından biri de romanlardır.

bernard shaw: gazetecilik, bir bisiklet kazası ile uygarlığın çöküşünü birbirinden ayıramayan bir alandır.

egoyu sadece aşk yenebilir.

edebiyatımızda bir raskolnikov yoktur. türkler suçluluk duymaz ama utanır. bu kültürde rezil olmak, küçük düşmek korkusu, işlenen bir suçun yaratacağı vicdan azabından kat kat güçlüdür.

joseph campbell: çocuğu olduktan sonra bir insan doğa bakımından ölü sayılır.

sizi bilmem ama ben dünyada en çok cehaletten korkarım. çünkü cehalet kendi bildiğinin dışında bir bilgi ve düzey olduğunu fark etmeyen bir kör karanlıktır. zehirli tutkular ve fanatik öfkeler üretir. en kötü yanı da cahilin, cahil olduğunu bilmemesidir.

içten olmak bir sanatçının en önemli avantajı ama bir politikacının da büyük zaafı.

dünyada komünizm bitti ama bizdeki anti-komünizm henüz bitmedi.

yaşam dediğimiz, duyumsamalarla, çağrışımlarla zenginleşen, ayrıntılarla yoğunlaşan bir şey. bu ayrıntıları ve duyguları çıkarıp attınız mı, elinizde kuru bir kabuk kalıyor.

hayatta referans noktaları olmayan insan, uçuruma düşer.

hiçbir başarı küçük bir kız çocuğunun gülüşündeki mutluluğu yaratamaz. hiçbir ün, baharın ilk günlerinde omzunuzu ısıtan güneş kadar değerli değildir. bir insanı sevmenin derinliği hiçbir iktidarla kıyaslanamaz. mutluluk, insanın kendi yaşamında. küçük görülen, horlanan insani ilişkilerinde ve doğayla uyumunda.

sanat da hayatın gerçeği gibi devrimcidir.

antonio gramsci'nin dediği gibi, "eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı" bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.

* ars longa, vita brevis: lat. sanat uzun, hayat kısa.

9.12.2013

konser

melih cevdet anday

jascha heifetz'in londra'da verdiği bir konsere giden george bernard shaw, evine döndüğünde şu kısa mektubu yazmış sanatçıya:

"azizim bay heifetz,

karım ve ben konserinizle büyülendik. böylesine güzel çalmayı sürdürürseniz genç yaşta öleceğiniz muhakkak. kimse tanrıların kıskançlığını karşılamadan böylesine mükemmel çalamaz. sizden her akşam, yatmadan önce kötü bir şeyler çalmanızı içtenlikle istirham ediyorum."

3.05.2012

kent ve köpekler

mario vargas llosa

hepimizin korkuları vardır, bizim doğamızdadır bu. birazcık duyarlılık, kimi zaman kendimizi çaresiz ve korku içinde hissetmemize yeter.

george bernard shaw: vatanseverlik bir dindir, sağduyuyla kavga halindedir. cehalet yandaşlığından başka bir şey değildir, bir inanç meselesidir.

vatanseverliğin sağduyumuzu, aklımızı, zekamızı elimizden almasına fırsat vermemeliyiz.

dünyada politikadan beklenmeyecek hiçbir şey olamaz. politika insan uğraşlarının en temizi değildir.

fikirlerinin kurbanı olan insanlara benim pek hayranlığım yoktur. kahramanlara da öyle. gerçekler ya da adalet uğruna kendilerini feda eden insanlar, düzeltmek istedikleri şeye çoğunlukla zarar verirler.

tanrının kendi yöntemleri vardır.

insanoğlunun kötülüklerinin köküne inebilmek için tarihi, sosyolojik, psikolojik ve kültürel gerekçeler tükendiğinde, geriye yine de karanlıklar içinde uçsuz bucaksız bir alan kalıyor.

en kötüsü, bu lanet ülkede her gün yaşanan o korkunç şeylere tanık olmaktır.

insan, hayatın yaşanmaya değer olduğunu hissettiği sürece yaşamalı. aksi takdirde, hayır.

hiçbir şey yalnızca siyah ve beyaz değildir.

bizleri zehirleyen kötülük, insanoğlunun olduğu her yerde vardır, yüreklerimize iyice kök salmıştır.

hayat, saçma sapan bir şey, ansızın bir farsa dönüşen dramatik bir oyun değil midir?

insan ne kadar ihtiyatlı olursa olsun, hareketlerini ne kadar öngörüyle tasarlarsa tasarlasın, tüm hesaplardan daha karmaşık olan hayat, planları bozuyor, onların yerine belirsiz ve çelişkili durumlar koyuyor.

halk tarafından tasvip edilmemek, bir davanın haklı olup olmadığına karar vermekte her zaman iyi bir gösterge değildir.

"kahramanlıklarım sonsuza dek hatırlanacaksa, tek bir gün ve gece yaşamış olmak umurumda olmaz." (cuchulain)

10.09.2011

yaratma cesareti

rollo may

sizi kabul edecek bir baba olmadan yaşayabilirsiniz; ama sizce anlam taşıyan bir dünya olmadan yaşayamazsınız.

leibniz: eğer bir şey öğrenebileceksem en kötü düşmanımı dinlemek için yirmi mil yürürüm.

ölümle -insanın kendi varlığının hiçbir yankısını bulamadığı bir dünyayla- yüz yüze gelebilme yetisi -cesareti- gelişmenin ön koşuludur, insanın kendi bilincine varmasının ve kendisini bulmasının ön koşulu.

otto rank: gerçek hastalık olmadan gerçek iyileşme olmaz.

kierkegaard, nietzsche, camus ve sartre cesaretin umutsuzluğun yokluğu olmadığını ortaya attılar; cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

paul tillich: insanlar kaygılarından kurtulmak için tanrı'yı ve korkuları yarattılar.

insan en büyük iflası içinde tekrar bir şey yapabilecek duruma gelene kadar kişiliğini koruyan bir mucizedir.

george bernard shaw, kemancı heifetz tarafından verilen bir konsere gittikten sonra eve vardığında ona şu mektubu yazmış: "azizim mr. heifetz; karım ve ben konserinizle büyülendik. böylesine güzel çalmayı sürdürürseniz genç yaşta öleceğiniz muhakkak. kimse tanrıların kıskançlığını kamçılamadan böylesine mükemmel çalamaz. sizden her akşam yatmadan önce kötü bir şeyler çalmanızı içtenlikle istirham ediyorum."

edgar degas: ressam resmini, suçlunun suç işlerken hissettiği duyguyla yapar.

yaratıcılığın, kendi özel kültürümüzde ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkak: van gogh çıldırdı, gauguin içe kapanık (şizoid) görünüyor, poe alkolikti ve woolf ciddi bir çöküntü içindeydi. yaratıcılık ve özgünlüğün, kültürlerine uymayan kişilerde bütünleştiği apaçık.

picasso: her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.

yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.

albert einstein bir keresinde princeton'daki bir arkadaşına: "neden en iyi fikirler aklıma sabahları tıraş olurken geliyor?" diye sormuştu. arkadaşı, alışılmadık fikirlerin ortaya çıkması için sıklıkla zihnin -dalgınlıkta ya da gün düşlerinde serbest kalması gereken- iç kontrollerinin gevşemesi gerektiği yolunda yanıtlamıştı.

kierkegaard: günümüz yazarı, öğrenme lehine tutkunun yok edildiği bir çağda kaderini kolaylıkla öngörebilir, okurları olmasını isteyen bir yazar, kitabını bir öğle sonrası şekerlemesi esnasında kolaylıkla okunabilecek bir biçimde yazmaya özen göstermelidir.

goethe: hayatta yüce amaçları olanlara karşı tek bir tavır olanaklıdır: onları sevmek.

31.12.2010

uzun lafın kısası

feodor gladkov: en iyi memurlar budalalardır. görmeyi ve almayı bilirler.

aslı erdoğan: her şeyi yitirdiğinde elinde yalnızca hayat kalır.

edmundo paz soldan: adaleti sağlamanın pek çok yolu vardır ve hukuki yolları izlemek bunlardan biri değildir. 

felicien challaye: yaşamak için para kazanmak gerekir ama, para kazanmak için de yaşamamak gerekir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

g.b. shaw: biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

howard stern: öldüğünüz zaman gerçekleşecek olan şudur: bir kutuya konulmak ve solucanlar tarafından yenmek.

emile zola: tehlikenin gözünün içine baktın mı onun sana zararı dokunmaz.

muriel barbery: evren boşlukla el birliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır.

platon: felsefe, insanların ve toplumların güçlü oldukları çağlarda yararlıdır; zayıf oldukları zamanlarda ise acınacak bir şeydir.

ursula k. le guin: bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın. suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.

ernesto sabato: tüm devrimler olanca saflıklarıyla ve özellikle de öylelerse, pis bir polis bürokrasisine dönüşmeye mahkumdur; bu sırada en büyük ruhların sonu zindan ya da tımarhane olur.

29.09.2010

uzun lafın kısası

edith wharton: fikirlerin yarattığı hava, nefes almaya değer tek havadır.

dave barry: din hakkında yazmakla ilgili en önemli sorun, dinine içtenlikle bağlı insanları gücendirme riski taşımasıdır. sonra palalarla peşinize düşebilirler.

g.b. shaw: allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

joyce carol oates: bizi birbirimize bağlayan en derindeki şeyleri hissedemeyiz; o şeyler bizden kopartılıp alınmadıkları sürece.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

ernst haeckel: üstün insanla sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden büyüktür.

philipp vandenberg: hayat, beşikten ölüm yatağına kadar, istekler ve arzular yığınıdır.

fay weldon: umudumuz ne denli büyükse, mutluluğun ne denli yakınına tırmanmışsak, o denli derine düşer ve inciniriz.

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

simone de beauvoir: dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan. ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.

eugene varlin: bir insanın başka bir insanı çalıştırması gibi bir şey sürdükçe özgürlük olmayacaktır.

adam smith: bir fabrikada hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insan yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.