31.3.12

uzun lafın kısası

shakespeare: birçok kez ölür korkaklar, ölmeden önce.

carl sagan: bilimin kutsal hakikati, kutsal hakikatlerin var olmadığıdır.

stephen hawking: evrenin, bizim gibi yok sayılabilecek kadar küçük yaratıkların tasavvuruna göre var olduğuna inanmak mümkün değil.

francis bacon: kurnazların bilge diye geçindiği bir devletten daha zararlı bir şey yoktur.

herkül millas: bir insan bir kez yaşamaya karar vermişse, açlıktan iki gün sonra hırsız olur, dört gün sonra katil olur ve altı gün sonra da yamyam. insanın gerçek ölçütleri işte bunlardır.

jorge amado: hastaneye düşmüş bir yoksul, kısa sürede bir cesede dönüşür.

albert camus: yalnızca bir tane ciddi felsefi problem vardır, o da intihardır. yaşamın yaşamaya değip değmediğine karar vermek zaten felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır.

montaigne: aşk, bizden kaçanı yakalamak için duyulan çılgın arzudan başka bir şey değildir.

paulo coelho: bir şeyi gerçekten istersen, onu gerçekleştirmen için bütün evren iş birliği yapar.

tolstoy: hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

somerset maugham: hiç kimse olabildiğinden beş paralık bile daha iyi değildir.

sunay akın: televizyondaki kadınlara yönelik sabah programlarında "kaynana zırıltıları"nı görünce, mars'ın da bizden giderek uzaklaştığını düşünüyorum. oyuncakları çocuklarına düşleri, hayalleri çoğalsın diye değil, oyalansın diye alan bir milleti oyalamak, ne kadar da kolay oluyor!

29.3.12

insanın elinde

jean-jacques rousseau

her şey, yaratıcı'nın elinden çıktığında iyidir; insanoğlunun elinde bozulur. insanoğlu bir toprağı başka bir toprağın ürünlerini beslemeye, bir ağacı başka bir ağacın meyvelerini taşımaya zorlar; iklimleri, elementleri, mevsimleri birbirine karıştırır, karmakarışık yapar; köpeğini, atını, tutsağını sakatlar; her şeyi altüst eder, her şeyin biçimini değiştirir; biçimsizliği, aykırı yaratıkları sever; hiçbir şeyi, hatta insanı bile, doğanın yaptığı şekliyle istemez. insanın, eğitim yerinde eğitilen bir at gibi, kendisi için eğitilmesi gerekir; onu, bahçesindeki bir ağaç gibi, kendi tarzında yetiştirmelidir.

tüm bilgeliğimiz kölece ön yargılara bağlılıktan ibaret; tüm alışkanlıklarımız yalnızca bağımlılık, sıkıntı ve baskı. uygar insan kölelik içinde doğar, yaşar ve ölür. doğuşunda bir kundak içinde dirilir, öldüğünde bir tabutun içinde çivilenir; insan şeklini koruduğu sürece kurumlarımız tarafından zincirlenir.

her şeyi alın, her şeyi zorla ele geçirin, sonra parayı bol bol savurun; bataryalar, darağaçları, işkence çarkları kurun; yasalar, fermanlar çıkarın; casusları, askerleri, cellatları, hapishaneleri, forsaları çoğaltın; zavallı küçük insanlar; tüm bunlar ne işinize yarar? bunlarla ne daha iyi hizmet edilmiş, ne daha az soyulmuş, ne daha az aldatılmış, ne daha eksiksiz olursunuz. her zaman "biz istiyoruz" diyeceksiniz ama daima başkalarının isteklerini yerine getireceksiniz.

kimse

şükrü erbaş

farkında mısınız bilmem, kimse kendi acısını bile duymuyor artık. kimse bir başkası için kederlenmiyor. birbirine ihtiyacı olanlar özenle uzak duruyor birbirinden. küçücük çocuklar bile yalnızlığın bilimini yapıyor. dilinde bir özürle konuşur oldu insanlar. kimse sevdiğine vakit ayırmıyor. iç çöküntünün boyutlarını görmek için kalabalık yerlere şöyle bir bakmak yeterli.

otobüs duraklarından cami avlularına, vitrinlerin önlerinden hastane kapılarına, birbirine sokulmuş eğreti çoğunluğun, dili ensesinden çekilmiş yüzleri, yaşamın mı, ölümün mü resmidir sizce?

insanlar yenilgisine direnecek yerde, dinsel bir tabu, bir ayin gibi ondan bir lütuf, bir erdem umarak yücelik kazanmaya çalışıyorlar. ışıklı bir su gibi geçen kalmadı sokaklardan. balkonlardan uzaklara bakan yok. herkes türküsünü bir reklam filmiyle değişti. şimdi insanların yerine paketlenmiş duyguları söyleyen hazır türkücüler var.

sevinci değişen insanın acısı da değişir elbet. öyle genişledi ki değişimin sınırları, doğrunun belkemiği kalmadı. korkunun ve kurnazlığın pervaneye döndürdüğü insanlar, sonunda kendilerini aklayacak bir maymuncuk buldular: hoşgörü ve yenilik. böylece bir ülke, pisliğinin üstünde tertemiz görünecek bir olanak buldu kendine.

yağmur değişir mi? altında ıslanana ve pencereden bakana bağlı belki ama bu rüzgarı kekeme, mavisi gördüğünden utanan gökte yağmurlar bile değişti.

27.3.12

dizeler

arthur rimbaud



ve sonra gece gelir, sessiz, sahile çıkan
gece, kara korsanı yaldızlı ufukların

esiyor balosuna iskeletlerin poyraz
darağacı inliyor demirden bir org gibi
koşuyor ormanlardan aç kurtlar avaz avaz
gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi

bu güzelim akşamı artık kutlamak gerek
girersin bir kahveye, gelsin bira, içkiler
on yedi yaşlarında gelgeç oluyor yürek
yeşil ıhlamurların altı dünyaya değer

istediği tatlı bir öpücüktü sanırım
belçikalı kızları bakışından tanırım
dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana
bastırıp parmağını şeftali yanağına
"buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın" dedi

oysa taşlar, burcu burcu, anaç toprak kokar
toprak kokar, görkemle titreyen yeşil kırda
kızıl dağ yollarının kıyısında başaklar
çakaleriklerinin göverdiği dallarda
kara dutta ve de dağ güllerinde yaşam var
yaşam var, al toprağa bürünmüş çakıllarda

her yüzyıl saygınlaşır bu hangar kiliseler
mavi kireç şerbeti ve saygınlaşmış sütle
papazın vızıltısı sofuluk ise eğer
sinekler de kutsal mı? güneşli tabanından
hanları, ahırları soluyan bu sinekler

bilinç nice iğrenç dehşetlerin tutsağıdır
erkekler! bilmezsiniz ki en sevdalı kadın
en orospu ve en hüzünlü olan kadındır
acısını çekiyor sizlere sığınmanın

bilirim nasıl döver kıyıları dalgalar
şafağın güvercinler gibi coştuğu anı
akıntı ne, hortum ne, gökler nasıl çatırdar
ben gerçekte yaşadım düşlerde yaşananı

kaynayıp fokurdayan dev bataklıklar gördüm
çürümüştü içinde sazlarla leviathan
nice çökmüş limanlar, nice yıkıklar gördüm
nice obur burgaçlar çağlayanları yutan

oda, koyu ve donuk mavi göğe bakıyor
içinde tıklım tıklım, sandıklar, çekmeceler
cinlerin çenesini attıran mor çiçekler
dışardaki duvardan salkım saçak akıyor

ey çalınmış yürek n'eyleyeceğim

25.3.12

soytarılar bayramı

lale müldür

saat kulesinden de görmüştüm, bekliyorduk. yanar döner giysileriyle perendeler atarak geldi. çıngırakları, zilleri, fırdöndüleri, maskeleri vardı. bir görünüp bir yok oluyordu. rengarenk kurdeleleri, madeni uçlu kordonları, uçkurları, şeritleri, perdeleri ve tülleri, makarnaları, bira ve gazoz kapakları, tıraş losyonları, kokusavarları vardı. süpürgesini saklamıştı. arada bir "dokun", "tamam mı?", "şimdi gir, öğrenip gel" (seyirciler arasından bir kez daha "ooooh-oh" sesleri yükselir) diye bağırıyor, bağırırken de zıp zıp zıplıyor. ortaçağ karanlıklarının üzerinde yükseliyordu.

jonglörmüş eskiden. şimdilerde ip üzerinde karşıdan karşıya geçiyor. yüzünü anlatmak olanaksız, çokköşeli, yani çokyüzlüydü. dolaşıp durmaktan yoruldum dedi. "eskisi gibi taklalar da atamıyorum, buralarda yerleşmek istiyorum. artık ayrılıklar ve yalnızlıklar başlayacak. şimdi bana gözyaşı kadehleri ve uzun doğum sancıları gerek."

saat kulesine çıktım oradan gördüm. birileri gidip birileri geliyordu. "buralardan kurtulmanın bir yolu olmalı" dedim, "nedir bu kargaşalık? çekip gitmeli mi yoksa burada mı kalmalı? köşklerimiz yıkıldı, bağlarımız, bahçelerimiz bozuldu, sedef kakmalı koltuklarımıza sonradan görmeler kuruluyor." "heyecanlanmaya, korkmaya gerek yok ki" diye incelikle yanıtladı, "hep böyle tarihsel şakalar yapıyorsun. içimizde birçokları var ki yaşam bir şakadan başka bir şey değildir sanıyorlar. sen ve ben bunu çoktan aştık, bizim inancımız bu değil; onun için yanlış konuşmayalım; çünkü saat çalışmaya başladı." saat kulesi boyunca her yerdeydiler. beş ayrı çevren gördüm. genç insan ölümleri gidip gelirken yalazlar içinde yaklaşıyorlardı. sanayi aygıtları, kağnı gıcırtılarıyla döne döne. uzak bir gelecekten geliyorlardı. saat kulesinden gördüm, dumanlar ve yalazlar içinde yeni insanlar geliyordu. uzakta bir baykuş öttü. rüzgar uğuldamaya başladı.

game of thrones

sikişten önce iyi bir dövüş gibisi yoktur.

biraz şansı olan her aptal, dünyaya elinde güçle gelebilir; ama gücü kazanmak, işte o çalışma gerektirir.

herkes geleceğini bilmek ister, ta ki öğrenene kadar.

sevdiğini koruyamamaktan daha iğrenç hissettiren bir şey yoktur.

güçlü olan her daim güçsüz üzerinden beslendi. zaten en başta bu şekilde güçlü oldu.

belki de şiddete o kadar alıştık ki, başka bir yol olmadığını sanıyoruz.

mutlu bir halkı yönetmek, sinirli olanı yönetmekten kolaydır.

hepimiz seçmek durumundayız. erkek ya da kadın, genç ya da yaşlı, lord ya da köylü, seçimlerimiz aynı. ya ışığı ya da karanlığı seçeriz. ya iyiyi ya da kötüyü seçeriz. ya gerçek tanrıyı ya da yalanı seçeriz.

her yerin bir hükümdarı var. her yolun kenarındaki her bok yığınının başında birinin sancağı var.

gölgeler karanlıkta var olamaz. onlar ışığın kölesi, ateşin çocuklarıdır. ışık ne kadar parlak olursa, onlar da o kadar karanlık olur.

23.3.12

ferdinand

stefan zweig


evet, biliyorum, milyonlardan ve yüz milyonlardan yalnızca biriyim ben. her sabah işe giderken evlerinden çıkan insanları görüyorum; uykularını alamamış, neşesiz, renksiz ve ruhsuz yüzlerle işe gidiyorlar; istemedikleri, sevmedikleri, hiç ilgi duymadıkları işlerine gidiyorlar hepsi de ve bu insanlar akşamları kurşun gibi ağırlaşmış bakışlarla, ayaklarına kara sular inmiş bir halde tramvaylara binip yeniden evlerine dönüyorlar; hepsi de sevmedikleri anlamsız bir işten ya da ne olduğunu anlamadıkları anlamlı bir şeyden yorgun ve bitkin düşmüşler. ancak onların hiçbiri yaşamın anlamsızlığının böylesine korkunç olduğunu bilmiyor ve bunu benim gibi hissetmiyor içinde.

onlar için ilerlemek demek, ayda on şilin daha fazla kazanmak ya da başka bir unvana, başka bir köpek markasına sahip olmak demektir; onlar akşamları toplantılara gidiyorlar ve orada kapitalist dünyanın batmasının yakın olduğu, sosyalist düşüncenin iktidara gelip dünyayı ele geçireceği, bunun yalnızca 10 yıl ya da 20 yıl sonra gerçekleşeceği ve işte o zaman kapitalistlerin başlarına nelerin geleceği konusunda anlatılan öyküleri dinliyorlar. ancak benim sabrım kalmadı, ben bekleyemem, ne 10 yıl ne de 20 yıl. otuz yaşındayım ve hala kim olduğumu ve bu dünyanın ne işe yaradığını bilmiyorum; pislikten, kan ve terden başka bir şey görmedim şimdiye kadar. beklemekten başka yaptığım bir şey yok, hep bekledim durdum ve hala da bekliyorum. artık aşağıda kalmaya, dışarıda olmaya dayanamıyorum, bu beni hasta ediyor; zamanın, altı delik ayakkabılarımın altından akıp gittiğini seziyorum.

yaşamlarından memnun olduklarını söyleyen bütün insanlardan nefret ediyorum; onlar beni öyle öfkelendiriyorlar ki, bazen rahatlarına bir yumruk atmamak için cebimdeki elime zor hakim oluyorum. şu yan masada oturan üç kişiye bir bakın. sizinle konuştuğumdan beri sinirimi bozuyorlar; nedenini bilemiyorum, belki de böyle neşeli olmalarını, aralarında aptal aptal şakalar yapıp eğlenmelerini kıskanıyorum. bir bakın onlara, işte şunlar, görünüşlerine bakılırsa biri tezgahtar olmalı, biri manifaturacı dükkanında çalışıyordur, bütün gün kumaş toplarını raftan indirir, metresi 1.80, gerçek ingiliz kumaşı, sağlam, bozulmaz ve modaya çok uygun diye müşteriye över ve sonra kumaş topunu yeniden yukarıya, rafa kaldırır ve başka bir top daha indirir, arkasından üzeri işlemeli şeritleri ve püskülleri indirir ve akşam olunca da evine gider ve yaşadığına inanır; diğer ikisinden biri belki gümrükte ya da postanede çalışıyordur; bütün gün sayılar, sayılar, yüz binlerce ve milyonlarca sayılar, faizler, faizlerin faizleri, zimmet ve kredilerle uğraşıp durur ve bunların kime ait olduğunu, kimin ödediğini, kime ödendiğini, kimin ve neden sahip olduğunu bilmeden akşamları evine gider ve yaşadığını sanır; üçüncüsü bilmem nerede çalışıyordur, belki bir devlet dairesinde ya da başka bir yerde; ancak giydiği gömlekten onun da bütün gün yazı yazdığını, aynı ahşap masaya oturmuş ve aynı canlı elle önündeki kağıtlara sürekli bir şeyler yazdığını çıkartabiliyorum.

bugün pazar olduğu için saçlarına briyantin ve yüzlerine neşe sürmüşler. ya futbol maçı seyretmeye ya da at yarışlarına gitmişlerdir ya da kızlarla birlikte gönül eğlendirmişler ve şimdi ne kadar akıllı, ne kadar becerikli, ne kadar çalışkan olduklarını söyleyip birbirlerine hava atıyorlardır; bir bakın, nasıl da rahatlar, yaşamlarından nasıl da memnun görünüyorlar, bir dinleyin bu pazar gününün dinlenmekte olan makinelerini, bu ödünç alınmış iş leşlerini, bir dinleyin onları, nasıl da gevrek gevrek gülüyorlar bu zavallı köpekler, zincirlerinden bir günlüğüne kurtuldular diye dünyanın kendilerinin olduğunu sanıyorlar, şimdi suratlarının ortasına bir iki tane patlatabilmeyi ne kadar isterdim!

bobby fischer against the world

liz garbus

sadece hiç denemeyenler kaybetmez.

albert einstein: satranç, ustalarını zincire vurup ruhlarını öylesine biçimlendirir ki, en güçlüsünün bile içsel özgürlüğü bunun cefasını çeker.

bir dahi yaratmak için, sevgi bileşeni çok büyük önem taşıyan bir bölümdür. çünkü eğer bu olmazsa bağlanmanızın bir yolu olamaz.

ünlü olmak değişik bir lütuftur ve neredeyse herkes hayatında bir kez ünlü olmayı dilemiştir. ilk başlarda her şey eğlencelidir; ama yalnız kalmayı istediğiniz an eğlence biter. evinde, sokakta, herhangi bir yerde bu olay genç birisi için çok daha korkunç bir şeydir. dünyasını tamamen mahveder.

bobby, bizim gibi sosyalleşmiş bir insan değildi. sahip olduğu tüm fikirler, aslında kendi düşüncelerinden geliyordu.

bobby, 29 yaşında ve neredeyse bir manastır hayatı yaşıyor. yalnız yaşıyor. her zaman, satranç tahtalarından biraz daha büyük otel odalarında kalıyor. çoğu zaman telefonlarına bile cevap vermiyor.

ne yapacağı belli olmayan bobby fischer.. hiç kimse, fischer bir şeyi neden yapar ya da yapmaz, bilemez. gelmiş geçmiş en bireysel, en inatçı, en ketum ve yalnız satranç ustası. belli bir adresi yok. fischer bir göçebe. neredeyse kimseyle konuşmaz, ailesiyle hiç iletişimi yok. sorunlu bir çocukluk..

iki insan yolda karşılaşsa, biri diğerine yol verir. ilişki psikolojisi, boşluklardan nefret eder. eğer vazgeçersen, birisi gelir ve yerini alır.

iyi bir satranç oyuncusu, oyun sırasında paranoyak olmalıdır. ama bu paranoyanızı gündelik yaşamınıza da aktarırsanız, bu akıllıca bir hareket olmaz.

dengesiz eğilimleri olan kişi için, satranç, bir manyaklık haline geliyorsa, uçurumdan düşmesine az kalmış demektir.

bazı insanlar düşünürken kendilerini sınırlandırmaz. olaylara, kendi kalıplarından çıkıp farklı açılardan da bakar. böyle yapanlar, yeni şeyler keşfedebilen yaratıcı insanlardır.

her şey bittiğinde asıl hayatına başlayabilir, önemli şeyler yapabilirsin.

"biraz daha dengeli bir hayatım olsaydı daha iyi olurdu. biraz daha hareketli bir hayat.. ama artık yapacak bir şey yok."

17 ocak 2008'de eski dünya satranç şampiyonu bobby fischer hayatını kaybetti. 64 yaşındaydı. son sözlerinin şöyle olduğu söylenir:

"insan dokunuşundan daha iyileştirici hiçbir şey olamaz."

22.3.12

uçuş korkusu

erica jong

rüyada görülen at babanın simgesidir. fırın da anne simgesi. rüyada görülen bok yığını da psikanalistin ta kendisidir aslında. bunun adına da transferans denir.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

zeka bölümünüz ister 70 olsun, ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi, sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabi- bol para düşleri içinde yaşarlar.

freud'a bakılırsa, kadın için en önemli olan şey, erkeğin cinsel organının gücüyle boyutlarıdır. büyüklük önemlidir onun kanısına göre. erkeklerin bu hastalıklı saplantısını kadınlara mal etmiştir nedense.

 avusturyalı kancık hala söyleniyordu: 
- çok üzgünüm; fakat ne yazık ki basını içeri almama izin vermiyorlar.
- yani, siz de emir kulusunuz.
- elbette, bana söyleneni yerine getirmek zorundayım.
- yaa, eichmann da öyle demişti.
- ne dediniz?

birini kandırmak için konuşmaya başladım mı uydurduğum martavallara önce kendim inanırım. sadece kendim inanırım desem de olacak galiba. dolandırıcılık etmeye kalksam hapı yuttum.

mantık, aşk geçip gittikten sonra çalışır.

herkesin düşleri vardır. normal insanlar, düşlerin düş olduğunu bilir. yalnız psikopatlar düşleri gerçekleştirmeye kalkışır.

cinsellik insanın kafasında olan bir şeydir. nabız sayısıyla, salgı bezlerinin çalışmasıyla ilgisi yoktur. o yüzden de cinsiyet konusunda bilgi veren bütün kitapçıklar para tuzağından başka bir şey değildir. insana kafasıyla değil, sadece kalçasıyla sevişmeyi öğretebilir.

dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzunun hayaletlerle seviştiğine kalıbımı basarım.

bir gün çocuk yapacak olursam hiç değilse birden fazla doğurmamak akıllılığını göstereceğim. tek çocuğun mutsuz çocuk olduğunu söyleyenler sadece psikologlardır. küçükken bütün istediğim kardeşlerim olmamasıydı.

insanın kendisini üstün görmesi aşağılığının, olağanüstü görmesi en sıradan bir yaratık olduğunun belirtisidir bence.

çıplak grek heykellerine incir yaprağından örtü örten kraliçe viktorya çağı..

insanların çoğu kahramanlık peşinde değildir. dürüstlüğe de pek aldırış etmezler. bunun doğru bir tutum, övünülecek bir tutum olduğunu ileri sürmüyorum. ben de insanların çoğunluğuna benzerim diyorum, o kadar.

üstün insanlar evlilik konusunda, kocaya sadık kalmak konusunda böyle uzun boylu kafa yormaz diye düşündüm. yapılacak iş gönlünün dilediğince yaşamak ve bundan ötürü pişmanlık, suçluluk duygularına kapılmaktan kaçınmaktır. benim suçluluk duygularım adi bir kentsoylu olduğumu gösterir sadece. düşün, taşın, evir çevir, sonunda da sıradan bir insan olduğun kanısına var!

dans etmek sevişmek gibidir. dışarıdan bakan nasıl bulur diye düşünmeyeceksin; içinden geleni yap.

ah, siz erkekler. fareden farkınız yok. bir delik gördünüz mü hemen dalarsınız.

jerzy kosinski: belleğimizde kalan izlenimler kesin gerçekler değildir. herkes hatırladıklarını küçük, bilinçsiz yalanlar, kişiye özgü senaryolarla süsler. yaşantımız bunlarla açıklık kazanır, bunlarla belirlenir. hatırlanan olay, artık kesin bir gerçek değil, belli duygulara uydurulmuş bir yapıdır. ve bu yapılar olmasa, yaşantının aşırı kişiselliğinden ötürü, ne sanatçı eser verebilir, ne halk o eserden anlam çıkarabilir.

sessizlik, öldürücü aletlerin en korkuncudur bence. insanı yerin dibine batırır, suçluluğunun derinliklerine iter boyuna. kafasının içinde, "sen suçlusun" diye bağıran sesleri büsbütün güçlendirir.

ölüm birçok şeyin başlangıcı olabilir bazen.

yazarken büyük bir zeka gösterenler konuşurken geri zekalı oluveriyordu. karamsar şiirlerle ün yapan ozanlar sıcakkanlı, güler yüzlü kimselerdi çokluk. eserlerinde en büyük inceliği gösteren yazarlar kaba saba insanlardı. yazılarında insancıl ve açıkyürekli görünenler de kıskanç ve pinti..

alexandre dumas: evlilik boyunduruğu öyle ağırdır ki en az iki -bazen de üç- kişi gerekir bu yükü taşımak için.

insan kurallara böylesine sıkı sıkıya bağlı kalırsa her düşünce sistemi bir deli gömleği haline gelir. sistemleşmeye inanmıyorum ben. insani olan her şey kusurlu, her şey gülünçtür son hesaplaşmada. neye inanıyorum peki? gülebilmek gerektiğine. düşünce sistemleriyle de, insanlarla da, hatta insanın kendisiyle bile alay edebilmesi gerektiğine inanıyorum. yaşamımızı çok yanlı görmek istiyorum: değişken, gülünç, acıklı, bazen de inanılmaz bir güzellikte. meyveli kek gibi olmalı insanın yaşantısı: içinde tatlı üzümler de bulunmalı, çürük fındıklar da. istekle yenmeli. üzümlerin arasında mide bozucu fındıklar bulunduğu bilinse bile oburca yenmeli.

her şeyden suçluluk duyuyorum. kadına suçluluk duygusu aşılayabildiğin sürece dayak atmanın hiç gereği yoktur. kadın erkek savaşının ilk kuralıdır bu bence. her kadın kendisinin baş düşmanıdır. en iyi işkence aracı da suçluluk duygusu.

insan istese de, istemese de, hep çocukluğunu yineler.

herhangi bir dahinin doğduğu, öldüğü, yaşadığı, çalıştığı, yiyip içip çiftleştiği herhangi bir yer kutsaldır benim için. delphi ya da parthenon tapınağı kadar kutsal. hatta daha da kutsal. çünkü günlük yaşamda karşılaştığımız mucizeler tapınaklarda görülenlerden çok daha ilginçtir. beethoven'ın külüstür bir evde yaşarken ölmez eserler verebilmesi.. gerçek mucize odur bence. beethoven'ın her gün kullandığı pespaye eşyalara hayranlıkla bakmıştım. ne kadar pespaye olursa benim için o kadar iyiydi: kararmış bir tuzluk, ucuza alınmış bir saat, yıpranmış bir hesap defteri. günlük yaşamında böylesine sıradan bir insan olması içimi rahatlatmış, bana umut vermişti.

buluğ çağını, halil cibran'la hermann hesse'yi arkada bıraktıktan sonra tutarlılık peşinde koşmak gereksizdir. ne yazık ki çoğumuz bunu anlayamadık. yaşamımızdaki tutarsızlıkları gideremediğimiz için bütün düzenimizi altüst etmeye kalkışırız bazen.

dahilerin çoğu insanları iyi yargılayamazlar zaten. rüyaların simgelerini açıklayabilen freud her dolandırıcıya yem olabilirmiş. psikanaliz kavramını ortaya atar, sonra da kendisini en kolayca kazıklayacak insanlara güvenirmiş. çenesini tutmasını da bilmezmiş üstelik. kendisine, kimseye açıklanmaması şartıyla anlatılan şeyleri, başkalarına söylermiş çok zaman.

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma.

insan ruhu çekilen acılardan oluşmuştur.
acısı dinerse ruh ölür.

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

henry miller: hiç kimse gerçekleri dosdoğru açıklayamaz. kendi özgeçmişini yazan insan bile arada bir yalana sapar.

yaşamın belli bir düzeni, belli bir kurgusu yoktur. kelimelerle anlatılamaz her şey. dilin kendine özgü bir düzeni olduğundan, anlattıklarınız ister istemez o düzene uyar. oysa yaşam düzensizdir. ve kelimelerle anlatabileceğinizden çok daha ilginç. bu düzensizliğe, bu anarşiye saygı duyan yazarlar bile, olayları kağıda döktükleri zaman, her şeyi olduğundan daha düzenli bir biçimde anlatmış, gerçekleri tam yansıtamamışlardır. insanları da tam olarak betimleyemeyiz. çünkü yaşayan insan kitap kişisinden çok daha ilginçtir.

bütün olağanüstü insanlara deli damgası vurulmuştur. isa yeniden dünyaya gelecek olsa tımarhaneyi boylaması işten bile değildir.

bütün doğal afetler insana rahatlık verir sonunda. güçsüzlüğümüzü anlarız. ve ne tuhaftır ki güçsüzlüğün bilincine varmak yatıştırıcı bir etki yapar insanda.

insanlar ikiye ayrılır: düzenbazlar ve ahlaksızlar.

kısa bir süre sonra pia'dan ayrıldım. ben beyrut'a, randy'yi görmeye gittim. o ispanya'ya geçti. diyaframı olmadığından bütün yaz sapık ilişkilerle yetinmek zorunda kalmış. insana gülünç gelebilir; ama bu durumdan hiç de utanç duymamış. ne de olsa 1950 yılalrında yetişmiş, kızlığımızı bozdurmadan sevişmeye çoktan alışmıştık biz.

genç kızlık yıllarını, aynanın karşısına geçip geriye doğru eğilmeye, cinsel organını incelemeye çalışarak geçirir insan. birtakım kıvırcık tüylerle morumsu etlerden başka bir şey de göremez. en önemli bölgeler gözden uzaktır. keşfedilmemiş bir kanal, bir yeralrı mağarası.

lasciate ogni speranza: dante'nin ilahi komedisinde, cehennemin kapısında yazılı olan söz: giren, umudu kesmelidir. [ey bu kapıdan girenler! bırakınız her türlü ümidi.]

sallanan uçaklarda ateist kalmaz.

doğu'yla batı burada birleşmiş denebilir. ne var ki bu birleşmeden doğan şey kusursuz bir ortak yapım değil; sadece bir yozlaşma, bir çöküntü.

aşkım, çiçek açan bir buğday başağıdır
gözleri, iki sarı topaz gibi parıldar uzakta

beyrut'ta trafik kuralı yoktur, küfür vardır.

varoluşçuluğun aksayan yanını buldum. insan ne yaparsa yapsın geleceği düşünmeden edemiyor. her hareketimiz belli sonuçlar doğuruyor.

aşk istiyorsun, yakınlık istiyorsun, duyarlıklı insanlar istiyorsun, yaşamda yoğunluk istiyorsun.. sonunda nerede karar kılıyorsun? acı çekmekte! neyse ki acıların yoğun hiç değilse.. hasta, hastalığını seviyor. iyileşmek istemiyor aslında.

annemin evine dönsem çok ağır bir duygusal ücret ödemem gerekir. üstelik kardeşlerim de günahlarımın cezasını çektiğimi söyleyeceklerdir. arkadaşlarım, bana acır görünüp, gizliden gizliye alay edeceklerdir arkamdan: isadora'nın da burnu sürtüldü iyice!

yaşantı uzun bir hastalığa dönmüşse eğer, tek kurtuluş yolu ölümdür.

her şeyi aynı ilgisizlikle karşılarsan hiçbir şeyin anlamı kalmaz. seninki varoluşçuluk değil duygusuzluk.

edna o'brien: oy hakkını elde etmekte ne çıkar, diye düşünmüştüm. kadınların basbayağı silahlanması gerekir.

kendimi aldatmanın yararı yok. ben varoluşçuluktan falan anlamıyorum. olayları kağıt üstüne dökmedikçe yaşantımın gerçek olduğuna bile inanamam.

yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.

süperego denen nesne alkolde erir.

tek gerçek varoluşçu üzüm suyudur.

kimsenin çocuğu değilim artık. özgür bir kadınım. zincirlerimi kopardım. özgürlüğün böylesine korkunç olabileceğini hiç bilmezdim. derin bir uçurumdan aşağı düşen, yere varmadan uçmayı öğrenebileceğini uman bir insana benzettim kendimi.

mağara adamı çağında, erkeğin, bütün ömrünü avlanmak ve dövüşmekle, kadının da gebe kalmak, doğururken ölmek korkusuyla geçirdiği zamanlarda karıyı saçından sürüyüp götürmek gerekirmiş. erkek, yüzyıllarca kadının isteksizliğinden, soğukluğundan yakınmış, coşkulu kadın ararmış hep. atak kadın ararmış. eh, son yıllarda kadının ataklığı, coşkunluğu epey arttı. sonuç? gözükara kadının karşısında erkek pörsüyüp kaldı. onulmaz bir dert bu.

benim tutkumun büyüklüğü onunkini yok etti. ben üstüne düştükçe o kaçtı. her şey bu kadar basit mi peki? annemin yıllarca önce söylediğine mi geleceğiz? "erkekler kolay elde edilen kadınlara değer vermezler." deyip çıkacak mıyız işin içinden? gerçekten de bana en çok bağlanan erkekler en az önemsediklerimdi. peki ama, bunun ne tadı var? eros'la philos, kısa bir süre için de olsa, bir araya gelemezler mi hiç? bu istek ve ilgisizlik, yarar ve zarar çarkını durdurmanın yolu yok mu?

ağlamanın, belki de bebeklikten kalan, tuhaf bir özelliği var. yakınlarda bizi dinleyen (ya da dinleyeceğini umduğumuz) biri bulunmazsa, şöyle rahatça, höyküre höyküre ağlamak kolay değildir. tam bir umutsuzlukla gözyaşı dökmek, kendini kapıp koyvermek elden gelmez. gözyaşı selinde boğulacağımızdan, kimsenin gelip bizi kurtaramayacağından korkarız belki. belki de konuşma gibi, ağlamak da bir haberleşme aracıdır; dinleyici bulunmazsa anlamı kalmaz.

insanın kendi düşüncelerinden kurtulmasının hiç yolu yok mudur?

yirmi yaşında olsam isterdim. otuza gelince ülkü uğruna ölmeye yanaşmıyor insan. şiir uğruna ölmek de biraz saçma olur sanırım. genç yaşta can verdiği için keats'e hayrandım eskiden. şimdiyse ileri yaşta ölmenin daha büyük bir yiğitlik olduğunu düşünüyorum.

ilk adım yalnızlığa alışmaktır.

evrendeki tek büyük gerçek acı çekmektir.

kendi hayal gücümün çarmıhına gerilmişim. hayal gücüm, insanlığın geçmişi kadar korkulu.

keşke scarlett o'hara gibi sorunlarımın çözümlenmesini hep bir sonraki güne erteleyebilsem ben de.

doris lessing: bence, güç olan, zararlı olan, insanın istediğini elde edememesi değildir. isteklerini yerine getiremeyen insan belki acı çeker; ama eline geçenle yetinen zehirlenir. ikinci kaliteyi birinci kalite gibi görmektir en kötüsü. sevgi ararken yalnızlığı yeğ tutar gibi daha iyisini yapabileceğini bildiğin halde ortaya koyduğun eseri beğenir gibi görünmek.

bana eziyet edilse bile dayanmaya çalışır, insanlarla aramdaki bağı koparmaya yanaşmazdım çok zaman. herkese son bir fırsat tanımak isterdim. belki de korkaklıktan ileri geliyordu böyle davranmam. ilişkiye son vereceğime oturup kağıda döküyordum öfkemi.

büyük acı ve büyük haz anlarında, gövde sınırlarının yok olduğunu okumuştum psikolojik bir yazıda. o duyguyu iyi bilirim ben, panipe kapıldığım gecelerin belirgin bir özelliğidir. bacağım kırıldığı zaman da gövdemin sınırları silinip gitmişti. garip bir çelişki aslında: çok büyük haz ya da çok büyük acı duyan insan, bedeninden kopup gittiği izlenimine kapılıyor.

bir bakıma her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır.

ikinci bir açıklaması da vardı bu gebelik korkusunun: kadın, ilkel kavimlerde olduğu gibi, gövdesindeki bütün delikleri bir tutarmış. yediklerinin, bağırsaklarında çoğalacağını, bedeninin ürün vereceğini sanırmış bilinçaltında.

bayan x. haftalardır 600 kalorilik bir rejim uyguladığı halde bir türlü zayıflayamıyormuş. doktoru, kadının kaçamak yaptığını düşünerek, yediği her şeyi bir yana not etmesini istemiş. bakmışlar ki kadın verilen rejime aykırı düşecek bir şey yemiyor. "her lokmanızı, içtiğiniz her yudumu burada belirttiğinizden emin misiniz?" demiş doktor. "yudum mu?" diye sormuş kadın. "elbette" demiş doktor sertçe. zavallı hasta şaşıp kalmış: "ay, onun da kalorisi mi varmış?"

insan kendi ruhuna sahip olmak istediğinden ötürü özür dilemek gereğini duymamalıdır. herkes kendine sadık kalmalıdır. kişiliğimizden başka neyimiz var bu dünyada? her şey bitip tükendiği anda kişiliğiyle baş başa kalır insan.

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

bir umutsuzluk anında kolayca kendini öldürebilir insan. acınacak kurban rolünü benimsemek kolaydır. güç olan sabretmeyi bilmektir. yaşama göğüs germek. eli kolu bağlı oturmak.

d.h. lawrence: kadınların en büyük yanlışı, kendilerini erkeğin gözüyle görmeleri, o görüntüye uyma çabasını sürdürmeleridir.

başka yazarların acı çekmesi ya avangard ya epik ya kozmik bir konudur. ben acı çekerken sadece komik oluyorum.

insan güç durumda kalınca her şeye uymayı öğrenir.

ne gülünç durumlara düşürür gövdemiz bizi!

sokağa varınca "şükür ki hava açık" diye düşündüm. eski putperestlerden olduğumdan bu küçük nimetler için tanrılara teşekkür etmek gerektiğini bilirim.

oturup bir sütlü kahveyle çörek söyledim. saat bire geliyordu. bir dinginlik, bir rahatlık çökmüştü üstüme. mutluluğumuz ne kadar küçük şeylere bağlıdır aslında: öğle tatili yapmayan bir eczane, çalınmayan bir bavul, bir fincan sütlü kahve. yaşamın tadına vardığımı sezdim birden.kahvenin enfes tadı, yüzüme vuran güneş, gözlenmeyi, beğenilmeyi umarcasına köşelerde dikilip duran insanlar. her şey kusursuz.

kimse kimseyi bütünleyemez. insan kendini bütünleyebilir ancak. onu yapacak gücü yoksa, sevgi arama çabasıyla kendini tüketir. tükenişin de aşk olduğuna inanmaya çalışır sonunda.

ne yazık ki her zaman öyle olur. ezilen yürek en hafif bir dokunuşta acıyla bağırırken, zamanla morarır, sararır, çürüyen yer belli bile olmaz, acısı kalmaz. unutulur. kalbi olduğunu bile unutur insan. bir sonraki sevgiye kadar. bu kez de "bu bambaşka bir aşk, bu hepsinden güçlü" diye düşünürüz. gerçek olan şudur ki eskiler unutulduğu için her sevgi bir öncekinden güçlü sanılır.

insan dilsiz karı alırsa aydın kişi olması çok kolaylaşır.

d.h. lawrence: yazarın öğretici bildirilerine değil, kaderin karanlık ormanlarında dolaşan roman kişilerinin seslenişine, boğuk iniltilerine kulak verin.

on dokuzuncu yüzyıl romanlarında barışılır. yirminci yüzyıl romanlarında boşanılır.

"yaşamın belli bir konusu yoktur." diye hikmet yumurtlamaktan hoşlanırdım eskiden. gerçekten de, yaşadığımız sürece hep değişebilir konu.

ne olursa olsun dayanabileceğimi biliyordum artık. hepsinden önemlisi, çalışmamı sürdüreceğim. yaşamak, durmaksızın yenilenmek demektir. kolay değildir; acı çekmeden yaşayamaz insan. acıdan kurtulmanın tek yolu ölümü seçmektir.

21.3.12

17 deve

raoul vaneigem


bir zamanlar üç genç, yaşlı bir arap'a gelip demişler ki: "babamız öldü. bize 17 deve bıraktı; ancak vasiyetini okuduğumuzda sahip olduklarının yarısını en büyük oğluna, üçte birini ortanca oğluna ve dokuzda birini de küçük oğluna bırakmış olduğunu gördük. ne kadar uğraştıysak da develeri nasıl bölüşebileceğimiz konusunda aramızda anlaşamadık. sonuçta, bunu sizin kararınıza bıraktık."

yaşlı adam cevap vermeden önce bir süre düşünmüş: "anladığım kadarıyla, onları uygun bir biçimde pay etmek için başka bir deveye ihtiyacınız var. benimkini alın. sadece bir devem var; ama olsun, onu size veriyorum. alın, hayvanları pay edin ve geri kalanı bana getirin." genç adamlar yaşlı arap'a dostça önerisinden dolayı teşekkür etmişler, yaşlı adamın devesini almışlar ve 18 hayvanı şu şekilde pay etmişler: en büyük oğlan kendisine düşen yarıyı, yani 9 deveyi, ortanca oğlan üçte biri, yani 6 deveyi; ve en küçük oğlan da kendi dokuzda birlik payını, yani 2 deveyi almış. herkes geriye bir devenin kaldığını görünce hayret etmiş ve kalan tek deveyi de hemen yaşlı dostlarına geri götürmüşler ve tekrar tekrar teşekkür etmişler.

kaplumbağalar

fakir baykurt

yaz gelince kalktım, burdur'daki köyüme gittim. gene her şey yerli yerindeydi. uzun saltanat yıllarının kemirip bitirdiği anadolu; sonradan trablus, balkan ya da yaka paça 1. dünya savaşı, yunan.. daha tarladaki yangının dumanı sönmeden 2. dünya savaşı.. hemen ardından, kimin yararına olduğu hiç anlaşılmayan demokrasi, dış yardımlar, yabancı uzmanlar, yabancı sermaye.. işte ekinler gene bir karış, harmanlar köstebek yığını. bağlar kurumuş. bahçelerin ağacı yozlaşmış. 13 yıldır tamamlanmayan karagent köprüsü, sellerin her bahar alıp götürdüğü biraz taş, biraz kum, birkaç demir, tahta kalıp.. köylünün ya huyunu ya oyunu beğenmeyen yönetim, yeni yeşermeye başlayan yaşama isteğini besleyeceği yerde, aracı, ilacı olmayan bu köylere sivri minareler dikmiş. dine önem veriyor. egemenler böyle istiyor. din ile avutup sömürüsünü rahat sürdürecek.

eskiden kölelere yayık yaydıran barbar dağ avrupalıları, sağa sola bakıp ayranı dökmesinler diye onları kör edermiş. şimdi kendi çocuklarına yabancı dilli kolej, yüksekokul, hatta avrupa'da, amerika'da okuma olanağı bulan yöneticiler, köydeki bebelerin ilkokuldan sonra gideceği okulları hesap dışı tutuyor. ilkokul uyutuyor, ortaokul uyandırmıyor. ne ayırdı var bu insanların kölelerden? ulusun işgücünü, kültürünü besleyecek, toplumun varlığını sürdürecek köy kaynağını kurutuyorlar.

yollarda, sokaklarda görüyorum; her evde kalbur kalbur çoğalan çocuklar büyümek için kapı önlerine bırakılmış. onların üremekten yılmayan çileli ana babaları, doğru dürüst gençliklerini bile yaşamadan yıpranmış ve çökmüş. içlerinde biraz hanya'yı konya'yı anlayanlar, tutunacak dal yokluğundan kıvranıyor.

akşam komşular eve geldi. anamın geniş odasında, çulun üstüne bağdaş kurup oturdular. bir ellerini ağızlarına kapayıp bir ellerini dizlerine koydular. gözleri iyice çukura kaçmıştı. birbirimizi epeydir görmemiştik. acaba haller keyifler nasıldı? eh, iyiler iyi. çok şükür canları sağ. ama ben, ben ne yapıyorum böyle? neden bacaklarımı gerip güne karşı işiyorum? neden beylerle paşalarla uğraşıyorum?

çoğu içinde bulunduğu çukurun ayırdında değildi. toprak damlı yoksul evlerde, kendi yaşadıklarından daha değişik, daha iyi bir yaşayıştan birazcık haberleri varsa bile, pay istekleri yoktu. yüzlerce yıldır sürüp gelen sömürülü düzen, yeni bir hızla uyutmuştu onları.

"ay halam, dünyanın kuyruğu uzun! bak çoluk çocuğun da var! ayağın bir kayarsa sürünürsün! baksana bizim halimize!"

"ay teyzem! bak çoluk çocuğun da küçükmüş daha! dünyanın kuyruğu gerçekten uzun! ayağın bir kayarsa, iyice sürünürsün! dikkatlice baksana bizim halimize!"

"ay dayım! gördüğün eğri, beylerden doğru! vardığın yerin iki gözü körse, sen de birini yumuver!"

"ay emmim! köylünün sahibi yok! köylü kömeli, sırtı yamalı! iyisi mi, elindeki ekmeği yimeye bak, ekmeği!"

daha bissürü uyarma, bissürü frenleme.

dışarda sadece köpekler havlıyordu. bebeler çoktan yatmıştı. işte bunlar da uyukluyor. şimdi ankara'da, şimdi yeryüzünün bütün büyük kentlerinde her yer ışıktı. ışıklar yedi renk üstüne pırıl pırıldı. insanlar yunup yıkanıp ince giysilerle sokağa çıkmışlar. serin gazinolarda buzlu biralarını içerek, büyük salonlarda iyi yetişmiş orkestraları dinleyerek, insanoğlunun eski yeni ürünlerinden birini ya da beyazperdedeki yeni bir siyah beyazı ya da renkliyi seyrederek vakit geçiriyorlar. ne kadar güzel, ne kadar su gibi geçiyor vakit.. uyku onları rahatsız etmiyor. ucuz otobüslerde, güzel arabalarla evlerine dönüp yatmalarına, birbirlerine sarılmalarına vakit var daha. isteseler şafaklar sökenece sevişebilirler. sıcak suları, kokulu sabunları da var.

oturan köylülerime kafamdaki romandan söz açtım. kurduğum bölümleri anlattım. başkentin bozkır köylerini, onların susuz kalmış otlarını, hayvanlarını; halka sırtını dönmüş yönetimle çilesi uzayıp giden insanlarını, kimi zaman ayağa kalkıp benzetmeler yaparak anlattım. emek çekerek kafamdakileri önlerine döktüm.

etkilendiklerini görüyordum. ellerini çenelerinden çektiler. yüzüme ışıyan gözlerle bakıyorlar. ben bitirince komşumuz haçça akdoğan birden ayağa kalktı. uyanık, açıkgöz bir anaydı komşumuz. iki kızını köy enstitüsü'nde okutup öğretmen çıkarmıştı. zorluklara, kahırlara katlanmıştı. öbür komşularımıza kıyasla görmüş geçirmiş bir insandı.

"sivrilt halam kalemini, sivrilt de yaz!" diye bağırdı. "istemeyenlerin ağzına tüküreyim! dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! sivrilt kalemini, durmadan yaz!"

uykusu kaçan köylülerim, "yaz halam yaz! yaz dayım yaz! yaz emmim yaz! pazara kadar değil, mezara kadar yaz!" diyerek dağıldılar.

oturup yazdım. kaplumbağalar odur, onlarındır.

acı, buruk bir roman oldu. onu kentlerde, kasabalarda oturup günlük işiyle uğraşan okuryazarlar, yumrukçu ya da nemegerekçi aydınlar okuyacak. belki kapılacaklar, belki sıkılacaklar. ama ben romanımı asıl o akşam anamın geniş odasında bağdaş kurup beni dinleyen komşularımın, dört mevsimi karanlık, bütün ömrü kömür olan köylülerimin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını isterim. yurdumun bir yazarı olarak beni en çok bu sevindirir.

belki bir gün o da olur. düşünüyorum, mutlaka olur.

gün doğmadan neler, ne tosun kızlar, oğlanlar doğar!

20.3.12

alıntılar

tahsin yücel

atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.

georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.

çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.

demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.

bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.

fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.

konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.

jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.

daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.

eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.

solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.

paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.

"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."

roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.

plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!

roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.

jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.

19.3.12

leninizm

george sabine

lenin'in rusya'da başardığı şey, sanayi alanında nisbeten gelişmemiş, asıl olarak tarımcı bir ekonomiye ve geniş ölçüde bir köylü nüfusa sahip, batı avrupa marksizminin hiçbir zaman içine işleyemediği türden bir ülkede marksizme başarı kazandırmaktı.

leninizm, en iyi bir biçimde, marksizmin sanayileşmemiş ülkelere ve büyük çoğunlukla nüfusu köylü olan toplumlara uydurulmuş biçimidir. bütün dünyada taşıdığı önem, dünyanın böyle toplumlarla dolu olduğu gerçeğinden ileri gelmektedir.

lenin'in bir devrimci önder olarak sahip olduğu gücün başlıca kaynağı, köylülerin en azından rızası sağlanmadıkça hiçbir devrimin kesinlikle başarılı olamayacağına olan sarsılmaz inancıydı. sosyalist devrimin bir proleter hareketi olması gerektiği yolundaki marksçı kuramı tam olarak paylaşmamıştır; ama her ne pahasına olursa olsun köylülerin en azından geçici katılımlarını sağlaması gerektiği olgusunu da hiçbir zaman gözden ırak tutmamıştır. böylece 1917'de onların rızasını, tarımsal üretimde sosyalist çözümün uygulanmasını geri bırakarak satın aldı. kısacası köylülerin toprak açlığını bilinçli olarak kullanarak onları, toplumsallaştırılmış sanayi üretimi kendi ayakları üstünde durabilecek duruma gelinceye değin, geçici olarak hareketsizliğe yöneltmiştir.

işçiler kendiliklerinden sosyalist olmazlar; sendikalaşırlar. sosyalizmin onlara dışardan, orta sınıf entelektüeller tarafından getirilmesi gerekir.

lenin: işçiler arasında sosyal demokratik bilincin henüz bulunamayacağını -1890'lardaki rus grevlerinde- söyledik. bu bilinç onlara ancak dışardan getirilebilir. bütün ülkelerin tarihi işçi sınıfının, yalnızca kendi çabalarıyla ancak sendika bilinci geliştirebildiğini, yani sendikalar içinde bir araya gelerek işverenlere karşı mücadele etmek ve hükümeti gerekli çalışma yasalarını geçirtmek zorunda bırakmak için savaşmak vs. zorunluluğunu fark edebildiğini göstermektedir.

lenin için siyaset, uzay ölçüsünde bile, olanaklı olanın sanatıydı; zafer, bir sonraki adımın ne olacağını en açık bir biçimde algılayan partiye gidecektir. lenin'in partisi bir bilinçlilik simgesi, yetkin bir öngörünün kişileşmiş biçimi ve her olasılığa karşı önceden silahlandırılmış olmanın ülküselleşmesiydi.

lenin'in bir aristokrasi yaratmak yolunda hiçbir niyeti olmamıştır. çünkü partinin görevi konusundaki anlayış bunu göstermektedir. ona göre parti, yönettiği halktan ayırt edilebilir; ama hiçbir zaman ondan ayrılamaz ya da koparılamaz. bir parti önderi iki biçimde halkla teması yitirebilir; bu yolların her ikisi de, komünist parti işçisinin kuralları içinde en büyük günahlardandı. birincisi "önden koşmak" yani halkın izlemeye razı edilebildiğinden daha çabuk ya da daha öteye gitmek ya da kendi başına doğru olan ama halkın henüz propagandayla hazırlanmadığı bir yolu savunmaktır. ikincisi ise "geride kalmak" yani, halkın gitmeye özendirilebileceği noktaya değin gidememektir.

lenin: iktidar için yaptığı mücadelede, proletaryanın örgütlenme dışında hiçbir silahı yoktur. burjuva dünyasının anarşik rekabet egemenliği altında bölünmüş, sermayenin köle işçisi olarak yere vurulmuş, sürekli olarak yoksulluk, ilkellik ve çöküntünün "koyu derinliklerine" durmadan itilen proletarya, ancak marksizmin ilkeleri çevresindeki ideolojik birliği, milyonlarca emekçiyi işçi sınıfı ordusu içinde birleştirecek olan bir örgütün maddi birliği ile pekiştirdiği zaman yenilmez bir güç durumuna gelebilir ve kaçınılmaz olarak gelecektir.

lenin not defterlerinden birinde diyalektiğin, "evrensel, her yanlı her şeyin her şeyle yaşayan bağlılığı düşüncesi ve bu bağlılığın insan anlayışlarındaki yansıması" olduğunu yazmıştır. her zaman olduğu gibi burada da lenin "her şey" derken, her olayın doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak geçmişle, gelecekle ve bütün öbür olaylarla, karşıt ve işbirlikçi güçlerin sonsuz karmaşıklığı içinde bağlı bulunduğu toplumsal tarihin olaylarını anlatmak istemektedir.

lenin: nesnel gerçeği bırakmadan, burjuva-gerici yanlışlığının kolları arasına düşmeden bu marksizm felsefesinin -som çelikten bir yapı gibidir- hiçbir temel varsayımını, hiçbir özlü parçasını atmak olanağı yoktur.

marx'ın düşünce eğilimi, belgelere saygısı olan bir insanın düşünce eğilimiydi. lenin'inki ise inanç sahibi bir insanın düşünce eğilimiydi: olgular inandığı şeye karşı ise, yazıklar olsun olgulara.

orta sınıfın bilimi en iyimser bir deyiş ile durgun, daha gerçekçi bir deyişle de karanlık ve gerici bir bilimdir.

mantığını politikasına uydurmak için değiştirmek zorunda kalan bir düzen, entelektüel dürüstlüğünü koruyabilir mi?

trotsky: iktisaden geri olan bir ülkede proletarya, kapitalizmin ilerlemiş olduğu yerlerde olduğundan daha çabuk bir biçimde erki elde edebilir.

emperyalizm, kapitalist gelişmenin en üst aşamasıdır ve bundan daha üstün bir komünist ekonomi ve toplum düzenine götüren bir geçiş aşamasıdır.

kapitalistlerin geri kalmış halkları sömürerek elde ettikleri yüksek karlar onlara kendi ülkelerinde işgücüne yüksek ücretler ödemek olanağı veriyordu. bunun sonucu olarak avrupalı işçi, özellikle yetişkin işçi, gerçekte yükselen bir yaşama düzeyine ulaşmıştır. kuşkusuz bu, sömürge ve gelişmiş ülkelerde yetişkin olmayan işgücünün daha çok sömürülmesi karşılığında satın alınmış bir nimetti.

bir burjuva toplumunda gerçek gücü olan tek şey paradır.

nikolai bukharine: savaş, işçileri efendilere bağlayan son zinciri koparıp onların emperyalist devlet karşısındaki kölece baş eğmelerine son verir. proletaryanın felsefesinin son sınırı da aşılmaktadır; yani dar ulusçuluğa bağlılığın ve yurtseverliğinin sınırı. içinde bulunulan anın çıkarları, emperyalist soygundan ve emperyalist devletle olan ilişkilerinden elde ettiği geçici yararlar, uluslararası proletaryanın, eli silahlı mali sermaye diktatörlüğünü deviren, onun devlet aygıtını yıkan ve yeni bir güç -burjuvaziye karşı işçilerin gücü- kuran bir toplumsal devrim düşüncesine sahip işçi sınıfının bir bütün olarak sahip olduğu sürekli ve genel çıkarlarla karşılaştırıldığında, ikinci derecede önem taşır.

kapitalist ulusların hem sanayi sahipleri hem de işgüçleri, bir bakıma, sömürülebilir azgelişmiş uluslar için asalak durumundadırlar.

lenin: en güçlü ve en ileri burjuva devleti türü, parlamenter bir demokratik cumhuriyettir.

lenin: kapitalist toplumda, onun gelişmesine en elverişli koşullar altında, aşağı yukarı tam demokrasiyi demokratik cumhuriyette buluyoruz. ama bu demokrasi her zaman kapitalist sömürünün dar çerçevesiyle sınırlıdır ve bundan dolayı her zaman, gerçekte bir azınlık demokrasisi olup yalnız mülk sahipleri sınıfı, yalnız zenginler içindir. kapitalist toplumda özgürlük her zaman aşağı yukarı eski yunan cumhuriyetlerindekinin aynı olarak kalmaktadır: köle sahipleri için özgürlük. modern ücretli köleler, kapitalist sömürünün sonucu olarak, gereksinim ve yoksulluk altında öylesine ezilmektedirler ki "demokrasi onlar için hiçbir şey anlatmamaktadır", "politika onlar için hiçbir şey anlatmamaktadır", "olayların olağan, barışçı akışı içinde, nüfusunun çoğunluğu toplumsal ve siyasal yaşama katılmaktan alıkonulmaktadır."

her önemli siyasal sorun her zaman iki olası yönetici sınıfın çıkarları arasındaki çatışmadan doğar ve partiler de bu çatışmayı yürüten organlardır. sonunda daha güçlü olan sınıf kazanır ve eğer sorun yaşamsal önemdeyse mücadele iç savaş halini alır.

marx gerçekten de komün'ün başarısızlığa uğrayacağını görmüş ve bu maceraya girişilmemesini salık vermişti; daha sonra onu elinden geldiğince savundu; ama daha önce belirtilenler gibi belirsiz genellemeler dışında söylenecek bir şey yoktu.

devrimden sonra işçilerin fabrikaları yönetmesine izin verme girişimi, ekonomiyi hemen hemen yıktı. parti üyeleri bir süre için işçiler gibi ücret almaya devam ettiler; ama üretimin artırılması yönünde ciddi bir girişim belirir belirmez kapitalist ülkelerdekine benzer ücret farklılıklarının özendirme ögesi olarak benimsenmesi gerekti.

lenin: komünist parti işçi sınıfının bir parçası, en ileri, en sınıf bilinçli ve dolayısıyla en devrimci parçasıdır. bir doğal ayıklanma süreci yoluyla komünist parti en iyi, en sınıf bilinçli, en özverili ve uzak görüşlü işçilerden oluşmaktadır. komünist parti için, işçi sınıfının bir bütün olarak çıkarları dışında hiçbir çıkar yoktur. komünist parti bir bütün olarak işçi sınıfından, bu sınıfın bütün tarihi hakkında açık bir görüşe sahip olduğu için farklıdır ve bu yoldaki her dönemeçte, ayrı küme ya da mesleklerin değil; ama bir bütün olarak işçi sınıfının çıkarlarını korumakla ilgilenmektedir. komünist parti işçi sınıfının en ileri kesimininin, bütün proleter yığınları ve doğru yol üzerindeki yarı-proleteryayı yönetmede kullandığı örgütsel ve siyasal kaldıraçtır.

lenin: marksist-leninist kuramın gücü, pratiğe her durumda doğru yönü bulmak, güncel olayların iç bağlarını anlamak, akışlarını öngörmek ve yalnız şimdi nasıl ve hangi yönde geliştiklerini değil, gelecekte de zorunlu olarak nasıl ve hangi yönde gelişeceklerini algılamak yeteneğini vermesinde yatmaktadır.

karl marx: kapital, baştan aşağıya kadar pisliğe bulanmış ve her gözeneğinden kan sızar bir biçimde dünyaya gelir.

sömürüyü ortadan kaldıracağını gerçekten söylemiş; ama bu yalnız sözde kalmıştır. işçiler fabrikaların "sahibidirler" ve kendi kendilerini sömüremezler. sınıf kavgasını kazandığını ve sanayi işçileri ile köylüler arasındaki ilişkilerin "dostça" olduğunu da ileri sürmüş; ama sermaye birikimi, çoğunlukla köylülerin yaşam düzeyinden düşürülen zorunlu tasarruf yoluyla sağlanmıştır. parti hala kendisini proleter diye adlandırıyordu; ama gittikçe daha çok sanayileşmenin gerektirdiği yöneticilerden kurulu olmak eğilimini gösteriyordu ve 1931'de stalin'in işletmecilerin ödevleri olarak saydığı hususlar, kapitalist sanayideki işletmeci ödevlerinden asıl olarak reklamcılığa yer vermemekle ayrılıyordu.

marx ve genellikle marksistler ulusçuluğu feodalizmin bir kalıntısından, ulusal yurtseverliği de din gibi, işçi sınıfını daha akılcı olan burjuvazinin sömürüsüne açan yanlış ideolojik bilinçliliğin bir ürününden ibaret saymışlardır. komünist manifesto "işçilerin yurdu olmaz." ilkesini koymuş ve işçileri kötürümleştirici düşlerden kurtarması, marksizmin başlıca bir gücü sayılmıştı.

bütün yaşamı tek bir amaca adamadan kurtulmanın normal beşeri yolu sahtekarlıktır.

insan yaşamının bütün anlamını kapsayan ve hiçbir zaman soru konusu yapılmayacak ya da yeniden gözden geçirilmeyecek bir tek formüle sahip olduğuna inanan her ahlak için amaç araçları mazur gösterir. böyle bir ahlak için maneviyat, tanımı gereği, insanoğlunun bu tek üstün amaca ulaşmasına katkıda bulunan şeydir; bunun anlamı yalnızca, maneviyatın asıl olarak araçsal olduğu ve değişik amaçlar için kullanılabileceği olabilir. bu her zaman, belirgin bir ölçüde, komünist ahlakının özelliği olmuştur. lenin durmaksızın bir proleter için ahlakın, onun sınıfının çıkarlarına ve onun iktidar kavgasına uydurulması gerektiğini söylemiştir.

lenin, "bilim" dediği şey adına, marksizme hem ahlak hem de din rolünü verdi. partisi, birbiriyle çelişmelerine karşın, hem bilim hem de din adamının ayrıcalıklarını bir araya getirdi ve böylece bütün bir beşeri ilerleme programı kendisinin özenine bırakılan ve yalnız hükümeti ve ekonomiyi değil, edebiyat ve sanatı da yönetme gücüyle donatılan bir seçkinler kümesi haline geldi. böyle bir görevle birlikte lenin'de benliğini düşünmeyen bir peygamberin kendini adayışı ve bağnaz bir insanın hoşgörüsüzlüğü ve acımasızlığı vardı.

1958'de kruşçev, partiye "kendiliğindenlik, yoldaşlar, düşmanların en öldürücüsüdür." diye seslendi.