29.9.13

uzun lafın kısası

joel kovel: tek bir insan bile zincirlere bağlıysa hiç kimse özgür değildir.

boris vian: müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz. hiçbir resimde yoktur. ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir.

samuel butler: asıl ustalık, neyi gözardı edeceğinizi bilmektir.

connie palmen: kadınların birini kurtarma fantezilerini karanlık bakışlı bir sanatçıdan daha fazla tahrik edecek bir şey yoktur.

forrest carter: iyi bir şeyle karşılaştığın zaman yapman gereken ilk şey, bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır.

samuel p. huntington: katı gerçekleri dile getiren herhangi bir politikacı derhal oy kaybeder.

tahsin yücel: yoksula karşı birleşmek sağın eski alışkanlığıdır.

robert m. pirsig: evlenen insanlar en sahtekar insan cinsidir. bütün özgürlüğünden ve her şeyden, güya her gece seks için vazgeçiyorsun. ama bu onları mutlu etmiyor. hep bir kaçış yolu arayıp duruyorlar sonra.

henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.

michel foucault: insan dediğimiz şey, yakın tarihin bir icadıdır ve muhtemelen sonu yakındır.

saltıkov-schedrin: kötülük hiçbir zaman kalıcı bir güç olmamıştır. tarih özgürlüğün öyküsüdür; iyilikle mantığın, kötülükle kafasızlığa karşı kazandığı zaferin öyküsüdür.

paul auster: bütün bu siktirici dünyanın anasını belleyeyim!

27.9.13

insan

kostas mourselas

bilmiş ol, insan her şeyi hesaplar. tahmin edemeyeceğin kadar çıkarcıdır. sadece parayı kastetmiyorum. tamam her şeyin içinde o da var. sanki içine, tabii kendi ölçülerine göre ya da kişiliğinin ölçülerine göre milyonlarca bölüme ayırdığın görünmez bir mezura koymuşsundur; o günden sonra da, mezuran olmadan tek adım atmazsın. ölçüp, hesaplayıp eyleme geçersin. insanları ve eşyaları paramparça eder, onları çok kolay yönlendirir, hatta onlar cellatlarının kim olduğunu anlamadan onları götürüp idam edersin.

beyefendi sorumluluk taşımayan egemenlerdendir. kurbanın hiçbir zaman ona neden şu ya da bu şekilde davrandığını öğrenemeyecek. örneğin bilmem hangi bayan niye ona söz vermene rağmen telefon etmediğini, onu sevmemene rağmen neden onunla evlendiğini ya da onu sevmene rağmen neden onunla evlenmediğini asla öğrenemeyecek. onların tümü senin içinde, ne alçakça dolaplar döndüğünü nereden bilsin.

dışardan her şey dingin, insancıl, medeni gibi görünür ama bu arada bıçak kemiğe dayanmıştır. çok büyük bir kesinlikle -mikroskop kesinliğiyle- çözümler, tartar ve ona göre eyleme geçeriz. birkaç saniyelik bir süre içinde aynı kişi ya da aynı şey için, bazen lehine bazen de aleyhine olan sonsuz miktarda, binlerce çeşit, binlerce farklı karar alırsın. tabii bu kararlara başka bir şeyden değil yapılan yanlışlardan varırsın. yanlış, iğrenç, gülünç, insanlık dışı ya da tam tersi kararlar; ama bu giderek daha ender olur. tabii her seferinde de bu kararları kendi hesaplarına göre alırsın.

bazen düşüncelerimizi engellemeye çalışırız. düşüncelerimizin ne kadar tüyler ürpertici, ne kadar pis ve adi olduğunu görürüz.

"şu adam ölse de ev bize kalsa" der ama bu düşüncemizi tekrar gözden geçiririz. "evet ama ölürse emekli maaşını kaybederiz" deyip hemen başka bir karar alır, "ölmesin" deriz. sonra bu düşüncemizden korkarız ama artık çok geçtir; o düşünce ete kemiğe bürünmüştür, geri alınamaz. tabii, düşüncemizin açığa çıkmaması, kişisel arşivimizde, gizli bölmelerimizde, dokunulamazlar arasında kalması bizi kurtarır, biraz da olsa rahatlatır. 

sonsuza dek doğallığı, özgünlüğü yok ettik. samimiyet kalmadı. ince hesaplar her şeyi rezil etti. tamam başka türlü olmaz, biliyorum. meşhur kendini koruma içgüdüsü seni önlem almaya zorlar. ama tanrı aşkına, bizler o içgüdünün saflığını bozduk, çarpıttık, aldattık.

euripides

paul decharme

atina'da komedya şairleri tarafından alaya alınan, inançlarını pek saymadığı kimselerin hakaretlerine uğrayan, başarısızlıklarından, aile dertlerinden bunalan euripides 73 yaşlarında, ümitsiz ve bezgin bir halde atina'nın karışmış ve bozulmuş hayatını bırakarak daha sakin, daha ferah, daha genç bir yer aradı.

euripides herkesten uzak yaşamış olmakla birlikte doğasındaki küçümser çekingenlik ve fikirlerindeki cüretlilik yüzünden birçok düşman edinmişti. rahatını kaçıran bu düşmanlardan, kendisiyle alay eden komedya şairlerinden kurtulmak istedi. 408 senesi sonlarında atina'dan ayrılmaya karar verdi. memleketinin kendisinden esirgediği rahatlığı yabancılar arasında bulması mukaddermiş. ilk gittiği magnezia'da bütün halkın şerefli bir misafiri sayıldı. oradan arkhelaios'un davetiyle makedonya'ya gitti. memleketine uygarlık getiren bu hükümdar, yollar ve abideler yaptırmakla kalmayarak şairleri ve sanatkarları ülkesine çekmek için dion'da tiyatro yarışmaları açmıştı. euripides, pella'da hem bir hükümdarın dostluğunu ve hayranlığını, hem de aradığı rahatlığı buldu. euripides'in bir tragedyasında şu sözler vardır: "şairler eserlerini sevinç içinde yaratmalıdır; kendisi dertli olursa başkalarını nasıl sevindirebilir?" işte bakkhalar, şairin ihtiyarlığında kavuştuğu bu rahatlık içinde yazıldı ve diğer iki tragedya ile birlikte atina'dan evvel dion'da, her sonbaharda yapılan olimpiyatlarda temsil edildi. şairin ölümünden sonra yeğeni yahut oğlu bu üç tragedyayı 406'daki büyük dionysos ayinlerinde atina'da oynattı. tragedyalar birinciliği kazandı ve bu atinalıların büyük şairlerine gösterdiği son takdir oldu. 50 yıldan fazla çalışarak 90 tragedya yazmış olan euripides ancak 5 defa ödül kazanmıştı.

25.9.13

kitaplar yakılıyor

bertolt brecht


buyurunca hitler hazretleri
zararlı fikirlerle dolu kitapların yakılmasını
halkın önünde, alanlarda
öküzler odun yığınlarına araba araba kitap taşıdı
gözden düşmüş şairlerden biri
hem de en iyilerinden biri
şöyle bir göz gezdirdi yakılacak kitaplar listesine
gitti aklı başından
unutulmuştu kendi adı
hemen seğirtti çalışma odasına
sanki öfkesinden kanatlanmıştı
o saat bir mektup karaladı zorbalara
"benimkileri de yakın!" dedi. "benimkileri de
yapamazsınız bu kötülüğü bana
kenarda bırakamazsınız beni
ben de hep gerçeği söylemedim mi kitaplarımda
neden davranırsınız bana yalancıymışım gibi
canı gönülden istiyorum işte:
yakın benimkileri de!"

kanayan

erdal öz

yemeden içmeden kesilmişti. fakülteden döner dönmez odasına kapanıyor, yanımıza pek az çıkıyordu.

"neyin var oğlum, hasta mısın, bir derdin mi var senin?"

sorularıma kaçamak karşılıklar veriyor, sarılıp öpüyordu yanaklarımdan.

"paran var mı?"

"yok."

"vereyim."

"gerekirse isterim."

geceleri uyuyamıyordu. odasının ışığı hep yanık oluyordu. aklıma bin türlü şey geliyordu. gidip kulak veriyordum kapısına, ses duyamazsam sesleniyordum:

"uyumadın mı oğlum daha?"

"okuyorum."

bir gece, geç vakit odasından çıkmış, beni salonda, elimde kitapla görünce yanıma gelmişti.

"bak anacığım.." demişti.

böyle başlamıştı. bir şeyler anlatacağı zaman hep böyle başlardı. sonra da uzun uzun anlatmıştı bana.

"peki ama ne yapmayı düşünüyorsun?" demiştim.

gözlerini kaçırmıştı benden. oturduğu yerde duramamış, kalkmıştı.

"bilmiyorum" demişti.

arkası bana dönüktü.

"tek başına ne yapabilirsin ki yavrum?"

"tek başıma değilim."

titremiştim.

ılık bir nisan gecesinde gitti.

yukarı çıktığımda, bıraktığı yanar sigarası, küllüğün kıyısında upuzun tütüyordu. çayı bardağında yarım kalmıştı. yandı durdu sigarası, yandı durdu, uzun bir küle dönüştü, bölündü kül, kırılıp dağıldı küllüğün ortasında.

24.9.13

kimya

roni margulies



izbe bir otel lobisinde karşılaşmıştık
çevremizde plastik, cam ve çelik
ellerinde eski siyah bond çantalarla
yorgun, yabancı, yalnız insanlar
sararmaya yüz tutmuş bir iki bitki

bir tanıdığımın istanbul'dan gelen
ve kim olduğunu çoktan unuttuğum
bir tanıdığıyla buluşacaktım ben
nedeni bile kalmamış aklımda ama
bir şey gönderilmiş olsa gerekti bana

sıkılıyordu belli ki. geldi yanıma oturdu
alışık olduğu anlaşılıyordu bu otellere
kolayca girip lafa havadan sudan
hiç ilgilenmediğim halde beni de kattı
aslında kendi kendine yaptığı sohbete

amerikalıymış. bush'a oy vermiş ama
şimdi biraz tedirginmiş, pişman olmuş
hoş karşıladı solculuğumu. iyiymiş
farklı farklı fikirler olmalıymış dünyada
beş yıldır ayrıymış çocuklarından, eşinden

seviyormuş aslında kadını hala ama hayat
böyle bir şeymiş işte, ben de bilirmişim ya
yapamazmış her an her istediğini insan
her şey bir yana, müthiş bir satıcıymış şimdi
"sorabilir miyim" dedim, "ne satıyorsunuz?"

"kimya hammaddeleri" dedi. "ne garip
hayatta anlamadığım tek şeydir kimya"
durakladı. "okul yıllarında öyleydi yani
sonraki yıllarda" dedi
"daha niceleri eklendi."

23.9.13

kaçış

nazım hikmet


türkiye'deki okuyucularıma ve beni sevenlere, yurttaşlarıma, gerçek türk yurtseverlerine bir hakikati açıklamak istiyorum: ben eğer türkiye'den çıkmasaydım öldürülmüş olacaktım, gayet basit.

biliyorsunuz, birbiri ardınca 13 sene hapiste yattım. bu on üç senelik hapis doğrudan doğruya işlediğim bir suçun karşılığı değildi. uydurulmuş bir suçun, omzuma yüklenen bir suçun cezasıydı. bu yetmiyormuş gibi, hapisten çıktıktan sonra elli yaşıma basmama ancak bir yıl varken ve yüreğim dehşetli hastayken beni askere almak istediler; yani 49 yaşında ve 13 yıl hapiste yatmış bir insanı askere almak istediler.

ben askerden kaçan adam değilim. ama o yüreğimle askere gitmek, basit bir nefer olarak talim meydanına çıkmak, elbette ki basit bir neferliğin büyük şerefi var; fakat bu şerefi hayatımla ödemem demekti. sonra yine haber aldığıma göre, beni sadece askere alacak değillerdi. askere almak bahanesiyle harcayacaklardı; sonra, "nazım hikmet askerden kaçtı ve kaçarken öldürdük." diyeceklerdi.

şimdi burada açıklayamam vesikalarını; fakat menderes hükümetinin bana böyle bir tuzak kurduğuna dair elimde gayet kuvvetli vesikalar da var, gün gelince bu da ortaya çıkar. onun için, elbette ki memlekette kalsaydım, aranızda bulunsaydım çok daha faydalı olurdum; ama cesedim memlekette kalsaydı, size şimdi yaptığım hizmeti dahi yapamazdım.

din

richard dawkins: umut ediyorum ki herkesin yahve'ye inanmamayı, en az thor'a ve jüpiter'e inanmamak kadar doğal gördüğü bir gün gelecektir. dini lobilerin giderek artan biçimde ümitsizliğe düştüğüne ve karşı koyarken başvurdukları kinlerini ve iğneleyici sözlerini artırdıklarına dair bazı belirtiler var. tanık olduğumuz şey, can çekişme sonun başlangıcı olabilir. can çekişen yaralı bir hayvan saldırmaya eğilimli olur.

richard dawkins: abd kongresi'nin 535 üyesi var ve içlerinden yalnızca bir tanesi tanrıya inanmadığını açıklamıştı. istatistiksel olarak bunun böyle olması imkansız. demek istediğim, kongre üyelerinin büyük bir çoğunluğu iyi bir eğitim almış olmalı. abd kongresi'nin önemli miktarda ateist üyesi bulunuyordur, tahminimce 200'den fazla olmalı. ne var ki bunu kabul edemiyorlar; çünkü seçilebilmek için inançları konusunda yalan söylemek zorunda kalıyorlar.

lawrence krauss: kanada ve abd'de bir grup psikoloğun yaptığı bir araştırma üzerine bir makale hazırlamıştım. araştırmada insanlara toplumun hangi kesimlerine güvenmedikleri soruluyor ve sonuç olarak en güvenilmeyen kesim ateistler çıkıyor. ama tam olarak "en güvenilmeyen" sayılmazlar. oranları tecavüzcülerle aynı.

richard dawkins: bu bana göre, birleşik devletler kongresi'nin çok sayıda üyesinin kişisel inançları hakkında neden apaçık yalan söylediği sorusuna yeterli bir cevap gibi geliyor. tecavüzcülerle aynı düzeydeyseniz bu kaçınılmaz. bu ülkeden çok sayıda ateist devlet başkanı geçmiştir zannediyorum. kennedy'nin ateist olması beni şu kadar olsun şaşırtmazdı. clinton'ın ateist olması beni şaşırtmazdı. obama'nın ateist olması beni şaşırtmazdı. bunu itiraf edemezler; çünkü aksi takdirde seçilemezler. görev dönemi sonuna yaklaşan devlet başkanlarının ve senatörlerin şunu demeleri için bir kampanya başlatmak istiyorum: "artık aday değilim, ben bir ateistim, en başından beri de öyleydim."

via garajımdakiejder

22.9.13

pornografi

witold gombrowicz

insan olmak, hiçbir zaman kendi olmamak demektir.

kadınlar, ayrıntılardaki soylu inceliklere, mesela uçlarında bakımlı tırnaklar bulunan uzun parmaklı bir elin kibar çizgilerine hayran kaldıkları kadar, güzel bir davranışa da hayran kalırlar.

insan nedir? bunu bildiğini kim iddia edebilir ki? insanoğlu bir muammadır. bir aynadan çok daha dobra, hem melek hem şeytan bir gayya kuyusudur insan.

belki de farklı kuşaklar arasındaki duygu ve düşünce birliğinin gizi, insanlığın en karanlık ve en karmaşık gizlerinden biridir.

insan tek başınayken, aklını kaçırıp kaçırmadığından hiçbir zaman kesinlikle emin olamaz. iki kişi olunca durum değişir. iki kişi olunca garanti vardır, hem de nesnel bir garanti. iki kişi varsa delilik yoktur.

olgun bir insan tüm olgun insanlardan nefret eder. insan için, başka bir insandan daha tiksindirici bir şey yoktur.

21.9.13

adamın biri

sadi şirazi


adamın biri rüyasında şeytanı görür. bakar ki; servi gibi boyu, huri gibi siması var. yüzü güneş gibi ışık saçıyor. adam bu güzellik karşısında şaşakalır, yanına gider ve ona: "aman allahım, bu ne güzellik böyle! yüzün ay parçası kadar güzelken, insanlar seni neden kötü, çirkin bilir; herkes seni korkunç sanır. hamam kapılarına resmedilen suretin çirkin, saray nakışlarına işleyen görüntün bedbin. bu, neden böyledir?" diye sorunca şeytan feryat edip inler: "ey ademoğlu! bu resimlerdeki sima ben değilim. gerçekte ben, tıpkı senin gördüğün gibi güzellikte eşsiz biriyim. gör ki; kalem düşman elindedir. sırf adem'i cennetten attırdım diye beni böyle çirkin ve kötü çizerler."

birisi, tablanın üzerinde şeker kamışı satıyor, müşteri bulmak için o yer senin, bu yer benim şehri dolanıyordu. derken şehrin kenar mahallerinden birinde gönül dostlarından birine rastgeldi ve ona: "efendi; şimdi al, paran olduğu zaman ödersin." dedi. bunun üzerine o mübarek zat, satıcıya şu yanıtı verdi: "ben şeker kamışına sabrederim de; belki sen bana sabredemezsin."

bir köylünün eşeği ölmüştü. adam tuttu, hayvanın kafasını bahçedeki asmaya nazarlık niyetine astı. güngörmüş bir ihtiyar oradan geçiyordu. bunu görünce gülerek bahçe sahibine seslendi: "a kuzum! yoksa bu eşeğin, tarlandan kem gözleri def edeceğini mi sanıyorsun? şaka mı yapıyorsun? ömrü sıkıntı içinde geçen ve yaralı bereli bir halde ölen, üstelik ölünceye kadar başından, kıçından değneği def edemeyen bu eşeğin sana ne faydası dokunacak?"

kadın

schopenhauer

yalnızca cinsel dürtülerle bulutlanan erkek zekası cılız, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı cinsiyete "cinsi latif" diyebilir.

kadınları tanıyorum. evliliği yalnızca ihtiyaçların giderileceği bir kurum olarak görüyorlar. babam gitgide daha da acınacak derecede hastalanırken, basit bakım işlerini yapan sadık uşağın sevgi dolu yardımseverliği olmasa terk edilmiş sayılırdı. babam yalnızlığında yatarken annem partiler veriyordu; babam büyük acılar çekerken annem eğleniyordu. kadınların sevgisi böyledir.

pek çok erkek güzel bir yüzle baştan çıkar. doğa, kadınları bütün güzelliklerini bir anda sergilemeye ve heyecan yaratmaya teşvik eder; ama doğa kadınların bitmek bilmez masraflar, çocuk sevgisi, inatçılık, dik başlılık, yaşlanmak ve birkaç yıldan sonra çirkinleşmek, aldatma, kocasını boynuzlamak, kapris, garip meraklar, histeri krizleri, cehennem ve şeytan gibi pek çok kötülüğü içinde barındırdığını gizler. bu yüzden evliliği gençlikte alınan ve yaşlılıkta ödenen bir borç olarak görüyorum.

bütün büyük şairlerin evlilikleri mutsuzdur ve hiçbir büyük filozof evlenmemiştir: demokritos, descartes, platon, spinoza, leibniz ve kant. tek istisna sokrates'ti ve o da bunun bedelini ödedi; çünkü karısı şirret ksansippe'ydi.

çoğu erkek kadınların kötülüklerini örten dış görünüşlerine kanar. gençken evlenirler ve yaşlandıklarında bunun bedelini öderler; çünkü karıları histerikleşir ve inatçılaşır.

aşık olan herkes zevke ulaştıktan sonra olağan dışı bir düş kırıklığı yaşayacaktır ve bu kadar büyük bir özlemle arzuladığı şeyin diğer cinsel tatminlerden daha fazla bir şeye neden olmadığını görüp şaşkına dönecek, böylece kendisini bu ilişkiden fazla yararlanmış olarak görmeyecektir.

bütün aşk hikayesinin gerçek sonu, ilgili taraflar bunun farkında olmasa da, yaratılacak olan çocuktur. insan yalnızca kendi zevkini artırmaya çalıştığını sanırken aslında burada insana rehberlik eden şey gerçekte türlerde en iyi olan şeye yönelten içgüdüdür. her insan kendisinde olmayanı sever. insan, türlerin ruhunun elindedir, onun tarafından yönetilir ve artık kendisine ait değildir; çünkü nihai olarak kendi çıkarlarını değil, henüz dünyaya gelmemiş üçüncü bir kişinin çıkarlarını düşünür.

20.9.13

nietzsche'nin dansı

bryan stanley turner / georg stauth

din, vahim bir şekilde hasta olanlara yatıştırıcı gelebilir; ama aynı zamanda yanlış bir şekilde uygulandığında sağlıklı bedenleri tahrip eder.

müzik, hayattaki ıstırabı onaylamamıza ve en karanlık hakikatle yüzleşmemize izin veren bir katarsis üretir.

zayıfların gerçek öfke ve hınç duygularını yanlış bir ahlakın yaldızlarının arkasında gizlediklerini belirten nietzsche'nin hınç duygusuna dair analizi, freud'un aktarma ve yüceltme üzerine olan görüşlerinin kimi temellerini hazırlamıştır. zayıflar, barındırdıkları şiddeti kamusal düzlemde dışavuramamalarından ötürü, sahici dışavurumun ikamesi olarak nevrozu ve hastalığı yaratır.

nietzsche, vicdan azabı (suçluluk) nosyonunu geliştirdi ve bu vicdanı, insanların içgüdüsel yaşamları nedeniyle yakalandıkları hastalığın kaynağı olarak değerlendirdi. nietzsche, kendilerini dışa doğru boşaltamayan içgüdülerin sonuçta nevroz ve hastalığı yaratan bir içselleştirme süreci yoluyla içe döndürüldüklerini savundu. zevkin yadsınması, suçluluğun ve "medeniyet" dediğimiz şeyin temeli haline geldi.

entelektüelleşme ve rasyonelleşme, felsefecilerin oluştan aldıkları intikamdır.

bir malın değeri, bireylerin böyle bir mala duydukları ihtiyacı doyurabilmek için bu malın elde edilmesine tahsis etmeye hazır oldukları harcama miktarınca belirlenir. marjinal fayda, araçların kıtlığı yoluyla, bir isteğin doyurulmasına rasyonel olarak tahsis edilen ekstra çaba birimidir.

modern dünyada ahlaki olarak doğru insan, kendi kişisel istemini bütünün genelliğine ve refahına "feda eden" insandır.

19.9.13

korku

cemil yüksel



mehmet eroğlu'na

geceydi, biri belime bıçak dayadı
evet arkadan, yüzünü bile görmedim
olağan bir şeyleri anımsatır gibi doğal
soğuk, alelade, ilk defa edinilmiş bir güçle
ağırdan aldım içimdeki korkulu kendimi
kullanılan ve değiştirilen bir çoğulluktum ben
dönüp baktım, denenmiş bir bakışla
tekrar dönüp baktım, budanmış bir mavilikteydi gece
köpek hırlamalarının dışındaki mavilikte
sonra içimi unuttum, kahrolası içimi hepten unuttum

geçen birileri var mı diye düşündüm önce
süzdüm ışıltısız boşluğu
daldım ışıltısız boşluğa
biri belime bıçak dayadı, arkadan
bunu hatırlatmalıyım kendime
dudakları bir kadından alınma suskunlukla
bıçağı kasıklarımda tutmasını isterdim
birden canlanacağından korkulan
bir ölüye alışamamak gibi
kasıklarımda, ürkek ama iş bitirici tutmasını
çünkü ben bu tabiata uygun bir ikiliğim
bacaklarımın kesiştiği yerden iyi değerlendirilmeliyim

ay üstünde yazılar silinmiş gibi karardı yine
biri belime bıçak dayadı, hatırladım
evet arkadan kan!

korku, ölümün kibridir her gizlenmede

via stepan

18.9.13

bir çift yürek

marlo morgan

rüyalar, gerçekliğin gölgeleridir.

gerçek kültürel köklerini yitiren ve yaşamda bir amacı olmayan insanların elinden ancak ölümle kumar oynamak gelir.

her şeyin bir amacı vardır. hiçbir şey rastlantısal, anlamsız ya da yanlış değildir. sadece yanlış anlamalar ve ölümlü insana henüz açıklanmamış sırlar vardır.

insanlar, hoşlarına gitmeyen her şeyi anlamaya çalışmaktansa yok etme yoluna gitselerdi var olamazlardı.

bir insanın yaşamında, kim olduğu ve sonsuz varoluş nedeni hakkında düşündüğü anlar gerçekten ne de azdır!

savaşta ahlak yoktur; ama yamyamlar asla bir günde yiyebileceklerinden fazlasını öldürmezler.

"buluşların anası gereksinimlerdir."

bir müzisyen müziğini içinde taşır. bir çalgıya gereksinimi yoktur; çünkü onun kendisi müziktir.

tanrım; bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.

17.9.13

how i met your mother

herkesin bir yükü vardır. bu, hayatın gerçeğidir. ama tıpkı her şeyde olduğu gibi biri size yardımcı olursa bu yükü taşımanız kolaylaşır.

tüm yapılan istatistikler evde silah bulundurmamanın bulundurmaktan çok daha güvenli olduğu gerçeğine işaret eder.

imparator penguenler. birleşme öncesinde erkek ve dişi penguenin birbirlerini selamladıklarını biliyor muydunuz?

insanlar yerlerini bilmezlerse kimse mutlu olamaz.

güzel bir kravat takmış bir adamdan daha seksi bir şey olamaz. güzel bir kravattan anlayan kadın dışında.

"bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir." (sokrates)

evrenden istediğiniz her şeyi dileyebilirsiniz; ama sonuçta, hazır olduğumuzda yalnızca görmek istediğimizi görürüz.

iki tip erkek vardır: aramasını istediğin ama aramayan erkekler ve aramamasını istediğin ama sürekli arayan erkekler.

yalanlar, birilerinin gerçeklerle kirlettiği güzel hikayelerdir.

birisiyle çıkmaya başladığında karşındaki kişiyi tanımak için derse giriyormuş gibi hissedersin; ama sonra ayrıldığında öğrendiklerinin hiçbiri işe yaramaz.

filozof

arthur schopenhauer

üstün, nadir bulunan bir zekaya sahip insanlar yalnızca "yararlı" olan bir işe girmeye zorlandıklarında, en güzel resimlerle süslenip sonra da mutfak kabı olarak kullanılan değerli bir vazoya benzerler.

soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. ısınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü seçenek arasında gidip gelirler; ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir; ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.

felsefe yüksek bir dağ yoludur. ıssız bir yoldur ve yukarı çıktıkça daha da ıssızlaşır. bu yolu her kim izlerse hiç korkmamalı, her şeyi geride bırakmalı ve kışın karında güvenle ilerlemelidir. kısa süre içinde altındaki dünyayı görür; kumsalları ve bataklıkları gözünün önünden kaybolur, düzgün olmayan noktaları düzelir, yırtıcı sesleri artık kulağına ulaşmaz. ve yuvarlaklığını da görür. kendisi her zaman saf ve serin dağ havasındadır ve güneşi görür; oysa aşağıdaki herkes gecenin karanlığıyla kuşatılmıştır.

yetenek, başkalarının ulaşamadığı hedefi vuran nişancı gibidir; dahi ise başkalarının göremediği bir hedefi vuran bir nişancı. bir dahi kendi çağında gezegenlerin yolunu aydınlatan bir kuyruklu yıldız gibi parlar. kültürün normal seyriyle el ele gitmez; tam tersine, çalışmalarını önündeki yolun çok ilerisine savurur.

16.9.13

ölü zaman gezginleri

hasan ali toptaş

ne zaman doğduğumuz sorulduğunda hep anamızın bacakları arasından çıktığımız tarihi belirtmemize rağmen, artık insanları analardan çok yaşamın doğurduğunu biliyorum.

gene de sevmiştim sokakları. insan onları gezip dolaştıkça, yaşamın değişebilirliğine daha çok inanıyordu. hatta, uzaktan uzağa da olsa, öteki insanların varlığına yaslanıp kendi varlığını, yalnızlığını ve tekdüzeliğini yeniden kavrıyordu.

tutkularımız bizim kulplarımızdır ne de olsa, en kolay ve en çabuk onlarla ele geçiriliriz.

bize göre en büyük itiraf, kimi zaman gitgide derinleşen bir sessizlik kuyusunun içinden, yeryüzüne ölü bir sazan gibi bakmaktır. yalnızca bakmak.

artık biliyorduk ki, o biralar şişelenmiş birer uzlaşmaydı.

anlamak da, anlatmak da geçmişle başlamalı belki.

rakısını bir dikişte içti. içini çekti derin derin. bakışları masasındaki yapma çiçeklerde gezindi bir süre. eviyle işi arasında uzanan yol vardı kafasında. aynı evlerle kuşatılmış, aynı insanların gelip geçtiği, aynı seslerin dolup taştığı, tatsız bir yol.. kimbilir belki de, aynı yolu yürümekten ayakları, aynı renkleri görmekten gözleri, aynı sesleri duymaktan kulakları ne kadar tez körelmişti on üç yıldır? aynı, aynı, aynı.. bu aynılar o kadar çoktu ki yaşamında, o kadar çoktu ki..

değişik sokakta yürümenin bile tadı başkaymış.

15.9.13

ensest

marquis de sade

tanrısal çocuk, binlerce kez öp beni! bırak dilini emeyim! şehvetli soluğunu, zevk ateşiyle kavrulurken soluyayım! ah! düzün beni! kardeşim, bitir işimi, yalvarırım!

evrenin geleneklerini karıştırın, inceleyin: akla uygun bir yasa olarak görülen ve aile bağlarını güçlendirmek için yapılmış, izin verilmiş ensesti her yerde göreceksiniz. eğer aşk, tek kelimeyle, benzerlikten doğuyorsa, erkek kardeşle kız kardeş arasında, baba ile kız arasında olduğundan daha mükemmel aşk, nerede olabilir? bazı ailelerin pek güçlü olmasından korkularak üretilmiş, yanlış anlaşılan bir politika geleneklerimizdeki ensesti yasaklar; ama çıkar ve tutku sonucu buyrulmuş olan şeyi doğa yasası olarak kabul ederek kendimizi yanlış yola sürüklemeyelim; kalplerimizi yoklayalım: bizim ukala ahlakçılarımıza ben her zaman kalplerini dinlemeyi tavsiye ederim; bu kutsal organa kulak verirsek ailelerin tensel birleşmesinden daha tatlı bir şey olmadığını kabul edeceğiz; bir erkek kardeşin kız kardeşine, bir babanın kızına olan duyguları üzerinde körlüğe son verelim. her ikisi de boş yere bu duygulara meşru bir şefkat maskesi büründürmeye çalışıyorlar: en şiddetli aşk, ancak onları ateşleyen duygudur; doğanın onların yüreğine yerleştirdiği aşktır en şiddetlisi. o halde, bu pek hoş ensestleri kat be kat çoğaltalım ve arzularımızın nesnesi ne kadar yakından ait olduğumuz biriyse, bundan alacağımız zevkin o ölçüde büyük olacağına inanalım.

doğa sodom zevklerini, ensest zevklerini, mastürbasyonları vs. yasaklamış olsaydı, bundan bu kadar zevk almamıza izin verir miydi? doğanın kendisini gerçekten ihlal eden şeye hoşgörü göstermesi imkansızdır.

ensestin, temeli kardeşlik olan her yönetimin yasası olması gerektiğini ileri sürme cüretini gösteriyorum. doğanın bize daha çok sevmeyi buyurduğu kişileri daha çok sevmemizin yasaklanması gerektiğine ancak batıl inançların serseme çevirdiği halklar inanabilir, onlar benimseyebilir bu saçmalıkları.

germinal

emile zola

müdürün konağından ayrılan maigrat, önce gidip mutfağa saklanmıştı; ama burada hiçbir şey duymuyor, oturmuş, dükkanının yağma edilişi üstüne korkunç düşler görüyordu; az sonra yukarı çıktı, evin avlusundaki su tulumbasının arkasına gizlendi; derken, kapıya inen baltanın çatırtısıyla yağma çığlıkları arasında kendi adı çalındı kulağına. demek korkulu bir düş değildi gördüğü: gerçi şimdi olup biteni göremiyor; ama işitiyor, kulakları uğuldayarak saldırıyı izliyordu. baltanın her vuruşu yüreğine iniyordu. menteşelerden biri fırlamış olmalıydı, beş dakika sonra dükkan çapulcuların eline geçecekti herhalde. her şey canlı ve korkunç imgeler halinde gözünün önüne geliyordu:

mallara hücum eden çapulcular, varının yoğunun yenilip içilişi, evin tepeden tırnağa soyuluşu, kendisine gidip köylerde dilencilik edebilmek üzere bir baston bile bırakılmayışı. hayır, hayır, kendisini yıkmalarına izin vermeyecek, gerekirse bu uğurda ölecekti. su tulumbasının ardına gizleneli beri, evin arka yüzündeki pencerelerden birinde karısının camdan pek iyi seçilmeyen, incecik, solgun karaltısını görüyordu: her zamanki suskun ve pısırık haliyle, kapının kırılışını seyrediyordu mutlaka. pencerenin altında bir hangar vardı ve öyle bir yerdeydi ki, konağın bahçesinden ara duvarın kafesli çitine tutunarak bunun üstüne çıkabilirdi; oradan da dama tırmanıp pencereye ulaşmak mümkündü. şimdi zaten ayrıldığına bin pişman olduğu evine gidebilmekteydi aklı fikri. belki içerideki mobilyalarla kapıya destek vurabilirdi; hatta çok daha kahramanca savunma yolları, kızdırıp kızdırıp saldırganların tepesine dökeceği yağlar, ateşe verilmiş gazlar hayal ediyordu. mal mülk sevgisiyle ölüm korkusu çatışıyor, yenik bir alçaklık içinde hırıldayıp duruyordu. baltanın daha derine işleyen son inişi üzerine ansızın kararını verdi. cimrilik ağır basmıştı, bir tek ekmeği bu çapulculara kaptırmaktansa, karısıyla birlikte vücutlarını erzak çuvallarına siper edeceklerdi.

daha hangarın tepesine çıkar çıkmaz bir bağırıştır koptu:

- şuraya bakın, şuraya! bizim erkek kedi dama çıkmış! yakalayın şunu, yakalayın!

direnişçi kalabalığı maigrat'yı dam üstünde görmüştü. o heyecanla koca gövdesine bakmadan, kırılan dallara falan aldırmadan, kafesli çiti bir kedi çevikliğiyle tırmanmış, şimdi kiremitler üstünde sürüne sürüne ilerliyor, pencereye yetişmeye çalışıyordu. ama eğim çoktu, göbeği rahatça hareket etmesine engel oluyor, tırnakları tutunduğu yerden ayrılıyordu. ancak taş yağmuruna tutulma korkusuna kapılıp tir tir titremeye başlamasa, yine de tepeye varabilecekti; kendisinin artık göremediği kalabalık aşağıda:

- yakalayın şu kediyi, yakalayın! gebertelim hınzırı! diye bağırmaya devam ediyordu.

birden iki eli de açıldı, top gibi yuvarlandı, yağmur oluğuna çarpıp ara duvarın taşları üstüne düştü, çok ters geldiğinden caddeye fırladı, işaret taşlarının birinin köşesine çarpan kafası ikiye yarıldı. beyni akmış, o anda can vermişti. yukarıda, camın ardında belli belirsiz, solgun bir karaltı gibi duran karısı, hala aşağı bakıyordu.

ilkin hepsi büyük bir şaşkınlığa kapıldı. etienne durmuş, balta elinden düşmüştü. maheude, levaque ve arkadaşları dükkanı unutmuş, ince, kırmızı bir çizginin aşağıya doğru uzadığı duvara dikmişlerdi gözlerini. bağırmalar kesilmiş, gittikçe artmakta olan akşam karanlığı bir sessizliğe bürünmüştü.

ama az sonra yuh sesleri yeniden yükseldi. kan tutan kadınlar uluyarak cesede doğru koşuyorlardı.

- hey ulu tanrım, varsın demek! ah gidi domuz, ah! işin bitti artık!

cesedin çevresini almış, gülüp eğleniyor, şu surata bak diyerek dalga geçiyor, yıllardır süren açlığının verdiği kin ve nefreti suratına haykırıyorlardı.

- altmış frank borcum vardı sana, şimdi aldın mı paranı hırsız herif! diyordu en öfkelilerinden biri olan maheude. bundan sonra sana borç vermiyorum diyemezsin artık. dur hele, dur! iyice şişireyim senin şu göbeğini!

iki eliyle toprağı kazdı, bir avuç toprak aldı, zorla ağzına tıktı.

- hadi, ye bakalım! ye, ye! bizi yediğin gibi, bunu da ye!

küfürler artarken ölü de sırtüstü yatmış, iri, donuk gözleriyle karanlığa gömülmekte olan uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıyordu. ağzına doldurulan toprak, başkalarına vermekten kaçındığı ekmekti. ve bundan sonra yalnız bu ekmeği yiyecekti artık. yoksulları aç bırakmak hiç yaramamıştı ona.

ama kadınların ondan alınacak daha başka öçleri vardı. dişi kurtlar gibi soluya soluya çevresinde döneniyorlardı. hepsi kendilerini yatıştıracak bir işkence, bir vahşilik arıyordu.

birden yanık karı'nın gevrek sesi duyuldu.

- erkek kedi gibi iğdiş edelim namussuzu!

- evet, evet! kediye hücum arkadaşlar! çok haltlar yedi alçak herif!

daha bu laflar bitmeden, mouquette adamın pantolonuna el atmış, çekip çıkarmış, sonra donunu sıyırmış, bayan levaque de bacaklarını kaldırarak ona yardım etmişti. yanık karı, kara kuru elleriyle adamın çıplak bacaklarını araladı, ölü erkeklik organını avuçladı. yumurtalıklarla birlikte avucuna almış, incecik vücudunu gererek, uzun kollarını çatırdatarak var gücüyle asılıyordu. pörsük deriler direndiği için birkaç kez bırakıp bırakıp asıldı, sonunda çekti kopardı, elindeki bu kanlı ve kıllı et parçasını havaya kaldırıp yengi dolu bir gülüşle salladı:

- elimde! elimde!

kulakları yırtan tiz çığlıklar karşıladı bu korkunç ganimeti.

- ah, alçak herif, ah! kızlarımızın karnını şişiremeyeceksin artık!

- eveet, borcumuzu senin hayvanlığını doyurarak ödemeyeceğiz artık, bir ekmek alabilmek için hepimiz sana kıçımızı açmayacağız artık!

- dur, dur! altı frank borcum var sana, bir taksit ister misin, ha? becerebilirsen ben hazırım, hadi!

bu şaka korkunç bir neşeye boğdu hepsini. kanlı et parçasını hepsine acı çektirmiş olan, nihayet başını ezdikleri ve şimdi güçsüz bir halde ellerinin altında yatan zararlı bir hayvan gibi birbirlerine gösteriyorlardı. üstüne tükürüyor, çılgınca bir horgörü nöbeti içinde avazları çıktığınca bağırarak dişlemek istercesine çenelerini uzatıyorlardı:

- beceremez artık! beceremez! kara toprağa girecek; ama erkek değil artık. cehennemin dibine kadar yolun var, işe yaramaz herif seni!

derken, yanık karı takım taklavatı elindeki sopanın ucuna geçirdi ve bir bayrak gibi havaya kaldırdı, uluyan kadın kalabalığı da ardına takıp başladı caddede dolaşmaya. sopanın ucundan kan damlıyor, o acınası organ kasap çengelindeki et parçası gibi sallanıyordu. yukarıda, pencerede hala kıpırdamadan duruyordu bayan maigrat; batan güneşin son ışınları altında camların dalgalı kesimleri gülüyora benzeyen beyaz yüzünü eğri büğrü yapıyordu. kadın sürüsü başı ezilen zararlı hayvanı sopanın ucuna takıp koşmaya başladığı sırada, sabahtan akşama hesap defterinden başını kaldırmayan, her dakika dövülen, aldatılan bu kadıncağız belki de gerçekten gülüyordu.

14.9.13

sonbahar kuarteti

barbara pym

savaşta galip taraf yoktur.

sert içkiler sonu gelmez çaylardan daha iyi gelebilir.

bir kadının kafasında neler olduğu hiç belli olmaz.

enflasyon hesaba katılacak bir şey değildir; seni en hazırlıksız anında gafil avlar.

bazen düşen birini kaldırmak da akıllıca olmayabilir. iyilik edeceğim derken kötülük edebilir insan.

her şey hep üst üste gelir.

insanlar hep böyle düşünür; yaptığımız her ne olursa olsun onların bundan hoşlanacağını düşünmek bizi rahatlatır.

bir kadın her zaman kendisini oyalayacak bir şeyler bulur.

insanları biraz rahat bırakmak her zaman iyidir.

yalnız yaşayınca insan bazen yemekle uğraşmak istemezmiş.

mucizeler asla tükenmez.

istemediğin hiçbir şeyi yapma ve kimsenin sana ne yapman gerektiğini söylemesine izin verme. kendi kararını kendin ver. bu senin hayatın.

13.9.13

editör ve eleştirmen

jack london

yazamayan insanlar, yazan insanlar üzerine çok fazla şey yazıyorlar.

tüm editörlerin yüzde doksan dokuzunun temel niteliği başarısızlıktır. yazar olarak başarılı olamamışlardır. onların masa başı işinin tekdüzeliğini, tirajlarına ve derginin idare müdürüne köle olmayı yazmanın zevkine yeğ tuttuklarını sanma. hepsi yazmayı denemiş ama başarısız olmuştur. işte, lanet olası ikilem de burada başlıyor. edebiyatta başarıya giden merdivenin her basamağı, edebiyatın başarısız yaratıkları olan bu bekçi köpekleri tarafından korunur. editörler, editör yardımcıları, yardımcıların yardımcıları, dahası, dergi ve yayınevlerine gönderilen yazıları okuyan elemanların çoğu, neredeyse tamamı yazmayı denemiş ama becerememiş insanlardır. gel gör ki, yeryüzündeki bütün yaratıkların içinde bu iş için en uygunsuzu olan bu insanlar neyin yayımlanıp yayımlanmayacağına karar verirler. hiçbir yenilik getiremeyecekleri, içlerinde o tanrısal ateşin yanmadığı kanıtlanmış bu insanlar, yenilikleri ve dehaları yargılarlar.

onların ardından, daha da başarısız olan eleştirmenler gelir. bana onların şiir veya hikaye yazmaya kalkışmadıklarını, böyle bir şeyi hayal bile etmediklerini söyleme sakın. çünkü hepsi denemiş ve başaramamıştır. sıradan bir eleştiri balık yağından bile daha mide bulandırıcıdır. büyük eleştirmenler de vardır elbette ama bunlar kuyruklu yıldızlar kadar enderdir. eğer yazarlıkta başarılı olamazsam editörlük mesleğine uygunum demektir. yani her durumda ekmek paramı kazanabilirim.

bin yıl daha bu dergileri okusan, içlerinde keats'in bir dizesine değecek bir şey bulamazsın.

meçhul öğrenci anıtı

ece ayhan


buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
bir teneffüs daha yaşasaydı
tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
devlet dersinde öldürülmüştür

devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
maveraünnehir nereye dökülür
en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!'dir

bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır
yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

o günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
aldırma 128! intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek

12.9.13

konuş, hafıza

vladimir nabokov

hiçbir şey mektupların, akla hayale sığmayan taşıyıcıların himayesinde, iç savaşların bıraktığı pisliklerin arasında yolunu nasıl bulabildiğinden daha gizemli değildir.

hiçbir kitap sayfasının kenarına düşülmüş notlar, acının saflığını azaltamaz.

savaşın ve aşırı çalışmanın laneti insanı bir yaban domuzuna, aklını besin bulmakla bozmuş bir canavara dönüştürür.

beşik bir uçurumun üzerinde sallanır ve sağduyumuz bize, varoluşumuzun iki ebedi karanlık arasındaki kısa bir ışık çakmasından başka bir şey olmadığını söyler. bu iki karanlık birbirinin tıpatıp aynısı olsa da, insan kural olarak doğum öncesindeki uçuruma, saatte dört bin beş yüz kalp atışı hızla yetişmeye çalıştığı diğer uçuruma nazaran, daha serinkanlı şekilde bakar.

insan resimlerde gizli olan şeyi bir kere gördü mü, artık görmeden edemez.

hayal gücünün, ölümsüzlerin ve olgunlaşmamışların tattığı o yüce hazzın, bir hududu olmalıdır. yaşamdan tat almanın koşulu, onun tadını haddinden fazla çıkarmamaktır.

insan, geçmişiyle yaşarken kendini hep evinde hisseder.

rüyalarımda gördüğüm ölmüş insanlar, eski aziz, parlak hallerine benzemeyen şekilde sessiz, dertli ve tuhaf şekilde kederlidir. onları, bu dünyada var oldukları sırada hiç gitmedikleri ortamlarda, hiç tanışmadıkları bir arkadaşımın evinde izlemek beni şaşırtmaz. ölüm bir ayıpmış, utanç verici bir aile sırrıymış gibi, bir köşede yere bakarak otururlar. ölümlülük böyle zamanlarda -rüyalarda- değil, büyük neşe ve başarı anlarında, bilinç en yüksek terasına çıkmışken, bir gemi direğinden, geçmişten ve geçmişin kalesinden, kendi hudutlarının ötesine bakma şansını yakalar. ve sisin içinde fazla bir şey görmek mümkün olmasa da, insan bir şekilde, doğru yöne baktığını hissedip mutlu olur.

bir yay çizerek yaldızlı pervane
aşıyor kokulu çayırları

şimdi hatırla; kasvetli bir bahar gününün süzme peynire benzeyen göğünde yükselen bir tarlakuşu, gece vakti uzaktaki bir dizi ağacın fotoğrafını çeken şimşekler, kahverengi kum üzerindeki akağaç yapraklarının oluşturduğu renk paleti, küçük bir kuşun yeni yağmış karda bıraktığı, kama şeklindeki ayak izleri. ne kadar güzel, ne kadar yalnız.

her şey olması gerektiği gibi, hiçbir şey değişmeyecek, kimse asla ölmeyecek.

11.9.13

kitsch

milan kundera

modern helalarda klozetler yerden yukarı doğru beyaz nilüferler gibi yükselir. beden ne kadar değersiz olduğunu unutsun, insan sifondaki su bağırsaklarından çıkan artıkları silip götürdükten sonra bu artıkların başlarına gelenleri bilmezlikten gelsin diye mimar elinden geleni yapar. lağım boruları yapışkan kollarıyla evlerimizin ta içine dalsa da, özenle gözlerimizden gizlenir bunlar ve bizler banyolarımızın, yatak odalarımızın, dans salonlarımızın ve parlamentolarımızın altında yatan bu görünmez bok venediklerinden habersiz memnun, mesut yaşarız.

bok, kötülükten daha zor, daha uğraştırıcı bir teolojik sorundur. tanrı insana özgürlük verdiğine göre gerekirse insanın işlediği suçların sorumlusunun o olmadığını kabul edebiliriz. oysa bokun sorumluluğu tümüyle onun, insanın yaratıcısınındır. 

varoluşla kesin olarak uzlaşmanın önerdiği estetik ülkü, bokun reddedildiği, herkesin bok yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. bu estetik ülkünün adı kitsch'tir.

kitsch'in kökeninde varoluşla kayıtsız şartsız uzlaşma yatar.

kitsch, o duygusal 19. yüzyılın ortasında doğmuş almanca bir sözcüktür; oradan da batı dillerine geçmiştir. ne var ki çok sık kullanılmaktan özgün metafizik anlamını kaybetmiştir sözcük; kitsch, sözcüğün hem gerçek hem de eğretileme anlamında, bokun kesin reddidir, kitsch insan varoluşunda temelden kabul edilemez olan her şeyi kapsamı dışına atar.

yürek konuştuğunda, akıl karşı koymayı yakışıksız bulur. kitsch'in egemen olduğu yerde kalbin diktatörlüğü hüküm sürer.

kitsch'in insanda uyandırdığı duygu kitlelerin paylaşabileceği türden olmalıdır. o halde, kitsch alışılmamış bir durumdan yola çıkamaz; kişilerin belleklerine kazımış oldukları temel imgelerden türemek zorundadır; hayırsız kız evlat, ihmal edilmiş baba, çayırlarda koşuşan çocuklar, ihanete uğramış vatan, ilk aşk.

kitsch iki damla gözyaşının art arda yuvarlanıvermesine neden olur. ilk damla şöyle der: çocukların çayırda koşuştuğunu görmek ne güzel şey! ikinci damla ise şunu söyler: çocukların çayırlarda koşuştuklarını görüp bütün insanlıkla birlikte duygulanmak ne kadar da güzel! kitsch'i kitsch yapan, ikinci damladır.

insanların yeryüzündeki kardeşliği ancak kitsch temeli üzerinde kurulabilir. ve bunu en iyi bilen de politikacılardır. açıkta bir fotoğraf makinesi mi gördüler, hemen en yakın çocuğun yanına koşar, havaya kaldırır, yanağından öperler. kitsch bütün politikacıların, bütün politik partilerin ve hareketlerin estetik ülküsüdür. politik hareketler akli tutumlardan çok, şu ya da bu politik kitsch'i oluşturan düş, imge ya da sözcükler üzerinde yükselirler. 

kitsch'in yalan olduğu ortaya çıktığı an, kitsch, kitsch-olmayan bağlamına girer; böylelikle otorite gücünü kaybeder ve herhangi bir insan zaafı kadar dokunaklı olur sadece. çünkü hiçbirimiz kitsch'ten tamamen sakınacak kadar insanüstü değiliz. ne kadar aşağılık bulursak bulalım, kitsch insanlık durumunun vazgeçilmez bir parçasıdır.

unutulup gitmeden önce kitsch'e dönüştürecekler hepimizi. varolma ve unutuluş arasındaki durak kitsch'tir.