31.3.13

uzun lafın kısası

mihail bakunin: en küçük, en zararsız devlet bile düşlerinde suçludur.

albert camus: çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.

anton çehov: doktorlarla avukatlar birbirlerinin tıpkısıdır. aralarında sadece bir tek fark var: avukatlar soyarlar; doktorlarsa hem soyar hem de öldürürler.

d.h. lawrence: çoğu kadın hiç sevmez, sevmeye hiç başlamaz. sevmenin ne demek olduğunu bile bilmez. erkekler de öyle.

buket uzuner: hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.

fernando pessoa: kölelik bu hayatın yasasıdır. isyan etmenin de kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir.

john fowles: çatıdan kopup kafana düşse bile gerçek umutsuzluğun ne olduğunu anlayamazsın.

latife tekin: zihnimizdeki ağırlıklarından kurtulup eşyalardan soğuyalım. bir tekine bile sahip olmak için istek duymaya değmez.

paul klee: umarım amacıma çok çabuk ulaşmam; çünkü amaca ulaşmak kadar eleştirel bir şey yoktur.

saul bellow: radyasyondan çok, birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.

thomas jefferson: basılı herhangi bir eser hakkında ceza kovuşturması açılabileceğini düşünmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor.

henry miller: parasızım, çaresizim, umutsuzum. dünyanın en mutlu adamıyım.

29.3.13

idealizm

george berkeley

"en modern idealist filozofların materyalizme karşı ileri sürdükleri hiçbir kanıt yoktur ki, insan bunu ingiliz papazı berkeley'de bulmasın." (lenin)

madde, ruhumuzun dışında, düşünerek var olduğuna inandığımız ya da var olduğunu sandığımız şey değildir; ne var ki, onları gördüğümüz, onlara dokunduğumuz için şeylerin var olduğunu düşünüyoruz; bu duyumları verdikleri için onların varlığına inanıyoruz.

ama duyumlarımız, bizim ruhumuzda sahip olduğumuz fikirlerdir. bu durumda, duyumlar aracılığıyla algıladığımız şeyler, fikirlerden başka bir şey değildir ve bunlar, zorunlu olarak zihnimizden başka bir yerde bulunmazlar.

örneğin, belli bir düzenleniş içinde bir renk, bir tat, bir koku, bir biçim, belirli bir direnç gözlemleniyor. bunların tümü "elma" sözcüğüyle ifade edilen bir nesne olarak tanınıp biliniyor. başka duyum biçimleri de bize başka fikir koleksiyonları verirler. bu koleksiyonlar örneğin taş, ağaç, kitap denilen ve algılanıp kavranabilen diğer bütün şeyleri oluştururlar.

aynı şeyin, aynı zamanda farklı olabileceğine inanmak saçmalık değil de nedir? örneğin, bir şeyin aynı zamanda hem soğuk hem sıcak olması! ellerimizden birinin sıcak, ötekinin soğuk olduğunu ve aynı anda her ikisini de bir vazoda bulunan normal sıcaklıktaki bir suya soktuğumuzu düşünelim: vazodaki su, bir elimize sıcak, ötekine soğuk gelmeyecek mi?

şu kumaş parçasının kırmızı renkte olduğunu söylemektesiniz. iyi ama emin misiniz bundan? kırmızı rengin kumaşın kendisinde olduğu düşüncesindesiniz. acaba doğru mu bu? bildiğiniz gibi, gözleri bizimkinden farklı olan hayvanlar vardır. onların bu kumaşı kırmızı renkte görmeleri mümkün değil. sarılık hastalığına tutulan bir insan da kumaşı kırmızı değil sarı renkli olarak görür. öyleyse rengi nedir bu kumaşın? bundan çıkan sonuç şu: kırmızılık kumaşın kendisinde değil, gözlerdedir. daha doğrusu bizdedir.

hafif olduğunu mu söylüyorsun bu kumaşın, onu bir karıncanın üzerine bıraktınız mı, ona ağır gelecektir mutlaka. öyleyse kim haklı? bu kumaşın sıcak olduğunu mu düşünüyorsunuz? eğer ateşiniz olsaydı o zaman da serin gelirdi bu kumaş size. öyleyse sıcak mıdır kumaş yoksa soğuk mu?

kısacası aynı şeyler, aynı anda, kimilerine kırmızı, ağır, sıcak geliyor, kimilerine de sarı, hafif, soğuk görünüyorsa nedeni şudur: demek ki böyle sanmakla biz yanılsamaların kurbanı olmaktayız ve bu şeyler ancak zihnimizde var olan şeylerdir.

o halde, madde, fikirden başka bir şey değildir.

"berkeley sisteminin amacı, maddenin var olmadığını kanıtlamaktır." (georges politzer)

28.3.13

haklı olanlar

jorge luis borges


bahçesini ekip biçen bir adam, voltaire'in istediği gibi
iyi ki yeryüzünde müzik var diyen
zevkle bir etimoloji bulan
bir güney kahvesinde sessiz satranç oynayan iki işçi
bir renk ve bir biçim tasarlayan seramikçi
bu sayfayı düzenleyen bir topograf, belki de hoşuna gitmemiştir
bir şarkının son üç dizelik nakaratını okuyan bir kadın ve bir erkek
uyuyan bir hayvanı okşayan
kendisine yapılan bir kötülüğü kanıtlayan ya da kanıtlamak isteyen
iyi ki yeryüzünde stevenson var diyen
başkalarının haklı olmalarını yeğleyen
birbirlerini tanımayan bu insanlar kurtarmakta dünyayı

27.3.13

amerika destanı

eduardo galeano

orta çağ'da bir çuval karabiber, insan hayatından daha değerliydi. buna karşılık altın ve gümüş, gökyüzünde cennetin, yeryüzünde de kapitalist merkantilizmin kapılarını açmak için rönesans tarafından kullanılan belli başlı anahtarlar olacaktı. ispanyollarla portekizlilerin amerika destanı, hristiyan dininin yayılması ile doğal zenginliklerin zorla ele geçirilip yağmalanmasını iç içe geçmiş tek bir şey haline getirmiştir. avrupa gücü, bütün dünyayı egemenliği altına almak niyetiyle yola çıkmıştı. ormanlar ve türlü tuzaklarla dolu el değmedik toprakların görüntüsü, denizcilerle soylu kumandanların olduğu kadar, ganimet ardında koşan sersefil askerlerin de tutkusunu kamçılamaktaydı. "ölülerin güneşi" olarak simgeledikleri şan ve şeref itkisi de rol oynuyordu bunda. hernan cortes, şan ve şerefe ulaşmanın yolunu şöyle tanımlıyordu: "talih cesurlara güler." bizzat kendisi, meksika seferini hazırlayabilmek için bütün malını mülkünü ipotek ettirmişti. kristof kolomb ve magellan gibi birkaç istisna bir yana, fetih seferleri devlet tarafından değil, ya doğrudan doğruya fetihçiler ya da büyük tacirler ve bankerler tarafından finanse edilmekteydi.

yerlilerin yabancıları uzaklaştırmak için uydurduğu altınla kaplı kral eldorado efsanesi de bu sırada doğup yayıldı. gonzalo pizarro'dan sir walter raleigh'e birçokları, ona ulaşabilmek için ormanları, amazon ve orinoco ırmakları'nı nafile aşacaklardı. "gümüş kaynayan tepe" hayali, 1545'te potosi'nin keşfiyle gerçek olacaktı. fakat daha önceleri bu amaçla çeşitli seferler düzenlenmişti. özellikle parana ırmağı'nın kaynaklarına yönelikti bu seferler. ama bütün bu seferlere katılanlar ya açlık ve hastalıktan ya da yerlilerin oklarına sürdükleri zehirden yarı yolda telef olup gittiler.

evet; meksika ve and yaylalarının derinliklerinde yığılı büyük miktarda altın ve gümüş vardı. 1519'da hernan cortes, aztek hükümdarı montezuma'nın dillere destan hazinesini ortaya çıkardı. 15 yıl sonra da francisco pizarro, inka kralı atahualpa'yı boğdurmadan önce fidye olarak aldığı bir koca oda dolusu altınla iki oda dolusu gümüşü yollayacaktı sevilla'ya. 40 yıl kadar önce de saray, ilk yolculuğunda kristof kolomb'a eşlik eden denizcilerin hizmet tutarlarını antiller'den koparılıp alınmış altınlarla karşılamıştı. işin sonunda karayip adaları, ispanyollara haraç ödemeyi tamamen bıraktı; çünkü ortadan kalktılar. gerçekten de, yerlilerin bir kısmı vücutları yarı bellerine dek çamur içinde, yıkama havuzlarında altınlı kumları çalkalamakla uğraşırken, bir kısmı da ispanya'dan getirilen ağır tarım araçları altında tarlalarda iki büklüm, yorgunluktan ölene dek çalışacaklardı. daha da anlamlısı, dominik'teki birçok yerli, beyaz efendilerinin kendilerine dayattığı yazgıyı sezip önce davranarak hem çocuklarını öldürüyor hem de yığınlar halinde intihar ediyorlardı. resmi tarihçi fernandez de oviedo, antillilerin bu korkunç kıyımını şöyle anlatıyor: "çoğu, neredeyse sırf eğlence olsun diye, artık çalışmamak için zehirlediler kendi kendilerini; çoğu kendi elleriyle kendilerini astı."

1494'te imzalanan tordesillas antlaşması, portekizlilere papa tarafından çizilmiş olan ayrım çizgisinin ötesinde kalan amerikan topraklarını işgal hakkını tanıyordu. nitekim 1530'da martim alfonso de sousa bu antlaşmaya dayanarak brezilya'daki fransızları sürüp çıkardıktan sonra ilk portekiz yerleşim merkezlerini kuracaktı. gene aynı dönemde ispanyollar da, korkunç ormanları ve muazzam zorlu çölleri aşarak, keşif ve fetihlerini elle tutulur şekilde ilerletmiş bulunuyorlardı. 1513'te büyük okyanus'un ışıltılı suları vasco nunez de balboa'nın gözlerinin önünde serili duruyordu. 1522 sonbaharında, tarihte ilk kez iki okyanusu birbirine bağlamış ve yeryüzünün yuvarlaklığını tam bir tur yaparak ispatlamış olan magellan seferinden arta kalan 18 kişi ispanya'ya dönmekteydi. 3 yıl önce hernan cortes'in 10 gemisi küba'dan ayrılmış ve meksika'ya doğru yelken açmıştı. 1523'te pedro de alvarado orta amerika'yı fethe girişiyordu. 1533'te francisco pizarro, ezici bir zaferden sonra cuzco'ya girmekte ve böylece inka imparatorluğu'nun kalbini ele geçirmekteydi. 1540'ta pedro de valdivia, atacama çölü'nü aşarak bugünkü şili'nin başkenti santiago'yu kuruyordu. daha kuzeyde ise chaco'ya dalmıştı fatihler ve peru'dan dünyanın en büyük ırmağının denize döküldüğü yere kadar uzanan bütün yeni dünya topraklarını egemenlikleri altına almış bulunuyorlardı.

astronomundan yamyamına, mühendisinden taş devrini yaşayan vahşisine kadar her türden insan vardı karşılaştıkları yerliler arasında. buna karşılık yerli uygarlıkların hiçbiri demiri ya da sabanı, camı ya da barutu bulabilmiş değildi; tekerlek de kullanmıyorlardı. denizin öte yanından gelip bu topraklara çullanan uygarlıksa, yaratıcı rönesans patlamasını yaşamaktaydı: bir keşiften çok bir icada benziyordu amerika; tıpkı barut, baskı makinesi, kağıt ve pusula gibi, yeni çağ'ın çalkantılı doğuşuna katkıda bulunacak olan yeni bir icat. iki dünya arasındaki gelişim eşitsizliği, yerli uygarlıkların görece kolaylıkla boyun eğişini açıklamaya yeterlidir. hernan cortes, veracruz'a ayak bastığı vakit yanında sadece 100 denizci ve 508 asker bulunmaktaydı; emrinde de 16 at, 32 kundaklı yay, 10 tunç top ve çok sınırlı sayıda arkebüz, alaybozan ve tabanca vardı savaşta kullanmak üzere. bu kadarı yetti de arttı bile. oysa aztek uygarlığı'nın başkenti tenochtitlan, o çağda, madrid'den 5 kat daha büyük ve ispanya'nın en önemli kenti olan sevilla'dan 2 kat daha kalabalıktı. öte yanda francisco pizarro, 180 asker ve 37 atla girmişti cajamarca'ya.

yerlilerin başlangıçta bozguna uğramasında rol oynayan belli başlı etkenlerden biri de şaşkınlık olmuştur. imparator montezuma'nın sarayına ulaşan ilk haber şuydu: "denizin üzerinde ağır ağır ilerleyen kocaman bir tepe var." çok geçmeden başka birtakım bilgiler gelmeye başladı. bir yazar şöyle anlatıyor durumu: "topun nasıl patladığını, nasıl gürüldediğini, gümbürtüsünün nasıl yankılanarak insanı sağır edip bayılttığını kendisine söylediklerinde dehşete kapıldı imparator. hele bu gümbürtüyle birlikte topun ağzından kocaman bir yuvarlak taşın fırlayıp da ortalığa ateş saçtığını işitince, gözleri yuvalarından dışarı uğradı. 'yabancılar' onları damların hizasında taşıyan geyiklere binmiş geliyordu. vücutları baştan ayağa sarılıydı: sadece yüzleri görülmekte. ve kireç gibi bembeyaz yüzleri. saçları sapsarı. sadece içlerinden bazıları siyah saçlı. ve hemen hepsi uzun sakallı." montezuma, daha bir süre önce tam 8 kahinin döneceğini haber vermiş olduğu tanrı quetzalcoatl'ın yeryüzüne indiğini sanmıştı. avcıları bir kuş getirmişti imparatora. kuşun başında ayna biçiminde bir taç vardı; bu aynada da, içinde batan güneşin ışıldadığı gökyüzü yansıyordu. gene bu aynada, savaşçı birliklerin meksika üzerine yürüdüğünü görmüştü imparator. tanrı quetzalcoatl, doğudan gelmiş ve gene doğudan gitmişti. beyaz tenli ve sakallıydı. inkaların erdişi tanrısı viracocha da beyaz tenli ve sakallıydı. ve doğu, aynı zamanda, mayaların kahraman atalarının da beşiğiydi.

halklarıyla hesaplaşmaya gelen intikama susamış tanrıların sırtında parlak zırhlar vardı ve bu zırhlar, onlara atılan okları da, taşları da etkisiz kılıyordu. silahları öldürücü ışınlar saçıyor ve havayı ciğerleri boğucu bir dumanla karartıyordu. bununla da bitmiyordu iş: fetihçiler, büyük bir incelik ve isabetle, ihanet ve entrika tekniklerini de kullanmaktaydılar. nitekim montezuma'ya karşı tlaxcalalılarla bu sayede ittifak kurdular ve gene bu sayede, inka imparatorluğu'nun iki düşman kardeş olan huscar'la atahualpa arasında bölünmüşlüğünden haince yararlandılar. türlü cinayetlerle yerli yöneticileri devirdikten sonra da rahipler, yüksek görevliler, kumandanlar gibi egemen ara kastlardan kendilerine suç ortakları buldular. ayrıca başka birtakım silahları da seferber ettiler. daha doğrusu başka birtakım etkenler, istilacıların zaferinde nesnel açıdan belirleyici bir rol oynadı. bunların en başında da atlarla virüsler geliyordu. 

tıpkı develer gibi, atlar da amerika kökenliydi; ama soyları tükenmişti amerika'da. avrupa'ya araplar tarafından getirilen bu hayvanlar, askeri ve ekonomik alanlarda büyük hizmet görmüşlerdi. amerika'da ise şaşkına dönen yerlilerin istilacılara büyüsel erkler atfetmelerine yol açtılar. nitekim ilk ispanyol askerlerinin tüy ve çıngıraklarla donanmış atlar üzerinde ortalığı toza dumana katarak büyük bir hız ve korkunç bir gürültüyle ilerlediğini gören atahualpa sırtüstü yere devrilecekti dehşetten. mayaların torunlarını yöneten tecum, mızrağıyla pedro de alvarado'nun kendisine değil de atına saldırdığı vakit, hayvanın, karşısındaki adamın vücudunun bir parçası olduğu inancındaydı. işte bu yüzdendir ki, saldırı sonucu attan düşen alvarado, hemen doğrulup tecum'u öldürmekte güçlük çekmedi. savaş koşumlarıyla donanmış birkaç at, yerlileri çil yavrusu gibi dağıtmakta, dehşet ve ölüm saçmaktaydı. sömürgeleştirme sürecinin ilk evrelerinde, papazlar ve misyonerler, atları kutsal kökenli hayvanlar olarak tanıttılar yerlilere. ispanya'nın koruyucusu aziz yakup'un, beyaz bir tay üzerinde ve tanrı'nın sürekli yardımıyla, gerek mağribilere, gerekse yahudilere karşı bir dizi parlak zafer kazandığını söylüyorlardı.

ama avrupalıların, atlardan da etkili bir müttefikleri vardı: bakterilerle virüsler. gerçekten de fatihler, tevrat'taki afetleri andıran bir korkunçluk içinde, çiçek ve tetanoz, çeşitli ciğer ve bağırsak hastalıklarıyla zührevi hastalıklar, trahom, tifüs, cüzzam, sarıhumma ve ağzı kokutan diş çürüğünü getirdiler beraberlerinde. ilkin çiçek hastalığı ortaya çıktı: bu, insanı ateşten kavuran ve etleri yarıp dağıtan bilinmedik ve iğrenç salgın, doğaüstü bir ceza değil de neydi? bir yerli tanık şöyle anlatıyor: "gidip tlaxcala'ya yerleştiler. hastalık o zaman yayıldı. şiddetli öksürük ve alev alev yanan çıbanlar." bir başka görgü tanığı da ekliyor: "birçoğu bu yapışkan, bulaşıcı ve geçmek nedir bilmeyen kabarcık hastalığından ölüp gitti." sinekler gibi ölüyordu yerliler: organizmalarının bu yeni hastalıklara karşı hiçbir direnme gücü yoktu. ölümden kurtulanlarsa sakat kalıyor ve hiçbir işe yaramıyorlardı. brezilyalı antropolog darcy ribeiro, amerika, avustralya ve okyanusya'daki yerli halkın yarıdan fazlasının, beyazlarla daha ilk temas sonucu bulaşıcı hastalıklara yakalanıp öldüğünü ileri sürüyor.

walter benjamin

bernd witte

walter benjamin kişisel yaşam ilişkilerini her zaman olağanüstü bir gizlilik içinde korumuştur. yazılarında "ben" sözcüğünü hiç kullanmamayı bir yararlılık olarak gören yazar, yazılarında ailesi, anne babası ve küçük kardeşleri hakkında da hiçbir bilgi sızdırmaz. sadece çocukluk anıları, ayırt edici bir istisna oluşturur.

walter benjamin: gençlik, uyuyan ve kendisini kurtarmak için yaklaşan prensi hissetmeyen uyuyan güzeldir.

walter benjamin: eleştiri, özünün günümüzdeki kavranışının tümüyle tersine, temel amacı içinde yapıtın yargılanması değil, bir yandan tamamlanması, bütünlenmesi ve dizgeselleştirilmesidir; öte yandan onun mutlaka çözülmesidir.

"dil her şeydir; ama bunun ötesinde, bunun ardında bir şey daha vardır: gerçeklik ve gizem."

walter benjamin: alıntı, sözcüğü adıyla çağırır, onu parçalayarak bağlamından kopartır; tam da bu yüzden aynı sözcüğü başlangıcına geri çağırmış olur. alıntıda, tüm sözcüklerin anlamın cennetteki bağlamından çıkarılıp yaratılış kitabındaki düsturlar dönüştükleri melek dili yansır.

walter benjamin: en aşınmış komünist beylik sözün bile, sadece tek bir savunu anlamına sahip olan günümüz burjuva hikmetinden daha fazla anlam hiyerarşileri vardır.

walter benjamin: yıkıcı karakter, yaşamın yaşanmaya değer olduğu duygusundan ötürü değil, intiharın bile uğraşmaya değmez olduğu duygusundan ötürü yaşar.

benjamin'e göre yazmak, unutma yönündeki akıntıya karşı kürek çekmektir. "inceleyenin varoluşu yazıya dönüştüren yönü, geri dönmektir. adaletin kapısı, incelemektir."

25.3.13

spartacus

harp meydanında paranın değeri azdır.

yenilgi sadece kılıçla olmaz; aynı zamanda halkla da olur. onların gözünde saygınlığın düşerse bir daha asla eski zaferlerine erişemezsin.

er kişinin hakiki düşmanı kuşkudur.

gerçek bir gladyatör acı ve ıstırapla sarmaş dolaş olmayı da öğrenmiş olmalıdır; hayatı değersiz vücudundan çıkana kadar savaşmayı da.

gerçek şampiyonlar yalnızca arenanın hayalini kurar.

gökyüzüne yalnızca bir tek adam yükselir.

karşılaşma çoğu zaman saldırıyla kazanılmaz; arzuyla kazanılır.

kazanmak için taraflardan biri rakibini gafil avlayacak manevralar yapmalı. tıpkı savaşta, aynı zamanda politikada olduğu gibi.

gerçek, çoğu zaman taktığımız maskelerin ardında gizlidir.

baştaki karşılaşmalar önemsizdir. kazananı belirleyen finaldir.

herkes öldürülebilir. sadece yolunu yordamını bilmek gerek.

bir şampiyon arenada kazandığı zaferlerden daha fazlasıdır. eylemlerinin sorumluluğunu taşır. her karar, önemli veya önemsiz, adamı betimler.

şampiyon olmanın sadece tek bir yolu var: asla kaybetme!

24.3.13

cellat

samuel beckett

dinginim ben daha dinginim dingin olduğunu sanır insan dingin değildir oysa hiç değildir üstelik sınırdadır ne duyuyorsam onu söylüyorum ölüm de evet ölüm de kapıyı çalarsa bir gün tamamlanır her şey ölür biter

oldum olası anladım her şeyi anlamadığım birkaç şey oldu yalnızca coğrafya tarih örneğin her şeyi anladım ve hiçbir şeyi bağışlamadım olumsuz bir görüşüm olmadı hiçbir konuda gerçekten de öyle oldu hayvanlara yapılan acımasızlıkları bile kınayamadım hiçbir şeyi sevmedim

hep böyleydim ne eksik ne fazla az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydum çünkü
söylentiler iki yönde de sonsuza kadar aktarılabilir
sonunda terk edilen biri olacağıma cellat oldum sonunda

23.3.13

kerkenez

cengiz tuncer

"bu dünyada bir adam, bin adam, sabahtan akşama adam doğrasa kötülüğün sonunu getiremez. hayınlığın sonunu getiremez. ölümsüz olan kötülüktür, hayınlıktır."

esintisiz, durgun bir günün sonu, batan günün kızıllığı vuruyor bir bulutun saçaklarına. bir yanı kızıl kan rengi bulutun bir yanı kara, duman karası. kızıl ışıklarla ışıyan yanı tel tel bulutun, saçaklı. kara yanı ağır, hantal; neredeyse toprağa değecek kara saçakları bulutun. durgun, esintisiz bir günün sonu; bulutun kızıl uçlarından bir tutam bulut uzanıyor göğün yükseğine doğru.

salih, gecekondunun önünde bir an duruyor, umutsuzluğunun önü çöl ova. ne yana gideceğini bilemiyor, evleri arkasında işte, anası arkasında işte; umutsuzluğunun önü, arkası, dört yanı çöl ova.

durup dikiliyor, göğe bakıyor, kızıl saçakları ışıyan bulutu görüyor. güneş bir parmak inceliğinde sıyırıyor ufku, neredeyse silinip gidecek gözden. havada dingin bir sessizlik, birer ikişer ev içlerine çekiliyor bağrışlar çağrışlar.

neden sonra tanıyor alacalı bulacalı yüzeyden sıyrılıp belirginleşen yüzü. bu bizim komşumuz, diyor. beşini bitirmiş olmalı, altısına basmıştır herhalde.

neden sonra tanıyor sevim kızı, alacalı bulacalı yüzeyden sıyrılıp belirginleşen güleç yüzünü tanıyıp gülümsüyor.

"düğün yapacak mısınız salih amca?" diyor kız.

konuşamıyor salih, başını sallıyor iki yana, "hayır" anlamına.

"neden?" diyor sevim kız.

"babam istemiyor." diyor salih.

"senin baban imam değil mi?"

"hoca."

"günah mı düğün yapmak?"

"bilmem, değildir herhalde."

"peki neden istemiyor öyleyse?"

"bilmem."

"o mu evleniyor sen mi?"

karşılık vermiyor salih, sıkılıyor, uzaklaşmak istiyor, sevim kızın sol yanından geçip tepeye doğru yürümeye hazırlanıyor, bir adım atıyor, yanından geçerken boşluğa sarkan elini tutuyor sevim kız.

salih, sevim kızın elinden elini kurtarmayı, silkinip sıyrılmayı düşünüyor bir, sonra aynı düşünceyle anlaşılmaz bir başka istek çakışıyor kafasının içinde, üst üste, yeni, bulanık olan ilk düşünceyi örtüyor hemencecik, sıkıca tutuyor sevim kızın elini.

"düğün yapsanıza ne olur?" diyor sevim kız.

"niye istiyorsun bu kadar?"

"ben de gelirdim, düğünleri çok seviyorum. her gün düğün olsun istiyorum."

yürüyorlar el ele.

"ben de gelin olmak istiyorum." diyor sevim kız.

"iyi" diyor salih, "zamanı gelince gelin olacaksın nasılsa."

"hemen gelin olmak istiyorum ben."

"sırayla" diyor salih, "biraz büyümelisin."

"salih amca be?" diyor kız.

"ne var?"

"niye sen gülşen ablayı alıyorsun?"

"bilmem."

sevimlerin evinin önüne geliyorlar tam, pencerede annesinin karaltısını görüyor kız, hemen eğilip evin önündeki çitin arkasına saklanıyor, gizlice, annesine görünmeden geçiyor evin önünden, bir sonraki evin önünde çömelip el ediyor salih'e, "gel, gel" diyor.

salih yürüyor kendisine el eden sevim'den yana. küçük kız bir ev alttaki kendi evlerini kolluyor, yanında çömeldiği kapıyı gösteriyor salih'e.

"otursana salih amca." diyor.

salih önünde durdukları eve bakıyor, kuşkulu.

"yoklar onlar" diyor sevim kız. "köye gittiler dün."

"nerden biliyorsun?"

"anahtarı anneme bıraktılar. zehra ablanın kardeşi askerden gelecekmiş bugün yarın, onlar dönmeden çıkar gelirse anahtarı verelim diye."

salih sevim kızın yanına oturuyor.

"niye gülşen ablayı alıyorsun ha?" diyor sevim kız yeniden.

"bilmem" diyor salih gene.

"beni alsana" diyor kız, "düğün yapmak şart ama bak, gelinlik giydirmek de şart."

salih'in içi ürperiyor.

"biraz daha büyük olsaydın" diyor gülümsemeye çalışıp.

"o kolay" diyor sevim kız, "anamın topuklarını giydim mi koca kız oluyorum."

"yalnız topuklu giymekle olmaz büyümek."

gülüyor sevim kız.

"lastik toplarla memeler de yaparım kendime" diyor, "o zaman da olmaz mı?"

sevim kıza bakıyor salih, ne kadar da dudu gelin'e benziyor diye geçiriyor içinden, onun gibi ak pak bir kadın olacak, bılgın memeli, dipdiri.

"olmaz mı?" diyor sevim kız salih'in gözlerinin içine bakıp.

başını sallıyor salih. içinde bir şeyler uyanmaya başlıyor birden; bir umut vuruyor uyluklarına. sevim kızın saçlarını okşamak geçiyor içinden, eli titriyor boşlukta; günahlar, dualar tutuyor elini sanki, yüreğinin gittikçe kabaran coşkunluğu itiyor elini oysa. uzanıp saçını okşuyor kızın, bir güç, bilinmedik bir güç akıyor kızın saçlarından bütün varlığına. kan vuruyor uyluklarına, sımsıcak.

bir daha okşuyor saçlarını küçük kızın.

"daha evvel niye söylemedin bunları?"

"ne bileyim ben, hiç aklıma gelmedi." diyor sevim.

"daha evvel söyleseydin seni alırdım gelin olarak, benim için de daha iyi olurdu hem."

"ya" diyor kız.

kızın yanaklarını, bacaklarını, ellerini okşamak geçiyor salih'in içinden; uyanmışlığın katılığı duyuruyor kendini; yüreği bir bayram yeri gibi karman çorman, deli boran dönüyor kanı damarlarında.

"demek bu ev boş ha?" diyor sevim kıza.

"boş."

salih kaçırmak istemiyor gövdesinin şahlanmışlığını, hemen gidip oynayayım elimle diye düşünüyor, çoktandır böyle olduğum yoktu, at tekmeleyip göğsümü çökertmeden bir hafta önce olmuştum en son.

açık bahçe kapısından dalıyor, gecekondunun altındaki odunluğa doğru ilerliyor, bir çalı yığınının arkasındaki toprak merdivenleri iniyor hızla, derme çatma, teneke menteşeli kapıyı itip giriyor içeri, iki adım atıp diz çöküyor toprağa, eliyle oynamaya başlıyor. gittikçe kabarıyor yüreği, kanı gittikçe daha hızlı vuruyor uyluklarına.

kapı tık ediyor arkasında.

"salih amca..."

birden duruyor eli, kanı soğuyor birden, sönüyor, ölüyor bütün umutları sanki, bir an.

yeniden davranıyor son bir umutla, boşanmaya hazır, kanı son bir gayretle dolanıyor yeniden, uylukları ısınıyor.

"ne yapıyorsun salih amca?"

hırsla dönüyor.

sevim kız şaşkın, kalakalıyor olduğu yerde.

"gel, gel..." diyor kızın elinden tutarken salih.

"bırak beni" diyor kız.

salih kızı çekiyor kendisine doğru.

"anneciğim" diyor kız.

"korkma" diyor salih, "korkacak bir şey yok."

"o ne" diyor kız, "o ne?"

"hiç."

saçlarını okşuyor ilkin kızın, yeniden kanım uyanır içimde umuduyla. gergin kaskatı bekliyor sevim kız. yanaklarını okşuyor.

"öp salih amcanı" diyor sevim kıza.

sevim kız korkuyla sopsoğuk öpüyor yanağından.

omuzlarını okşuyor sevim kızın salih, umutsuz, kızgın. fırtınalar kabarıyor içinde, kaba etlerini okşuyor küçük kızın.

"anne..."

ağzını kapatıyor sıkıca elleriyle.

ağlamaya başlıyor kız.

"ağlama" diyor salih, "ağlama, sadece okşayıp seveceğim seni."

yutkunuyor kız.

boşuna okşuyor sevim'in orasını burasını, yeniden kaba etlerini okşuyor kızın, kız debeleniyor kucağında, patiska donunu çıkarmaya çalışıyor ayağından; kız, salih'in ağzını kapatan elini ısırıyor, acıyla çekiyor salih elini, kız haykırıyor yeniden:

"anneee..."

yarım kalıyor haykırışı, aceleyle kapatıyor salih ağzını. bir yandan da patiska donunu çekiyor ayaklarından. tek bir el hırsla, delice dolaşıyor küçük kızın orasında burasında.

ne varsa boşanıyor birden yüreğinin derinliklerinden, çılgınlık bir bıçağın keskin yüzü gibi kesiyor erkekliğinin yolunu, kızın orasını burasını delicesine bir hırsla mıncıkladıkça soğuyor kanı. orta parmağını görüyor birden, erkekliğiyle karıştırıyor onu, kıza daldırıyor orta parmağını, iki eliyle birden yükleniyor kızın üstüne, kanı görüyor, sıcaklığını duyuyor akan kanın, kanın üstüne düşüyor kızın son haykırışı.

"anneee.."

iki eliyle sarılıyor kızın boğazına, toprağa vuruyor kafasını, bir kere, beş kere, on kere, yüz kere. ne yaptığının farkında değil.

bir şey kabarıyor içinde, sırtını dönüyor küçük kızın ölüsüne, kusuyor, içinde ne varsa hepsini kusuyor toprağa.

sesler yankılanıyor kulaklarında birden.

"seviimmm... seviiimmmm..."

titremeye başlıyor, yavaş yavaş varıyor yaptığı işin bilincine. başını toprağa vuruyor hırslı.

ölmeyi düşünüyor yalnızca.

uygarlık

jack london

uygarlık tarihi, elde kılıç dolaşarak yiyecek aramanın tarihidir. sisli genç dünyada, doğan, öldüren, yiyecek arayan, ilkel uygarlıklar kuran, çöken, daha güçlülerin kılıcı altında düşen, tamamen yok olan hayalet ırkların izlerini görürüz. insan, herhangi bir hayvan gibi, yutabileceği şeylerin peşinde koştu; romantizm ve serüven için değil, karnını doyurmak için çıktı maceralarına. virginia'yı sömürgeleştirmek için yelken açan müflis bir zengin de, hawaii'nin şeker tarlalarında çalışan kavruk bir çinli de, kıyasıya aynı şey için uğraşıyordu; evinde bulamadığı yiyecek için.

dünyadaki büyük adamlar, yapacak işleri olduğu ve bu işleri yaptıkları için, durmadan ve kudretle çalıştıkları için büyüktür; işleri içinde kendilerini kaybetmişler ve bir gün kendilerine şeref payeleri verilip isimleri herkesin ağzında dolaşmaya başladığı zaman şaşırmışlardır.

yaşam üzerinde savaştan daha yıkıcı olan şey, sanayidir. uygar toplumlarda insanlar, hastalıkların azgın, çürümenin yaygın, kıtlığın süreğen olduğu teneke mahallelerde ve işçi banliyölerinde toplanmıştır; buralarda, modern savaşlardaki askerlere kıyasla daha tez ve daha çok sayıda ölüm gerçekleşir.

mezara varan yolda sendeleyerek ilerleyen insanın ömrü, zorluklar ve iniş çıkışlarla doludur; öyle olması da iyidir. acı olmadan tatlı bilinemez.

insanların, midelerinden daha değerli ve yüce bir şeye ulaşacakları, onları eyleme geçirmek için midelerinden daha iyi bir güdüleyicinin bulunacağı zamanı iple çekiyorum. insanın asillik ve üstünlüğüne olan inancımı koruyorum. ruhsal güzellik ve özverinin, günümüzdeki berbat oburluğu yeneceğine inanıyorum. ve son olarak, işçi sınıfına güveniyorum. bir fransız'ın söylediği gibi: "zamanın merdiveninde her zaman, yukarı çıkan tahta ayakkabıların ve aşağı inen cilalı çizmelerin sesi yankılanır."

22.3.13

küçük prens

antoine de saint-exupery

büyüklerin her zaman açıklamalara ihtiyacı var. büyükler, bir şeyi, hiçbir zaman kendi başlarına anlayamazlar. çocukların da her zaman açıklama yapmaları yorucu oluyor.

kendini yargılamayı başarırsan, gerçek bir bilgesin demektir.

anlaşmazlıkların kaynağı dildir.

kendini beğenmişlere sorarsanız, herkes onlara hayrandır. kendini beğenmişler övgülerden başka şey duymazlar.

insan işini aksatmadan da pekala tembellik edebilir.

insanların nerede olduklarını kimse bilemez. rüzgar, bir yerden bir yere sürükler onları. köksüzdürler, bunun da çok acısını çekerler.

herkesten yapabileceği şeyi istemeli.

büyük bir sır karşısında boyun eğmemek olmaz.

insan ancak evcilleştirdiği şeyleri tanır. insanların bir şeyi öğrenmeye ayıracak vakitleri yok artık. her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. arkadaş satan satıcı olmadığından, insanların arkadaşları da olmuyor.

ona ayırdığın zamandır, senin gülünü değerli yapan.

bütün insanlar birer köledir.

sadece çocuklar ne aradıklarını bilirler. bezden bir bebeğe zamanlarını verirler; bebek, onlar için çok önemlidir: biri onu ellerinden alsa ağlarlar.

insan birazdan ölecek bile olsa, bir arkadaş edinmiş olması gene de güzeldir.

çölü her zaman sevdim ben. bir kum yığınına oturursunuz. bir şey görülmez. bir şey duyulmaz. yine de, suskunluk içinde bir şeyler ışır.

insanlar, trenlere tıkış tıkış doluşuyorlar ama ne aradıklarını artık bilmiyorlar. o zaman da koşuşturuyor, dönüp duruyorlar. bir hiç için..

geceleri gökyüzüne bakmak ne güzeldir! bütün yıldızlar çiçek açar o zaman.

acıdır bir arkadaşı unutmak. herkesin arkadaşı olmaz.

insanlar içinde de yalnızdır insan.

21.3.13

cloud atlas

tom tykwer / the wachowskis

özgürlük, uygarlığımızın boş sloganı. sadece ondan mahrum olanlar onun ne olduğu hakkında en ufak bir fikre sahiptir.

yarım kalmış bir kitap yarım kalmış bir aşktır.

gerçek bir intihar acelesiz, disiplinli bir kesinliktir. insanlar kestirip atar, intihar korkaklıktır diye. saçma. intihar muazzam bir cesaret gerektirir.

sorun şu: tanrı dünyayı yaratmışsa, neyi değiştirebileceğimizi ve neyin kutsal ve değişmez olduğunu nasıl bilebiliriz?

beste yapmak haçlı seferi gibidir: bazen ejderi haklarsın, bazen de ejder seni haklar.

herman melville büyük beyaz bir balina hakkında müthiş bir kitap yazdığında alay konusu oldu ama bugün tüm ciddi edebiyat öğrencileri onu sırt çantalarında taşıyorlar.

eleştirmen dediğin zaten üstünkörü ve anlamadan okuyan kişidir.

neden kelimelere en çok muhtaç olduğumuzda dilimizden kayıp giderler?

bu dünyayı döndüren görünmez güçler kalplerimizi buranlarla aynı.

patenci gibi arkamızda bıraktığımız izlerin üstünden geçer dururuz.

geçmiş bizi bir denizkızının tılsımlı sesiyle çağırabilir. yarın, yeni bir hayat başlar.

"insanlara bir şey verdiğiniz sürece onlar üzerinde hakimiyet kurabilirsiniz. bir kişinin her şeyini alırsanız o kişi üzerinde hükmünüzü yitirirsiniz."

hayatta kalmak sıklıkla cesaret gerektirir. bilgi bir aynadır.

yapmasan olmaz ne varsa onu yapmalısın.

iman, tıpkı korku ya da sevgi gibi irdelenmesi gereken bir güçtür. görelilik kuramı ya da belirsizlik ilkesini irdelediğimiz gibi. bunlar yaşamımıza yön veren olgular. zamanı ve mekanı yeniden biçimlendiren bu güçler, kendimize ait sandığımız kişiliği de aynı şekilde biçimlendirir ve değiştirir. bize hükmeden bu güçlerin etkisi, doğumumuzdan çok önce başlar ve ölümümüzden çok sonra devam eder. yaşamımız ve seçimlerimiz tıpkı kuantum olayları gibi ancak anlık bir şekilde çözümlenebilir. ancak her yol ayrımı, her karşılaşma yepyeni bir yönelim potansiyelini içerir.

ölüler hiç ölü kalmaz. kulaklarını açarsan iniltileri dinmez.

gürültü ve ses arasındaki sınır yapaydır. bütün sınırlar yapaydır ve aşılmalıdır. insan her türlü sınırı aşabilir. yeter ki bunu önce kafasında yapabilsin.

neden durmadan hep aynı hataları tekrarlıyoruz? 

insanları birbirine bağlayan sadece tek bir kural vardır. tanrının bu yeşil dünyasındaki bütün ilişkileri belirleyen ilkedir bu: zayıflar ettir ve güçlüler de et yer. 

kazanda da doğsak, rahimde de, hepimiz safkanız. hepimiz savaşmalıyız. ve gerekirse ölmeliyiz. insanlara gerçeği öğretmek için.

kişinin yaşamının doğurduğu sonuçlar sonsuzlukta yankılanır. ölümün sadece bir kapı olduğuna inanıyorum. o kapanınca bir başkası açılır. cenneti hayal etmek istesem açılan bir kapı hayal ederim, ardında onu bulacağım, beni beklerken.

bu dünyanın doğal bir düzeni vardır. onu değiştirmeye çalışanların sonu iyi olmaz. böyle hareketler yok olmaya mahkumdur.

- ne yaparsanız yapın, okyanusta bir damla olarak kalırsınız.
+ okyanus nedir ki, birçok damla değilse?

olmak, algılanmaktır. kendimizi ancak başkasının bakışında tanıyabiliriz. ölümsüz yaşamımızın doğası yaptıklarımızın sonuçlarındadır. onlar tüm zamanlarda etkilerini sürdürürler. yaşamlarımız bize ait değildir. beşikten mezara, başkalarına bağlıyız. hem geçmişte hem de gelecekte. ve her günah ya da iyilikle geleceğimizi yaratırız.

20.3.13

sis

miguel de unamuno

iyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. deli olmayan ya aptaldır ya da namussuzdur.

hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak likör damlatıyor. bütün bu günlük ve anlamsız olaylar, vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?

gerçekten ancak bir gülümsemeye değen düşünceler vardır.

ah! düşüncelerin şiirsel çağrışımı, coşku verici kargaşa. dünya bir kaleydoskop. mantığı dünyaya insanoğlu koyuyor. en üstün sanat, rastlantı sanatıdır.

nesnelerin en soylu görevi seyredilmektir.

biz insanlar ne büyük acılara, ne büyük mutluluklara dayanıyoruz; çünkü bu acılar ve mutluluklar küçük olaylardan oluşmuş büyük bir sis tabakasına bürünerek geliyorlar. yaşam bu işte: sis.

rastlantı dünyanın gizli ritmidir, rastlantı şiirin ruhudur.

kadınlar her zaman, görmeseler de, kendilerine bakıldığını ve bakmadan da görüldüklerini bilirler.

yalnız insanın uykusu bir kuruntudur, görüntüdür; iki insanın uykusu ise hakikattir, gerçektir.

cadde; arzu, kıskançlık, küçümseme, acıma, aşk, kin bakışlarının, iç içe geçtikleri bir doku oluşturur; çünkü ruhun kristalize olmuş eski sözcükler, düşünceler, istekler, hepsi, geçenlerin ruhlarını saran gizemli bir doku oluşturur.

ruhun kendisi, aşktan ve ete kemiğe bürünmüş acıdan başka nedir?

intihar edenlerin büyük çoğunluğu, başarısızlığa uğramış katillerdir; kendilerini öldürenler başkalarını öldürme yürekliliği olmayanlardır.

yaşam çok şey öğretiyor insana, ölüm daha çok; her ikisi bilimden çok, çok daha fazlasını öğretiyor. yaşamın tek öğretmeni yalnızca yaşamdır; bunun yanında pedagoji hiç kalır. yaşamak yalnızca yaşayarak öğreniliyor ve her insan yaşamın çıraklığına yeniden başlamak zorunda.

rol yapmak hepimizin hoşuna gider, hiç kimse kendisi değildir, herkes başkalarının yaratısıdır.

kadınlar, erkeklerden daha çok birbirlerine benzerler; çünkü hepsi tektir ve aynı kadındır. gerçekten de bilim karşılaştırmadır; ama kadınlar söz konusu oldu mu, karşılaştırmaya değmez. bir insan bir kadını, yalnızca bir kadını iyi tanıyorsa, hepsini tanıyor, kadın'ı tanıyor demektir.

günah olmayan bilgi, bilgi değildir; akılcı değildir.

düşünmek kuşkulanmaktır, kuşkulanmaktan başka bir şey değildir. insan kuşkulanmadan inanabilir, bilebilir, düşleyebilir; ne inanç, ne bilgi ne de imgelem için kuşku gerekir; hatta kuşku bunları yok eder; ama kuşkulanmadan düşünmek olanaksızdır. inancı, bilgiyi ve statik, dingin, ölü olan her şeyi dinamik, tedirgin ve dipdiri düşünceye dönüştüren kuşkudur.

her felaketin iyi bir yanı vardır; felaket ne denli büyük olursa olsun, iyilik ne denli küçük olursa olsun.

çocuk trajedide güler; yaşlı adam komedide ağlar.

"sanatın en iyi kurtarıcılığı, insana var olduğunu unutturmasıdır." derler. hayır, sanatın en iyi kurtarıcılığı, bir insanın var olduğundan kuşkulanmasını sağlamasıdır.

tümceler ne denli derin olurlarsa, o denli boş olurlar. dipsiz bir kuyunun derinliğinden daha derin derinlik yoktur.

gülmek, trajediye hazırlanmaktan başka bir şey değildir.

insanın kendi kendisini tanımasından daha da zor olan, bir roman yazarının ya da tiyatro yazarının, kurguladığı ya da kurguladığını sandığı kişilerini tanımasıdır.

var olup olmadığını en az bilen insanın bizzat kendisidir. yalnızca başkaları için vardır.

19.3.13

kadın

william m. thackeray

çiçekler vardır, kuytu, gölgelik yerlerde açarlar; yumuşacık, güzel kokulu ama gizlidirler. çiçekler vardır, tabak gibi kocaman ve parlak renkli, bahçelerin ortalık yerlerinde açarak güneşin göz alıcılığıyla yarışa girmiş gibidirler.

bir kadın için en büyük kompliman kendi cinsi tarafından hor görülmesidir.

şu kadın milletinin tanrı vergisi yeteneklerini daha sık kullanmayışlarına nasıl şükürler etsek yeridir! kullandıkları zaman karşı koyamıyoruz. hele en ufak bir ilgi göstermeyegörsünler -ortada kaç erkek varsa- o saat dize getirirler.

en iyi kadınlar ikiyüzlü olanlarmış. biz erkekler kadınlarımızın bizden neler gizlediklerini, en saf ve içten göründükleri zamanlarda ne denli hesaplı ve tetikte olduklarını, ha deyince dudaklarında bitiveren o candan gülüşlerin bizi yumuşatmak ya da atlatmak için kullanılan birer silah olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. böyle yapanlar yalnızca yosmalardır, hafif kadınlardır demek istemiyorum; örnek, namuslu ev kadınları da böyledir. kocasının aptallığını gözden gizleyen ya da yırtıcılığını yumuşatıp küllendiren kadınları hepimiz bilmez miyiz? bu köle ruhluluğu kadınlığın başlıca erdemi olarak övüp göklere çıkaran, bu ikiyüzlülüğe dürüstlük gözüyle bakan biz erkekler değil miyiz? iyi bir ev kadını ikiyüzlü olmak zorundadır.

erkekleri parmaklarının ucunda oynatan kadınların gerçek sosyeteye girebilmek uğruna nasıl yırtındıklarını, ne hakaretlere boyun eğdiklerini görmek, kadın yaradılışını inceleyenler için çok ilginç bir konudur.

aşk

tom robbins

yarım kaldığımızda bizi tamamlayacak birini ararız daima.

iki insan tanışıp birbirine aşık olunca ani bir büyü dalgası yaşanır. büyü o zaman doğal olarak mevcuttur. daha fazlasını üretmeye çalışmadan, bu bedava büyü ile beslenme eğilimi gösteririz. bir gün uyanır, büyünün kaybolduğunu görürüz. onu geri getirmek için debeleniriz ama genellikle artık çok geç kalınmıştır, hepsini tüketmişizdir. yapmamız gereken, ta baştan itibaren ilave büyü üretmek için delice çalışmaktır. bu zor iştir, özellikle de gereksiz ya da aşırı göründüğünde; ama bunu yapmayı hatırlayabilirsek aşkı kalıcı kılma şansımızı büyük ölçüde artırırız.

aşk zaten bundan ibaret. kibar bir misafir odasında verilen klavsen konseri değil aşk. sosyal güvenlik, bitki özlü kanser ilacı, irlanda piyangosu ya da döner disko olmadığı da kesin. aşk mahrem ve ilkeldir. biraz da tuhaf, ürkütücü tarafta yer alır. tarot destesindeki ay kartını düşünüyorum: garip, devasa bir kabuklu hayvan, zırhı parıldayarak, kıskaçları kıpırdayarak, takır takır sesler çıkararak bir havuzdan dışarı çıkarken vahşi köpekler, bel vermiş ay'a doğru uluyup çığırırlar. kalplerin ve çiçeklerin altında aşk böylesine çılgındır. onu evcilleştirme, inceltme, yengeçleri güvercin gibi giydirip soprano söyletme girişimleri daima kansız cansız bir sonuç verir. neticede bir parodi çıkar ortaya.

aşk en uç noktadaki kanun kaçağı. herhangi bir kurala bağlı kalması imkansız. herhangi birimizin en fazla yapabileceği, onun suç ortağı olmak. saygı ve itaat yeminleri etmek yerine, yardım ve yataklık edeceğimiz sözünü vermeliyiz. 

mükemmel aşkı yaratmak yerine mükemmel aşığı arayarak boşa zaman harcıyoruz. 

aşk kolayca kafanızı karıştırır; çünkü daima yanılsamayla madde, hatırayla arzu, tatminle ihtiyaç arasında gidip gelir. hatta kimi zaman aşkın çelişkileri öyle iç içe geçer ki, aşkın gerçeğini görmenin tek yolu, onu şehvetin bastırılmaz gerçeğiyle kapıştırmaktır. aşkı yanılsamadan arındırmak imkansızdır elbette ama yanılsamanın farkına varmak gerçekle el ele tutuşmaktır. ve kimi zaman böyle bir farkındalığı ancak şehvetin çiğ ışığı sağlayabilir.

aşkın ömür boyu dayanması hiç de olağandışı değil. tükenen tutkudur. aşk kalıcıdır. bakmadığımız bir anda bizden çekip giden şehvettir, sürekli dışarı kaçan şehvettir. şehvetsiz aşk da tek başına yeterli değil.

ilişkinin gizemi kaybolunca aşk da kaybolur.

18.3.13

arbat çocukları

anatoli ribakov

insanın yarattığı en iyi şey kitaptır. dünyadaki en büyük insan yazardır.

okumak en iyi şeydir. eğitim bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yoldur.

her şey unutulabilir: azarlama, güceniklik, adaletsizlik. ama küçük düşürülmeyi kimse unutamaz. bu, insanın doğasında vardır. hayvanlar itişir kakışır, birbirlerini öldürür; hatta yerler ama küçük düşürmezler. yalnızca insanlar birbirlerini küçük düşürürler. hiç kimse bunu unutmaz, önünde küçüldüğü insanı asla bağışlamaz. ondan hep nefret eder.

gül serilmiş bir yol, yaşam yolu değildir. yaşamın gerçek yolu dikenlidir.

gerçek devrim neyi yıktığıyla değil, kimi yarattığıyla büyüktür.

aydın, değişik düşüncelerin ebedi taşıyıcısıdır; değişik düşünceler de iktidar savaşında iyi bir silahtır. ama iktidar kazanıldıktan sonra aydınlara dayanılmaz. çünkü iktidarın silahı değişik düşünceler değil, tek düşüncedir.

başarısız bir talip, her zaman potansiyel bir düşmandır.

şöhret düşkünlüğü sadeliği öldürür.

insanlık tarihi, sınıf savaşlarının tarihidir.

iktidar ayırıcıdır; çünkü herkes onu ele geçirmeye çabalar. iktidar ancak hiç kimsenin anlayamayacağı, hatta düşünemeyeceği bir elde olursa birleştirici bir faktör olabilir.

iktidarı elde tutmak, onu ele geçirmekten daha zordur.

sempati ile antipati arasında yalnızca bir adımlık bir mesafe vardır.

talihsizlikler kalıcı değildir. kendine güvenmeli ve başını eğmemeli insan. ruhunuzu yitirmeyin, yüreğiniz kin bağlamasın, kötünün ardından her zaman iyi, daha iyisi gelir. aleksandr dumas'ta şunları okuduğumu hatırlıyorum: "sıkıntılar, yazgımızın ipine dizilmiş tespih taneleridir; bilge kişi onları sakin sakin çeker." büyük yazar.. macera romanları yazmış; ama ne güzel, ne bilgece ifade etmiş!

17.3.13

zihnin yüksek ülkesinde

robert maynard pirsig

eğer insan bilgisinin, bilinen her şeyin koskoca bir hiyerarşik yapı olduğuna inanılıyorsa o zaman zihnin yüksek ülkesi genel, en soyut anlamda, bu yapının en üst erimlerinde bulunur.

oraya çok az insan yolculuk yapar. maddi dünyanın bu içinde bulunduğumuz yüksek ülkesi gibi, burada gezmenin hiçbir gerçek kazancı yoktur; bazı kişiler için ise bu yolculuğun, cefasını çekmeye değer kılan, kendine özgü sert bir güzelliği vardır.

zihnin yüksek ülkesinde belirsizliğin yeğin havasına, soruların ve bu sorulara önerilen yanıtların korkunç büyüklüğüne alışmak gerekir. alan, aklın alabildiğinin de ötesine öylesine gider, gider, gider ki orada kaybolmak ve asla çıkış yolunu bulamamak korkusu yüzünden insan oraya yaklaşmaktan çekinir.

hakikat nedir ve ona sahip olduğunuzu nasıl bilirsiniz? gerçekten biz bir şeyi nasıl biliriz? bilen bir "ben" ya da bir "ruh" var mıdır; yoksa bu ruh yalnızca, duyguları düzenleyen hücreler midir? gerçeklik aslında değişen bir şey midir; yoksa değişmez ve sürekli midir? bir şeyin anlamı şudur dendiğinde bununla ne demek istenir?

bu yüksek sıradağlarda zamanın başlangıcından bu yana pek çok iz bırakıldı ve silindi; bu izlerin anıştırdığı yanıtlar kendilerinin kalıcı ve evrensel olduklarını savunmuşlarsa da uygarlıklar farklı izleri seçmişlerdir ve aynı sorunun, her birinin kendi koşullarında doğru olduğu düşünülebilecek birçok farklı yanıtları vardır. tek bir uygarlık sürecinde bile eski izler sürekli kapanıp yenileri açılmıştır.

zaman zaman, gerçekte ilerleme olmadığı savunulur; kitle savaşlarıyla çok sayıda insanı öldüren, karaları ve okyanusları daha çok atıkla kirleten, zorlama mekanik bir varoluşa tabi kılarak insanların değerini yok eden bir uygarlığın, yalnızca avcılık, toplayıcılık ve tarımın var olduğu tarih öncesi çağlara göre ilerleme sayılabilmesi çok zordur denir. ama bu düşünce, romantik bir çekiciliği olmasına karşın yararsızdır. ilkel kabileler bugünün modern toplumuna göre insana çok daha az bireysel özgürlük tanımıştır. antik dönemlerdeki savaşların, modernlerine göre çok daha az ahlaki gerekçesi vardı. atık üreten bir teknoloji bunları doğaya zarar vermeden atmanın yollarını da bulabilir ve buluyor. ve okul kitaplarında ilkel insanı gösteren resimler bazen onun ilkel yaşamının kötü yanlarını göstermez -acı, hastalık, kıtlık, yalnızca sağ kalabilmek için harcanması gereken ağır emek. salt hayatta kalabilmek için uğraşma tasasından bugünkü modern yaşama geliş, ilerlemeden başka bir şeyle tanımlanamaz ve bu ilerlemenin tek nedeni de çok açıkça aklın kendisidir.

hipotezleri, deneyleri, sonuçlarıyla hep yeni materyallerle yinelenmiş gerek formel gerekse enformel işlemlerin, ilkel insanın düşmanlarının çoğunu saf dışı bırakan düşünce hiyerarşisini yüzyıllar boyunca nasıl oluşturduğu görülebilir. akılcılığın romantiklerce kınanmasının kaynağı biraz da akılcılığın, insanı ilkel koşullardan kurtarmada çok etkili olmasından kaynaklanmaktadır. akılcılık, uygar insana özgü öyle güçlü, her şeye öylesine baskın çıkan bir etkendir ki öteki tüm şeyleri gölgede bırakmış ve sonunda insanın kendisine de egemen olmuştur. sorunların kaynağı da budur.