reşat nuri güntekin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reşat nuri güntekin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.05.2018

çevirmen

salah birsel

halit carım, la pensée turque adında fransızca bir gazete çıkaracaktır. yazıları türkçeden fransızcaya çevirecek her iki dili de bilen birine gerek duyar. biri, reşat nuri darago'yu salık verir. bu işi ondan iyi yapacak yoktur. mektup yazılır. iki gün sonra reşat nuri çıkagelir ve hemen de işe başlar. bir hafta, iki hafta, üç hafta. sonunda gazetede çalışanın darago değil, güntekin olduğu anlaşılır. ama halit carım, güntekin'in işinden o kadar memnun kalmıştır ki, bu mutlu yanlışlığa şükretmekten başka bir şey yapmaz.

27.02.2018

uzun lafın kısası

karl marx: lanetlenmeyi göze almayan bir insan hiçbir şey yapamaz.

vasili grossman: savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.

reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.

simone de beauvoir: biriyle yattığın zaman aradaki mesafe kalkıverir. bir erkeği yeterince tanımanın en iyi yolu yatakta beraber olmaktır.

stendhal: bana göre tiranlar hep haklıdır; asıl onlara boyun eğenlerdir gülünç olan.

kellner/ryan: kendi benliğini çoğaltmaya dönük yaratıcı uğraşların sağlayacağı özsaygıdan yoksun bırakılan kişi, militarizm ve milliyetçilik gibi ikame metaforlarla değerlilik duygusunu yerine koymaya çalışacaktır.

victor hugo: tek gözlü biri bir körden daha kusurludur; neyinin eksik olduğunu bilir.

charles dickens: dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır ve kırılanlar da çoğu zaman en özenerek beslediğimiz, ruhumuzun en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.

g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kişidir.

halide edip adıvar: ben milliyetçiliğin muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim; fakat milliyetçiliğin ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya götürdüğünü, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.

4.08.2017

okumak

elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

elsa triolet: iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

anatoli ribakov: okumak en iyi şeydir. eğitim bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yoldur.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

francis bacon: kişi kitap okurken bilgelerle, eylem halindeyken ise aptallarla söyleşi içindedir. 

ahmet oktay: yazıların içinde yapılan yolculuklar, aslında en benzersiz, tadına en doyulmayan gezilerdir. edebiyatın bir turisti olmak bile nice dünyalar açabilir kısır çekişmeler ve ekmek parası peşinde geçen yaşamlarımıza.

cervantes: iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

reşat nuri güntekin: bir yerde birkaç kitapla yalnız kalmak beni herhangi bir cemiyetten daha fazla eğlendirir.

nazım hikmet: derelerin arasında köprüler nasıl bilgisiz kurulamazsa, yüreklerin arasında da köprü kurmak için bilgili olmak gerekir. eğer ozanlığa özenseydim, tek söz yazmadan önce, en aşağı iki dil öğrenir, iki bin kitap okurdum.

jhumpa lahiri: tüm rus yazarları oku, ardından hepsini bir defa daha oku. seni asla hayal kırıklığına uğratmazlar.

10.01.2016

edebiyat

louis baillot: sanatsal yaratışı sadece siyasal boyuta indirgemek, sanatı da yoksullaştırmaktır, politikayı da.

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye "masa" kelimesini kullanacaksınız ne kuşu anlatacağım diye "kuş" kelimesini ne de aşkı anlatacağım diye "aşk" kelimesini.

nazım hikmet: bir derecesini geçtikten sonra felaket denen şeyin acısı duyulmuyor.

jean-paul sartre: edebiyatı bilimsel iletişimden ayıran, tek sesli, tek anlamlı olmayışıdır; dil sanatçısı, üzerlerine düşürdüğü ışıkla, verdiği ağırlıkla, sözcükleri değişik düzeylerde, birkaç anlama gelecek biçimde kullanabilen kişidir.

lukacs: edebiyat gerçek yaşantıya dayanır; kararlar, ne kadar iyi niyetle varılmış olurlarsa olsunlar, yaşantının yerini tutamazlar.

reşat nuri güntekin: ne istediğini ve ne yapacağını bilen sekiz on münevver insan; karanlık fikirli, karanlık maksatlı hesapsız cahil sürülerini dilediği gibi sevk ve idare edebilir.

paul nizan: bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. ya da savaşla, devrimle.

4.12.2015

edebiyat yazıları

fethi naci

sanatçı, yalnız başkalarından değil, kendinden de intihal yapmaz.

atatürk: bizi yanlış yola sevk eden fesatçılar çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz; görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir.

reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.

atatürk: ölülerden yardım istemek medeni bir sosyal topluluk için lekedir.

jean-paul sartre: insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.

hiçbir zaman kapkaranlık değildir gece (eluard)

"bir kadını ya da bir erkeği sevmek, yaşamın yeni bir boyutunu, yeni ve önceden bilinmez bir geleceği keşfetmektir.

aşk, deha kadar az bulunur bir şeydir.

aşkın gözden düşmesinde feodal ya da burjuva evlilik kurumunun büyük payı vardır; çünkü cinsel ilişkileri aşk ilkelerinden başka ilkelere, özellikle kan, kudret, para ilkelerine bağımlı kılmıştır.

aşk, insan ötekini kendine yeğleyince başlar; onun farklı olduğunu, sonuna kadar özgür olduğunu kabul edince başlar.

"yaşamın anlamı aşktır." (roger garaudy)

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

14.05.2015

iki iş

reşat nuri güntekin

şehirde iş aramaya gelenlere tecrübe için sorunuz:

"elimde iki iş var. birinin aylığı 15 lira.. sabahtan akşama kadar sokak süpüreceksin. boğazına karışmam. ötekisi rahat bir kapıcılıktır. oturduğun yerden giren çıkana bakıvereceksin. yemek, yatak, ateş, ışık bedava. ve lakin aylık 12 lira. gayri hangisini istersen.."

bu suali sorduğunuz köylülerin yüzde doksanı saflığınızla eğlenir gibi gülümseyecek:

"sorulur mu? elbette 15 liralık, diyecektir."

konuşmanız devam ederse aşağı yukarı şöyle bir sahne meydana gelir:

"yahu ayda eline 3 lira fazla geçecek diye akşama kadar sokak süpürülür mü?"

"ne konuşuyorsun efendi! biz rahat etmeye gelmedik. 3 lira az para mı?"

"öteki masrafları neye hesaba katmıyorsun. koskoca bir adamın boğazı, yatağı, ısınıp ışınma masrafı kaça patlar?"

gene hesapsızlığınızla alaya benzer bir gülümseme:

"biz fakir insanız. ne olsa yeriz, nasıl olsa başımızı sokup yatacak bir yer buluruz."

10.11.2009

anadolu notları

reşat nuri güntekin

içinde bir parça hayal olan hiçbir şey zekayı bozmaz.

hakiki bedbahtlar, hakiki fakirlere benzerler; sefaletlerini birdenbire açığa vurmaktan utanç duyarlar.

yolculuğun başında boğazını sıkmak istediğimiz düşman, çok kere ayrılık dakikasında bir eski dosttur. bazen ayrılırken kucaklaşırız, birbirimize randevular, adresler verir ve daha garibi bir, yahut iki gün evvelki kinimizde ne kadar samimi isek, bu sevgi ve bağlılığımızda da o kadar samimi ve insan oluruz.

zenginin asıl kibarlığı servetini kaybettikten sonra başlıyor.

yatakta canınla uğraşırken ziyaretçi kabul etmek, lakırdı söylemek, lakırdı dinlemek çekilir dert mi?

hasta ziyaretçilerinin hastanın ateşini mutlaka elleriyle anlamak iddialarını ve buna niçin lüzum gördüklerini bir türlü anlayamamışımdır.

alaturka müziğin ruh üzerinde üzücü, yıpratıcı bir tesiri olduğunu, insanda yaşamak zevki namına bir şey bırakmadığını söylerler. ben, bunu birkaç gün bu odada kendimde yaptığım tecrübelerle de görüp anladım.

kafa ve ruh sıhhati için en büyük tehlike demek olan durgunluğu, heyecansızlığı gideren her şey faydalıdır.

anadolu alim değildir; fakat ariftir. kolay tesir altında kalmaz; vakalar karşısında öyle sağlam mantığı, öyle umulmaz sezişleri vardır ki insanı hayrette bırakır.

bir yerde birkaç kitapla yalnız kalmak beni herhangi bir cemiyetten daha fazla eğlendirir.

hatıralar gariptir, en umulmazları yaşar; en kuvvetli görünenleri olduğu gibi silinip gider.

bir ihtiyar köylüye yaşını sormuşlar. biraz düşündükten sonra "yirmi" diye cevap vermiş.
- ne söylüyorsun baba? sen sağlam seksen varsın, demişler.
o utana utana:
- doğru dedin oğul.. ille yukarı sayı saymasını bilmem, demiş.

düğün anadolu'nun yegane büyük israfıdır. bütün bir hayatın mahrumiyetleri pahasına elde edilmiş para ortaya dökülür, yenene içilene bakılmaz.

3.08.2009

anadolu

reşat nuri güntekin

köprü bizim atlama şampiyonlarımızın bir sıçrayışta aşabilecekleri boyda bir oyuncaktı. bunun neresinden korktuğumuzu anlayamıyorum.

- ne durduk? diye sordum.

- nereye gideceğiz? köprüyü tamir ediyorlar.

- caddeden tarlaya iniverelim.

- ineriz amma, batacağız diye korkuyorum.

tarlada gerçi biraz kar ve hafif bir çamur tabakası görülüyordu ama bu hakikaten göze büyütülecek bir şey değildi.

- yok canım, itikadını bozma, diye şaka ettim, denizi geçtikten sonra canavar gibi makinemizle çayda boğulacak değiliz ya.

iki dakika sonra tabii gene şoförün dediği oluyor ve bizim canavar makine çamurun içinde bir iki çırpındıktan sonra karaya vurmuş bir balina leşi gibi kaskatı kesiliyordu.

mavi poturlu, ak sakallı bir köylü uzakta bir kayanın üstüne oturmuş, halimizi seyrediyordu.

şoför seslendi:

- hadi baba. mandaları al, gel..

köylü cevap vermediği gibi yerinden de kımıldamadı.

- haydi dedik baba.. eline düştük.. ne istersen zor sıkı vereceğiz..

ihtiyar gene bir şey söylemeden yerinden kalktı; arkadaki bir tepeye doğru ağır ağır yürümeye başladı.

- nereye gidiyor? dedim.

- mandaları getirmeye..

- görünürlerde köy filan yok..

- mandalar tepenin ardında saklıdır. şimdi çıkar.

hakikaten tiyatroda aktörlerin kulis aralarında öteberi eşya çıkarmaları gibi birkaç dakika sonra ortaya iki boyunduruklu manda çıktı.

şoför bana izahat verdi:

- ah ne çarıklı bezirgandır onlar.. makinelerin yolun neresinde batacaklarını bilirler.. mandalarını bir yere saklayıp kapana kısılmamızı gözetlerler. artık ne tutturabilirlerse insaflarınadır.

köylünün tatlı bir çehresi vardı. fakat selam vermiyor, yüzümüze bakmıyor, kendini olduğundan daha aksi bir adam göstermek için kaşlarını çatarak mandalarıyla hırlaşıyordu.

bir pazarlık ve şantaj hazırlığı sezerek korkmaya başladım. ihtiyar beş altın diye diye dayanırsa işimiz işti. geceyi tarlada geçirmektense istediği haracı zor sıkı verecektik.

şoför:

- haydi baba, dedi. uyuma.. tak şu zincirleri, gece oluyor.

köylünün dudağında gaddar bir gülümseme belirdi. onun istediği de zaten bu değil miydi?

şoförün aksi lakırdılarının haraç miktarını artırmasından korkarak araya girdim:

- haydi babacığım.. biraz davran..

o benimle anlaşmanın şoförle anlaşmaktan daha kolay olacağını sezmişti. dargın yüzünü büsbütün sarkıtarak:

- bak efendi, sana söyleyeyim, dedi. makineyi çıkarırız amma sonra kavga etmeyelim. ben bu adamı tanımam. parayı senden alırım.

ben meşhur masalın peynirli kargasıyla konuşan tilkiden daha tatlı:

- kavga edecek bir şey yok baba.. anlaşırız, dedim. zihninde kararlaştırdığı miktarı da söylemeye birdenbire cesaret edemeyerek geveliyordu.

- peki baba.. ne istiyorsun söyle..

- filfakı çıkarırız makineyi evvel allah sayesinde amma 25 kuruşunu alırım.

kendimi tutamayarak gülmeye başladım. o şantajında zaaf göstermemeye azmetmiş bir çehre ile beni azarladı:

- gülecek ne var? akşama kadar şunun şurasında soğuktan anam ağladı. işine gelirse..

efendi anadolu.. boşuna yorulma. sen ahlaksızlığa karar verdiğin zaman da beceremeyeceksin.

24.07.2008

andaval

reşat nuri güntekin

bir zamanlar kayseri'den niğde'ye üç arayatı ile gidilir ve yol gecelerinden biri andaval'da geçirilirmiş. andaval ahalisi hanedan kişilermiş; kasabalarına uğrayan yolcuları iyi karşılarlar ve onlara son derece ikram ederlermiş.

kayserililer, bu vaziyetten istifadeyi düşünmüşler. bu misafirperver memlekete uğradıkça yolda hastalandıklarını söyleyerek, yahut havanın fenalığını bahane ederek günlerce kendilerini besletmeye ve -ekmek elden, su gölden- bir nevi kür yapmaya başlamışlar.

derken bu hileyi niğdeliler de öğrenmişler. onlar da kayseri'ye giderken andaval'a uğramayı ve uzunca bir zaman oraya postu sermeyi adet etmişler. bir gün gelmiş ki zavallı andaval, anadolu ortasında bir büyük imarethaneye dönmüş. nihayet adamcağızlar bakmışlar ki olacak gibi değil. büyükada'da misafir akınından kaçan ev sahipleri gibi tası tarağı toplamışlar, civardaki dağlara kaçmışlar. eski asil ve mamur andaval da o gün bugün kuş uçmaz, kervan geçmez bir virane halini almış.

demek ki birçok insanlar gibi zavallı andaval ahalisi de sırf iyilik etmeyi sever asil ve yumuşak yüzlü insanlar oldukları için andavallı diye şöhret almışlar.