rıza tevfik bölükbaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rıza tevfik bölükbaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.06.2014

meşrutiyet

halide edip adıvar

hamallar:

"söyle bize, meşrutiyet ne demektir?"

rıza tevfik:

"meşrutiyet öyle büyük bir şeydir ki, onu bilmeyen eşektir."

hamallar:

"biz hep eşeğiz."

rıza tevfik:

"babanız da bilmiyordu. siz eşek oğlu eşek olduğunuzu söyleyiniz bakalım!"

hamallar hep bir ağızdan:

"hepimiz eşek oğlu eşeğiz."

15.01.2014

rıza tevfik

melih cevdet anday

"filozof" lakabı ile anılan rıza tevfik'i, bir ramazan günü meyhanenin birinde demlenirken yakalayan bir polis memuru karakola götürmüş onu, komisere teslim etmiş. komiser açmış ağzını yummuş gözünü, "sen ne utanmaz adamsın! sen nasıl müslümansın!" diye bağırıp çağırıyor. rıza tevfik, yakayı kurtarmak için, "ben müslüman değilim, yahudiyim." demiş. duraklayan komiser, karşısındakinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için, polis memurunu çarşıya gönderip bir yahudi satıcı getirtmiş karakola, "konuş bakalım şu herifle, yahudi mi değil mi, söyle bana." demiş. meğer rıza tevfik çok iyi ispanyolca bilirmiş. yahudi ile uzun boylu konuşmuşlar. komiser, yahudi'ye rıza tevfik'i gösterip, "yahudi mi?" diye sorunca, yahudi satıcı, "ne yahudisi, haham haham!" demiş.

26.07.2009

kelepçemin karasında bir ak güvercin

hasan hüseyin korkmazgil


kardeşimi seviyorum
kendimi seviyorum
kanaryanın ötüşünü kayalıklarda
dvorak'ı haydn'ı rahmaninof'u
ormanlı fırtınayı
içimin uğultusunu
seviyorum güneşte kıpırtımı
saçlarınla sonsuz haziranımsın
gözlerine baktıkça
ellerin mi sümbül mü unutuyorum
seni uzun mavilerin ve pembelerin
ama bitti sigaram

"güldümse de bir handeye şayandı azabım
güldüm, bu gülüş benden eziyet gibi geçti"
(rıza tevfik bölükbaşı)

hiçbir şey istemedim şu dünyada kendim için
ne köşk ne araba ne para
tükürmüşsem içine
senin tapındığın o sıfatların
satıyorsam emeğimi yok pahasına
ben işçi çocuğuyum evladım
benim davam başka dava

"ben babamdan ileri
doğmamış çocuğumdan geriyim"
(nazım hikmet)

himalayaların tepesine tırmanmak güç
ama mümkün
okyanusu aşmak da güç
ama mümkün
ay'a ulaşmak da öyle
ama mümkün değil işte
bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede
sanatı zincire vuranlara
meram anlatmak

dört duvar arasında yıllar geçirmek değildir asıl hapislik
dişlerini sıka sıka ışıklı bulvarşarda
uyutan sabahlarında rotatiflerin
susuz balıklar gibi sönüp gitmektir
asıl hapislik

kim bilir
belki ölümün bile içi götürmüyordur
girmeye buralara

gecenin en zalim saatiyse
yoksa hiç umut
batan bir gemiden denize atıl
yanan bir uçaktan boşluğa tutun
demirse de betonsa da kilitliyse de
yine de bir yerlere varıyor insan

fabrika naci beyin
çiftlik kamran ağanın
ithalat ihracat sigorta
beylerin efendilerin
şirketler tekeller holdingler
ekmeğin etin dizgini
elinde rüfailerin
uludağ sosteyenin
deniz varsılın
peki ama ya devletin
hapishane devletin
ve bizler de işte öyle
kamu adına

benim yoksul halkımın muhteşem zindanları
verilmemiş hakların, kısılmış özgürlüklerin
suçluların korkusunun muhteşem kaleleri
bütün bu gürültüler, bütün bu yaygaralar
açı biraz daha aç, toku biraz daha tok
tutmak için mi
bu karanlık geceleri uzatmak için mi

sizler de insansınız beyler
sizler de yürek taşıyorsunuz
hep bu yönden esmeyebilir rüzgar
bu koltuk hep bu yerde kalmayabilir
nasıl yatacaksınız beyler
nasıl dinlenecek o tatlıcan bedenleriniz
bu ahır gibi zindanlarda

6.07.2009

mor salkımlı ev

halide edip adıvar

ben milliyetçiliğin, muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim. fakat milliyetçilik ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.

halide'nin insanlara karşı içinde uyanan akisler, tabiata karşı uyanan akislerin hemen hemen aynıdır. ağlayan bir insan gördüğü zaman nasıl içi yanarsa, taşlanan bir köpek gördüğü zaman aynı acı ile belki daha fazla ağlardı. güzel bir şey gördüğü zaman hemen üzerine atılmak isterdi. etrafındaki bütün olaylar ve manzaralar hareket halindeki muazzam bir panoramadan başka bir şey değildi. bazısı ağlatır, bazısı güldürür, bazısını sever, bazısından nefret ederdi. küçük kız için belki hayatın hakiki manası bu idi. fakat küçük kız bu hareket halindeki panoramanın muhtelif parçalarını tamamen birbirinden ayırt etmeye başlamamıştır.

küçük kız, insanları birbirinden ayıran din, dil, ırk farkları hakim olan ve insanları birbirini boğazlamaya sevk eden yola henüz ayak basmamıştı. onun dünyasının şevki ve saadeti, insanlar arasında kalbi kalbe ulaştıran tabii yol idi.

yazgımıza hakim olan kudretin, biz zavallıların zaaflarına gülen bir tarafı vardır.

solgun yüzlü, gözleri ateş saçan bir vaiz, her insanı ebedi bir cehennem ateşine mahkum ediyor ve yeryüzünde cenneti hak edebilecek kimse yokmuş gibi konuşuyordu. belki de mantık icabı, insanın son durağı -onun kanaatince- cehennem olduğu için, muhtelif yerlerini, azabın her şeklini, erişilmez ve tabii sanatkar kudreti ile çiziyordu. herhalde dünyada da ahrette de sonsuz ve çeşitli azaplara maruz ve mahkum olduğunu kalabalığın kafasına yerleştirmek istiyordu. uzun ve bol siyah cübbesinin içinde kolları bu karanlık istikbali gösteren hareketlerle inip kalkıyor, sesi bir yanardağ alevi gibi etrafa korku saçıyordu. o anda din, bana müphem ve korkunç bir şey gibi görünüyordu. bugün, söylediklerinin, hareketlerinin bir sanatkar kudretiyle ifade edilen birtakım korkunç manasızlıklar olduğuna inanıyorum.

süleyman ağa, karılarını pilav pişirmekteki maharetlerine göre tasnif ederdi. derdi ki: "birinci karı pilavı kuru ve yağı eksik pişirirdi. pilav pişirmesini bilir diye methettikleri bir kadın daha aldım. fakat o daha hasis olduğu için pilavı daha kuru önüme sürüyor, yağı esirgiyordu. kırk gün geçmeden bir üçüncüsünü aldım, bu da o kadar yağlı pişiriyordu ki, yağlar bıyıklarımdan, sakallarımdan aşağı akıyordu. bir daha artık evlenmedim."

hakiki despotlar, siyasi olsun olmasın daima, her türlü şöhretten ürkerler.

kadın veya erkek, her ferdin kalbinde inkar edilemeyecek ve birçok şekillere giren kıskançlık diye bir realite vardır. hatta bu ilkel hissi belirli bir terbiye sisteminin bir gün değiştirebileceğine inansak dahi, yine de iki kadınlı bir aile sistemini tabii görmek mümkün olmayacaktır. bir kadın, her zaman kocasının dışarıdaki ilişkilerine tahammül edebilecek bir vaziyette olsa dahi kendi evini bir başkası ile paylaşması mümkün değildir. çin yazılarında bunu ifade edebilen iki sembol vardır. açıkta iki kadın barış sembolüdür, dam altında iki kadın savaş sembolüdür.

geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevkeden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

peşa ile dostluğumuz, o zamanlar kafamın mütemadiyen işleyen fırtınalı faaliyetlerinden sonra sakin bir limana sığınmış olmak hissini verirdi. hem görünüş hem de mizaç bakımından benim tamamen zıddım idi. çıkık elmacık kemikleri, içeriye çekilmiş keskin gözleri, maddi ve manevi bakımdan yorulmak bilmeyen bir karakteri vardı. kendine benzemeyen şahıslarla dostluk, galiba her iki tarafı da dinlendiriyor.

hamallar:
- söyle bize, meşrutiyet ne demektir?
rıza tevfik:
- meşrutiyet öyle büyük bir şeydir ki, onu bilmeyen eşektir.
hamallar:
- biz hep eşeğiz.
rıza tevfik:
- babanız da bilmiyordu. siz eşek oğlu eşek olduğunuzu söyleyiniz bakalım!
hamallar hep bir ağızdan:
- hepimiz eşek oğlu eşeğiz.

yıllar yılı gençliğimin tabii olan insiyaklerini boğdum durdum. fakat yine de içimde gençlik, daha doğrusu çocukluk, daima yaşadı. esasen büyük veya küçük her sanatkarın, hatta kendini tüketmemiş olan fikir adamlarının bu hakim bir vasfıdır.

garip olarak bazı kadınlar için ana olamamak, bazıları için de ana olmak saadetini geçen hiçbir şey yoktur.

insan sürülebilir; hatta imha edilebilir; fakat fikir öyle değil. fikir kafadan kafaya, devirden devire atlar geçer ve kendini gösterir. abdülhamit, mithat paşa'nın katli ile fikir denilen kuvvete ağır bir darbe vurmuş; inkılap, fikir ve söz hürriyetini doğurmuştu. zavallı haminne: "sizin meşrutiyet dediğiniz şeyi bize mithat paşa verdi, verdi amma kafası ile ödedi." diyordu.

bir köşe başında bir adamın nutkunu dünkü gibi hatırlarım. diyordu ki: "çok sevdiğim bir karım, beş çocuğum var. nasıl onları vaktiyle efendimize fedaya hazır idiysem, bugün de bu mukaddes maksada fedaya hazır olduğuma yemin ederim." sadece kendisi değil; fakat çocuklarını fedaya hazır olmasının sebebini bir türlü anlayamadım.

idealizm kadar, maddi bakımdan olduğu kadar manevi bakımdan da insanı daimi bir yalnızlığa sürükleyen şey yoktur. bazen bu yalnızlıktan da çok öteye gider; hatta insanın değil sükun ve tabii hayatına, hatta yaşamasına bile mani olabilir.

yıllar yılıdır, değil kırk, yüzleri ve binleri aşan insan hayatına siyasi sebeplerden dolayı son vermek, bu garip dünyanın hemen hemen tabii olayları arasına girmiştir.

"zulme dayanan herhangi bir idare iflasa mahkumdur."

kürt çocukları, doğru sözlü, beklenilmeyen derecede insana bağlanan ve belli etmemelerine rağmen çok şefkatli idiler; fakat onları idare edebilmek için mutlaka adalete ve hakka bağlı, aynı zamanda çok kuvvetli bir irade lazımdı.

inanıyorum ki ne kadar ileri olursa olsun insaniyet aile yuvasının ve ananın yerini tutabilecek bir şey bulamamıştır.