31.8.17

uzun lafın kısası

stefan zweig: üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.

chinua achebe: bir kralın ağzına bakınca annesinin memesini hiç emmediğini düşünürsün.

giacomo leopardi: dünyadaki bütün iyi şeyler elde edilir edilmez, maloldukları kaygılara ve çabalara değmez görülürler.

eduardo galeano: mutlu azınlığın doyması için yığınların açlıktan ölmesi gerekir.

romain gary: en güzel sevgililerin yeri, duyulmamış bir yeteneğe sahip olduğu söylenen uzaklardaki bir soytarıdan sonra gelir.

henri frederic amiel: kendi insafsızlıklarımızı meşru kılmak istediğimizde tanrı'yı suç ortağımız haline getiriyoruz. her katliam bir ilahi eşliğinde kutsal hale getiriliyor.

menandros: eziyet çekmemiş insan eğitilemez.

vladimir makanin: insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.

victor hugo: değerli bir bilgeyi ziyaret etmek için vakit asla geç değildir.

paul valery: modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır.

mary wollstonecraft: aşkta hayal kırıklığına uğramak hiç aşık olmamaktan iyidir.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

22.8.17

insanı tanıma sanatı

alfred adler

insan olmak, kendini yetersiz hissetmek ve üstün bir konumu ele geçirmek üzere çaba harcamak demektir.

nevroz bir fiksiyondur; nevrozlu, kendi tokatlarına yanağını uzatan kişidir.

herodotos: insanın ruhu onun yazgısıdır.

hiçbir dönemde insanların bugünkü kadar soyutlanmış bir yaşam sürdüğü görülmemiştir. hepimiz daha çocukluktan başlayarak, yeterince ilişkiler örgüsü içermeyen bir yaşamı üstleniriz.

bir kimse normalde severek yediği bir yemeği önünden itip uzaklaştırıyorsa, bunun nedeni yemeğin uygun biçimde sunulmamasıdır.

yaşamın güçlüklerinden geçerek gelen, harcadığı çabayla bataklıktan kendini kurtaran, tüm zorlukları geride bırakıp yüksek bir düzeye ulaşan biri, yaşamın iyi ve kötü yanlarını herkesten iyi bilir. bu konuda kimse su dökemez eline, özellikle doğru yoldan ayrılmamışlar kendisiyle boy ölçüşemez.

ancak özgürlüktür ki güçlü insanlar çıkarır bağrından; baskı ise insanı öldürür, yıkıma sürükler.

goethe: her hayalperesti çarmıha gerin otuz yaşında, tanımayagörsün dünyayı bir kez, aldatılan aldatan olup çıkar.

yalnızca devingen canlı yaratıklarda ruhsal bir yaşamın varlığı söz konusu olabilir. ruh, devinim özgürlüğüyle alabildiğine sıkı bir ilişki içindedir. belirli bir yere kök salmış yaratıklarda ruhsal bir yaşamdan pek söz açılamaz; zaten ilgili yaratıklar için ruhsal yaşamın gereği de yoktur. belli bir yere kök salmış bir bitkiye duygu ve düşünceler yakıştırmanın korkunçluğunu düşünebiliriz.

bir insanın devinimlerinin yöneldiği amaç, o insanın çocukken dış dünyadan aldığı izlenimlerin etkisi altında gelişip ortaya çıkar.

aklı başında hiç kimse toplumsallık duygusuna sırt çevirerek, onun etkinliğinden uzak kalarak büyüyüp gelişemez. ancak kendilerinin başkalarından ayrı sayılamayacağının bilincinde olanlardır ki yaşam yolunda korkusuzca yürüyebilir.

bir başkasını etkilemenin en iyi yolu, o kişiyi, hak ve çıkarlarını garanti altına alınmış hissedeceği bir ruh durumuna sokmaktır.

unutkan insanlar öyle kişilerdir ki açıkça başkaldırmaya pek yanaşmaz; ama unutkan davranışlarıyla ödevlerine karşı yeteri kadar ilgi duymadıklarını ele verirler.

la rochefoucauld: bizler, dostlarımızın başlarına gelecek kötülüklerden bir çeşit haz almaya her zaman hazırızdır.

düşün temelinde kişinin yaşam karşısındaki tutumu saklı yatar. uyurken düşünce dünyamızda pek tuhaf biçimlerde olup biten şey, bir önceki günden bir sonraki güne bir köprünün kurulmasıdır yalnızca.

hayatın kapısından içeri adım atanlar gelişim sürecini tamamlamış insanlardır.

yaşamda önemli olan haklı ya da haksız sayılmak değil, ilerlemek ve başkalarının ilerlemesine katkıda bulunmaktır. insanın hep kendisine sorması gereken soru, var olan koşulların düzeltilmesine kendisinin nasıl bir katkıda bulunduğudur.

bir italyan kriminoloji profesörü şöyle demiştir: "bir insanın ideal davranışı belirli bir ölçüyü aşıp da iyi kalpliliği ve insancıllığı göze batar bir boyut kazandı mı, durumdan kuşku duymanın yeridir."

bizi doğru yoldan saptıran, nesnel deneyimlerimiz değil; nesneler konusundaki kişisel görüşümüz, olayları teraziye vuruş ve değerlendiriş tarzımızdır.

intihar girişimlerinin temelinde insanın yakın ve uzak çevresindekileri üzüntüye sokma, onların kendisine reva gördüklerine inanılan ihmalin böylece öcünü alma isteği saklı yatar.

nietzsche, herkesin kendi sevgili idealini annesiyle olan ilişkisine dayanarak yarattığını söyler.

hayat kötü bir öğretmendir insan için; çünkü hoşgörü nedir bilmez, bizi önceden uyarmaz, bize doğru yolu göstermez, elinin tersiyle geriye iter bizi ve sınıfta bırakır.

bir gün tek başına

vedat türkali

dostluğu geliştiren her söz güzeldir. doğrudur da.

polis korkusu azalıverir meyhanelerde. hemen her çağda iktidarlar, sarhoşlarla gizli bir anlaşma yapmış gibidirler. konuşun, edin; meyhanede kalsın. birazını da eve saklayın isterseniz. ama sokağa, alanlara, işyerine, hele fabrikalara asla!..

"bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür." (sakallı celal)

evlenmek de boşanmak kadar ciddi bir iştir.

erkekler konusunda düşlerden koru kendini. genellikle böyledirler. en devrimcileri bile. kadını kandırıp yararlanmak bir soy övünme, böbürlenme konusudur aralarında.

bunca yıllık nikahlı karı da her gece çekilmez.

kadın erkek ayrımına kapılmadan, ahlaktı, terbiyeydi boş verip konuşmanın nasıl da dinlendiren bir yanı vardır. hep kendimizi sıkarak yaşıyoruz; demir kalıplar içindeyiz.

insanlar belli bir birikim olmadan kimi şeyleri anlayamazlar.

hayat

louis de bernieres: gün gelir, daima yüzümüze gülen talih bize arkasını dönüverir. kendi başımıza kalır ve son mücadelemizde ayakta kalmaya çabalarız. kimileri gerçekten de ölürken yapayalnızdır, kimilerinin başucunda bekleyen dostları, akrabaları vardır; ama ne olursa olsun, insan yaşamının sonuna geldiğinde o karanlık tünele girerken yanına kimseyi alamaz.

süheyla acar: ara ara dibe vurmak iyidir. vazgeçtiğimiz hayaller, yitirdiğimiz düşler ve aklımıza bile gelmeyen en parlak fikirler, hepsi orada, diptedir. batık kentlerin hazineleri gibi. suyun üstünden bakınca bir şey göremezsin ama hızla dibe doğru inerken, yaklaştıkça pırıl pırıl parlar, gökteki yıldızlar gibi göz kırparlar sana. hiç kimse dibe vurmadan çoktan yitirdiği düşleri su yüzüne çıkaramaz.

alper canıgüz: bazen dünyası yerle bir olur insanın. hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. en akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.

robin sharma: yaşamda hatalar yoktur, yalnızca dersler vardır. olumsuz deneyim diye bir şey de yoktur. yalnızca kendi bilgeliğini kazanma yolunda olgunlaşmak, öğrenmek ve ilerlemek için fırsatlar vardır. güçlükten güç doğar. acı bile mükemmel bir öğretmendir.

mark twain: bırakın acımasız hayat elinden geleni ardına koymasın. tek bildiğim şudur ki, benim için de bir yerlerde bir mezar vardır. bu dünya nasıl dönerse dönsün, isterse her şeyimi alsın elimden -sevdiklerimi, mallarımı, her şeyimi- ama bunu benden alamaz. günün birinde o mezarın içine girecek ve her şeyi unutacağım, işte o vakit kırgın yüreğim huzura erecek.

19.8.17

devrim

victor hugo

çokluğun efendi edinmek gibi bir eğilimi vardır. çokluğun kitlesi, bir kayıtsızlık tortusu peyda eder. halk kalabalığı, itaat etmeyi kolayca benimser. insanlara kurtuluşlarının yararlarını göstererek onları yerlerinden kımıldatmak, onları itmek, tartaklamak, hakikati onların gözlerine sokmak, onların suratına acımasızca avuç avuç ışık fırlatmak lazımdır. insanları biraz da kendi kurtuluşlarının yıldırımıyla çarpmak gerekir. bu ışık çarpması onları uykularından uyandırır.

bazı içten yıkılışlar vardır. ümit kırıcı bir kesinliğin insanın içine işlemesi, insanın bizzat kendisi demek olan bazı derin unsurları ayırır ve parçalar. ıstırap bu kerteye vardığında, vicdanın bütün güçleri kendi canlarını kurtarma telaşına düşerler. ölümcül krizlerdir bunlar. pek azımız bu gibi krizlerden hiç değişmeden ve vazifesine sadakatle bağlı olarak çıkabilir. ıstırabın sınırı aşıldı mı en sarsılmaz erdem bile pusulayı şaşırır.

hiç kimse yoktur ki kendi içinde bir şeyi fark etmemiş olsun. ruhun, en çalkantılı hallerinde bile, soğukkanlılıkla muhakeme yürütmek gibi bir kabiliyeti vardır. onun aynı anda birçok yerde birden bulunabilmesi nedeniyle karmaşıklaşan birliğinin harikuladeliği buradan gelir. bazen öyle olur ki, hüsrana uğrayan tutku ve derin umutsuzluk, en karanlık monologlarının son çırpınışları içinde bile bazı konuları işler, bazı tezleri tartışırlar. kargaşaya mantık karışır ve muhakemenin ipi hiç kopmadan düşüncenin ölümcül fırtınası içinde dalgalanır durur.

insan yüreği öylesine heyecana hazırdır ve insan hayatı öylesine bir bilmecedir ki, siyasal bir cinayette bile, kurtarıcı bir cinayette bile -böyle bir cinayet varsa tabii- bir insanı vurmuş olmanın yol açtığı vicdan azabı, insanlığa hizmet etmiş olmanın sevincini bastırır.

içinde yaşadığımız eksiklik çağı. uzaktaki ütopya, bütün sorumluluk kendine ait olmak üzere, ayaklanma şekline girer ve felsefi itirazlar silahlı itiraza dönüşür. minerva iken pallas olur. sabırsızlanan, ayaklanmaya dönüşen ütopya, kendisini neyin beklediğini iyi bilir. hemen daima çok erken gelir. o zaman zafere ulaşacağı yerde, felakete büyük bir metanetle katlanır ve onu kabul eder. kendisini inkar edenlere, hiç şikayet etmeden; hatta onları suçsuz göstererek hizmet eder. onun gönül yüceliği, yüzüstü bırakılmaya razı olmaktır. engele karşı yamandır; ama nankörlük karşısında yumuşaktır. peki, bu nankörlük müdür? insanlık açısından evet. birey açısından hayır.

insanlığın varoluş biçimidir ilerleme, varoluş kalıbıdır. insanoğlunun genel hayatının adı ilerlemedir. ilerleme yürür; göksel ve tanrısal olana doğru çıkılan insansal ve dünyasal geziyi, o büyük yolculuğu gerçekleştirir. geciken sürüleri toplamak için durakları vardır. ansızın ufkunu açan parlak bir kenan ili karşısında düşünceye daldığı duraklamalardır bunlar. uyuduğu geceler vardır. bu uyuyan ilerleyişi uyandırmadan insan ruhunun üzerindeki gölgeyi görmek, karanlıkları el yordamıyla yoklamak, düşünürün en iç sızlatıcı kaygılarından biridir.

ilerlemeyi tanrı'yla karıştıran ve hareketin kesintiye uğramasını yaratan'ın ölümü sanan gerard de nerval, bu satırların yazarına, "tanrı belki de ölmüştür!" demişti günün birinde. umutsuzluğa kapılan haksızdır. ilerleme kaçınılmaz olarak uyanır. ve uyurken bile yürümüş olduğu söylenebilir; çünkü büyümüştür. onu ayakta görünce anlaşılır boy atmış olduğu. daima sakin olmak, ırmak gibi ilerlemenin de elinde değildir; ona set çekmeyin, kayalara fırlatmayın onu. engel, suyun köpüklenmesine, insanlığın galeyana gelmesine yol açar. bulanmalar, karışıklıklar bundan kaynaklanır. ne var ki bu bulanmalardan sonra anlaşılır yol alınmış olduğu. evrensel barıştan başka bir şey olmayan düzen yerleşinceye kadar, birlik ve uyum hükümran oluncaya kadar, ilerlemenin aşamaları devrimler olacaktır. ilerleme nedir öyleyse? dediğimiz gibi, halkların sürekli, kesintisiz hayatıdır.

bir halkın şiiri, onun ilerlemesinin temel unsurudur. uygarlık, hayal gücüyle orantılıdır. yalnız uygarlıkçı bir halk güçlü bir halk olarak kalmalıdır. korinthos, evet; sybaris, hayır. gevşeyen ırk soysuzlaşır. ne amatör ne de virtüöz olmalı; sanatçı olmalı. uygarlık konusunda inceltmek değil, yüceltmek önemlidir. ancak bu koşulla ülkünün kalıbı verilir insanlığa.

nasıl yangınlar bütün kenti aydınlatırsa devrimler de tüm insan soyunu aydınlatır. ve size biraz önce hangi tarz bir devrim yapacağımızı da söyledim: doğru'nun devrimini yapacağız! siyasal açıdan bir tek ilke vardır: insanın kendi üzerindeki egemenliği. bu egemenliğin adı da özgürlüktür. işte bu egemenliklerden ikisinin ya da daha çoğunun bir araya gelip birleştiği yerde devlet başlar. ama bu bir araya gelişte hiç kimsenin hiçbir hakkından vazgeçmesi söz konusu olamaz. her egemenlik, kamu hakkını oluşturmak üzere, kendi varlığının bir parçasını kendi iradesiyle verir. ve bu parçanın miktarı herkes için aynıdır. işte bu, her birimizin hepimize bir parçamızı verme özdeşliğimizin adı da eşitliktir. kamu hukuku demek, tek tek bireylerin hakkının herkes tarafından korunması demektir, o kadar. herkesi içeren bu korumanın adı da kardeşliktir. bütün bu egemenliklerin kavşak noktasıdır toplum.

18.8.17

komünizm vs. nasyonal sosyalizm

george sabine

nasyonal sosyalizm ile komünizm arasındaki benzerliklerin çoğu apaçık ve ortadadır.

her ikisi de, bir ölçüde savaş sonrasının sorunları olan; ama bir ölçüde de batı toplumunun yapısındaki uyumsuzlukları ortaya koyan toplumsal ve ekonomik moral yıkıntısı üzerinde güçlendiler. her ikisi de siyasal deneylerinin, diktatörlüğün yerine daha durağan ve daha işleyebilir bir yol olarak geliştirdiği parlamento görüşme ve tartışmalarını aşağılayarak bir yana attı. her ikisi de dışarı atma yolunu siyasal bir kuram olarak yeniden canlandırdılar. her ikisi de yalnız bir siyasal partiye ve bu partinin kendisine ait zorlayıcı bir aygıt bulunmasına hoşgörülü davrandı. her ikisinin de kuramına göre parti kendi kendisini kuran bir aristokrasiydi ve ödevi bir ölçüde önderlik etmek, bir ölçüde öğretmek, bir ölçüde de insanların büyük çoğunluğunu izlemeleri gereken yola zorlamaktı. her ikisi de bireysel takdir alanıyla kamu denetimi alanı arasında yapılan liberal ayrımı ortadan kaldırmaları dolayısıyla totaliterdi ve her ikisi de eğitim düzenini evrensel bir aşılama aracı durumuna getirdi.

felsefeleri bakımından her ikisi de son derece bağnaz olup birisi aryan ırk, öteki de proletarya adına sanat, edebiyat, bilim ve dinin kurallarını koyabilecek daha üstün bir kavrayış gücüne sahip olduklarını söylüyordu. her ikisi de dinsel bağnazlığa benzer bir düşünce yapısı geliştirdi. stratejileri bakımından her ikisi de savlarında gözüpek, isteklerinde sınırsız, karşıtlarına karşı sövgücü, kendilerinin verdiği herhangi bir tavizi geçici bir "durumu götürme", karşıtlarınınkini ise bir zayıflık belirtisi saymaya yatkın idi. ikisinin de toplum felsefesi toplumu asıl olarak bir güçler -ekonomik ya da ırksal- düzeni sayıyordu; bu güçlerin birbirine uyumu karşılıklı anlayış ve ödünle değil, kavga ve baskıcılıkla olurdu. bundan dolayı her ikisi de siyaseti bir güç ifadesinden ibaret saydılar.

ancak bu açık benzerliklere karşın, komünizmin hem ahlaki hem de entelektüel bakımdan nasyonal sosyalizmden çok daha yüksek bir düzeyde olduğu kesindir. bu fark, her birinin simgesi olan iki insanın yaşamları arasında açıkça görülmektedir. hem hitler hem de stalin birer baskıcı idiler; kişisel kötülük bakımından ikisi arasında bir seçim yapmaya olanak yoktur. fakat uygar siyasal değerler bakımından hitler bir nihilisttir; meslek yaşamının hiçbir yapıcı düşüncesi ya da politikası olmamıştır. almanya ve avrupa için sözcüğün tam anlamıyla bir yıkımdı. stalin de şiddet ve vahşet yöntemlerini sonuna değin kullandı; ancak kuşku yok ki tarihçiler onun çeyrek yüzyıllık yönetimini, rusya'nın yalnız büyük bir siyasal güç olduğu dönem değil; ama aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bakımdan çağdaş bir ulus durumuna geldiği dönem olarak nitelendireceklerdir.

iyi ya da kötü, komünizmin ortaya çıkması, çağdaş siyaset ve uygarlık tarihine yeni bir sürekli öge eklemiş oldu. bundan başka, hitler'le stalin'in meslek yaşamları arasındaki bu fark, her birinin temsil ettiği felsefeler arasındaki farkı da anlatmaktadır.

nasyonal sosyalizm, temelinde, siyasal sinizmden ibaretti. bir değeri gerçekleştirmek için değil; ama çeteden başka bir şey olmayan kendine özgü bir seçkinler kümesinin erkini artırmak için insan doğasını zehirleme ve histeri yollarıyla durmadan sömürme arzusuydu. komünizm de bağnazdı; ama asıl olarak dürüsttü ve hiç olmazsa başlangıcında temel amacı yüce gönüllü ve insancaydı. nasyonal sosyalizmin kuramı, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın ad hoc bir biçimde bir araya getirilen söylenceler ve ön yargıların saçma bir karışımıydı.

lenin'in kalıt aldığı marksizmin arkasında yalnız bir avrupa geleneği değil, hem manevi ve hem de entelektüel süreklilik savında bulunabilen iki kuşaklık bir sosyalist bilim adamlığı vardı. demokrasinin de paylaştığı bir inançtan doğmuştu: sanayi teknolojisinin ve kapitalizmin ilk sonuçları insanlık dışı ve toplumsal bakımdan moral yıkıcıydı. marksizmin sonul amaçları da doğrudan doğruya demokrasinin amaçlarıydı.

buna karşılık nasyonal sosyalizm, sömürüyü görkemli bir ulusal ödevin duygusallığıyla yaldızlayan bir ekonomik emperyalizm düzeniydi. amacı kirli ahlakına uygun bir düzeydeydi. bizzat kendi amaçlarının kaçınılmaz kıldığı yenilgi tam bir yıkılma biçiminde oldu ve bir nevi doğu despotizmi durumunu alan nasyonal sosyalist hükümet, ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal yapıya dokunulmaması için iktidardan istifa bile edemedi.

ancak aralarındaki büyük ve gerçek farklılıklara karşın nasyonal sosyalizm ve komünizm felsefelerinin ortak bir tanıtıcı özellikleri vardı: bir noktada, kendisini adamış olmayan bir kimse için entelektüel bakımdan anlaşılmaz oluyorlardı.

her ikisi de eleştirel düşüncenin yerini kör bir inanca bırakmasını istiyor ve içerdekilerle dışardakiler, önderlerle ardıllar arasında haberleşme ve teması önleyecek engeller kuruyorlardı. kuşkusuz bunu oldukça farklı biçimlerde yaptılar. nasyonal sosyalizmin kurduğu engel yalan bir ırk arılığı savı ve aryan ırkından olmayan halkların anlayamayacağı bir aryan bilimi ve sanatı masalıydı ve seçkinlerle yığınlar arasında geçilmesi olanaksız bir çizgi yarattı. sahip olduğu bu felsefe açıkça usdışı olup us yoluyla eleştirilemeyen, yalnızca algılanması gereken bir kavrayış gücüne dayalıydı.

komünizm de gerçekte aşılmaz duruma gelen bir engel çıkarmaktadır. çünkü bir tür 'yalan usçuluk' yoluyla diyalektik maddecilik, evrimi sona erdirmek isteyen bir evrim oldu.

gizemsel bir kavram olan sınıfsız toplum olarak tamamlanmadıkça uygarlık, kapitalist ve sosyalist uygarlıklar arasında bölünmüştür; bu uygarlıklar birbirlerine öylesine düşmandırlar ki savaş durumunda bir arada bulunmaktadırlar. bu savaş ancak taraflardan birinin egemenliğiyle sonuçlanabilir. uluslar bugün proletaryanın egemen olduğu uluslar ve orta sınıfın egemen olduğu uluslar diye ikiye bölünmüşlerdir. diyalektiğe egemen olmak, yalnız yönettikleri yığınların eleştirisinin üstünde bulunan marksçı ustaların sahip olduğu gizli bir bilgi durumuna gelmektedir.

hem nasyonal sosyalizm hem de komünizm için hükümet, gerçeği bilmek tekeline ve bundan dolayı hem davranışları hem de inançları belirlemek ayrıcalığına sahip olan bir seçkinler kümesinin toplumu denetlemesidir.

batı felsefesinin ve çağdaş bilimin usçu geleneği içinde yetişmiş herhangi bir kimse için, daha üstün bir bilgi biçimine sahip olmak yolundaki bu savı ciddiye alma olanağı yoktur. çünkü bu sav, deneylerin gösterdiği üzere bilimsel bilginin olanaklı olması için kaçınılmaz koşul olan yöntemleri çiğnemektedir. bu yöntemler, yeni ya da gizli bir kavrayış türüne sahip olunduğu anlamına gelmez; tersine, herkese açık doğrulama ölçülerinin kullanılmasını ve hiçbiri en üst ve en son otorite olduğunu ileri sürmeyen araştırmacılar arasında eleştiri yolunun serbestçe işlemesini öngörür. böyle araştırmacıların sahip oldukları şey de, üstün bir kavrayış yeteneği ya da doktrin değildir; pratikte nitelikleri bakımından kendi kendilerini düzeltici olan ve böylece gözlem yanlışlarıyla çıkarsama başarısızlıklarının birbiri arkasından giderilmesini olanaklı kılan bir dizi işlemlerdir.

nasyonal sosyalizmin ırktan gelen bir algı ya da kavrayış yetisi bulunduğu yolundaki savı, görünüşte, marksistlerin herkesten önce belirttikleri gibi, bir şarlatanın savıdır. ama lenin'in diyalektikle ilgili savı da -bunun mantık yönteminin biricik türü olduğu savı- özü bakımından aynı niteliktedir. çünkü diyalektik yönteme sahip olan kimseyi bir usta haline getirmekte, marksizmi de bir tür büyüye, her kapıyı açabilen bir anahtara çevirmektedir; oysa bunlar bilimin ya da ussal bilginin tam karşıtı olan şeylerdir.

lenin'in peygamberce sözlerinde ve her türlü toplumsal ve kültürel ilerlemenin yönetim ve denetimini tekeli altına alacak bir parti yaratmak gibi insanlık dışı tasarısındaki dar görüşlülüğün arkasında, büyülü bir kavrayış gücüne sahip olma duygusu vardı. çünkü bu tasarı, dünyada örgütlenmeye gelmeyen biricik şeyi, yani özgünlüğü ve buluculuğu örgütlemeyi öneriyordu.

auschwitz

viktor emil frankl

insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

auschwitz toplama kampında fiziksel ve zihinsel yaşamın olabildiğince ilkelliğe zorlanmasına karşın, tinsel yaşamın derinleşmesi olasıydı. zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler -bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahipti- ancak benliklerinin maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. bu insanlar, çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir.

ortalama olarak, sadece yıllar boyunca o kamptan bu kampa taşınan, varoluş mücadelesinde bütün ahlak değerlerini kaybeden tutuklular yaşayabiliyordu. bu tutuklular kendilerini kurtarmak için dürüst olsun olmasın her yola, her türlü acımasız güce, hırsızlığa, dostlarına ihanete başvurmaya hazırlardı. birçok şanslı olayın ya da mucizenin yardımıyla geri dönmeyi başaran bizler biliyoruz: en iyilerimiz dönmedi.

"dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın. evrende büyük amaç diye bir şey yok. evren sadece evrendir. bugün ne yapacağın konusunda verdiğin kararda özel bir anlam yok."

yürekteki hayvan

herta müller

diktatörlüklerde kent yoktur; çünkü gözaltında olan her şey küçüktür.

dua etmekte karanlık bir şeyler vardır hep.

tıpkı otları ayaklarımızla ezip geçtiğimiz gibi, ağzımızdaki sözcüklerle de ezip geçiyoruz pek çok şeyi.

insan başka türlü düşünüp yazabilirse başka türlü de yürüyebilir.

akıllılığın ya da aptallığın, az bilmek, çok bilmekle ilgisi yok. bazıları çok bilir ama akıllı değildir; bazıları az bilir ama aptal değildir.

insan düşündüğü şeyin yanından geçip gidebilmek için nasıl yaşamalı? sokakta yanlarından geçildiğinde dikkat çekmeyen kayıp eşyalar nasıl başarıyor bunu?

sustuğumuzda itici oluyoruz; konuştuğumuzda ise gülünç.

kar sadece iyi insanlar öldüğünde yağar derler. bu doğru değil.

gözün algılayamadığı şeyler vardır.

köylüler hiçbir zaman ince insanlar olamamışlardır.

ilkbahar ve sonbahar yaşlı insanlar için tehlikelidir; ilk sıcaklar ve ilk soğuklar yaşlıları alır götürür. oysa burada asıl tuzak yaz'dır. hangi günlerde yaşlıları çiçeğe dönüştüreceğini bilen yaz.

anne iyidir, ağaç yeşildir, su akar.

artık bütün olmayan şeyleri paylaşmak daha kolaydır.

hepimizin yaprakları var. beden buruştuğunda yapraklar yeniden çıkar; çünkü aşk bitmiştir.

duyguların merkezi beyin değildir. onların kaynağı bezler.

insanın evi yaşadığı yerdir.

kral ve dilenci

halil cibran

ben bir yolcu ve aynı zamanda bir denizciyim. her sabah yeni bir tepe keşfederim ruhumda.

insanlar arasında kalbime en yakın olanlar, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

eğer insanlara boş elimi uzatır ve bir şey alamazsam çok üzücü; ama asıl ümitsiz durum, dolu elimi uzatıp kabul edecek kimseyi bulamamamdır.

yoksa, ne çiçek açan ne de meyve veren bir ağaç mı olsaydım; çünkü verimli olabilmenin sancısı, kıraç olmaktan ağırdır ve eliaçık zenginin çektiği acı, dilencinin sefaletinden beterdir.

kötü yanımın hiçbir zaman bana zarar vermemiş olması ama içimdeki erdemin bana zarardan başka bir şey getirmemesi ne gariptir!

sırtını güneşe çevirirsen gölgenden başka bir şey göremezsin. onlara güneşi işaret ettim, onlar parmaklarıma baktılar.

söylediklerimin yarısı anlamsızdır; ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

17.8.17

sanat

john berger

dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.

sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür.

kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.

"heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.

kısa ömürlü, sonsuzun zıddı değildir. sonsuzun zıddı unutulandır. bazıları unutulanla sonsuz aslında aynı şeymiş gibi davranır; ama yanılırlar.

eleştiri daima bir çeşit araya girmedir, sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.

her şeyde ortak olan özellikler vardır ve bunu bilmek zihni doğanın en büyük mucizelerine açar.

sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.

okumak

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

on altıncı yüzyılda, daha çok latifi adıyla bilinen osmanlı şairi abdüllatif çelebi, kütüphanesindeki her bir kitap için şöyle demişti: "bütün dertleri def eden hakiki ve müşfik dost."

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

her kütüphane hem kucaklar hem reddeder. her kütüphane tanımı gereği tercih sonucudur ve alanını sınırlaması gerekir. her tercih de bir başkasını dışlar, yapılmayan tercih olur. okuma eylemi sonsuz bir sansür eylemiyle koşut gider.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

her okur belli bir kitaba bir miktar ölümsüzlük getirmek için vardır. okuma bir bakıma yeniden doğum ritüelidir.

her kütüphane başlı başına bir öz yaşamöyküsüdür.

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

şiir

ahmed arif: şiir önce bir güzellik duygusudur.

nazım hikmet: şairin alim olması şart değildir ama cahil olmaması şarttır.

nancy h. kleinbaum: insan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur. tıp, hukuk, bankacılık hayatı devam ettirmek için gereklidir; ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!

memet fuat: iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer.

veysel çolak: bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.

georges bataille: gerçek şiir yasaların dışındadır.

dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

şükrü erbaş: hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire, üçü de aydınlık sevince gebe.

charles dickens: sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.

margaret atwood: şiir neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!

d.m. thomas: umarım şiir ve psikanaliz, kendi özgün açılarından, insan yüzünü olanca soyluluğu ve hüznüyle aydınlatmayı sonsuza dek sürdürürler.

16.8.17

erdem

zenon

bilgiyi yakalamaya, kendini beğenmişlik kadar hiçbir şey yabancı değildir. ve zamana olduğu kadar hiçbir şeye gereksinimimiz yoktur.

daha çok dinleyelim, daha az konuşalım diye iki kulağımız ve bir ağzımız var.

erdemlerden bazıları birinci sıradadır, bazıları da bunların altında yer alır. birincil erdemler: bilgelik, yiğitlik, adalet, ölçülülük; bunların özel biçimleri de: yüce gönüllülük, kendine söz geçirme, dayanıklılık, kavrayış, doğru akıl. bilgelik iyinin, kötünün ve ne iyi ne kötü olanın bilgisidir; yiğitlik seçilecek, sakınılacak ve ne seçilecek ne sakınılacak şeylerin bilgisidir.

yüce gönüllülük insanı iyi ve kötü bütün olayların üstüne çıkaran bir bilgi ya da tutumdur. kendine söz geçirme, doğru akla uygun aşılmaz bir ruh durumudur ya da hazlara alt olmama tutumudur. dayanıklılık; dayanılacak, dayanılmayacak ve ne dayanılacak ne dayanılmayacak şeylere ilişkin bilgi ya da tutumdur. kavrayış, her durumda yapılması gerekeni bulma yetisidir. doğru akıl da neyi, nasıl yapmakla düzgün davranıldığını görme bilgisidir. benzer biçimde, kusurların da bazıları birinci sıradadır, bazıları bunların altındadır.

akılsızlık, korkaklık, adaletsizlik ve ölçüsüzlük birincil kusurlar arasındadır; irade zayıflığı, aptallık ve yanlış akıl ise bunların altındadır. kusurlar bilgisizlikten ileri gelir, erdem ise bunların bilgisidir.

iyi, akıllı olanın ya da akıllı olduğu için doğaya uygun olanın kusursuzluğudur.

erdem öyle bir şeydir ki, bundan pay alanlar, eylemse erdeme uygun, insansa ahlaklı olurlar; bunun sonucunda oluşan; neşe, sevinç ve benzeri duygulardır.

diogenes laertios: stoacılar ana babalarına ve çocuklarına düşmandırlar; çünkü bunlar bilge değildir. gene bilge, koşullar gerektirdiğinde insan eti de yiyecektir. yalnızca bilge özgürdür, aptallar köledir; çünkü özgürlük, bağımsız davranabilme yetisidir; kölelik ise bağımsız davranamama durumudur.

hayata dair

goethe

günlük yaşam en etkili kitaptan daha öğreticidir.

bir destan yazmaya karar verirseniz ona küçük şiirlerle başlamalısınız. 

birkaç insan eğer birbirlerinden pek memnunlarsa, çoğunlukla emin olabiliriz ki yanılmaktadırlar.

az ümit edip çok elde etmek hayatın hakiki bir sırrıdır.

herhangi bir devletin niteliği hakkında en doğru bilgiyi veren, oradaki mahkeme ve ordunun niteliğidir.

yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

milyonlarca lüleli peruk da taksan, arşınlarca yüksekteki kaideye de çıksan, neysen osundur.

üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır.

deliler ve akıllılar aynı derecede zararsızdır; yalnız yarı delilerle yarı akıllılar çok tehlikelidir.

ve budalalar, anlamadıklarını ve anlayamayacaklarını yok ederler.

her şeyden bıktım, yoruldum artık; bütün acı ve sevinçlerin anlamı nedir?

15.8.17

devrim ve özgürlük

liam o'flaherty: soylu ve güzel ne varsa özgür ve katıksız bir hayat sürdürme arayışından doğar.

hans habe: özgürlükten başka mutluluk yoktur.

nikos kazancakis: özgürlük için çarpışan her zaman küçük bir topluluktur, her zaman da büyük yığınları yenilgiye uğratır.

ivo andric: özgürlük içinde doğan, adalete dayanan bir devlet, tanrısal düşüncenin yeryüzünde gerçekleşen bir damlası gibidir.

şükrü erbaş: hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.

ingeborg bachmann: yasak levhaları, buyruk levhaları olmaksızın düşünmekten korkuyoruz, özgürlükten korkuyoruz. insanlar özgürlüğü sevmiyor. özgürlük nerede boy göstermişse insanlar onunla bozuşmuştur.

erich fromm: bir özgürlük eğilimi olarak başkaldırma eylemi mantığın başlangıcıdır.

arturo perez-reverte: ülkesini satan bir fanatik olmayı, hayatımı "yaşasın zincirler!" diye bağırarak geçirmeye tercih ederim.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

nazım hikmet: hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan esir, yeryüzünün en aşağılık mahlukudur.

ursula k. le guin: insanların nasıl hür olunacağını öğrenmeleri lazım. köle olmak kolaydır. hür bir insan olmak için kafanı kullanman lazım.

liam o'flaherty: pis bir çukurda koyunlar gibi ölmektense göğsünü kurşunlara siper ederek ölmek yeğdir.

insan

dostoyevski

insanlar gün gelir gemilerini yakar ve geri dönmezler.

aptalca bir mutluluk içinde yaşamaktansa mutsuz olmak; ama bilmek daha iyidir.

dünyada bir işe -ne çeşit olursa olsun- başlamaktan akıllıca bir şey yoktur.

ezilmekten kurtulan aşağılık bir insan, bu kez başkalarını ezmeye başlar.

insanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

bilinç hastalıktır. her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır.

kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar!

ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

köpekler başka köpeklerin kendilerine boyun eğmelerinden hoşlanırlar.

insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

14.8.17

yüzleşme

sylvia plath

yıkıcı sonuçlar yaratmaksızın görenekleri yıkamayacak denli vicdan şırınga edilmiş içime; yalnızca imrenerek sınıra dayanabilirim, suçluluk duygusuna kapılmaksızın cinsel açlıklarını özgürce giderebildikleri, bütünlüklerini koruyabildikleri için oğlanlardan nefret, nefret, nefret ediyorum; oysa ben buluşmadan buluşmaya sürükleniyorum; hiçbir zaman doyurulmayan, sırılsıklam bir arzuyla. tiksindiriyor bu beni.

sevmiyorum, kendimden başka hiç kimseyi sevmiyorum. bunu kabul etmek sarsıcı bir şey. annemin benliği silen sevgisinden eser yok bende. sabırlı, pratik sevgi yok. ben, dobra dobra, kısaca söylemek gerekirse kendime aşığım; küçük, yetersiz göğüsleri, kıt, cılız yetenekleriyle çelimsiz varlığıma. kendi dünyamı yansıtanlara sevgi duyma yeteneğim var. başka insanlara gösterdiğim özenin ne kadarı gerçek ve dürüst, ne kadarı toplumun sürdüğü yapay bir cila, bilmiyorum. kendimle yüzleşmekten korkuyorum. bu gece bunu yapmaya çalışıyorum. mutlak bir bilgi olmasını, beni değerlendirebileceğine, bana gerçeği söyleyebileceğine güvenebileceğim birinin olmasını yürekten istiyorum.

yaşam yalnızlıktan başka nedir ki? tüm uyuşturuculara, hiçbir amacı olmayan partilerin yaygaracı neşesine karşın. sonunda, içinizi açabileceğinizi duyumsadığınız birini bulunca da, ağzınızdan çıkan sözleri işitince donakalacaksınız. içinizdeki küçük, kasılmış karanlıkta öylesine uzun zaman kapalı kalmaktan öylesine paslı, öylesine çirkin, öylesine anlamsız, güçsüz ki.. evet, sevinç var, gerçekleştirmeler var, arkadaşlık var; ama ruhun, kendi kendinin yıldırıcı bilincindeki ruhun yalnızlığı korkunç, egemen.

arka avlumda, sıcak, amorfik aylaklık, esin beni devindirdikçe tembelce yazarak ya da yazmayarak oturmak olmamalıydı yaşam. tersine, dopdolu bir programa göre, işi başından aşkın kişilerin sincap kafesinde çılgınca koşmaktı yaşamak; çalışmak, dans etmek, düş kurmak, konuşmak, öpüşmek, şarkı söylemek, gülmek, öğrenmek..

12.8.17

yolculuk

ferit edgü: yolcu! bir gün yolunu yitirirsen artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.

v.s. naipaul: yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.

jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

gogol: dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.

kiran desai: bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.

ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.

tomris uyar: insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.

joyce carol oates: bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da zamanla bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.

hermann hesse: sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.

jean baudrillard: yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.

aşk

halil cibran

aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir. yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar. aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır. yaşamı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.

her erkek iki kadına aşık olur. biri hayallerinde yarattığı, diğeriyse henüz doğmamış olandır.

hayat gerçekten karanlıktır istek olmadıkça ve tüm istekler kördür irfan olmadıkça ve tüm irfan boşunadır, bir işin meşgalen olmadıkça ve tüm uğraşlar boşunadır aşk olmadıkça.

11.8.17

sevgi

susanna tamaro: sevgi özendir.

andrey platonov: sevgi, yokluk ve kederden oluşur. insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevmezdi hiç.

alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

gustave flaubert: insanın sevdikleriyle yaşayamamasından sonra en büyük işkence, sevmedikleriyle yaşamasıdır.

nick cave: sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

juli zeh: hayatta en önemli şey sevgidir. sevgi doğadır, özgürlüktür; kadınlar, balık tutmak, düzeni bozmaktır. farklı olmaktır. düzeni daha da bozmaktır.

viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

philipp vandenberg: sevgi her zaman bir yolunu bulur.

charles dickens: bütün gözler buz gibi bakışlarla başka yöne çevriliyken sevgi ve şefkat yüklü sessiz bir bakış -herkes bizi yüzüstü bıraktığı sırada tek bir kişinin duygudaşlığına, sevgisine mazhar olduğumuzu bilmemiz- en derin elem kuyusunda hiçbir servetin satın alamayacağı, hiçbir iktidarın başedemeyeceği bir tutamaktır, bir destek, bir tesellidir.

"sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman tahakkümün değil." (via erich fromm)

hermann hesse: sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.

ufo

carl gustav jung

dünyanın önemli bir dönüm noktasına geldiğini birçok insan sezinliyor ama bu büyük değişikliği nükleer parçalanmaya ve roketlere bağlıyorlar ve bu arada insan ruhunda neler olup bittiği sorunsalı görmezden geliniyor.

tanrı imgesinin, psikolojik bağlamda, ruhun özünün bir göstergesi olduğu ve bu imgede, dünya politikasında bile ciddi bir ikiye bölünmüşlük yaratan bir çatlağın bulunduğu artık insanoğlunun farkına vardığı bir gerçektir ve bu nedenle, yerine başka bir şey koyma gereksinimi ortaya çıkmış ve bu gereksinim kendini, ruhtaki karşıtların bir sentezi olarak bütünlüğü dairesel simgelerle göstermek olarak ortaya çıkmıştır.

1945 yılından beri ortada dolaşan ufo söylentilerini kastediyorum. bu söylentiler ya hayal ürünü ya da gerçek. ufo'ların başka gezegenlerden ya da dördüncü bir boyuttan geldikleri savunuluyor.

bu söylentilerin başlamasından aşağı yukarı yirmi yıl önce, 1918'de, ortak bilinçdışı üzerinde yaptığım araştırmalarda buna benzer bir evrensel simgenin varlığını ortaya çıkarmıştım. buluşumu açıklamadan önce, emin olabilmek için on yıl boyunca bilgi topladım.

mandala, çağlar boyunca varlığı kabul edilmiş bir arketip imgesidir ve benliğin bütünlüğü anlamına gelir. bu dairesel imge ruhsal özün bütünlüğünü ya da mitsel bağlamda, insanda var olan tanrısallığı simgeler. boehme'nin mandalasının tersine, yeni mandalalar bütünleşmeyi, ruhsal bölünmeyi telafi etmeyi ya da bu çatlağın üstesinden gelebilmeyi umut ediyorlar. bu işlem ortak bilinçdışının bir ürünü olduğu için kendini her yerde gösteriyor. ufo olaylarının dünyayı sarmış olması bunun kanıtıdır ve ufo'lar dünyanın bugün içinde bulunduğu ruhsal durumun belirtileridir.

10.8.17

aile

frank furedi: aile bir şiddet okuludur.

thomas bernhard: ailemizin önceleri bize duydukları sevgi ne kadar büyükse, yapmaya ant içtiğimiz şeyi gerçekleştirdiğimizde bize karşı nefretleri de o derece büyük olur.

mario vargas llosa: bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur.

susanna tamaro: evlatlar iyilerse babaya aittirler; ama işler yolunda gitmiyorsa bütün bir yaşam boyunca annenin bir uzantısı olarak kalırlar.

catherine clement: bir erkek ve bir kadından doğarız ve onlardan kurtulamayız.

walter benjamin: bir şey vardır ki, hiçbir zaman telafi edilemez: ana-babasından kaçmayı ihmal etmiş olmak.

clarissa p. estes: insan acılarının çoğunun nedeni, özensiz bir yetiştirilmeden kaynaklanır.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

louis-ferdinand celine: bir aileye, akrabaları olsun olmasın, bir insanın alt tarafı sürüncemede kalmış bir kokuşmuşluktan ibaret olduğunu asla anlatamazsınız. çünkü sürüncemede kalmış bir kokuşma için ödeme yapmayı reddederler.

oscar lewis: sadece iyi aileleri ve güzel evleri olan kişileri kıskandım hayatım boyunca.

macera

irvine welsh

kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

önemli olan hayatın kalitesidir. bir sene adam gibi yaşamak, elli sene bok gibi yaşamaktan iyidir.

kendini bok gibi hissettiğinde, bütün enerjin akıp gittiğinde lavaboda koca bir bulaşık yığını görürsen bu en kötü şeydir, olabilecek en kötü şey budur. bütün enerjin sanki küvet deliğinden akıp gitmiş gibi olur, son damlasına kadar.

bütün istediğiniz, hayatınız boyunca deliler gibi elde etmeye çalıştığınız şey budur: siz her boka maydanoz olurken başkalarının sizi rahat bırakması. başka bir deyişle, üstün ırka dahil olmak, kapitalist sınıfların tam yetkili bir üyesi olmak.

öğretmenler hiçbir işe yaramaz. eğer siktiğimin öğretmenlerini dinleseydim hayatta hiçbir yere gelemezdim.

bizi kurtarabilecek şey: a) bir sürü para b) peşimizdeki genç piliçler olacaktır. yirmilerinde bunu görüntünle, otuzlarında kişiliğinle becerebilirsin; ama kırklarına geldiğinde ya zengin ya da ünlü olman gerekir. iş bu kadar basit. herkes benim tutkulu olduğumu sanıyor ama değilim. ben yalnızca işi sürdürme peşindeyim, bir çeşit kriz yönetimi.

köpek balıklarıyla yüzüyorsanız hayatta kalmanın tek yolu, içlerindeki en büyük köpek balığı olmaktır.

9.8.17

yalnızlık

oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.

nihat genç: sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.

erich fromm: bir başkasıyla simbiyotik bir ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, bireysel özün yalnızlığına dayanma yetisinden yoksunluktur.

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok. o her şeyi öğretir.

ayfer tunç: insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.

dany cohn-bendit: her zaman, kendimi her şeye karşı yalnız hissettim.

rainer maria rilke: gerekli olan tek şey yalnızlıktır yine de, büyük içsel bir yalnızlık. kendi içine kapanmak ve saatlerce hiç kimseyi görmemek, ulaşılması gereken şey oradadır. çocukluğumuzda, büyükler koşuşturup dururken ve biz bütün bu eylemlere hiçbir anlam veremezken yaşadığımız türden bir yalnızlık.