31.8.17

uzun lafın kısası

stefan zweig: üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.

chinua achebe: bir kralın ağzına bakınca annesinin memesini hiç emmediğini düşünürsün.

giacomo leopardi: dünyadaki bütün iyi şeyler elde edilir edilmez, maloldukları kaygılara ve çabalara değmez görülürler.

eduardo galeano: mutlu azınlığın doyması için yığınların açlıktan ölmesi gerekir.

romain gary: en güzel sevgililerin yeri, duyulmamış bir yeteneğe sahip olduğu söylenen uzaklardaki bir soytarıdan sonra gelir.

henri frederic amiel: kendi insafsızlıklarımızı meşru kılmak istediğimizde tanrı'yı suç ortağımız haline getiriyoruz. her katliam bir ilahi eşliğinde kutsal hale getiriliyor.

menandros: eziyet çekmemiş insan eğitilemez.

vladimir makanin: insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.

victor hugo: değerli bir bilgeyi ziyaret etmek için vakit asla geç değildir.

paul valery: modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır.

mary wollstonecraft: aşkta hayal kırıklığına uğramak hiç aşık olmamaktan iyidir.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

19.8.17

cajamarca çatışması

jared diamond

yakın çağlardaki en büyük nüfus hareketi, avrupalıların yeni dünyaya göçlerinden sonra amerika'nın yerli (kızılderili) topluluklarının çoğunun esir alınması, sayıca azalması ya da büsbütün ortadan kalkması sonucu meydana geldi.

yeni dünya'ya ilk insanlar alaska, bering boğazı ve sibirya üzerinden mö 11.000 yılı dolaylarında ya da bu tarihten önce gelip yerleşmişti. amerika kıtalarında, bu kuzey giriş kapısının çok güneylerinde yavaş yavaş karmaşık tarım toplulukları ortaya çıktı. bunlar eski dünya'da ortaya çıkan karmaşık toplumlardan tam anlamıyla yalıtılmış olarak geliştiler.

asya'dan ilk gelen insanların buraya yerleşmesinden sonra yeni dünya ile asya arasında resmen kanıtlanmış ilişkiler bering boğazı'nın iki yakasında yaşayan, avcılıkla ve yiyecek toplamakla geçinen toplumlar arasında oldu; bir de polinezya'ya ilk kez güney amerika'dan götürülen tatlı patates de herhalde oraya okyanus aşırı bir yolculuk yaparak gitmişti.

yeni dünya'daki insanların avrupa ile ilişkilerine gelince, ilk ilişkiler ms 986 ile 1500 yılları arasında grönland'ı istila eden çok az sayıdaki iskandinavla sınırlı kaldı. ama iskandinavların ziyaretlerinin amerika'nın yerli toplumları üzerinde fark edilir bir etkisi olmadı. onun yerine, gerçekte, ilerlemiş eski dünya ile yeni dünya toplumları arasındaki çatışmalar birdenbire, ms 1492'de kristof kolomb'un, amerikan yerlilerinin yüksek nüfus yoğunluğuna sahip olduğu karayip adalarını "keşfiyle'' başladı.

daha sonra avrupa ile amerikan yerlileri arasındaki ilişkilerin en dokunaklısı, 16 kasım 1532'de peru'nun bir dağ kasabası olan cajamarca'da inka imparatoru atahualpa ile ispanyol fatih francisco pizarro arasındaki ilk karşılaşmaydı.

atahualpa yeni dünya'nın en büyük, en ileri devletinin mutlak hükümdarıydı, pizarro ise avrupa'daki en güçlü devletin hükümdarı, kutsal roma imparatoru v. karl'ı (ispanya kralı i. carlos olarak da bilinir) temsil ediyordu. 168 ispanyol askerinden oluşan bir ayaktakımı güruhuna kumanda eden pizarro bilmediği yabancı topraklardaydı, oranın yerli halkını hiç tanımıyordu, en yakındaki (panama'nın kuzeyinde, 1500 kilometre kadar ötedeki) ispanyollarla bağlantısı tamamıyla kopmuştu, kendisine destek olacak güçlerin zamanında yetişmesine olanak yoktu.

atahualpa egemenliği altındaki milyonlarca insanla kendi imparatorluğunun tam ortasında oturuyordu. 80.000 kişilik ordusunun koruması altındaydı ve diğer yerlilerle yaptığı bir savaşı daha yeni kazanmıştı. bütün bunlara karşın iki önder birbirleriyle karşı karşıya geldikten birkaç dakika sonra pizarro, atahualpa'yı esir aldı. pizarro savaş esirini sekiz ay elinde tuttu ve onu serbest bırakma sözü karşılığında tarihin en büyük fidyesini topladı. fidyeyi -5 metre eninde, 7 metre boyunda, 2,5 metre yüksekliğindeki bir odayı dolduracak kadar altını- topladıktan sonra sözünü tutmadı ve atahualpa'yı öldürdü.

atahualpa'nın esir alınışı avrupalıların inka imparatorluğu'nu ele geçirmelerinde belirleyici bir rol oynadı. ispanyollar silah üstünlükleri sayesinde eninde sonunda nasıl olsa savaşı kazanacaklardı ama hükümdarın esir alınışı bu zaferi hem hızlandırdı hem de son derece kolaylaştırdı.inkalar atahualpa'ya güneş tanrısı olarak tapıyorlar, her dediğini yapıyor hatta esirken verdiği emirleri bile yerine getiriyorlardı. atahualpa'nın ölümüne kadar geçen aylar içinde pizarro inka imparatorluğu'nun öteki bölgelerine hiçbir saldırıya uğramadan dolaşabilen keşif grupları gönderecek ve panama'dan destek güç çağırtacak zaman buldu. atahualpa'nın ölümünden sonra ispanyollarla inkalar arasında gerçekten savaş başladığında ispanyol güçleri daha amansızdı.



o gün cajamarca'da olup bitenler iyi biliniyor; çünkü orada bulunan ispanyolların çoğu olayı yazılı olarak kayda geçirmişti. o olayların havasına biraz girebilmek için, pizarro'nun iki erkek kardeşi, hernando ile pedro'nunkiler de içinde olmak üzere görgü tanığı altı kişinin yazdıklarını bir araya getirerek olayı yeniden yaşayalım:

"doğuştan kralımız ve hükümdarımız, roma katolik imparatorluğu'nun en korkusuz imparatorunun tebaası olan biz ispanyolların basireti, metaneti, askeri disiplini, zorlu mücadeleleri, tehlikelerle dolu deniz yolculukları ve çarpışmaları, inananların saadeti, inanmayanların kabusu olacaktır. bu sebepten, rabbimiz yüce tanrımızı övmek ve katolik imparatorluğu'nun majesteleri'ne hizmette bulunmak için bu hikayeyi kaleme alıp majesteleri'ne göndermenin münasip olacağını düşündüm ki böylece herkes burada anlatılanlardan haberdar olsun. tanrı'ya bu bir övgüdür; çünkü onlar yüce tanrı'nın inayetiyle çok sayıda inanmayana kutsal katolik inancını kabul ettirmiştir. bu, imparatorumuza da bir övgüdür; çünkü onun büyük gücü ve iyi talihi sayesinde bu olaylar onun zamanında olmuştur. inananlar böyle savaşlar kazanıldığı, böyle yerler keşfedilip fethedildiği, krala ve kendilerine böyle servetler kazandırıldığı için bahtiyar olacaklardır; ayrıca inanmayanların yüreklerine böyle korkular salındığı, bütün dünyada böylesine hayranlık uyandırıldığı için de."

"çünkü, gerek eski zamanlarda olsun gerek yeni zamanlarda, bambaşka bir diyarda, bunca deniz aşırı bir yerde, karadan onca uzaklıkta, sayıları bu kadar fazla insana karşı bir avuç insanın böyle bir kahramanlık gösterdiği, görünmez ve bilinmez olana boyun eğdirdiği ne zaman görülmüştür? ispanya'nın bu başarılarıyla boy ölçüşecek başka bir başarı var mıdır? grup olarak sayıları iki yüzü, üç yüzü geçmeyen, bazen yüze ve yüzün altına düşen ispanyollar şimdiye kadar bilinen toprakların hepsinden daha fazlasını ya da inançlı inançsız bütün prenslerin sahip oldukları topraklardan fazlasını bugün fethetmiş durumdalar. şimdi size bu fetihte neler olduğunu yazacağım, başınızı ağrıtmamak için fazla uzatmayacağım."

"vali pizarro, cajamarcalı yerlilerden bilgi almak istedi, bu yüzden de onlara işkence yaptırdı. yerliler, atahualpa'nın valiyi cajamarca'da beklediğini duyduklarını itiraf ettiler. bunun üzerine vali bize hareket emri verdi. cajamarca'nın giriş kapısına geldiğimizde 5 kilometre ötede, dağların eteğinde atahualpa'nın ordugahını gördük. yerlilerin ordugahı çok güzel bir şehre benziyordu. öyle çok çadır vardı ki hepimizin yüreğini büyük bir korku kapladı. o güne kadar böyle bir şey görmemiştik. biz ispanyollar korku ve şaşkınlık içindeydik. ama korkumuzu belli edemez ya da geri dönemezdik; çünkü yerliler bizde bir zayıflık sezseler, kılavuz olarak yanımızda getirdiğimiz yerliler bile bizi öldürürdü. bu yüzden sanki hiç korkmamış gibi yaptık, kasabayı ve çadırları iyice inceledikten sonra vadiye inip cajamarca'ya girdik."

"ne yapalım diye aramızda uzun uzun konuştuk. hepimiz çok korkuyorduk çünkü sayımız çok azdı ve onların topraklarının öylesine içlerine kadar sokulmuştuk ki bize takviye gönderilmesine olanak yoktu. ertesi gün ne yapmamız gerektiğini tartışmak için hepimiz valiyle kafa kafaya verdik. o gece pek azımız uyudu, cajamarca meydanında nöbet tuttuk, yerli ordusunun kamp ateşlerini gözledik. kamp ateşlerinin çoğu bir tepenin yamacındaydı ve birbirlerine o kadar yakındılar ki yamaç parlak yıldızlarla beneklenmiş göğü andırıyordu. o gece yüksek ile alçak rütbeliler arasında olsun, piyade ile süvari arasında olsun, hiç ayrım yoktu. herkes tam anlamıyla silahlanmış olarak nöbet tuttu. sevgili valimiz de tuttu ve sürekli adamlarını yüreklendirdi. valinin kardeşi hernando pizarro orada bulunan yerli askerlerin sayısını 40.000 olarak hesapladı ama bizi korkutmamak için yalan söylemişti; çünkü 80.000'den fazla asker vardı."

"ertesi sabah atahualpa'dan bir haberci geldi, vali ona, 'hükümdarınıza söyle,' dedi, 'buraya ne zaman isterse, nasıl, ne şekilde isterse gelsin, onu bir dost ve kardeş olarak karşılayacağım. çabuk gelmesi için dua ediyorum; çünkü onu görmek istiyorum. hiçbir zarar ya da hakarete uğramayacak.'"

"vali, birliklerini cajamarca alanının çevresine gizledi, süvarileri ikiye ayırdı, birinin başına kardeşi hernando pizarro geçti, ötekinin başına hernando de soto. aynı şekilde piyadeleri de böldü, birinin başına kendisi geçti, ötekinin başına kardeşi juan pizarro. öte yandan pedro de candia'ya yanına iki ya da üç piyade alıp borazanlarla birlikte meydandaki küçük bir kaleye gitmelerini ve küçük bir topla birlikte oraya mevzilenmelerini söyledi. atahualpa ile birlikte bütün yerliler kasaba meydanına geldiği zaman vali, candia'ya ve adamlarına bir işaret verecek, bu işaret üzerine onlar topu ateşleyeceklerdi ve borular çalınacaktı, borular çalınmaya başlayınca süvariler mevzilendikleri büyük avludan dışarı fırlayacaklardı."

"öğleüzeri atahualpa adamlarını toplayıp yaklaşmaya başladı. kısa zamanda bütün ovanın yerlilerle dolduğunu gördük. düzenli aralıklarla duruyor, arkalarındaki kamptan sökün eden yerlileri bekliyorlardı. ayrı müfrezeler halinde öğle sonrasına kadar akın akın geldiler. en öndeki müfrezeler artık bizim kampımıza yaklaşmıştı, yerli ordugahından oluk oluk akan insanların arkası kesilmemişti. önden giden 2000 yerli atahualpa'nın geçeceği yolu temizliyor, arkasından da savaşçılar geliyordu, kalkanlarıyla birlikte savaşçıların yarısı bir yanında, yarısı öteki yanında yürüyordu."

"önce satranç tahtası gibi farklı renkte giysiler giymiş yerlilerden oluşan bölük geldi. bölük ilerledi, yerdeki kuru otları toplayıp yolu süpürdüler. daha sonra farklı giysiler giymiş üç bölük geldi, dans edip şarkı söylüyorlardı. daha sonra zırhlı birkaç adam geldi, büyük metal levhaları, altın ve gümüş taçları vardı. üstlerinde taşıdıkları altın ve gümüşün miktarı öylesine fazlaydı ki güneşte nasıl parladıklarını görmek şaşılacak bir şeydi. bunların arasında, çubuklarının uçları gümüş kaplı zarif bir tahtırevanın içinde atahualpa vardı. sekiz tane adam onu omuzlarında taşıyordu, koyu mavi üniformalar giymişlerdi. atahualpa'nın kendisinin kılığı da çok gösterişliydi, başında tacı, boynunda koca koca zümrütlerden bir gerdanlık vardı. tahtırevanının içinde çok süslü bir minderi olan küçük bir taburenin üzerinde oturuyordu. tahtırevanına çok renkli papağan tüyleri dizilmiş, her yanı altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti."

"atahualpa'nın arkasından iki tahtırevan ile birlikte iki hamak daha geldi, bunların içinde yüksek rütbeli reisler oturuyordu, onların da arkasından altın ve gümüş taçlar takmış çeşitli bölükler göründü. bu yerli bölükleri ihtişamlı şarkıların eşliğinde meydana dolmaya başladılar, doldular doldular, meydanda hiç boş yer kalmadı. bu arada biz ispanyollar bir avluya saklanmış, hazırda bekliyorduk, korku içindeydik. pek çoğumuz hiç fark etmeden altına kaçırmıştı. atahualpa meydana ulaştığında omuzlar üzerindeki tahtırevanından inmedi, birlikleri onun arkasında saf tutmaya devam etti."

"vali pizarro rahip vicente de valverde'yi atahualpa ile konuşmaya gönderdi, onu tanrı adına ve ispanya kralı adına hazreti isa'mızın yasasına uymaya ve majesteleri ispanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi. rahip bir elinde haç, bir elinde kitabı mukaddes ile yerli birliklerinin arasından ilerleyerek atahualpa'nın bulunduğu yere geldi ve şöyle dedi: 'ben tanrı'nın bir rahibiyim ve hristiyanlara tanrı'nın işlerini öğretirim, bunları aynı şekilde size de öğretmeye geliyorum. öğrettiğim şeyler bu kitap'ta tanrı'nın bize söylediği şeylerdir. bu yüzden tanrı ve hristiyanlar adına sizden rica ediyorum, onların dostu olun, çünkü tanrı'nın isteği budur, bu sizin de iyiliğinizedir."

"atahualpa bakmak üzere kitap'ı istedi, rahip de kapalı olarak kitap'ı ona verdi. atahualpa kitap'ı nasıl açacağını bilmiyordu, rahip açmak üzere kolunu uzatıyordu ki atahualpa büyük bir öfkeyle koluna vurdu, kitabın açılmasını istemiyordu. daha sonra kitabı kendisi açtı, harflere, kağıda hiç şaşırmadı ve beş-altı adım öteye fırlatıp attı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti."

"rahip, pizarro'nun yanına koştu, 'koşun, koşun, hristiyanlar!' diye bağırıyordu. 'tanrı'nın işlerini kabul etmeyen bu düşman köpeklere haddini bildirin. o zorba benim kutsal yasa kitabımı yere attı! ne oldu görmediniz mi? ova yerlilerle doluyken azametinden yanına yaklaşılmayan bu köpeğe neden insan gibi davranalım, aşağıdan alalım? yürüyün üzerine, size ben izin veriyorum!"

"bunun üzerine vali, candia'ya işaret etti, onlar ateşe başladılar. aynı zamanda borular çaldı, zırhlı ispanyol birlikleri, hem süvariler, hem piyadeler saklandıkları yerlerden dışarı fırlayıp meydana doluşmuş olan silahsız yerlilerin üzerine saldırdılar, ispanyol savaş narasını atarak 'santiago!' diye bağırıyorlardı. yerlileri korkutmak için atlarımıza çıngırak takmıştık. silahların gümbürtüsü, boruların şamatası, çıngırakların çıngırtısı birleşince yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. ispanyollar onların üzerine çullanıp onları doğramaya başladılar. yerliler öylesine korkmuşlardı ki birbirlerinin üzerine tırmanıp yumak oldular, birbirlerini havasız bırakıp boğdular. onlar silahsız oldukları için onlara saldıran hiçbir hristiyana bir şey olmadı. süvariler onları atlarıyla çiğneyerek öldürdü, yaraladı, kaçanları kovaladı. piyadeler geriye kalanların üzerine öyle bir saldırmıştı ki kısa bir sürede hepsi kılıçtan geçirildi."

"valinin kendisi de kılıcını ve kamasını alarak yanındaki ispanyollarla birlikte yerlilerin arasına daldı ve büyük bir cesaretle atahualpa'nın tahtırevanının yanına kadar gitti. atahualpa'nın sol kolunu korkusuzca yakalayıp, 'santiago!' diye bağırdı ama atahualpa'yı tahtırevanından aşağı indiremedi; çünkü onu çok yüksekte tutuyorlardı. tahtırevanı taşıyan yerlileri öldürmemize karşın ölenlerin yerini hemen başkaları alıyor onu havada tutmaya devam ediyorlardı, böylece yerlileri alt edip öldürmek uzun zamanımızı aldı. sonunda yedi ya da sekiz süvari atlarını mahmuzladı, tahtırevana yan taraftan saldırıp büyük bir çabayla öteki tarafa devirdiler. böylece atahualpa'yı esir aldık ve vali onu kendi kaldığı yere götürdü. tahtırevanı taşıyan yerliler ile atahualpa'ya refakat edenler onu asla terk etmediler: hepsi onun yanında öldü."

"meydanda kalan ve -şimdiye kadar hiç görmedikleri- ateşli silahlar ile atlardan ödü kopmuş olan yerliler bir duvar uzantısını yıkıp duvarın dışındaki ovaya kaçarak kurtulmaya çalıştılar. bizim süvariler yıkık duvarın üstünden atlayıp atlarını ovaya sürdüler. 'şu süslü kılıklı adamları kovalayın! elinizden kimse kurtulmasın! mızraklayın hepsini!' diye bağırıyorlardı. atahualpa'nın yanında getirdiği bütün öteki yerli askerler cajamarca'dan bir-iki kilometre ötede, savaşmaya hazır halde bekliyorlardı ama bir teki bile yerinden kımıldayamadı, bütün bunlar olurken tek bir yerli tek bir ispanyol'a silahla saldırmadı. kasabanın dışındaki ovada bekleyen yerlilerin çoğu, öteki yerlilerin bağırarak kaçıştığını görünce, korkuya kapılıp kaçtı. görülecek şeydi doğrusu, 20 ya da 30 kilometrelik bir vadiyi doldurmuş olan yerlilerin hali. karanlık basmıştı ve bizim süvariler tarlalarda yerlileri mızraklayıp duruyorlardı, o sırada bizi kamp yerinde toplantıya çağıran boru sesini duyduk."

"gece olmamış olsaydı 40.000 kişilik yerli birliklerinden pek az kişi sağ kalacaktı. altı ya da yedi bin yerli ölüsü yerde yatıyordu, pek çoğunun kolu kopmuştu, pek çoğu başka türlü yaralanmıştı. atahualpa'nın kendisi bu savaşta 7000 adamını öldürdüğümüzü kabul etti. tahtırevanların birinde öldürülen adam onun çok sevdiği devlet adamlarından biri, chincha hükümdarıydı. atahualpa'nın tahtırevanını taşıyan adamların hepsi anlaşılan onun önemli reisleri ve encümen üyeleriydi. onların hepsi öldü, öteki tahtırevan ve hamaklardakiler de öldü. cajamarca hükümdarı da öldü, ötekiler de öldü ama o kadar fazlaydı ki saymaya olanak yoktu; çünkü atahualpaya refakat etmeye gelenlerin hepsi önemli hükümdarlardı. böylesine güçlü bir orduyla gelmiş bu kadar güçlü bir hükümdarın bu kadar kısa bir zamanda esir alındığını görmek olacak şey değildi. gerçekten de kendi asker gücümüzle başarmamıştık bunu çünkü sayımız çok azdı. bunu yüce tanrı'nın inayeti sayesinde başardık."

"ispanyollar atahualpa'yı tahtırevanından çekip indirirken elbiseleri yırtılmıştı. vali ona yeni giysiler getirmelerini buyurdu, atahualpa giyindiği zaman vali onu yanına oturttu ve yüksek mevkiinden bu kadar çabuk alaşağı edilmiş olmasına duyduğu öfkeyi ve heyecanını yatıştırdı. vali atahualpa'ya şöyle dedi:

'yenildiğin ve esir düştüğün için üzülüp içerleme; çünkü sayıları az olmasına karşın şu benim yanımdaki hristiyanlarla ben seninkinden çok daha büyük krallıkları fethettim, senden çok daha güçlü hükümdarları yenilgiye uğrattım, hizmetinde olduğum imparatorumuz dünya hakimi ispanya kralı'nın kulu yaptım onları. biz onun talimatı üzerine burayı fethetmeye geldik, geldik ki herkes tanrı'yı ve ve onun kutsal katolik inancını bilip tanısın; böyle hayırlı bir görevle geldiğimiz için yerlerin ve göklerin ve başka her şeyin yaratıcısı olan tanrı bize bunu nasip etti, etti ki böylece sen de o'nu tanıyasın, bu yaşadığın hayvanca ve şeytani hayatı bırakasın diye. işte bu yüzden biz sayıca çok az olmamıza karşın koca orduları yendik. şimdiye kadarki hayatının ne kadar hatalı olduğunu gördüğün zaman majesteleri ispanya kralı'nın emriyle senin ülkene gelerek sana ne büyük bir iyilikte bulunduğumuzu anlayacaksın. tanrımız senin kibrini kırmamıza müsaade etti, hiçbir yerlinin tek bir hristiyana zarar vermesine müsaade etmedi.'"

18.8.17

auschwitz

viktor emil frankl

insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

auschwitz toplama kampında fiziksel ve zihinsel yaşamın olabildiğince ilkelliğe zorlanmasına karşın, tinsel yaşamın derinleşmesi olasıydı. zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler -bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahipti- ancak benliklerinin maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. bu insanlar, çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir.

ortalama olarak, sadece yıllar boyunca o kamptan bu kampa taşınan, varoluş mücadelesinde bütün ahlak değerlerini kaybeden tutuklular yaşayabiliyordu. bu tutuklular kendilerini kurtarmak için dürüst olsun olmasın her yola, her türlü acımasız güce, hırsızlığa, dostlarına ihanete başvurmaya hazırlardı. birçok şanslı olayın ya da mucizenin yardımıyla geri dönmeyi başaran bizler biliyoruz: en iyilerimiz dönmedi.

"dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın. evrende büyük amaç diye bir şey yok. evren sadece evrendir. bugün ne yapacağın konusunda verdiğin kararda özel bir anlam yok."

yürekteki hayvan

herta müller

diktatörlüklerde kent yoktur; çünkü gözaltında olan her şey küçüktür.

dua etmekte karanlık bir şeyler vardır hep.

tıpkı otları ayaklarımızla ezip geçtiğimiz gibi, ağzımızdaki sözcüklerle de ezip geçiyoruz pek çok şeyi.

insan başka türlü düşünüp yazabilirse başka türlü de yürüyebilir.

akıllılığın ya da aptallığın, az bilmek, çok bilmekle ilgisi yok. bazıları çok bilir ama akıllı değildir; bazıları az bilir ama aptal değildir.

insan düşündüğü şeyin yanından geçip gidebilmek için nasıl yaşamalı? sokakta yanlarından geçildiğinde dikkat çekmeyen kayıp eşyalar nasıl başarıyor bunu?

sustuğumuzda itici oluyoruz; konuştuğumuzda ise gülünç.

kar sadece iyi insanlar öldüğünde yağar derler. bu doğru değil.

gözün algılayamadığı şeyler vardır.

köylüler hiçbir zaman ince insanlar olamamışlardır.

ilkbahar ve sonbahar yaşlı insanlar için tehlikelidir; ilk sıcaklar ve ilk soğuklar yaşlıları alır götürür. oysa burada asıl tuzak yaz'dır. hangi günlerde yaşlıları çiçeğe dönüştüreceğini bilen yaz.

anne iyidir, ağaç yeşildir, su akar.

artık bütün olmayan şeyleri paylaşmak daha kolaydır.

hepimizin yaprakları var. beden buruştuğunda yapraklar yeniden çıkar; çünkü aşk bitmiştir.

duyguların merkezi beyin değildir. onların kaynağı bezler.

insanın evi yaşadığı yerdir.

17.8.17

okumak

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

on altıncı yüzyılda, daha çok latifi adıyla bilinen osmanlı şairi abdüllatif çelebi, kütüphanesindeki her bir kitap için şöyle demişti: "bütün dertleri def eden hakiki ve müşfik dost."

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

her kütüphane hem kucaklar hem reddeder. her kütüphane tanımı gereği tercih sonucudur ve alanını sınırlaması gerekir. her tercih de bir başkasını dışlar, yapılmayan tercih olur. okuma eylemi sonsuz bir sansür eylemiyle koşut gider.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

her okur belli bir kitaba bir miktar ölümsüzlük getirmek için vardır. okuma bir bakıma yeniden doğum ritüelidir.

her kütüphane başlı başına bir öz yaşamöyküsüdür.

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

şiir

ahmed arif: şiir önce bir güzellik duygusudur.

nazım hikmet: şairin alim olması şart değildir ama cahil olmaması şarttır.

nancy h. kleinbaum: insan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur. tıp, hukuk, bankacılık hayatı devam ettirmek için gereklidir; ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!

memet fuat: iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer.

veysel çolak: bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.

georges bataille: gerçek şiir yasaların dışındadır.

dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

şükrü erbaş: hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire, üçü de aydınlık sevince gebe.

charles dickens: sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.

margaret atwood: şiir neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!

d.m. thomas: umarım şiir ve psikanaliz, kendi özgün açılarından, insan yüzünü olanca soyluluğu ve hüznüyle aydınlatmayı sonsuza dek sürdürürler.

15.8.17

devrim ve özgürlük

liam o'flaherty: soylu ve güzel ne varsa özgür ve katıksız bir hayat sürdürme arayışından doğar.

hans habe: özgürlükten başka mutluluk yoktur.

nikos kazancakis: özgürlük için çarpışan her zaman küçük bir topluluktur, her zaman da büyük yığınları yenilgiye uğratır.

ivo andric: özgürlük içinde doğan, adalete dayanan bir devlet, tanrısal düşüncenin yeryüzünde gerçekleşen bir damlası gibidir.

şükrü erbaş: hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.

ingeborg bachmann: yasak levhaları, buyruk levhaları olmaksızın düşünmekten korkuyoruz, özgürlükten korkuyoruz. insanlar özgürlüğü sevmiyor. özgürlük nerede boy göstermişse insanlar onunla bozuşmuştur.

erich fromm: bir özgürlük eğilimi olarak başkaldırma eylemi mantığın başlangıcıdır.

arturo perez-reverte: ülkesini satan bir fanatik olmayı, hayatımı "yaşasın zincirler!" diye bağırarak geçirmeye tercih ederim.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

nazım hikmet: hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan esir, yeryüzünün en aşağılık mahlukudur.

ursula k. le guin: insanların nasıl hür olunacağını öğrenmeleri lazım. köle olmak kolaydır. hür bir insan olmak için kafanı kullanman lazım.

liam o'flaherty: pis bir çukurda koyunlar gibi ölmektense göğsünü kurşunlara siper ederek ölmek yeğdir.

12.8.17

aşk

halil cibran

aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir. yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar. aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır. yaşamı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.

her erkek iki kadına aşık olur. biri hayallerinde yarattığı, diğeriyse henüz doğmamış olandır.

hayat gerçekten karanlıktır istek olmadıkça ve tüm istekler kördür irfan olmadıkça ve tüm irfan boşunadır, bir işin meşgalen olmadıkça ve tüm uğraşlar boşunadır aşk olmadıkça.

11.8.17

sevgi

susanna tamaro: sevgi özendir.

andrey platonov: sevgi, yokluk ve kederden oluşur. insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevmezdi hiç.

alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

gustave flaubert: insanın sevdikleriyle yaşayamamasından sonra en büyük işkence, sevmedikleriyle yaşamasıdır.

nick cave: sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

juli zeh: hayatta en önemli şey sevgidir. sevgi doğadır, özgürlüktür; kadınlar, balık tutmak, düzeni bozmaktır. farklı olmaktır. düzeni daha da bozmaktır.

viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

philipp vandenberg: sevgi her zaman bir yolunu bulur.

charles dickens: bütün gözler buz gibi bakışlarla başka yöne çevriliyken sevgi ve şefkat yüklü sessiz bir bakış -herkes bizi yüzüstü bıraktığı sırada tek bir kişinin duygudaşlığına, sevgisine mazhar olduğumuzu bilmemiz- en derin elem kuyusunda hiçbir servetin satın alamayacağı, hiçbir iktidarın başedemeyeceği bir tutamaktır, bir destek, bir tesellidir.

"sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman tahakkümün değil." (via erich fromm)

hermann hesse: sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.

10.8.17

aile

frank furedi: aile bir şiddet okuludur.

thomas bernhard: ailemizin önceleri bize duydukları sevgi ne kadar büyükse, yapmaya ant içtiğimiz şeyi gerçekleştirdiğimizde bize karşı nefretleri de o derece büyük olur.

mario vargas llosa: bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur.

susanna tamaro: evlatlar iyilerse babaya aittirler; ama işler yolunda gitmiyorsa bütün bir yaşam boyunca annenin bir uzantısı olarak kalırlar.

catherine clement: bir erkek ve bir kadından doğarız ve onlardan kurtulamayız.

walter benjamin: bir şey vardır ki, hiçbir zaman telafi edilemez: ana-babasından kaçmayı ihmal etmiş olmak.

clarissa p. estes: insan acılarının çoğunun nedeni, özensiz bir yetiştirilmeden kaynaklanır.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

louis-ferdinand celine: bir aileye, akrabaları olsun olmasın, bir insanın alt tarafı sürüncemede kalmış bir kokuşmuşluktan ibaret olduğunu asla anlatamazsınız. çünkü sürüncemede kalmış bir kokuşma için ödeme yapmayı reddederler.

oscar lewis: sadece iyi aileleri ve güzel evleri olan kişileri kıskandım hayatım boyunca.

9.8.17

yalnızlık

oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.

nihat genç: sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.

erich fromm: bir başkasıyla simbiyotik bir ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, bireysel özün yalnızlığına dayanma yetisinden yoksunluktur.

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok. o her şeyi öğretir.

ayfer tunç: insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.

dany cohn-bendit: her zaman, kendimi her şeye karşı yalnız hissettim.

rainer maria rilke: gerekli olan tek şey yalnızlıktır yine de, büyük içsel bir yalnızlık. kendi içine kapanmak ve saatlerce hiç kimseyi görmemek, ulaşılması gereken şey oradadır. çocukluğumuzda, büyükler koşuşturup dururken ve biz bütün bu eylemlere hiçbir anlam veremezken yaşadığımız türden bir yalnızlık.

7.8.17

hakikat

ursula k. le guin: gerçek, insanı özgürleştirir.

georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizdeki tüm haklara sahiptir.

peyami safa: hakikati seviniz, o da sizi sever. hakikati arayınız, o da sizi arar. yalan çin setleri gibi kalın duvarlar örse, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "buradayım!" der.

marcus aurelius: şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.

margaret atwood: gerçek, tarih olsa onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.

ingeborg bachmann: nasıl bazıları için tanrı, bazıları için para pul, bazıları için şan ve şöhret, bazıları için de ruhlarının ebedi huzuru önemliyse, benim için de doğru önemlidir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

dave eggers: gerçeği asla bilemeyecek, gerçeğin yakınından bile geçemeyeceğiz. gerçek, şahit olunması gereken bir şeydir. diğer her şey anlatıdan ibarettir, eğlencelidir fakat kaba ve şekilsiz hakikatten ziyade nakış gibi işlenmiş yalanlarla örülüdür.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

roland barthes: usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar, yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."

5.8.17

din

yann martel: din karanlığın ta kendisidir.

ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

catherine clement: düşünmek, kutsal olana saygısızlıktır.

leyla erbil: yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

ece temelkuran: tanrı'nın orta doğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.

şerif mardin: insan, dinsel fikirlerinin kendi iç hayatının bir projeksiyonu olduğunu anladığı anda, artık kendi tabiatının dışında bir miyar aramayacak, kendi kişiliğini idrak etmeye çalışacaktır.

joyce carol oates: eğer tanrının gözünde bütün insanlar eşitse, o zaman bütün bu karın ağrısı niye?

oscar lewis: dinimi anamla babamdan öğrendim; ama biliyorsunuz, iyi öğrenim gören bir kişinin din hakkındaki görüşleri çok daha başkadır.

susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.

erich fromm: tanrının buyruğu altındaki insanın özgür iradesi yoktur; o ancak ya tanrının ya da şeytanın iradesinin bir tutsağıdır, hizmetçisidir, kölesidir.

4.8.17

okumak

elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

elsa triolet: iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

anatoli ribakov: okumak en iyi şeydir. eğitim bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yoldur.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

francis bacon: kişi kitap okurken bilgelerle, eylem halindeyken ise aptallarla söyleşi içindedir. 

ahmet oktay: yazıların içinde yapılan yolculuklar, aslında en benzersiz, tadına en doyulmayan gezilerdir. edebiyatın bir turisti olmak bile nice dünyalar açabilir kısır çekişmeler ve ekmek parası peşinde geçen yaşamlarımıza.

cervantes: iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

reşat nuri güntekin: bir yerde birkaç kitapla yalnız kalmak beni herhangi bir cemiyetten daha fazla eğlendirir.

nazım hikmet: derelerin arasında köprüler nasıl bilgisiz kurulamazsa, yüreklerin arasında da köprü kurmak için bilgili olmak gerekir. eğer ozanlığa özenseydim, tek söz yazmadan önce, en aşağı iki dil öğrenir, iki bin kitap okurdum.

jhumpa lahiri: tüm rus yazarları oku, ardından hepsini bir defa daha oku. seni asla hayal kırıklığına uğratmazlar.

3.8.17

dünyayı nasıl görüyorum?

albert einstein

biz dünyalıların ne garip bir durumu var! burada kısa bir süre için bulunuyoruz. niçin geldiğimizi bilmiyoruz; yalnızca zaman zaman sezer gibi oluyoruz. ama çok derinlere gitmeden, günlük yaşam bakımından başkaları için var olduğumuzu biliyoruz: önce bütün mutluluğumuzu gülümsemelerine ve rahatlarına bağladığımız kimseler için, sonra da yakından tanımadığımız ama kaderlerine sevgiyle bağlı olduğumuz bütün insanlar için.

iç ve dış hayatımın, ölü ya da diri bütün insanların emeğine bağlı olduğunu, aldığım ve hâlâ almakta olduğum şeyleri aynı ölçüde var gücümle vermeye çalışmam gerektiğini her gün durmadan düşünüyorum. azla yetinmek gereğini duyuyorum ve çoğu kez başkalarına gereğinden fazla iş yüklediğimi düşünüp üzülüyorum. bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir. bu ayrılıklar, aslında zorbalığa dayanmaktadır. ayrıca şuna da inanıyorum ki, sade ve kendi halinde bir yaşayış, beden ve kafa bakımından herkes için daha iyidir.

insanın felsefi anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum. her birimizin davranışları, yalnızca dış baskıların değil, içten gelen birtakım zorunlulukların da etkisindedir. schopenhauer'in "bir insan istediğini yapar ama istediğini isteyemez." sözü ta gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki, gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. bu düşünce, insanın kolayca elini kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır; gerek kendimizi, gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humour'a (gülen düşünceye) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

insan hayatının, varoluşun anlamını ya da amacını araştırmak, nesnel bakımdan saçma gelir bana öteden beri. bununla birlikte, herkesin davranış ve yargılarını yöneten birtakım ülküler vardır. bu bakımdan, rahatlık ve mutluluğa hiçbir zaman birer amaç gözüyle bakmadım. böyle bir ahlaksal temel domuz sürülerine yaraşır daha çok. yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesaret veren ülküler iyilik, güzellik ve doğruluk olmuştur. aynı inançları paylaştığım insanlarla birlik olduğumu duymasam, sanat alanında ve bilim araştırmalarında hiçbir zaman ulaşılamayacak bir amaca yönelmesem hayat bana bomboş gelebilirdi. nice insanların her gün ardına düştükleri mal mülk edinme, kolay başarı kazanma, süslü püslü yaşama hırsı çocukluğumdan beri tiksinti uyandırmıştır bende.

bende coşkun bir toplumsal adalet ve sorumluluk duygusu vardır ama, nedense insanlara ve insan topluluklarına doğrudan doğruya bağlanma isteği hemen hiç yoktur. ben tek başına düşünen bir insanım. dar anlamıyla hiçbir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne anayurda, ne dostlar çevresine ne de aileye. bütün bu bağlara karşı hiç eksilmeyen bir yabancılık ve yalnızlık duygusu beslemişimdir. bu duygum yaşlandıkça daha da artmıştır. insan vahlanarak da olsa, başkalarıyla anlaşma ve uzlaşmanın bir sınırı olduğunu açıkça görür. bunu gören, gerçi iç temizliğini, kaygısızlığını az çok yitirir ama buna karşılık, başkalarının düşüncelerinden, alışkanlıklarından ve yargılarından geniş ölçüde bağımsız kalır ve kendi dengesini hiç de sağlam olmayan bir temel üstüne kurmaya kalkmaz.

benim politik ülküm demokratik ülküdür. herkes saygı görmeli ama hiç kimseye tapılmamalıdır. bana karşı insanların gereğinden çok saygı ve hayranlık göstermesi talihin bir cilvesidir. bunda benim kabahatim olmadığı gibi, hak etmiş de değilim bunu. bu aşırı saygı, benim cılız gücüm ve ardı arkası gelmez didinmelerimle bulduğum birkaç düşünceyi anlamakta zorluk çekmelerinden kaynaklanıyor olsa gerek.

çok iyi biliyorum ki, herhangi bir örgütü gerçekleştirmek için, bir tek kişinin düşünmesi, buyurması ve toptan sorumluluk yüklenmesi gerekir. ama yönetilenler baskı altında olmamalıdır, yöneticilerini seçebilmelidirler. zorbalığa dayanan otokratik bir düzen kısa zamanda bozulur. çünkü zorbalık ruhça aşağılık insanları çeker ve zorbaların yerine haydutların geçmesi şaşmaz bir yasadır. bu yüzden, bugün italya'da ve rusya'da gördüğüm böylesi düzenlerin var gücümle karşısındayım.

bugünkü avrupa'da demokrasi yolunun gözden düşmesinin nedeni, demokrasinin temel düşüncesi değil, hükümetin başındakilerin kolay değişkenliği ve oy mekanizmasının kişileri tek tek hesaba katmayan niteliğidir. ama bence abd bu bakımdan doğru yolu bulmuştur. uzunca bir süre için seçilmiş sorumlu bir başkanları vardır ve bu başkan sorumluluğunu etkin olarak taşımasına yetecek güçten yoksun değildir.

buna karşılık, bizim politik sistemimizde insanın hastalık ya da yoksulluk hallerinde gördüğü geniş ilgiyi değerli buluyorum. insanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun bireyin kişiliğidir. soylu ve yüce olanı yaratan odur. çoğunluksa düşüncede budalalığa, duygularda şaşkınlığa düşebilir.

bu konu beni sürü haline gelen insan topluluklarının en kötüsünden, hiç sevmediğim ordudan söz açmaya götürüyor. eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa o, değersiz bir yaratıktır. kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. emirle gelen kahramanlıktan, bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nefret ediyorum.

ben savaşı ve o soğuk silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi. benim anlayışıma göre sıradan bir cinayet, savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir.

buna rağmen, insanlara o kadar güvenim var ki, bence bu umacı çoktan yeryüzünden kalkmış olurdu, eğer okul ve basın yoluyla dünyanın çıkarcı iş çevreleri ve politikacıları halkların sağduyusunu sistemli olarak yanıltmasalardı.

1.8.17

casanova

stefan zweig

"mutlu ya da mutsuz olsun, hayat insanın sahip olabileceği tek iyi şeydir ve hayatı sevmeyen, ona layık değildir."

bir erkeğin duyduğu cinsel aşk, casanova'da, su perilerinin oyun oynarken ayaklarını serinlettikleri açık mavi küçük bir mitolojik akarsu değil; tabiatın bağrından çıkan, yüzeyinde bütün evreni yansıtan, dibinde ise dünyanın olanca çamurunu ve balçığını sürükleyen çok büyük bir ırmaktır.

daha bir sürü insan gibi, o da, içinde yaratıcı bir güç olmadığı içindir ki maceracı olmuştur.

epikürcülüğü sosyal konulara karşı tam bir ilgisizlik olmadan düşünmek mümkün müdür? kendisi için tutkuyla yaşamak isteyen bir insan, bütün öteki insanların kaderine mantıki olarak ilgisiz kalmak zorundadır.

ancak ahlaki kaygıların bulunmayışı, insanı bu dünyayla ilgili çeşitli yüklerden ve kösteklerden kurtarabilir; gerçekten de, kendini ona veren her kadın daha fazla kadın olur; çünkü daha bilgili, daha şehvetli, daha hür bir hale gelir; kendi bedeninde, o zamana kadar ilgisiz kaldığı, şaşırtıcı zevk kaynaklarının bulunduğunu keşfeder. eski utanç perdelerini aralayarak ilk defa olmak üzere, kendi çıplaklığının güzelliğini fark eder; kadınlığının zenginliğini öğrenmiştir artık.

her güçlü duygu, utanç kadar utançsızlık da, karakter sahibi olmak kadar karaktersiz olmak da, iyilik kadar kötülük de, ahlaklılık kadar ahlaksızlık da yaratıcı olabilir. ebediliği sağlayan şey, ruhun şekli değil, insanla ilgili özelliklerin çokluğu ya da bolluğudur. insanı ebedi kılan şey, hayatını yoğun bir biçimde yaşamış olmasıdır ve bir insanın hayatı ne kadar güçlü ve canlıysa, birlik ve tutarlılığa ne derece sahipse, kendi kendini gerçekleştirmede o derece başarılıdır. ölümsüzlük, ahlak ve ahlaksızlık, iyi ve kötü arasında fark gözetmez; yalnızca eserleri ve güçleri ölçmekle yetinir; insandan saflık-temizlik değil, birlik ve bütünlük ister; bir örnek ve orijinal bir karakter olmasını bekler.

ölümsüzlük için ahlak bir hiçtir, hayatı olanca şiddetiyle ve yoğun bir şekilde yaşamak ise her şeydir.