#islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.10.2022

ateist ahlak

sevan nişanyan

ahlak normları şüphesiz insanlığın tecrübelerinden türer. zina -doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaştığı döneme dek- tüm toplumlarda ciddi bir suç/günah sayıldıysa elbette -en azından kısmen- haklı bir gerekçesi vardır diyeceğiz. ahlak normlarının

a) bir koda,

b) bir lidere,

c) bir cemaate endekslenmesidir tehlikeli olan. 

bir koda (kutsal kitaba/yasaya) bağlanan ahlak, birilerinin "ahlaksız" olarak tanımlanması sonucunu doğurur.

zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür. insan yüreğinde zulmü bastıran ve yumuşatan tüm mekanizmalar, o noktada iflas eder. yanılmaz sayılan bir lidere veya grup aidiyetine bağlanan ahlak, "bizden" olmayanların ahlak nesnesi olamayacağı anlamına gelir. dolayısıyla onlara yapılacak her türlü zulmü ve alçaklığı meşrulaştırır. "biz" kardeşiz. o halde "onlar" (kâfirler, barbarlar, ziyonistler vb.) kahredilmeli.

müslümanlık, kitap-peygamber-cemaat üçlemesini aşamadığı sürece ancak ahlaksızlık ve zulüm doğurur. çağdaş bir ahlak teorisi ancak ateizm üzerine inşa edilebilir.

21.10.2022

beni kureyza katliamı

sevan nişanyan

uhud savaşında sayıca üstün olan mekkelilerin müslümanları yeneceğine kesin nazarıyla bakılır. bu yüzden medine yahudilerinden beni nadir aşireti, müslümanların yenilgisi halinde başına geleceklerden korkarak, kararsız kalır. müslümanların beklenmedik zaferinden sonra toplanan mecliste beni nadir yargılanır. muhammed'in idam kararı vermesi beklenirken beni nadir'in koruyucusu (velisi) olan beni hazrec aşireti ileri gelenlerinin önerisiyle beni nadir tehcir edilir. malları müsadere edilir.

bir süre sonra beni nadir liderlerinden hüyeyy b. ahtab ve kinane b. el-rabi mekkelilerle temas kurarak onları medine'ye saldırmaya teşvik ederler. ayrıca doğudaki ğatafan aşiretini de mekkelilerle beraber savaşmaya ikna ederler. medine'deki diğer büyük yahudi aşireti olan beni kureyza lideri kâ'b b. esed muhammed'le ittifakını bozmama taraftarıdır. kapısına gelen hüyeyy'i hakaretle kovar. ancak hüyeyy ısrar eder, kureyşlilerin muhammed'i yeneceklerinin kesin olduğunu, bu durumdan beni kureyza'nın zarar göreceğini savunur. k'ab lanet okuyarak hüyeyy'e kapısını açar. uzun süre direndikten sonra muhammed'le (iddiaya göre yazılı belgeye dayanan) ittifakını bozar. mekkeliler ile ğatafanlılar medine'yi kuşatır. muhammed, iranlı kölesi selman'ın tavsiyesiyle kentin etrafına bir hendek kazdırır. 27 gün süren kuşatmada müslümanlardan altı ve karşı taraftan üç kişi ölür. kuşatma esnasında muhammed adamlar göndererek müttefikler arasına nifak tohumları eker.

kureyza aşireti, mekkelilerin kuşatmayı sonuçlandırmadan çekileceğinden korkmaktadır. müslümanlarla baş başa kaldıklarında başlarına geleceği bildiklerinden, adım atmak istemezler. ebu sufyan komutasındaki mekkeliler, yahudilerin savaşacağına güvenmezler, kureyza ileri gelenlerinden bazı kişileri rehin almadıkça kesin saldırıya girişmek istemezler. ğatafanlılar yahudilerin muhammed'le anlaşacağından ve mekkelilerin çekilip kendilerini muhammed'e karşı yalnız bırakacağından kuşkulanırlar. ittifak dağılır.

kuşatmanın kalktığı gün cebrail altın sırmalı bir sarık giymiş ve ipek örtülü bir katıra binmiş olarak zuhur eder. "silahları bıraktın mı ya rasulallah?" diye sorar. muhammed evet der. cebrail, "melekler henüz silahlarını bırakmadı. allah sana beni kureyza'ya saldırmanı emrediyor. ben de orada olacağım." diye cevap verir. muhammed tellal çıkararak, beni kureyza arazisinde toplanmadan kimsenin namaz kılmamasını emreder. kendisi de kureyza surlarının yanına gelerek "ey maymun soylular! allah sizi lanetledi ve intikamımı üzerinize saldı." diye seslenir. yahudiler cevaben ona hakaret ederler. aişe'nin anlatımına göre cebrail "melekler silahlarını bırakmadı, git ve onlarla savaş" der. muhammed zırhını kuşanır. yolda rastladığı kişilere "buradan kim geçti" diye sorar. onlar da "dihye b. halife geçti" derler. dihye'ye büyük sakalı ve ipekli eğeri nedeniyle "cebrail" adı verildiğini aişe belirtir.

25 gün veya bir ay süren kuşatmadan sonra kureyza aşireti teslim olmaya karar verir. müzakere için muhammed onlara beni aws aşiretinden ebu lübâbe b. abdülmunzir'i gönderir. aws aşireti beni kureyza'nın koruyucusu (velisi) ve ebu lübabe onların dostudur. erkekler onu karşılarken yahudilerin kadın ve çocukları çığlıklar atarak etrafını sararlar ve merhamet göstermesi için yalvarırlar. "muhammed'in hakemliğini kabul edelim mi?" diye sorarlar. ebu lübabe "evet" der fakat bunu söylerken eliyle boğaz kesme işareti yapar. yapar yapmaz pişman olur. allah'a ve resulüne ihanet ettiği kaygısına kapılarak koşa koşa gider, camide kendini bir sütuna bağlatır. allah kendisini affetmedikçe oradan ayrılmayacağını bildirir. muhammed bunu duyunca güler. "bana gelseydi affederdim ama şimdi ancak allah affedebilir." der. birkaç gün sonra allah'tan gelen bir vahiyle ebu lübabe'yi affeder. (bahis konusu ayetin hangisi olduğuna dair tefsirciler arasında ittifak yoktur.)

kureyza lideri kâ'b, aşiretine hitaben konuşur. başlarına gelen beladan hüyeyy'i sorumlu tutar. üç seçenek sunar. ya topluca müslümanlığı kabul edeceklerdir. bu reddedilir. ya (masada'daki yahudiler gibi) kadınlarını ve çocuklarını öldürüp, ölünceye kadar savaşacaklardır. bu da reddedilir. ya da yahudiler için savaşmanın dinen haram sayıldığı şabat günü sürpriz bir saldırı düzenleyeceklerdir. tevrat'a göre şabat günü savaşmak yahudilerin domuza veya maymuna dönüşmesine yol açacağı için, bu seçenek de reddedilir. teslim olmaya karar verirler.

bağımsız yargı beni kureyza aws aşiretinin mevalisi olduğundan, hukuken muhammed'in yargıç olması mümkün değildir. bu nedenle aws aşiretinden sa'd b. muaz görevlendirilir. sa'd hendek savaşında yaralanmış ve yarası şişmeye başlamıştır (birkaç gün sonra ölecektir). hükmü açıklar: kureyza erkekleri öldürülecek, kadın ve çocuklar köle edilecek, malları müsadere edilecektir. muhammed "allah'ın ve resulunün yargısıyla yargıladın." diyerek onu onaylar. (yargı görevinin ölmekte olan birine aktarılması muhtemelen kan davası güdülmesini önlemeye yönelik bir tedbirdir.) nusra cephesi tesadüf mü? 

resulallah karardan sonra medine'nin çarşı alanına giderek hendekler kazdırır. beni kureyza erkekleri gruplar halinde buraya getirilerek hendeklerin başında kafaları kesilir. toplam katledilen sayısı bazı kaynaklara göre 600 ila 700, bazılarına göre 800 ila 900 kişidir. idamların çoğunu ali b. ebu talib (sonradan dördüncü halife) ve zübeyr infaz ederler. komplonun lideri hüyeyy getirilir. pembe kumaştan değerli giysisini (ganimet edilmesin diye) delik deşik etmiştir. muhammed'e hitaben "sana düşmanlık ettiğim için kendimi ayıplamıyorum, çünkü allah'ın terk ettiği kişi lanetlenmiştir." der. (bu sözün anlamı açık değildir. lanetlenen kişinin hüyeyy mi muhammed mi olduğu anlaşılmaz.) sonra halkına dönerek "allah'ın emrinde haksızlık yoktur. zira israiloğulları için büyük bir katliam olacağı kitabımızda yazılıdır." der. idam edilir. (hüyeyy'in son sözleri daha sonraki islami literatürde süslenip püslenerek, yahudilerin idam kararının kendi kitaplarına uygun olarak verildiği tezine dönüşecektir.)

aişe'nin ifadesine göre idam edilenler arasında tek bir kadın vardır. "rasulallah erkekleri meydanda öldürürken kadın benim yanımdaydı, sohbet ediyor ve durmadan gülüyordu. derken bir ses adını çağırdı. 'ne var?' dedim. 'öldürecekler' dedi. 'neden' diye sordum. 'yaptığım bir şeyden ötürü' diye cevap verdi. götürüp kafasını kestiler. neşesini ve gülüşünü hayatta unutamam. öldürüleceğini biliyordu."

vakıdî'nin anlatımına göre kadının öldürülmesinin nedeni, kuşatma sırasında sur üstünden bir değirmen taşı atarak hallâd b. süveyd'in ölümüne sebep olması idi. 

öldürülecekler arasında geçmişte müslümanlara iyiliği dokunmuş olan yaşlı ebu abdurrahman el-zebîr vardır. müslümanlardan sabit b. kays rasulallah'tan rica ederek yaşlı adamın canını bağışlatır. ebu abdurrahman "karım ve çocuklarım olmadan hayatın ne anlamı var?" diye sorar. onlar da bağışlanır. "malım ve servetim olmadan nasıl yaşayabilirim?" der. malına dokunulmayacağına söz verirler. "aslanlar aslanı, güzel adam kâ'b b. esed ne olacak?" diye sorar. öldürüldüğünü söylerler. aşiretinin akıbetini sorar, hepsinin idam edildiğini anlatırlar. "o zaman bana bir iyilik yapıp beni de öldürün." der. "akrabalarım olmadan yaşamanın faydası yok, öbür dünyada onlara kavuşmak için sabırsızlanıyorum." ebubekir bu sözleri duyduğunda "akrabalarıyla cehennemde buluşacak, orada sonsuz azap görecek" diye konuşur.

idamlar sona erdikten sonra rasulallah beni kureyza'nın mallarını, kadınlarını ve çocuklarını müminler arasında pay eder. beşte bir (kamu payı) çıkarıldıktan sonra geri kalandan süvarilere üçer pay, piyadelere birer pay verilir. bu savaş esnasında müslümanların otuz altı atlısı vardır. onların hakkı, bir pay ata, iki pay sürücüsüne olmak üzere üç pay olarak hesaplanır. ganimetin beşte birinin (muhammed'e) ayrılması kuralı ilk kez bu olayda uygulanır ve daha sonra gelenek (sünnet) olarak benimsenir.

rasulallah köle kadın ve çocukların bir kısmını sa'd b. zeyd ile orta arabistan'daki necd'e göndererek, karşılığında at ve silah satın alır. esir alınan kadınlardan reyhane bt. amr'ı kendine ayırır. cariye edindiği bu kadın, muhammed'in ölümünde hâlâ onun kölesidir. muhammed ona kendisiyle nikâhlanmasını ve hicaba girmesini teklif ederse de reyhane "ya rasulallah, senin kölen kalayım, böylesi senin için de benim için de daha kolay" diyerek reddeder. islamiyeti kabul etmeyerek yahudi dininde ısrar eder. bundan ötürü muhammed onu nikâhına almaz, fakat canı sıkılır. kimi anlatımlara göre daha sonra reyhane müslümanlığı kabul ederek muhammed'i sevindirir. ancak bu anlatımla, muhammed'in ölümünde reyhane'nin hâlâ köle olduğu bilgisi çelişir.

20.10.2022

muhammed

karen armstrong

bütün mekkeliler, arabistan'ın en önemli kutsal yeri olan kabe'yle övünüyorlardı. her yıl yarımadanın her yerinden araplar hac için mekke'ye geliyor, bir kaç gün boyunca geleneksel ritüelleri uyguluyorlardı. kutsal yerin çevresinde bütün şiddet eylemleri yasaklanmıştı ve araplar mekke'de, eski aşiret düşmanlıklarının askıya alındığını bilerek, barış içinde ticaret yapabiliyorlardı. kureyşliler kutsal yer olmadan ticari başarılarını ve öteki aşiretler arasındaki, kabe'nin muhafızlığından ve eski kutsal mekanların koruyuculuğundan kaynaklanan prestijlerini elde edemeyeceklerinin farkındaydılar. fakat allah, kureyş'i özel olarak kendisi için seçmiş olmasına karşın, onlara hiçbir zaman ibrahim, musa veya isa gibi peygamber göndermemişti ve arapların kendi dillerinde kutsal kitapları yoktu.

bu nedenle yaygın bir ruhsal aşağılık duygusu vardı. arapların temasa geçtikleri yahudi ve hristiyanlar, onlara tanrı'dan vahiy almamış barbar bir halk diye meydan okuyorlardı. araplar, kendilerinin bilmediklerini bilen bu halklara karşı gücenme ve saygıyla karışık duygular içindeydiler. yahudilik ve hristiyanlık, arapların, bu ileri din biçimlerinin kendi geleneksel paganlıklarından üstün olduğunu görmelerine karşın, bölgede pek ilerlemiş değildi.

sonuçta muhammed'in dini islam, her kabul edenin allah'a varoluşunu teslim etmesi olarak bilinecektir: müslüman, bütün varlığını yaratıcıya teslim eden kişi temektir.

muhammed müslümanlara pagan tanrılara inanmayı yasaklayana kadar önde gelen kureyşlilerin açık bir karşı koyuşu da yoktu. görevinin ilk üç yılında muhammed'in mesajının tek tanrıcı yönünü fazla ön plana çıkarmadığı ve insanların, her zaman yaptıkları gibi, yüce tanrı allah yanında arapların öteki geleneksel ilahlarına da tapınmayı sürdürebileceklerini sandıkları anlaşılıyor. ama eski kültler ve putları mahkûm edince bir gecede birçok izleyicisini yitirdi ve müslümanlar horlanan ve sorgulanan bir azınlık haline geldi.

kureyş ilk müslümanların namaz (salat) kıldığını gördüğünde korkuya kapılmıştır: kureyş klanının yüce üyelerinin yüzyıllarca süren onurlu bedevi bağımsızlığından sonra, köle gibi yere kapanması kabul edilebilir iş değildir ve müslümanlar ibadetlerini gizlice yapmak için şehir çevresindeki vadilere çekilmek zorunda kalmışlardır. kureyş'in tepkisi, muhammed'in onların ruhunu kusursuz bir doğrulukla tanıdığını ortaya koyar.

6.10.2022

din

sevan nişanyan

kutsallarla her zaman için problemli bir ilişkim olmuştur.

dinî mantığı sonuna kadar götürürsen mutlak bir kayıtsızlığa, duyarsızlığa hatta ahlaksızlığa varırsın. allah elbet bilir ne yaptığını, ben ne diye düşüneyim? değil mi?

insanları kendilerinde gözü dönmüş bir sevgiyle bağlamanın sırrına sahipler. o sırrın özü ise, yanılmıyorsam, kırık ve yoksul ve kaybolmuş insanlara, gerçekte olağanüstü kıymetli oldukları mesajını vermektir. muhammed'in de yaptığı budur, isa'nın da, bhagwan'ın da, adnan oktar'ın da.

olağanüstü sevgi, olağanüstü iktidar doğurur. olağanüstü iktidar, gerçek dünyada, ancak gerçek ve potansiyel düşmanları ezerek korunabilir. dolayısıyla her aziz, kaçınılmaz ve karşı konulmaz bir mantıkla, nihayetinde cinayetin, paranın ve evet seksin batağına batar. üzgünüm, muhammed'in farklı olduğunu düşündürecek en ufak bir belirti göremiyorum. arabistan'ı "sevgi ve dostluk" gücüyle mi fethetti? bu iş için kaç para harcadı ve o parayı nereden buldu? kaç eşi vardı ve eşlerinin ortalama yaşı adnan oktar'ın çevresindekilerden çok mu farklıydı?

evet, tüm azizler, gözü dönmüş bir sevgi kadar, onunla eş ölçüde, gözü dönmüş nefret de üretirler.

dine karşı argüman ileri sürmek boşa kürek çekmektir. hiç kimseye ve hiçbir şeye faydası yoktur. kimseyi ikna edemezsin. birkaç kişiyi ikna etsen de ilk fırsatta zalime dönüşürler.

dinin esas işlevi, zincirinden boşanmış cehaleti ve safsatayı dile getirmeye ruhsat vermesi olabilir mi acaba? normalde adam hicap edecek, susacak. ama din gazını aldı mı tutabilene aşk olsun! din mevzubahis olunca aklın, ilmin, sağduyunun kıymeti yok. sokaktaki meczup, aynştayn'dan daha kıymetli.

ahlak ve vicdan insanın doğasında olan bir şeydir. dünyada bin çeşit farklı inanç sistemine mensup olan insanlar arasında, ahlak ve vicdan bakımından herhangi bir fark gözlemlenmiş değil. ayrıca tanrıya ve dine inanmayanların, inananlara oranla daha az ahlaklı veya suça daha meyilli olduğuna dair en ufak bir belirti yok. tam tersi muhtemelen daha doğrudur; yani ortalama ateist, muhtemelen ortalama dindardan daha erdemli ve vicdanlıdır.

ceza korkusuyla günahtan kaçınan insan içten pazarlıklıdır, iki yüzlüdür. kalbinin sesi farklı, çıkarının veya korkularının dikte ettiği farklıdır. esas öylelerinden korkmak lazım. günahtan kaçınmak için, kendi iç sesinden başka hiçbir sese kulak vermemelisin. önemli olan o sesin temiz gelmesidir. o ses gür ve temiz geliyorsa, istersen adına allah de, zeus de, ne dersen de, bana uyar.

başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır. onun için "aradım ve buldum" diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. kendi zararsız olabilir belki ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.

din adına ne garip şeyler yapıyor insanlar, düşünseniz. tanrı zeus'u memnun etmek için erkek çocuklarının pipisinin ucunu kesenler bile var, bazı ilkel kültürlerde.

3.10.2022

menemen

nedim gürsel

yedi değil dört kişiydiler, dört mehmet, kendilerini kuran'daki "yedi uyurlar"a benzetseler de. sonra çoğaldılar, aralarına karışıp isyana katılanlarla sayıları yüzü buldu. oysa en başta giritli mehmet, şamdan mehmet, sütçü mehmet ve mehmet emin, manisa'nın araboğlu mahallesindeki çırak ibrahim'in kahvesinde buluşup esrar çekiyor, zikir ayinleri yapıyorlardı. nakşibendi'ydiler. ve suçları bundan ibaretti. istanbul'da erenköy'deki köşkünde elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan, kuş tüyü yastıklarda uyuyan, kutbü'l-aktab şeyh esat efendi'ydi mürşitleri. bir de kıtmir adını verdikleri bir köpekleri vardı. köpek kahvenin önünde uyukluyor, içerden gelen tekbir seslerini duydukça kulaklarını dikip sonra yeniden uykuya dalıyordu. dört mehmetlerse allah'ın adını andıkça kendilerinden geçiyor, uyumak şöyle dursun silkindikçe diriliyor, vecd içinde istanbul'daki şeyhleriyle rabıtaya giriyor, ona teslimiyet yemini ediyorlardı.

şeyhin, doksan yaşını geçmiş olmasına rağmen rabıta ve zikir dışında başka işleri, başka planları vardı. tekke ve zaviyeleri kapatan, halkı fes çıkarıp şapka giymeye zorlayan, şeriatı hiçe sayan kâfir hükümeti allah'ın inayeti ve resulullah'ın şefaatiyle devirmekti niyeti. bu amaçla manisa'ya yerleşmiş florinalı mübadiller arasına müritlerini salarak epeyce taraftar toplamıştı.

1930 yılının aralık ayında dört mehmetler, başlarında giritli mehmet olmak üzere, harekete geçtiler. yanlarında kıtmir, esrar çekip zikir yaparak yola düştüler. konuk kaldıkları bozalan köyünde silahlandılar, burada giritli mehdiliğini ilan etti. artık bir kurtarıcıydı o, yalnızca derviş değil. gerçi yunan işgalinde tekkesini meyhane yapıp gâvur subayların hizmetine sunmuştu ama kurtuluş'tan sonra yasaklanan tarikatına da bağlı kalmıştı. nicedir günahkâr istanbul'un burçlarına dikmek için can attığı sancak-ı şerif dalgalanıyordu dumanlı kafasında. afyon yutan derviş taifesindendi evet ama bu taifede pek sık görülmeyen bir özelliği de vardı: kan dökücüydü. yandaşlarıyla birlikte menemen halkını ayaklandırmak üzere bağlar, bahçeler arasından geçer, çoban ateşlerinde ısınırken reisicumhur gazi paşa'nın kellesini pancar gibi koparıp yeşil bayrakla birlikte göndere çektikten sonra hilafet ordusunun başında payitahta muzaffer bir peygamber olarak girmeyi hayal ediyordu.

payitahta olmasa bile menemen'e bu hevesle girdiklerinde gün yeni ağarmaktaydı. doğruca müftü camii'ne gidip cemaatle birlikte sabah namazını kıldılar. mihraptaki yeşil bayrağın üzerinde "fetih suresi"nin ilk ayetini gören derviş mehmet hayalinin gerçekleştiği sanısına kapılarak bayrağı yerinden alıp tekbir getirmeye, sonra da tüm kasabada yankılanan sesiyle "doğrusu biz sana apaçık bir zafer verdik." ayetini haykırmaya başladı. caminin imamı da minareye çıkıp iki el silah atarak halkı cihada çağırdı. kısa zamanda olay asker ve sivil yetkililer tarafından haber alındı. hükümet konağının önünde toplanan isyancılar alkış ve tekbir sesleri arasında üzerlerine gönderilen askeri kuvvete karşı direniş gösterdiler.

süngü takmış emir bekleyen askerin başında genç bir yedek subay vardı. üniforması içinde üşüyen, zayıf ve kumral, dal gibi bir delikanlı. adı mustafa fehmi kubilay'dı. müstakbel katili gibi girit kökenliydi o da ama değil cana, bir karıncaya bile kıyamazdı. bu nedenle komutasındaki askerlere mermi vermemiş, isyancıları caydırmak için yalnızca süngü taktırmakla yetinmişti.

kubilay'ın anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçmişti çocukluğu, küçük yaşta evlenip baba, sonra da öğretmen olmuş, derken memleketi izmir'i mekan tutarak çoluk çocuğuyla karşıyaka'ya yerleşmişti. askerliğini yedek subay olarak menemen alayında yapıyordu.

menemen izmir kadar olmasa da sıcak yerdir. ama kışın soğuk olur. gediz'in suladığı toprak donar, kırağı çalar bağı bostanı. acı patlıcanı kırağı çalmaz derler, kubilay acı patlıcan değil yeni yeşeren bir fidandı. işte bu yüzden yaptı hayatının yanlışını, mürtecilerin yanına gidip onları uyarmaya, dağılmaları için iknaya çalıştı. ve içlerinden birinin attığı kurşunla yaralanıp yere kapaklandı. yarası ağırdı. buna rağmen ayağa kalkmayı başararak bir cami avlusuna sığındı. derviş mehmet orada, musalla taşının yanında buldu kubilay'ı. genç subay burnundan soluyordu. kanı avluyu kızıla boyamıştı. mehmet cüppesinin cebinden çıkardığı kör bıçakla yaklaştı yanına, yalvarmalarına aldırmadan yerde yatan kurbanını yüzükoyun çevirdi ve kuzu boğazlar gibi tüm gücüyle üzerine çökerek başını gövdesinden ayırdı. kesik başı musalla taşına vurdu sonra, yüzüne sıçrayan kanı yalarken tekbir getirmeye devam ediyordu. elinden bıraktığı yeşil bayrağı aldı yerinden, kubilay'ın başını göndere takıp mehdiliğini tanımayanların sonunun böyle olacağını haykırmaya başladı.

duruma müdahale eden iki bekçi de isyancıların açtıkları ateşle şehit oldular. bunun üzerine yüzbaşı ragıp bey komutasında bir askeri birlik kasabaya gönderildi. çatışmada mehdi olduğu için kendisine kurşun işlemeyeceğine inanan derviş mehmet başta olmak üzere öbür üç mehmet öldürüldüler, dördüncüsüyse tutuklandı. bölgede sıkıyönetimin ilanından sonra kurulan askeri mahkemede yargılanıp diğer elebaşlarıyla birlikte idam edildi. kurunun yanında yaş da yandı bu arada.

gazi paşa önce olaya alkış tutan menemen halkının topa tutulmasını, biraz yatıştıktan sonra da sürülmesini emrettiyse de yakın çevresinin ricaları sonucunda bundan vazgeçerek mahkemenin verdiği idam ve ağır hapis cezalarıyla teselli buldu. ama küstü manisa'ya, izmir'e trenle giderken özel vagonunun perdelerini kapattırıp istasyondan son hızla geçtiği söylenir. bu bir söylenti belki ama menemen vahşeti ne yazık ki gerçek.

24.08.2022

muhammed

osho

muhammed neredeyse hayatı boyunca her gün tekrar tekrar ısrarla, "ben sadece bir elçiyim, bir peygamberim. bana tapmayın, ben sadece ilahiden gelen bir mesajı taşıdım. bana bakmayın, size mesajı gönderen ilahiye bakın." dedi. fakat müslümanların bir kısmı kaynağı unuttular.

isa'dan altı yüz yıl sonra muhammed yeni bir din kurdu; çünkü arapların kendilerine ait bir dini yoktu. göçebe bir ırktılar. organize bir dinleri yoktu. muhammed bu arapları müslümanlık adı altında topladı. o da bir arap'tı ve doğal olarak büyük etkisi oldu. tüm hayatı boyunca savaştı. savaşıp durdu. tek gün dinlenmedi. ve mesajı kılıcındaydı: "benim mesajım barış." kılıcında böyle yazıyordu.

george bernard shaw yanılmıyor: sanki bu dünyaya her tür deli hükmediyor. eğer mesajın barışsa -ve kesinlikle mesajının barış olduğuna inanıyordu; fakat onun şartlarına uygun olmalıydı: eğer tüm dünya müslüman olursa barış olurdu. fakat bu nasıl mümkün olur? o, dinine isim verdi. müslümanlık onun dinine verdiği isim değil, onun verdiği isim islam ve islam barış demek. fakat tuhaf bir tür barış. barış peygamberi tüm hayatı boyunca savaştı, öldürdü ve katliam yaptı ve nihai sorunu ardında bıraktı. gerçekten şen şakrak bir hikâye.

hiç kimse müslümanların iktidardayken hindulara ne yaptığını yazmadı. ne kadar güzel tapınaklar yıkıldı, asırların çalışmasını temsil eden ne kadar sanat eseri, heykel, tapınak yıkıldı, ne kadar kadına tecavüz edildi, ne kadar insanı ya müslüman olmaya ya da ölmeye ittikleri yazılmadı.

hindistan'daki bütün müslümanlar arabistan'dan gelmedi. onlar kılıcın ucunda din değiştirdiler, ikna olarak değil. müslümanlığın kendi dinlerinden daha iyi olduğu ispatlandığından değil. müslümanlar kılıcı tek argüman olarak kullandılar; fakat neredeyse on beş asırdır süren cinayet ve ırza geçmeler hakkında tek kitap yok.

11.08.2022

muhammed

sevan nişanyan

tarihteki tüm büyük insanlar ilgimi çeker. jül sezar da, muhammed de, kemal de. deha ile fırsatçılık, idealizmle gaddarlık, yüce gönüllülük ile kıskançlık, önderlik ve yalnızlık arasındaki gitgellerini pekala anlayabiliyorum, ibret ve belki biraz gıpta ile izleyebiliyorum. üçüncü sınıf müritlerinin zihinsel kısırlığına öfke duymam bundandır biraz da.

muhammed naif ve duygusal biri. zeki, alıngan, doğuştan gelen muazzam bir iktidar hırsına sahip. okuryazar olmayan insanlara has, hayal ile gerçeği ayırt edemeyen o garip kâbus mantığıyla dolu. tüm büyük liderler gibi ruhen cömert. kendisine boyun eğenlere karşı mütevazı ve kibirsiz, boyun eğmeyenlere karşı acımasız. bilgi evreni son derece kısıtlı. kişiliğinin en zayıf halkası kadınlara olan zaafı. peygamberliğini cinsel avantaj için kullanması, bu uğurda ipe sapa gelmez ayetler indirtmesi, belli ki kendi döneminde de kuşkuya ve eleştiriye neden olmuş. ha bunu eleştirecek olan sevan mıdır, tartışılır tabii. ama mesela buddha veya isa, bu açıdan kıyaslandığında, peygamberlik kalitesi açısından fark atıyorlar bence.

diğer önemli zaafı, geçen gün değindiğim mevzudur. gerçekten evrensel olduğuna inandığı bir mesajla başlamış. ama hristiyan ve yahudi direnişini kıramamış. onlara karşı bir hizip ve iktidar mücadelesi içine girmiş. bir ahlak ve felsefe öğretisi ile başlayıp, kılıç zoruyla aşiretler yok eden, ülkeler talan eden bir zorbalık düzeninin lideri olarak vefat etmiş.

bir insanın allah'la özel hattan mesajlaştığını iddia etmesini, şüphesiz aklıma hakaret olarak görüyorum. hem yalnız akla hakaret değil. gerçek bir tanrı duygusuna sahip olan biri için, bu iddianın tanrıya hakaret sayılması gerektiğini düşünüyorum. her şeye kadir olan tanrı, yaratıklarına vasıtasız hitap edemeyecek kadar aciz midir? eli silahlı, kıt görüşlü bir siyasi liderin aracılığına mı muhtaçtır?

tabii ki esas meselem muhammed'in şu veya bu olması değil. kendisini tarihteki herhangi bir büyük adamdan ve öğretisini de tarihteki herhangi bir mitolojiden farklı görmem için bir sebep yok. tartışmanın nedeni o değildir. zorbalıktır. 1400 seneden beri refleks haline gelmiş, "bir üstünüz, biz hakimiz, o yüzden bizi eleştiremezsin, eleştirirsen seni yaşatmayız." söylemidir. batı'nın emperyal ideolojisiyle kıyaslanmayacak derecede zorbalığı içselleştirmiş, kaba ve çiğ bir kuvvet söylemi!

mütevazı ve iyi yürekli müslümanlar da olduğunu biliyorum elbette. ama müslümanlığın ana damarı onlar değil; hiçbir zaman da onlar olmadılar. onlar, yaşadıkları toplumun egemen dini hangisiyse ona tevekkülle sarılan, o dinin dilini kullanarak kendi ahlaki dünyalarını savunmaya çalışan küçük insanlardır. islam'ın yolunu çizen ve islam'ı ayakta tutan onlar değil. "milleti hakime" zorbalığını çıkar, geriye islamiyet namına bir şey kalmaz.

gömlek ile sandaletten başka malı olmadığı hikâyesi inandırıcı değildir. bir düzineye yakın eşinin geçimini fazlasıyla sağlayacak miras bıraktığına dair yeterince delil vardır. ayrıca cariyelere sahip olduğu ahzab suresi 51 ile sabittir. cariye maldır. ölmeden hepsini saldıysa bilmem.

küçük çaplı insanlar parayla lüks ve konfor satın alır. büyük çaplı olanlar iktidar satın alır. büyük çaplı biriymiş, belli. ama şahsi zevki için 11 ila 13 eş alması, yeterince büyük olmadığının delilidir.

müslümanlık, zorbalık üzerinden varlığını sürdürebilmiş olan bir dindir.

gerçekten büyük maddi, siyasi ve dünyevi hırslara sahip olan insanlar genellikle hasır üzerinde yatmayı tercih ederler. çünkü kuş tüyü yastıkta yatmak küçük insanlara özgü bir zevktir. küçük çaplı insanlar maddi lükslerle, altın kaplama musluklarla ilgilenirler. büyük çaplı insanlar insanlara hükmetmekle, kıtaları fethetmekle ilgilenirler.

muhammed nefsine mağlup olmuş. hak ve adalet hissi körelmiş. söylemlerinin birçoğu (hepsi değil birçoğu) nefretle, partizanlıkla, cehaletle, bariz çıkar kaygılarıyla dopdolu.

3.08.2022

son peygamber

sevan nişanyan

son diyelim, başka çıkmasın muhammed, her toplumda dönem dönem çıkanlar cinsinden bir dini liderdi (bkz. martin luther, jean calvin, mormonluğun kurucusu joseph smith, bahailiğin kurucusu bahaullah, sikh dininin kurucusu guru nanak, koreli reverend moon, yezidiliğin kurucusu şeyh adi b. müsafir, dürziliğin kurucusu ahmed b. dürzi, said nursi, adnan oktar vb.). ötekilerden daha ilginç ya da "hakiki" bir özelliğini göremiyorum. uluslararası konjonktürün uygun olması nedeniyle, takipçileri çok kısa zamanda muazzam bir askeri-ekonomik başarıya ulaştılar. medeni dünyanın yarısını silah zoruyla zaptettiler. muazzam bir nüfus üzerinde, haraç ve cizyeye dayalı bir sömürü düzeni kurdular. muhammed'in "din kurucusu" diye kutsanması bu olayın sebebi değil sonucudur.

muhammed 7. yüzyılda yaşadı. fetih hadisesi olmasa, orta doğulu on binlerce dini reformcudan biri olarak kalır, unutulur giderdi. fetihten yüz yıl sonra, 8. yüzyıl sonu ile 9. yüzyıl başında, resmi tarih yeniden yazıldı, muhammed "son peygamber" ilan edildi. ne demek son peygamber? "bundan sonra her isteyen dini önderliğe soyunamaz, bizden ruhsat alması lazım" demek. o kadar."

itiraz üzerine, ilave notlar.

1. dini liderler: on tane isim saymışım, kılçık olsun diye eklediğim adnan oktar'a takılmanın manası yok. isterseniz emsalinden elli tane daha ekleyeyim, aziz francis, jan hus, kardinal newman, jonathan edwards, hasan sabbah, haydar ve cüneyd, hacı bektaş, sabetay zvi... entelektüel seviyelerinin ya da tarihi önemlerinin eşit olduğunu söyleyen yok. ama dini-karizmatik lider tipinin gayet belirgin ortak noktaları olduğunu görmezlikten gelemezsin. (mario vargas llosa, dünyanın son ucundaki savaş, bu konuda okuduğum en etkileyici kitaptı. brezilya taşrasında 19 yüzyılda zuhur eden bir mehdi'yi anlatır.)

"oktar'la muhammed'i aynı nefeste sayamazsın" diyenlere: esas luther'le muhammed'i aynı nefeste sayamazsın. luther derin bir kültürün ve muazzam bir tefekkürün temsilcisidir. muhammed'de böyle bir derinliğin izlerini göremiyorum. buna karşılık kişilik özellikleri ve yaşam tarzı bakımından, oktar'ı andıran yönleri yok değil.

2. uluslararası konjonktür: islam'dan önceki yüz yılda medeni dünyanın ekonomik ve kültürel ağırlık merkezi orta doğu'ya kaydı. iki büyük imparatorluğa bölünmüş süryani/arami kültürünün biti kanlandı, yeni siyasi arayışlara girdiler. iki imparatorluğun marjında yaşayan araplar güçlendi, etkinleşti. en önemlisi, 602-630 arası iki imparatorluk arasında müthiş travmatik bir "dünya savaşı" yaşandı. orta doğu'da egemen olan iki hristiyan mezhebinin (ve sanırım yahudilerin) bu yüzden pusulası kaydı, yeni tekliflere açık hale geldiler. 

3. sömürü: arap istilası tarihin en büyük soygun operasyonlarından biridir. suriye çölündeki emevi saraylarından bir ikisini görsen, servet aktarımının boyutu hakkında fikir edinirsin. abbasi devleti kurulurken, orta doğu dünyanın en mamur, en medeni, en şehirleşmiş bölgesi idi. nüfusun üçte ikisi, belki daha fazlası hristiyandı. ödedikleri cizyenin miktarını hesapla, dudağın uçuklar. 9. yüzyılda araplar o denli parlak bir kültürel yaşama kavuştularsa bedavadan mı oldu sanıyorsun? 

4. ama batılılar: peki, diyelim ki son iki yüzyılda müslümanlar durmadan dayak yiyor, onlara da yazık, günah. peki ama bunun 7. yahut 9. yüzyılda olanlarla ne ilgisi var? bugün dayak yiyorlar diye, geçmişteki soygunu ve onun üzerine kurulmuş soygun ideolojisini yok mu sayacağız? 

5. hz. muhammed'in öz hakiki islam'ını emevilerle abbasiler bozdu: hikâyedir. kaç defa yazdım, anlattım. gerek kuran'ın nihai metni, gerekse onlarsız kuran metninin hiçbir anlam ifade etmeyeceği biyografi ve hukuk çerçevesi, emevi ve abbasi devrinde şekillenmiştir. muhammed'in mesajını, eğer gerçekten muhammed'in ise, ancak emevi ve abbasi kaynaklarından öğrenebiliyoruz. siyeri, hadisi, tabakatı ve fıkıh mezheplerini çıkar, geriye islam kalmaz, hava kalır. m 632-800 arasında gerçekleşen islam fethi, tarihin en büyük siyasi devrimlerinden ve en müthiş iktidar kaymalarından biridir. tastamam bu zaman aralığında şekillenen islam dinini, bu muazzam siyasi-sosyal olaya bir ideolojik, ahlaki ve mitolojik kılıf uydurma hadisesi olarak oku. bak nasıl aydınlanıyor her taraf.

20.07.2022

muhammed

pascal

muhammed otoriteden yoksundu. o yüzden gerekçeleri oldukça kuvvetli olmalıydı; çünkü bu güçten başka bir şeye sahip değildiler. sonuçta söylediği nedir? kendisine inanmamız gerektiği. muhammed'e kim şahitlik ediyor? kendisi. isa mesih için kendi şahitliği yok hükmündedir. şahitler vasıfları gereği daima vardırlar, her yerdedirler ve sefil haldedirler. o ise yalnızdır. incil ne kadar aziz matta'nınsa kuran da o kadar muhammed'indir.

muhammed'i kapalı olan ve gizemli bir anlama yorulabilecek sözleri üzerinden değil, cennet ve ahiretle ilgili, anlamı açık olan sözleri üzerinden değerlendirmemiz gerekir. bu bakımdan söyledikleri akla aykırıdır. ve anlamı açık sözleri, akla aykırı olduğundan, kapalı sözlerini gizem saymak da doğru değildir.

kutsal kitap için aynı şey söylenemez. gerçi onda da muhammed'in sözlerindeki kadar tuhaf belirsizlikler vardır; fakat hayranlık verici açıklıkta bölümler ve bariz, gerçekleşmiş kehanetler de vardır. dolayısıyla ikisi denk değildir.

9.07.2022

muhammed

elias canetti

muhammed, bütün peygamberler bağlamında istenilenlerin gerçekleşmesi gibi bir şeydir. o, yasa koyucu ve fiili iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir; daha önce hiç kimse tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır.

inanç, muhammed için itaat etmektir. öbür dünya için vaat ettikleri, yani "tanrının olanlar" konusunda eli açıktır, bir kral kadar cömert olmaktan hiç kuşkusuz hoşlanırdı. muhammed, kendini "tanrının peygamberi" diye adlandırır: bu ad, aslında veya daha iyisi, "tanrının buyruğu" olabilirdi.

selefleri arasında yalnızca büyük başarıya ulaşmış olanları; ibrahim'i, musa'yı ve isa'yı tanır. babasını hiç tanımamıştır, başkalarının malına ve mülküne duyduğu saygı, uslu bir yetim çocuğun saygısıdır; bu saygıyla zengin bir dulla evlenir ve karısı her bakımdan ona tapar.

kabe'de hacıları karşılar, rehber yerine bir peygamberdir ve kendini oraya konumlandırmayı, kureyşlilerin oligarşilerinin yerine kendi hükümranlığını geçirmeyi giderek daha çekici bulur. medinelilerle yaptığı görüşmelerin daha en baştan itibaren politik bir yanı vardır, ittifaklarla kendini güvence altına alır ve doğduğu kente karşı planlı bir biçimde savaş hazırlığı yapar.

muhammed mezarlara büyük ilgi duyar. kendisini öldürecek olan hastalığı da mezarların arasında kapar. cesetler, onu dirilme nesneleri olarak ilgilendirir. mahşer günü, onun için iktidarın en yoğun özeti ve odaklaşmasıdır. herkes yargılanacak ve herkes hakkında hüküm verilecektir. savaşların asıl amacı olan ölüler yığını, bütün ölüleri kapsayacak kadar büyür. muhammed, savaşları kararlı bir tutumla hastaları iyileştirmeye yeğler. artık ölünmeyecek olan mahşer günü'nden itibaren bütün ölüler yaşayanlara dönüşür ve onların diriltilişinin tek amacı, birlikte doğrudan ve derhal tanrının buyruğu altına girmeleridir.

7.07.2022

özgürlük

sevan nişanyan

bundan yüzlerce yıl önce allah'la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir. "ifade özgürlüğü" denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir.

kamuya mal olmuş ve uzun zaman önce ölmüş şahısları alay ve aşağılamadan koruyan herhangi bir hukuk ilkesi düşünülemez. jül sezar'a laf sokabiliyorsan muhammed veya isa'ya da sokabilmen gerekir. kişilerin bundan dolayı alınıp gocunmaları sadece kendilerini ilgilendirir. ahmet yahut mehmet gocunacak diye kimse hakikatleri söylemekten alıkonamaz. gocunma olgusundan bir hak doğmaz.

akıl, acımasız bir sürücüdür. aklın egemenliğine boyun eğen kişi, onun kendini sürüklediği yerlere gitmemezlik edemez. hakikatin tek ve alışıldık cephesiyle yetinemez. tutarlılığın, ancak dürüstlükten taviz vererek kazanılan bir erdem olduğunu bilir. "ben hakikati buldum, başka soru sormayacağım" diyen insan, aklıyla birlikte vicdanını uykuya yatırmış olandır.

düşüncesinin değişmeyen ekseni özgürlüktür. gençliğinde, ihtilalin verdiği sarhoşlukla, toplumun ortak iradesine dayalı kolektif bir özgürlüğü hayal eder. 28 yaşına gelmeden o rüyadan uyanır. tek gerçek özgürlüğün, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalma özgürlüğü olduğunu anlar. toplumsal örgütlenmenin tek meşru hedefi, siyasi tercihlerin tek geçerli kriteri budur. içinde yaşadığın düzen, hakikati arayan ve bulduğuyla yetinmeyen insanlara kapılar açıyor mu? onlara cesaret ve güven veriyor mu? veriyorsa iyidir, vermiyorsa kötüdür. az veriyorsa az iyidir, çok veriyorsa çok iyidir. bu kadar basit.

21.06.2022

muhammed vs. nişanyan

sevan nişanyan

22 eylül 2012 tarihli nefret suçları yazım için çeşitli kentlerde ondan fazla mahkemede dava açıldı. 6 mayısta selçuk sulh cezada talimatla yapılan duruşmada her üç dava için aşağıdaki ifadeyi verdim. hakim, kâtip ve mübaşir gülmemek için canhıraş çaba gösterdiler. 

sanık ifadesi 

muhammed adlı şahıs, kâinatın yaratıcısı olan yüce tanrı ile, neuzubillahi teala, iletişim kurduğunu ve ondan bir kitap aldığını iddia etmiştir. benim vicdanî ve dinî kanaatime göre bu davranış küfürdür ve küfürlerin en büyüğüdür. buna rağmen ben muhammed adlı şahıstan ve onun övücülerinden şikâyetçi değilim. herkes, başkasının haklarına tecavüz etmedikçe, dilediği yanlışa inanma ve dilediği hurafeyi hakikat sayma hakkına sahiptir. adı geçen şahıs, haşa sümme haşa, kâinatın yaratıcısı ile girmiş olduğunu iddia ettiği iletişim sayesinde, daha önce silik bir tüccar iken, kısa sürede bütün arabistan'ı kapsayan siyasi egemenliğe kavuşmuş, aynı zamanda 30.000 kişilik ordular sevk edecek mali kaynakları elde etmiştir. yine "peygamberlik" iddiasına istinaden, hadis ve siyer kaynaklarının bildirdiğine göre, toplam en az on bir eş ve iki nikâhsız cariyeye sahip olmuştur. dolayısıyla, adı geçen şahsın tanrı ile kurmuş olduğunu iddia ettiği iletişim sayesinde, siyasi, mali ve cinsel menfaat elde ettiği, aksi iddia edilemeyecek bir tarihî olgudur.

menfaat elde etmek suç değildir; ahlaken her zaman ayıplanan bir davranış da değildir. dolayısıyla, muhammed adlı şahsın "peygamberlik" iddia ederek menfaat elde ettiğini söylemek, ona suç veya ahlak dışı bir davranış isnat etmek anlamına gelmez. ahlaki yargılardan bağımsız bir tarihi olguyu ifade eder. buna rağmen ben, bazı insanları rahatsız edebileceğini düşünerek, iddia konusu yazımda bu tarihi olguları ileri sürmedim. muhammed adlı şahıs şöyledir veya böyledir gibi bir ifadeden dikkatle kaçındım. ancak, eğer muhammed'e ilişkin bu olguları ifade etmek isteyenler varsa, bunun onların en doğal hakkı olduğunu ve bu hakkın tecavüzkâr kişi ve zümrelere karşı kamu eliyle korunması gerektiğini belirttim. bunun aksini iddia edenlerin, temel hukuk terbiyesinden yoksun cahil kişiler olduğu kanısındayım.

tarihi ve hukuki olguları söylemek, birtakım kişilerin duygularının veya önyargılarının incinmesine yol açabilir. bu üzücüdür. ancak bundan hukuki anlamda bir zarar veya bir hak türetmenin, medeni bir hukuk sisteminde, mümkün olamayacağı kanaatindeyim. olguları söyleme hakkını birtakım kişilerin hisli duygularını incitmeme şartına bağlamakla elde edilebilecek herhangi bir kamu yararı bulunduğunu da tahmin etmiyorum.

ben, 7. yüzyılda yaşamış bir zat olan muhammed'in peygamber olduğuna, yani tanrı ile şöyle veya böyle bir iletişimi olduğuna inanmıyorum.

allah diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. herhangi bir kişinin allah'tan özel vahiy alma iddiasının absürd bir iddia olduğunu düşünüyorum böyle bir şeyin. yani esas akla, mantığa, hatta tanrı fikrine hakaret olan budur. evrenin yaratıcısı olduğu söylenen tanrı benle bir dağ başında görüştü ve bana bir kitap verdi demek bana absürd bir fikir geliyor.

bugün ve burada, benim muhataplarım arasında, epey bir kesim, bir: muhammed'i hakikatin ve ahlakın mutlak referansı sayıyor; iki: daha vahimi, insanları "bizler" ve "ötekiler" olarak ayırmak için muhammed'e itaati baz alıyor; en ötekisever ve en empatici olanlar dahi bunu yapıyor; üç: en vahimi, o referansı reddeden veya aleyhinde argüman serdedenleri, kâh şiddet diliyle, kâh alınganlık ve duygusallık diliyle susturmaya çalışıyor. mesele bu. davam 1400 sene önce ölmüş gitmiş bir adamla değil, bu arkadaşlarla.

9.06.2022

islam

sevan nişanyan

islam'ın kuruluş yıllarına ait bildiğimiz her şey, hicretten 100 ila 200 yıl sonrasına ait resmi tarih mahsulüdür.

elimizdeki kaynaklar şöyle:

bir, kuran. muhammed'in çeşitli tarihlerde telaffuz ettiği birtakım mantralar, ölümünden yirmi ila otuz yıl sonra sözlü hafızaya istinaden yazıya dökülmüş. diyorlar. amma, elimizdeki en eski yazılı metin parçaları bu tarihe değil, muhammed'in ölümünden yaklaşık 90 yıl sonrasına ait. metnin osman zamanında şu veya bu yöntemle derlendiğine dair rivayetler ise ancak bir 90 yıl daha da sonra kaydedilmiş. hem üstelik, tesadüfe bak, "elimizdeki kuran aslı değil yanlış" diyen seslerin ayyuka çıktığı bir devirde kaydedilmiş, faydalı bir siyasi konjonktüre denk gelmiş. peki bu rivayetler yalan mı? zannetmem, bakınız bu yazının başı. ama süreçte hangi sivilceler temizlenmiş, hangi bulanıklıklar siyah beyaz edilmiş, hangi tuhaflıklar "hazret olsa olsa şunu kastetmiştir" hesabıyla editlenmiş, incelemeye değer bir mevzumuş gibi geliyor bana. m 629 yılına ait bir rum propaganda risalesinin tartışmasını "vahiy" diye kabul eden bir derlemenin saf ve bakir bir aktarım metni olduğuna kimse inandıramaz beni.

iki, hadis. peygambere atfedilen sözler derlemesi, hepsi 30 bin tane kadar. hicretin 150 küsuruncu yılında derlenmeye başlamış, ama elimizdeki büyük koleksiyonlar hicri 220 ila 250 yıllarına ait. yalanı var mı? vardır belki, bazı hadisler 3. yüzyılın siyasi ve hukuki tartışmalarına kuşku uyandıracak ölçüde "cuk oturuyor". nitekim kendi çağında da her birinin otantikliği sorgulanmış. kuşkuları gidermek için hayret edilecek ölçüde – hatta bugünün türkiye'sinin entelektüel seviyesini birkaç gömlek aşan bir ölçüde – sofistike bir analiz ve eleştiri mekanizması kurulmuş. bu mekanizmanın sistemli bir bias, bir tür ışık kırılması doğurmuş olması mümkün, hatta muhtemel. ama saf palavraya çok geçit vermiş olabileceğini sanmam.

üç, siyer. peygamberin biyografisine dair bildiğimiz hemen her şey taberi'nin tarih'inden geliyor, hicri 270 küsur yılında yazılmış.77 taberi anlatısının esas kaynağı ibn ishak, h 150 civarında ölmüş, yıllarca medine'de kalıp peygambere dair anekdotlar toplamış, çoğunu bu işin piri sayılan ibn şihab'dan (ö. h 120) aktarmış, o zat-ı muhterem de peygamberi tanıyanların rahlesinde ders gören urve b. züheyr'den (ö. h 90) feyiz almış. ama bunların hiç birinin orijinali elimizde yok. taberi var. taberi ciddi ve titiz bir tarihçidir. herhangi çağ ve medeniyette yaşasa "büyük tarihçi" unvanını hakedecek biridir. delilsiz konuşmaz; yargı ile önyargının farkını bilir; muazzam bir analitik zekâsı vardır. yani yalan haber aktarmış olması zor. ama şu da basit bir gerçek ki, muhammed hakkında bugün ne biliyorsan taberi aktardığı için biliyorsun. aktarmadığı eğer varsa, onları bilmiyorsun. troçki eğer fotoğraftan silindiyse troçki'yi unut, geri getirmene imkân yok.

dört, hukuk. ebu hanife hicri 150'de, melik b. enes 180'de vefat etmiş. ama bugün bildiğimiz anlamda dört sünni mezhebinin şekillenmesi h 200 ila 250 döneminin eseri. hukuk muhafazakâr bir disiplindir; hangi hukukçuya sorsan yeni icat çıkardığını kabul etmez, var olan içtihatlardan akıl yürüttüğünü söyler. nitekim dört mezhebin dördü de öyle yapmış. müthiş bir kararlılıkla, kuran'dan, hadisten ve peygamberi tanımış olanların geleneğinden bir hukuk içtihatları sistemi türetmişler. "kafadan atmışlar" demek densizlik olur. ayrıca, diyen kişinin dönemin tartışmalarının kalitesinden habersiz olduğunu gösterir. ancak, dünyanın en eski medeniyet merkezlerine hâkim bir dünya imparatorluğunun hukuk sistemini arabistan'daki bir cemaat önderinin ad hoc uygulamalarından türetebileceğini düşünmek de, sanırım inandırıcılık sınırlarını zorlar.

özetle diyorum ki, islam dini dediğin şey hicreti izleyen 200 küsur yılda şekillenmiş, abbasi devletinde billurlaşmış bir resmi tarih öğretisidir. hicri 0 yılı hakkında, bağdat'ın prizmasından geçmemiş olan hiçbir şey bilmiyorsun. bilmene de imkân yok. "nemo propheta in patria", eski plinius'un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. çünkü yemezler. bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler. misal: cumhuriyetin kurucusu da, kendi çağdaşları için, kısa boylu, tiz sesli bir politikacıydı. hayat boyu "hazretin yarın ayağı kaysa ne olur ve bizim başımıza ne gelir" hesabıyla yaşadılar. peygamberlik mertebesine ulaşması resmi tarih'in başarısıdır. öbürü de o hesap. 

o halde sorulacak olan esas ilginç soru şudur. hicreti izleyen 200 yılda bir menkıbe, bir kahraman, bir kitap ve bir din üretirken esas dertleri neydi? hangi kaygılarla hareket ettiler? hangi – siyasi, sosyal, ideolojik, felsefi – problemi çözmeye çalıştılar? neden böyle bir anlatıya gerek duydular? daha net soralım. babil'in, iran'ın, mısır'ın, şam'ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar? bak soruyu böyle sorunca ne kadar ilginçleşiyor konu.

15.05.2022

din

sevan nişanyan

din insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir.

din vazgeçemeyeceğimiz bir olgudur, ortadan kaldırılması yahut da dine ihtiyaç kalmadı noktasına gelinmesi mümkün değildir. din insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir. bu felsefi, edebi, sanatsal ve sosyal bir alanda kaldığı sürece, anlam veremediğin birtakım şeylere – yani doğumdu, ölümdü, haksızlıktı, kaderdi, evrendi gibi anlam veremediği şeylere – bir hikâye anlatarak, bir mite yaslayarak anlam verme çabası, insanlığın bugüne dek en değerli meyvelerinin bir bölümünü vermesine vesile olan bir davranış biçimidir.

bunlarınki din değil ki, bunlarınki putperestlik, dinin sosyal iktidar aracı haline getirilmesi. empoze edilmeye çalışılması. benim mitlerime inanmazsan senin kafanı keserim, sustururum, ayıplarım diyen bir yaklaşım. bu çok tehlikeli bir şeydir, bununla her ne pahasına olursa olsun mücadele edilmesi gerekir, bunun engellenmesi gerekir. maalesef bütün dünyada, özellikle islam dünyasında ve islam dünyasının göçmen kesimlerinde, yani kendi yurtlarından ayrılıp başka ülkelere giden kesimlerinde bu iş çığırından çıkmış bir şarhoşluğa dönüşmektedir.

dinin bir zorbalık unsuru olarak kullanılmasıyla mücadele etmek gerekir. ki bu mahkemenin kararı zorbalık unsuru haline getirilen dinin son derece tipik bir örneğidir.

peki itirazımız ne? üç tane. bir. tanrı -daha doğrusu tek tanrı- fikri sakattır. rasyonel düşünceyi ciddiye alan birini bu devirde ikna etmesi mümkün değildir. kadir-i mutlak'ın günah ve zulüm karşısında aciz kalması absürd bir düşüncedir. kendi mutlak kudretine tabi olanlara kızıp onları orantısız güçle cezalandırması ahlaksız bir düşüncedir. o paradoksu çözmek için iki bin seneden beri döktürdükleri argümanları da toplasan bir incir çekirdeğini doldurmaz. "canım o da irrasyonel olsun, ne zararı var, insan yaşamı sırf akıl mı" diye soracaklardır. kanmayın. mesele felsefi tutarlılık meselesi değil, felsefi tutarlılıktan vazgeçmeyenleri harcama meselesidir. akılcı düşünceyi şiar edinenler isterse küçük bir azınlık olsun. manevi emsal ve öncü olma hakkını onlara tanımayan bir sistem kaç para eder? voltaire ve einstein'ı dışlayan, ama alabama'lı bir kasaba vaizini yahut aşağı güngören'in cahil şeyhini mutlak'ın sözcüsü sayabilen bir anlayıştan kime ne fayda gelir? hangi ufuk genişliği, hangi tecrübe zenginliği, hangi ruh cömertliği, hangi bilgelik o çorak topraklarda serpilebilir?

iki. kitaplar eskimiştir. interneti, ikinci dünya harbini, amerika'yı ve çin'i, matbaayı, insan hakları beyannamesini, profesyonel orduyu, ssk'yı, dna'yı ve organ naklini bilmeyen bir çağda bir cahil filistinli derviş ile bir cahil arabistanlı hocanın söylemiş olduğu sözlerden, ne kadar zorlarsan zorla, bugün için bir ahlak öğretisi çıkaramazsın. bugünün sorularına cevap bulamazsın. ha, vardır elbet orada da bir-iki hikmet incisi: sonuçta insanlığın ahlaki sorunlarının bir kısmı yeniyse, bir kısmı dünden beri var olan sorunlar. ama ona bakarsan sophokles'te de vardır hikmet incisi, karagöz ile hacivat'ta da. üç tane vasat amerikan filmi izlesen, kuran'ın toplamından fazla çıkaracak ahlak dersi bulursun.

üç. aidiyet ahlak bozar. hakikatin tekeli bizimkiler'e verilmiş ise, ötekiler, tanım gereği, hakikat dairesinin dışında kalırlar. kâfirdirler. tahammül edebilirsin, hoş görebilirsin, ama inanamazsın. hemen kılıcı alıp kafa kesmezsin belki, ama riyanın ve çifte standardın çürütücü zehrinden ruhunu kolay kolay arındıramazsın. yarın öbür gün kafa kesenler sahneye çıktığında da, onlara verecek güçlü bir cevabın olmaz. ama peygamberimiz onlara da fazla şey yapmayın demiş, liküm diniküm, kem küm…

o yüzden, sevdiklerini seven arkadaşlarımızı bazen incitme pahasına diyoruz ki, tuttuğunuz yol yol değildir. ufkunuzu kısmaktadır. hakikatin pek çok vechesinden, ve onlara dair birkaç şey bilen insanlardan, sizi soyutlamaktadır. sizi cehele ile aynı kaptan yemek yemeğe mahkum etmektedir. bugünün konularını anlamaktan aciz bırakmaktadır. kontrol edemeyeceğiniz bir öfkenin kollarına sizi teslim etmektedir. sorumsuzluktur. peki seviyorsun, anladık da, dünyayı bu kadar fakirleştirmeye hakkın yok ki?

9.05.2022

muhammed

sevan nişanyan

anlamak lazım bir yerde pek duyarlı, alıngan, hayal gücü zengin bir genç. yetim. zengin kadınla evlenince sesini duyurma imkânı buluyor. mekke'de sayıları az olmayan hristiyanlarla ve (belki daha az sayıda) yahudilerle temas ediyor. onların menkıbelerini seviyor. peygamberlerine özeniyor. bir tür quasi-ibrahimî öğretiyi yaymaya girişiyor. unutma ki o devirde yahudo-hristiyanlık, çağın "globalist" akımı. "bırak mekke'nin köhne tanrılarını" diyor. "istikbal kuzeydedir! dünya tek tanrıya gidiyor. uyan. oku."

bugün olsa avrupa birliği taraftarı olurdu, kuşkum yok. müritleri artıyor. çevresi büyüyor. dinî çoğulculuğuyla tanınan mekkelileri bile rahatsız etmeyi başarıyor. "oğlum" diyorlar, "senin tanrına itirazımız yok. bak, yahudilerin el-eloh'una bile kabemizde yer açtık. rahmetli dedenin yolundan gidip yahudilere özeniyorsun, anlayışımız sonsuz. (oğluna abdul-eloh adını vermişti o da.) ama sen de başkalarının inançlarına saygı göster."

laf anlatamayınca sürüyorlar. medine'ye sığınıyor. medine'de yahudiler egemen. dolayısıyla kendi zihniyetine daha uygun bir ortam bulduğunu sanıyor. yahudilere ittifak teklif ediyor. sünneti, kurbanı, domuz yasağını, kudüs'e secde etmeyi kabul ediyor. "ama" diyor, "ibrahim'in halefi ishak değil ismail'di. araptı. benim önderliğimi kabul edeceksiniz." yahudiler bir müddet tereddüt ettikten sonra reddediyorlar. şah mat!

projesi çıkmazdadır. yahudiler fena kazık atmıştır. global dünyanın peygamberi olma hayali ağır darbe yemiştir. o noktadan sonra artık bambaşka bir insandır. kaybedecek şeyi kalmamış bir kumarbazın yırtıcılığını sergiler. medine'yi yahudilerden temizler. ayakta kalmak için finansman gerektiğini anlar; banka soygunculuğuna başlayan dev-gençliler gibi, kervan soygunculuğuna girişir. 

mekkelilere karşı iki sürpriz zafer kazanınca cüreti artar. potu artırır: kendisine katılacak olanlara brüt kârdan %80 teklif eder. böyle cazip teklife kim direnebilir? az zamanda, arabistan'ın tüm servet avcıları yanındadır. kasaları dolup taşar. mısır tekfuru ile suriye hakimi, gücünden ürkerler. son günlerinde geriye dönüp içi sızlamış mıdır? fethi okyar'a "vaziyetimiz tam bir diktatörlük manzarasıdır." diye dert yanan atatürk gibi, pişmanlık belirtisi göstermiş midir? çadırında oturup arpa ekmeği yediği daha sade ve idealist günlerine özlem duymuş mudur? duymuştur elbette. insanoğlunun kalbi tek sesli değil ki? ama büyük handikapı, libidosudur.

insan belli bir yaştan sonra servetten de, ganimetten de gına getirebilir. işi haleflerine devredip çadırına çekilebilir. ama et tutkusu başka türlü bir ateştir. insanın aklını da, vicdanını da karartır, iradesini esir alır. altmışını geçmiş bir adam, kendisine yılda iki taze gelin getiren bir yoldan geri dönebilir miydi? zor.

22.04.2022

derviş

sabahattin eyüboğlu

derviş, inandığı bir insanın ardından, sevgi ateşiyle içini temizleyip gerçek varlıkla, doğrulukla arasındaki perdeleri kaldırmaya çalışır. kendini bilmek ve yenmek isteyen dervişin yolu hacının hocanın yolu değildir; cennetten umudu, cehennemden korkusu yoktur.

peygamber, tanrı'nın sevgili kulları olan dervişleri görmek istemiş, toplandıkları eve gitmiş, kapıyı çalmış, açmışlar, kimsin diye sormuşlar kendisine; o da, peygamberim, demiş. koca peygamber bu kapıdan sığmaz, güle güle deyip kapıyı yüzüne kapamışlar. uzaklaşırken, gökten bir ses, ya muhammed, vazgeçme, dön bir kez daha çal kapılarını, demiş. peygamber bir daha gitmiş. kimsin diye sormuş dervişler. bu sefer de ben tanrı'nın elçisiyim, demiş. öyle ulu kişi buralara sığmaz; hem bizim elçilerle işimiz yok demişler, kapamışlar yine kapıyı. çaresiz uzaklaşırken, yine bir ses göklerden, ya muhammed, dön bir daha dene, demiş. dönmüş muhammed, bir daha çalmış kapıyı, açıp sormuşlar yine kimsin diye. bu sefer muhammed, yoksulların hizmetçisi, diye karşılık verince kapı sonuna kadar açılmış: merhaba, hoş geldin, buyur, baş üzre yerin var, deyip içeri almışlar. 

muhammed aralarına oturmuş ve sormuş dervişlere: sizler kimsiniz, nesiniz? bizler kırklarız, birimiz neysek hepimiz oyuz, demiş dervişler. öyle olduğunuz ne malum? diye sormuş peygamber. birimizden kan aksa, hepimizden kan akar demişler. bunu gösterebilmeniz gerek, demiş muhammed. bunun üzerine bir derviş bıçağıyla kolunu yarınca hepsinin kollarından kanlar akmaya başlamış. bu sefer peygamberi imtihan etme sırası dervişlere gelmiş. önüne bir üzüm tanesi getirip "ey yoksulların hizmetçisi, bunu bize bölüştür" demişler. peygamber şaşırmış kalmış, hey allahım, bir üzüm tanesini kırk yoksula nasıl dağıtırım diye düşünürken, tanrı cebrail'e, tez yetiş, demiş, nurdan bir çanak al cennetten, sevgili muhammed'ime götür; üzüm tanesini o tabak içinde ezip şerbet yapsın. muhammed nurdan çanakta üzüm tanesini ezip üstüne su katmış ve dervişlere sunmuş. dervişler bu şerbetten içip sarhoş olmuşlar ve muhammed'i de aralarına alıp dönmeye başlamışlar. dönerken muhammed'in başından sarığı düşüp dağılmış. dervişler bu sarığı almış, kırka bölüp bellerine sarmışlar.

derviş hiçbir sınır dinlemeden, kuralları, kalıpları, korkuları yenerek yoluna gider. hiçbir yerde durmaz, hiçbir halde kalmaz; bir göklere çıkar, bir yere iner; bir çamura batar, bir tertemiz olur; bir ağlar bir güler; ama hep yürür ve bilgisini geliştirir. yaşanan bir bilgidir onunki; ezberlenip tekrarlanan bilgi değil.

derviş, başlıca dört kapıdan geçer. her birinin içinde küçük küçük kırkar kapı olan bu dört kapının birincisi şeriat kapısıdır. burada derviş, hocanın dediğine uyar, ezber bilgiler edinir, anlamadan öğrenir. ikincisi tarikat kapısıdır; orada inandığı bir insanı seçip onun ardından sevgiyle, merakla yolunu arar, kendi kişiliğini geliştirir: ateşli, coşkun bir kapıdır bu. üçüncüsü marifet kapısıdır. burada derviş gerçek bilimi tadar; kendini ve dünyayı anlamaya başlar ve burada bulduğu anahtarla dördüncü kapıyı açar; bu kapı artık son kapı, hakikat kapısıdır. orada artık insan varlıkla, yaradılış ve yaradanla, doğa ile bir olmuş gibidir.

11.04.2022

hurafe

sevan nişanyan

bu toprakta üretilmiş olan gerçek değerlere saygılı olduğumu düşünüyorum. ben sizin gibi metropolün merkezinde değil anadolu'da bir köyde yaşıyorum. bu köyü aslına ve tarihine uygun bir şekilde canlandırmak için yıllarımı verdim, emeğimi verdim. türk dilinin köklerini ve tarihini ortaya çıkarmak için büyük bir emek verdim. türkiye'nin coğrafyasını benden daha iyi bilen biri olduğunu zannetmiyorum, bu konuya da çok emek verdim.

türkiye'de turizmin yeni bir bakış açısıyla, doğaya ve tarihe ve insana daha saygılı bir bakış açısıyla yeniden ihya edilmesi için büyük emek verdim. bu toprağın değerleri bunlardır. ben bunlara hizmet ettiğimi zannediyorum ve hizmet etmeye de devam ediyorum. ancak bu topraklarda en önemli eksik vicdan özgürlüğü ve akıl özgürlüğüdür. bu konuda iki tane canavarla karşı karşıyayız. birisi kemalizmdir, biri islamizmdir. bu ikisi ile mücadele etmeyi de bu topraklara, bu toprakların kültürüne hizmet etmenin son derece önemli bir yöntemi olarak görüyorum.

ateistin yaşam tarzına veya düşüncesine saldırı türkiye'de son derece yaygın bir davranış biçimidir. yanlıştır. müslümanların ne ibadetine karışıyorum, ne onların dinlerini yasaklıyorum, ne bunlar hapsedilmelidir, kesilmelidir, ırzına geçilmelidir diyorum. böyle bir şey yaptığım yok. diyorum ki bu adamların düşüncesi yanlıştır, hurafedir. bunu da söylemek benim temel bir hakkımdır. bunun aksini iddia etmek en temel insan haklarından biri olan ifade özgürlüğü konusunda hiçbir bilgi sahibi olmamak demektir.

türkiye'de 56 senedir yaşıyorum ben. sabah öğlen ve akşam dindar kişiler tarafından müşriklerin, kâfirlerin, çok tanrılıların, sosyalistlerin, materyalistlerin, ateistlerin küfür içinde oldukları, bu insanların katledilmesi gerektiği, ahlaksız olduğu, bunların yaşamaması gerektiğini söyleyen insanlarla karşılaştım.

müslümanlık, zorbalık üzerinden varlığını sürdürebilmiş olan bir dindir.

1400 sene boyunca başat işlevi zorbalık ve cehaleti beslemek olmuşsa, referans gösterdiği kitap cehalet ve zorbalık övgüsü ile doluysa, peygamber saydığı kişi bir zorbalık kariyerinin temsilcisi ise, heyhat, o dinin diğer işlevleri bunların gölgesinde kalır. yoksa şirazlı hafız'dan ben de hoşlanırım, süleymaniye de fena bina sayılmaz.

7.04.2022

hakikat

sevan nişanyan

insanoğlunun şu birkaç bin yılda hayatı anlamlandırmak ve hak duygusunu temellendirmek için yaptıkları ve yarattıkları o kadar zengin, o kadar çeşitli, o kadar uçsuz bucaksız ve heyecan verici ki, bunca zenginliği 1400 sene önce yazılmış bir kitabın merceğine sığdırmaya çalışmak bana pek manasız geliyor.

bu ülke tarihinde islam dininin esasen bir zorbalık ve sömürü ideolojisinden ibaret olduğunu düşünüyorum. yanı sıra başka işlevleri de olmuş olabilir, ama egemen işlevi budur. burası tıpkı latin amerika ülkeleri gibi fethedilmiş ve kolonize edilmiş bir ülkedir. yüzlerce yıl devam eden bu süreçte islamiyet, "milleti hakime" anlayışının, köleleştirmenin ve köle ticaretinin, toprak ve mal yağmasının ideolojik kılıfı olmuştur.

bir din evrensellik iddiasına kalkıştığında, yani "bu doğrular herkes için geçerlidir, ikna olmalısın, boyun eğmelisin" davasına giriştiğinde "nah ikna olurum, nah boyun eğerim" cevabını almaya da hazır olmalıdır. amazon ormanlarındaki kavimlerin diniyle neden kimse uğraşmıyor, ben bile? hurafeleri müslümanlarınkinden daha mantıklı olduğundan mı? hayır, hurafelerini bana kabul ettirme küstahlığı içinde olmadıklarından.

dürüst olmak gerekirse evet, müslümanlığa olan tepkim diğer dinlere olan tepkimden farklı ve daha fazla. diğer dinlerden farklı olarak, yapısal düzeyde bir zorbalık ideolojisi barındırdığını düşünüyorum. kılıç ve fetihle yayılan bir din kavramını ahlaken zararlı ve tehlikeli buluyorum.

türkiye tarihi özelinde bu dinin esas işlevinin, sistemli bir zulmü ve sömürüyü meşrulaştırmaktan ibaret olduğunu düşünüyorum. 900 yıl böyle olmuş. bugün bu dini yeni bir kalıba dökme çabalarının olması, bu çabaya girişenlerin bir bölümünün de dürüst ve iyi kişiler olması, bu gerçeği değiştirmez.

eğer allah diye bir şey varsa, onun kime rahmet edip kime etmeyeceğine dair ahkâm kesmek, kendi yarattığı insana öfke duyduğunu ve ona eziyet ettiğini vehmetmek, kitap yazıp yayımlatmak için kel alaka bir arap tüccarına muhtaç olduğunu hayal etmek, kibrin de, şirkin de, putperestliğin de şahikasıdır. cahilliğin uç noktasıdır. bence sükût etmesi gereken ben değilim. bu saçmalıkları "din" diye pazarlayanlardır.

dindar değilim. din denilen şeyin saçma sapan bir hurafeler yığını olduğu kanısındayım. özellikle müslümanlığın, tarih boyunca topluma faydadan çok zarar getiren bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. bireysel ahlak ve vicdanla dini inanç arasında herhangi bir mantıkî veya ampirik ilişki bulunduğuna inanmıyorum. bu anlamda ahmet altan'ın vıcık vıcık riya kokan dindarlık sevgisinden çok daha radikal bir yerdeyim. hayat boyu tanıdığım ateistlerin, ortalama dindardan kat be kat daha ahlaklı, daha vicdanlı, daha akıllı ve daha güzel insanlar olduklarını gözlemledim.

islamiyet'in tüm diğer tek tanrılı dinler gibi gerçeğe dayanmayan bir din olduğu kanısındayım. çağı geçmiş ve gerçeğe tekabül etmeyen hurafeler üzerine kurulu bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. bunu eleştirmeyi ise bir görev sayıyorum.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

5.03.2022

münazara

sevan nişanyan

ota, göte dair islami yaşam tarzını ısrarla ve bazen duygusal bir retoriğe başvurarak savunan özlem'e facebook üzerinden verdiğim cevap:

duygusal püskürmelerin kendine göre bir insani hakikiliği var, kabul. ama halk önünde münazara ederken söylenenleri akıl süzgecinden de geçirmek gerekir bence.

1. günde beş defa namaz kılmanın yegâne alternatifi rakı sofrasında oturmak, sabaha kadar açık diskolarda 500 defa göt tokuşturmak öyle mi? çok bayat ezberler bunlar. hele rumba ile çaçaya bayıldım. 40'larda mıyız? necip fazıl sahtekârından bu yana taze bir laf üretemedi mi sizinkiler? günde beş defa aynı ruh daraltıcı ezberi tekrarlayacağına bir kayısı ağacı diksen? şiir yazsan? üç tane çocuğu toplayıp onlara masal anlatsan? dağa tırmanıp güneşi selamlasan? duvar örsen? kurbağaların gen yapısını incelesen? tapınak inşa etsen? cüzamla savaşsan? kemanla bach çalmayı öğrensen? bir general vursan? insanlardan bir süre uzaklaşıp hayatın anlamını düşünsen? yeni kıtalar keşfetsen? bir insana yardım etsen? sana senin tercih ettiğin dilden söyleyeyim. beş defa namaz kılmaktan çok daha büyük ve gerçek ibadetlerdir bunlar. yanlış yerde aradığın o tanrıya seni daha fazla yaklaştırırlar.

2. yanlış anlamadıysam kilise ayinini, tora ruloları yazmayı, güneşe karşı ateş tapınakları yapmayı da ibadet çeşitleri olarak görüyorsun. "modern" insanın rumbasıyla çaçasından daha değerli buluyorsun. peki, soru şu. neden sen bu ibadetleri yapmayı düşünmüyorsun? pratikte zor diyelim, neden o insanların yanına gidip bir şeyleri paylaşmayı tahayyül etmiyorsun? tek bir ezbere takılmak neden? safsatayla cevap verme, çünkü bu can alıcı bir sorudur. dindarlığın için ileri sürdüğün gerekçelerin çok da dürüst olmadığını ima eder. aradığın şey modern dünyanın anlamsızlığına cevap ise, ben sana söyleyeyim, bin tane cevap var. 1400 yıllık bir zorbalık ideolojisine takılıp kalmak neden?

3. hedon tanrısına karşıysan 19 mayıs törenlerine ne itirazın olabilir? sabaha kadar rumba ile çaça yapacaklarına insanların vatan uğruna kendilerini feda etmeyi tahayyül etmesi, egolarını silip dev bir orduya nefer olmak istemeleri, varlıklarını türk varlığına armağan etmeleri fena mı? tam senin savunduğun şey bence. kemal dininin herhangi bir dinden ne farkı var? mustafa dinine en ince dokundurmamda köpek sürüsü gibi havlamaya başlayan cahil gençlerin, kemalci soydaşlarından ne farkı var? aynı derin cehalet, aynı çiğlik, aynı tahammülsüzlük, aynı korku, aynı "varlığını x varlığına armağan etme" güdüsü, aynı ilkel aşiret mantığı. peygamberime/atama/tanrıma laf edersen yakarım! ritüellerimin manasızlığını bana hissettirirsen çok fena küfrederim!

4. bir şey daha söyleyeyim de iyice delir. bazen rakı sofrasında adabıyla oturmak da insanı tanrıya ayak kokulu bir salonda eğilip kalkmaktan daha çok yakınlaştırır. ruhunu açmana yardımcı olur. ezberlerle kaskatı olmuş yüreğini bir nebze gevşetir. bazen ama, her zaman değil. ömer hayyam da, sadi ile hafız da şarabın ibadete faydasını bilenlerdendi; okumaya değer. gaza ve yağmayla imparatorluk kuran çakma din adamlarından değillerdi çünkü. hintliler de boşuna tapınaklarında ot tüttürmüyorlar.

20.02.2022

namus

eduardo galeano

1979'un sonlarında sovyet güçleri afganistan'ı işgal etti. resmi açıklamaya göre işgalin sebebi ülkeyi modernize etmeye çalışan laik hükümeti savunmaktı.

1981 yılında bu konuyla ilgilenen stockholm'deki uluslararası mahkemenin bir üyesiydim. oturumlardan birinde yaşadığım o en önemli anı asla unutmayacağım.

o dönemde freedom fighters, yani özgürlük savaşçıları, şimdiyse teröristler olarak adlandırılan radikal islam'ın temsilcisi, üst düzey bir dini lider tanık kürsüsündeydi. ihtiyar şöyle gürlemişti: "komünistler kızlarımızın namusunu kirlettiler! onlara okuma yazma öğrettiler!"