alfred tennyson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alfred tennyson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.07.2018

sanatçının bir genç adam olarak portresi

james joyce

sanatçının hedefi güzeli yaratmaktır.

yeryüzünde yazılagelmiş en derin cümle, zoolojinin son cümlesidir: çoğalma ölümün başlangıcıdır.

düşüncesiz coşkunluk, yolunu şaşırmış bir gemiye benzer.

erkeğin kadında beğendiği her fiziksel nitelik, kadının insan türünü devam ettirmek yönünde çeşitli işlevleriyle dolaysızca ilişkindir.

tennyson'ın en büyük şair olduğunu herkes bilir.

acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çeken insanla birleştiren duygudur. dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.

zorbanın insan kardeşlerine çektirdiği en büyük işkence ateş işkencesidir.

kendi bilgeliğini başkalarından uzakta öğrenmekti alın yazısı ya da başkalarının bilgeliğini yeryüzünün tuzakları arasında tek başına dolaşarak öğrenmek.

nesneler merkezde uzak noktalarda olduğundan daha yeğindirler.

lirik biçimde sanatçı imgesini kendisiyle dolaysız bir ilişki içinde sunar; epik biçimde imgesini kendisi ve başkalarıyla dolaylı bir ilişki içinde sunar; dramatik biçimde, imgesini başkalarıyla dolaysız bir ilişki içinde sunar.

2.11.2014

bir dünyanın eşiğinde

cemil meriç

marx: düşüncenin doruklarına ancak patikalardan çıkılır.

yazarın gerçekten değeri varsa, düşüncesini bir hamlede kavrayamazsınız, söylemek istediklerini bütünüyle söylemez yazar, söylemek de istemez, gizler, istiarelere başvurur. güzel sabahları kucaklayan sis gibi, güzel eserleri saran bu sis de doğal.

derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. kendi içine, kendi kalbine inmektir. nesneleri bulutlar arkasından görürüz. düşünmek bu sisleri yırtarak aydınlığa varmaktır.

kafan aydınlıksa, gerçekten aydınlıksa her ülke aydınlıktır senin için, yoksa kendi karanlığından kaçmak boşuna.

dörtte üçünü kirlettiğin, köleleştirdiğin, yakıp yıktığın bir dünyaya hükmetmek marifet mi?

bütün gıdam ekmek, süt ve su. hiçbir kış evimde ateş yanmadı, yatak yorgan nedir bilmem. ne gelirim var, ne maaşım. yaşlandım; ama dincim, alnımın teriyle kazanıyorum hayatımı, dünyanın hiçbir nimetinde gözüm yok, yalnızım ve hürüm, gönlüm insan sevgisi ile dolu.

tennyson: büyük ağaçların dalları vardı ellerinde, meyvelerle, çiçeklerle yüklü dallar. birbirlerine sunuyorlardı meyveleri; ama her tadan başkalaşıyordu, birden uzaklaşıyordu dalgalar, uzaklarda, inliyordu. mezarların ötesinden geliyordu yanıbaşındakilerin sesi. altın kumlara oturdular. kucak kucağaydı güneşle ay kıyıda. ne güzel şeydi düşünmek yurdu! yalnız düşünmek: karısını, çocuğunu, kölesini. deniz öylesine yorucuydu ki, dalgalar öylesine yorucu. içlerinden biri, bir daha dönmeyiz dedi ve hep bir ağızdan tekrarladılar: yeter dolaştığımız, mutluluk sükundadır, fırlat kalbini dalgalara. bütün varlıklar ölür, bırakın bizi uyuyalım.

insan, şartların yaratıcısı değil, mahkumu haline geliyordu.

aziz augustinus: ne kadar geç tanıyabildim seni, ey kadimler kadimi, ey tazeler tazesi güzellik, ne kadar geç sevdim. yazık senden ayrı geçen yıllarıma, yazık.

ülkeler de kitaplara benzer. onlarda aradığımızı buluruz.

louis jacolliot: yaşamak düşünmektir.

"ben besteyim, sen güfte. ben göğüm, sen toprak. denizde nasıl kaynaşmışsa tuzla su, biz de öyle kaynaşsak."

hazdan doğar çocuk, haz verir. çocuk bir gemidir.

"insan ölünce sesi ateşe, soluğu rüzgara, aklı aya, atmanı (özü) etere, saçı otlara karışır."

hayır da, şer de zincir. biri hafif, öteki ağır. amaç, bütün zincirleri kırmak. "susuz bir kuyuya düşen kurbağa gibi kıvranmak istemiyorsak, yeniden doğuş zincirlerini kırmalıyız. korkunç olan ölüm değil, sürekli doğuşlarımız. zerre bütüne karışmalı ki hasret dinsin. bizi hayat denen cehennemden yalnız bilgi kurtarabilir."

brihaspati: ne cennet var, ne ölümden sonra kurtuluş.. ruh yok, ahiret yok, kastlar palavra.. üç veda, bilgeliğin üç yolu, tövbe, istiğfar.. hepsi de tek işe yarar bunların: eblehlerin, iğdişlerin karnını doyurmaya. toprak olan vücut nasıl dünyaya gelir tekrar? bir gölge mi öbür dünyaya giden? neler de uydurmuş rahipler: törenler yapacakmışız ölüler için, kurbanlar kesecekmişiz! ne yapsınlar onlar da geçinecek! keyfine bak! kendini hiçbir zevkten mahrum etme.

şarvakas: gerçeği ancak duyularımızla tanıyabiliriz. tabiat olaylarını tanrılarla, şeytanlarla açıklayanlar aptal. vücut bir atomlar yığını, beyin düşünen bir madde. gören, işiten, duyan: vücut. ruh, kuruntu; atman, hayal. din ya bir sapıtış, ya bir dalavere. onsuz yapamazmışız! kötü bir alışkanlık bu sadece. ahlakın kaynağı tabiat ve toplumdaki anlaşmalar. ne iyilik umrunda tabiatın, ne kötülük. güneş, evliyaları da, eşkıyaları da aydınlatır.

"ruh bir mezarlıktan farksız olan bu hayat ormanında binbir güçlükle ilerler."

"okyanuslar dolusu gözyaşı dökmüş insan ve döküyor. yaşamak, acı çekmektir. acıların kaynağı doğuş. evlenmesek yeni nesiller gelmezdi dünyaya. sevmesek evlenmezdik. acıların kaynağı arzu, arzununki duyular. duyular aldatıyor bizi. güzellik yalan, biçimler boş. tanrı varolmuş, yok olmuş.. kime ne? bilinmeyene, bilinmeyecek olana dualar mırıldanmak niye?"

"bilgeyi övsen de bir, yersen de bir. fırtına kayaları sarsar mı?"

avcı, dişi bir karaca gördü ormanda
gözleri arzudan alev alevdi
birden hatırına cananı geldi
avcının oku düştü elinden

kalpleri birlikte çarpan yıllarca
yıllarca birlikte ağlayıp gülen
iki sevgiliden biri can verse
hayatta kalandır gerçekte ölen

bhartrihari: kadın kalbi, aynadaki bir hayale benzer. yakalayamazsın. ruhu keçi yolları gibi eğri büğrü. nereye götüreceği bilinmez.

"kutsal meşalesi bilgeliğin, doğruların yolunu aydınlatır. bir ceylan gözlü gördün mü, ne meşale, ne bilgelik kalır. o titrek ışığı soldurur, gözlerinin alevi."

geceler daha güzel diyorsun
gündüzler daha muhteşem bence
geceye de, gündüze de lanet olsun
vuslat ile halelenmeyince

"fil zincirle bağlanır, at gemle. kadını ise ancak gönlünden yakalayabilirsin."

yüzün lotusa benzer, gözlerin lotusa
şahane bir meyve dudakların
vücudun taze bir çiçek
kalbin neden taştan

gandhi: yaratma gücüne sahip olmayan, yıkma hakkına da sahip değildir.

savaş her zaman cinayet değildir. ihtiras bürümeyecek gözlerini, çıkarını düşünmeyeceksin. böyle olunca, savaş faziletlerin en büyüğü olur. şimşekler gökleri aydınlatır, sağanak yıkar, ateş temizler dikenleri, başaklar fışkırır küllerden.

tagore: acıların anahtarı ile açmalıyız sevincin kapılarını, kendimizi başkalarına adamalıyız, bir şiir yaratmalıyız hayatımızdan, bu şiir sonsuzu dile getirmeli, sonsuzu, yani ruhumuzu. bir ney'e benzesin ömrün, onu nağmelerle doldur.

tagore'un kurduğu huzur evi'nin kapısında şu söz vardı: burada hiçbir puta tapılmaz, her inanca saygı gösterilir.

hind'in son peygamberi ramakrişna, sefil bir paryanın kulübesini saçlarıyla süpürecek kadar insandı. müslüman oldu, hıristiyan oldu, nihayet anladı ki, tanrı ne camidedir, ne kilisede, tanrı kalbimizdedir.

"uyurken kucağımdadır, uyanınca gönlümde."

"naz tuza benzer, çoğu zarar, azı karar."

"başkasının kusuru kadar kendimizinkini de görsek, dünyada kusur kalır mıydı?"

"göz bilginde olur, cahilinki budak deliği."

tatlı hurma şarabının acısını ayyaş bilir
martıya sor denizdeki fırtınayı
yokluğun ne olduğunu, çok karısı olan bilir
çaldığını saklamanın zorluğunu, hırsız

"bilge sefalete de düşse bilge. sefalet nadanı sefilleştirir."

"altın bir vazo kırılsa da altın. toprak saksı kırılınca ne kalır?"

ne arzunun pençesinden kurtulabildim
ne hazzın zincirlerinden
yarı uykudayım, yarı uyanık
sen açtın gözlerimi
bağlarım kırıldı artık

dağların kanadı: eskiden kanatlıydı dağlar. istedikleri zaman uçar, diledikleri yere konarlardı. toprak, onların gidiş gelişlerinden öylesine sarsılıyor, öylesine inliyordu ki, tanrı sudra onun haline acıdı ve dağların kanatlarını kesti; kanatlar bulut oldu. bulutların dağlara koşması bundandır.

mahabharata: tevekkülden zevk alanlar, kaybettikleri mutluluğu ele geçirmekten aciz korkaklardır.

mahabharata: topraktan daha değerli ne? gökten daha yüce olan ne? rüzgardan daha hızlı olan ne? nedir çimenden daha bol olan? topraktan daha değerli: anne. gökten daha yüce: baba. rüzgardan daha hızlı olan: zeka. çimenden daha bol olan: düşünce.

mahabharata: bilgi gerçeği anlamaktır. barış, ruhun sükun bulması.

bhartrihari: fecrin soldurduğu ay, çağı geçen sevgili, lotussuz göl, konuşmayı bilmeyen güzel dudaklar, para canlısı hükümdar, gün görmeyen iyi ikbal içinde yüzen kötü.. kalbime saplanan yedi zehirli ok.

bhartrihari: hazların kucağında hastalanırsam diye için burkulur. hükümdarsan düşmanlardan korkarsın. bey isen hükümdardan. ikbaldekileri idbar korkutur. bilginler hatadan, doğrular yanlışlardan korkar. yalnız dünyadan el etek çekenler korkudan kurtulur.

bhartrihari: boş bir evde yanan lamba gibi kimseye hayrı dokunmadan geçti ömrümüz.

gururumun kapısını utançla sürgülemiştim
aşkın baltası ne kapı bıraktı, ne sürgü (trivalluar'dan)

ayağı çamura saplanmayagörsün
koca bir orduya karşı koyan fili
uyuz bir çakal öldürür (trivalluar'dan)

2.10.2008

jfk

oliver stone

"bir vatansever, devletine karşı ülkesini savunmaya daima hazırlıklı olmalıdır."

vietnam savaşı sırasında, güneydoğu asya'da 2 milyon asyalı, 58.000 amerikalı öldü, 220 milyar harcandı, 10 milyon amerikalı ticari hava taşıtlarıyla savaşa gönderildi, 5.000'den fazla helikopter kayboldu, 6,5 milyon ton bomba atıldı.

halkına yalan söyleyen bir hükümet korunmaya değer mi? kimseye güvenemez hale gelmişseniz, gerçeği söyleyemiyorsanız burası tehlikeli bir ülke olmuş demektir. dünya yıkılsa da, adalet yerini bulmalı.

lee harvey oswald kendini kafka'nın dava'sındaki joseph k. gibi hissetmiştir. tutuklanma nedeni ona hiç söylenmedi. görünmeyen kuvvetlerin onu hedef aldığını bilmiyordu. polis karakolunda, polis memuru olan tippit'in cinayetiyle suçlandı. kendini savunma hakkı tanınmadı. sorgulama kayda geçirilmedi. ertesi sabah güneş doğduğunda başkanı öldürmekle suçlanıyordu. medyanın da pompalamasıyla, bütün ülke onu suçlu kabul ediyordu. bayan jackie kennedy'yi mahkemede ifade verme zahmetinden kurtarmaya gönüllü vatansever kulüp sahibi kisvesinde jack ruby polisin içindeki adamları tarafından bir garaja sokuldu. oswald kurbanlık koyun gibi dışarı çıkarıldı ve bir halk düşmanı olarak temiz bir biçimde bertaraf edildi. kimsesizler mezarlığına gömülmüş lee harvey oswald için kim üzülür ki? kimse. oswald hakkında yanlış beyanlar ve basına sızan bilgiler dünyaya yayılır. resmi efsane yaratılmıştır, basın da bunu devam ettirir. resmi yalanların yaldızı ve jfk'nin cenazesinin destansı ihtişamı hepimizin gözlerini bağlar ve akıllarımızı karıştırır.

adolf hitler şöyle demişti: "yalan ne kadar büyük olursa insanlar da o kadar kolay inanır."

ilgi çekmek isteyen ve başkanı öldürerek muradına eren lee harvey oswald, bu deli ve yalnız adam, uzun bir kurbanlar zincirinin ilk halkasıydı. bunun ardından bobby kennedy, martin luther king gibi değişime ve barışa bağlılıkları yüzünden savaş tutkunlarının cephe aldığı insanlar da peş peşe yine böyle yalnız ve deli adamlar tarafından öldürülecekti. cinayeti, bir delinin anlamsız eylemi gibi göstererek her suçtan sıyrılan kişiler. hepimiz ülkemizin hamlet'leri olduk, katledilen önderimizin, babamızın çocuklarıyız. onun katilleri ise tahtı ele geçirmiş. john f. kennedy'nin hayaleti, bizi amerikan rüyasının ortasındaki gizli cinayetle yüzleşmeye davet ediyor. dehşet verici soruları bize dayatıyor: anayasamızın ilkeleri nedir? hayatlarımızın değeri nedir? adalet kılını bile kıpırdatmazken bir başkanın şüpheli bir şekilde bir cinayete kurban gidebildiği bir demokrasinin geleceği nedir? kalp krizi, intihar, kanser, uyuşturucu koması kisvesi altında daha kaç siyasi cinayet işlenecek? iç yüzleri ortaya çıkmadan daha kaç uçak ve araba kazası olacak? "ihanetten gelmez hayır" demiş bir ingiliz şairi. "nedeni var elbet. çünkü gelirse hayır, hiç adı olur mu ihanet?"

amerikan halkı daha zapruder filmini görmedi. neden? amerikan halkı daha hakiki röntgenleri ve otopsi fotoğraflarını görmedi. neden? yüzlerce belge bu komployu kanıtlamaya yardımcı olabilir. neden bunlar hükümet tarafından saklanıyor ya da yakılıyor? sıradan insanlar bu soruları sorup kanıt istediğinde yukarıdan gelen cevap hep aynı: ulusal güvenlik. önderlerimizden yoksun bırakılıyorsak bu nasıl bir ulusal güvenliktir? nasıl bir ulusal güvenlik halkın temel gücünü elinden alıp amerika'da bir devlet içinde devletin üstünlüğünü tanır? ulusal güvenlikten anlaşılan buysa gerçekte ne olduğu her haliyle ayan beyan ortada. adını koyabilirsiniz: faşizm!

22 kasım 1963'te olanlar bir hükümet darbesiydi. doğurduğu en dolaysız ve trajik sonuç da kennedy'nin vietnam'dan çekilme kararının tersine döndürülmesi olmuştur. savaş, amerika'daki en karlı iştir. yılda 80 milyar dolar getirir. başkan kennedy, devletimizin üst düzeyinde planlanan, pentagon ve cia'nın gizli operasyon merkezlerindeki fanatik ve disiplinli soğuk savaş uzmanlarınca uygulanan büyük bir komploya kurban gitmiştir.

bu ortalık yerde uygulanan bir infazdı ve dallas polisindeki, gizli servisteki, fbi'daki ve beyaz saray'daki benzer kafada insanlar tarafından örtbas edildi. bu iş, olaydan sonra suç ortağı haline gelen j. edgar hoover'ı ve lyndon johnson'ı da kapsıyor. suikast, başkan johnson'ı geçici bir memur düzeyine indirgedi. başkanın görevi mümkün olduğu kadar sık ulusun barış arzusundan söz etmekti; oysa kendisi askeriyenin ve anlaşmalı şirketlerinin kongre'deki ticari temsilcisi gibi davrandı.

eğer çocukluk günlerimize dönersek sanırım o zamanlar çoğumuz adaletin otomatik olarak geldiğini sanırdık. iyilik yaparsan iyilik bulacağını. iyinin kötüyü yeneceğini. ama yaşlandıkça anlıyoruz ki, bunlar doğru değil. tek tek bireyler adaleti uygulamak zorunda ve bu hiç de kolay değil çünkü gerçekler, iktidar için bir tehdit oluşturuyor ve insan kendi hayatı pahasına iktidarla savaşmak zorunda kalıyor.

gerçek, sahip olduğumuz en önemli değerdir; çünkü hayatımızdan çıkarsa, devlet gerçeği örtbas ederse, bu insanlara saygı duyamazsak, o zaman burası doğduğum ve ölmek istediğim ülke değil demektir.

alfred tennyson şöyle yazmış: "iktidar, ölen bir krala sırtını döner." kennedy için bundan daha doğru bir şey söylenemez. onun öldürülmesi muhtemelen bu ülkenin tarihindeki en korkunç anlardan biriydi.

4.03.2008

şüphe

jorge luis borges: şüphe, zekanın isimlerinden biridir.

william blake: bir adamın iyi ya da kötü olması beni ilgilendirmez; beni tek ilgilendiren,onun bir bilge mi yoksa bir aptal mı olduğudur. gidin, kutsallığınızdan sıyrılın ve zekaya bürünün.

bertrand russell: günümüzde dünyanın sorunlarının temel nedeni, aptallar kendilerinden fazlasıyla eminken, zekilerin şüpheyle dolu olmasıdır. 

alfred tennyson: inanın bana, dürüst şüphenin içinde, öğretilerin yarısında olduğundan daha fazla inanç vardır. 

aleister crowley: inançla uyudum ve kollarımın arasında bir cesetle uyandım. tüm gece şüpheyle içtim ve dans ettim ve sabah yanımda bir bakireyle uyandım.

descartes: dubito ergo cogito, cogito ergo sum. şüpheleniyorum, o halde düşünüyorum; düşünüyorum, o halde varım.

robert browning: en çok bilen, en çok şüphe edendir.

francis bacon: bir adam kesinlikle emin olduğu şeyler üzerinden yola çıkarsa yolculuğu şüpheyle sonuçlanır; fakat şüphelerle yola koyulmayı kabullenmişse kesin sonuçlara ulaşması mümkündür.

peter ustinov: inançlar insanları birbirinden ayırır. şüphe onları bir araya getirir.

federico fellini: birçok insan gibi ben de dinsizim ve akıntıyla sürüklenen küçük bir teknede oturuyorum. kendi yükümlülüğüm olan şüphelerle yaşıyorum. bunun asil bir yönü olduğunu düşünüyorum, yine de çabalamaya devam etmenin. 

thomas henry huxley: kuşkuculuk en yüksek erdem ve kör inanç en affedilmez günahtır.