ernesto sabato etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ernesto sabato etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.06.2022

hiroşima

ernesto sabato

hiroşima bombardımanı sabahında, diye anlatıyor bay yasuo yamamoto, uçakların sesini duyduğumda bisikletimle gidiyordum. ama önemsemedim çünkü o günlerde buna alışmıştık. iki dakika sonra, dehşet verici patlamaların ortasında, bir seferde atılan bin havai fişeğin patlamasına benzeyen, devasa bir ateş sütununun yükseldiğini gördüm. bisikletim havaya fırladı, ben bir duvarın arkasına düştüm. kalkıp duvara tırmanabildiğimde korkunç bir kargaşa gördüm, çocukların, kadınların çılgınca haykırışlarını, kesinlikle kötü şekilde yaralanmış ya da can çekişen insanların çığlıklarına benzer sesler işittim. evime koştum. yolda ağır yaralı insanlar gördüm, kana bulanmış, büyük kısmı yanmış insanlar. hepsi korku ve acı içindeydi, hayatımda gördüğüm en büyük korku ve çekilebilecek en büyük acı içinde. istasyonun orada, bir ateş denizi vardı ve bütün evlerin yıkılmış olduğu görülüyordu. tek oğlum masumi ve karımı düşünerek kahroluyordum. nihayet, evimin bulunduğu yere molozlar ve yangınlar arasında varabildim, ne var ki artık duvar falan kalmamıştı, apartman bir depremle eğilmişti sanki, kırık cam yığınları, kapı ve çatı parçaları her yerdeydi. karım yaralıydı, verdiği küçük bir işi yapmak için çıkmış olan oğlumuzun adını haykırıyordu. onu, gittiği yönde, her yerde aradık, ta ki yerdeki neredeyse derisi olmayan çıplak bir şeyin iniltilerini işitinceye kadar; saçları da yanmıştı, acıyla büzülmek için bile gücü yoktu neredeyse. dehşetle kim olduğunu sorduk ve o talihsiz, ancak anlaşılır, son derece tuhaf bir sesle masumi yamamoto diye mırıldandı. bir kapının artığı bir tablanın üzerine büyük bir özenle koyduk; çünkü adeta tamamen açık bir yaraydı ve yardım alacağımız bir yere kadar götürdük. birkaç on blok ötede, kendileri de yaralı doktorlar ve hemşireler tarafından bakılmayı bekleyen uzun bir yaralı ve yanık insan kuyruğu gördük. oğlumuzun artık iyileşmeyeceğini düşünerek bir askeri doktordan, hiç olmazsa acılarını hafifletecek bir şey vermesini rica ettik. üzerini iyice kaplamamız için bize yağ verdi, dediğini yaptık. çocuk ölüp ölmeyeceğini sordu. büyük bir gayretle hayır dedik, çok yakında iyileşecekti. onu tekrar eve götürmek istedik fakat bize, n'olur dedi, bulunduğumuz yerde kıpırdamayalım. hava kararınca biraz sakinleşti fakat devamlı su istiyordu. durumunu daha da kötüleştirip kötüleştirmeyeceğini bilmiyorduk ama veriyorduk. bazı anlar çıldırıyordu ve sözleri anlaşılmıyordu. bir süre sonra aklını toplamış göründü, bize bir cennetin gerçekten var olup olmadığını sordu. karım deliye dönmüştü, cevap vermeye kalkmadı; fakat ben ona, evet dedim, cennet var, asla savaşların olmadığı güzel bir yer. bu sözlerimi dikkatle dinledi, sakinleşmiş gibiydi. "öyleyse ölsem daha iyi" diye mırıldandı. artık hemen hemen nefes alamıyordu, karım ona duyurmamak için sessizce ağlarken göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. sonra oğlumuz yeniden sayıklamaya başladı ve artık su istemedi. birkaç dakika içinde, ne mutlu ki, nefes almaz oldu.

10.12.2021

umut

ernesto sabato

insanlık sorunlarına bile değinse, soyut kavramlar hiçbir insanı avutamaz, etten kemikten somut bir varlığın, sıkıntılı gözlerle bakan bir zavallının, yalnızca umutla beslenen birinin üzüntülerini ve kaygılarını hafifletemez. neyse ki insanın mayasında yalnızca umutsuzluk değil, esin ve umut da vardır; yalnızca ölüm değil, arzu ve yaşam da vardır; yalnızca yalnızlık değil, birlik anları ve aşk da vardır. eğer yalnızca umutsuzluk olsaydı hepimiz kendimizi ölmeye bırakırdık ya da kendimizi öldürürdük; ama böyle olmuyor.

aslında bu günün dünyasında umut sahibi olmak mantıklı değil. aklımız, mantığımız bize sürekli bu dünyanın vahşi olduğunu kanıtlar, bu nedenle mantık yok edicidir; kuşkuya, kinizme, en sonunda da yok etmeye yönelir. neyse ki insanoğlu mantıklı bir yaratık değildir, umut büyük yıkımların arasında tekrar tekrar yeniden doğar. bu kadar mantıksız, dokunaklı bir biçimde mantıksız, narin, her türlü temelden yoksun bir şeyden yeniden yeniden doğmak, insanoğlunun akılcı bir varlık olmadığının kanıtıdır. böylece depremler japonya'nın ya da şili'nin geniş bir bölümünü yerle bir etmişken, çin'de, yang tse'de millerce arazi dev bir su baskını sonucu sular altında kalmışken, otuz yıl savaşları gibi zalim ve kurbanlarının çoğunluğu için anlamsız bir savaş kadınları, çocukları, köyleri kesmiş, doğramış, işkence etmiş, katletmiş, tecavüz etmiş, yakmış, yok etmişken, başkalarının ya da doğanın bu mahvına maruz kalan güçsüz ve korumasız insanlar, umutsuzluk içinde asla yaşamak istemediklerini, yaşamlarını hiçbir zaman yeniden kuramayacaklarını, isteseler bile kuramayacaklarını düşünürler. ama aynı erkekler ve kadınlar (özellikle kadınlar; çünkü kadın yaşamın kendisidir, toprak anadır, her zaman içinde minicik bir parça umut barındırır), bu zavallı, eğreti insanlar, aptal ama kahraman karıncalar gibi her şeye yeniden başlarlar, yeniden küçük, gündelik dünyalarını inşa etmeye koyulurlar; küçücük, bu yüzden çok dokunaklı dünyacıklarını. dünyayı kurtaran fikirler değildir, ne akıl ne de mantıktır; tam tersine, insanların akıl almaz umudu, yaşamda kalmak için gösterdiği inatçı gayret, henüz olanak varken solumak için gösterdiği coşku, şanssızlıkların karşısında her gün gösterdiği küçük, gülünç, dirençli kahramanlıktır.

6.03.2019

adalet

ernesto sabato

eğer, himalaya'ya çıkan bir adamla yemek yiyorsan, çatalı tutuşunu yeterince gözlemleyince onu eşitin ya da üstünün sayma eğilimine kapılırsın; bu yargıya varmak için ileri sürülenin himalaya'ya çıkış olduğunu, yemek yiyiş tarzı olmadığını unutarak. bu cinsten küstahlığı binlerce kez affetmen gerekecek.

gerçek adaleti, yalnızca alçak gönüllülük ve duyarlılık, açıklık ve cömert bir anlayışla donanmış istisnai varlıklardan görebilirsin. şu kıskanç sainte-beuve, o stendhal soytarısının asla büyük bir eser yazamayacağını iddia ettiğinde balzac aksini söyledi. ama bu doğal: balzac insanlık komedyası'nı yazmıştı ve öbür beyefendiyse adını hatırlamadığım bir romancık. saint-beuve'a benzeyenler brahms'a güldü. oysa schumann, muhteşem schumann, bahtsız schumann, çağın müzisyeninin doğmakta olduğunu iddia etti.

paradoksal görünse de, hayranlık duymak için büyüklük gerekir. işte bunun içindir ki bir yaratıcının çağdaşları tarafından tanınması durumu pek gerçekleşmez: neredeyse hep bir sonraki kuşak ya da en azından bir tür çağdaş sonraki kuşak, yani yabancı olan, uzaklarda olan, onun giyim kuşamını görmeyen okurlar tarafından tanınır. bu stendhal ve cervantes'in bile başına geldiyse, evinin yakınlarında yaşayan sıradan bir tanıdığın dedikleri yüzünden nasıl yılgınlığa düşebilirsin? proust'un ilk cildi çıktığında (andre gide elyazmalarını çöpten çıkardıktan sonra), henri ghéon adında biri, bu yazarın "bir sanat eserinin tam anlamıyla aksi olan şeyi yapmakta, asla tamamlayıcı ve birleştirici olmayan ek bir tabloda, manzaraların ve ruhların devingenliği konusundaki izlenimlerinin bir envanterini, bilgilerinin dökümünü yapmakta gözükara davrandığını" yazdı. aslında bu kibirli eleştiri, proust dehasının hemen hemen esasıdır. evrensel adalet bankası, brahms'ın, piyano ve orkestra için birinci konçertosunu icra ettiği o ilk gecede hissettiği, hissetmesinin kaçınılmaz olduğu acıyı ne şekilde telafi edebilir ki? hani şu ıslıkladıkları ve yuhaladıkları gecenin acısını? yalnız brahms değil, discépolo'nun tek bir mütevazı şarkısının ardında, ne büyük bir acı, ne büyük bir birikmiş hüzün, ne büyük bir yıkım vardır.

fakat -insanlık durumu ne kadar garip- yalnız ve önemsiz ve başarısız olanlar bu sefil duyguları çekmez. lope, don quijote'un hayatında okuduğu en kötü kitap olduğunu ilan etmemiş miydi? goethe, üçüncü sınıf şairleri (kıskandığı ruhları da, sıralamasında bunların daha altına koyuyordu) överken kendisi kadar önemli şairler konusunda sessiz kalmıyor muydu?

hiç kimse sana geleceği garanti edemez. gelecek kimi zaman üzücüdür: başarısız olursan üzücüdür; çünkü başarısızlık her zaman acı vericidir ve sanatçı söz konusu olduğunda trajik olur; başarırsan da üzücüdür; çünkü başarı bir tür bayağılıktır, bir yanlış anlaşılmalar toplamı, devamlı bir yıpranmadır; kamuya mal olmuş adam olarak adlandırılan şu pisliğe dönüştüğünde, haklı olarak (haklı mı?) bir delikanlı, (senin başlangıçta olduğun gibi biri) suratına tükürebilir. bu haksızlığa da tahammül etmek, çalışıp çabalamak, domuz ahırında çalışan bir heykeltıraş gibi eserini üretmeyi sürdürmek zorunda kalacaksın. pavese'yi oku:
"içini kendi kendine tümüyle dökmüş olmak.. çünkü yalnızca kendi hakkında bildiğini boşaltmadın; aynı zamanda kuşkularını ve tahminlerini de, yani ürpertilerini, hayallerini, bilinçsiz hayatını da boşalttın. ve bunu, katlanılan bir çaba ve gerilimle, ihtiyat ve ürpertiyle, buluşlar ve başarısızlıklarla yapmış olmak. bütün hayat bu noktada yoğunlaşacak şekilde yapmış olmak ve bunu insani bir işaret, bir söz, bir mevcudiyeti buyur etmiyor, yüreklendirmiyor gibi yapmış olduğunu kabul etmek. ve soğuktan ölmek, çölde kendi kendine konuşmak, bir ölü gibi gece gündüz yalnız kalmak."

ama tabi, birden o sözü işiteceksin -şu anda, bulunduğu yerden pavese'nin bizimkini işittiği gibi- öbür adadan senin haykırışlarını işiten bir varlığın, senin hareketlerini anlayacak, senin şifreni çözebilecek birinin arzulanan varlığını, beklenen işaretini duyacaksın. işte böylece devam etmek için gücün olacak, bir an için domuzların homurtusunu duymayacaksın. geçici bir an da olsa, sonsuzluğu hissedeceksin.

kim bilir ne zaman, hayal kırıklığının hangi anında brahms, birinci senfonisinin ilk bölümünde işittiğimiz o melankolik trompetleri çaldırmıştır. cevap geleceğine inancı yoktu belki; çünkü bu esere tekrar dönmek için 13 yıl (on üç yıl!) geçmesi gerekti. umudunu kaybedecek, birisi suratına tükürecek, arkasından güldüklerini duyacak, kaçamaklı müphem bakışların uyarı olduğunu düşünecekti. fakat trompetlerin o çağrısı zamanları aştı ve birden, sen ve ben, karabasanlarla tükenmiş, işitiyoruz onları ve o bahtsıza borçlu olduğumuzdan, onu anladığımızı gösterecek bir işaretle cevap vermemiz gerektiğini anlıyoruz.

11.10.2017

sanat

ernesto sabato

günümüzde sanat, bu gergin ve parça parça ayrılan sanat, aykırılığımızdan, kaygımızdan, mutsuzluğumuzdan doğuyor. sanat, bu narin soyun, adı insan olan kaygılı ve doymak bilmez yaratığın evrenle barışma girişimidir belki de. hayvanların böyle bir şeye gereksinmeleri yok: onlar yaşamakla yetiniyorlar. varlıkları içgüdüsel arzularıyla uyum içinde. kuşa birkaç tohum ya da kurtçuk, yuvasını yapabileceği bir ağaç kovuğu, uçacağı geniş alanlar yetiyor. yaşamı doğumundan ölümüne dek ne çıkarsa bahtına kabilinden bir ritimle akıp gidiyor, metafizik bir umutsuzluk ya da delilik gibi nedenlerle sarsılmıyor. oysa insan iki ayağının üzerine dikildiği ve karşılaştığı ilk sivri taşı balta yaptığından beri hem büyüklüğünün temellerini hem de sıkıntılarının kaynaklarını inşa ediyor. elleriyle ve elleriyle yaptığı aletlerle adı kültür olan o çok güçlü ve çok tuhaf yapıyı inşa ederken bir yandan da kendi kendini parçalıyor; çünkü artık bir hayvan olmamasına karşın ruhunun sandığı gibi bir tanrı da değil. o, hayvanların toprağıyla kendi tanrılarının göğü arasında yaşayan iki yönlü, talihsiz bir yaratık henüz, masumluk çağlarının yeryüzü cennetini kaybedeli çok oldu; ama ruhunun kurtarılışının ilahi cennetine de erişemedi. bu acılı, hasta ruhlu varlık kendine ilk kez varlığının nedenini soracak. böylece elleriyle, baltasıyla, ateşle, sonra bilimle ve teknikle kendisini asıl ırkından, zoolojik mutluluğundan ayıran uçurumu kazacak. kent, bu çılgın kariyerinin son durağı, gururunu ifade ediş biçiminin tepe noktası, yabancılaşmasının en uç düzeyi olacak. bu tatminsiz, kör ve biraz da deli yaratıklar gizem ve kan aracılığıyla o kaybettikleri uyumu bulmaya çalışacaklar, kendilerini çevreleyenden daha farklı bir gerçeklik çizecekler ya da yazacaklar, bu çizip yazdıkları gerçeklik fantastik ve çılgın; ama ilginçtir, gündelik gerçekliklerinden daha derin ve doğru olacak. böylece, herkes adına düş gören bu narin ve savunmasız varlıklar kendi bedbahtlıklarının üzerinde yükselerek ortak kaderin yorumcuları, hatta (acı çeken) kurtarıcıları olacak.

8.09.2017

comandante che guevara

ernesto sabato

"dünyanın öbür ülkeleri benim mütevazı çabalarımın reklamını yapıyor. küba'ya olan sorumluluğun nedeniyle senden esirgenen şeyi ben yapabilirim, artık ayrılmamızın vakti geldi. inşa etme umutlarımın en katıksızını ve sevgili varlıklarımın en sevgilisini burada bırakıyorum. küba'yı, örnek olmak dışında her türlü sorumluluktan azat ediyorum. son saatim başka göklerin altında gelirse, son düşüncem bu halk, özellikle de sen olacaksın, fidel.

sevgili anne ve baba: topuklarımın altında bir kez daha rocinante'nin kaburgalarını hissediyor, kolumda deriden kalkanım, yola koyuluyorum. neredeyse 10 yıl oluyor, size başka bir veda mektubu daha yazmıştım. hatırladığıma göre daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamadığımdan yakınıyordum. ikinci unvan artık umurumda değil, asker olarak da o kadar kötü değilim.. bu mektubum belki de sonuncusu. sonu aramıyorum fakat mantıken mümkün. şayet böyle olursa, son bir kez kucaklıyorum sizi. sizleri çok sevdim, yalnızca sevgimi ifade etmeyi bilemedim; ben tavırlarımda aşırı derecede katıyım ve sanırım bazen beni anlamadınız. öte yandan beni anlamak da o kadar kolay değil. bana inanın, sadece bugün." (che guevara)

yılanlarla, boa yılanlarıyla, dev örümceklerle ve jaguarlarla dolu bu vahşi ormanda, ilk çarpışmadan itibaren, dördüncü tümenle birlikte dört gün devriye gezdim. (murray sayle, savaş muhabiri)

"comandante che guevara'nın her an düşeceği hesaplanıyordu, öyle olmalıydı, günlerdir demirden bir çember içine hapsedildiğine göre. toprak ve dikenler burada herhangi bir insanoğlunun derisini sefil bir tabakaya çeviriyor. karmakarışık, kuru ve dikenlerle kaplı bitki örtüsü yer değiştirmeyi neredeyse imkansızlaştırıyordu; gündüzleri bile sıkı sıkıya gözetlenen sel yataklarına saklanarak idare ediyorlardı. gerillaların bu susuzluk, açlık ve terör kuşatmasına nasıl tahammül edebildiklerini anlamak mümkün değil. 'o adam sağ kurtulmayacak.' diyor bir subay." (bir savaş muhabiri)

"sabahın sekizinde victor adlı bir köylü, çiftliğinin yakınlarındaki çalılıklar arasında bilinmeyen şahısların dolaştığını bildirmek için la higuera askeri karakoluna geldi. subay bilgiyi getirene para verdi ve haberi hemen bölgeyi kuşatan ranger birliklerine iletti. binbaşı miguel ayoroa, bölgede operasyon yapan iki ranger bölüğünün komutanı, telsizle san antonio, yagüey ve yuro dere vadilerinin çıkışlarının kapatılmasını emretti. yüzbaşı prado müfrezesiyle yuro vadisine gitti ve adamları gerillalarla öğlene doğru karşı karşıya geldi. ilk karşılaşmada iki asker öldü. atış, üç saat boyunca ara ara münferiden devam etti. yavaş yavaş, rangerlar toprak kazanarak, düşmana 70 metre kadar yaklaşıncaya kadar ilerledi. 15.30'da gerillalar ilk görünür kayıplarını verdiler." (askeri taraftan)

"gerillalara yaklaşacak şekilde manevra yaptık ve hemen ardından saldırıya geçtik. gördüğümüz ilk asi, sonradan willy olarak teşhis ettiğimizdi, ikincisi sonradan che olarak teşhis ettiğimizdi. derhal ateş açtık ve che'yi mitralyöz kurşunuyla yaraladık. willy ve diğerleri, çatışma devam ederken onu çekmeye çalıştı. rangerlarımızın başka bir kurşunu comandante'yi göğsünden vurup beresini uçurdu. arkadaşları onu perdelerken willy şefi, başka dört ranger'la karşılaştıkları bir tepeye kadar götürmeyi başardı. willy güç toplamak için bir an bile nefes almadan şefinin vücudu sırtında geldi. ve güç toplayıp guevara'ya bakmak için durduğunda ise pusudaki askerler ona teslim olma emri verdiler. askerlerden önce rangerlar ateş açtı. sonra da yanlarına ulaştılar. che'nin yaraları ağırdı ve astım, nefes almasını önlüyordu. böylece şifreli mesajı gönderdik: 'merhaba, satürn. papa'yı ele geçirdik.'" (yüzbaşı prado)

"guevara dört asker tarafından bir battaniyeyle, ele geçirildiği yerden kilometrelerce uzaklıktaki la higuera'ya taşındı. orada yüzbaşı prado mahkumları, karakolun sorumlusu albay selich'e teslim etti. guevara'nın sırt çantasındakilerin envanterini yaptı: iki günlük, bir şifre kitabı, şifreli mesajlarla bir işaretler kitabı, che'nin kopya ettiği bir şiir kitabı, bir saat ve başka üç dört kitap." (bolivya ordusu raporu)

che ile konuşan albay selich oldu. che gibi yaralı pek çok askerle beraber bir hangardaydık. fakat o başka bir uçtaydı ve bağırdığı için albayın dediklerini açıkça duymamıza rağmen che'nin sözlerini işitmiyorduk. latin amerika'dan söz ediyordu. albay, che ile uzun süre kaldı, belki bir saat ya da daha çok. albayın ortaya çıkarmak istediği ve che'nin söylemeyi reddettiği bir şey hakkında tartışıyorlardı. ta ki guevara sağ eliyle albaya bir yumruk atıncaya kadar. böylece albay kalkıp gitti. binbaşı guzman, guevara'yı bir helikopterle bir hastaneye nakletmek istedi fakat albay karşı çıktı ve hastaneye yalnız biz gittik. (asker gimenez'in raporu)

işte burada, elinizdeyim
bu terk edilmiş yerlerde tek başına
ama unutuluştan uzakta

"ekimin dokuzunda, öğleden sonra ikide, başkan barrientos ve general ovando ele geçiriliş haberini aldılar. üst düzeyde bir toplantı yapıldı. infaz teklifini sunan general torres ve general vazquez de oradaydılar. hiç kimse karşı çıkmadı, sustular. hemen sonra general ovando, valle grande'ye şu emri gönderdi: "papa'yı selamlayın." emir la higuera'da albay miguel ayoroa tarafından alındı. teğmen perez'e gönderildi ve o da, astsubay mario teran'a ve çavuş huanca'ya gönderdi. infazcılar karabinalarını aldılar. che'nin kapatıldığı yerde gerilla willy de bağlı yatıyordu. astsubay teran göründüğünde willy ona hakaret etti ve teran onu kafasından vurdu. çavuş huanca da yakındaki bir sınıfa kapatılmış olan reynaga'ya aynısını yaptı. talih, comandante guevara'yı öldürmesi için mario teran'ı seçmişti. willy'nin hayatına son verdiği sınıftan sıkıntıyla çıktı, korkuya kapılmıştı, silahını daha güçlüsüyle değiştirmeye karar verdi. teğmen pérez'in bulunduğu yere, otomatik kurşun atan bir m-2 karabinası istemek için yöneldi. teran alçak, önemsiz bir adamdı." (eski bakan antonio arguedas)

açıkta ve ayaktayım, ölmeye hazırım
bakın bana, bahtsızlıklar, kutlamalar, ihanete uğradım
günler, yıllar, bulutlar, ne yapacaksınız bana

sınıfa vardığımda, che doğrulup bana dedi ki:
- beni öldürmeye geldiniz.
sarsıldım ve cevap vermeksizin başımı eğdim.
- ötekiler ne dedi? diye sordu bana.
- hiçbir şey, diye cevap verdim.
ateş etmeye cesaret edemedim. o anda che bana çok büyük, devasa göründü. gözleri pırıl pırıl parlıyordu. beni suçladığını hissettim ve tedirgin oldum.
- sakin ol, dedi bana. -iyi nişan al.

söylesene nereye saklandın, ah! şu ölüm
kimse seni göremez ki
imkansız ve suskun

"böylece geriye bir adım attım, kapıya doğru, gözlerimi kapattım ve ilk kurşunu attım. che, parçalanmış bacaklarla, yere düştü, kıvranmaya ve kan kaybetmeye başladı. ben bütün gücümü topladım ve koluna isabet eden ikinci kurşunu attım, sonra omzuna ve nihayet kalbine." (astsubay teran'ın raporu)

"che'nin cesedi, henüz sıcakken, taşınacağı helikoptere doğru bir sedyeye sürüklendi. yerler ve sınıfın zemini kanla lekelendi ama askerlerden hiçbiri temizlemek istemedi. bir alman din adamı yaptı bu işi, sessizce lekeleri sildi ve guevara'nın vücudunu delip geçen kurşunları bir mendilde topladı.

helikopter gelir gelmez sedye patenlerden birine bağlandı. vücudu, bir çarşafa sarılmıştı, gerilla ceketi hala üstündeydi. eddy gonzales, batista döneminde havana'da bir kabare işletmişti, ölü comandante'nin hareketsiz yüzüne bir tokat atmak için yaklaştı.

helikopter hedefine vardığında, bedeni bir tabla üzerine, başı aşağıya sarkıtılıp gözleri açık bırakılarak kondu. bir çamaşır teknesinin üzerine konmuştu, neredeyse çıplak, fotoğrafçıların ışıklarıyla aydınlatılmıştı. elleri baltayla kesildi, teşhis edilmesini önlemek için. ama gövdesini de parçalara ayırdılar. tüfeği albay anaya'nın, saati general ovado'nun elinde kaldı. operasyonlara katılan askerlerden biri, guevara'nın yoldaşlarından birinin ormanda yapmış olduğu makosenlerini çıkardı. fakat çok kullanılmaktan ve rutubet yüzünden iyice yıpranmışlardı, işe yaramadı." (gazete haberlerinden)

seni hatırlayan çiçekler olacak, sözler, gökler
bunun gibi yağmurlar ve değişmeden yaşayacaksın
başarmış olarak
uyu, bahtsızlıklardan kurtulmuş, hüznün tüm gururuyla.

31.12.2015

uzun lafın kısası

andre luguet: hayatta en karanlık saat bile altmış dakikadan fazla sürmez.

boccaccio: en süslü, en cicili, en alacalı giysiyi sırtına geçiren, herkesten daha çok saygınlık kazandığını sanıyor. bilmiyor ki, bu giysiler pekala bir eşeğe yaraşır; ama saygınlık kazandırmaz eşeğe.

halil cibran: aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

ernesto sabato: dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim; özellikle de insan kalabalıklarından. yazları plajlar en katlanamadığım yerlerdir.

jean baudrillard: her hayvanda sizi küçümseyen bir insan saklıdır; her bilgisayarda canı sıkılan bir insan saklı olduğu gibi.

konstantin fedin: şaka ve gülme asla boşa gitmez; bunlar dünyanın en iyi eğitimcileridir.

algernon sydney: hiçbir yasa, ortaya çıkabilecek her duruma tam uyacak kadar mükemmel değildir.

melih cevdet anday: yaşamaktan soğumamak için tek çare, daha güzel bir dünya düşünmektir. o dünyayı özlemek ve o dünya için savaşmaktır.

pascal: hayatımızı seve seve feda ederiz; yeter ki başkaları bundan bahsetsinler.

choderlos de laclos: para insanı mutlu etmez; ama kabul etmeli ki mutlu olmasını çok kolaylaştırır.

salman rushdie: insanlarda zevk diye bir şey yoksa, her şeyin en iyisi bile boşuna.

şevket rado: soğuğa dayanmanın en emin çaresi soğuğu sevmektir, derler. hayatın güçlüklerine katlanmanın en sağlam yolu da hayatı sevmektir.

31.01.2015

uzun lafın kısası

bob dylan: yirmi yıl eğitim görürsün, seni gündüz nöbetine alırlar.

cicero: hiçbir şey zenginliği sevmekten daha fazla alçak ve küçük bir ruha özgü değildir.

hegel: gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir.

ernesto sabato: bir insanın esrarengiz ve hüzünlü bir öyküsü yoksa, varlığının ne anlamı vardır?

melih cevdet anday: doğu toplumu, bireyin doğmadığı toplumdur.

jeannette walls: hayat, başka insanların senin hakkında söylediklerini kafaya takmayacak kadar kısadır. 

otto rank: gerçek hastalık olmadan gerçek iyileşme olmaz.

algernon sydney: bir kişinin halkın iyiliği ve onların özgürlüklerini korumak için, hukukun üstünde keyfince yönetmesini sağlayacak mutlak bir güce sahip olmasını istemekten daha saçma bir şey olamaz; çünkü böyle bir gücün olduğu yerde hiçbir özgürlük yaşayamaz.

andre maurois: kadınların ahlakı yoktur; yaşama biçimleri sevdikleri kişilere bağlıdır.

tagore: haksızlığa boyun eğen de haksızlık yapan gibi suçludur; çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni odur.

salman rushdie: hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur.

yamamoto tsunetomo: para puldan başka bir şey düşünmeyen insan şerefe önem vermez. şeref düşüncesi taşımayan insan sefildir.

31.12.2014

uzun lafın kısası

alain: hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.

yılmaz güney: herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.

tahsin yücel: bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.

ernesto sabato: bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının farkına varana dek kendilerini özel sanabilirler.

boris vian: kızlar yüzünden ağlamamalı insan. hiçbir kız buna değmez.

yılmaz odabaşı: aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.

jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.

ömer hayyam: açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse -bizler tanrı'nın elinde birer oyuncağız; -kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, -sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.

melih cevdet anday: dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır.

salman rushdie: biraz şüphe o kadar da kötü değildir. kendinden kesinlikle emin olan adamlar korkunç şeyler yaparlar. kadınlar da öyle.

comte de lautreamont: denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez.

yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur.

29.09.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: banka, burjuva ruhunun tapınağıdır.

harper lee: selam vermeden önce çekip vurmak gereken türde insanlar vardır; o zaman bile harcanan kurşuna değmezler.

cicero: hazinesini nereye gizlediğini unutan ihtiyar yoktur.

jeannette walls: eşyalardan vazgeçmek zorunda kaldığınızda, onlara hiç de ihtiyacınız olmadığını anlıyorsunuz.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

andre maurois: kadınlar doğal olarak yaşamları bir devinim olan, bu devinim içinde kendilerini de alıp götüren, kendilerine bir görev veren, çok şey isteyen erkeklere bağlanırlar.

melih cevdet anday: çoğu başyapıt bir arka odada doğmuştur.

alfred north whitehead: büyük hayalperestlerin düşleri asla gerçekleşmez. onlar her zaman daha fazlasını ister.

oscar wilde: ütopya içermeyen bir dünya haritasına bakmaya bile değmez.

pascal: insan doğal bir anlatım gördü mü hem şaşırır, hem sevinir; çünkü bir yazar görmeyi beklerken bir insan bulmuştur.

yann martel: müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

21.09.2014

yazma sanatı

hermann hesse: yazmak iyidir; ama düşünmek daha iyi, akıllılık iyidir; ama sabretmek daha iyi.

cesare pavese: tedirginliğinde ve yazı yazma çabanda sana yardımcı olan şey, her sayfada söylenmemiş bir şey kaldığını kesinlikle bilmendir.

ernesto sabato: yazmak, en azından bir şeyi sonsuzlaştırmak için yazmak: bir aşkı, bir kahramanlık eylemini, bir kendinden geçme anını. mutlak olana ulaşmak. ya da belki tutkunun ve kahramanlığın o mutlak eylemlerinde yeteneksiz olanlar için gereklidir yazmak. çünkü ne bir gün kendini prag'ın bir meydanında ateşe veren o çocuk, ne che guevara, ne marcelo carranza yazmaya ihtiyaç duymuştu. sahici hiçbir kişilik sözlerden yaratılmış bir suret değildi; onlar kandan, hayaller ve umutlardan, gerçek üzüntülerden yapılmışlardı ve bu karmaşık hayatın ortasında, varoluş için bir anlam ya da hiç olmazsa bu anlamın bulanık belirtisini bulmamıza, bilinmeyen bir şekilde hizmet eder gibi görünüyorlardı.

murathan mungan: yazmak, aşkı ya da hayatı öğretmez insana. marguerite duras'ın dediği gibi, yazarak sadece yazmayı öğrenirsiniz, daha iyi yazmayı.

bertrand russell: kendileri için dünyada yapacak hiçbir şey kalmamış olduğu kanısını taşıyan yetenekli gençlere öğüdüm şudur: yazmaya çalışmaktan vazgeçin; bunun yerine yazmamaya çalışın. dünyaya açılın, bir korsan olun, borneo'da bir kral, rusya'da bir işçi olun; ilkel fizik gereksinimlerin hemen bütün enerjinizi yutacağı bir hayata başlayın.

31.08.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

cicero: kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

boethius: seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür.

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

louis-ferdinand celine: ev sahibi dediğin bok üstü boktur, o kadar.

jean-paul sartre: ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

kurt vonnegut: merak, sağlıklı bir aklın daimi ve değişmez özelliklerinden biridir.

alain de botton: statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

melih cevdet anday: insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

salman rushdie: insanlarımız lanetlenmiş. yoksuluz, cahiliz ve öğrenmeyi sonuna kadar reddediyoruz.

andre maurois: şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

31.07.2014

uzun lafın kısası

mesa selimovic: gerçek yaşlılığın başlangıcı yerleşmektir.

ernesto sabato: kimse kimseyi yoksul üniformalı bir şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

jean-paul sartre: gerçeklere dosdoğru ve çekinmeden bakmak kadar iyi bir şey yoktur.

kurt vonnegut: insanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsen onlardan o kadar çok tiksinirsin.

cicero: kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkumdur.

henry david thoreau: önüne geleni haksız yere içeri tıkan bir yönetimde, onurlu her insanın olması gereken yer cezaevidir.

boileau: doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.

paul holbach: insanlar olağanüstü olanı basit olana, anlayamadıkları şeyleri anlayabildiklerine tercih ederler. onların, hayal güçlerini uyandırmak için "gizemli" şeylerin dürtüsüne ihtiyaçları vardır.

tahsin yücel: sevgili dostum, bu dünyada her şey alışveriştir.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever; ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

29.06.2014

uzun lafın kısası

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

boethius: erdemler yüksek mevkilerden dolayı değer kazanmaz; yüksek mevkiler erdemlerden dolayı değer kazanır.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

ernesto sabato: nice aptallığı çok akıllıca davrandığımızı sanarak yapmışızdır.

alain touraine: demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

wolfgang günter lerch: ilk izlenim daima hayal kırıklığı yaratır.

kürşat başar: birini sevmen için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir.

william s. burroughs: aşağılık bir insanın temel göstergesi sağcı olmasıdır.

mesa selimovic: her şeyin başlangıcı ve sonu olan zaman üzerine yemin ederim ki, herkes her zaman zarar içindedir.

yamamoto tsunetomo: parayı ararsan bulursun, bulamayacağın şey insandır.

pascal: insanlar dinsel inanç yoluyla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeyle yapmazlar.

saltıkov-schedrin: bilgi aydınlık, bağnazlık ise karanlık demektir. karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir. ve ne olursa olsun gelecektir.

31.05.2014

uzun lafın kısası

cicero: ünü hor görmek üstüne kitap yazanlar, baş sayfaya kendi adlarını koyarlar.

andrew fletcher: eğer bir insan tüm baladları yazma imkanına sahipse, bir ülkenin kanunlarını kim yaparmış, ona vız gelir.

ernesto sabato: sonunda ona benzemeden yıllarca güçlü bir düşmanla dövüşemezsiniz.

alain touraine: egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

john fowles: bağışlanmayacak kadar günahkar hiç kimse yoktur.

kürşat başar: insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

mesa selimovic: insan yaşamına günahtan çok, günah işlememek için alınan önlemler zarar getirmiştir.

apostolos doxiadis: dünya üzerindeki hiçbir şey gerçekten yeni değildir. insan ruhunun soylu dramları da öyle.

saltıkov-schedrin: eğer ahmakların elinde yetki olsa tüm akıllıları yeryüzünden silip süpürürler.

thomas bernhard: yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

henry david thoreau: çoğu insan hayatını sessiz bir umutsuzluk içinde sürdürüyor.

boris pasternak: yaşamı boyunca hiç yanlış yapmamış, doğrudan ayrılmamış insanlardan hiç hoşlanmam. erdemli kişiler, yaşamın güzelliğindeki gizi anlayamazlar.

31.03.2014

uzun lafın kısası

theodor adorno: bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görüntüsüdür.

borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.

clarence darrow: cehalet ve fanatizm her zaman iş başındadır ve beslenmeye ihtiyaç duyarlar.

alain: başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak, herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.

henry david thoreau: en iyi hükümet, en az yöneten hükümettir.

walker percy: evlilik talebi aşkı küçük düşüren bir şeydir. aşkın keyifli bir karşılaşma olması gerekir.

ernesto sabato: televizyon, yoksulların afyonudur.

jean-paul sartre: insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir.

kürşat başar: bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

pascal: bütün yıkımların nedeni odamızda kalmayı bilmememizdir.

michel bourse: her toplum alışveriş üzerinde temellenmiştir, toplumsal bağın olumlanmasını ve sürmesini tek sağlayan budur.

saltıkov-schedrin: hiçbir acı, karanlıklar içindeki birinin, bu karanlığı yırtıp ışığa kavuşmak için yaptığı bilinçsiz, telaşlı ve güçsüz çabalarından doğan acıdan daha büyük olamaz.

3.02.2014

asansör

ernesto sabato

guido caddesi'nde, echagüe'nün evinde olmuştu olay. yaşlı adam henüz hayattayken hizmetçi kızlardan biri kendini güneşli günlerde retiro parkı'nda çalıştıran bir kör tarafından kullanılıyordu. 1935 yılında, gözü kara ve genç bir ispanyol, kapıcı olarak işe girdi, hizmetçi kıza aşık oldu ve sonunda onu kör efendisinden uzaklaştırmayı başardı. hizmetçi kız aylarca korku içinde yaşadı, taa ki yavaş yavaş kapıcının da çabalarıyla körün kendisini cezalandırmakla savurduğu tehditlerin asılsız olduğunu düşünmeye başlayana kadar. iki yıl geçti. 1937 yılında, ocak ayı gelince echagüe'nün ailesi yazı çiftlikte geçirmek için evi toplamışlar. hepsi evden çıkmışlar, içeride yalnızca üst katta yaşayan kapıcı oğlan ile hizmetçi kız kalmış. yaşlı uşak juan, ki bazen kahya olarak hizmet ettiği de olurdu, herkesin çıktığını sanarak elektriği kesmiş ve büyük giriş kapısını kilitleyerek evden çıkmış. juan elektriği keserken kapıcı ve karısı asansörle inmekteymişler. üç ay sonra, echagüe ve ailesi çiftlikten döndüklerinde, buenos aires'te olmadıkları üç ay boyunca asansörde kapalı kalan kapıcının ve karısının iskeletlerini bulmuşlar.

işte bu olayı anımsamıştım, buna bağlı olarak korkunç şeyler düşünmeye, olayın ayrıntılarını gözümde canlandırmaya başladım: asansörün durduğunu görünce kapıcı şaşırır. birçok kez asansörün düğmesine basar, körüklü iç kapıyı açıp kapatır. aşağıya juan'a eğer açtıysa iç kapıyı kapatması için bağırır. kimse yanıtlamaz. daha yüksek sesle bağırır, kimse yanıt vermez. önce enerji sonra korku dolu olarak kerelerce bağırır. bir süre geçer, karısıyla neler olup bittiğini sorarak birbirlerine bakarlar. genç adam tekrar bağırmaya başlar, kadın da ona katılır, ikisi birden bağırır. bir süre beklerler, konuşurlar: "tuvalete gitmiş olmalı, dobrowski'yle (yandaki evin polonyalı kapıcısı) konuşuyordur, bir şey unutuldu mu diye eve bakmaya gitmiştir vb. on beş dakika geçer, yeniden bağırmaya başlarlar. boşuna. beş on dakika boyunca bağırırlar. boşuna. artık çok kaygılıdırlar, artan bir kaygı ve korkuyla birbirlerine bakarlar. kimse umut kırıcı bir şey söylemek istemez; ama herkesin gitmiş olduğunu ve elektriği kestiklerini düşünmeye başlarlar. bağırırlar, önce biri, sonra öteki, sonra ikisi birden, tüm güçleriyle, korku çığlıkları atarak, vahşi hayvanlarca kıstırılmış hayvanlar gibi uluyarak. bu ulumalar saatlerce sürer, sonra güçten düşmeye başlarlar. sesleri kısılır, harcadıkları çabadan ve korkudan zayıf düşerler, bitkin bir halde, ağlayarak, iki kat arasındaki masif bloku yumruklarlar. bir süre karanlıkta suskun, şaşkın kalakalırlar. daha sonra konuşurlar, fikir alışverişinde bulunurlar; hatta biraz umutlanırlar bile: juan dönecek, köşedeki bara bir şey içmeye gitmiş olmalı; juan evde bir şey unutmuştur kesinlikle, döner birazdan. yukarı çıkmak için asansörü çağırınca onları bulur, onu ağlayarak karşılarlar, "bilsen juan, ne kadar çok korktuk" derler. ve sonra üçü birden, başlarından geçen kabus hakkında yorumlar yaparak sokağa çıkarlar ve gülerler, o kadar mutludurlar ki! ama juan bir türlü geri dönmez, ne köşedeki bara gitmiştir, ne de yandaki evin polonyalı kapıcısıyla çene yarıştırıyordur: saatler geçer ve bu terk edilmiş evde hiçbir şey olmaz. biraz güçlerini topladıktan sonra yeniden bağırmaya başlarlar, bağırışlar çığlıklara, çığlıklar ulumalara, giderek anlamsız iniltilere dönüşür. bu kadar korkunç bir şeyin başlarına gelmiş olmasının olanaksızlığını düşünerek asansörün tabanına yıkılmış olmalılar. bu insanoğlunun tipik tepkisidir, korkunç bir şey olduğu zaman "bu olamaz, bu olamaz!" der; ama olmaktadır ve korku yeniden yutar onları. ondan sonra yeniden bağırmış ve ulumuşlardır. ama kim yardım edebilir ki? juan çiftliğe gitmektedir, o da patronlarıyla gidecektir. tren gece saat 10'da yola çıkacaktır. attıkları çığlıklar hiçbir işe yaramaz, tüm insanlar çığlık ve ulumaların bir işe yarayacağına ilişkin saçma sapan bir düşünceye eğilimlidir; ama işe yaramadıkları pek çok felakette kanıtlanmıştır; böylece kendilerine kalan kısıtlı enerjiyi de bağırarak ve homurdanarak tüketirler ve bu her zaman inlemelerle son bulur. böyle devam edemez tabii ki, bir an tüm umutlarını yitirmişken, ertesi an çok gülünç bile gözükse yemek düşünürler. ne için yemek yemek? ıstırap süresini uzatmak için mi? kabinde, karanlıklar içinde, yerde (birbirlerini hisseder, birbirlerine dokunurlar), ikisi de aynı korkunç şeyi düşünürler: açlık dayanılmaz olduğunda ne yiyecekler? zaman geçer, birkaç gün içinde gelecek olan ölümü düşünürler. nasıl olacak? insan açlıktan nasıl ölür? geçmişi düşünürler, akıllarına mutlu zamanların anıları gelir. kadına parque retiro'da fahişelik yaptığı zamanlar güzel görünmektedir artık; güneş vardır, denizci ya da asker delikanlılar iyi hatta yumuşaktırlar, önünde sonunda yaşamla ilgili şeylerdir bunlar ve tüm iğrençliklerine karşın ölüm anında insana olağanüstü görünürler. adam çocukluğunu, galicia'yı, şarkıları ve dansları anımsayacaktır. tüm bunlar ne kadar uzakta şimdi. adam, kadın ya da ikisi birden, yeniden, "ama bu olamaz" diye düşünürler. bu tür şeyler gerçekte olmamaktadır. nasıl olabilir ki? yeniden bağırmaya başlamış olabilirler ama artık fazla enerjileri kalmamıştır ve bağırışlar daha kısa sürer. yeniden düşüncelerine gömülürler, adam galicia'yı, kadın fahişelik yaptığı mutlu zamanları düşünmektedir. neyse, böyle ayrıntılı bir tanım yapmak ne işe yarar ki? biraz hayalgücü olan herkes nasıl olduğunu düşleyebilir; artan açlık, karşılıklı kuşkular, olmuş bitmiş olaylar için birbirini suçlamalar. adam kadının başının etini yemeye başlar ve vicdanı rahat etsin diye onu fahişelik yapmış olmasıyla suçlar, utanmıyor mudur? bu yapmış olduğu iğrenç değil midir? vb.

adam kadını yiyebileceğini düşünür (1-2 gün açlıktan sonra), tamamen öldürmese bile bedeninin bir bölümünü yiyebileceğini düşünür, bir iki parmağını ya da bir kulağını. bu iki insanın tüm gereksinmelerini orada giderdiklerini düşünürsek kabin giderek daha pis, daha iğrenç, daha dayanılmaz olmaktadır. ama her şeyden çok açlık ve susuzluk dayanılmazdır artık. susuzluğu sidikleriyle giderebilirler, çişlerini avuçlarında biriktirerek içebilirler, bu denenmiştir; ama ya açlık? kimse yanında başka biri varken kendi organını kopartıp yememiştir. kont ugolino'nun kendi oğullarıyla birlikte gömülmesini anımsıyor musunuz? yani, diyorum ki, 4 gün sonra, belki de daha kısa bir süre sonra, pis pis kokmaya başlamış ve vahşileşmişlerdir, karşılıklı duydukları nefret giderek artmış ve en güçlü olan en zayıf olanı yemiştir kesinlikle. bu durumda kapıcı hizmetçiyi yemiş olmalı, belki önceleri kısmen, kafasına vurduktan ya da onu kabinin duvarlarına vurarak parçaladıktan sonra parmaklarından başlayarak kadının tümünü yemiş olmalı.

iki ayrıntı bu kurgumu doğruluyor: kızın elbisesi parça parça yerlerdeki pisliklerin içindeymiş; ayrıca kemikleri de sanki yamyam kapıcı tarafından birbiri ardına koparılmış gibi parça parça çevreye saçılmışmış. adamın çürümüş, yer yer iskeleti çıkmış cesediyse ayrı bir köşede ama tümmüş.

2.09.2012

sürgünlüğün bin yüzü

feridun andaç

juan goytisolo: atatürk yurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. bu girişim bana italyanca bir deyimi anımsatıyor: "çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak." osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.

edward said: sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkar; hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. sürgün bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir. 

lamennais: dostlar, eşler, babalar, kardeşler yalnızca sıladadır. sürgün her yerde yalnızdır.

rainer maria rilke: içinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! seni hiçe sayanlar, sana karşı çıkarlarsa, tanıdığın, görüştüğün kimseler senden büsbütün el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse, seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

walter benjamin: kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?

juan goytisolo: sürgündeki yazar için dil, gerçek vatan yerini tutar.

ali akay: sürgün insan ilkede yalnızdır. yol üzerinde kendini kurarken rastladığı kimlikler hep maskelerdir. bütün görüntü gözükmekte olan varlıktadır. arkasında ise bir kimliksizlik durumu yatar.

ernesto sabato: eğer bir insanın düş kurmasını engellerseniz, deli olur. edebiyat her zaman için bir karşı çıkma belirtisidir. edebiyat öncelikle bir eylemdir. insanı engellemelerden ve delilkten kurtaran bir başkaldırıdır. en ağır durumlarda, sanatçılar yasadışı olarak ilan edilmişlerdir; ama edebiyat en güçlü olarak kalır.

witold gombrowicz: sürgün bir mezarlıktır.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

theodor adorno: sözcüğün bilinen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkansızdır. içinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilemez bir hale gelmişlerdir. bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

george orwell: hangi ülkeden olursa olsun, ingiltere'ye ayak basan insanlar, burada soludukları havanın farklı olduğunu hissedeceklerdir. evet, ingiliz uygarlığında kavranılabilen ayırt edici bir şey var. bu özellik ünlü doyurucu kahvaltılara, az ışıklı pazar günlerine, kurumlu kentlere, dönemeçli yollara ve kırmızı posta kutusu direklerine bağlı. özel bir tadı var bunların.

edward said: sürgün soylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığını değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, olduğu yerde saymayı değil.

gündüz vassaf: sanatçı ancak kaçtıktan sonra sığındığı yerde yaratır.

tahar ben jelloun: yazmak, ayrılmaktır. ananın bedenin terk etmektir, doğduğun yerlerden -bir zaman- uzaklaşmaktır. yazmak, adında yaşamaktır.

edward said: yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayat kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

bahar lemee: yolculuk, insanlar arasında milliyet ve din kavramlarını ortadan kaldıran en son birleşme aracıdır.

megaralı theogonis: kimse sürgünün dostu değildir; budur sürgün olmaktan daha zor olan.

rafael alberti: dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman, gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız.

demir özlü: edebiyatçılar genel kültürlü insanlardır. türkiye'nin en parlak insanları edebiyat alanındadır. türkiye'deki kurumları en gelişmişlik açısından ele alırsak, en gelişmiş kurum edebiyattır. her kuşaktan.. bugün salah birsel, oktay akbal, adnan özyalçıner, ahmet cemal.. daha birçok ad. aklımıza kim gelirse, en gelişmiş insanlardır.

11.02.2012

gazetelerden

ernesto sabato

jujuy. 13 ve 9 yaşlarında, andlı iki kız kardeş donarak öldü. calixta ve narcisa llampa, ağabeyleriyle birlikte, platodaki 30 numaralı okulu evlerine gitmek üzere terk ettiler. ağabeyleri yardım getirmek üzere giderken yorgunluk ve soğuk nedeniyle yol kenarında durmak zorunda kaldılar. ancak ağabeyleri, bir katırcı ile birlikte geri döndüğünde kız kardeşlerinin donarak ölmüş olduğunu gördü. birbirlerine sarılmışlardı, belki de son bir sıcaklık arayışıyla. ölüm onları böyle yakalamıştı.

los angeles, cal. los angeles'lı, 38 yaşındaki john grant, borçları nedeniyle zor durumdaydı ve bütçesini dengelemek istedi; karısını ve iki küçük çocuğunu 25 milyon dolara sigortalattı. ardından, valizlerden birine bir saatli bomba yerleştirerek tüm ailesinin katılacağı bir uçak yolculuğu düzenledi. sigorta tahsilatı sırasında tutuklandı. nöbet değiştirerek aşağıda kalan bir hostes de kendisiyle işbirliği halindeydi.

roma, a.f.p. piskopos helder camara, gazeteciler ve piskoposluk üyelerine, brezilya ordusu polisinin işkenceciler için kurslar organize ettiğini rapor halinde sundu. 8 ekim 1969 günü, öğleden sonra saat dört civarında, çoğunluğunu üç ordunun çavuşlarının oluşturduğu 100 askerlik bir grup, teğmen haylton tarafından verilen bir dersi izlemiş, teğmen işkence seansları sırasında çekilmiş fotoğraflar gösterip yöntemlerin avantajlarını açıklamıştır. teorik açıklamadan sonra yardımcıları (4 çavuş, 2 onbaşı ve 1 er) 10 siyasi tutuklu üzerinde uygulama yapmışlardır.

buenos aires, telam. önceki gün sabahın erken saatlerinde, daniel fuentes (20) kararının nedenlerini banda aldı. kayıt cihazını vücuduna bağladıktan sonra, zemindeki avluya indi, kalın bir telin ucunu bir asma ağacının desteklerinden birine, diğer ucunu kendi boynuna bağladı. sonra da bir saçağa çıktı ve sağ göğsüne bir el ateş etti, "yöntemlerden biri başarısız olursa diye" şeklinde açıklıyordu bant kaydında. şiddetli bir şekilde boşluğa düşünce telin ucunda asılı kaldı. ateş edildiğini duyarak koşan babası oğlunu bu durumda buldu. bant kaydında sözü edilen kız, cenazede yaptığı açıklamada "çıldırmış olmalı, aman tanrım" dedi.

lasing, texas. senyora mckay'e saldırmakla suçlanan, zenci dudley morgan, silahlı kızgın beyazlar tarafından takip edilip demir bir direğe bağlanmış, odun ve yanıcı malzemeden oluşan büyük bir yığın hazırlanmıştır. ateşin yakılması sırasında olay yerinde yaklaşık 5000 kişilik bir kalabalık bulunmaktaydı. çam ağacı dalları kor halini aldığında sivri uçlarıyla önce gözleri dağlanan morgan, kendisini vurup öldürmeleri için yalvarırken, gırtlağı ve göğsü bu dallarla oyulmuştur. kalabalık, ölümün mümkün olduğunca yavaş olmasını isteyerek haykırmış, böylece yanıcı malzeme, zencinin yanışı kısa sürede gerçekleşmesin diye ateşten alınmış, böylece adam had safhaya varan acılarıyla kıvranmış ve avazı çıktığınca bağırıp haykırmıştır. yanan etin kokusu giderek daha dayanılmaz olmuş, kalabalık buna rağmen ayrıntıları kaçırmamaya çalışmıştır. beraberindeki dört kız arkadaşıyla olay yerine, bir arabayla gelen senyora mckay, kalabalığın itiş kakışı nedeniyle ateşin yanına gidememiştir. zenci ölmeden önce "eşime elveda dediğimi söyleyin" diye kekeleyebilmiş ve sonra başı cansız bir şekilde düşmüştür. ateş gücünü kaybettiğinde pek çok kişi bir hatıra götürmek istemiştir: kafatası ya da kemik parçaları gibi ganimetler ellerde havalara kaldırılarak, neşe içinde fotoğraflar çektirilmiştir.

colorado, eureka'dan bay lippman'ın, birleşmiş milletler genel sekreterliği'ne hitaben, new york times'ta yayımlanan mektubu:

sayın senyor,

insan ırkının bir üyesi olmayı reddetmeye karar verdiğimi bildirmek için yazıyorum. bunun sonucunda, beni bu birliğin gelecekte gerçekleştireceği anlaşmalar ya da müzakerelerde sarfınazar edebilirsiniz.

saygılarımla.

cornelius w. lippmann.

buenos aires, la razon. 59 yaşındaki rumen miguel kiefer, pampa del infierno, chaco'da küçük bir çiftliğin sahibi, 46 yaşındaki karısı margarita schmidt, oğulları juan ve jorge ile gelini 21 yaşındaki teodora diebole ile birlikte bu çiftlikte yaşamaktaydı. teodora bir çocuk beklediğini anlayınca, doğacak çocuk çiftlik işleri bakımından bir yük oluşturacağı için, kayınvalide çözüm olarak gelininin kürtaj yaptırması gerektiğini ileri sürdü, bu konuda ikna etmek için gelinine son derece sert cezalar uyguladı (ta ki oğlu müdahale etmeye kalkışıncaya kadar). yönteminin işe yaramaması ve ailenin tavsiyesiyle, gelinini bir çamaşır sepetine koyduğu zehirli bir yılanın sokmasıyla öldürmeye karar verdi. senyora kiefer bu amaçla gelinine, engereğin bulunduğu sepetten bir gömlek alıp getirmesini buyurdu. yılan tarafından sokulan genç kadına zehrin çok yavaş etki ettiği görüldüğünden ve beklenen ölümcül etkiyi yapmayacağından korkan aile bir arabaya bindi ve teodora'yı arabaya bir halatla bağlayıp koşarak kendilerini izlemeye zorladı. susuzluktan çıldırmış halde ve zehrin etkisiyle -diye kocası daha sonra mahkemede anlattı- kız merhamet diliyordu. fakat ölüm emri çoktan verilmişti, hızlandırmak içinse kayınvalide bir mendille boğazını sıkarak genç kadını boğdu.

new york, a.f.p. soykırımla suçlanan er arnold w. mcgill, pentagon'u idare eden generallerin çok iyi bildiği gibi bu yöntem düzenli olarak izlendiğine göre, bu küçük vietnam kasabası hakkında neden bunca yaygara koparıldığını anlamadığını açıkladı. "ben yüzbaşı medina'dan gelen emri uygulamaktan başka bir şey yapmadım" dedi. ve ekledi: "öte yandan söz konusu kasaba bizi her şekilde rahatsız edip duruyordu."

bromwich, u.p. hakim karşısına çıkan bill corbert, aynı çatı altında yaşadıkları halde karısına 7 yıldır tek kelime söylemediğini açıkladı. bayan corbert bölge mahkemesinde durumu onayladı: "yıllardır konuşmuyoruz. birimiz odaya girdiğinde öbürü çıkıyor. ama çok az karşılaşıyoruz, bazen merdivenlerde ya da banyonun kapısında." bir süre öncesine kadar kocasına yemek yapıp masaya bıraktığını ve onun da kendisine mesajlar bıraktığını ekledi: "çorba tuzlu, yemek tekrar ısıtılmış." bu tip bilgiler. fakat son zamanlarda kocası bu türden iletişimi de kesmişti.

18.10.2011

tünel

ernesto sabato

bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının ayırdına varana dek kendilerini özel sanabilirler.

ünlü olunca alçak gönüllü olmak da kolaydır.

her türlü grup, örgüt, dernek, cemaat fikrinden, yani meslekleri, ortak zevkleri ya da başka birtakım saplantıları nedeniyle bir araya gelen bütün o garip yaratıklardan nefret ediyorum. bu yığınların birçok gülünç ortak özelliği vardır: insanlar birbirini tekrarlar, aynı üslubu kullanırlar, diğerlerinden üstün olduklarına inanırlar.

zaman zaman her şey anlamsız geliyor. milyonlarca yıldır hiçliğe doğru koşan minyatür bir gezegende, acılar içine doğuyoruz, büyüyoruz, dövüşüyoruz, hastalanıyoruz, acı çekiyoruz, acı çektiriyoruz, bağırıyoruz, ölüyoruz, ölüyorlar ve aynı anlamsız komediyi baştan oynamak için başkaları doğuyor.

gerçekten böyle miydi? bu anlam yoksunluğu üzerine düşünmeye başladım. tüm yaşamımız kayıtsız gök cisimlerinden oluşmuş bir çölde attığımız ortak çığlıklardan mı oluşuyordu?

dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim, özellikle de insan kalabalıklarından; yazları plajlar en katlanamadığım yerlerdir. genel olarak, insanlıktan her zaman nefret etmişimdir. zaman zaman yalnızca iğrenç bir ize tanık olduğum için gün boyu ağzıma bir lokma koyamadığım ya da bir bir hafta resim yapamadığım olmuştur; korkaklığın, imrenmenin, küstahlığın, kabalığın, hırsın, genel olarak insanlık durumunu oluşturan tüm bu niteliklerin bir yüze, bir bakışa ya da yürüyüşe ne denli sinmiş olabileceklerini düşleyemezsiniz bile. kendi ruhumun da pek çok kez kibre, korkaklığa, küstahlığa, hırsa ev sahipliği yapmış olduğunu biliyorum. söylediğim gibi, bu öyküyü tümüyle yansız anlatıyorum.

benim kişisel deneyimlerim pek çok kez gerçeğin sanılanın tam tersine hiç de basit olmadığını kanıtladı, eğer bir şey açık seçik görülebiliyorsa ve basit bir nedeni varmış gibi görünüyorsa inanın bana altında çok daha karmaşık nedenler yatıyordur. gündelik yaşamdan örnek vereyim: sadaka veren insanların vermeyenlere oranla daha iyi kalpli ve cömert olduğu düşünülür. bu teorinin kolaycı ve uydurma olduğunu söylemeliyim. herkes bir dilencinin (gerçek bir dilencinin) sorunlarının birkaç peseta ya da bir parça ekmekle çözülmeyeceğini bilir, sadaka yalnızca verenin kendini iyi ve cömert hissetmesine yarar, veren ruh huzurunu ve "cömert" unvanını satın alır. oysa ruh huzurunu ve cömert biri olduğu düşüncesini satın almak için günde birkaç pesetadan daha fazlasını harcamayan bu insanların aslında ne cimri, ne dar kafalı olduğunu bir düşünün! önemli olan insanın ruhunun gerçekten ne kadar temiz olduğu ve ikiyüzlülük yapmadan (ve sömürmeden) insanlığın yokluğunu ortadan kaldırmak için ne verebileceğidir!

genellikle bu dünyada yapayalnız olma duygum gururlu bir üstünlük hissinin eşliğinde ortaya çıkar: insanların değersiz olduğunu düşünürüm; kirli, çirkin, beceriksiz, cimri, kaba, sığ yaratıklardır. yalnızlığım beni korkutmaz; hatta görkemlidir.

her şeye rağmen insanın var olana bir tutunmuşluğu vardı. insan kusurlarını, çirkinliğinden kaynaklanan acılarını, kendi arzusuyla kendini yok etmeye yeğliyordu. ayrıca, bizi intiharın eşiğine getiren umutsuzluğun sınırına geldiğimizde, bizi bu sınıra getiren tüm kötülüklerin bir muhasebesini yapıyoruz ve bu kötülükler ne denli katlanılmaz olurlarsa olsunlar iyi bir şey, çok küçücük ama iyi bir şey bu kötülüklerle orantısız bir değere sahip bir biçimde ortaya çıkıyor ve korkunç bir uçurumdan düşmek üzere olan birinin önüne gelen her dala tutunması gibi bu küçücük iyiliğe sarılıyoruz.

son yıllarda toplama kamplarından kaçan bazı göçmenlerin yaşamak için her şeyi kabul ettiklerini ve en aşağılık işleri hiç yakınmadan yaptıklarını görmüştüm; ama insanların memnun yaşaması için işkence ve ölümden kurtulmuş olmaları yetmiyordu: kendilerini bir parça güvende duymaya başlar başlamaz, tıpkı bir şeyden korkup kaçmış hayvanlarda olduğu gibi tümüyle yok olmuş görünen kibir, gurur, övünme gibi huyları; üstelik eşi benzeri görülmemiş bir terbiyesizlik ve küstahlıkla yeniden kendini göstermeye başlıyordu, sanki o kadar alçaldıklarına pişman oluyorlardı.

önemli mektupları yazdıktan sonra yol açabileceği tüm sonuçları tasarlayana kadar en az bir gün elde tutmak gerekir.

bu sık sık başıma geliyordu. gerekli ve uygun bulduğum bir davranışı yapmama engel olan şeylerle kıyasıya dövüşüyor ve sonunda tam yenilgimi ilan ediyordum ki kader araya giriyor ve haklı olduğumu ortaya çıkarıyordu.

insan doğasında brahms'ın soneleriyle bir lağım arasında gizli ve kasvetli geçitler olması ne kadar üzücü!

sonsuz bir bekleyiş gibi geldi. ne kadar zaman geçti bilmiyorum. saatlerin evrensel ve ortak, duygularımızdan, kaderlerimizden, bir aşkın doğuş ya da bitiş sürecinden, bir ölünün başında geçen zamandan haberi bile olmayan zamanından ne kadar aktı bilmiyorum. ama benim kendi zamanım pek çok şeyle, kimi zaman geri dönüşlerle doluydu; kimi zaman karanlık ve girdaplı bir nehir, kimi zaman maria'yla birbirimize baktığımızdaki gibi sakin ve kımıltısız bir deniz ya da bizi sürükleyen bir ırmak oldu; onun atının üzerinde saçlarını, rüzgarda savurarak ve gözleri sulanarak dörtnala gittiği, benim güneydeki köyümde, hasta odamda burnumu cama dayamış, ıslak gözlerle dışarıda yağan kara baktığım çocukluk düşlerim gibi sonsuz ve karmakarışıktı. sanki birbirine paralel geçitlerde ya da tünellerde yürüyorduk. eş ruhlar, eş zamanlar gibi bir uçtan diğer uca gittiğimizi, sonunda bu geçitlerin bitiminde benim çizdiğim bir sahnede karşılaşacağımızı, yalnızca onun için çizdiğim, benim de orada olduğum, geçitlerin bittiğini ve karşılaşma zamanının geldiğini haber veren bir sahnede karşılaşacağımızı bilmeden yürüyorduk.

ne olursa olsun tek bir tünel vardı, karanlık ve yalnız: benimki; çocukluğumun, gençliğimin, tüm yaşamımın içinde geçtiği o tünel.