mehmet h. doğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet h. doğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.08.2022

ceza

mehmet h. doğan

vergilius, cehennemi gezdirirken dante'ye, orta bir yere gelirler, bakarlar bir sürü insan öylece ortada durmaktadır. vergilius der ki:

"gökler, güzelliklerine halel gelmesin diye bunları kabul etmez. bunları derin cehenneme de gönderemeyiz; bir iş yaptık, hiç olmazsa bir fenalık sanmasın diye bu pezevenkler."

dante, vergilius'e sorar: "cezaları nedir bunların?"

vergilius cevap verir:

"bunlar yeryüzünde ne iyilik yaptılar ne de kötülük. onun için ölmeyecek bunlar. yaşamadılar ki ölsünler. ölme umutları yoktur onların. non hanno speranze di morte."

8.07.2021

şiir

ahmet hamdi tanpınar: şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

mehmet h. doğan: şairler belki de bütün insanlık tarihi boyunca ayın bizce görünmeyen yüzünü merak eden, görmeye çalışan ilk kişiler olmuştur. bütün sanat dalları içinde büyüye en yakın olan sanatın şiir oluşu bundandır. şairlerin, dilin günlük yaşamda ister konuşma aracı ister yazı olarak kullanılışı yanında başka bir dil, bir şiir dili yaratma gereksinimleri, bu, görünmeyeni, bilinemeyeni gösterme, dışavurma çabalarının bir sonucudur.

yahya kemal beyatlı: kalbi olanların dili yok; dili olanların kalbi yok. yoksa bugün türk şiiri ve nefsi taş yürekleri eriten bir şey olurdu. bu devir bir taraftan ağrılarıyla, sızılarıyla, acılarıyla, ölümleriyle, matemleriyle, hasretleriyle; bir taraftan da atılışlarıyla, isyanlarıyla, ümitleriyle, emelleriyle, harikalarıyla, o kadar feyyaz bir devirdir. büyük millet şerefli zamanlarında lisanını, yunus emre ve süleyman çelebi gibi, fuzuli ve baki gibi, nefi ve nedim gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti. o şairler öldüler. milletten emanet aldıkları lisanı keşke beraber götürselerdi, götürmediler; katiplere terk ettiler.

11.03.2021

şiir mükafatı

orhan veli kanık

"bizde cumhuriyet döneminde, istiklal marşı için açılan şiir yarışmasını saymazsak, bilinen ilk şiir yarışması 1946'daki chp şiir yarışması'dır." (mehmet h. doğan)

parti'nin şiir müsabakasına 164 şair iştirak etmiş; bunlar arasında da cahit sıtkı tarancı birinciliği, attila ilhan ikinciliği, fazıl hüsnü dağlarca üçüncülüğü kazanmıştı. bu sonuç üzerine her türlü söz söylendi. bazı kimseler cahit sıtkı'ya verilen birinciliğe itiraz ettiler; bazı kimseler onun yazdığı "otuz beş yaş" şiirine hayran oldular. bazı yazarlar cahit sıtkı gibi, fazıl hüsnü gibi sevdiğimiz şairlerin bu müsabakaya katılmalarının müsabakaya daha bir itibar kazandırdığını söylediler; bazı yazarlar birinciliği, daha çok, fazıl hüsnü dağlarca'ya layık gördüler. birçokları da -bu iş en ziyade, konuşmalarda oldu- ikinciliği kazanan attila ilhan üzerinde dedikodular yürüttüler. kimisi dedi ki: "attila ilhan diye biri yoktur. bu bir takma isimdir." kimi: "on para etmez" dedi; kimi de: "hakkı ikincilik değil, birincilikti."

bütün dedikoduları bir tarafa bırakalım. biz bu sonuçtan memnunuz. fazıl hüsnü dağlarca ile cahit sıtkı tarancı gibi iki değerli şairimizin derece almaları bizi gerçekten sevindirdi. ikinciliği kazanan attila ilhan'ın da iyi bir şair olduğunu görüp ayrıca sevindik.

birinciliği kazanan "otuz beş yaş" şiiri için ileri sürülen itirazların başında bu şiirin kötümser, karamsar bir şiir olması geliyor. bu itirazlara karşılık ulus gazetesi yazarlarından biri -bu zat ayrıca jüri üyelerindendir- "otuz beş yaş" şiirinin dünyaya karşı duyulan bağlılığın şiiri olduğunu söyledi. hakkı var. ama biz bir sanatkarın mutlaka kendisine hak verdirecek şeyler söylemek zorunda olduğuna pek inanmıyoruz. güç olan, söylemektir; doğru söylemek değil. "otuz beş yaş" şiirinin kolay söylenir bir şiir olduğunu sananlar, kağıdı kalemi alıp bir yol da kendileri denesinler.

n'eylersin, ölüm herkesin başında
uyudun, uyanmadın olacak
kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında
bir namazlık saltanatın olacak
taht misali o musalla taşında

ikinciliği kazanan attila ilhan bir gazeteye verdiği beyanat arasında en çok sevdiği şairlerin tevfik fikret, mehmet akif ve ahmet muhip dıranas olduğunu söylüyor. ama şiiri daha çok nazım hikmet'e benziyor. bir parça da ondan alalım:

rivayet şöyledir kim
dumanlı bir güz akşamı
şu mor dağlar, efendim
destur demiş de yürümüş
silkinip kalkmış ayağa

fazıl hüsnü dağlarca'yı biliriz. onun kimsenin erişemediği yerlere erişen, kimsenin dokunamadığı tellere dokunan bir hassasiyeti vardır. bu hassasiyeti bize duyuran birçok pürüzlerine rağmen çok hoşumuza giden bir de dili vardı. son zamanlarda bu dili biraz anlamaz olduk. ama, kimbilir, belki de bu, anlayışsızlığımızdır. dağlarca'nın kitabının başlıkları bile şiir. derece alan şiirinde "çakır"ı şöyle anlatır:

"yaşamayı kabullenmiş cihan arasında, bu hissi, canlı ve cansız ne görse ondan ümit ederdi."

üç şairi de tebrik ederim.

10.09.2017

hasan hüseyin korkmazgil

mehmet h. doğan

arkadaşlarımı ziyarete gittiğim bir cumartesi günü, gazi eğitim enstitüsü'nün bahçesinde havuzun kenarında oturuyorduk. birden karşıdan, uzun, kabarık saçlı birinin hızlı adımlarla, neredeyse koşarcasına bize doğru geldiğini gördüm. yaklaşınca tanıdım bunun hüseyin korkmazgil olduğunu; iki yıl öncesinin kavgaları yeniden mi başlıyor diye düşündüm. ama öyle olmadı, hüseyin yanımıza gelince, sanki iki yıl önce o kavgaları yapan bizler değilmişiz, sanki iki eski dostmuşuz da birbirimizi ne zamandır görmüyormuşuz gibi boynuma sarıldı, uzun uzun kollarında sıktı beni. bir yandan da, çok değişmiş olduğunu, artık eskisi gibi düşünmediğini, bizlerin o zaman çok haklı olduğumuzu, bizlere çok haksızlık etmiş olduklarını anlatan şeyler söylüyordu. sonra oturup anlattı: nazım hikmet'in şiirlerini okuduğu için polis peşindeymiş; okulda dolabını, yatağını karıştırıyorlar, yasak yayın arıyorlarmış ikide bir. bunlardan yılmayacağını söylüyordu.

okulda sağ-sol kavgalarının en çok kızıştığı bir gün bizim sınıfı bastılar, dövmek istediler bizi. "komünistlerin kanını içeceğiz!" diye bağırıyorlardı. hüseyin korkmazgil yine en öndeydi.

6.06.2016

ikinci yeni şiir

mehmet h. doğan



az şey değil seninle olmak düşünüyorum da
içimde bir sevinç dallanıyor kaç kişi
bir geyik kendini çiziyor karanlığa sonra kayboluyor
karanlık maranlık ama iyi seçiliyor
yorgan toplanmış bacakların seçiliyor
bir uçtan bir uca bacaklarının aslan heykelleri
onları ne denli sevdiğimin aslan heykelleri
ayık gecemizi dolduruyorlar bir uçtan bir uca
(cemal süreya)

çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
adımızı sorarız birine, o bize adını söyler
(edip cansever)

şimdi şu rakıdan ne diye vergi alırlar sanki
(ece ayhan)

gemim fırtınalı denizde boğulmayı deniyor çiçek açarak
yüreksizler, kıyı adamları, çekip gidemeyenler
kendi göğünün efendisi olana bir konyak
(ahmet oktay)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
bir de yine sevgili çocuk
biliyorsun kişi tutkularıyla
yalnızlığını adlandırıyor o kadar
(cemal süreya)

ne olur bir şey söylesen
ama söz bir kırlangıçtır
yuvasını hiç anımsamayan
bak diyordum ki
ah, birazcık anlasan
ama anlamak değil
garsonlar geçer masalardan
(ahmet oktay)

bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin
(hilmi yavuz)

yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni
ya toptan bir öldürme
(edip cansever)

gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır
(turgut uyar)

anlaşılmayacaksın. ey kanatsızlık!
(ece ayhan)

6.06.2014

şimdi uzaklardasın

mehmet h. doğan

ilk gençlik yıllarında, memleketin ıssız, hareketsiz kasabalarında geçirilen uzun yıllar, yalnız kalmanın hiç de öyle korkulacak bir şey olmadığını öğretir insana, kendi kendini biriktirmeyi öğretir.

edip cansever: bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk, her küstah acı, bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır. anlam da bizde, anlamsızlık da.

küçük kentlerde, tenha kasabalarda yaşamak zordur; sonsuz bir özveri gerektirir, kendine yetme gücü gerektirir. düzayak yaşam kolaydır; ama sıkıcıdır. ya da yaşamdan, dünyadan beklentilerinizin adamakıllı azaldığı bir yaşa ulaşmanız gerekir.

aziz nesin: bir her yana birden koştuk, koşmak zorunda bırakıldık. tarih, ekonomi, politika, edebiyatın her dalı, öykü, roman, tiyatro, sosyoloji, daha neler neler.. olamaz, olmamalı böyle şey. olur demek, hiçbiri tam olarak olamaz demektir.

çok denedim anlatmayı, yazmayı; ama olmuyor, acılar bu kadar sıcak ve tazeyken anlatamıyor insan. bütün yazılanlar, bütün anlatılanlar hafif, çocuksu kalıyor yaşananın yanında, insanı doyurmuyor. yaşananın ağısı yüreğe oturdukça sıkıyor boğazını insanın.

asım bezirci 2 temmuz 1993'te sivas'ta 35 şair, yazar, sanatçı, aydınla birlikte yobazlarca yakıldı.

denizin morluğunu belirtmek için
deniz mordur demek yetmiyor
o morun gerekçesini de belirtmeli
denizle olan ilişiğini de
ondan sonra deniz mor (metin eloğlu)

metin altıok ağır yanıklarla bir hafta daha boğuştuktan sonra 9 temmuz 1993 günü gitti. onları yakan karanlık çağ artıklarının yargılanmasıysa 5 yıl sonra hala sürüyordu. 37 insanın yaşama hakkını ellerinden vahşice alan gözü dönmüş yabanlar, ağır tahrik (!) nedenleri ileri sürülerek kurtarılmaya çalışılıyor.

evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla (turgut uyar)

övgü nesine artık yaşamayanların! övgü, olsa olsa biz yaşayanların işine yarayan kalp bir paradır.

halikarnas balıkçısı: her yaşayan insan hayatın askeridir. ölüm var, her zaman. ölüm hayata sığmıyor ama hayat ölümü aşıyor. hayat doğadır.

şakir paşa'nın torunu olan cevat şakir kabaağaçlı, 87 yıllık ömre birkaç kişinin yaşamını sığdırarak kendi bildiği, istediği gibi, kendisine nasıl geliyorsa öyle yaşadı. orta öğrenimini robert kolej'de okuduktan sonra oxford'da yeni çağlar tarihi bölümünü bitirip yurda döndüğünde (1910) kendine pekala yüksek maaşlı bir görev edinebilecekken, gazete ve dergilerde çevirmenlik, yazarlık, ressamlık yaparak sürdürdü yaşamını. daha sonra şöyle diyecektir: "oxford'da dört yılda öğrendiklerimi unutmak için dört yıl harcadım."

rengini dünyaya ilk defa sunan
adsız bir çiçek gibi parlıyorsa gözlerin
sevgilim
bana "sen bir şairsin" dediğin zaman (edip cansever)

6.04.2014

yazının bir çağı

mehmet h. doğan

şairler belki de bütün insanlık tarihi boyunca ayın bizce görünmeyen yüzünü merak eden, görmeye çalışan ilk kişiler olmuştur. bütün sanat dalları içinde büyüye en yakın olan sanatın şiir oluşu bundandır. şairlerin, dilin günlük yaşamda ister konuşma aracı ister yazı olarak kullanılışı yanında başka bir dil, bir şiir dili yaratma gereksinimleri, bu, görünmeyeni, bilinemeyeni gösterme, dışavurma çabalarının bir sonucudur.

george steiner: nazizmden sonra gelen bizler, artık edebiyata, dile, eğitime kusursuz bir gözle bakamayacağız; zira kişinin akşam goethe ve rilke'yi okuyup bach ve schubert'i çalıp ertesi gün bir toplama kampındaki korkunç görevine çekinmeden başlayabileceğini artık çok iyi bilmekteyiz.

t.s. eliot: bir kimse yazın alanında hep yaratıcı kalmak için, gelenek ile yaşayan kuşağın yeniliği arasındaki bilinçsiz dengeyi sürdürmek zorundadır. çünkü şiirde geçmişe hiçbir şey borçlu olmayan tam bir yenilik yoktur.

gerçek yol açıcı sanatçıların yaşamdan, sanat pratiğinden başka ölçüsü, ilkesi, kuramı yoktur. kuramların, akımların durağan, yaşamın ve pratiğinse devingen olduğunu bilirler. sanatçıların akımlar ve kuramlarla değil, akım ve kuramların sanatçılarla kaim olduğunu bilirler. bu gücü, bu özgür istenci gösteremeyen ikinci, üçüncü dereceden sanatçılarsa kendilerinden bir şey katamadıkları için sımsıkı sarılırlar kuramlara, akımlara; belli ilkelerden, kuramlardan ayrılınca ortada kalacaklarını, yiteceklerini hissettikleri için başkalarının açtığı yollarda yıllarca sürdürürler o akıllı uslu yürüyüşlerini.

edip cansever: insanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır.

rollo may: sanatçılar genellikle kendi iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. ama tam da bu onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. çünkü sanatçılar, insanoğlunun süregelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır. kendilerini, tanrının yaradılışta kaostan biçimi yaratması gibi, kaosun içine ona biçim vermek için gömmeyi severler. gündelik, duygusuz, alışılageldik olandan hiçbir zaman hazzetmeyerek devamlı yeni dünyalara doğru ileri atılırlar. böylece "soyun yaratılmamış vicdanı"nın yaratıcıları olurlar.

christopher caudwell: bir zamanlar, gelecek, insanın umutlarını ve emellerini bağladığı bir yerdi: gelecekteki zenginlikleri bugünün dar kategorilerinde tutan dünyanın sertliğinden, zulmünden intikam aldığı bir yer.

insanın, insanla birlikte toplumun gelişmesini, ileri atılmasını engelleyen, sıkan, çelikten çemberler içinde bunaltan bir düzendir bu. ama kaçınılmaz biçimde kendi zıddına dönüşecektir. çünkü işlettiği baskı, yarattığı bunalımla birlikte kendine karşı, yani bunalıma başkaldıran güçleri de yaratmaktadır. işte bunalımın yaratıcılığı da buradan gelmektedir.

behçet necatigil: aslında şiir, bir bilgece bilmezlikten geliştir; eski deyişle: tecahül-i arifane. yoksa hiçbir şairi o kadar saf sanmayın! bir şair, belli bir süre içinde moda olan yönelişe uzak kalıyorsa, bu onun çağın sorunlarına sırt çevirmiş olduğunu göstermez. ama o, kendine göre bir işbölümü yapmış, tezgahını ona göre kurmuştur. bildiği zanaatın dışına çıkmadan, çıkamadan, o zanaatın en iyi ürünlerini vermeye, içtenlikle vermeye yönelmesi de bir kişilik, bir ahlak, bir tutarlılık belirtisidir. gerçi solo tek başınadır ama, ayrı ayrı tek şey arama yollarıdır şiir.

odisseus elitis: şiir, tanrının hatalarını düzeltmek için doğmuştur.

michel foucault: beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireyler ya da yaşam değil de yalnızca nesnelere değgin bir şey durumuna gelmesi. sanatın yalnızca sanatçı denilen uzmanlar tarafından gerçekleştirilen bir uzmanlık dalına dönüşmesi. neden her kişi kendi yaşamını bir sanat yapıtına dönüştüremesin? neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim yaşamım olmasın? kendi kendimizi oluşturmalı, kendi kendimizi yapmalı, bir sanat yapıtı gibi düzenlemeliyiz.

anlam şiirin içinde ve birden çoktur. bilinçli şiir okuru o anlamı kendince yorumlar, duyup da dile getiremediği şeyleri bulur onda. t.s. eliot'ın deyişiyle söylersek, şiir, yaşamın bu "kendimizden kaçış" anlarını yakalar, dile getirir. yaşamı zenginleştirir, bütünler.

melih cevdet anday: sanat, doğaya eklenmiş insan demektir ve insan doğanın bilincidir.

ayrıntı; açıklamaları, uzun betimlemeleri gereksiz kılar; yazılmayanı sezdirmek için vardır ayrıntı. bir tür sözcük ve cümle ekonomisidir. gerekli olmayan birtakım betimlemelerin, küçük noktaların özenle ve ustaca ayıklanmasıdır.

charles baudelaire: özgünlüğümüzün nerdeyse tamamı, zamanın duyularımıza bastığı damgadan geliyor.

bir şeyden söz etmenin temel koşulu bir açıya ya da bir açılar sistemine girmektir.

nazım hikmet: ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. fakat hala ulaşamadım. birçok yazımın realizmi tek taraflıdır. bundan dolayı da çok defa fazla haykıran bir "propaganda" edası taşıyorlar. bu hatamı anladım. yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti.

bizde cumhuriyet döneminde, istiklal marşı için açılan şiir yarışmasını saymazsak, bilinen ilk şiir yarışması 1946'daki chp şiir yarışması'dır.

5.09.2009

kapıkulu geleneği

mehmet h. doğan

"çağdaş türk şiiriyle kapıkulu geleneği kesinlikle son bulmuştur." (memet fuat) her şey bu "kapıkulu" sözcüğünde düğümlenmektedir. kurtulunması hemen hemen bir yüzyıl almış olan kapıkulluğu, kendi bağlamı içinde ele alınırsa divan şiiri için çok doğal bir şeydi. agah sırrı levend'in "içinde bir hayat hamlesi taşımayan, cansız; içtimai-beşeri-sosyal olmayan; tabiat güzelliği, tabii aşk ve yerli tip içermeyen; milli ve milliyetperver olmayan" bir edebiyat olarak nitelediği divan şiiri tam anlamıyla kapıkulu şiiriydi. üreticisi ve alıcısı belli bir şiirdi. şairler; padişaha, sadrazama, vezirlere, paşalara, devlet düzeni içindeki yüksek orunlu kişilere övgüler düzmek, onların meclislerini şenlendirmek, onların beğenilerini gözetmek ve kimi zaman da yönlendirmekle görevli kişilerdi. bütün esinini kendinden önce yazılmış şiirlerden alan; somut yaşamla, somut insanlarla şiir düzeyinde ilgilenmeyen şairin, dolayısıyla düzenle, düzenin başındakilerle de bir sorunu olamazdı; düzenle barışıktı, tam bir uyuşma durumundaydı. agah sırrı levend'in aynı yerde belirttiği gibi, tarihle, somut olaylarla en fazla ilişkisi olması gereken "kaside nesipleriyle mesnevilerde yer bulan cenk tasvirleri veya zafernamelerde yer tutan zafer teraneleri"nde bile ordunun yengisi ya da yenilmesi onu hiç ilgilendirmezdi; ordu yenmişse, utku padişaha ya da serdara mal edilir, yenilmişse "yüce tanrının hikmetiyle bozguna uğradığı"ndan söz edilirdi. kısacası, bir başka adıyla "osmanlı şiiri, üretimden çok yalan ve haraç üzerine temellenmiş ve bundan ötürü kendini, kendi yarattığından çok, alınan nesneyle tanımlayan ve onda bulan kişiler topluluğunun çeşitli tarihi şartlar ve dolayımlar içre yarattığı ve sürdürdüğü bir şiirdir.

1950 seçimleriyle politik iktidarı eline geçiren dp'yle birlikte yalnızca şiirde değil, bütün sanatlarda devlet-sanatçı ilişkisinde yeni bir dönem başlar. dp iktidarı, deyim yerindeyse, sanatlara ancak eğlence düzeyinde ilgi duyan, kültürsüz bir yeni zenginler ya da kente yerleşen toprak ağaları sınıfının iktidarıdır. yönetici kadrolarının içinde fuat köprülü gibi bir edebiyat tarihçisi, faruk nafiz çamlıbel gibi bir şair, samet ağaoğlu gibi bir öykücü olmasına karşın dp, kültür ve sanat sorunları karşısında chp'den de geriye düşmüş, kültür ve sanat alanlarında chp döneminde atılmış olumlu adımları durdurmakla işe başlamıştır. ahmet oktay'ın dediği gibi "dp iktidarı, aydınları, kültür-sanat adamlarını fazla ciddiye almadığı ve sınıfsal bakış açılarına sahip olabileceğini hesaplamadığı köylü ve işçi kitlelerinin birikmiş öfkesine çok güvendiği için bu alanda asla iktidar olamamıştır. siyasal erki eline geçirmiş olmasına rağmen hiçbir zaman kültürel aygıtı ele geçirememiş, orada iktidar olamamıştır." sonuç olarak 1950-60 arası, kültür ve sanat alanlarında en büyük baskıların yaşandığı bir dönem olmuştur ama, şairin, sanatçının devletten kopma süreci de bu dönemde tamamlanmıştır denilebilir.

devletin ezici gücünün her zamandan çok ve ağır biçimde hissedildiği 1980'ler, eski hayallerin, umutların, ütopyaların dağılış yılları olduğu kadar bireyin hiçleniş yıllarıdır da. istenen, biçimlendirilmeye çalışılan birey, devletin ezici yetkesi altında, verilen emre uymaya hazır, suya sabuna dokunmayan, nasıl olursa olsun bir yoldan kendini kurtarma çabası içinde edilgin bir kişidir. umarsızlığı, bunalmışlığı içinde tek başınadır. yalnız kalan birey, gerek devletin, gerekse egemen çevreleri her türlü saldırısına, propagandasına açıktır. cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar özgürleşen, ipleri eline geçiren serbest ekonomi, liberal toplum yandaşları, savlarının tersine, medyaların biçimlendirdiği kişiliksiz bir birey yaratır.