#kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#kürtler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.03.2022

kürt ayaklanmaları

mehmed uzun

kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.

kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?

türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.

insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.

5.11.2020

komünizm ve kürtler

server tanilli

devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır. demokrasi, geri kalmış ülkelerde, halkların gerçek çıkarlarının bilincine varmalarını sağlayan en güvenli yoldur. milliyetçilik, belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir ilke olup tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten ilkeler arasında değildir.

yargıcın hiçbir etki ve baskı altında kalmadan; hukuk, kanun ve vicdanından başka kimseden ve hiçbir makamdan emir, talimat, genelge ve tavsiye almadan işlevini yapması, birey ve toplum için yaşamsaldır.

"türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ortada. halkımızın cehaleti ortada. o zaman bu ülkeyi atatürk ilkelerinden saptırmaya kalkan bir lider, isterse sandıktan çıksın, oyların tamamını alsın; bizi aşamaz. bunu kabul edemeyiz. halkı aldatabilirler, bizi aldatamazlar." (bir subay)

tekelci aşamaya varmış olan burjuvazi, özü bakımından demokrasi aleyhtarıdır, gericidir, halk düşmanıdır ve günden güne belirginleşmektedir bu niteliği.

türkiye'de tekelci burjuvazi, demokrasiye saldırıp zorbalığını dayatmada daima iki araç kullanmıştır: "komünizm düşmanlığı" ve "kürt düşmanlığı". işçi sınıfının iktisadi, siyasal ve sosyal istemleriyle örgütlenme girişimleri, her zaman komünizm suçlamasıyla engellenmiştir; kürt halkının ulusal demokratik istemleri de bölücülük suçlamalarıyla.

"başka halkları ezen uluslar özgür değildir." kürt halkının varlığının yadsındığı, diline ve kültürüne ambargo konulduğu, iktisadi ve sosyal bakımdan mahrumiyet içinde tutulduğu, yurttaşlık hakları tanınmadığı, özümlemeci ırk ayrımı politikalarıyla ezildiği ve sömürüldüğü sürece, türkiye'de tek bir aydın, tek bir sanatçı ve tek bir bilim adamı "özgürüm" diyemez.

kürt halkını sevmeyen ve onun ulusal demokratik haklarına saygılı olamayan türk, demokrat değildir.

29.07.2020

kürt isyanları

sevan nişanyan

kürtler neden isyan eder? 170 yıldan beri türkiye'nin gündeminden düşmeyen bir soru.

ilk önce 1840'larda botan beyi bedirhan bey ile hakkâri emiri nurullah bey ayaklanıp istiklal ilan etmişler. 1879'da şemdinli hakimi seyyid ubeydullah isyan etmiş; iran'ı fethetmesine ramak kalmış. 1909'da milli aşireti, 1913'te hizan, 1920'de koçgiri devlet'e meydan okuyup cezalarını bulmuşlar. 1925'te başlayan şeyh said isyanı, güneydoğunun önemli bir bölümünü etkisi altına alıp bingöl'ün genç kazasında geçici bir hükümet bile kurduktan sonra kontrol altına alınabilmiş. hemen ardından bu kez şemdinli, raman, mutki, sason ve midyat'ta isyanlar çıkmış. 1928'de ağrı dağında binbaşı ihsan nuri bey öncülüğünde kurulan isyancı kürt yönetimi 1930'da bir askeri operasyonla imha edilmiş. 1938'de dersim'de 40.000 sivilin canına mal olan bir harekat sonucunda devlet otoritesi tesis edilmiş.

neden isyan ettikleri bilinmeyen bir konu değil. ilk önce, bölgede yüzlerce yıldan beri hüküm süren özerk yapının "tanzimat" adı altında yıkılıp yerine asker-memur egemenliğinin kurulmasına itiraz etmişler. daha sonra, kaç bin yıllık vatanlarında "yabancı" sayılmayı içlerine sindirememişler. "ermeniler gitti, sıra bize geldi." kaygısı da, 1920 ve 30'lardaki isyanlarda galiba etkili olmuş. 1925'i izleyen mecburi iskân kanunu döneminde pek çokları sırf korku ve çaresizlikten dağa çıkıp, çatapat tüfeğiyle ordulara meydan okumuş.

son dönemde pek çokları için bardağı taşıran damlanın kürtçe kişi ve köy adları meselesi olduğunu, aklı başında birkaç kişiden işittim. çocuğumun adını zorla değiştirseler ben dağa çıkar mıydım? belki cesaret edemezdim, bilmem ama edenlere de bir selam gönderirdim mutlaka. "devletimiz yol yapsa, fabrika yapsa sorun çözülür." tezi bu yüzden bana inandırıcı gelmiyor. insanlar dünyanın hiçbir yerinde, sırf fakir oldukları için isyan etmemişler. "boş oturacağımıza isyan edelim." diyenlere de çok sık rastlanmıyor. buna karşılık onuru çiğnendiği için, hakarete uğradığı için, haksızlık olarak algıladığı şeylere dayanamadığı için bazen -maliyet ve kâr analizi yapmadan- isyan edenler görülmüş.

devletin bunca senedir hiçbir şekilde unutmadığı topraklardır güneydoğu. gittiler seksen sene boyunca mahvettiler adamları. devletin unuttuğu topraklar diye bir şey yok. devletin bilerek, isteyerek, kasıtlı bir şekilde mahvettiği topraklardır oralar. bombaladılar, çökerttiler, sindirdiler ve yapamadılar. hiçbirini yapamadılar! şu anda her şey tamamen tersine dönmüş durumdadır. oradaki türk azınlıklar bölgeyi bırakıp kaçmak kaygısındalar. bölgede kürt halkı ezici bir üstünlüğü ele geçirmiş durumdadır.

birileri eline sopayı almış yüz senedir memleketi sıra dayağından geçirmiş. habire adamlara kimlik üzerinden hakaret ediyor, bizim atalarımız orta asya'dan geldi size koydu; siz zaten adam sayılmazsınız, diliniz yok, kültürünüz yok, tarihiniz yok, ne mutlu yüce ırkımızdan olana, ya seversin ya terk edersin, sus hizaya gel eşek herif o dili konuşma diye girişiyor. şimdi, asgari onur sahibi olan bir insan böyle şeye tahammül edemez. normal olarak hayatta kimlikle mimlikle işi olmayacak biri de olsa hakaret karşısında o kimliğin onurunu sonuna kadar dik tutmak ister. o lafları da allah'ın izniyle o heriflere yedirir. doğrusu budur. bunu yapıyorsa alkışlanır. yapmıyorsa "demek ki hak etmişin." derler.

derdimiz kürtlere bağımsızlık yahut özerklik yahut demokratik bilmem ne değil, hayır. maksat o hakaretleri sahibine yedirmek. kürtlere -ve ermenilere, japonlara, türklere vs.- hakaret edemeyecekleri bir ambiyansı yaratmak. yani derdimiz türkiye meselesi, kürtiye değil. yoksa bana ne kürdistan'dan? iki yılda bir kere diyarbakır'a gideceksem ha pasaportla gitmişim ha pasaportsuz, ne fark eder?

zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır. gerekirse adam da öldürülür.

bunu topyekün inkâr ettiğin zaman, bir, güçlüye teslim olmayı savunmuş olursun; iki, güçlüye teslim olmayıp bunca zaman savaşanları aşağılamış, aptal yerine koymuş olursun. barış eğer tek ve mutlak toplumsal değer ise, otuz sene dağda o meşakkati boşuna mı çektiler?

3.06.2020

fırat'ın doğusu

sevan nişanyan

uzun vadede türkiye'nin fırat'ın doğusunu kaybedeceğini düşünüyorum.

bir yeri yönetebilmek için oranın vilayetindeki seçkinlerin, ileri gelenlerinin seninle duygu ve çıkar birliği olması gerekir. bunu kaybedersen bir müddet polis gücü ile götürürsün işi, sonra da pes edersin. türkiye bu savaşı büyük olasılıkla kaybetmiştir, bu noktadan sonra sadece daha çok kan dökülecek. sırbistan, bulgaristan, arnavutluk'ta ne olduysa o olacak.

milliyetçiliğin iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum, kürt milliyetçiliğinin de iyi bir şey olduğuna inanmıyorum. keşke türkiye, ermenistan, suriye ve kürdistan'ı kendi sınırları içinde yaşatabilecek bir basirete sahip olsaydı. ulus devlet kimseye fayda getirmemiştir. 19. yüzyılın sonunda ermenilerin önde gelenlerinden biri "erzurum'da kral olmaktansa, istanbul'da vezir olmayı tercih ederim." der. benim bakış açım da budur. keşke rumlar, ermeniler türkler, araplar, kürtler birlikte yaşayabilseydi. ulus devlet felaket getirmiştir. yunanistan bağımsız oldu da ne oldu? istanbul'a sahiptiler, kaybettiler, yunanistan'da bağımsızlıktan sonra yüz yıl kan banyosu sürdü. bağımsızlık, ulus devlet güzel bir şey değil. ulus devlet insanların özgürlüğünü, ufkunu, ekonomik fırsatlarını daraltıyor. türkiye, ulus devlet felaketine sürüklenmeseydi bugün daha uygar bir yerde yaşıyor olurduk. yazık ki bu süreç hâlâ devam ediyor ve maalesef kürt bağımsızlığı da muhtemelen engellenemeyecek.

27.05.2020

kürtler

sevan nişanyan

bir, zannettiğinizin aksine vakit türklerden değil kürtlerden yana. cumhuriyetin ilk devrinde oraları bugünkü kadar kürdistan değildi. mardin'e kürtleri sokmazlardı. siirt'te, urfa'da, adıyaman'da kimse kürtçe konuşmazdı. şimdi git bak ne oldu. van'ı saymazsan türk kalmadı. süryani kalmadı. araplar sindi, kayboldu. zazalar araziye intibak etti. kürt nüfus deli gibi arttı. ve batıdan göründüğü gibi hiç değil, özgüvenleri geldi, kürtlükleri keskinleşti. iyi mi oldu kötü mü oldu demiyorum bak. 35 yıldır memleketi bucak bucak gezen ve bölgenin tarihini iyi bilen biri olarak, gördüğümü söylüyorum.

iki, sopa yöntemi ters tepti. haklıydı, haksızdı, ama insancıklar yazık filan demiyorum. onlar ayrı mevzu, sırasıyla ona da geliriz. buz gibi bir tespit: adamları vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça tırsmadılar; daha bilendiler. itiraf edeyim, direnmeleri hoşuma gidiyor. bana da yapsalar inşallah ben de bilenirdim. ama hoşuma gitse de gitmese de olgu bu. fakt yani. 76'da, 80'de oralara giderdim, o zamanki haleti ruhiye ne, bugünkü haleti ruhiye ne. arada uçurumlar var ve korkma, sinme, tevekkül etme yönünde değil, zalimi hor görme yönünde. galip geleceklerine inanmışlar. daha bundan öte başa çıkamazsın. yenildiğini kabul edeceksin. bitti. değiştir plağı. hepsinin sorumlusu ergenekon'du de, beş tane aptal paşayı içeri at, yeni sayfa aç.

23.04.2020

pkk

sevan nişanyan

terör örgütü mü emniyet yastığı mı?

dışarıdan baktığın zaman siyasi organizmaları bir özne olarak görmek kolaydır. falan parti şunu istedi. filan devlet şöyle yaptı çünkü şunu hedefliyor. falan teşkilatın stratejisi şu. oysa yakından (veya içeriden) baktığın zaman bilirsin, her yönetici kadronun vaktinin ve enerjisinin yarıdan epeyi fazlası, içeride otoriteyi tesis etmeye gider.

emrin altında bir sürü benzemez insan var. bir karar verdiğinde senle beraber yürümelerini nasıl sağlayacaksın? karar toplantısında karşı oy kullanmış adamın, o karara uyacağından nasıl emin olacaksın? "ordular ilk hedefiniz akdeniz'dir, ileri!" diye yol verdiğinde kiminin şam'a kiminin bağdat'a kaçmasını nasıl önleyeceksin?

gelenek ve alışkanlık senden yanaysa işin nispeten kolaydır. adam hayat boyu sana itaat etmiş, sırf tembellikten de olsa emrine itaat etmeye devam eder; hayatın normal akışı sayar. yasalar senden yanaysa gene işin kolaydır. emirlerine itaat etmeyeni cezalandırırsın. doğru düşünen insanların çoğu, öbür tarafın haklı olduğu şüphesini içlerinde taşısa da sana hak verir.  ne gelenek ne de yasa senden yanaysa işin yamandır. silah zoruyla insanları bir yere kadar korkutabilirsin: o korkunun nerede dağılacağı hiç belli olmaz. hele eli silahlı adamlarla iş yapıyorsan işin daha zordur. o silahın verdiği güç sarhoşluğuyla nasıl başa çıkacaksın? kedilerden ordu kur, daha kolay.

kürtlerde eşkıya olup dağa çıkma geleneği eskiden beri var. soylu ve onurlu bir davranış sayılıyor. haklarında destanlar, masallar, türküler söyleniyor. bütün dünyada, otoriteye karşı kendini ezik ve dışlanmış hisseden kırsal halkın tipik tepkisidir, bkz. korsika, osmanlı yunanistanı, kafkasya, hindistan, robin hood vs. bunun üstüne yüz sene aralıksız süren aşağılamayı, zulmü, zorbalığı, hoyratlığı ekle. elbette ki dağa çıkacaklar. elbette soygun yapacaklar. elbette kralın adamlarını pusu kurup vuracaklar. başka türlü olsun diyenlerin aklından ve vicdanından ben şüphe ederim.

"açılım oldu artık aşağılama yok" diye aklınızdan geçiyorsa eğer tavsiye ederim, sabır gösterip, mesela muş veya bitlis veya şırnak valiliğinin internet sitelerini okuyun. bu kadar pervasızca ırkçı, bu kadar yalancı, bu kadar zorba meşrep adamlara karşı dağa çıkmak ya da daha beterini yapmak bir insanlık görevi midir değil midir diye bana yazarsınız daha sonra.

soru şu: pkk'nin bunda işlevi nedir? bu adamları pkk mi dağa çıkarıyor? yoksa zaten dağa çıkacak adamları bir ölçüde zapturapt altında tutan bir emniyet yastığı mıdır pkk? dağdaki adamlar üzerinde ne kadar otoritesi vardır? şöyle soralım: onların duygu ve taleplerine çok zıt gittiği zaman otoritesini nereye kadar koruyabilir? bunlar pek kıyıcı, pek terörist, pek leninist adamlardır, dağdakileri korkuyla yönetiyorlar filan demeyin bana. kıyıcılık yapman için elde kıyıcı adamların olması gerekir. karayılan -veya her kim ise- elde silah dere tepe gezmiyorsa şayet, kıyım emirlerini verdiği adamların kendisine itaat etmesini nasıl sağlayacak? işten mi kovacak? emekli ikramiyesini mi kesecek?

olaya bu açıdan bakınca tc'nin pkk'ye nasıl göbekten bağlı olduğu, göz kamaştırıcı bir netlikle ortaya çıkıyor. hayır, komplo teorisi değil söylediğim, ergenekon mergenekon hikâyesi de değil. gayet basit, gayet mantıklı, adeta kaçınılmaz bir diyalektik. düşün: her dağın başında ayrı eşkıya çetesiyle başa çıkmak mı daha kolaydır, bunca sene neredeyse kan kardeşi olduğun, huyunu suyunu bildiğin, yönetici kadrolarını yakından izleyebildiğin bir tek düşmanla mı?

ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir. adam (veya daha tehlikelisi, kadın) çeker pimi üstüne yürür, bakakalırsın. başa çıkmanın tek yolu, onun güvendiği, inandığı, az veya çok emirlerine itaat edeceği bir teşkilattır. emniyetin alacağı her tedbir, öfkeli adamın öfkesini biraz daha bilemekten başka şeye yaramaz. oysa teşkilat "bekle" dese -belki, bir süre- bekleyecektir. ya da eylemi eğer teşkilata zarar verebilecek gibiyse, teşkilatın çıkarını kendi öfkesinin önüne koyacak kadar özveri gösterebilir. eğer bugün diyarbakır'da günde otuz tane tc elemanı öldürülmüyorsa, hiç şüpheniz olmasın, pkk izin vermediği için öldürülmüyor. üniformalı takımının basireti yüzünden değil.

hayır, tc kadroları pkk'yle dosttur, el ele çalışıyorlar filan demiyorum, bakın. eminim ciğerine kadar nefret ediyorlardır, günü geldiğinde kan banyosunda boğmaktan zevk alacaklardır. başka şey söylüyorum. pkk'ye muhtaçlar. elleri mahkum. onsuz yapamazlar. üstelik sadece var olması da yetmez pkk'nin. güçlü olması, otoritesini koruması da tc için hayati önemdedir. sahadaki militanına söz geçiremedikten sonra ne işe yaradı teşkilat? sahadaki militan "bizim parti de yumuşaklaştı artık, tc'nin oyuncağı oldu." diye düşünmeye başladığı gün, bölgedeki güvenlik durumu iyileşir mi, kötüleşir mi sizce? seyrettiğiniz onca amerikan polis filmini düşünün, ondan sonra cevap verin. mantığı sonuna kadar izlemeye çalışın.

anladınız mı şimdi, neden tc on seneden beri esir kampında dünyadan kopuk yaşayan bir adama ısrarla ve bilinçli bir şekilde "lider"i oynatıyor, neden onun uğradığı birtakım "haksızlıkların" medyada bu kadar büyümesine göz yumuyor, neden mücadelenin hedefini usulca "şefi kodesten kurtarma" operasyonuna kaydırıyor? anladınız mı şimdi, karayılan "vallahi yerel unsurlara söz geçiremiyorum." diye dert yanarken aslında ne demek istiyor? hayır, günah çıkarma değil yaptığı. tc'yi uyarıyor. "beni bu kadar zayıflatırsan militanlarıma hakim olamam, sonuçlarına katlanırsın." diyor.

anladınız mı neden pkk'nin bazı "şiddet" eylemleri aslında tc'nin işine geliyor, teşkilatın eksik bıraktıklarının tamamlamak için bazen onca müzaheret gösteriyorlar, kolaylık sağlıyorlar? anladınız mı neden pkk ile ilgisi olmadığı besbelli olan bazı bireysel eylemleri, mesela önceki sene dersim'de kamyonet dolusu patlayıcıyla karakola dalan adamı "pkk'li" diye damgalamakta o kadar acele ediyorlar? çünkü yalnızca pkk'ye değil, 'street credibility' sahibi bir pkk'ye ihtiyaçları var. çünkü acımasız ve müntekim bir teşkilat miti olmadan, ne taş atan çocukları kontrol atında tutabilirsin, ne jandarmanın çamurlu postalıyla evi çiğnenmiş genci, ne sevgilisinin karnı deşilmiş kadını, ne köyü yakıldığı ya da okulda sabah akşam hakarete uğradığı için hayat boyu kırık kalmış adamı, ne de "senin ataların orta asya'dan gelmediği halde sana hoşgörü yaptık, sevin!" diye ağzıyla osuran validen sıtkı sıyrılmış odacıyı. bu kadar basit.

sonu ne olacak? inanın bilmiyorum. memleketin başına çökmüş cahil ve buyurgan bürokratik zümreyi topyekün tasfiye etmeden gerçek bir çözüm zor. o yönde umut verici herhangi bir belirti de görünmüyor. dolayısıyla insanlar dağa çıkmaya -ya da şehirlerde, yeraltına inmeye- devam edecek. 180 yıldan beri bölgenin temel gerçeği olan eşkıyalık/gerillacılık olgusu, muhtemelen artarak devam edecek. binaenaleyh devletin, pkk veya ona benzer bir teşkilata bağımlılığı da devam edecek.

uzun vadede türkiye'nin bölgeyi bugünkü şartlarda elinde tutması bana imkânsız gibi görünüyor. öyle ya da böyle, pkk veya bir benzeri ile anlaşmak zorundalar. hatta türkiye'nin bölgede bir etkisi ve gücü olmasını istiyorlarsa, bana sorarsanız, pkk veya benzeri ile ciddi düzeyde ittifaka da gitmek zorundalar.

19.07.2018

türkiye'nin realitesi

mehmed uzun

biz demokrasi geleneğinden uzak, anti demokratik, düşünce ve duygu fukarası, bireyin hak ve özgürlüklerinden söz bile etmeyen, vatandaşı itaat etmesi gereken bir "unsur" olarak gören, ilişkilerini güç erkine göre ayarlayan, ceberrut, yıkıcı ve yok edici bir anlayışın egemen olduğu bir zaman ve mekana aitiz. bölgemiz bir bütün olarak bugün belki de dünyanın en tutucu bölgesi. bölgemiz dünyanın gidişatına karşı direniyor; gelişmemek, uygar ve demokratik bir refah toplumu yaratmamak için, eksiksiz, her türlü çabayı gösteriyor. bireyin hak ve özgürlüklerini esas alan yeni yüzyıldaki dünyamızda, çin ile birlikte, bölgemiz bugün akhilleus'un topuğu. eğer uygar dünyaya ait bir ok, mızrak, kılıç o topuğa ulaşırsa, dünyadaki demokratikleşme, uygarlaşma süreci muazzam bir ivme kazanacaktır.

kürtlere, kürtçeye ve durumları kürtlerden de daha kötü olan mezopotamya'nın öteki kadim toplulukları asurilere, süryanilere, ermenilere, yahudilere, keldanilere, nasturilere, yezidilere, alevilere biçilmiş bir yaşam tarzı var. benim 7 yaşında yediğim tokata benzer biçimde tarihin tokadını yemiş bu topluluklar yok edilmeye mahkum edilmiş durumda. demokrasiden, insan haklarından, vicdan ve eşitlik duygusundan zerre kadar nasibini almamış ve "hak, hukuk, adalet tanımayan cahil ve kibirli askeri diktatörler, dini muhafazakârlığı en uç noktalara kadar götürmüş pervasız dini liderler ve sürekli uygarlıktan, mutlu gelecekten, adaletten söz eden, vatandaşlarına karşı duygusuz, her şeyi teknik, ekonomik gelişmeden ibaret gören pişkin sivil politikacıların yönettiği" bir bölgede tüm bu topluluklara söylenen şu: kaderine razı ol.

tasallutçu otoriter ideolojinin yok etmek istediği diller, sözcükler, anlatılar, şehirler.. uygarlıkların kaynağı olmuş, insanlık için çok şey ifade etmiş, varlıklarıyla bize kim olduğumuzu öğretmiş, şaşmaz insani değerler ve erdemler konusunda hep rehberimiz olmuş, tecrübeleriyle ruhumuzu zenginleştirmiş, bugün neredeyse yok olmakla karşı karşıya bir kültür mirası. bölgemizdeki bu kültür mirasının cahil diktatörler, et kafalı palabıyık generaller ve ruhunda tüm insani değerleri katletmiş sivil siyasetçiler tarafından yok edilmek istenmesi ne kadar acı!

diller, sözcükler, anlatılar, uygarlıklar, dinler, şehirler, bir kültür mirasını oluşturan her şey, zalimin zulmüne karşı dayanıklı, paslı zincirlere karşı inatçı, zamanın gürültüsüne karşı sabırlıdır. ancak insanın unutkanlığına karşı son derece kırılgan, kayıtsızlığına karşı çaresiz, ölü uykusuna karşı tümüyle savunmasızdır.

türkiye tek kültürlü değil, çokkültürlü bir ülkedir. resmi söylemin aksine, türkiye'nin realitesi budur. çokkültürlü bir ülkede "tek ulus, tek kültür" düşüncesinin resmi düşünce haline gelmesi ve bunda ısrar edilmesi her şeyden önce ülkeyi çok zayıflatır, dinamizmini keser, sağırlar diyaloğunun hakim olduğu bir çöl haline getirir, vatandaşları huzursuz, sıkıntılı, durmadan terleyen savcı-sanık haline getirir. kültürler arası ilişkiyi keser, kültürleri birbirinden ve dünyadan izole eder, onları fakirleştirir, basitleştirir, önyargılar yaratır, kültürler arasına nifak tohumları eker, çelişkiler çıkarır, kuşkular yaratır, gerilimi durmadan artırarak insanları birbirinden alabildiğine uzaklaştırır. kültür, bir yaşam biçimidir, bir yaşam için gerekli olan her şeydir. tek bir ulusal kültür yaratacağım diye kültürü, kültürleri eritmek, insanı, insanları, insanlığı eritmektir.

14.04.2018

kürt sorunu

murathan mungan

milliyetçilik, tarihin en büyük çıkmazıdır.

mardin jandarma alay komutanı rıdvan özden'in, savur ilçesi yakınlarında pkk ile girilen bir çatışmada vurulması, ardından karısının ve kızının yaptığı şaşkınlık yaratan açıklamalar, geçtiğimiz günlerin tartışma getiren en önemli olaylarından biriydi. anımsayacak olursak şöyle diyordu karısı:

"kocam kendisine düşen görevi yaptı. ancak bunun çözüm olmadığını da biliyordu. sadece kendisine verilen görevi ifa etmeye çalışıyordu. ben kocamı şehit olarak kabul etmiyorum. insan ancak savaşta ölürse şehit olur. burada çirkin bir politikanın sonucu ölüm oluyor. göstermelik şaşaalı tören istemiyorum. kocamın kanını bu devlete helal etmiyorum."

kocasının kendisine yazdığı mektuplarda, ettiği telefonlarda söylediklerini aktardıktan sonra: "ancak bu politikayla ne vatan kurtulur ne de bu sorun çözülür. ölmekle öldürmekle güneydoğu sorunu çözülmez." diyordu. kızının açıklaması da özlü ve etkileyiciydi: "babam öldürüyordu; onu da öldürdüler."

goethe'nin ünlü sözü: "tarihi anlamayan, onu bir daha yaşamak zorundadır." bizim "milli tarih" anlayışımız: "tarih tekerrürden ibarettir." çünkü, anlamadığımız tarihi tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmayı tarih sanıyoruz.

ateş kirlendi. prometheus'un insanları aydınlatmak için tanrılardan çaldığı aydınlığın ateşi değil bu. bu ateş, tıpkı barbar toplumlardaki gibi yakmak, kavurmak, yok etmek için yakılıyor. uygarlığın bütün izlerini yok etmek için. insanlığın bütün değerlerini yok etmek için. çözemedikleri her şeyi ateşin ellerine teslim ederek kurtulabileceğini sananlar için yakılıyor. ateşin kendi aydınlığını değil, sonrasının karanlığını sevenlerin tutuşturduğu bir ateş bu. ateşlere atılıyoruz. bir alev kapanındayız. bir gün hepimizin üzerine kapanacak bir alev kapanındayız. halka genişliyor. köyler yakılıyor, ormanlar yakılıyor, insanlar yakılıyor, çaresiz kalan insan sonunda kendi üzerine gaz yağı dökerek yakıyor. yalnızca dirilerimiz değil, ölülerimiz de yakılıyor. yakılan kitapların, yakılan köylerin, yakılan insanların tarihinden geçiyoruz. 1978 maraş'ını unuttuğumuz için 1993 sivas'ını yaşadık. geleceğimiz unuttuklarımızdır.

toprak kan içinde. yüzyıllardır kan içinde; hem uğruna ölenlerin kanı, hem kendi kanı; bunca yıldır çözülmemiş derinliklerinde biriktirdiği lav, 2000'li yıllara girmeye çalıştığımız şu günlerde bütün gazabıyla üzerimize patlıyor. bölüşülmemiş, işlenmemiş, yağmalanmış toprak feodal bir kin gibi bütün zulmüyle üzerimize lavını püskürtüyor. toprağın kanını kaç gap yıkayabilir?

bu topraklarda derdini anlatmanın yolu hep zor kullanmaktan geçti. bunun sonuna dek böyle gitmeyeceği açıktır. sonuçta oturulacak yer bir masanın etrafıdır. 20 milyon kürt'ü öldüre öldüre bitiremezsiniz; hitler bile 5 milyonda kalmıştı.

4.05.2017

türkiye'nin sorunu

mehmed uzun

türkiye'nin en önemli sorunu, cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte kabul ettiği akıl almaz resmi görüştür. gelişme, çağdaşlaşma ve demokratikleşme konularında türkiye'nin en önemli engeli, hep bu türkiye'nin gerçeklerinden uzak resmi görüş olmuştur. büyük bir külfet ve taşınması neredeyse olanaksız bir kambur olan bu resmi görüş, türkiye'nin ekonomik ve kültürel hantallığının da en önemli nedenidir.

bilindiği gibi türkiye, küçük bir göçebe hanedanlığın kurup, fetihlerle durmadan genişlettiği ve uçsuz bucaksız sınırlara sahip bir imparatorluk haline getirdiği osmanlı imparatorluğu'nun enkazı üzerinde kuruldu. 1. dünya savaşı ile çok dinli, çok kültürlü, çok dilli osmanlı imparatorluğu yıkıldı, onun yerine -imparatorluğun neredeyse tüm topraklarını yitirmiş ve sadece anadolu ile trakya'nın küçük bir bölümünü elinde tutabilmiş- yeni bir cumhuriyet kuruldu. bir bölünme, parçalanma ve yok olma ruh haliyle kurulan cumhuriyet, sanki bölünme ve parçalanmanın nedeni osmanlı imparatorluğu'nun çok kültürlü karakteriymiş gibi, tekleşmeyi resmi bir ideoloji olarak kabul etti; tek devlet, tek ulus, tek dil, tek lider. yani türk devleti, türk ulusu, türk dili ve türk'ün atası, ulusal, mutlak lider.

oysa osmanlı imparatorluğu'nu savaşa sürükleyen ve dağılmasına neden olan osmanlı'nın belli oranda hoşgörülü ümmetçi resmi görüşleri değil, batı'nın monopolist düşüncelerinden fazlasıyla etkilenerek ortaya çıkmış olan türkçülüktü. devleti batıran, kaba bir türkçülüğü esas almış ve konspirasyonlarla devlet aygıtını ele geçirmiş çoğu asker kökenli devlet bürokratlarından oluşmuş ittihat ve terakki kliğiydi. ittihat ve terakkiciler devlete yeni bir ideolojik çehre vermek isterken devleti yıktılar ve olmadık kanlı serüvenlerle imparatorluğu paramparça ettiler. buna rağmen yeni rejimin kadroları çoğunlukla ittihatçı asker, sivil bürokratlardan oluştuğu için devletin resmi görüşü de bunlara uygun biçimlendi. ve imparatorluktan geriye kalmış toprak parçası üstünde yeni ve tek bir ulus, türk ulusunu yaratmak düşüncesi ve kaygısı nerdeyse her şeyin merkezi haline geldi. devlet buna göre biçim aldı, yasalar bu esas gözetilerek çıkarıldı, toplumsal ve kültürel yaşam türkçülüğe göre yeniden düzenlendi.

kürtler; varlık, dil, kültür, kimlik ve tarih olarak inkar edilmeye başlandı. 1923'te lozan antlaşması'yla varlıkları kabul edilen dini azınlıklar ise resmi yaşamın ve kamu yaşamının dışına itilerek izole bir hayata mahkum edildi. dil, tarih, kültür, edebiyat konularında resmi kurumlar oluşturularak bu yeni düşüncelerin motivasyonu olabilecek akılalmaz teoriler üretildi.

octavio paz'ın deyimiyle tam bir "ideolojik devlet" yaratıldı.

çağdaş insanlık tarihinin tanık olduğu en tehlikeli devlet biçimi, hep bu "ideolojik devletler" oldu. çeşitli fanatik ideolojilerin resmi görüş olarak kabul edildiği bu ideolojik devletlerin neredeyse her yerde aynı olan karakteristik özellikleri var: etno ve egosantriktirler, total yani mutlak düşünceye fazlasıyla itibar ederler, kaba bir milliyetçilik ideolojilerinin harcıdır, "ötekine" devamlı kuşku duyar, devamlı bir önyargı ve düşmanlık yayarlar; başka seslere, görüşlere, hareketlere karşı son derece hoşgörüsüzdürler, toplumu teyakkuz halinde tutmak için her zaman düşman ararlar, "ulu ve şanlı bir tarih" gibi argümanlarla yoğrulmuş ulusal ve kültürel bir şovenizme, bir kibre sahip olurlar, "aman bölünüyoruz, parçalanıyoruz, çevremiz düşman dolu" türü paranoyaları kültürel ve toplumsal yaşam biçimi haline getirirler. savaşa hazır olmak, ötekini alt etmek, tehlikelere karşı ülkeyi askeri bir disiplinle yönetmek vazgeçilmez ilkeleri olur.

herkesi, her şeyi kendi sisteminin bir parçası haline getirmek amacında olan bu tür "ideolojik devletlerin" uygar, açık ve demokratik rejimler yaratmaları son derece güçtür. tümden totaliter bir yapıya kaymamış olsalar bile, açık ve kapalı toplum, sivil ve askeri rejim, demokratik-antidemokratik ilkeler arasındaki sınırlar çoğu zaman bu ideolojik devletlerde ortadan kalkar. en iyi olasılıkla kimi zaman, kimi konuda çok demokratik olan devlet, kimi zaman da en totaliter devletten daha antidemokratik olabilir.

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

9.04.2017

anneannem

fethiye çetin

çoğu kez bulaşıcıdır ağlamak.

bizi görenlerin ilk tepkisi, "fethiye babasına, handan annesine benziyor." olurdu. bu sözlerin ne anlama geldiğini çok iyi bilirdim. bunun anlamı, handan'ın güzel, benimse çirkin olduğumdu.

o cahil hocaların aptal sözlerini bu eve getirme.

bir gün, jandarmanın köye gelerek dedesi, amcaları, dayısı dahil bütün erkekleri götürdüğünü ve bir daha onlardan haber alamadıklarını, annesi ve kardeşleri ile yengesinin köyüne sığındıklarını ancak jandarmanın oraya da geldiğini, kadın erkek hepsini toplayıp palu'ya götürdüklerini, erkekleri kesip nehre attıklarını, nehrin günlerce kan aktığını ve sonra sürgün yolunu anlattı.

erkeklerin götürüldüğü günün akşamında, köy birtakım adamlarca basıldı. bu adamlar, köyün güzel, genç kızlarını, kadınlarını kaçırdılar. kaçırılanlardan ertesi gün ve öbür günler haber alınamadı.

köye döndüklerinde, evlerinin yağmalandığını gördüler. evleri, hiç vakit kaybetmeyen civardaki müslüman köylülerce yağmalanmış, yatak-yorganları dahi götürülmüştü.

jandarma tekrar köye geldi ve köyde kalan bütün nüfusun, yatalak kadınlar dahil olmak üzere sürgüne gönderileceğini söyledi ve hemen toplanmalarını emretti. işte bundan sonra o uzun, acılı ölüm yürüyüşü başladı.

ölüm yürüyüşü.. yol boyunca yaşlılar, hastalar, yürüyemeyenler, süngülenip oracıkta, açıkta bırakıldılar. dağ başlarında kurda kuşa yem edildiler.

ölülerden korkmayın çocuklar, onlar bir kötülük yapamazlar. kötülük yaşayandan gelir, ölülerden değil.

çermik'te yaşayan ermenileri öldürüp dipsiz kuyuya atmışlar. çermik'le çüngüş arasında, düden derler, dipsiz bir su vardı. ermenileri, kafalarını kestikten sonra düden'e atmışlar.

ölüm yürüyüşünü, koca aileden sadece iki kadın sağ olarak bitirebilmiş, ölüm yürüyüşünün sona erdiği halep'e sadece neredeyse açlıktan ölmek üzere olan iki kız kardeş varabilmişler. bunlar, isguhi ve kız kardeşi diruhi'ydi. diğerleri, yola beraber çıktıkları neneler, torunlar, kızlar, gelinler bu yürüyüşten sağ çıkamamış, cesetleri yol kenarlarında çürümeye terk edilmişti. 

12 eylül.. bazı omzu kalabalıklar, sürmekte olan sürebilsin diye bu kez kendi çocuklarını kurban seçtiler. gözü doymaz kurbanseverler, bu kez, gençliği, işkencehanelerinde sürüm sürüm süründürdüler; ama yine de içleri soğumadı.

ver elini çekelek
ben senden küselek
üç gün gittin ling linge
ben de senden küs linge
küs lingeye, bas linge

"o günler gitsin, bir daha geri gelmesin."

gün geçmiş devran dönmüş bir gün erzincan depremi olmuş, depremde taş üstünde taş kalmamış. binlerce insan ölmüş. işte o zaman müslümanlar birbirlerine demişler ki: "ermenilerin ahı tuttu."

dersim dört dağ içinde
gülüm bardağ içinde
dersimi hak saklasın
bir yarim var içinde

anneanneme ve benzerlerine, halk arasında "kılıç artığı" dendiğini söyledi. birinden söz edilirken, "o da kılıç artığıdır." dendiğini. kanımın donduğunu hissettim.

"tanrım, bu ne acı yazgıydı? biz burada richard olmuşuz; deborah olmuşuz. nancy, sylvia olmuşuz, virginia olmuşuz. o da orada kalmış. fethiye olmuş, mahmut olmuş ve 1915 yılı bir kez daha tüm korkunçluğu ile çökmüştü ailemizin tepesine."

3.03.2017

dersim

uğur mumcu

siyasetçiler arasında müslümanın "garibanına" atatürkçülük taslayıp çok uluslu sermaye ile destekli gericiliğe şapka çıkarmak, günümüzün modasıdır. "türk-islam sentezi" özü ve sözü ile atatürkçülüğe karşı bir görüştür. "islam'da laiklik" ise söz konusu değildir.

enflasyon yalnızca paranın değerini düşürmedi, fikir namusunu da yok etti ve ediyor.

said-i nursi, kürt kökenli bir din ve siyaset adamıdır. meşrutiyet yıllarında "said-i kürdi" olarak tanınan said-i nursi, 31 mart gerici ayaklanmasını kışkırtan "volkan" adlı yayın organı ile "ittihat-ı muhammedi fırkası"nın da kurucularındandır. said-i nursi, 1925 şeyh sait isyanından sonra da bala'ya sürülmüş; emirdağ'da ve kastamonu'da sürgün yaşamıştır. said-i nursi, atatürk düşmanıdır.

"koçgiri isyanı" olarak bilinen ayrımcı kalkışma mustafa kemal'in kapitalist emperyalizme karşı örgütlü halk gücüyle savaş verdiği 1921 yılında sahnelenmiştir. amaç kuvayımilliye'yi sırtından hançerlemektir. 1925 şubatı'nda başlatılan "şeyh sait isyanı" türkiye ile ingiltere arasında musul sorunu hakkında görüşmelerin sürdüğü günlere denk düşürülmüştür. amaç musul'un türkiye'den koparılıp alınmasıdır. 1927-30 yılları arasındaki ağrı ayaklanması'na öncülük eden, "xwebudun" örgütü ermenilerce desteklenmektedir. 1936-38 yılları arasındaki "dersim isyanı" atatürk 'ün doğu ve güneydoğu anadolu'da toprak ağalığını kaldırmak için hazırlıklar yaptığı günlere rastlamaktadır. amaç doğu ve güneydoğu'daki feodal ayrıcalıkları korumaktır.

1925 yılı şubat ayında başlatılan şeyh sait ayaklanması, zamanın başbakanı fethi okyar'ın sözleri ile "padişahlık, hilafet, şeriat, abdülhamid'in oğullarından birinin saltanatını temin gibi irticai" nitelikte bir "etnik" ayaklanmaydı. ayaklanma, lozan antlaşması'nda çözüme bağlanamayan musul sorunu'nun türkiye ile ingiltere arasında uyuşmazlık konusu olduğu günlere rastlamıştır. şeyh sait adına ingiliz silah fabrikalarına silah sipariş edilmesi de olaydaki ingiliz parmağını doğrulamaktaydı. ayaklanma bastırıldı; ancak bu arada türkiye musul'u yitirmiş oldu. ingilizler, kendileri için en uygun sonucu almışlardı.

cumhuriyet dönemindeki etnik kökenli on altı ayaklanmanın adları ve tarihleri şöyle: 1. nasturi ayaklanması (12-28 eylül 1924) 2. şeyh sait ayaklanması (13 şubat-31 mart 1925) 3. reçkotan ve raman ayaklanması (9-12 ağustos 1925) 4. 1. ağrı ayaklanması (16 mayıs-17 haziran 1926) 5. koçuşağı ayaklanması (7 ekim-30 kasım 1926) 6. mutki ayaklanması (26 mayıs-25 ağustos 1927) 18 7. 2. ağrı ayaklanması (13-20 eylül 1927) 8. bicar ayaklanması (7 ekim-17 kasım 1927) 9. asi resul ayaklanması (22 mayıs -3 ağustos 1929) 10. tendürük ayaklanması (14-27 eylül 1929) 11. zeylan ayaklanması (20 haziran-7 eylül 1930) 12. oramar ayaklanması (16 temmuz -10 ekim 1930) 13. 3. ağrı ayaklanması (7-14 eylül 1930) 14. pülümür ayaklanması (8 ekim-14 kasım 1930) 15. dersim ayaklanması (21 mart -10 kasım 1937)

asala terörü, neden 1975 kıbrıs barış harekâtı'ndan sonra başladı? neden 1982 yılına kadar iç terör ile birlikte yükseldi? bu saldırılar neden 1982 yılında bıçakla kesilircesine kesildi? bu saldırılar biter bitmez, pkk eylemleri 15 ağustos 1984 günü başladı?

kürt'ü türk'e; türk'ü kürde'; ermeni'yi türk'e; türk'ü ermeni'ye; alevi'yi sünni'ye, sünni'yi alevi'ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin ortadoğu'daki çıkarlarıdır.

18.06.2015

kürt sorunu

server tanilli

kürtler, türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda yaşayan ve bu bölgelerde çoğunlukta olan bir halktır. isa'dan önceye çıkan bir tarihi, ayrı bir dili ve özgün bir kültürü vardır bu halkın. "önasya'da yaşayan türk asıllı bir kavim" ya da "dağlı türk" gibi kimi iddialara karşın, türk de değildirler; türklerin kürt olmadığı gibi.

anadolu'nun o eşsiz mozayiğinde onu daha da göz alıcı kılan apayrı bir renktir bu halk; onlarsız anadolu solgun bir çiçeğe döner. bu dürüst, bu yiğit ve mert halk türk değil, doğru; ama biz türkler, en karanlık günlerimizde yanıbaşımızda görmüşüzdür onları: ulusal bağımsızlık savaşımızda, türk ahmet'in yanında kürt mehmet de dirsek dirseğe savaşmıştır. öyle olmuştur; çünkü bizler kadar onlar da aynı bağımsızlık ruhu ile canlı idiler; bu savaş onların da savaşıydı aynı zamanda.

kürtler, bağımsızlık nedir bilen insanlardır.

bütün bunlara karşın ne olmuştur tavrımız onlara?

bugüne değin tüm siyasal iktidarlar kürtlere karşı ikiyüzlü bir politika izlemiş; kürtlerin varlığı resmi planda yadsınırken uygulamada tam tersi bir yol tutulmuştur. gerçekten, bir yandan "kürt yok türk vardır" edebiyatı sürdürülürken öte yandan doğu'da yaşayan yurttaşlar ulusal bütünlüğe karşı ve toplum dışı bir konumda gösterilmiş ve onlara kuşku ile bakılmıştır. bu tutum, ırkçı ve bölücü politikalara haklılık sağlayan; bölgeye yönelik iktisadi, askeri, kültürel, eğitim ve güvenliğe değin bütün politikalara damgasını vuran bir bakış açısına, sürekli toplumsal bir değer yargısına yol açmıştır.

örnekler verelim:

a) anayasa başta olmak üzere, tüm kanunlar, genel bir nitelik de taşısalar, doğu'da türkiye genelinden ayrı biçimde yorumlanır ve uygulanır.

b) doğu'da temel yurttaşlık haklarının özgürce kullanılması yalnız toprak ağalarına özgüdür; geniş köylü yığınlarının bu haklardan yararlanma özgürlüğü yoktur.

c) doğu'da kişisel sorumluluk kavramına itibar edilmez: basit bir zabıta olayında, sanık ve kaçak izlenmesinde bütün bir köy ya da kasaba halkının, çoluk çocuk ve genç-yaşlı ayrımı yapılmadan, günlerce karakollarda işkence görmesi doğal bir güvenlik uygulaması sayılmaktadır.

d) izleme, kovuşturma ve soruşturmalarda sanıkların "ölü olarak ele geçirilmesi" ya da "kaçarken vurulmuş olması" hemen hemen yalnızca doğu'da rastlanan olaylardır.

e) resmi güvenlik güçleri dışında, aşiretler arası düşmanlıklara dayanarak "köy koruculuğu" adı altında silahlı milislerle güvenliği sağlama uygulaması da yalnızca doğu'da vardır.

f) doğu'da bir toplantı ya da gösteri yapma girişimi her zaman kuşkuyla karşılanır; düzenleyiciler fişlenerek sürekli baskı altında tutulurlar.

g) bütün siyasal iktidarlar, devlet gücünü toprak ağalarının hizmetine sunarak, köklü bir toprak reformunun yapılmasına karşı çıkarak, köylü yığınlarını ezmeyi ve baskı altında tutmayı, bölgeye özgü bir yönetim biçimi olarak benimsemişlerdir.

h) doğu'da çocuğuna istediği adı veremeyen yurttaş, doğal soyadını da kullanamaz; daha önce yazdırılmış olan kürtçe adlar da, özellikle son yıllarda mahkeme kararıyla değiştirilmektedir.

i) doğu'daki tüm kasaba, köy ve mezraların tarih içinde oluşan adları değiştirilmiştir. bu resmi adlarla, özel ilişkilerde yerel olarak kullanılan adlar karmaşası, milyonlarca köylüyü adli ve idari konularda içinden çıkılmaz bir konuma sokmuştur.

j) ekonomik açıdan doğu, zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına karşın, türkiye'nin "mahrumiyet bölgesi" olarak bırakılmıştır. doğu'daki yurttaşlarımızın kendi dilleri ile özgürce konuşmaları, yazı yazmaları ve yayın yapmaları da yasaktır.

şimdi söyler misiniz: kimdir bölücü?

16.06.2015

türkçülük

mehmed uzun

yazının gücüne değil, kılıcın gücüne inananlar, yazıya kulak asmazlar; ta ki günün birinde yazının gücünün, kılıcın gücünden daha kuvvetli olduğunu gözleriyle görünceye, deneyleriyle yaşayıncaya kadar.

şehzadebaşı'ndaki o gün, uzak bir yerden gelen ve iyi türkçe bile bilmeyen ismail gansperenski, konferansında sürekli türk ve türkçülükten söz etti. zorla anladığımız o kötü türkçesiyle, her sözünün başında "türk ve gayri türk" deyimini kullandı. konferansın bitiminde sadece şunu anladık: osmanlı toprakları üzerinde sadece türkler yaşar, herkes türktür ve türk olmak zorundadır. soran kürtlerinin deyimiyle işkembeden atıyordu. onu dinlemeye gelenlerin hemen hiçbiri türk değildi ve salonda türk asıllı olanlar ancak parmakla gösterilebilecek kadardı. ben ve arkadaşlarım altı kişiydik. iki kürt, bir çerkez, bir arnavut, bir gürcü, bir de rum. evet biz osmanlıydık; ancak türk değil. o işkembeden laflar, evet o laflar osmanlı imparatorluğu'nun parçalanmasına neden oldu. acılara, ayrılıklara, inlemelere, kine, nefrete, ölüme ve öldürmeye, katliamlara neden oldu. ülkenin harap bir köye dönüşmesine sebep oldu. bu laflar yüzünden ülkenin yolları insan cesetleriyle doldu, virane yerler kurda kuşa kaldı.

ittihat ve terakki iktidardaydı. sultan reşat, ellerinde bir oyuncağa dönüşmüş, istedikleri her şeyi sultan'a kabul ettiriyorlardı. ittihatçıların çoğunluğu askerdi. savaşın içinde yetişmişlerdi, elleri kanlı, beyinleri suçluydu. hayalperesttiler. türk, türkçülük şiarları, bütün asya'yı istila etmek, osmanlı'nın diğer milletlerini yok etmek, içlerinde taşıdıkları vazgeçilmez bir istekti. kılıç konuştukları dil, tabanca yanlarından ayırmadıkları vazgeçilmez bir aksesuardı. onlardan olmayan, onların dışında kalan herkes, onların düşmanıydı. herkes türk olmak, sadece türk olmak değil, türkçü olmak zorundaydı. islamiyet, osmanlılık, osmanlı halklarının kardeşliği.. her şey kaybolmuştu. baskıcı bir siyasetin ve topun tüfeğin hükmü vardı. kin ve nefret tohumları, ölüm ve öldürme tohumları her yerde ekiliyordu.

6 nisan 1909'da serbesti gazetesinin başyazarı hasan fehmi, ittihatçıların kurşunlarına hedef oldu. bir ittihatçı zabit karşı yönden geldi ve tabancasını göğsüne boşalttı. serbesti gazetesi uygar bir çizgi izleyen, avrupalıların deyimiyle liberal bir gazeteydi. ancak ittihatçılar kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlardı, kimseyi istemiyorlardı. hasan fehmi'nin göğsüne ve kafasına sıkılan kurşunlar, aslında osmanlı devletinin kafasına sıkılmıştı. bu cinayetle devlet de hasan fehmi gibi dizlerinin üstüne düştü. bu cinayet, arkasından başka cinayetler getirdi.

bir ekim günü ittihatçılar, ellerinde silahlarıyla, gündüz vakti hükümet konağına girip öğleden sonra saat 2.45'te harbiye nazırı nazım paşa'yı, yine tabancayla öldürdüler. nazım paşa'dan başka iki devlet görevlisini de öldüren ittihatçılar, bir darbe ile yine hükümete el koydular.

1915'te ermeni katliamı yapıldı. yüz binlerce ermeni yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın erkek ittihatçıların planlarıyla katledildi. hem de alçakça, kalleşçe. ittihatçılar hırsız, çapulcu, katil ve cahillerden "teşkilat-ı mahsusa" adı altında silahlı bir çete grubu oluşturdu. onların görevi ermeni öldürmekti, onların köklerini kurutmaktı. ve bu planlarında da başarılı oldular.

cumhuriyet ve vatan gazeteleri ile ülkü, kadro, bozkurt, türkçü dergi, yurt ve dünya gibi dergiler geliyordu. yurt ve dünya hariç bu dergi ve gazetelerin hepsi yeni rejimin borazanı gibiydiler. hepsi "türkizasyon" politikasının birer organıydılar. onlara göre türkiye'de sadece türkler, türkçe, türk kültür ve gelenekleri vardı. ya diğer milletler? öteki dil ve kültürler? onlar için sadece bir yol vardı: türkleşmek. kürt dili zaten yasaktı. isimler değiştiriliyordu. bin yıllık aile, kent, köy, ova ve yaylaların isimleri değiştiriliyor, yeni türkçe isimler veriliyordu. taşların, ağaçların, çiçeklerin adları değiştiriliyordu. insan isimleri, unvanlar değiştiriliyor, herkese birer türkçe soyadı veriliyordu. kürt ailelerine öztürk, cantürk, korutürk, soytürk soyadları veriliyordu. biz bin yıllık bedirhaniler de, bir günde çınar olmuştuk, yani bir hiç! bedirhaniler, bin yıldan beri cizira botan'ın emirleri, osmanlı siyasetini etkilemiş bir köklü aile, hep birlikte çınar olmuşlardı. çınarları kim tanırdı ki..

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

11.12.2011

çaş tarihi

uğur mumcu

kürtler, kendilerine ihanet edenlere çaş derler. çaş, kürtler tarafından hain ve işbirlikçi anlamlarında kullanılır.

her ulusun tarihinde ihanetler yaşanır. kürt ayaklanmaları tarihinde de çok sayıda çaş adı bilinir. kürt ayaklanmaları aynı zamanda ihanetler, cinayetler ve çaş tarihidir.

koçgiri ayaklanması'nda ginyan aşireti reisi murat paşa ve kangal ağası kürt hacı ağa, hükümet kuvvetleri ile işbirliği yaparak ayaklanmacıları ele vermişlerdir. aynı ayaklanmada kureşan aşireti hükümet kuvvetlerinin yanında ayaklanmacılara karşı savaşmıştı. abbasan aşireti, ferdalan aşireti ve karabal aşireti ayaklanma sırasında mustafa kemal'i ve ankara hükümetini desteklediler.

şeyh sait ayaklanması, şeyh sait'in bacanağı binbaşı kasım (ataç) tarafından mustafa kemal'e ayaklanmadan bir yıl önce ihbar edildi. ayaklanmayı dersim aşiretleri desteklemedi. hükümet, şeyh sait ayaklanmasını hormek ve lolan aşiretlerinin yardımlarıyla bastırdı.

ağrı bölgesinin ünlü hayderan aşireti ayaklanmaya katılmadığı gibi hükümet kuvvetlerine yardım etti. bugünkü tunceli yöresindeki dersim aşiretleri de şeyh sait ayaklanması'na karışmadılar. doğu dersim aşiretleri, doğandedeoğlu hüseyin tarafından örgütlenerek hükümet kuvvetleri yanında yer aldılar. 

kürt ayaklanmalarını özgün kürt kaynaklarından inceleyenler, dersim ayaklanması lideri şeyh rıza'nın yeğeni rehber'in bu ayaklanmanın askeri liderlerinden alişen ve karısı zerife'yi öldürdüğünü, bahtiyar aşireti reisi şahin ağa'nın aynı aşiretten hıdır tarafından öldürülüp kesik başlarını hükümet kuvvetlerine teslim ettiklerini bilirler.

koçgiri ve dersim ayaklanması liderlerinden alişan bey, dersim ayaklanması liderleri şeyh rıza'nın yeğeni rehber ibrahim ağa tarafından öldürüldü.

şeyh sait ayaklanması'nda hükümet kuvvetlerinin yanında yer alan heyderan aşireti reisi kör hüseyin paşa, ağrı ayaklanması'na ayaklanmacıların safında katılmak üzere suriye'den türkiye'ye geçerken kürt liderlerinden nuh bey'in yeğeni medeni tarafından öldürüldü.

nuh bey de molla mustafa barzani'nin ağabeyi ahmet barzani tarafından kurşuna dizilerek idam edildi.

avukat faik bucak'ın 1966 yılında öldürülmesinden sonra tkdp (türkiye kürdistan demokrat parti) liderliğine getirilen sait elçi, şivan adıyla tanınan dr. sait kızıltoprak tarafından 1972 yılında kuzey ırak'ta kurşuna dizildi. dr. kızıltoprak ve kulplu çeko diye bilinen bir arkadaşı da molla mustafa barzani tarafından idam edildi. molla mustafa barzani ırak rejimine karşı ayaklandığında kuzey ırak'ta birçok kürt aşireti, hükümet kuvvetlerinin yanında yer aldı: herki aşireti, berwan aşireti, bradost aşireti, sındi aşireti, şexan aşireti, zibari aşireti.

zıbari aşireti reisi mahmut zibari, molla mustafa barzani'nin kayınpederiydi. barzani'nin oğullarından ubeydullah barzani de babasına karşı dedesinin yanında yer almıştı. barzani'ye karşı bağdat rejimi yanında yer alanların başında celal talabani gelmekteydi. şeyh celalettin brifkani, şeyh mahmut şemiran, şeyh mesut bawarni gibi büyük toprak ağaları da barzani'ye karşı bağdat rejiminden yana tavır almışlardı.

kuzey ırak'ta bugün talabani ve mesut barzani'nin peşmergeleri ile pkk gerillaları savaşıyor. kürt kürt'ü öldürüyor. barzani ve talabani, abd ve batı desteği ile kurdukları kürt federe devletinde iktidarı pkk ile paylaşmak istemiyorlar. oysa, 1982 yılında barzani ve pkk arasında anlaşma yapılmış, ırak kürdistan demokrat partisi o tarihten 1989 yılına kadar bu ayrımcı terör örgütünü desteklemişti.

kürdistan yurtseverler birliği genel sekreteri celal talabani ve pkk genel sekreteri abdullah öcalan 1 mayıs 1988 günü bir araya gelerek türkiye cumhuriyeti'ne karşı devrimci silahlı mücadeleyi ve kitlesel direnişleri geliştirmeyi ve cephe oluşturmayı kararlaştırmışlardı. 1988 yılında kürt cephesi kuranlar bugün birbirlerine kan kusturuyorlar. bunların hangisi çaştır, hangisi değil? peşmergeler mi çaştır, yoksa pkk mı?

5.04.2011

fazıl hüsnü dağlarca

şükrü erbaş

kürt sorununun yol açtığı bilinç yarılmasına son (olmayan) ve trajik bir halka daha eklendi: yaşayan en büyük türk şairi fazıl hüsnü dağlarca!

siz, bir halkın ana dilini kanunlarla, kolluk kuvvetleriyle ev içlerine hapsedeceksiniz, ana dili dışında bir dille ancak yaşama hakkı tanıyacaksınız, yurdunda yurtsuz edeceksiniz; sonra da o halktan çıkmış bir büyük edebiyatçıya, yaşar kemal'e, hiçbir harfi adil olmayan bir davet çıkaracaksınız: "eğer kürt ise kürtçe yazsın da görelim!"

"özgürlük olmayınca evren olmaz" diyen dağlarca; bülbülün dilini koparıp "şakı bakalım!" demek, daha yaralayıcı değil, yukarıdaki dizenizin ışığında bakınca bu söze.

"kürtleri şöyle tanımlıyorum: türkiye'nin dağlık yerlerinde kalmış, eski ırkların bakiyesi. içlerinde tam kürt de yoktur. her türlü ırktan insan vardır aralarında." (dağlarca) hitler'in yahudilere bakışı ile sizin kürtlere bakışınızı, kim, nasıl lehinize çevirebilir? bu bakışın bilimsellikle, çağdaşlıkla, türk ve kürt halklarının tarihsel/kültürel gerçeğiyle uzak yakın bir ilgisi olabilir mi? bir halkı aşağılamanın dayanağı olabilir mi? hititlerden bu yana onlarca, yüzlerce halkın yaşadığı, gelip geçtiği bu kavimler kapısında "tam ırk" ne demektir, nasıl olur ve neyle belirlenir?

"asker şu bakımdan haklı: türkiye'de ulus birliği olmadığı için, burada avrupa ayarında dil özgürlüğü olamaz; olmaması lazım. olursa yıkılır bu devlet." (dağlarca) bu gerçekten trajik bir buluşma: 1940'lı yılların, devletleri ve sınırları hiçleyen şair yüreği, 2000'lerde varıp derin devletin ufuksuz aklına kapılanıyor. antakyalı araplar dört yıl öncesine kadar düğünlerinde kendi dillerinden şarkı söyleyemiyordu. bunun nasıl bir acı ve aşağılanma olduğunu bir düşünür müsünüz?

kürtler, en fazla avlularda soluk alan dillerini, sizin, dilinizin hazzını yaşadığınız gibi şiirle, yazıyla yaşamak istiyorlar. bu, neden sizin için doğal bir hak da onlar için hak edilmemiş bir üst aşama oluyor? bu topraklarda süryaniler, ezidiler, rumlar, museviler, ermeniler gibi kürtleri de bitirdikten sonra dil özgürlüğünü kime vereceksiniz? (kürtler dışındaki azınlıkların lozan'la tanınmış haklarını bilerek "bitirmek" sözcüğünü kullanıyorum!) çok masum bir soru daha: bunca yasağı ve sevgisizliği şair yüreğinize nasıl sığdırıyorsunuz?

bundan yaklaşık 60 yıl önce, "ortalıkta bir yalnızlık/birisi kaybolmuş kadar" dizelerini yazan büyük dağlarca.. kürtlerin şu son 15 yılda kaybolmuşlarının sayısının 4000'i geçmiş olması -bize mi, kürtlere mi ait olduğu belli olmayan- bu yalnızlığı ne kadar büyüttü dersiniz? "kuvvetlisin ama kuvvet hak değil" demiştiniz kızılırmak kıyıları'nda. bir dizenizi daha anımsatmama izin verin: sizin bu düşüncelerinize sahip, ellerinde silahlı yaptırım gücü olan birilerinin yaptıkları sonucu "ne sıcak vücutlar gitti/toprağı ısıtmak için" biliyor musunuz?

bu söylediklerinizi okuma olanağı olsaydı, cemal süreya, kadıköy'de, sizinle her an karşılaşabileceği düşüncesiyle ceketinin düğmeleri ilikli gezer miydi, çok merak ediyorum.

16.12.2010

dersim isyanı

uğur mumcu

1937 yılında çıkan dersim isyanı'nın, hiç şüphesiz, çeşitli ve karmaşık nedenleri vardır. bu çeşitli ve karmaşık nedenlerin iki tanesi önemliydi. hükümet, umumi müfettişliklere hazırlattığı raporlardan sonra tunceli yöresinde aşiretlerin ellerindeki silahların toplanması kararı almıştı. aşiretler, bu karara karşı direndiler.

ayaklanmanın nedenlerinden biri de aşiretlerin tunceli'den alınıp batı illerine sürgüne gönderilmek istenmesiydi. aşiretler 25 aralık 1935 tarihinde çıkarılan tunceli kanunu ile başlayan uygulamalara karşı çıktılar.

2884 sayılı tunceli kanunu, bölgede umumi müfettişlikler kuruyor, tunceli ilinin yönetimini korgeneral rütbesindeki bir askeri valiye bağlıyor ve görevlilere olağanüstü yetkiler tanıyordu. bu yasa, 1935 yılından 1946 yılına kadar uygulandı.

ibrahim tali öngören, abidin özmen, general kâzım dirik, tahsin uzer ve korgeneral abdullah alpdoğan'ın hazırladıkları raporlarda, bölgede bayındırlık işleri başta olmak üzere reform niteliğinde dönüşümler yapılması öngörülmekteydi. bakanlar kurulu, umumi müfettişlik raporları doğrultusunda şu kararları almıştı:

1. silahların toplanması

2. aşiret ağalarının ve aşiret ağası olabileceklerin dersim'den uzaklaştırılmaları

3. dersim'de ve toprak ağalarının etkisinde olan yerlerde köylülere toprak dağıtılması

4. yol ve okul yapmak

bu önlemlerden, aşiret ağalarının sürgün edilmeleri elbette antidemokratiktir. kimse bugün bu tür önlemleri savunamaz. ancak yoksul köylülere toprak dağıtmak, yörede okul ve yol yapmak, toprak aşiretlerinin etkilerini azaltacak önlemlerdi. yoksul köylülere toprak vermek ve yörede okul ve yol yapmak gibi önlemlerin antidemokratik olduğunu da kimse söyleyemez.

hükümet, dersim'de bir ayaklanma bekliyordu. başbakan ismet inönü, bu nedenle doğu gezisine çıktı. bu ayaklanmayı önlemek için başvurulması gerekli önlemler düşünüldü. 1935 yılının eylül ayında bu amaçla çeşitli toplantılar yapıldı. bu toplantılarda dersim bölgesi işlerini yakından ve tam yetki ile ele alacak kuvvetli bir makam oluşturulması kararlaştırıldı. toplantılara, 4. ordu müfettişi orgeneral kazım orbay, bu "kuvvetli makama" getirilmesi düşünülen korgeneral abdullah alpdoğan ve abidin özmen katıldı. 1935 yılında çıkarılan tunceli kanunu ile dersim'in adı tunceli olarak değiştirildi.

bakanlar kurulu, 1936 yılında dördüncü umumi müfettişliği kurdu ve bingöl, tunceli, elazığ illerini bu müfettişliğe bağladı. korgeneral alpdoğan "genel müfettiş, tunceli vali ve komutanı" yetkisiyle bu göreve atandı. abidin özmen de diyarbakır, urfa, mardin, siirt, bitlis, muş, van ve hakkari illerini kapsayan 1. umumi müfettişliğe atandı.

yapılan toplantılar sonucunda çeşitli raporlar verildi. olası bir ayaklanmadan kuşkulanan hükümet, tunceli'de "yol yapmak, okul açmak, türklük propagandası yapmak, topraksız köylülere toprak dağıtmak" ve başta yukarı abbasuşağı aşireti reisi seyid rıza olmak üzere aşiret reislerini batı anadolu'ya sürmek gibi kararlar almıştı. tunceli ayaklanması tam bu sırada başladı.

dersim ayaklanması, yusufan aşiretinin elindeki silahların toplandığı günlerde patlak verdi. ayaklanma 21 mart 1937'de, bir nevruz gününde başladı. darboğaz deresi üzerindeki köprü ve telefon hatları demanan ve hayderan işaretleri tarafından saldırıya uğradı. aynı hafta içinde sih ve hozat'ta da karakollara saldırdılar.

sonrası biliniyor.

6.10.2009

nasıl bir demokrasi istiyoruz?

server tanilli

devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır.

demokrasi, geri kalmış ülkelerde, halkların gerçek çıkarlarının bilincine varmalarını sağlayan en güvenli yoldur.

yeni bir anayasaya gidilirken siyasal iktidar, tarihsel gelişme çizgimize uygun biçimde kurulmalıdır; temel karar verme yetkisi meclise verilmelidir. parlamenter rejimin mantığı bunu gerektirdiği gibi, cumhurbaşkanının saygınlığı adına da gereklidir bu. olur olmaz ortaya çıkıp ağzına geleni söyleyen bir cumhurbaşkanı imajı hiç de hoş değildir ve 12 eylül sonrasının bir öğrettiği de budur. özgürlükler sağlam güvenceler altına alındıktan sonra, güçlü bir parlamentodan korkmak için neden yoktur. öte yandan, hem toplumda çeşitli görüşlerin parlamentoda temsil edilmesine olanak sağlayacak hem de sağlam bir meclis çoğunluğu yaratacak bir seçim sistemi yaşamsaldır.

yargıcın hiçbir etki ve baskı altında kalmadan; hukuk, kanun ve vicdanından başka kimseden ve hiçbir makamdan emir, talimat, genelge ve tavsiye almadan işlevini yapması, birey ve toplum için yaşamsaldır.

12 eylül, çağdaş tarihimizin en korkunç gericilik hareketlerinden biridir.

"türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ortada. halkımızın cehaleti ortada. o zaman bu ülkeyi atatürk ilkelerinden saptırmaya kalkan bir lider, isterse sandıktan çıksın, oyların tamamını alsın; bizi aşamaz. bunu kabul edemeyiz. halkı aldatabilirler, bizi aldatamazlar." (bir subay)

milliyetçilik, belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir ilke olup tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten ilkeler arasında değildir.

tekelci aşamaya varmış olan burjuvazi, özü bakımından demokrasi aleyhtarıdır, gericidir, halk düşmanıdır ve günden güne belirginleşmektedir bu niteliği.

türkiye'de tekelci burjuvazi, demokrasiye saldırıp zorbalığını dayatmada daima iki araç kullanmıştır: "komünizm düşmanlığı" ve "kürt düşmanlığı". işçi sınıfının iktisadi, siyasal ve sosyal istemleriyle örgütlenme girişimleri, her zaman komünizm suçlamasıyla engellenmiştir; kürt halkının ulusal demokratik istemleri de bölücülük suçlamalarıyla.

"gerçeğin şimşeği, düşüncelerin çarpışmasından doğar."

"başka halkları ve ulusları ezen uluslar özgür değildir." kürt halkının varlığının yadsındığı, diline ve kültürüne ambargo konulduğu, iktisadi ve sosyal bakımdan mahrumiyet içinde tutulduğu, yurttaşlık hakları tanınmadığı, özümlemeci ırk ayrımı politikalarıyla ezildiği ve sömürüldüğü sürece, türkiye'de tek bir aydın, tek bir sanatçı ve tek bir bilim adamı "özgürüm" diyemez.

kürt halkını sevmeyen ve onun ulusal demokratik haklarına saygılı olamayan türk, demokrat değildir.

bugün türkiye'de yurtseverlik, şoven milliyetçiliğin tekeline girmiştir. aslında sırılsıklam demokrasi ve halk düşmanı olan akımlar, yüzlerinde yurtseverlik maskesiyle dolaşıyorlar. kimdir gerçek yurtsever? emperyalizme karşı çıkan, kendi halkının özgürlük ve mutluluğuna gönül vermiş kişi. onun defterinde dünya halklarına düşmanlık yoktur, kürt halkına düşmanlık hiç yoktur. işi, üstelik ırkçı milliyetçiliğe döküp, kürt halkına yönelik baskıcı politikayı, uygulamak ne kelime, aklından geçiren insan yurtsever değil, düpedüz yurt düşmanıdır. bugün türkiye'de demokrasi mücadelesinin önündeki en önemli görevlerden biri de, işte bu zorbalığa dayalı sahte yurtseverliğin maskesini indirmek ve gerçek yurtseverliği egemen kılmaktır.

2.08.2009

zincirlenmiş zamanlar zincirlenmiş sözcükler

mehmed uzun

bireyin dilini, dinini ve kimliğini yasaklamak ya da yok etmek için çalışmak bölücülüktür. sadece bölücülük değil bir insanlık suçudur da.

insanoğlunun saygın ve haysiyetli bir yaşam mücadelesi yok edilemez; insanoğlunun özgürlük ve eşitlik düşü ruhlardan silinip atılamaz.

tasallutçu otoriter ideolojinin yok etmek istediği diller, sözcükler, anlatılar, şehirler.. uygarlıkların kaynağı olmuş, insanlık için çok şey ifade etmiş, varlıklarıyla bize kim olduğumuzu öğretmiş, şaşmaz insani değerler ve erdemler konusunda hep rehberimiz olmuş, tecrübeleriyle ruhumuzu zenginleştirmiş, bugün neredeyse yok olmakla karşı karşıya bir kültür mirası. bölgemizdeki bu kültür mirasının cahil diktatörler, et kafalı palabıyık generaller ve ruhunda tüm insani değerleri katletmiş sivil siyasetçiler tarafından yok edilmek istenmesi ne kadar acı!

diller, sözcükler, anlatılar, uygarlıklar, dinler, şehirler, bir kültür mirasını oluşturan her şey, zalimin zulmüne karşı dayanıklı, paslı zincirlere karşı inatçı, zamanın gürültüsüne karşı sabırlıdır. ancak insanın unutkanlığına karşı son derece kırılgan, kayıtsızlığına karşı çaresiz, ölü uykusuna karşı tümüyle savunmasızdır.

doğruca en uçta, sınırda durana
acıyla köşe kapmaca oynamadan
tadını almak için dirilişin
ağzıma kum doldursam
ancak o zaman düşebilirim belki ardınıza
terk ettiniz siz benim hicranımı
sevgimden ayrı düştünüz
canlarım benim (nelly sachs)

thomas mann: özgürlük bireyin talebi, özlemidir; eşitlik ise toplumun. özgürlük ölümsüz bir düşüncedir, hiçbir zaman yaşlanmaz, zamanların özellikleriyle kaybolmaz. özgürlük ve insan onuru yenik düşmez. saygın, onurlu bir demokrasi ancak bireyin özgürlüğü ve toplumun eşitliğiyle kurulabilir. hem toplumsal hem de evrensel barış ancak özgürlük ve eşitlikle inşa edilebilir.

köprüler hem herkese aittirler hem de hiç kimseye; hem her şeyin ilgi merkezidirler hem de her şeyin ötesinde; hem öte tarafa ilişkin merak ve arzuyu diri tutarlar hem de onlara biçim verirler; hem tek tek yolcuların, hem de tek tek yolculardan oluşmuş tüm bir tarihin tanığıdırlar; hem buranın ve bunların hem de oranın ve onlarındırlar; bunu ona, bunları onlara, buraları oralara bağlarlar. dünyada belki de en zor iş kendi özgün karakteriyle böylesi bir köprü olmaktır. çünkü köprüden geçen herkes köprünün efendisi olmak, köprüye ilelebet kendi damgasını vurmak, beğenmediğini değiştirerek, köprüyü kendine göre biçimlendirmek ister. köprünün, köprü görevini yerine getirebilmesi ve yenilikleri kendi özgün karakterinin bir parçası haline getirebilmesi için çok sabırlı olması, zamana, zamanın türlü hırçın dalgalarına karşı direnmesi gerekli.

yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın
bu şehir arkandan gelecektir
aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede yaşlanacaksın
aynı evlerde kır düşecek saçlarına
bu şehirdir gidip gideceğin yer (konstantin kavafis)

dayan, diren, sabırlı ol; günübirlik düşünme; zaman, sadece bir andan oluşmuyor, zamanı hiç bitmeyecek bir ayin gibi düşün ve yaşa; kine, nefrete, haset ve kıskançlıklara kulak verecek, onları kendine yaklaştıracak kadar küçülme; çile çekmeden insan ve insanlığı mutlu edebilecek hiçbir şeyin yaratılamayacağını unutma; acı ve hüzünden insanı mutlu edebilecek bir eser yaratmanın hünerini öğren, bu hünerin ustası ol; derin yalnızlığını, yaratacağın eserle, herkesin ortak olabileceği bir mutluluk haline getir. 

yasak, baskı, zor, asimilasyon ve benzeri anti-demokratik uygulamalar ancak yaygın bir korku ortamı yaratıldığında gerçekleşebiliyor. korku ortamında yaşayan insanlar da, koşulları nedeniyle, az ve öz konuşma ve anlatma sanatını öğreniyor. az ve öz anlatma sanatı, aynı zamanda, insanlık tarihinin bize bıraktığı en önemli miras; az ve öz söyleyen kalmış, laf kalabalığı yapan ve karışık söyleyen gitmiş. insanlığın ortak kültür mirasının temel özelliği tam da budur; insan için en gerekli, en zorunlu olan kalacak, gerisi atılacak.

yedi yaşındaydım ve bana ait o dünyayı seviyordum. ama ilkokula başladığım o ilk günün ilk saatinde, o dünyanın anlamsız, gereksiz, ilkel ve yasak olduğu, o dünyayı terk etmem gerektiği, hiçbir zaman unutamayacağım bir tokatla bana söylendi. iç anadolu'nun bir kasabasından gelmiş ve askerlik görevini öğretmen olarak yapan asık yüzlü bir öğretmen tarafından, şair ibrahim rafet isimli ilkokulun bahçesinde, tam sıraya girdiğimizde, benimle birlikte okula başlayan bir arkadaşımla doğal dilim kürtçe ile konuştuğum için, şiddetli bir tokatla ikaz edildim: "okulda kürtçe konuşmak yasak." türkçe söylenen "kürtçe konuşmak yasak" cümlesinin anlamını bile çok sonra öğrendim.

söz güzel, yalın ve insani olmalı.

"bir çocuğun temiz duygularıyla merhaba. merhaba; büyük acılarla ülkesinden uzak düşmeyi bile göze alarak yazan onurlu yazar merhaba! beni anlattığın için, insanlarımı anlattığın için sana ne kadar borçlu olduğumu seni okudukça anlıyor ve hüzünleniyorum. yaşam anlaşıldıkça acılaşır. acılar ise yaşamı anlamlılaştırıp olgunlaştırandır."

kürtlere, kürtçe'ye ve durumları kürtlerden de daha kötü olan mezopotamya'nın öteki kadim toplulukları asurilere, süryanilere, ermenilere, yahudilere, keldanilere, nasturilere, yezidilere, alevilere biçilmiş bir yaşam tarzı var. benim 7 yaşında yediğim tokata benzer biçimde tarihin tokadını yemiş bu topluluklar yok edilmeye mahkum edilmiş durumda. demokrasiden, insan haklarından, vicdan ve eşitlik duygusundan zerre kadar nasibini almamış ve "hak, hukuk, adalet tanımayan cahil ve kibirli askeri diktatörler, dini muhafazakarlığı en uç noktalara kadar götürmüş pervasız dini liderler ve sürekli uygarlıktan, mutlu gelecekten, adaletten söz eden, vatandaşlarına karşı duygusuz, her şeyi teknik, ekonomik gelişmeden ibaret gören pişkin sivil politikacıların yönettiği" bir bölgede tüm bu topluluklara söylenen şu: kaderine razı ol.

biz demokrasi geleneğinden uzak, anti demokratik, düşünce ve duygu fukarası, bireyin hak ve özgürlüklerinden söz bile etmeyen, vatandaşı itaat etmesi gereken bir "unsur" olarak gören, ilişkilerini güç erkine göre ayarlayan, ceberrut, yıkıcı ve yok edici bir anlayışın egemen olduğu bir zaman ve mekana aitiz. bölgemiz bir bütün olarak, bugün belki de dünyanın en tutucu bölgesi. bölgemiz dünyanın gidişatına karşı direniyor, gelişmemek, uygar ve demokratik bir refah toplumu yaratmamak için, eksiksiz, her türlü çabayı gösteriyor. bireyin hak ve özgürlüklerini esas alan yeni yüzyıldaki dünyamızda, çin ile birlikte, bölgemiz bugün akhilleus'un topuğu, eğer uygar dünyaya ait bir ok, mızrak, kılıç o topuğa ulaşırsa, dünyadaki demokratikleşme, uygarlaşma süreci muazzam bir ivme kazanacaktır.

thomas stearns eliot: hiçbir modernizm bir gelenek olmadan yaratılamaz. hiçbir yenilik köksüz değildir ve bir miras olmadan yeşermez.

özgürlük, ancak bir düş sahibi olduğunuz ve bunu canlı tutabildiğiniz oranda size yakındır. düş ölürse, istediğiniz kadar özgürlük sahillerine doğru yelken açın, hiçbir zaman oraya ulaşamayacaksınız. çünkü düş ölmüştür ve yelken açtığınız yerler sadece bir seraptır.

albert camus: umutsuzluğu adlandırmak, onu aşmaktır.

1923'lerden bu yana ciddi bir türkleştirme politikasının uygulandığı, kürtçenin eğitim, öğretim ve iletişim dili olarak yasaklandığı; kürt kimliğinin baskı altında tutulduğu, dili ve kimliğinden dolayı sayısız insanın tutuklanıp cezalandırıldığı; binlerce, onbinlerce şehir, kasaba, köy, dağ, ova, tepe isminin değiştirilerek türkçeleştirildiği; hatta kimi dönemler kürtlere "dağlı türkler" denildiği; bu yasaklara ilişkin anayasa ve öteki yasalarda sayısız maddenin bulunduğu biliniyor.

kürtçe, mezopotamya uygarlığının günümüzde hala yaşayan zengin dillerinden biridir. kürt dilinin zengin bir yazılı, klasik edebiyatı olmuştur. sözlü edebiyatı hala çok canlı ve zengindir. çeşitleri bol canlı bir müzik yaşamı, her türde eser veren bir modern edebiyatı vardır. kürtlerin çok eski bir tarihleri, hepimize ait insani bir zenginlik olan bir kültür mirasları vardır.