jacques ranciere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jacques ranciere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.03.2022

edebiyat

jacques ranciere

edebiyat bir ıssızlaşma deneyimidir.

edebiyat, mutlaklığı içinde kendini ortaya koyarak, mimesis'ten ve türlerin ayrışmasından koparak, hakikat söylemi olarak tarihi mümkün hale getirir. yeni bir anlatı yaratarak yapar bunu. zamanların ve şahısların, anlatımın şimdiki zamanına kayışını güvence altına alan bu anlatı, üslup zarafetinin çok ötesine geçen bir şeyin temelini atar. hem halka hem de bilime uygun düşen varoluş biçimini saptar. yoksulların kağıt yığınına hakikat statüsünü edebiyat verir. tarihi mümkün, bilimsel tarihi imkansız kılan durumu -insanın edebi bir hayvan olduğu için sahip olduğu bu talihsiz özelliği- hem baskılar, hem korur hem de kendi araçlarıyla dengeler.

8.12.2015

tarihin adları

jacques ranciere

devrim, devrimin zaten yapılmış olduğunu bilmemekten kaynaklanan devrim yapma yanılsamasıdır.

konuşan varlıkların hayatını belirleyen, en az işin ve ücretin ağırlığı kadar, adların ya da adsızlığın yükü, söylenmiş ve yazılmış, okunmuş ve işitilmiş sözcüklerin ağırlığıdır.

bir şeyi bilmek, o şey üzerinde düşünme ihtiyacı duymamak demektir.

hayatı hasta eden, hayatın fazlalığıdır; körlükle malul, malul oluşuna kör. ölümü kışkırtan hayatın fazlalığıdır. ve toplum içinde yaşayan, konuşan varlıklarda hayatın fazlalığı, öncelikle sözün fazlalığıdır. kelimelerin ve cümlelerin bu fazlalığı, toplumsal gövdeyi ayakta tutan ve aynı zamanda onu bilim konusu yapan büyük dengelere ve büyük düzenlemelere karşı kitleler çağının insanlarını kör eder. kralları öldüren söz fazlalığı, demokrasi çağının insanlarını da, toplumlarını hayatta tutan yasaların bilgisinden yoksun bırakır.

insan otoritenin değil, vicdanının sesini dinlemelidir.

devrimi olay olarak niteleyen, tarihsel eylemin bir biçimi olması, insanları harekete geçirme ve her şeyi etkileme doğrultusundaki büyük gücünü anlamla aşırı yüklenmiş olmasından aldığı için siyasi, ideolojik veya kültürel diye nitelendirilebilecek bir dinamik olmasıdır.

yalnızca saklı olanın bilimi olur.

doğa ve doğanın simgeleştirilmesi oyununa direndiği ve hep bir aşırılığın veya bir kusurun oyuncağı olduğu kadarıyla, anlamın hayatıdır sapkınlık.

sesini bulamayan bir acı yoktur.

kendisini yaratan zamana karşı bıkkınlık duyması ya da nesnesinin algılanabilir maddesini oluşturan şeylerden -zamandan, sözcüklerden ve ölümden- korkması dışında tarihi tehdit eden hiçbir şey yoktur. tarihin bir yabancı istilasına karşı kendisini koruması gerekmez. tek ihtiyacı, kendi hikayesiyle barışmasıdır.

11.09.2015

edebiyat

jacques ranciere

edebiyat, mutlaklığı içinde kendini ortaya koyarak, mimesis'ten ve türlerin ayrışmasından koparak, hakikat söylemi olarak tarihi mümkün hale getirir. yeni bir anlatı yaratarak yapar bunu. zamanların ve şahısların, anlatımın şimdiki zamanına kayışını güvence altına alan bu anlatı, üslup zarafetinin çok ötesine geçen bir şeyin temelini atar. hem halka hem de bilime uygun düşen varoluş biçimini saptar. yoksulların kağıt yığınına hakikat statüsünü edebiyat verir. tarihi mümkün, bilimsel tarihi imkansız kılan durumu -insanın edebi bir hayvan olduğu için sahip olduğu bu talihsiz özelliği- hem baskılar, hem korur hem de kendi araçlarıyla dengeler.

2.05.2015

siyasalın kıyısında

jacques ranciere

edebiyat bir ıssızlaşma deneyimidir.

iyi siyasetçi, aynı anda oligarşi yanlısına oligarşiyi, demokrasi yanlısına da demokrasiyi gösteren siyasetçidir.

demokratik insan bir söz varlığıdır; yani aynı zamanda şeyler ile kelimeler arasına bir aldatmaca ya da kandırmaca olarak değil de bir insanlık ürünü olarak giren mesafeyi, temsiliyetin gerçekdışılığını kabullenebilen, poetik bir varlıktır. bu poetik fazilet bir güven faziletidir. mesele, eşitliğin bakış açısından hareket etmek, onu olumlamak, neler üretebileceğini görmek için varsaydığı şeyden hareketle çalışmak ve özgürlük ve eşitlik olarak verili ne varsa azamileştirmektir. tersine, güvensizlikten yola çıkan kimse, eşitsizlikten hareket edip onu ortadan kaldırmayı öneren kimse, eşitsizlikleri hiyerarşiye sokar, öncelikleri hiyerarşiye sokar, zekaları hiyerarşiye sokar ve eşitsizliği durmadan yeniden üretir.

demokrasi, yoksulların müsrifçe yatırımlar yapma olanakları bulunduğunu varsayan aldatıcı bir rejimdir. demokratik insan, biçimlerin istismar ettiği insandır; bölünme bu biçimler yoluyla kendini gizler ve daimi kılar.

"yaşamını kurtarmak isteyen onu kaybedecektir." (incil)

demokrasi cemaatin hesabını bulandırır. demokrasi cemaat fikrini bulandıran şeydir. demokrasi cemaate göre düşünülemez olandır.

emeğin ölçüsü arzunun ölçüsüzlüğüyle tamı tamına karşılıklı ilişki içindedir. emek ölçüsünün eşitliğine teslim olmak için emekçinin gereksiniminin sağlanmasına eklenen o artıdan başka bir sebep yoktur. her emekçi gücül bir oligarktır, küçük bir kapitalisttir.

"yazmak insanı kendinde barındırmaz." (franz kafka)

demokrasi terimini icat eden, demokrasinin karşıtları, yani yönetmek için yaşlılık, soyluluk, zenginlik, fazilet, bilgi gibi bir "sıfat"a sahip olan herkesti. bu alaycı terimle şeylerin düzeninin emsali görülmemiş tersyüz oluşunu dile getirmekteydiler: "demos'un iktidarı", ortak tek özgüllükleri yönetmek için hiçbir sıfata sahip olmamak olanların hükmetmeleri olgusudur. "demos" cemaatin adı olmaktan önce cemaatin bir kesiminin, fakirlerin adıdır. ama "fakirler" nüfusun ekonomik bakımdan zor durumdaki kesimini tarif etmez. sayılmayan insanları, arkhe'nin gücünü uygulamaya sıfatları olmayan, sayılacak, hesaba katılacak sıfatları olmayanları tarif eder.

2.01.2015

barbarları beklerken

müge gürsoy sökmen / başak ertür

hugh of saint victor: memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.

giambattista vico: üretileni ve sözel üretimin bir insan için anlamının ne olduğunu ancak onu yeniden üreterek bilebiliriz.

fawwaz traboulsi: komplo teorileri tarafsız değildir. genellikle egemen toplumsal ve politik güçlerin maddi çıkarlarını ve sınıfsal konumlarını yansıtır; çoğu zaman da sömürgeci ve emperyalist güçlerin eline oynar. birçoğu avrupa ve amerika aşırı sağının entelektüel cephaneliğinden ithal edilir.

edward said: eleştirilmesi gereken en önemli şey, entelektüeli sakınganlığa, doğru olduğunu bildiği ama benimsememeye karar verdiği güç ve ilkeli bir konuma tipik bir biçimde sırt çevirmeye iten zihinsel alışkanlıklardır. fazla politik görünmek istemezsiniz; adınızın oyunbozana çıkmasından korkarsınız; patronunuzdan ya da bir otoriteden onay almanız gerekir; dengeli, nesnel, ılımlı biri olarak kazandığınız ünü korumak istersiniz; kendisine fikir sorulan, danışılan biri, bir yönetim kurulu ya da prestijli bir komiteye üye olmak, sorumlu vasatlar arasından ayrılmamak gibi bir umudunuz vardır; günün birinde bir şeref payesi, büyük bir ödül; hatta belki de bir elçilik kapma peşindesinizdir. entelektüeli bu zihin alışkanlıklarından daha fazla çürüten hiçbir şey yoktur.

edward said: sanat, gerçeklik uğruna haklarından feragat etmediğinde geç dönem üslubu ortaya çıkar.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

jacques ranciere: başka adı olmayan öteki, artık salt bir nefret ve ret nesnesi haline gelir. o zaman sorun sadece "siyasal bir sorun"la yüzleşmek değildir; sorun siyaseti yeniden icat etmektir.

edward said: yapılacak ilk müdahalelerden biri, öznel ve güçsüz olduğu varsayılan edebiyat alanından çıkıp şimdilerde gazetecilik ve enformasyon üretiminin işgal ettiği, temsil kullandığı halde nesnel ve güçlü olduğu varsayılan paralel alanlara geçmektir. 

ahmed qurie: düşmanı tarafından tanınmayı büyük bir başarı olarak değerlendirmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin özelliklerinden biridir.

edward said: özne ve nesnenin baskısı altında, oransızlık ve yerinden etme, uzlaşmadan daha iyidir; aklı başında bir sürgün; çapaçul, gözü yaşlı bir geri dönüşten daha iyidir; ayrılık mantığı, yumuşakbaşlı ahmakların birliğinden daha iyidir.

"arapların olduğu yerde petrol vardır."

bernard lewis: aydınlanmaya hevesli olan; ancak ne zaman batılı dilleri öğrenmeye kalkışsa bu dillerde kendi isminin bir hakaret olduğunu keşfeden türkün hüsranı ve yılgınlığıyla duygudaşlık kurmamak zordur.

24.11.2014

tiyatro

jacques ranciere

tüm tarihi boyunca tiyatronun konu olduğu çok sayıda eleştiri aslında özlü bir ifadeye indirgenebilir. "seyirci paradoksu" adını vereceğim ben buna; meşhur oyuncu paradoksundan belki daha temel bir paradokstur bu. gayet basit ifade edilecek bir paradoks: seyircisiz tiyatro olmaz. oysa suçlayanlar seyirci olmanın iki nedenden ötürü kötü bir şey olduğunu söyler. ilk olarak, bakmak bilmenin zıddıdır. seyirci bir görünüşün karşısına geçer; ama o görünüşün üretim sürecini veya gizlediği gerçekliği bilmez. ikinci olarak, bakmak eylemenin zıddıdır. edilgen olan seyirci yerinde olduğu gibi, hareketsiz durur. seyirci olmak, hem bilmek kabiliyetinden hem de eylemek kudretinden kopmak demektir.

tiyatro, cahillerin acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerdir. tiyatro sahnesinin onlara sunduğu, bir pathos gösterisidir; bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürüdür. tiyatronun yaptığı şey, bu hastalığı bir başka hastalığa başvurarak aktarmaktır: gölgelerin esir aldığı bakışın hastalığına. tiyatro, kişilere acı çektiren cehalet hastalığını bir cehalet makinesi sayesinde aktarır; öyle bir optik makinedir ki bu, bakışları yanılsama ve edilgenliğe alıştırır.

18.09.2014

özgürleşen seyirci

jacques ranciere

tüm tarihi boyunca tiyatronun konu olduğu çok sayıda eleştiri aslında özlü bir ifadeye indirgenebilir. "seyirci paradoksu" adını vereceğim ben buna; meşhur oyuncu paradoksundan belki daha temel bir paradokstur bu. gayet basit ifade edilecek bir paradoks: seyircisiz tiyatro olmaz. oysa suçlayanlar seyirci olmanın iki nedenden ötürü kötü bir şey olduğunu söyler. ilk olarak, bakmak bilmenin zıddıdır. seyirci bir görünüşün karşısına geçer; ama o görünüşün üretim sürecini veya gizlediği gerçekliği bilmez. ikinci olarak, bakmak eylemenin zıddıdır. edilgen olan seyirci yerinde olduğu gibi, hareketsiz durur. seyirci olmak, hem bilmek kabiliyetinden hem de eylemek kudretinden kopmak demektir.

tiyatro, cahillerin acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerdir. tiyatro sahnesinin onlara sunduğu, bir pathos gösterisidir; bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürüdür. tiyatronun yaptığı şeu, bu hastalığı bir başka hastalığa başvurarak aktarmaktır: gölgelerin esir aldığı bakışın hastalığına. tiyatro, kişilere acı çektiren cehalet hastalığını bir cehalet makinesi sayesinde aktarır; öyle bir optik makinedir ki bu, bakışları yanılsama ve edilgenliğe alıştırır.

guy debord'a göre, gösterinin özü dışsallıktır. gösteri, görüşün hükümranlığıdır ve görüş de dışsallıktır, yani benliğinden yoksun kalmaktır. seyreden insanın hastalığı şu kısa ifadeyle özetlenebilir: "seyre daldıkça daha az var olur." (guy debord)

cehalet bilgi kıtlığı değil, bilginin zıddıdır.

muhalif veya eleştirel sanatçı, görüntülerin teşhir edilmesiyle saklanan sırrın ifşa olmasını sağlayan kısadevreler ve çarpışmalar üretmeyi amaçlar hep.

melankoli, kendi güçsüzlüğünden beslenir.

kurmaca, gerçek dünyaya karşıt olan hayali bir dünyanın yaratılması değildir. uyuşmazlıklar meydana getirme; duyumsanabilir sunum tarzlarını değiştirme; çerçeveleri, ölçüleri veya ritimleri değiştirerek böylece ifade biçimlerini değiştirme; görünüşle gerçeklik, biricikle genel, görünür olanla görünürün anlamı arasında yeni bağlar kurma çalışmasıdır kurmaca.

güney afrikalı fotoğrafçı kevin carter tarafından sudan'da çekilmiş bir fotoğrafın görünürlük uzay-zamanını inşa etmek için bulduğu bir enstalasyon: fotoğrafta, yerde emekleyen ve açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kız görürüz; bu esnada arkadaysa leş yiyici bir akbaba kızın ölmesini beklemektedir. görüntünün ve fotoğrafçının kaderi, egemen haber düzeninin ikircikliğine iyi bir örnektir. fotoğraf, sudan çölüne gidip oradan bu denli çarpıcı, batılı seyirciyi uzaklarda yaşanan kıtlıktan ayıran duvarı yıkmaya bu derece uygun bir görüntü getiren kişiye pulitzer ödülü kazandırmıştır. aynı zamanda sahibini bir öfke kampanyasının hedefi haline getirmiştir: çocuğa yardım etmek yerine, kusursuz fotoğrafı yakalayacağı anı beklemiş olmak da insansı bir akbabalık değil midir? bu kampanyaya tahammül edemeyen kevin carter intihar etti.

2.05.2013

filozof ve yoksulları

jacques ranciere

nietzsche: tiyatro kitlenin başkaldırısıdır.

marx/engels: bugünkü toplumun en alt katmanı olan proletarya, resmi toplumu kuran katmanlardan oluşan bütün üst yapıyı yerle bir etmeksizin başkaldırıp ayağa kalkamaz.

jean-paul sartre: sanatçı en üstün işçidir: yeni vizyonlar üretmek ve satmak için kendini tüketir ve maddeyi yorar.

jean-paul sartre: ressam işçilerle çevrili, takımıyla birlikte fiziksel olarak yorucu işler yapan bir girişimcidir. iskelelerde geçirdiği zaman şövalesi başında geçirdiği zamandan çoktur; iki büklüm olur, tek bacak üzerinde durur, tavana erişmek için geriye döner, ay sonunda kilometrekarelere varan bir alanda fırçasını gezdirir; bu demektir ki terler, şekilden şekle girer, evine tere batmış bir halde döner, uykuya dalar ve ertesi sabah her yeri ağrıyarak uyanır. üç ayda bir kaslarını, senede bir boynunu incitir.

gündelik öğretmenlik pratiğinde karizmanın küçük bir yeri olduğu pekala doğrudur. ama karizma, yokluğuyla üretilir en iyi. "en klasik öğretmen bile, öğrencilerini istemeden daha canlı ve daha sahici kabul edilen bir anti-kültüre bağlı olmaya sevk ederek, nesnel işlevini kendine rağmen yerine getirir: yeni katılanları yalnızca kültür kültünü örgütlemekle yükümlü olan öğretim görevlisine değil, kültüre hayranlık duymaya yöneltmek."

21.01.2011

enstalasyon

jacques ranciere

güney afrikalı fotoğrafçı kevin carter tarafından sudan'da çekilmiş bir fotoğrafın görünürlük uzay-zamanını inşa etmek için bulduğu bir enstalasyon: fotoğrafta, yerde emekleyen ve açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kız görürüz; bu esnada arkadaysa leş yiyici bir akbaba kızın ölmesini beklemektedir. görüntünün ve fotoğrafçının kaderi, egemen haber düzeninin ikircikliğine iyi bir örnektir. fotoğraf, sudan çölüne gidip oradan bu denli çarpıcı, batılı seyirciyi uzaklarda yaşanan kıtlıktan ayıran duvarı yıkmaya bu derece uygun bir görüntü getiren kişiye pulitzer ödülü kazandırmıştır. aynı zamanda sahibini bir öfke kampanyasının hedefi haline getirmiştir: çocuğa yardım etmek yerine, kusursuz fotoğrafı yakalayacağı anı beklemiş olmak da insansı bir akbabalık değil midir? bu kampanyaya tahammül edemeyen kevin carter intihar etti.

13.11.2010

demokrasi

jacques ranciere

demokrasi cemaatin hesabını bulandırır. demokrasi cemaat fikrini bulandıran şeydir. demokrasi cemaate göre düşünülemez olandır.

demokrasi, yoksulların müsrifçe yatırımlar yapma olanakları bulunduğunu varsayan aldatıcı bir rejimdir. demokratik insan, biçimlerin istismar ettiği insandır; bölünme bu biçimler yoluyla kendini gizler ve daimi kılar.

demokrasi terimini icat eden, demokrasinin karşıtları, yani yönetmek için yaşlılık, soyluluk, zenginlik, fazilet, bilgi gibi bir "sıfat"a sahip olan herkesti. bu alaycı terimle şeylerin düzeninin emsali görülmemiş tersyüz oluşunu dile getirmekteydiler: "demos'un iktidarı", ortak tek özgüllükleri yönetmek için hiçbir sıfata sahip olmamak olanların hükmetmeleri olgusudur. "demos" cemaatin adı olmaktan önce cemaatin bir kesiminin, fakirlerin adıdır. ama "fakirler" nüfusun ekonomik bakımdan zor durumdaki kesimini tarif etmez. sayılmayan insanları, arkhe'nin gücünü uygulamaya sıfatları olmayan, sayılacak, hesaba katılacak sıfatları olmayanları tarif eder.