jorge luis borges etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jorge luis borges etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.06.2022

17 haiku

jorge luis borges



bir şey söylediler bana
ikindi vakti ve dağ
onu yitirdim bile

engin gece
bir rayihadan
başka bir şey değil, şimdi

var mı yok mu
unuttuğum düş
şafaktan önce

teller susuyor
müzik biliyordu
benim duyumsadığımı

bugün eğlendirmiyor beni
bahçedeki badem ağaçları
senden bir anı olan

sessizce
izliyorlar yazgımı
kitaplar, klişeler, anahtarlar

o günden beri
oynatmadım yerinden
oyun tahtasındaki taşları

çölde
şafak söküyor
biri biliyor bunu

paslı kılıç
düşlüyor savaşlarını
benim düşüm bir başka

adam öldü
sakal bilmiyor bunu
uzuyor tırnaklar

bu eldir
kimi kez dokunan
senin saçlarına

sundurmanın altında
ayna, aydan başkasını
göstermiyor

ayın altında
uzanan gölge
tek başınadır

bir imparatorluk mudur
sönen bu ışık
yoksa bir ateşböceği mi

yeni ay
o da ona bakıyor
öteki kapıdan

uzakta bir cıvıltı
bülbül bilmiyor
seni avuttuğunu

yaşlı el
dizeler çiziktirip duruyor
unutmak için

21.06.2022

borges

alberto manguel

borges kendi körlüğünden sık sık ve daha çok yazınsal bir merakla söz ederdi: en çok bilinen haliyle, kendisine "kitapları ve geceyi" bahşeden "tanrının ironisi"nin bir göstergesi olarak görürdü bunu; tarihsel açıdan, homeros ve milton gibi ünlü kör şairleri anımsardı. batıl inancı vardı; çünkü jose marmol ve paul groussac'tan sonra, kör olan üçüncü ulusal kütüphane yöneticisiydi. neredeyse bilimsel bir merakla, tüm çevresini kaplayan gri sisin içinde siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı. çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu; o yüzden de arkadaşları her doğum gününde ona parlak sarı kravatlar armağan eder ve borges de oscar wilde'ın bir sözünü yinelerdi: "ancak sağır bir adam böyle bir kravat takabilir." hüzünlü bir ruh halindeyken, körlüğün ve yaşlılığın, yalnız olmanın farklı birer biçimi olduğu söylerdi. körlük onu tek kişilik bir hücreye kapatmıştı, son yapıtlarını burada yazmıştı, satırları kafasının içinde kuruyor ve sonra, hazır olduğunda, yanında kim varsa ona yazdırıyordu.

evrene kütüphane demiş ve cenneti "bajo la forma de una biblioteca" olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düş kırıklığı olmuştur belki de; çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin "bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini" biliyordu. ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kağıt ormanı görmeyi bekliyordu. bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı. genç mario vargas llosa, borges'i 1950'lerin ortalarında ziyaret ettiğinde, alçak gönüllü dekorasyondan söz açmış ve büyük ustanın neden daha büyük, daha lüks bir yerde yaşamadığını sormuştu. borges bu sözlerden çok alındı. "belki lima'da öyle yapıyorlardır." dedi patavatsız peruluya, "ama burada, buenos aires'te, gösterişten hoşlanmayız."

8.11.2021

söylenmemiş söz

eduardo galeano

incil'in en popüler bölümü hangisidir? adem ve havva'nın elmayı ısırmaları. bu, incil'de yer almaz.

platon en meşhur cümlesini asla yazmamıştı: "savaşın nasıl bittiğini sadece ölüler gördüler."

la manchalı don kişot şunu asla söylemedi: "köpekler havlıyor, sancho, atlara eyer vurmanın zamanıdır."

en bilinen cümlesi voltaire tarafından ne yazıldı ne de söylendi: "söylediğin şeyle hemfikir değilim; ama bunu söyleme hakkın için canımı veririm."

hegel şunu hiçbir zaman yazmadı: "gri olan kuramdır, hayat ağacıysa yeşil."

sherlock holmes asla şöyle demedi: "basit düşün, sevgili watson."

hiçbir kitabında ya da kitapçığında, lenin şöyle yazmadı: "amaç araçları doğru kılar."

bertolt brecht en beğenilen şiirinin yazarı değildi:

"önce komünistleri götürdüler
hiç sesimi çıkarmadım
çünkü ben komünist değildim."

jorge luis borges dilden dile en çok dolaşan şiirinin yazarı değildi:

"eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim
daha çok hata yapmaya çalışırdım."

5.12.2019

kaplan

alberto manguel

buenos aires hayvanat bahçesi'ndeki kaplan, bir yazarın hiçbir zaman, düşlerinde bile ulaşamayacağı kusursuzluğun alev alev yanan bir simgesidir. kaplanlar, çocukluğundan beri borges'in simgesel hayvanıydı. bir keresinde, kipling'in, içinde kaplan ruhu geçen bir öyküsünü okurken, "kaplan olarak doğmamamız ne büyük talihsizlik!" demişti. üç dört yaşlarındayken, eve gitme zamanı geldiğinde kaplan kafesinin önünden ayrılırken yaygara kopardığını anımsıyordu annesi; ayrıca ilk karalamalarından biri de, bir müsvedde defterinin iki sayfasına birden, renkli pastel boyalarla çizdiği, çizgili bir kaplandı. daha sonraları, buenos aires'teki hayvanat bahçesinde gördüğü jaguarın lekeleri, hayvanın kürküne basılmış bir tür yazı sistemi hayal etmesine yol açmıştı: bunun sonucunda da "tanrı'nın yazısı" adlı o harika öykü doğmuştu.

kaplanlardan söz açıldığında, kız kardeşi norah'nın ikisi de küçükken yaptığı bir gözlemi aktarırdı: "kaplanlar sanki sevgi için yaratılmışlar." ölümünden birkaç ay önce, arjantinli zengin bir toprak sahibi borges'i estancia’sına davet etti ve bir sürpriz sözü verdi. yaşlı adamı bahçedeki bir banka oturttu ve yalnız bıraktı. birden borges yanıbaşında iri ve sıcak bir beden hissetti, ardından da omuzlarına dayanmış iri patiler. estanciero'nun evcil kaplanı, onu düşleyen adama saygılarını sunuyordu. hiç korkmadı borges. yalnızca çiğ et kokan sıcak nefesinden rahatsız oldu. "kaplanların etobur olduğunu unutmuşum."

8.10.2019

sessizliğin övüncü

jorge luis borges


ağmaları bastıran ışıktan yazılar saldırıyor karanlığa
kırı ele geçiriyor bilinemez yüksek kent
hayatımdan ve ölümümden emin, hırslıları gözlemliyor
ve onları anlamak istiyorum

havada bir kement gibi açgözlüdür onların gündüzleri
geceleri, hızla hücuma hazır
çeliğe bürülü öfkeden uzaklaşıp dinlenmektir

insanlıktan söz ederler
benim insanlığım aynı yoksulluğun ortak sesi
olduğumuzu hissetmektir

anavatandan söz ederler
benim anavatanım bir gitarın nağmesi, birkaç portre, eski bir kılıç
akşam çökerken söğüt koruluğunun görünür duasıdır

zaman beni yaşıyor
gölgemden de sessiz, gözü azametle doymak bilmeyen
kalabalığın arasından geçiyorum

vazgeçilmezler, benzersizler, yarınlara layıklar
benim ismim falanca ve filanca
ağır ağır yürüyorum, ulaşmayı beklemeyecek kadar
uzaktan gelen biri gibi

4.09.2019

borges

alberto manguel

borges 1967'de elsa astete millan ile evlendi. borges'in annesi bu evliliğe "bence elsa'yla evlenmen uygun; çünkü dul ve hayatı tanıyor." sözleriyle rıza göstermişti. ancak evlilik bir felaketti. borges'in sevgi duyduğu herkesi kıskanan elsa, annesini ziyaret etmesini yasakladı ve onu evlerine hiç davet etmedi.

elsa, borges'in edebiyattaki ilgi alanlarının hiçbirini paylaşmazdı. çok az okurdu. borges her sabah kahve ve kızarmış ekmekle birlikte rüyalarını anlatmaktan keyif alırdı. elsa rüya görmezdi ya da görmediğini söylerdi ki borges bunu inanılmaz bulurdu. elsa onun yerine şöhretin borges'e getirdiği ve onun kesinlikle hor gördüğü debdebeyle ilgilenirdi: madalyalar, kokteyller, ünlülerle bir araya gelmeler. borges'in konferans vermek için davet edildiği harvard'da, ona daha fazla ücret verilmesinde ve onlara kalacak daha lüks bir yer sağlanmasında ısrar etti.

bir gece profesörlerden biri borges'i kaldıkları yerin önünde, terlik ve pijamayla buldu. "karım beni dışarı atıp kapıyı kilitledi." diye açıkladı borges, çok mahcup bir şekilde. profesör, borges'i evine aldı ve ertesi sabah elsa'yla yüzleşti. kadın, "onu yatakta görmek zorunda kalan sen değilsin." diye cevap verdi.

29.08.2019

uzun lafın kısası

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

jean meslier: toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

yuval noah harari: eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ıstırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

esther vilar: bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir.

charles bukowski: hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

jorge luis borges: her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor.

marquis de sade: ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

dostoyevski: yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taşyüreklilik dışında her şeye razıyım.

paulo coelho: aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

7.08.2019

jorge luis borges

alberto manguel

"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."

paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.

"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.

victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi. 

borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."

ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."

sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"

yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."

"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.

"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."

"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."

"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."

13.06.2018

şifre

jorge luis borges


ayın sessiz dostluğu
(vergilius'tan kötü bir alıntı)
sana eşlik ediyor
zaman içinde yitip giden bugünden başlayarak
gece ya da akşam karanlığında
avare gözlerin çözdüler gizini sonsuza dek
tozlu bir bahçede ya da bir avluda
sonsuza dek mi? biliyorum bir gün birisi
sana diyecek gerçekten:
bir daha görmeyeceksin parlak ay'ı sen
yazgının kaç kez sana sunduğu şeyi
değişmez olanı tükettin çoktan
yararsız açmak dünyanın
tüm pencerelerini. artık geç. bulamayacaksın onu
yaşıyoruz keşfedip unutarak
gecenin tatlı alışkanlığını
iyi bakmalısın ona. sonuncu olabilir bu

28.05.2018

şifre

jorge luis borges



cennetten önceki hangi adem'in
hangi açıklanamaz tanrısal gücün
kırık bir aynasıyız biz insanlar

her gece aynı korkulu rüya
her gece dehlizin katılığında
devinimsiz bir aynanın yorgunuyum ben
ya da bir müze tozunun
yalnızca bekliyorum tatsız bir şeyi
bir armağanı, gölgeden bir altını
ölüm denen bakireyi

biliyorum insana yasak olan cennetlerin
yitik cennetler olduğunu

daha iyidir başkalarını düşünmek
kapıyı çalınca ölüm

tek bir eylem yoktur tehlikeye koşmayan
büyünün eylemi olmaktan
tek bir eylem yoktur
sonsuz bir dizinin ilki olmayan

acımasızdır yazgı
ve tanrının gecesi sonsuzdur
elindeki zamandır, bitmeyen
zaman. yapayalnız kalmış her ansın sen

gökyüzü boşa değişir durur. herkesin
payına düşen yolculuk önceden belirlenmiştir

20.02.2018

kağıt ev

carlos maria dominguez

kitaplar insanların kaderlerini değiştirir.

hiçbir şey temsilinin dışında vuku bulmaz. herkes istediği temsili seçme hakkına sahiptir.

sıradışı bir durum olduğunda insanlar her zaman bir şeyler uydururlar ve o saatten sonra neyin gerçek neyin kurgu olduğunu bilmek tam anlamıyla mümkün değildir artık.

canlıların dünyası kendi içinde yeterince mucize ve gizem barındırır. bu mucizeler ve gizemler öylesine açıklanamaz bir şekilde duygularımızı ve zihnimizi etkiler ki, hayat mefhumunu neredeyse efsunlu kılar.

kitap müptelalarını, parşömen misali derilerinden anlayabilirsiniz.

çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana. oysa orada kalmaya devam ettikleri sürece onları birbirlerine yamadığımızı zannederiz.

üstlerinde gün, ay ve yıl yazan sayısız kitap gördüm ben; gizli bir takvimi oluşturur her biri. başkaları ise ödünç vermeden önce adlarını yazarlar ilk sayfaya, teslim edecekleri kişiyi defterlerine kaydedip bir de tarih atarlar yanına. tıpkı kütüphanedekiler gibi damgalı kitaplar gördüm, yahut içlerine sahiplerinin kartları yerleştirilmiş olanlar.

kimse bir kitap kaybetmek istemez. bir daha okumayacak olsak da başlığında eski, belki de kaybolmuş bir duyguyu taşıyan bir kitabı kaybetmektense bir yüzük, saat veya şemsiye kaybetmeyi yeğleriz. nihayetinde, kütüphanenin boyutu önemlidir. bedbaht bahaneler ve sahte mütevazılıklarla sergilenirler gözler önüne, serilmiş devasa bir beyin misali.

sırf ziyaretçilerinin kütüphane raflarındaki kitaplara hayran hayran bakabilmeleri için mutfakta kahve hazırlama işini kasten uzatan bir filoloji profesörü tanıdım. mevzunun tamamlandığını düşündüğü an elinde tepsi ve yüzünde tatminkâr bir gülümseme ile girerdi salona. biz okurlar, sadece eğlence amaçlı olsa bile, arkadaşlarımızın kütüphanesini gözleriz. bazen sahip olmadığımız ama okumak istediğimiz bir kitabı bulmak için yaparız bunu, bazense karşımızdaki hayvanın ne ile beslendiğini öğrenmek için. bir meslektaşımızla salonda otururken odadan şöyle bir çıkar ve döndüğümüzde onu kitaplarımızı koklarken buluruz.

fakat an gelir, ciltler görünmez sınırlarını aşarlar ve o eski gurur müşkülpesent bir yükümlülüğe dönüşür; çünkü mekan her zaman sorun olacaktır.

bir okur zaten var olan bir yolda ilerleyen bir yolcudur. ve bu yol sonsuzdur. ağaç kaleme alınmıştır çoktan; taşı ve dalı kıpırdatan rüzgâr, bu dala duyulan özlem ve gölgelerini yasladıkları sevda.

borges'in bir cümlesinin yarısını çalayım: kütüphane zamana açılan bir kapıdır.

5.10.2017

borges'in evinde

alberto manguel

borges için epik tema, yaşamsal bir açlıktır, aşka, mutluluğa ya da kötü talihe duyulan türden bir açlık.

unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da kendi yazdığı her şeyi anımsardı. yazdığı kitapların nüshalarına ihtiyacı yoktu: unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da, kendi yazdığı her şeyi ezberden okuyabilir, düzeltebilir ve değiştirebilirdi; bu becerisi onu dinleyenleri şaşkınlığa düşürür, eğlendirirdi.

bazen aklına bir anısı geliyor, benden çok kendisini eğlendirmek için bir hikaye anlatmaya başlıyor ve bir itirafla bitiriyor. yüzyıl başında buenos aires'teki bıçakçıların "cesaret kültü” olarak adlandırdığı kurallarından söz ederken, soto adında profesyonel bir silahşoru anımsıyor borges, bir gün han sahibi ona, kasabada aynı adı taşıyan başka bir adam daha olduğunu söylüyor. bu diğeri bir aslan terbiyecisi, bir gösteri için oralara gelmiş gezgin bir sirkin üyesi. soto, aslan terbiyecisinin içki içtiği bara girip adama adını soruyor. "soto," diyor aslan terbiyecisi. "buradaki tek soto benim." diyor silahşor, "bir bıçak al, dışarı gel." dehşete kapılan aslan terbiyecisi buna uymak zorunda kalıyor ve hakkında hiçbir şey bilmediği kurallar yüzünden öldürülüyor. "bu hikayeyi çalıp," diyor borges, 'güney' adlı öykümün sonunda kullandım."

"liste yapmak şairin en eski işlerinden biridir."

borges söz konusu olduğunda, ölümsüz olan onun yapıtı, malzemesi, evrenini kurmakta kullandığı şeylerdi; bu yüzden de kendisi için sonsuz bir varoluş arama gereği duymuyordu. "temaların, sözcüklerin, metinlerin sayısı sınırlıdır. o yüzden hiçbir şey yok olmaz. bir kitap yok olursa, elbet bir gün başka biri onu yeniden yazar. bu kadar ölümsüzlük de herkese yetmeli." demişti bana bir keresinde, iskenderiye kütüphanesinin yıkılışından söz ederken.

bütün dünyayı bir kitaba sokmaya çalışan yazarlar vardır. daha az rastlanır bazı yazarlar içinse dünyanın kendisi bir kitaptır, kendileri ve başkaları için okumaya çalıştıkları bir kitap. borges bu yazarlardandı. her şeye rağmen mutlu olmanın ahlaki görevimiz olduğuna inanırdı. mutluluğun da, nedenini açıklayamasa bile, kitaplarda bulunabileceğini düşünürdü. "bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum." demişti. "ama bu alçak gönüllü mucize için gerçekten minnettarım." yazılı söze, tüm kırılganlığına rağmen güveniyordu.

borges 14 haziran 1986'da cenevre'de öldü. heine ve vergilius'u, kipling ve de quincey'yi keşfettiği, baudelaire'i ilk kez okuduğu şehirdi cenevre - o zamanlar baudelaire'i seviyorduysa da (kötülük çiçekleri'ni ezberlemişti) sonraları nefret etmişti.

merdivenleri çıkan çocuk geçmişte bir yerde kaybolmuş, hikayeleri seven bilge ihtiyar da öyle. eski metaforları -bir nehir olarak zaman, bir yolculuk ya da savaş olarak yaşam- severdi ve o savaş, o yolculuk borges için artık bitti; "yaşamsal olan, her zaman sözcüklerin kavrayışının ötesinde olan şey gittikten sonra geriye kalandır edebiyat." (diye verlaine'den alıntı yapardı); işte o nehir de gecelerin içinden aktı, her şeyi önüne katıp götürdü, geriye yalnızca edebiyat kaldı.

her yazarın geriye iki yapıt bıraktığını söylüyor: yazılı yapıt ve kendisinin imgesi; her iki yaratımın birbirini sonuna kadar kovaladığını ekliyor. "bir yazar, bunlardan hiç değilse birini kayda değer bir sonuca ulaştırmanın tatminini yaşamayı umabilir en fazla, değil mi?" sonra da, gülümseyerek: "ama ne kadar inançla?" ayağa kalkıyor. ikinci kez uzatıyor elini. beni kapıya kadar geçiriyor. "iyi geceler." diyor. "yarın görüşürüz, değil mi?" bir yanıt beklemiyor. ardından kapı yavaşça kapanıyor.

17.06.2017

jorge luis borges

andre maurois

borges yalnızca küçük denemeler ya da kısa hikayeler yazmakla yetinmiş büyük bir yazardır. kısalıklarına karşın, yazdıklarının olağanüstü zekice ve ince buluşlarla dolu olması, üslup açısından son derece inceden inceye hesaplanmış, neredeyse aritmetik bir kusursuzluk taşımaları, ona "büyük" sıfatını yakıştırmamıza yetmektedir.

arjantin'de doğan ve duygu ve düşünüş açısından tam bir arjantinli olan ama kaynakları tüm dünya edebiyatında bulunan borges'in tinsel vatanı yoktur. onun edebiyattaki yerini saptamaya çalışırken yalnızca kimi benzersiz ve kusursuz eserleri aklımıza getirmek durumunda olmamız, borges'in öneminin en iyi kanıtıdır. borges, kafka ve poe'yla, bazen da henry james'le akrabadır, paradokslarını kişisel metafiziğine yansıtması onun valery'le birinci dereceden akraba olmasını sağlar.

sayısız denecek kadar çok ve beklenmedik esin kaynağı vardır. borges her şeyi, özellikle de günümüzde kimsenin okumadığı şeyleri okumuştur: kabalacıları, iskenderiyeli düşünürleri, orta çağ düşünürlerini.. okuduklarından biriktirdiği bilgi derin değilse de -daha çok kıvılcımlar çaktırmak, parlak fikirler bulup çıkarmak için yararlanır bu bilgiden- son derece geniştir. örneğin pascal, "doğa, merkezi her yer, çevresiyle kapsanamayacak kadar geniş olan bir küredir." demiş değil mi; borges bu benzetmenin izini sürer, çağlar boyunca aldığı biçimleri saptar. giordano bruno'nun 1584'te şunları söylediğini bulur çıkarır: "evrenin tümüyle bir merkez noktası, bir orta nokta olduğunu ya da evrenin merkez noktasının ya da orta noktasının her yer, çevresinin ise kapsanamayacak kadar geniş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz." öte yandan giordano bruno, 12. yüzyılda yaşayan fransız dinbilimcisi alain de lille'in bir eserinde coepus hermeticum'dan (3. yüzyıl) ödünç alınmış şu tanımı okumak şansına ermiştir: "tanrı, orta noktası her yerde ve çevresi kapsanamayacak kadar geniş olan, varlığı akılla kavranabilir bir küredir."

çin, arap ya da mısır kültürlerinde böylesi araştırmalara girişmek borges'e büyük hazlar verir ve hikayelerinin konularını bulup çıkarmasını sağlar. ustalarının çoğu ingiliz'dir. wells'e büyük bir hayranlık duyar ve oscar wilde'in onu "bilimsel bir jules verne" diye nitelemesi karşısında küplere biner..

büyük ve kalıcı olan her kitapta belirsizlik, çok anlamlılık vardır, der borges; kitap, okurunun çehresini belirginleştiren bir aynadır; ama yazar eserinin önem ve anlatımından habersizmiş gibi davranmalıdır. borges'in yazarlığının dört başı mamur tanımıdır bu. "tanrı dinbilimle uğraşmamalı, yazar da insana özgü akıl yürütmelerle sanatın bizden beklediği imanı yok etmemeli." wells'e olduğu kadar, düşsel korku hikayeleri yazarı ve polisiye hikayenin babası poe'ya ve chesterton'a da hayrandır. kafka ise borges için doğrudan bir esin kaynağı olmuştu. şato'nun yazarı borges de olabilirdi; ne var ki, o bu romanı hem o şahane tembelliğinden, hem de kusursuzluk tutkusundan dolayı, on sayfalık bir hikayeye sığdırırdı. kafka'nın öncülleri kimdi derseniz, borges'in bilgi dağarı size onların elealı zenon, kierkegaard ve robert browning olduğunu söyleyecektir. bu yazarların hepsinde biraz kafka vardır, ama eğer kafka diye bir yazar var olmamış olsa, hiç kimse bunun farkına varmayacaktı - buradan da şu son derece borgesçi paradoksa varılır: "her yazar kendi öncüllerini yaratır."

ona esin kaynağı sağlayan yazarlardan biri de ingiliz yazarı john william dunne'dır. dunne zamanı konu edinen garip kitaplar yazmış; bunlarda geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin, rüyalarımızın da kanıtladığı gibi eşzamanlı olarak var olduklarını öne sürmüştür. (schopenhauer, diyor borges, yaşamımızla rüyalarımızın aynı kitabın sayfaları olduğunu yazmıştır; onları sırayla okumak yaşamaktır, şöyle bir karıştırmaksa rüya görmek.) öldüğümüzde yaşamımızın bütün anlarını yeniden keşfedecek ve onları rüyalarda olduğu gibi keyfimizce bağdaştırabileceğiz. "tanrı, dostlarımız ve shakespeare yardım edeceklerdir bize." borges'e en büyük keyfi veren şey, zihinle, rüyalarla, uzam ve zamanla böyle oynamaktır işte. oyun ne kadar karmaşıklaşırsa o kadar çok keyif alır. sırası gelince rüyayı görenin de rüyası görülebilir. "zihin rüya görüyordu, gördüğü rüya dünyaydı." demokratius'tan spinoza'ya, schopenhauer'dan kierkegaard'a kadar bütün düşünürlerde paradoks niteliği taşıyan entelektüel olasılıkları arar durur borges.

novalis'in şu sözlerini aktarır borges: "en usta büyücü, sanrılı düşlerini bağımsız varlıkları olan hayaletler gibi gösterecek kadar güçlü bir büyüyü kendi kendisine yapabilen büyücüdür herhalde. yoksa bizim başımıza gelen de bu mu?"

borges'in hikayelerinde çatallanan yollar vardır, başka koridorlara çıkan koridorlar göz alabildiğine uzar gider. borges bu imgeleri neden-sonuç zinciri boyunca sonsuza kadar yol alan (sonsuzluğu bir türlü tüketmeyen) ve belki de insanlıkdışı bir şey olan kader karşısında şaşırıp kalan insan düşüncesini simgelemek için kullanır. peki neden gezinip durmalı bu labirentlerde? gene estetik nedenler için; çünkü hep şimdiki zamanda var olan bu sonsuzlukta, bu baş döndürücü simetrilerde trajik bir güzellik gizlidir. biçim, içerikten daha önemlidir.

borges'i valery'e bağlayansa özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır. "aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir."

borges'in buluşları hep son derece arı, son derece bilimsel bir üslupla kaleme alınır. bu da bize "valery'i doğuran mallarme'yi doğuran baudelaire'i doğuran" poe'yu hatırlatır ki, borges'i doğuran da poe'dan başkası değildir. borges'i valery'e bağlayansa, özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır.

"aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir." art arda yığdığı hikaye kipini sık sık kullanmasıyla bazen flaubert'i, sıfatlarının benzersizliğiyle st. john perse'i hatırlatır. "bir kuşun avuntu bulmaz çığlığı."

bunların hepsi bir yana, borges üslubunun düşünceleri gibi son derece özgün olduğuna da işaret etmek gerek. tlönlü metafizikçiler için şunları söyler: "tlönlü metafizikçiler gerçeğin, hatta gerçeğe benzerliğin bile değil, daha çok şaşırtıcı olanın arayışı içindedirler."

borges'in büyüklüğü ve sanatı bundan daha iyi özetlenemez.

4.03.2017

yolları çatallanan bahçe

jorge luis borges

aynalar ve babalık tiksinçtir; çünkü her ikisi de bu evreni çoğaltıp dağıtırlar.

birbirinden farklı bilimlerin alanında ustalaşan bireylerin sayısı oldukça kabarıktır; ama yaratıcı olabilenlerin, hele bu yaratıcılığı sağlıklı ve sistemli bir tasarımın emrine verebilenlerin sayısı çok azdır.

gerçek çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmez.

tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanlığı kirletmesi haksızlık sayılmaz; gene bu nedenle tek bir yahudi'nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. belki de schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır. shakespeare bir anlamda o sefil john vincent moon'dur.

kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur.

korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli.

bütün estetik devrimler insanı sorumsuzluğa ve kolaycılığa kışkırtır.

"düşünmek, çözümlemek, uydurmak (diye yazmıştı bana) kuraldışı edimler değildir; zekanın olağan soluk alıp verişidir bunlar. bu işlevin arada sırada yerine getirilmesini kutsamak, eski çağlardan kalma yabancımız olan düşünceleri bir kenara biriktirmek, gözlerine inanamamanın sersemliğiyle doctor universalis denen kişilerin neler düşünebildiklerini hatırlamak, tembelliğimizi ya da barbarlığımızı itiraf etmek demektir. insan, kafasında her türlü düşünceyi barındırabilmeli; sanıyorum gelecekte durum böyle olacak."

12.02.2017

flaman tablosu

arturo perez-reverte

hayatta, bütün işlerde leke sürülmemiş doğruluk, açlıktan ölmek için en kestirme yoldur.

hayat, sınırları sürekli değişen, hudut çizgileri yapay olan yaygın bir alanda, her an yeniden başlayan ya da bir anda beklenmedik bir balta darbesiyle sonsuza dek kesilen tehlikeli bir serüvendir. mutlak olan tek gerçek; yoğun, tartışmasız, kesin son ölümdür. bizler iki sonsuz gece arasında ufacık, bir anlık bir parıltıyız.

j.l. borges: tanrı oyuncunun elini oynatır, oyuncu da taşı. tanrı'nın arkasında oyunu başlatan hangi tanrı'dır?

matematiğin her şeyle ilgisi vardır. bu, tablo gibi imgelemde yaratılan şeyler için de, gerçek dünyayı yöneten kurallar için de geçerlidir.

sadece filmlerdeki sorgu yargıçları ve polisler dürüsttürler ve yanılmazlar.

bir sanatçı, içindeki cevheri gösterene dek yolu üzerindeki engelleri bir bir yıkmalı. bir sanatçı ancak böyle, bağımsız olursa, varabilir en nefis keyfin tadına. yaşamını yaratıcılığa adar, bunun dışında hiçbir zavallılığa ihtiyacı kalmaz. artık benzerlerinden de ilerdedir, çok ilerde. uzam ve olgunluk içine sığınmıştır.

hırs söz konusu olduğunda en büyük günah yenilgidir; başarı otomatikman bir erdeme dönüşür.

bir cinayette en basit neden en olası nedendir.

hayat bizi inandırmak istedikleri kadar basit değil. sınırlar net değil, önemli olan nüanslar. hiçbir şey siyah ya da beyaz değil; kötülük kılık değiştirmiş iyilik ya da güzellik olabilir ya da tam tersi; ama biri ötekini dışlamadan. bir insan, duyguları gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmeden, bir başka insanı hem sever hem de ihanet edebilir. aynı anda baba, kardeş, oğul ve sevgili olabilir bir insan; ya da aynı anda kurban ve cellat.

thomas mann: kötülük, karanlıkların ve çirkinliğin güçlerine karşı aklın pırıl pırıl silahıdır.

"ve sonun nerede olduğunu, sona vardığında bilirsin."

14.12.2016

geceleyin kütüphane

alberto manguel

on altıncı yüzyılda, daha çok latifi adıyla bilinen osmanlı şairi abdüllatif çelebi kütüphanesindeki her bir kitap için şöyle demişti: "bütün dertleri def eden hakiki ve müşfik dost."

bilgi biriktirmek bilmek değildir.

jorge luis borges: bir romanın temasını hayal etmek neşeli bir iştir; oturup onu gerçekten kaleme almaksa abartıdan başka bir şey değil.

her okur belli bir kitaba bir miktar ölümsüzlük getirmek için vardır. okuma bir bakıma yeniden doğum ritüelidir.

joseph brodsky: bellekle sanatın ortak yanı, seçme becerisi ve ayrıntıdan tat almaktır.

her kütüphane hem kucaklar hem reddeder. her kütüphane tanımı gereği tercih sonucudur ve alanını sınırlaması gerekir. her tercih de bir başkasını dışlar, yapılmayan tercih olur. okuma eylemi sonsuz bir sansür eylemiyle koşut gider.

"geometri bilmeyeni içeri almayın." (atina akademisi'nin platon kapısındaki yazı)

her kütüphane başlı başına bir özyaşamöyküsüdür.

nazizmin yükselişinden kısa bir süre sonra walter benjamin, "homeros'un devrinde olimpos tanrıları için düşünme nesnesi olan insanlık şimdi kendi için öyle olmuştur. kendine yabancılaşması öyle bir noktaya ulaşmıştır ki kendi yıkımını birinci dereceden estetik zevk olarak yaşayabilir." demiştir.

6.10.2016

din

jules renard: tanrının var olup olmadığını bilmiyorum; fakat eğer yoksa, bu onun itibarı için daha iyi olacak.

james watson: tanrı'ya inanmanın en büyük avantajı, hiçbir şeyi anlamak gerekmemesidir; ne fizik ne de biyoloji. ben anlamak istedim.

heinrich heine: kitapları yaktıkları yerde, sonunda insanları da yakacaklardır.

thomas paine: insanlığa acı veren tüm tiranlıklar arasında dindar tiranlık en kötüsüdür. diğer tiranlık biçimlerinin hepsi, içinde yaşadığımız dünyayla sınırlıdır; fakat bu, mezarın ötesine geçmeye ve bizi sonsuza dek takip etmeye çabalar.

iain banks: insanlar güç gösterisinde bulunmak için tarikatlar, mezhepler oluştururlar.

jorge luis borges: bir din için ölmek, onun için yaşamaktan kesinlikle daha kolaydır.

george carlin: tanrı'ya inanmaktan bahsedecek olursak, bunu gerçekten, gerçekten denedim. fakat.. etrafınıza baktıkça bunu daha iyi anlıyorsunuz. ters giden bir şeyler var. savaşlar, felaketler, ölümler, yıkımlar, açlık, pislik, yoksulluk, işkence, suç, yozlaşma.. bu güzel bir eser değil. eğer tanrı'nın yapabileceği en iyi şey buysa hiç etkilenmedim. bu gibi sonuçlar yüce yaradan'a olan inancımı sarsıyor.

giordano bruno: belki de benim cezamı veren sizler, benden de büyük bir korku içerisindesiniz.

15.08.2016

alçaklığın evrensel tarihi

jorge luis borges

kimi zaman iyi okurların iyi yazarlardan bile ender bulunduğundan kuşkulanıyorum.

okuma, yazmadan sonra gelen bir etkinliktir. daha alçak gönüllü, daha az sıkıntı veren, daha entelektüel bir uğraştır.

1517'de, antiller'deki altın madenlerinin cehennemsi derinliklerinde eriyip giden yerlilere çok acıyan ispanyol misyoner bartolome de las casas, ispanya kralı v. carlos'a zenci ithal etmeyi önermişti. antiller'deki altın madenlerinin cehennemsi derinliklerinde zenciler eriyip gitsin diye. bizler, her iki amerika, bu ani, tuhaf, insancıl değişikliğe borçluyuz pek çok şeyi.

kainatın yaratılışını, hayaletimsi bir tanrı'ya atfeder hakim. bu ilahi varlığın başlangıcı olmadığı gibi, adı ya da yüzü de yoktur. değişmeyen bir tanrıdır ve görüntüsünün dokuz gölgesi lütfedip yaratılışı başlatmış; ilk cenneti peydahlayıp yönetmiştir. bu ilk yaratılış halkasından, kendi melekleri, güçleri ve tahtları olan bir ikincisi doğmuş ve bunlar, ilkinin simetrik aksi olan bir alt cennet oluşturmuşlardır. bu ikinci topluluk bir üçüncüsüne, üçüncüsü ise bir alttakine yansımış ve bu 999 kere tekrarlanmıştır.

en alt cennetin tanrısıdır bizi yöneten, gölgelerin gölgesinin gölgesidir ve tanrılık derecesi sıfıra yaklaşır, içinde yaşadığımız dünya, bir hata, beceriksizce, gülünç bir taklittir. taklidi çoğaltıp doğruladıkları için aynalar ve babalık iğrenilecek şeylerdir. en yüce erdem iğrenmektir. peygamberin bizi seçmekte özgür bıraktığı iki yoldan ulaşılır bu erdeme: dünyevi zevkleri reddetmek ya da bunların peşinden koşmak, bedeni bütünüyle reddetmek ya da üstüne düşmek.

tek bir bedenle çile çekersiniz bu yaşamda; ölüm ve cezada ise sayısız bedenle çekeceksiniz çileyi.

karanlığın sonu yoktur burada, taş çeşmeler ve havuzlar vardır. bu cennetteki mutluluk, ayrılığın, kendini inkarın ve uyumakta olduklarını bilenlerin mutluluğudur.

öldüğünü ve konuşamayacağını anladığım an ondan nefret etmekten vazgeçtim.

6.03.2016

cool anılar

jean baudrillard

anısı yüreğinizi daraltınca, hoş olanın yüceliği anlaşılır.

"hayatın kendisi bir alıntıdır." (borges)

en heyecan verici an, bir kadının ayakkabılarını çıkardığı ve sizin karşınızda boyunun birdenbire kısalıverdiği andır.

çünkü farklılık güzeldir
kayıtsızlık ise soylu

hakikat, olabildiğince hızlı kurtulunması ve başkasına bırakılması gereken şeydir. aynı hastalıklar gibi, gerçekliği iyileştirmenin tek yolu budur.

masumiyet gibi afrodizyak yoktur.

haz duyan kadınlardan çok, haz duyuyormuş gibi yapan ama haz oyunu kisvesi altında belli bir mesafeyi ve bekareti koruyan kadınları sevmeli. çünkü onlar ırza geçmeyi gerektirirler.

bilge insan, ruhsal durumunu anlamak için tırnaklarındaki ayçaya bakar.

her acıda ve hazda, onu olabildiğince hızlı bitirmeye ve bir an için varoluştan bağışlanmaya dair gizli bir dilek vardır. sona ne kadar çabuk ulaşılırsa, bağışlanmanın süresi de o kadar uzar.

katıksızdan da daha katıksız olan şey, herhangi bir yolla sonun ötesinde yaşamaktır.

10.10.2015

körlük

jorge luis borges



ben körüm, bir şey de bilmiyorum. ama
gidilecek daha çok yol olduğunu görüyorum. sen
müziksin, ırmaklar, gökler, saraylar, meleklersin
ey sınırsız, gizdeş sonsuz gül, sonunda

tanrının benim ölü gözlerime göstereceği

körlük bir çeşit hapistir; 
ama aynı zamanda da bir özgürlüğe kavuşma,
yaratmaya elverişli bir yalnızlık,
bir anahtar ve bir cebirdir.