31.5.17

uzun lafın kısası

balzac: sonradan görmeler maymun gibidirler, maymunların becerikliliği vardır onlarda; yukarılarda görür insan onları, tırmanış sırasında çevikliklerine hayran kalır; ama zirveye geldiler mi artık yalnızca ayıp yerleri görünür.

charles baudelaire: bu dünyada her şeyden cinayet sızıyor; gazeteden, duvardan, insan yüzünden.

epiktetos: beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar.

gerard de nerval: bize kalan tek sığınak, kalabalıktan gitgide uzaklaşmak için durmadan tırmandığımız fildişi kuledir.

alice munro: insan ilk kitabını bastırınca bir süre kendini bir bok sanıyor.

karl marx: felsefeciler dünyayı farklı yollardan yorumlamışlardır; ama yapılması gereken, dünyayı dönüştürmektir.

mary wollstonecraft: bir şeyi kendisi olduğu için sevmedikçe, hiçbir şeyi hiçbir zaman iyi yapamayız.

alessandro manzoni: bir felaketin ardından, ertesi gün, sıkıcı bir ruh durumuyla uyanmak çok acı vericidir.

octavio paz: insan ancak devrimci bir toplumda kendini gerçekleştirebilir ve kişiliğini bulabilir.

robert musil: aşk ve şiddet; alacalı bulacalı, büyük, suskun bir kuşun iki kanadından daha uzak değildir birbirine.

stendhal: nasıl ki tuttuğumuz güzel bir balık bir iki günde bayatlayıp ziyan olursa bir toplumun ruhu da iki yüz yılda ölür gider.

voltaire: bir masumu mahkum etmektense bir suçlunun serbest kalmasını göze almak yeğdir.

30.5.17

bu su çoğala çoğala

a. kadir


yaşlılara saksılar dizdim, bahçeler yaydım
yorgunlara diri beden verdim, taze yürek
döşekler serdim hastalara, rahat, yumuşacık
nerde yalan dolan gördüysem kızardım
yiğit yüreklere, dedim, canım armağan
ardına kadar açtım çocuklara kapıları
dostluklar boy attı yeryüzünde
dostluklar orman orman
ebemkuşakları gökyüzünde fır dolandı
yürüdü dağlardan ovalara doğru
gümbür gümbür bir deli su
yıktı bu su önüne geleni
bu su çoğala çoğala
insanlar insanları aldı götürdü
ne kavga kaldı, ne zulüm, ne korku

29.5.17

geçmişe bakış

carl gustav jung

bana hikmet sahibi ya da bilge denmesini kabul edemem. birisi bir ırmaktan bir avuç su çıkardı. bunun ne anlamı var? ben o ırmak değilim, ırmaktayım ve hiçbir şey yapmıyorum. başka insanlar da orada ve çoğu onunla bir şeyler yapmak zorunda olduklarını hissediyorlar. bense hiçbir şey yapmıyorum. kuru dalların üzerinde güller açtırmam gereken kişi olduğumu hiç düşünmedim. durup doğanın neler yapabildiğini hayranlıkla izliyorum.

güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.

çoğu insanla aramdaki fark, benim gözümde, "ara duvar"ların saydam oluşu. benim özelliğim bu. başkalarına göre bu duvarlar öylesine kalın ki, arkasında bir şey göremedikleri için hiçbir şey yok sanıyorlar. duvarların ardında olup bitenleri bir dereceye kadar algılayabiliyorum ve bu benim içimden emin olmamı sağlıyor. hiçbir şey görmeyenler emin değiller ve bu nedenle sonuçlara varamıyorlar ya da varsalar bile ipuçlarına güvenmiyorlar. yaşam ırmağını algılamamı neyin başlattığını bilmiyorum. büyük bir olasılıkla bilinçdışının kendisi ya da gördüğüm ilk düşler başlattı. başlangıçta yolumu saptayan onlardır.

duvarların arkasında da işlemler olduğunu erken öğrenmem dünyayla ilişkimi biçimlendirdi. özünde o ilişki, çocukluğumda neyse şimdi de öyle. çocukken kendimi yalnız hissederdim; hâlâ da öyle hissediyorum; çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum.

yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

bu duygu ilk düş deneyimlerimle başladı ve doruğuna, bilinçdışı üzerinde çalıştığım dönemde ulaştı. bir insan başkalarından daha çok şey biliyorsa yalnızlaşır ama bu, o insanın arkadaşlığa düşman olduğu anlamına gelmez; çünkü arkadaşlık konusunda hiç kimse yalnız bir insandan daha duyarlı olamaz ve arkadaşlık ancak, her insan kendi bireyselliğini unutup başkalarıyla özdeşleşmeye kalkmazsa gelişebilir.

bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. bu, yaşamı öznel olmayan bir şeyle, yani bir numinous'la doldurur. böyle bir şey yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur. bir insanın, bazı açılardan gizemli bir dünyada yaşadığını, açıklanamayan bazı şeylerin olduğunu ve bunların yaşanabildiğini ve olan her şeyin anlaşılamayacağını hissetmesi gerekir. beklenmedik ve inanılmaz şeyler vardır bu dünyada. ancak o zaman yaşam bir bütün olur. dünya benim gözümde baştan beri ucu bucağı olmayan, anlaşılmaz bir yer oldu.

düşüncelerim beni çok zorladı. içimde bir şeytan vardı ve varlığı sonunda kanıtlandı. beni gücünün altına aldı ve bazen fazla cüretkâr olduysam bunun nedeni, onun etkisi altında olmamdı. bir noktaya ulaştığımda durmayı hiç bilemedim. düşüncelerimi yakalayabilmem için sürekli bir telaş içindeydim. çağdaşlarım, doğal olarak, görüşümü kavrayamadıkları için onların gözünde, boş yere durmamacasına koşturan biri diye nitelendirildim.

beni anlamadıklarını gördüğümde, iletişim kurmaktan hemen vazgeçtiğim için birçok insanı kırdım. ilerlemem gerekiyordu. hastalarımın dışında, insanlara karşı sabırlı olamadım. bana uygulanan ve seçme özgürlüğümü elimden alan içimdeki bir yasaya uymak zorundaydım; ama kuşkusuz, her zaman ona uyamadım. hangimiz yaşam boyu tutarlı olabiliriz ki?

iç dünyama uydukları sürece bazı insanlar için hep vardım ve onlara kendimi yakın hissederdim; ama sonra beni onlara bağlayan bir şey kalmazsa onlardan kopardım. insanların bana söyleyecek bir şeyleri kalmasa da varlıklarını sürdürdüklerini öğrenmem hiç de kolay olmadı. birçok insanda beni heyecanlandıran insanca bir canlılık buldum; ama bu heyecanı psikolojinin büyülü dairesi içinde kaldıkları sürece duyuyor, bir an sonra, onları aydınlatan projektör başka bir yöne döndüğünde artık görülecek bir şey bulamıyordum. birçok insana karşı yoğun bir ilgi duydum ama içlerini okur okumaz ilgim sönerdi. bu yüzden çok düşman edindim. yaratıcı bir insan, yaşamını çok az denetleyebilir. özgür değildir. şeytan'ı onun elini kolunu bağlar ve onu yönetir.

"ayıptır
bir güç yüreğimizi söküp alır.
nedeni, gökyüzündekilerin her birinin, bizden özveri istemesi
kalsaydı, hiç de iyi olmazdı." (hölderlin)

özgür olmamam beni çok üzdü. çoğu zaman kendimi bir savaş alanındaymışım gibi hissettim. kendime "bak arkadaş, sen yere düştün ama benim ilerlemem gerekli; çünkü, 'ayıp ama, bir güç yüreğimizi söküp alıyor.' seni seviyorum gerçekten; ama kalamam. insanın şu an için yüreği parçalanıyor. kurban olan benim. kalamıyorum; ama şeytan işleri öyle ayarlıyor ki, insan bunu da atlatıyor ve kutsanmış tutarsızlık, "ihanetime" karşın, kuşku duyulmayacak denli sadakatimi de korumamı sağlıyor." diyordum.

sanırım şöyle diyebilirim: insanlara başkalarından hem daha çok hem de daha az gereksinmem var. şeytan işbaşında olduğunda, insan ya çok yakın ya da çok uzaktır. insan ancak, o suskunken ılımlı olabilir.

yaratıcılık şeytanı bana çok acımasız davrandı. her zaman ve her yerde olmasa da, en çok, tasarladığım sıradan atılımlarımda zorlandım. sanırım, bu durumları tutucu yönümle telafi ettim. pipomu hâlâ, büyükbabamın tütün kabından doldururum. o zamanlar yeni açılmış bir ılıca olan pontresina'dan getirdiği, sapı dağ keçisi boynuzundan yapılma bastonunu da saklıyorum.

yaşamımın izlediği yoldan memnunum. dolu dolu yaşadım ve çok şey aldım. bu kadarını nasıl umabilirdim ki? sürekli beklemediğim şeyler oldu. ben farklı olsaydım birçok şey de farklı olurdu; ama her şey olması gerektiği gibi oldu; çünkü ben benim. birçok planım gerçekleşti ama her zaman bana yararı olmadı. her şey doğal ve kaderime uygun gelişti. yaptığım, inatçılığımdan kaynaklanan saçmalıklara pişmanım; ama o niteliğim olmasa amacıma ulaşamazdım. bu nedenle, hem düş kırıklığı içindeyim hem de değilim. insanlar da, kendim de, beni düş kırıklığına uğrattılar ama onlardan şaşırtıcı şeyler öğrendim. kendimden umduğumdan çok daha fazlasını gerçekleştirdim. yaşam ve insan olguları çok geniş kapsamlı oldukları için sonuç diyebileceğim bir yargıya varamam. yaşım ilerledikçe kendimi giderek daha az anlamaya ve daha az tanımaya başladım. kendimle ilgili iç görüşüm de azaldı.

kendime şaşıyorum; kendimden memnunum ve kendimden düş kırıklığına uğradım. dertliyim, yitiğim ve coşkuluyum. bunların tümüyüm. bunların toplamının ne olduğunu da bilmiyorum. mutlak bir değeri ya da değersizliği saptama niteliğim yok. kendimle ve yaşamımla ilgili bir yargım da. tümüyle emin olduğum hiçbir şey yok. tümüyle inandığım bir şey de gerçekten yok. tek bildiğim, doğduğum ve var olduğum. bana sürüklendim gibi geliyor. bilmediğim bir şeyin temelinin üzerinde varlığımı sürdürüyorum; ama tüm bu belirsizliklere karşın, tüm varoluşun sağlam bir temele dayandığını ve onun bende de sürdüğünü hissedebiliyorum.

doğduğumuz dünya çok acımasız; ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek insanın yapısına bağlı. anlamsızlık tümüyle baskın çıksaydı, gelişmek için attığımız her adımda, yaşamın anlamı büyük bir oranda değerini yitirirdi. ama böyle değil ya da bana öyle geliyor. büyük bir olasılıkla, tüm metafizik sorunsallarında olduğu gibi, her ikisi de doğru. yaşam anlam ve anlamsızlık demek ya da yaşamda anlamlar ve anlamsızlıklar var. anlamın ağır basıp zaferi kazanmasını kaygılı bir umutla yürekten istiyorum.

lao-tzu, "her şey apaçık, bulanık gören benim." demekle, benim bu ileri yaşımda hissettiklerimi ifade etmiş. lao-tzu, olağanüstü bir içgörüşle değeri ve değersizliği görmüş ve yaşamış ve yaşamının sonunda kendi benliğine, yani sonsuz bilinmeyen anlama dönmeyi arzu eden bir insana iyi bir örnektir. yeterince şey görmüş yaşlı adam arketipi sonsuza dek gerçek kalacak. her entelektüel düzeyde bu tip ortaya çıkar ve yaşlı bir köylü de olsa, lao-tzu gibi büyük bir filozof da olsa, kimliği her zaman aynıdır. bu, yaşlılık ve kısıtlanma demek; ama beni dolduran öylesine çok şey var ki: bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gece ve gündüz ve insandaki ölümsüzlük, tümü. kendime olan güvenim azaldıkça, her şeyle kan bağım olduğu duygusu artıyor. aslında bana, beni dünyadan uzun bir süre ayıran yabancılaşma iç dünyama kaydı ve beni beklenmedik bir biçimde kendimden uzaklaştırdı gibi geliyor.

28.5.17

hayat

giorgio agamben

aklımızın üzerinde salındığı dipsiz kuyu, zorunluluğun değil, arıziliğin ve kötülüğün sıradanlığının kuyusudur. insan bir tesadüften ötürü suçlu ya da masum olamaz; sokakta muz kabuğuna basıp kaydığımız zamanlardaki gibi, sadece utanç duyar. bizim tanrımız mahcup bir tanrıdır. ama nasıl her titreyiş tiksinmenin nesnesiyle girilen gizli dayanışmayı ifşa ediyorsa, utanç da duyulmamış olanın işaretidir; insanın kendisine korkutucu bir biçimde yakın olduğunu gösterir. sefalet duygusu, kendisiyle baş başa kalan insanın son utancıdır; tıpkı tesadüfün, insanlığın kaderini etkileyen biricik insani gayelerin artan ağırlığını gizleyen maske olması gibi.

barış işareti yoktur, daha doğrusu olamaz; çünkü gerçek barış, tüm işaretlerin tüketildiği yerde olabilir ancak. insanlar arasındaki her mücadele aslında bir tanınma mücadelesidir ve böyle bir mücadelenin ardından gelecek barış, karşılıklı kırılgan bir tanımayı kurumsallaştıran bir uzlaşımdan ibarettir. böyle bir barış, her durumda devletlerin ve hukukun barışıdır, ki bu da savaştan gelir ve savaşla son bulur.

fay weldon: sonu gelmeyen, korkunç bir mücadele bu. asla barış olmayacak. iyilik hiçbir zaman katıksız ve eksiksiz bir zafer kazanamayacak. mutsuzluk, sefalet, felaket ve zalimlik gibi şeylerin bir kez var olarak tanrının o sakin ve duyarsız yüzünü bütün zamanlar için buruşturmuş olması yetmez mi? bu şeyler gün gelip bilincimizden ve belleğimizden silinse bile bir kez var olmuşlardı ya! ve mademki bir kez var oldular, asla bağışlanamazlar. şu yaşadığımız yer cehennemdir ve oynanan oyunun sonu gelmeyecektir. sonsuza değin ateşlerde yanılacak, azap çekilecektir.

27.5.17

öğütler

goethe



duygusuz ol; hassas bir kalp
sallantılı dünyada sefil bir varlıktır

küçük hırsızları asıp yok ederler
büyükleri çok ilerlemiştir
ülkeyi ve sarayları yönetiyorlar

dünyayı küçümsemeyi öğrendim
ancak şimdi, onu fethedecek değerdeyim

peşimizi bırakmıyor, ısrar ediyorsunuz
öğüt istiyorsunuz; verebilirim
yalnız, içim rahat olsun diye
söz verin ona uymayacağınıza

yaşayarak gelişen nakşedilmiş biçimi
hiçbir zaman ve hiçbir güç parçalayamaz

birçoğumuz birçok şey bilir; ama
bilgelikten çok uzaktır
başka insanlar size kolay bir oyundur
kendini ise hiç kimse tam öğrenememiştir

hiç kimse kendine bilge ve özgür demesin
ölümünden önce

hayatımda bazı şeyler kaçırdım
ama kimseye hile yapmadım

beşikle tabut arasındaki büyük kanalda
sallanır ve yüzeriz
hayat boyunca tasasız

üç bin yılın hesabını
kendine vermeyi bilmeyen kimse
karanlıkta cahil kalır

ey dünya, senin çirkin uçurumunda
iyi niyet bile mahvolur

iki uşaklı bir efendi iyi hizmet göremez
iki kadınlı ev temiz süpürülmez

bilim ve sanat sahibi olanın
dini de vardır
o ikisine sahip olmayanın
dini olmalıdır

akıllı olana, geniş görüşlüye gerçekten çok zaman
imkansız şey, mümkün görünür

insan kendini yalnız insanda tanır
hayat herkese ne olduğunu öğretir

öğrenme merakıyla şifa bulan gönlüm
gelecekte hiçbir acıya kapalı olmayacak
bütün insanlığa nasip olan her şeyin
kendi içimde tadına varacağım
ruhumla en yüksek ve en derini kavrayacak
onun sevinç ve üzüntüsünü gönlüme yığacağım
böylece kendi benliğimi onun benliğine doğru genişletip
sonunda onun gibi ben de başarısız olacağım

cahillerle tartışırken
bilgeler bile cehalete kapılır

halk, uşak ve galip
her zaman kabul ederler ki
insanoğlunun en yüksek mutluluğu
yalnızca kişiliktir

itiraf edin! şarkın şairleri
biz batınınkilerden daha büyüktür
onlara eriştiğimiz nokta ise
bizim gibilere duyduğumuz kindir

hekimin kusuruna bakmayın, onun da çoluk çocuğu var
hastalık bir sermayedir; azaltmayı kim ister

öl ve ol
işte bunu bilmiyorsan
karanlık yeryüzünde
zavallı bir konuksun yalnızca

cezalandırmayan bir yargıç
en sonunda caniyle arkadaş olur

bir gün büyük bir toplantıdan
sessiz bir bilgin kalkıp evine gider
memnun kaldınız mı diye sorarlar
"kitap olsalardı" der, "onları okumazdım."

26.5.17

eğitim

alfred adler

çeşitli bilgileri çocuğun kafasına sokmak mı, yoksa onlara özgürce düşünme alışkanlığını kazandırmak mı daha iyidir sorusu ortaya atılır sık sık. bana kalırsa, bu soru iki şeyi birbirine gereğinden fazla karşıtmış gibi göstermektedir. oysa her ikisi birbiriyle pekala uzlaştırılabilir.

ders hiçbir zaman yaşamla ilişkisini yitirmemeli, öğrenciler dersin amacını ve öğrendikleri şeyin pratikte işe yararlılığını anlayabilmelidir.

paylayıp azarlamalarla okul, çocuk için tatsız bir çevre durumuna sokulur; çocuk okula başlar, okulda başarı gösteremez, kendisine geri zekalı ve güç eğitilebilir bir öğrenci süsü verir. aslında hiç de geri zekalı değildir, okula uğramadığı zamanlar bunu bağışlatacak nedenler uydurmada ya da anne ve babasının okul yönetimine yazdığı mektupları tahrif etmede büyük bir deha sahibi olduğunu sıklıkla kanıtlar. okul dışında kendinden önce okuldan kaçmaya başlamış başka öğrencilerle tanışır, bu arkadaşlarından okulda görebileceğinden daha çok ilgi ve takdir görür. sevgiyle yaklaşabileceği ve takdir görebileceği çevre okuldaki sınıf değil, okul dışındaki arkadaşlardan oluşan bu çetedir. sınıftaki toplum içine kabul edilmeyen çocukların, kendilerini kanıtlamak üzere zamanla suç işlemeye yöneldiğini görebiliriz.

karma okulların her bakımdan desteklenmesi gerekir. karma okullardaki öğretim kızların ve oğlanların birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlar, karşı cinsten olanları işbirliği içinde çalışmaya alıştırır. ama karma okullardaki eğitimin her derde deva bir ilaç olduğunu sanan kimse yanılır. karma eğitim kendine özgü sorunlar çıkarır karşımıza ve bu sorunlar teşhis edilip çözüme kavuşturulmadı mı, kız ve oğlanlar karma eğitimde normal eğitimdekinden daha çok birbirinden uzaklaşır.

karma eğitimde karşılaşılan sorunlardan biri, kızların gelişiminin on altı yaşına kadar oğlanlarınkinden daha hızlı bir seyir izlemesidir. bunu bilmeyen oğlanlar özgüvenlerini korumada zorlanır, kızların kendilerini geride bırakıp öne geçtiklerini görerek yılgınlığa kapılırlar. ilerideki yaşamlarında karşı cinsiyettekilerle rekabetten korkar; çünkü daha önceki yenilgilerini bir türlü unutamazlar. 

anne gibi öğretmen de insanlığın geleceğinin bir bekçisidir ve görebileceği hizmet tüm övgülerin üstündedir. bir çocuğun aile çevresinden okula taşıyıp getirdiği gelişim hatalarını ileride de koruması ya da bunları düzeltebilmesi, öğretmene bağlıdır.

düşünen insan

robert musil

insanın yaptığı her şeyde masum olduğu ikinci bir vatanı vardır.

insan kendisi bundan zarar görmeden yaşadığı zamana kızamaz.

erkeğin kendini adayışındaki ince duygular, bir jaguarın bir parça etin başındaki homurdanışı gibidir ve bu sıradaki bir rahatsız edilme çok kötü karşılanır.

kendini sıradan bir yetişkinin dar sınırları içerisine hapsetmiş bir insanınki kadar içinden sıyrılıp çıkılamayacak bir durum yoktur.

gençlikteki dostlukların tuhaf bir yanı vardır; daha sarısının içindeyken görkemli bir kuş olacağını hisseden ama dışarı karşı henüz ötekilerden ayırt edilmesi olanaksız, biraz ifadeden yoksun yumurta çizgilerinden başka bir şey sergilemeyen bir yumurta gibidirler.

insan eğer yaradılışı gereği duyarsızsa, kahramanca hissetmesi ve her milimetrenin içinde ne kadar çok şeyi saklayabileceğini bilmeden kilometreler boyutunda düşünmesi zor olmasa gerek.

"kimse nereye gittiğini bilmeyen bir insan kadar yükseklere çıkamaz." (cromwell)

devlet yalnızca taçtan, halktan ve onların arasında yer alan yönetim mekanizmasından ibaret değildir. devlette bunlardan başka bir şey daha vardır ki, o da düşüncedir, ahlaktır, fikirdir.

ruh, insan cebir dizilerinden söz edildiğini duyduğunda kaçıp saklanıveren şeyin ta kendisidir.

ilk izlenimlerin çoğu kez ne kadar da doğru yanları vardır!

büyük ve etkileyici bir düşünceyi sıradan bir düşünceden ayıran yan şudur: büyük düşünce, bir tür erime durumundadır.

ne yazık ki güzel edebiyatta hiçbir şey, düşünen bir insanı anlatabilmek kadar güç değildir.

insanın hissettiği ve yaptığı her şey, şu ya da bu biçimde yaşam yönünde olup biter ve bu yönün dışına kayan en küçük bir hareket bile ağır ya da korkutucudur.

25.5.17

napolyon

~oz

aşk en büyük kısmi doğrudur.

hapishanede, dışarıdan gelen her mektup potansiyel bombadır; kapılar üstüne kapanmadan önce hayatın nasıl olduğunu yüzüne patlatır. en kötü gün uyanır ve fark edersin ki bir daha asla posta gelmeyecektir. kısa zamanda, üstünde isminin olduğu bir mektup için her şeyi verirsin; hala var olduğunu hatırlamak için, hala bir önemin olduğunu hatırlamak için. ed mcmahon'dan olsa bile.

napolyon: eğer bir şeyin düzgün yapılmasını istiyorsan, kendin yapmalısın.

napolyon bonapart, büyüyüp fransa imparatoru olmuş fakir bir italyan çocuğudur. nerdeyse tüm dünyanın imparatoru olacaktı. belki "büyümek" yanlış bir ifade olabilir, boyu 1,60'tı sonuçta. ama büyük bir fark yaratmak için büyük cüsseli bir adam olmaya gerek yoktur.

napolyon: muhteşemlikten saçmalığa tek bir adımda geçilir.

napolyon sürgünde öldüğü zaman doktorlar sikini kestiler. sikini süslü bir kutuya koyup rahibine verdiler. nedenini sormayın. yıllar boyunca napolyon'un siki en fazla parayı verene sürekli satıldı. bugün, en az üç kişi napolyon'un sikinin kendisinde olduğunu söylüyor. ama gerçek sikin kimde olduğu mühim değil. asıl soru şu ki: diğer iki sik kimlere ait?

napolyon: insanlar faziletlerinden ziyade ahlaksızlıklarıyla daha kolay yönetilirler.

insanlar üç şeyle tanımlanır: kafaları, nasıl düşündükleriyle; kalpleri, nasıl hissettikleriyle; sikleri, kimi siktikleriyle. günün sonunda, hepimizin bir soruyu yanıtlaması gerekir. tek bir soru, ama kolay değildir: "ben kimim?"

napolyon: savaşta da, aşkta olduğu gibi işlerin olabilmesi için taraflar birbirlerine yaklaşmalıdır.

24.5.17

din, sanat, bilim

albert einstein

duyabileceğimiz en güzel şey, hayatın esrarlı yanıdır.

sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde bu ana duygu vardır. onu bilmeyen, dünya karşısında şaşkınlık ve hayranlık duymayan kimse, ne de olsa, ölü ve gözü kapalı gibidir. hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve gerçek dindarlığın ta kendisidir. işte bu anlamda ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum.

kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir tanrıyı benim aklım almaz. bedeni öldükten sonra yaşayabilecek bir insan da düşünemem. zayıf yürekliler, korku ya da gülünç bir bencillikle bu çeşit düşünceleri beslesinler istedikleri kadar. hayatın sonsuzluğundaki sır ve gerçeğin akılları aşan kuruluşuna bakış, bir de tabiatta kendini gösteren aklın, ne kadar küçük olursa olsun, bir parçacığını kavramak için göstereceğimiz o içten çaba yetiyor bana.

23.5.17

aşk

victor hugo

beni dinleyin, sizlere bir nasihat vereceğim: birbirinizi sevin! bir sürü cilve yapacak değilim, doğru hedefe giderim. mutlu olunuz. bütün evrende kumrulardan daha zeki yaratık yoktur. filozoflar şöyle der: neşenizi ölçülü tutun. bense diyorum ki: neşenizi serbest bırakın. şeytanlar gibi aşık olun. çılgınlaşın. filozoflar saçmalıyorlar. onların görüşlerini gırtlaklarına tıkmak isterdim. yaşamda fazla koku, fazla yeşil yaprak, yeni açmış fazla gonca gül, şakıyan fazla bülbül, fazla şafak olur mu hiç? sevmenin de fazlası olur mu? birbirinden hoşlanmanın fazlası olur mu?

bilgelik neşenin coşmasıdır. önemli olan mutluluğa sahip olmaktır. güneşe gözü kapalı boyun eğelim. güneş nedir? aşktır! aşk demek kadın demektir. işte sarsılmaz güç: kadın. buna karşı duracak bir tek robespierre yoktur; kadının sözü geçer.

insan gözü bir genç kızın yataktan kalkışı karşısında, bir yıldızın doğuşu karşısında olduğundan da çok saygı duymalıdır. ulaşma olanağı, saygı artışına dönüşmelidir. şeftalinin havı, eriğin incecik buğusu, kar tanesinin parlak kristali, kelebeğin incecik toz serpilmiş kanadı saflığından haberi bile olmayan bu iffetin yanında pek kaba şeylerdir. genç kız sadece bir hayal ışığıdır, bir heykel olmamıştır daha. onun yatağı idealin karanlık kesiminde gizlidir; bakışın saygısız dokunuşu bu belli belirsiz alaca karanlığı incitir. burada seyretmek, günaha girmektir.

şeylerin adını değiştirmekle dünyada büyük değişiklikler yaptığınız zannına kapılmayın. kadınları daima çok sevin. o şeytancıklar bizim meleklerimizdir. aşk, kadın, öpüşme bir dairedir; onun içinden çıkmayın. uçurumun ulu güzeli, okyanusun celimene'i olan venüs yıldızının, hükmü altındaki her şeyi yatıştırarak, bir kadın gibi dalgalara bakarak sonsuzluklar içinde doğduğunu hanginiz görmüştür? okyanus, işte hırçın alceste. ama boş yere homurdanır durur. venüs yıldızı görününce gülümsemeden duramaz. ona boyun eğer. işte hepimiz böyleyizdir. öfke, fırtına, yıldırım, tavanlara kadar köpük. bir kadın sahneye girer, bir yıldız doğar ve hemen yerlere kapanırız.

sevmek ve sevilmek, gençliğin güzel mucizesi! aşk altı bin yaşında bir çocuktur. cupidon'un yanında mathusalem çocuk kalır. altmış yüzyıldan beri erkekle kadın severek işin içinden sıyrılıyorlar. kurnaz şeytan erkekten nefret etti, ondan daha da kurnaz olan erkek de kadını sevmeye başladı. böylece, kendi kendine, şeytanın ona yaptığı kötülükten daha fazla iyilik yaptı. bu incelik yeryüzü cenneti kuruluşunda keşfedilmişti. dostlarım, keşif eskidir ama hâlâ yepyenidir. ondan yararlanmaya bakın.

hitler ve yahudiler

elias canetti

hiçbir halkı anlamak yahudileri anlamak kadar zor değildir. köklerinin olduğu ülkeden yoksun bırakılınca dünyanın insan bulunan her bölgesine yayıldılar.

yahudilerin uyum sağlama yetenekleri iyi bilinir; ama uyum sağlama dereceleri son derece değişkendir. aralarında ispanyollar, hintliler ve çinliler bulunmaktadır. bir ülkeden diğerine dillerini ve kültürlerini taşırlar ve bunları kendi mallarından daha büyük bir titizlikle korurlar.

eski halklar arasında, bu kadar uzun zamandır dolaşan tek halk yahudilerdir. hiç iz bırakmadan ortadan kaybolmaları için en çok zaman onlara verilmiştir; ama buna rağmen bugüne kadar olduklarından çok daha fazla buradadırlar.

1914 yılı ağustosunun o ilk günleri nasyonal sosyalizmin de doğmasına sebep olan günlerdi. bu konudaki kaynağımız hitler'in kendisidir. daha sonraları, savaş patlak verince nasıl dizlerinin üzerine çöküp tanrı'ya şükrettiğini anlatır. bu onun dönüm noktası niteliğindeki deneyimi, kendisinin de şahsen dürüstçe bir kitlenin parçası olduğu bir andı. o anı asla unutmadı ve bu anı takip eden kariyeri o anın, yeniden; fakat dışarıdan yaratılmasına adandı. almanya o zamanki haline dönecekti; çarpıcı askeri gücünün bilincinde, onunla övünerek ve onun içinde birleşerek.

versailles antlaşması alman ordusunu terhis etmeseydi, hitler amacına asla ulaşamazdı. askerlik hizmetine konan yasak, en temel kapalı kitlelerini almanların ellerinden aldı. talimler, alınıp verilen emirler, artık ne pahasına olursa olsun kendi kendilerine yapmaları gereken, mahrum kaldıkları etkinlikler oldu. askerlik hizmetinin yasaklanması nasyonal sosyalizmin doğuşu oldu.

zor kullanılarak çözülen her kapalı kitle bütün karakteristik özelliklerini aktardığı açık kitleye dönüşür. parti ordunun cankurtaranı haline geldi ve partinin yeni askerlerini ulusun içinden çıkarmasının önünde hiçbir engel kalmadı. kadın, erkek, çocuk, asker ya da sivil, her alman bir nasyonal sosyalist haline gelebilirdi. daha önce asker olmamışsa, asker olmaya daha da hevesli olabilirdi; çünkü böylece o ana kadar yoksun bırakıldığı etkinliklerde yer almayı başaracaktı.

hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiçbir zaman unutmaz; çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir. bu acıyı başka birine yükleyemezse, hayatı boyunca taşır. bir kitle de kendi değer kaybını asla unutmaz. bu değer kaybından sonra ortaya çıkan doğal eğilim kendisinden bile daha değersiz, kendisini küçümsediği gibi küçümseyebileceği bir şey bulmaktır. eski bir hor görmeyi devralıp onu aynı seviyede korumak yetmez. burada istenen dinamik bir aşağılama sürecidir. bir şeye öyle muamele edilmelidir ki, tıpkı paranın enflasyon altındaki akıbeti gibi, giderek değersizleşsin. bu sürecin o nesne mutlak değersizliğe indirgenene kadar sürdürülmesi gerekir. o zaman o nesne bir kağıt parçası gibi atılabilir ya da kağıt hamuruna dönüştürülebilir.

hitler'in, almanya'daki enflasyon sırasında bu süreç için bulduğu nesne yahudilerdi. yahudiler bu iş için biçilmiş kaftan gibi görünüyorlardı: parayla uzun sürmüş ilişkileri, paranın hareketlerini ve dalgalanışını kavrama gelenekleri, spekülasyon becerileri, davranışlarının, almanların ideali olan askerce tutumla çarpıcı karşıtlıklar gösteren para piyasalarında, birlikte sürüler oluşturmaları; bunların hepsi, paraya karşı tavrın değişken olduğu, ona kuşku ve düşmanlıkla bakıldığı yerde, yahudilerin kuşkulu ve düşman görülmesine neden oldu.

birey olarak yahudi göze "kötü" görünüyordu; çünkü diğerleri parayla nasıl başa çıkacağını bilmezken ve parayla hiçbir işinin olmamasını yeğlerken, onun parayla arası iyiydi. eğer enflasyon almanların yalnızca bireyler olarak değerlerinin düşmesine yol açsaydı, birey olarak yahudilere duyulan nefretin kışkırtılması sorunlu olurdu. ancak durum böyle değildi; çünkü, milyonları baş aşağı gidince, almanlar kendilerini bir kitle olarak da aşağılanmış hissettiler. hitler bunu açık bir biçimde gördü ve bu yüzden eylemlerini bir bütün olarak yahudilere karşı çevirdi.

nasyonal sosyalizm, yahudilere yaptığı muamelede, enflasyon sürecini büyük bir titizlikle tekrarladı. yahudiler önce kötü, tehlikeli ve düşman görülerek onlara saldırıldı; sonra daha da değersizleştirildiler; sonra almanya'da yeterince yahudi bulunmadığından, işgal edilen ülkelerdekiler toplandı; son olarak sözcüğün tam anlamıyla, milyonlarcası cezalarını çekerek yok edilecek haşarat muamelesi gördüler.

almanların bu kadar ileri gidebildikleri, bu denli büyük çaptaki bir suçta ya doğrudan yer aldıkları ya göz yumdukları ya da görmezlikten geldikleri gerçeği karşısında dünya, hâlâ dehşete kapılmış ve sarsılmış durumdadır. birkaç yıl önce, markın değerinin önceki değerinin milyarda birine düştüğü enflasyondan geçmemişken almanlara bunu yaptırmak mümkün olmayabilirdi. almanlar, bir kitlesel deneyim olarak bu enflasyonun yerine yahudileri koydu.

22.5.17

lizbon'a gece treni

pascal mercier

diktatörlük bir gerçekse devrim görev olur.

başımızdan geçen binlerce deneyimden olsa olsa bir tanesini dile getiririz. söylenmeden kalan bütün o deneyimlerin altında hayatımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler saklıdır.

uykusuz insanları sessiz bir dayanışma birbirine bağlar.

biz insanların dünyayı, kendimizin ve arzularımızın konu edildiği bir sahne gibi görmemiz yanılgısı bütün dinlerin kaynağıdır ve en ufak bir doğru yanı yoktur. evren öylece var, başımıza ne geldiği onun umrunda değil, hiç umrunda değil.

ötekiler senin duruşma salonundur.

bir şeyle vedalaşabilmek için öyle bir karşı durmalıyız ki o şeye, içimizde bir mesafe oluşmalı. onu kuşatan dile getirilmemiş, müphem tabiiliği, bizim için ne anlama geldiğini gösterecek bir berraklığa çevirmeliyiz. bunun da anlamı, o şeyin somutlaşıp açıkça görülebilir dış hatları olan bir şeye dönüşmesidir.

bazen bir şeyden korkar insan; çünkü başka bir şeyden korkmaktadır.

hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır: gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen.

yazmak sessiz bir şeydir. insan yazmadıkça tam olarak uyanık olmuyor. ve kim olmadığını bilmemesi bir yana, kim olduğu hakkında da bir fikri olmuyor.

bir defasında tartakower'a, en büyük satranç oyuncusu sence kim diye sormuşlardı. şöyle yanıt verdi: satranç bir savaşsa lasker, bir bilimse capablanca, bir sanatsa aljechin.

merkezinde bir idam sahnesi olan bir dini itici buluyorum. bir düşünsene, ya bir darağacı olsaydı, bir giyotin ya da bir garot. bir düşün, o zaman dinsel sembolümüz nasıl olurdu.

hayat, yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir.

kendini beğenmişlik, takdir edilmemiş bir budalalık türüdür; kendini beğenmiş olabilmek için, yaptıklarımızın tümünün kozmik önemsizliğini unutmalıyız, ki bu da olağanüstü bir budalalık türüdür.

adlar, başkalarının bize, bizim de onlara giydirdiğimiz görünmez gölgelerdir.

insanın unutamadıkları, basit şeylerdir. bir şeyin kokusu, tokadı yedikten sonra yanağın nasıl yandığı, evin içine ansızın karanlık basınca nasıl olduğu, babanın küfrünün ne kadar kaba olduğu.

kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

en güzel şey, şiir. şiir düşünce olsaydı ve düşünce şiir, o zaman cennet olurdu.

sınırsız açıksözlülük mümkün değildir. bizim gücümüzü aşar. susmak zorunda kalmaktan doğan yalnızlık; böyle bir şey de var.

mesele ruh olduğunda, elimizde pek az şey vardır.

ana-babaların arzularını ve korkularını gösteren çizgiler ateşten bir kalemle, güçsüz ve başlarına ne geldiğini hiç bilmeyen küçüklerin ruhlarına kazınır. ruhlara dağlanmış o metni bulmak ve ne yazıldığını sökmek için bir ömür harcarız, onu anladığımıza da asla emin olamayız.

insan bazen bir şeye sahip olana kadar onun eksikliğini hissetmez ve sonra bir anda onun eksikliğini çektiği kafasına dank eder.

güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm. hepsi boştur, rüzgarı kovalamaya kalkışmaktır.

karşısındakinin boyun eğmesini istemeyen bir bağışlama olmalı. yani kutsal kitaptaki gibi kendini tanrının ve isa'nın karşısında onların uşağı gibi görmen gereken türden olmamalı. uşak olarak! orada öyle yazıyor.

onuruyla ölmek, ölümün bir son olduğunu kabul ederek ölmek demektir. ve ölümsüzlükle ilgili bütün saçmalıklara karşı durmak.

bazen irkiliyorum ve şöyle düşünüyorum: tren her an raydan çıkabilir. evet, çoğunlukla irkiltir beni bu düşünce. ama nadiren, akkor gibi ışıldayan anlarda kutsal bir şimşek gibi sarsar beni.

şiir her şeye üstün gelir. bütün kuralları hükümsüz kılar.

kelimenin tam, ciddi anlamıyla bir veda şu anlama gelir: iki kişinin, birbirinden ayrılmadan önce, birbirlerini nasıl görüp tanıdıkları konusunda anlaşmalarıdır. vedalaşmak, insanın kendi kendisiyle de yaptığı bir şeydir: karşısındakinin bakışları altında kendine arka çıkmasıdır.

samimiyet geçicidir ve aldatıcıdır, tıpkı bir serap gibi.

söz, insanların ışığıdır ve nesneler ancak kelimelere döküldüğünde var olurlar.

unutmanın moloz yığınlarıyız.

21.5.17

yaratıcılık

albert einstein

şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. para bencilliği çeker ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar. carnegie'nin para çuvallarıyla yüklü bir musa, bir isa, bir gandhi düşünebilir misiniz?

toplumdan aldığımız maddi, manevi, ahlaki bütün değerlerin, sayısız kuşaklar gerisindeki belli yaratıcı kişilerden geçerek bize geldiği pek açıktır. ateşin kullanılması, yediğimiz bitkilerin yetiştirilmesi, buhar makinesi, hep tek kişilerin buluşlarıdır. sadece birey düşünebilir ve bu sayede toplum için yeni değerler yaratır; üstelik toplumun uyduğu yeni ahlak kuralları da getirir.

nasıl toplumun besleyici toprağı olmadan kişilerin gelişmesi düşünülmezse; yaratıcı, geniş düşünceli, yargılayıcı bireyler içermeyen bir toplum da düşünülemez. bir toplum, onu ortaya çıkaran bireylerin sıkı bir politika birliğine dayandığı kadar, kişi olarak onların bağımsızlıklarına da bağlıdır. orta çağ avrupasını durgunluktan kurtaran italyan rönesansı sırasında, özellikle en parlak yemişlerini veren grek-avrupa-amerikan kültürü, bütünüyle bireyin özgürlüğüne ve tek başınalığına dayanır.

insanın kişisel, bencil ulusal amaçları aşmasına yardım eder yaratıcılık.

20.5.17

neden?

hakan günday

hepimiz kendimizi sorduğumuz sorulara göre belirleriz. tercihlerimiz sorularımızdan gelir.

"nasıl?" sorusunu soranlar gerçek hayatın gerçek uğraşlarını en iyi öğrenenlerdir. bilimle, sanatla, dünyayı "dünya" yapan her branşla ilgilenirler. siyasetçiler buradan çıkar. çünkü kendilerinden öncekilerin nasıl yaptıklarıyla ilgilenip meşgul olmuşlar ve akıllarına başka bir soruyu getirmemişlerdir. "kim?" ya da "ne?" ile başlayan sorular ise fail arayan, yaratıcı, yok edici kişi ya da olay araştıran insanların hayatlarını çizer. alın yazısı varsa bunu bir de yazan vardır. doğa varsa tanrı vardır. çocuk varsa anne ve baba vardır. ve bu insanlar dinle ilgilenirler. "nasıl?" diye soran ve dünya burjuvazisini oluşturanların aksine gerçek hayattaki işlerle ilgileri asgari düzeydedir. çeşitli dinlere mensup olurlar. ve sorularını kutsal kitaplarına yöneltirler. burjuvaların hukuk kitaplarına yönelttikleri gibi. ve sonunda, sorularına "neden?" sözcüğüyle başlayanlar gelir. sonunda diyorum; çünkü aralarında kronolojik bir sıralama olduğu gerçektir. insan önce hayatta kalmış, sonra inanmış ve en son reddetmiştir. "neden?" sorusu ise ne hayatı ne de yaratıcıyı merak eder. merak ettiği tek konu kendisidir. ve kendisiyle o kadar ilgilidir ki, soruyu soran kişi içinde iyiliğe yatkın ve birçok özellik barındırmasına, hiç tanımadığı bir insanın hayatını kurtarmak için kendisininkini tehlikeye atabilecek olmasına rağmen yakın çevresine, sırf "kendisi" olduğu için acı çektirecek kadar bencildir. filozoftur. düşünür. nedenleri merak eder. elinden geldiğince de erişir. ama tek sorun, elindeki nedenlerle ne yapacağını bilememesidir.

nasıl'ı soran bildiklerini kullanarak hayatını kazanır. kim'i soran tanrısını bulur ve tapar. neden'i soran ise nedenleri bulur, bir süre savunur, sonra unutur. başka nedenler bulur, onları da savunur ve unutur. ve böyle gider. ismi: insanoğlunun önlenemez değişimi. varlığına farklı nedenler bulmaktır insanı ilerleten. ancak "neden?" sorusunu soranlar içinde bir azınlık, buldukları ilk nedene takılıp kalır. onda ısrar eder. değiştiremez, unutamaz. ve bütün insanlık ilerlerken o azınlığın mensupları sabit kalır. ya yok olurlar ya da bütün dünyayı ve barındırdığı farklı nedenleri reddederek yaşarlar.

aforizmalar

richard bach

mutluluk yerine güvenlik alışverişine çıkın; ikisinin fiyatı aynıdır.

ne dilediğinize bağlı olarak kişisel dünyanızı sükunetle veya asice kurabilirsiniz. karmaşanın ortasına huzur katabilir, cenneti yerle bir edebilirsiniz. bütün bunlar ruhunuzu nasıl şekillendirdiğinize bağlıdır.

bu dünyanın ne olduğunu, nasıl işlediğini öğrendiğinizde mucizeler kendiliğinden başlar. tabii bunları mucize olarak adlandıran, başkalarıdır.

başı dertte olan kendinizseniz şefkat duymanız ne kadar da kolaydır!

her kim gerçeği ve ışığı isterse kendi adına bulacaktır.

heyecanlı, masum, sevgi dolu, ayakları yerden kesilmiş bir hayalperest, evrenin neşe, ışık ve kusursuzluk dolu bir yer olduğuna inanıyorsa ve yanılmışsa, öldüğünde ahmak olan hayalperest değil, evrendir.

birey daima istisnadır. "herkes" yapamaz ama herhangi bir kimse yapabilir.

maneviyatın gemisi maddiyatın kayalıklarına çarptığında parçalara ayrılan, kayalıklardır.

bir bedende yaşıyor olsun veya olmasın, insanlar hakkında önemli olan tek şey ne bildikleridir.

kuralları hiç düşünmeden kabul etmenize, sırf sizden beklenen bu olduğu için bir şeyi yapmanıza şuursuz inanç denir.

öfke her zaman korkudur ve korku hep kaybetme korkusudur.

en yüce ulus, bir değerler bütünüdür ve o ulusun vatanseverliğinin göstergesi vicdanıdır.

eğer olanlar hiçbir zaman sizin hatanız değilse, sorumluluk alamıyorsunuz demektir. eğer hiçbir şeyin sorumluluğunu üstlenemiyorsanız, daima bir şeylerin mağduru olursunuz.

bir başkasıyla samimiyetinizin derinliği, hayatınızdaki diğer kişilerin sayısıyla ters orantılıdır.

insanlık fiziksel bir tanım değil, ruhsal bir amaçtır. size verilmiş bir şey değildir, onu kazanmanız gerekir.

en büyük öğretmenleri bulun, en zor soruları sorun. size asla "felsefe oku." veya "üniversiteden mezun ol." demezler. söyleyecekleri şudur: "zaten biliyorsun."

unutmak, bu gezegende yaşayanların "şuur" dedikleri şeydir.

yokuşlu, zor yolları seçenlere büyük ödüller vardır; ancak bu ödüller yılların ardına gizlenmiştir.

ne kadar usta ve layık olursanız olun, kendiniz için o hayali kurmadıkça ve onu gerçekleştirmenize izin vermedikçe asla daha iyi bir hayata ulaşamazsınız.

yaşamınız boyunca yapmaya mecbur olduğunuz tek şey, kendinize karşı dürüst olmaktır.

hayalleri paramparça eden tek şey, ödün vermektir.

bir şey öğrenmek için cehaletinizin güvenlik kalkanını devre dışı bırakmalısınız.

bekleneni ve uygun olanı yaşamak kolaydır. beklenmeyeni yaşadığınızda hayattan zevk almaya başlarsınız.

değişmeniz için önemli bir şeylerin risk altında olması gerekir.

yaşadıklarınızın ustası, yaşamakta olduklarınızın kalfası, yaşayacaklarınızın çırağısınız.

yerküredeki maceranızda aşılması gereken zorluklardan biri, ölü sistemler -savaşlar, dinler, uluslar, yıkımlar- üzerinde yükselmektir; onların parçası olmayı reddetmek ve bunun yerine olmayı bildiğiniz yüce benliği ifade etmektir.

bazen kazanmanın tek yolu, teslim olmaktır.

en derin sorular, en basit olanlardır: "nerede doğdunuz? eviniz neresi? nereye gidiyorsunuz? ne yapıyorsunuz?"

bu dünyanın gerçek olmadığını hatırlayın.

19.5.17

masalcı

clarissa pinkola estes

masallar aynı zamanda bir iyileştirme sanatıdır. bazıları bu şifa sanatına çağrılır ve en iyileri içtenlikle öyküyle yatıp kalkan ve onun kendilerine uyan bütün parçalarını kendi içlerinde ve derinlemesine duyanlardır. bunların uzun süren bir ustalıkları, uzun süren tinsel bir çömezlikleri ve uzun süren bir disiplinlerini mükemmelleştirme zamanları olmuştur. böyle insanlar sadece mevcudiyetleriyle bile hemen tanınırlar.

usta bir öykü anlatıcı kendini gösterdiğinde, bu konuda hiçbir kuşku olmaz. hemen tanınabilen, muhtemelen anlatılması zor bir niteliği olur. yıllarca ya da bir ömür boyu belli bir öyküyü yaşadıktan sonra o öykü anlatıcının psişesinin bir parçası haline gelir ve anlatıcı öyküyü "içerden" anlatır. bu nitelik pek sık görülmez.


beceriklilik yeterli değildir. ustalık rahat konuşmakta, hünerde, izleyicinin katılımını sağlama numaralarında değildir. öykü sevilmek için, para ya da şöhret için anlatılmaz. ustalık başka insanların öykülerini anlatmak değildir. öykücü izleyiciler arasından belli birini ya da birilerini memnun etmeye çalışmaz; kimseyi memnun etmeye çalışmaz. öykü anlatmak, kendi iç sesinize kulak vermek, sonra da sadece bir anekdot ya da şaka bile olsa, her öyküye yüreğinizi ve ruhunuzu koymaktır.


herhangi bir şeyin ustası olmak birkaç yıl, hatta bir on yıl değil, bir ömür ister. tamamen sanata dalmak ister. sadece yirmi ya da en çok otuz yıldan sonra ustalık iddiasında bulunmak, bireysel anlatıcılar olarak bizim ya da bir bütün olarak bu alanın kendini beğenmişliğidir.


eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.