william faulkner
zeki insanların her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına duydukları o karamsar ve alaycı akli acımayla: "fahişe değiller. fahişe olmamalarının nedeni biziz, biz bin erkek. biz -bin beyaz erkek- onları biz yaptık, yarattık ve ürettik; belli türden bir kanın sekizde birinin başka türden bir kanın sekizde yedisine sütün geldiğini ilan eden yasaları bile biz yaptık. bunu kabul ediyorum. ama aynı beyaz ırk onları köle, işçi, ahçı, hatta ırgat bile yapabilirdi, bu bin kişi, senin belki de ilkesiz ve şerefsiz diyeceğin benim gibi bu üç beş erkek olmasaydı tabii. hepsini kurtaramayız, belki bunu istemiyoruz da; belki kurtardığımız o bir kadın binde bir bile değil. ama o bir taneyi kurtarıyoruz. tanrı bütün serçeleri görebilir; ama biz tanrı olmaya kalkışmıyoruz. belki tanrı olmayı istemiyoruz da; çünkü hiçbir erkek bu serçelerin birden fazlasını istemez. belki tanrı senin bu gece gördüğün türden bir eve baktığında, artık yaşlandığı için birimizden birini tanrı olarak seçmez. gerçi bir zamanlar genç olmuştu herhalde, genç olmuştur mutlaka, onun kadar uzun süre yaşamış, zarafet, izan ya da edepten nasibini almayan kaba ve rastgele günahları o kadar uzun zaman seyretmek zorunda kalmış birisi, bu vakalara yüz binde bir bile rastlasa, sıradan insan içgüdülerine şeref, edep ve şefkat ilkelerinin uygulandığını fark edecektir muhakkak; o içgüdüler ki siz anglosaksonlar ısrarla şehvet dersiniz ve onun uğruna sebt gününde ilkel mağaralara çekilirsiniz, sizin tanrı'nın inayeti dediğiniz şeyden mahrum kalmanız tanrı'ya meydan okuyan mazeret ve bahane sözleriyle sislenip dumanlanır, inayete tekrar kavuşmanız tanrı'yı teskin eden doygun alçalma ve dövünme çığlıklarıyla müjdelenir, her ikisinde de -ne meydan okumada, ne de teskinde- tanrı bir ilginçlik, hatta ik üç kereden sonra bir eğlence bulamaz. bu yüzden de belki, iyice yaşlanan tanrı, sizin şehvet dediğiniz şeye nasıl hizmet ettiğimizle artık ilgilenmiyordur. belki bizden bu tek serçeyi bile kurtarmamızı talep etmiyordur; zaten biz de o tek serçeyi onun takdirini kazanmak için kurtarmıyoruz. ama biz olmasak bedelini ödeyecek herhangi bir vahşiye satılabilecek, hem de onu bir düveden bir kısraktan, herhangi bir hayvandan daha kötü kullansa bile kimseye hesap vermesi gerekmeyecek birine bir fahişe gibi bir geceliğine değil, bedeni ve ruhuyla bir ömür boyu satılabilecek sonra da gözden düşecek, başkasına satılacak, hatta yıprandığında ya da masrafı satış fiyatını karşılamadığında öldürülebilecek o tek kadını kurtarıyoruz. evet: tanrının kendisinin bile görmezden geldiği bir serçe.
william faulkner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
william faulkner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13.07.2022
13.11.2020
aşk
william faulkner
aşk böyle devam edemez. günümüz dünyasında aşka yer yok. insanlar hayatlarından çıkardılar aşkı. bunu yapmaları uzun zaman aldı; ama insanoğlu yeni şeyler icat etmekte sonsuz bir beceriye sahiptir; bu yüzden, tıpkı isa'dan kurtulduğumuz gibi aşktan da kurtulduk sonunda. tanrı'nın sesi yerine radyolarımız var; hepsini ileride layık olabileceğimiz bir aşk uğruna harcamak üzere aylarca, yıllarca tasarruf edip sakladığımız tüm duygusal birikimimizi kuruşlara bölebiliyor, otomatik makinelerden çiklet ya da çikolata alır gibi, sokak başlarındaki gazete bayilerinden iç gıcıklayıcı yayınlar alıyoruz. isa bugün yeryüzüne dönecek olsa, biz kendimizi savunmak, kurup geliştirmek için iki bin yıldır uğraştığımız, uğrunda acı çektiğimiz, öfke, çaresizlik ve dehşet içinde çığlıklar atarak can verdiğimiz o kendimize benzeyen uygarlığı haklı göstermek ve korumak için isa'yı hemen çarmıha germemiz gerekirdi; eğer aşk tanrıçası venüs bugün yeryüzüne dönse, bir metro istasyonunun tuvaletinde müstehcen fransız posta kartları satan üstü başı kir pas içinde bir adam olurdu.
aşk böyle devam edemez. günümüz dünyasında aşka yer yok. insanlar hayatlarından çıkardılar aşkı. bunu yapmaları uzun zaman aldı; ama insanoğlu yeni şeyler icat etmekte sonsuz bir beceriye sahiptir; bu yüzden, tıpkı isa'dan kurtulduğumuz gibi aşktan da kurtulduk sonunda. tanrı'nın sesi yerine radyolarımız var; hepsini ileride layık olabileceğimiz bir aşk uğruna harcamak üzere aylarca, yıllarca tasarruf edip sakladığımız tüm duygusal birikimimizi kuruşlara bölebiliyor, otomatik makinelerden çiklet ya da çikolata alır gibi, sokak başlarındaki gazete bayilerinden iç gıcıklayıcı yayınlar alıyoruz. isa bugün yeryüzüne dönecek olsa, biz kendimizi savunmak, kurup geliştirmek için iki bin yıldır uğraştığımız, uğrunda acı çektiğimiz, öfke, çaresizlik ve dehşet içinde çığlıklar atarak can verdiğimiz o kendimize benzeyen uygarlığı haklı göstermek ve korumak için isa'yı hemen çarmıha germemiz gerekirdi; eğer aşk tanrıçası venüs bugün yeryüzüne dönse, bir metro istasyonunun tuvaletinde müstehcen fransız posta kartları satan üstü başı kir pas içinde bir adam olurdu.
12.05.2019
insan
william faulkner
insan çok küçük bir etki yaratıyor. dünyaya geliyorsun, bir şeyler için didinip duruyorsun ve neden sadece kendin didindiğini bilmiyorsun ve aynı zamanda pek çok insanla birlikte dünyaya gelmiş oluyorsun, onlarla karışmış oluyorsun, sanki kollarına bacaklarına ipler bağlanmış da onları hareket ettirmeye çalışıyormuşsun, mecburmuşsun gibi; ama aynı ipler bütün diğerlerinin de kollarına bacaklarına bağlanmış ve hepsi didiniyor ve onlar da nedenini bilmiyor, sadece iplerin herkese engel olduğunu biliyorlar; aynı tezgahta halı dokumaya çalışan beş altı kişi gibi, tek farkı herkesin kendi desenini işlemeye çalışması ve bunun hiçbir önemi yok, biliyorsun, yoksa tezgahı kuranlar daha iyi bir düzenleme yaparlardı, yine de bir önemi olmak zorunda; çünkü didinmeyi sürdürüyorsun ya da didinmeyi sürdürmeye mecbursun, sonra birdenbire her şey sona eriyor ve geriye tek bıraktığın üzerine bir şeyler çiziktirilmiş bir taş parçası; tabi mermere yazı yazdırmayı, onu dikmeyi hatırlayacak ya da buna zaman bulacak birisi varsa; sonra bu taşın üzerine yağmur yağıyor, güneş yakıyor, bir süre sonra ismi ve yazıların ne anlatmaya çalıştığını bile hatırlamıyorlar ve hiç önemi kalmıyor.
insan çok küçük bir etki yaratıyor. dünyaya geliyorsun, bir şeyler için didinip duruyorsun ve neden sadece kendin didindiğini bilmiyorsun ve aynı zamanda pek çok insanla birlikte dünyaya gelmiş oluyorsun, onlarla karışmış oluyorsun, sanki kollarına bacaklarına ipler bağlanmış da onları hareket ettirmeye çalışıyormuşsun, mecburmuşsun gibi; ama aynı ipler bütün diğerlerinin de kollarına bacaklarına bağlanmış ve hepsi didiniyor ve onlar da nedenini bilmiyor, sadece iplerin herkese engel olduğunu biliyorlar; aynı tezgahta halı dokumaya çalışan beş altı kişi gibi, tek farkı herkesin kendi desenini işlemeye çalışması ve bunun hiçbir önemi yok, biliyorsun, yoksa tezgahı kuranlar daha iyi bir düzenleme yaparlardı, yine de bir önemi olmak zorunda; çünkü didinmeyi sürdürüyorsun ya da didinmeyi sürdürmeye mecbursun, sonra birdenbire her şey sona eriyor ve geriye tek bıraktığın üzerine bir şeyler çiziktirilmiş bir taş parçası; tabi mermere yazı yazdırmayı, onu dikmeyi hatırlayacak ya da buna zaman bulacak birisi varsa; sonra bu taşın üzerine yağmur yağıyor, güneş yakıyor, bir süre sonra ismi ve yazıların ne anlatmaya çalıştığını bile hatırlamıyorlar ve hiç önemi kalmıyor.
9.06.2018
dilek ağacı
william faulkner
"..müziği gördüm, duydum ağır, esintisiz çanları, türkümde bahar yelinin, bahar kuşunun ölümsüz doğruları. ah, bırak solsun: solacak, solmalıdır; tasalanma, sen sadece düşle, o hep genç ve taze kalacak."
şimdiye kadar savaştan kazançlı çıkmış bir asker görmedim ben.
savunmasız varlıkları koruyan, onlara bakan insanların bencil dilekleri olmaz.
savunmasız varlıklara iyi davranırsanız düşlerinizin gerçekleşmesi için dilek ağacına gerek kalmaz.
dilek ağacı, dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen, pulitzer ve nobel edebiyat ödülü sahibi william faulkner'ın bilinen tek çocuk kitabıdır. faulkner, dilek ağacı'nda birbirinden ilginç kişilerden oluşan bir grubun, efsanevi bir ağacın çevresinde gerçekleşen sürükleyici serüvenini kaleme almıştır.
"..müziği gördüm, duydum ağır, esintisiz çanları, türkümde bahar yelinin, bahar kuşunun ölümsüz doğruları. ah, bırak solsun: solacak, solmalıdır; tasalanma, sen sadece düşle, o hep genç ve taze kalacak."şimdiye kadar savaştan kazançlı çıkmış bir asker görmedim ben.
savunmasız varlıkları koruyan, onlara bakan insanların bencil dilekleri olmaz.
savunmasız varlıklara iyi davranırsanız düşlerinizin gerçekleşmesi için dilek ağacına gerek kalmaz.
dilek ağacı, dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen, pulitzer ve nobel edebiyat ödülü sahibi william faulkner'ın bilinen tek çocuk kitabıdır. faulkner, dilek ağacı'nda birbirinden ilginç kişilerden oluşan bir grubun, efsanevi bir ağacın çevresinde gerçekleşen sürükleyici serüvenini kaleme almıştır.
15.01.2018
yasak aşk
william faulkner
erkeklerin tersine, kadınlara çekici gelen şey, yasak aşkın büyüsü ya da iki kişinin suçlanıp lanetlenerek toplumdan, tanrı'dan sonsuza kadar kopmalarına, dönüşü olmayan bir yalnızlığa gömülmelerine yol açan ateşli bir tutku değildir; onlara çekici gelen, yasak aşkın güçlükleriyle başa çıkabileceklerini göstermektir; çünkü kadınlar yasak aşkı alıp ona saygınlık kazandırmak, lothario gibi bir çapkını alıp kendilerini ayartan buklelerini keserek, onu sıradan yemeklerle yetinen, banliyö treniyle işine gidip gelen saygın bir kimseye yakışır düzgün bir yaşama alıştırmak için karşı konulmaz bir istek duyarlar ve bunu yapabilecekleri konusunda -tıpkı bir pansiyonu işletebilecekleri konusunda olduğu gibi- sarsılmaz bir inanç sahibidirler.
erkeklerin tersine, kadınlara çekici gelen şey, yasak aşkın büyüsü ya da iki kişinin suçlanıp lanetlenerek toplumdan, tanrı'dan sonsuza kadar kopmalarına, dönüşü olmayan bir yalnızlığa gömülmelerine yol açan ateşli bir tutku değildir; onlara çekici gelen, yasak aşkın güçlükleriyle başa çıkabileceklerini göstermektir; çünkü kadınlar yasak aşkı alıp ona saygınlık kazandırmak, lothario gibi bir çapkını alıp kendilerini ayartan buklelerini keserek, onu sıradan yemeklerle yetinen, banliyö treniyle işine gidip gelen saygın bir kimseye yakışır düzgün bir yaşama alıştırmak için karşı konulmaz bir istek duyarlar ve bunu yapabilecekleri konusunda -tıpkı bir pansiyonu işletebilecekleri konusunda olduğu gibi- sarsılmaz bir inanç sahibidirler.
20.12.2017
üç şey
madam du deffand: asla kendimden memnun olmadım. kendimden ölesiye nefret ediyorum.
oscar wilde: arkadaşlık aşktan daha trajiktir; çünkü daha uzun sürer.
william faulkner: bir kadının bilmesi gereken üç şey vardır sadece: gerçeği söylemek, ata binmek ve çek imzalamak.
vladimir nabokov: nitelikli sanat ve saf bilim için ayrıntı her şeydir.
isak dinesen: sanatta gizem yoktur. görebildiğin şeyleri yap; onlar sana göremediklerini gösterecekler.
r.l. stevenson: insan bir kez evlendi mi, artık hiçbir şeyi kalmaz, intihar hakkı bile; tek yapabileceği şey iyi olmaktır.
madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.
vernon lee: insanları onlar için her şeyi yapabilecek kadar sevmek bana dayanılmaz geliyor. derimi yüzmeleri pahasına kimseyi sevemem ben. insanlar olmadan da idare edebilirim. hatta kimsenin olmaması çok daha rahat.
oscar wilde: arkadaşlık aşktan daha trajiktir; çünkü daha uzun sürer.
william faulkner: bir kadının bilmesi gereken üç şey vardır sadece: gerçeği söylemek, ata binmek ve çek imzalamak.
vladimir nabokov: nitelikli sanat ve saf bilim için ayrıntı her şeydir.
isak dinesen: sanatta gizem yoktur. görebildiğin şeyleri yap; onlar sana göremediklerini gösterecekler.
r.l. stevenson: insan bir kez evlendi mi, artık hiçbir şeyi kalmaz, intihar hakkı bile; tek yapabileceği şey iyi olmaktır.
madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.
vernon lee: insanları onlar için her şeyi yapabilecek kadar sevmek bana dayanılmaz geliyor. derimi yüzmeleri pahasına kimseyi sevemem ben. insanlar olmadan da idare edebilirim. hatta kimsenin olmaması çok daha rahat.
8.08.2017
döşeğimde ölürken
william faulkner
bu günah dolu yeryüzünün hiçbir köşesinde dürüst, çalışkan bir kişi kazanç sağlayamaz.
kentlerde dükkan işletenlerdir kazananlar; terlemeden, terleyenlerin sırtından geçinenler. çok çalışan adam değildir kazanan, çiftçi değildir hiçbir zaman. bazen şaşıyorum, neden sürdürüyoruz bu işi diye. yukarda armağanımız var da ondan, otomobillerini falan götüremeyecekleri yerde onların. herkes eşit olacak orada ve tanrı olanlardan alıp olmayanlara verecek.
sağlam bir kümes yapmak, bayağı bir saray yapmaktan yeğdir.
dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.
insan anlayamaz ki kadınları. aynı kadınla on beş yıl yaşadım, kör olayım anladıysam eğer.
tehlikesiz şeyler her zaman en iyi şeyler değildir.
bir şey yeni, sert, parlak olduğu zaman yalnızca tehlikesiz olmaktan biraz daha iyi bir yönü olmalıdır; çünkü tehlikesiz şeyler yalnızca insanların uzun sürelerdir yapagelip sivri köşelerini yumuşattıkları şeylerdir ve bunları yapmakta bir adama "bu daha önce yapılmamıştı, bundan sonra da yapılamaz." dedirtecek hiçbir şey yoktur.
bütün insanlar korkaktır; dışardan uysal görünen hainliği doğasal olarak kabullenirler.
günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.
ölü kalmaya hazırlanmak için yaşanır.
eğer bir insanın durmadan kımıldayıp bir yerden bir yere gitmesini isteseydi tanrı, uzunlamasına, karınüstü koymaz mıydı onu, bir yılan gibi? öyle yapması gerekirdi.
tepelere tırmanmalısın ki aşağı inebilesin.
şu köylüler. ne istediklerini bir türlü bilemezler, bildikleri zaman da bir türlü söyleyemezler.
bu günah dolu yeryüzünün hiçbir köşesinde dürüst, çalışkan bir kişi kazanç sağlayamaz.kentlerde dükkan işletenlerdir kazananlar; terlemeden, terleyenlerin sırtından geçinenler. çok çalışan adam değildir kazanan, çiftçi değildir hiçbir zaman. bazen şaşıyorum, neden sürdürüyoruz bu işi diye. yukarda armağanımız var da ondan, otomobillerini falan götüremeyecekleri yerde onların. herkes eşit olacak orada ve tanrı olanlardan alıp olmayanlara verecek.
sağlam bir kümes yapmak, bayağı bir saray yapmaktan yeğdir.
dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.
insan anlayamaz ki kadınları. aynı kadınla on beş yıl yaşadım, kör olayım anladıysam eğer.
tehlikesiz şeyler her zaman en iyi şeyler değildir.
bir şey yeni, sert, parlak olduğu zaman yalnızca tehlikesiz olmaktan biraz daha iyi bir yönü olmalıdır; çünkü tehlikesiz şeyler yalnızca insanların uzun sürelerdir yapagelip sivri köşelerini yumuşattıkları şeylerdir ve bunları yapmakta bir adama "bu daha önce yapılmamıştı, bundan sonra da yapılamaz." dedirtecek hiçbir şey yoktur.
bütün insanlar korkaktır; dışardan uysal görünen hainliği doğasal olarak kabullenirler.
günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.
ölü kalmaya hazırlanmak için yaşanır.
eğer bir insanın durmadan kımıldayıp bir yerden bir yere gitmesini isteseydi tanrı, uzunlamasına, karınüstü koymaz mıydı onu, bir yılan gibi? öyle yapması gerekirdi.
tepelere tırmanmalısın ki aşağı inebilesin.
şu köylüler. ne istediklerini bir türlü bilemezler, bildikleri zaman da bir türlü söyleyemezler.
31.12.2016
uzun lafın kısası
charles bukowski: her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız.
amin maalouf: kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!
benjamin constant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.
erik orsenna: farklılıkların yok olması, dünya üzerindeki en büyük tehlikedir.
james joyce: içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.
william faulkner: bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.
kierkegaard: bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.
alexandre dumas: belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.
maureen freely: gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.
oğuz atay: milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.
rollo may: cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.
wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.
amin maalouf: kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!
benjamin constant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.
erik orsenna: farklılıkların yok olması, dünya üzerindeki en büyük tehlikedir.
james joyce: içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.
william faulkner: bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.
kierkegaard: bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.
alexandre dumas: belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.
maureen freely: gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.
oğuz atay: milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.
rollo may: cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.
wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.
29.11.2016
uzun lafın kısası
epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.
alexandre dumas: ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.
we ling kung: yetkin kişinin arayışı hep benliğindedir. küçük adam hep başkalarından alır.
maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.
william faulkner: her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.
oğuz atay: kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür.
charles bukowski: evlilik onaylanmış düzüşme demektir ve onaylanmış düzüşmeler, hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olmaya başlar, bir iş haline gelir.
robin sharma: gerçek anlamda aydınlanmış kişiler, hiçbir zaman başkalarına öykünmez. bunun yerine onlar kendilerinin önceki halini aşmaya çalışırlar.
james baldwin: insana yalnızca bir kadının verebileceği bazı şeyler vardır.
sun tzu: askerlerini kaçışın olanaksız olduğu noktalara sür ki, ölesiye savaşsınlar. ölümle karşı karşıya olan bir askerin beceremeyeceği iş yoktur.
gerard de nerval: bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.
voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?
alexandre dumas: ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.
we ling kung: yetkin kişinin arayışı hep benliğindedir. küçük adam hep başkalarından alır.
maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.
william faulkner: her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.
oğuz atay: kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür.
charles bukowski: evlilik onaylanmış düzüşme demektir ve onaylanmış düzüşmeler, hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olmaya başlar, bir iş haline gelir.
robin sharma: gerçek anlamda aydınlanmış kişiler, hiçbir zaman başkalarına öykünmez. bunun yerine onlar kendilerinin önceki halini aşmaya çalışırlar.
james baldwin: insana yalnızca bir kadının verebileceği bazı şeyler vardır.
sun tzu: askerlerini kaçışın olanaksız olduğu noktalara sür ki, ölesiye savaşsınlar. ölümle karşı karşıya olan bir askerin beceremeyeceği iş yoktur.
gerard de nerval: bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.
voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?
31.07.2016
uzun lafın kısası
epikuros: ölümsüz iyilikler arasında yaşayan bir insanın ölümlü bir canlıya benzer bir yanı yoktur.
anatole france: anavatan için öldüğünüze inanıyorsunuz; oysa bazı sanayiciler için ölüyorsunuz.
g.b. shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.
charlotte bronte: dünya tarihinin en iyi insanlarından birçoğu parasız, evsiz yaşamışlardır.
wilhelm reich: asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.
gustave flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir.
wittgenstein: ölüm korkusu yanlış, yani kötü yaşamın en belirgin işaretidir.
max horkheimer: zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.
alexandre dumas: büyük bir umutsuzlukla dolu yüreklerde artık başka heyecana yer yoktur.
orhan pamuk: içinizde kalbinize nakşettiğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hala sizin evinizdir.
william faulkner: zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.
rollo may: sizi kabul edecek bir baba olmadan yaşayabilirsiniz; ama sizce anlam taşıyan bir dünya olmadan yaşayamazsınız.
anatole france: anavatan için öldüğünüze inanıyorsunuz; oysa bazı sanayiciler için ölüyorsunuz.
g.b. shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.
charlotte bronte: dünya tarihinin en iyi insanlarından birçoğu parasız, evsiz yaşamışlardır.
wilhelm reich: asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.
gustave flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir.
wittgenstein: ölüm korkusu yanlış, yani kötü yaşamın en belirgin işaretidir.
max horkheimer: zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.
alexandre dumas: büyük bir umutsuzlukla dolu yüreklerde artık başka heyecana yer yoktur.
orhan pamuk: içinizde kalbinize nakşettiğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hala sizin evinizdir.
william faulkner: zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.
rollo may: sizi kabul edecek bir baba olmadan yaşayabilirsiniz; ama sizce anlam taşıyan bir dünya olmadan yaşayamazsınız.
31.05.2016
uzun lafın kısası
chateaubriand: insanlar vardır, imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret ederler.
gustave flaubert: şekilce güzel olmayan güzel düşünce olamayacağı gibi, ifade ettiği düşünce güzel olmayan güzel şekil de olamaz.
anatoli ribakov: gerçek devrim neyi yıktığıyla değil, kimi yarattığıyla büyüktür.
jane austen: neden bekledik sanki? neden aklımıza gelir gelmez yapmadık? karşımıza çıkan mutluluk anlarını hemen yakalamak gerek. uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bozuyor çok zaman.
alexandre dumas: çoğu zaman mutluluğun yanından onu görmeden, ona bakmadan geçeriz; onu gördüysek ya da ona baktıysak bile onu tanımayız.
william faulkner: insanlar sorunlara muhtaçtır. ruhu keskinleştirip kuvvetlendirmek için biraz yenilgi ve umutsuzluk gerekir. mutluluk sadece sebzelere özgüdür.
maya angelou: asla sızlanma. sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.
orhan pamuk: okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu.
romain gary: sirkler kapanır, müzikholler iflas eder; ama soytarılar ezeli gösterilerine devam ederler.
sylvia plath: nefret ettiğim bir şey varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup "iyiyim" demenizi beklemeleridir.
epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.
wilhelm reich: önemli olan bir tek şey vardır: sakıngan ve korkak kimselerin ayak basamayacağı bir yolu önerse, seni sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi dinle.
gustave flaubert: şekilce güzel olmayan güzel düşünce olamayacağı gibi, ifade ettiği düşünce güzel olmayan güzel şekil de olamaz.
anatoli ribakov: gerçek devrim neyi yıktığıyla değil, kimi yarattığıyla büyüktür.
jane austen: neden bekledik sanki? neden aklımıza gelir gelmez yapmadık? karşımıza çıkan mutluluk anlarını hemen yakalamak gerek. uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bozuyor çok zaman.
alexandre dumas: çoğu zaman mutluluğun yanından onu görmeden, ona bakmadan geçeriz; onu gördüysek ya da ona baktıysak bile onu tanımayız.
william faulkner: insanlar sorunlara muhtaçtır. ruhu keskinleştirip kuvvetlendirmek için biraz yenilgi ve umutsuzluk gerekir. mutluluk sadece sebzelere özgüdür.
maya angelou: asla sızlanma. sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.
orhan pamuk: okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu.
romain gary: sirkler kapanır, müzikholler iflas eder; ama soytarılar ezeli gösterilerine devam ederler.
sylvia plath: nefret ettiğim bir şey varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup "iyiyim" demenizi beklemeleridir.
epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.
wilhelm reich: önemli olan bir tek şey vardır: sakıngan ve korkak kimselerin ayak basamayacağı bir yolu önerse, seni sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi dinle.
31.03.2016
uzun lafın kısası
harper lee: her zaman daha küçük bir ev istemişimdir, daha büyük bir bahçem olsun diye.
erich fromm: bizim yaşamımız kardeşçe, mutlu, erinçli bir yaşam değil; çılgınlık durumuna tehlikeli bir biçimde yaklaşan manevi karmaşanın ve aymazlığın damgasını taşıyan bir yaşamdır.
jaroslav hasek: insanoğlu en korkunç yıkımların bile üstesinden gelebilir; yeter ki doğruluk ve erdem yüreğinden eksik olmasın.
william faulkner: dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.
andersen: dedikodu küçük bir tüyü beş tavuk yapabilir.
william m. thackeray: bir kadın için en büyük kompliman kendi cinsi tarafından hor görülmesidir.
kierkegaard: kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz.
alexandre dumas: ilkel halkların yasası, kısasa kısas yasasıdır.
choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.
orson welles: aklınız fikriniz çok para kazanmakta olduktan sonra çok para kazanmak marifet değildir.
sabahattin ali: dünyada en tahammül edilemeyecek şey, artık aşık olmadığımız birisiyle beraber yaşamak mecburiyetidir. şu halde aşık olduğumuz birisiyle hayatımızı birleştirmek, en hafif tabiriyle, düşüncesizliktir.
şevket rado: her şey geçer, her şey gider. insan her şeyi unutur. bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir.
erich fromm: bizim yaşamımız kardeşçe, mutlu, erinçli bir yaşam değil; çılgınlık durumuna tehlikeli bir biçimde yaklaşan manevi karmaşanın ve aymazlığın damgasını taşıyan bir yaşamdır.
jaroslav hasek: insanoğlu en korkunç yıkımların bile üstesinden gelebilir; yeter ki doğruluk ve erdem yüreğinden eksik olmasın.
william faulkner: dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.
andersen: dedikodu küçük bir tüyü beş tavuk yapabilir.
william m. thackeray: bir kadın için en büyük kompliman kendi cinsi tarafından hor görülmesidir.
kierkegaard: kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz.
alexandre dumas: ilkel halkların yasası, kısasa kısas yasasıdır.
choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.
orson welles: aklınız fikriniz çok para kazanmakta olduktan sonra çok para kazanmak marifet değildir.
sabahattin ali: dünyada en tahammül edilemeyecek şey, artık aşık olmadığımız birisiyle beraber yaşamak mecburiyetidir. şu halde aşık olduğumuz birisiyle hayatımızı birleştirmek, en hafif tabiriyle, düşüncesizliktir.
şevket rado: her şey geçer, her şey gider. insan her şeyi unutur. bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir.
17.09.2015
aforizmalar
~criminal minds
diane arbus: fotoğraf sır içinde sırdan ibarettir. ne kadar çok şey söylerse o kadar az bilirsin.
w.h. auden: cinayet, toplumu bozduğu ve yaraladığı için eşsizdir. bu nedenle toplum, kurbanın yerine geçerek onun adına hesap sormalı ya da affetmelidir.
albert pine: kendimiz için yaptığımız şeyler bizimle birlikte ölür; başkaları ve dünya için yaptıklarımız ise kalıcı ve ölümsüzdür.
joseph conrad: kötülüğün kaynağının doğaüstü bir güç olduğuna inanmak gerekmez. yalnız bir adam her türlü kötülüğü yapabilir.
nietzsche: bir şeyin mantıksızlığı varlığının kanıtı değil, aksine koşuludur.
albert einstein: hayal gücü bilgiden çok daha önemlidir. bilgi sınırlıdır; fakat hayal gücü dünyalar kadardır.
rose kennedy: kuşlar fırtınanın ardından cıvıldarlar. neden insanlar da gün ışığının onlara sunduğu hazların tadına varmazlar?
william faulkner: sadece akranlarından veya atalarından daha iyi olmak için canını sıkma; kendinden daha iyi olmaya çalış.
diane arbus: fotoğraf sır içinde sırdan ibarettir. ne kadar çok şey söylerse o kadar az bilirsin.w.h. auden: cinayet, toplumu bozduğu ve yaraladığı için eşsizdir. bu nedenle toplum, kurbanın yerine geçerek onun adına hesap sormalı ya da affetmelidir.
albert pine: kendimiz için yaptığımız şeyler bizimle birlikte ölür; başkaları ve dünya için yaptıklarımız ise kalıcı ve ölümsüzdür.
joseph conrad: kötülüğün kaynağının doğaüstü bir güç olduğuna inanmak gerekmez. yalnız bir adam her türlü kötülüğü yapabilir.
nietzsche: bir şeyin mantıksızlığı varlığının kanıtı değil, aksine koşuludur.
albert einstein: hayal gücü bilgiden çok daha önemlidir. bilgi sınırlıdır; fakat hayal gücü dünyalar kadardır.
rose kennedy: kuşlar fırtınanın ardından cıvıldarlar. neden insanlar da gün ışığının onlara sunduğu hazların tadına varmazlar?
william faulkner: sadece akranlarından veya atalarından daha iyi olmak için canını sıkma; kendinden daha iyi olmaya çalış.
31.05.2015
uzun lafın kısası
alfred döblin: genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.
andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.
william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.
bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.
christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.
jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.
konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.
mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.
oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.
sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.
şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.
andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.
william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.
bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.
christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.
jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.
konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.
mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.
oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.
sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.
şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.
hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.
15.05.2015
edebiyat mutluluktur
zülfü livaneli
kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.
çağın hakkını vermek, çağa uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir.
kurnazlık küçük insanlara özgü bir yaşam özelliğidir, büyük ruhlar buna tenezzül etmez. zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür.
gandhi: bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakılarak anlaşılabilir.
süssüzlük büyük bir süstür. edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazarın yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir.
hans fallada: marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.
bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.
lenin: en doğru fikir bile abartılırsa saçmaya varır.
jorge luis borges: eğer bir kitabı okumaktan hoşlanıyorsanız, harika. hoşlanmadıysanız okumayın. edebiyat, size dikkatinizi çekecek başka yazarlar sunacak kadar zengindir.
kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir.
william faulkner: bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür.
hepimiz bir parça böyleyiz: geceleri idealizmle ve yüce duygularla dolup taşarız; ama sabah, hayatın gerçekleri bizi birer sanço panza haline getirir.
jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.
bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez.
insan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmaktır.
kültür, kendi başına bir barış eylemidir.
friedrich dürrenmatt: iyi bir istanbul entelektüeli paris'tekilerden daha üstündür.
"çok düşman, çok şeref demektir." (alman atasözü)
insan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür.
woodrow wilson: eğer bir köpek yüzünüze bakıp da yanınıza gelmiyorsa vicdanınızı kontrol edin.
entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. dünyaya farklı bir disiplinle bakar. bir şeyler yazmış olmak, insanı entelektüel yapmaz.
jorge luis borges: dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!
kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.çağın hakkını vermek, çağa uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir.
kurnazlık küçük insanlara özgü bir yaşam özelliğidir, büyük ruhlar buna tenezzül etmez. zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür.
gandhi: bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakılarak anlaşılabilir.
süssüzlük büyük bir süstür. edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazarın yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir.
hans fallada: marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.
bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.
lenin: en doğru fikir bile abartılırsa saçmaya varır.
jorge luis borges: eğer bir kitabı okumaktan hoşlanıyorsanız, harika. hoşlanmadıysanız okumayın. edebiyat, size dikkatinizi çekecek başka yazarlar sunacak kadar zengindir.
kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir.
william faulkner: bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür.
hepimiz bir parça böyleyiz: geceleri idealizmle ve yüce duygularla dolup taşarız; ama sabah, hayatın gerçekleri bizi birer sanço panza haline getirir.
jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.
bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez.
insan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmaktır.
kültür, kendi başına bir barış eylemidir.
friedrich dürrenmatt: iyi bir istanbul entelektüeli paris'tekilerden daha üstündür.
"çok düşman, çok şeref demektir." (alman atasözü)
insan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür.
woodrow wilson: eğer bir köpek yüzünüze bakıp da yanınıza gelmiyorsa vicdanınızı kontrol edin.
entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. dünyaya farklı bir disiplinle bakar. bir şeyler yazmış olmak, insanı entelektüel yapmaz.
jorge luis borges: dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!
2.12.2012
samuraylar
julia kristeva
bazı hakaretler ve aşağılamalar insanın kendisi için doğru olan yeri bulmasını sağlar.
ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz şeye karşı duyduğumuz hayranlık: inanç işlevi gören coşkuların dayanağı budur.
kabukların altında, hassas deriler vardır.
budala biri kendini bir şey sanmazsa etkileyici olabilir ve kendini sevdirebilir. ama budala birinin küstahlığı çekilmez.
akıl sağlığı mesafeden destek alır. yetenek ondan beslenir.
acının aydınlık yüzüne coşku denir.
çapkınlar, hovardalar zevk ve hoşgörü insanlarıydı: ölçülü bir seks insanları yumuşatır ve onların kan dökmelerini engeller. sade giyotine isyan etmişti; bu uygulama çok barbarca geliyordu ona.
izlendiğini bilmeyen bir okuyucu kadar kendini belli eden kimse yoktur. yüzü bize mastürbasyonunu gösterir.
siyasette, seyahatte ve rüyalarda önemli olan sadece ayrıntılardır.
resim pazarının niçin bu kadar canlandığını biliyor musunuz? çok basit, insanların hayal kuracak kadar vakitleri yok; bu nedenle hayal satın alıyorlar. "televizyon var" diyeceksiniz. tamam ama televizyon su gibidir; resimler geçip gider ve kimsenin onları videoda yeniden seyredecek kadar zamanı yoktur. buna karşılık resim sabitler. resim hayal kurar ve sabitler.
herkes öteki için bir uzaylıdır.
gülme saygısız bir incelik: erotizmin ayaklarında titreyerek can çekişen din.
ölçüsüz biçimde kendini sevme olan hayal gücünden birçok dağ doğar.
insan kendisi için bir yabancı olmadığında nedir? bilge mi? kesinliği yoktur bunun. daha çok bir hasta, ölü gibi bir şey.
aynı zamanda iki erkeği birden sevmek mümkün değildir.
kadınlar mahrumiyeti severler, hepsi mazoşisttir; kadınlar çöl özlemi içindedirler.
zirvede cesaret ve emek dağılır, yaldızlı bir toza bular sizi.
paris hiç kimsenin ağlamadığı ilginç bir şehirdir.
tutkular yaş ilerledikçe azalmaz, daha açık seçik hale gelirler. acımasız olurlar. bütün geçmişi alıp götürürler. ama aynı zamanda atlatılabilmeleri de mümkündür; yönlendirebilirsiniz onları.
görkemli gizem şarkıdır; acılı gizem daha çok şiirdir.
insan çok yoksul olmalıdır; öyle ki kendisi tanrının ulaşabileceği bir yer olmamalıdır ve tanrı da olmamalıdır kendisinde. insan kendi içinde mekan barındırdıkça farklılığı da korur. işte ben bu nedenle tanrıya dua ediyorum; beni tanrıdan bağışık tutması için.
saldırganlık en az sorumluluk taşıyan, ölüme karşı duvara dayanılır gibi yürüyen bir yaşam biçimi değil midir?
erteleme olayların gerçek değerini azaltır ve sözlere müzik katar. eksik bir bedeni bir dil enstrümanına dönüştüren inceliğe sahip olmak koşuluyla. gizemli ama olur. ve erteleme insanları üslupçu yapar.
gebelik kendinden geçmenin yaygın biçimidir. en mutlak suç ortaklığıdır gebelik.
sanat her şeyden önce ışık oyunlarını yakalamaktır.
küstahlık, artık mitleri olmayan insanların mitidir.
sonsuzluk ve nokta arasında aşıkların zamanı. fragmanlar halinde yazılması gerekirdi bunun. özdeyiş yoğunlaşmış mantıkçıların retoriği değildir. özdeyişin hiçbir şeyi unutmayan ama kaybedecek zamanı da olmayan tutkunun dili olması gerekir.
kutsal, eylem halindeki bir mittir.
faulkner haklı: bize kalan tek sığınak acıyla karışık sefalet sözleridir.
arzularının peşinden git; yapılabilecek tek şey budur; arzularının peşinden git, her zaman.
bazı hakaretler ve aşağılamalar insanın kendisi için doğru olan yeri bulmasını sağlar.ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz şeye karşı duyduğumuz hayranlık: inanç işlevi gören coşkuların dayanağı budur.
kabukların altında, hassas deriler vardır.
budala biri kendini bir şey sanmazsa etkileyici olabilir ve kendini sevdirebilir. ama budala birinin küstahlığı çekilmez.
akıl sağlığı mesafeden destek alır. yetenek ondan beslenir.
acının aydınlık yüzüne coşku denir.
çapkınlar, hovardalar zevk ve hoşgörü insanlarıydı: ölçülü bir seks insanları yumuşatır ve onların kan dökmelerini engeller. sade giyotine isyan etmişti; bu uygulama çok barbarca geliyordu ona.
izlendiğini bilmeyen bir okuyucu kadar kendini belli eden kimse yoktur. yüzü bize mastürbasyonunu gösterir.
siyasette, seyahatte ve rüyalarda önemli olan sadece ayrıntılardır.
resim pazarının niçin bu kadar canlandığını biliyor musunuz? çok basit, insanların hayal kuracak kadar vakitleri yok; bu nedenle hayal satın alıyorlar. "televizyon var" diyeceksiniz. tamam ama televizyon su gibidir; resimler geçip gider ve kimsenin onları videoda yeniden seyredecek kadar zamanı yoktur. buna karşılık resim sabitler. resim hayal kurar ve sabitler.
herkes öteki için bir uzaylıdır.
gülme saygısız bir incelik: erotizmin ayaklarında titreyerek can çekişen din.
ölçüsüz biçimde kendini sevme olan hayal gücünden birçok dağ doğar.
insan kendisi için bir yabancı olmadığında nedir? bilge mi? kesinliği yoktur bunun. daha çok bir hasta, ölü gibi bir şey.
aynı zamanda iki erkeği birden sevmek mümkün değildir.
kadınlar mahrumiyeti severler, hepsi mazoşisttir; kadınlar çöl özlemi içindedirler.
zirvede cesaret ve emek dağılır, yaldızlı bir toza bular sizi.
paris hiç kimsenin ağlamadığı ilginç bir şehirdir.
tutkular yaş ilerledikçe azalmaz, daha açık seçik hale gelirler. acımasız olurlar. bütün geçmişi alıp götürürler. ama aynı zamanda atlatılabilmeleri de mümkündür; yönlendirebilirsiniz onları.
görkemli gizem şarkıdır; acılı gizem daha çok şiirdir.
insan çok yoksul olmalıdır; öyle ki kendisi tanrının ulaşabileceği bir yer olmamalıdır ve tanrı da olmamalıdır kendisinde. insan kendi içinde mekan barındırdıkça farklılığı da korur. işte ben bu nedenle tanrıya dua ediyorum; beni tanrıdan bağışık tutması için.
saldırganlık en az sorumluluk taşıyan, ölüme karşı duvara dayanılır gibi yürüyen bir yaşam biçimi değil midir?
erteleme olayların gerçek değerini azaltır ve sözlere müzik katar. eksik bir bedeni bir dil enstrümanına dönüştüren inceliğe sahip olmak koşuluyla. gizemli ama olur. ve erteleme insanları üslupçu yapar.
gebelik kendinden geçmenin yaygın biçimidir. en mutlak suç ortaklığıdır gebelik.
sanat her şeyden önce ışık oyunlarını yakalamaktır.
küstahlık, artık mitleri olmayan insanların mitidir.
sonsuzluk ve nokta arasında aşıkların zamanı. fragmanlar halinde yazılması gerekirdi bunun. özdeyiş yoğunlaşmış mantıkçıların retoriği değildir. özdeyişin hiçbir şeyi unutmayan ama kaybedecek zamanı da olmayan tutkunun dili olması gerekir.
kutsal, eylem halindeki bir mittir.
faulkner haklı: bize kalan tek sığınak acıyla karışık sefalet sözleridir.
arzularının peşinden git; yapılabilecek tek şey budur; arzularının peşinden git, her zaman.
10.05.2012
kurtar halkımı musa
william faulkner
her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.
kadınlar o kadar çok şey umarlar ki.. tutkuyla istedikleri şeylere sahip olabileceklerini tutkuyla umarlar; ömürleri bunun hiçbir zaman olmayabileceğine inanmayı öğrenecek kadar uzun değildir.
biz hepimiz kayıp doğmuşuz.
bana öyle geliyor ki insanların karşılaştıkları gerçekler evrenseldir. başka bir deyişle kara, beyaz, kızıl, sarı derili, ne olursa olsun, insan aynı umutlara bağlanır, aynı akılsızlıkları yapar, hep aynı zaferleri kazanır. insanın giriştiği savaşım, ya kendi yüreğine karşıdır, ya başkalarınınkine; ya da çevreyle savaşılır. bu anlamda yöresel yazar diye bir şey olamaz.
zaman, akıcı bir durumdur; kişilerin geçici varlıklarının dışında var olamaz.
insanın bu dünyada geçireceği yetmiş yılı var. bu süre içinde bir dolu şey isteyebilir insan; istediklerinin bir dolusu da ona gelebilir, vaktinde istemeye başlarsa. ben başlamak için fazla bekledim.
insan ancak başkaları onu gördüğü için düzgün davranır.
yaşamak, hayattan tat almak için kaynayan güçlü kanı sonunda toprak emiyor. elbette aynı zamanda keder ve acı da var; ama gene de, her şeye karşın, hayat yaşayana bir şeyler, pek çok şey veriyor; çünkü sonuçta acı çekmek olduğuna inandığın bir şeye katlanmak zorunda değilsin; her zaman bunu durdurmayı, buna bir son vermeyi seçebilirsin. ve acı çekmek, kederlenmek bile hiçlikten iyidir; yaşamamaktan kötü yalnız bir tek şey vardır, o da utanç. ama sonsuza dek yaşayamazsın ve hayat her zaman sen tüm olanakları yaşayıp tüketmeden önce biter. ve bütün bunlar bir yerlerde var olmayı sürdürmeli, bütün bunlar yalnızca bir yana atılmak için icat edilmiş, yaratılmış olamaz. ve toprak derin değildir; kayaya gelene dek çok fazla toprak yoktur. ve toprak nesneleri alıp kendinde saklamak istemez; onları yeniden kullanmak ister. tohuma, meşe palamutlarına baksana, gömmeye kalktığın kokmuş ete bile ne olduğuna bak: o da yok olmayı reddeder; yeniden ışığa, havaya erişinceye dek kaynaşır, savaşır, durmadan güneşi arar.
güçlü ve insafsız olan kişi, kendini beğenmişliği, gururu ve gücü konusunda kuşkucu bir önbilgiye sahiptir ve can verdiği herkesi küçümser.
koşulların bile durduramadığı insanlar vardır.
bir insanın özgürlük ile başıboşluk arasındaki ayrımı yapabilmesi için acı çekmekle kazanılan bilgelikten fazlası gerekir.
her zaman her yerde iyi insanlar vardır. çoğu insan iyidir. yalnız bazılarının şansı yoktur; çünkü insanların çoğu içinde bulundukları koşulların iyi olmak için onlara tanıdığı şanstan daha iyidir.
ormanın intikamı, onu yok edenlerin kendisidir.
her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.kadınlar o kadar çok şey umarlar ki.. tutkuyla istedikleri şeylere sahip olabileceklerini tutkuyla umarlar; ömürleri bunun hiçbir zaman olmayabileceğine inanmayı öğrenecek kadar uzun değildir.
biz hepimiz kayıp doğmuşuz.
bana öyle geliyor ki insanların karşılaştıkları gerçekler evrenseldir. başka bir deyişle kara, beyaz, kızıl, sarı derili, ne olursa olsun, insan aynı umutlara bağlanır, aynı akılsızlıkları yapar, hep aynı zaferleri kazanır. insanın giriştiği savaşım, ya kendi yüreğine karşıdır, ya başkalarınınkine; ya da çevreyle savaşılır. bu anlamda yöresel yazar diye bir şey olamaz.
zaman, akıcı bir durumdur; kişilerin geçici varlıklarının dışında var olamaz.
insanın bu dünyada geçireceği yetmiş yılı var. bu süre içinde bir dolu şey isteyebilir insan; istediklerinin bir dolusu da ona gelebilir, vaktinde istemeye başlarsa. ben başlamak için fazla bekledim.
insan ancak başkaları onu gördüğü için düzgün davranır.
yaşamak, hayattan tat almak için kaynayan güçlü kanı sonunda toprak emiyor. elbette aynı zamanda keder ve acı da var; ama gene de, her şeye karşın, hayat yaşayana bir şeyler, pek çok şey veriyor; çünkü sonuçta acı çekmek olduğuna inandığın bir şeye katlanmak zorunda değilsin; her zaman bunu durdurmayı, buna bir son vermeyi seçebilirsin. ve acı çekmek, kederlenmek bile hiçlikten iyidir; yaşamamaktan kötü yalnız bir tek şey vardır, o da utanç. ama sonsuza dek yaşayamazsın ve hayat her zaman sen tüm olanakları yaşayıp tüketmeden önce biter. ve bütün bunlar bir yerlerde var olmayı sürdürmeli, bütün bunlar yalnızca bir yana atılmak için icat edilmiş, yaratılmış olamaz. ve toprak derin değildir; kayaya gelene dek çok fazla toprak yoktur. ve toprak nesneleri alıp kendinde saklamak istemez; onları yeniden kullanmak ister. tohuma, meşe palamutlarına baksana, gömmeye kalktığın kokmuş ete bile ne olduğuna bak: o da yok olmayı reddeder; yeniden ışığa, havaya erişinceye dek kaynaşır, savaşır, durmadan güneşi arar.
güçlü ve insafsız olan kişi, kendini beğenmişliği, gururu ve gücü konusunda kuşkucu bir önbilgiye sahiptir ve can verdiği herkesi küçümser.
koşulların bile durduramadığı insanlar vardır.
bir insanın özgürlük ile başıboşluk arasındaki ayrımı yapabilmesi için acı çekmekle kazanılan bilgelikten fazlası gerekir.
her zaman her yerde iyi insanlar vardır. çoğu insan iyidir. yalnız bazılarının şansı yoktur; çünkü insanların çoğu içinde bulundukları koşulların iyi olmak için onlara tanıdığı şanstan daha iyidir.
ormanın intikamı, onu yok edenlerin kendisidir.
11.11.2011
çılgın palmiyeler
william faulkner
tüm kötülüklerin kaynağı, bizim tutumluluk, çalışkanlık, bağımsızlık gibi baş erdemlerden saydığımız şeylerdir.
insanın kaldırabileceği yalnızlığın bir sınırı vardır, bunun ötesinde yaşanamaz.
iki insan arasındaki aşk ölür, derler. bu doğru değil. aşk ölmez. eğer ona layık değilsen seni bırakır gider. o ölmez; ölen sen olursun. aşk deniz gibidir. sen işe yaramaz biriysen, sularda kötü bir koku çıkarmaya başlarsan, o zaman deniz, dışarıda bir yerde ölmen için kusar atar seni.
tüm erdemlerimizi, en katlanılabilir yönlerimizi -düşünmeyi, ılımlı olmayı, tembellik etmeyi, başkalarının işine karışmamayı, bedensel ve zihinsel anlamda hazımlılığı, bedenin zevklerine -yemeye, sindirdiklerini boşaltmaya, sevişmeye, güneşlenmeye- öncelik veren bir bilgeliği hep aylaklığa borçluyuz.
dünyada bedensel zevklerle boy ölçüşebilecek, onlardan daha iyi -yeryüzünde bize biçilen kısa ömür boyunca son nefesimizi verinceye kadar yaşamaktan, varlığının bilincinde olmaktan daha iyi- hiçbir şey ama hiçbir şey yoktur.
erkeklerin tersine, kadınlara çekici gelen şey, yasadışı aşkın büyüsü ya da iki kişinin suçlanıp lanetlenerek toplumdan, tanrı'dan sonsuza kadar kopmalarına, dönüşü olmayan bir yalnızlığa gömülmelerine yol açan ateşli bir tutku değildir; onlara çekici gelen, yasadışı aşkın güçlükleriyle başa çıkabileceklerini göstermektir; çünkü kadınlar yasadışı aşkı alıp ona saygınlık kazandırmak, lothario gibi bir çapkını alıp kendilerini ayartan buklelerini keserek, onu sıradan yemeklerle yetinen, banliyö treniyle işine gidip gelen saygın bir kimseye yakışır düzgün bir yaşama alıştırmak için karşı konulmaz bir istek duyarlar ve bunu yapabilecekleri konusunda -tıpkı bir pansiyonu işletebilecekleri konusunda olduğu gibi- sarsılmaz bir inanç sahibidirler.
mesleğimizi, sevdiğimiz için seçmiyoruz; bizleri kırıkçı-çıkıkçı, tezgahtar, afiş asıcı, vatman ya da ucuz roman yazarı yapan şey, saygınlık kazanmak isteğidir.
paranın yalnız tek bir dili vardır.
aşk böyle devam edemez. günümüz dünyasında aşka yer yok. insanlar hayatlarından çıkardılar aşkı. bunu yapmaları uzun zaman aldı; ama insanoğlu yeni şeyler icat etmekte sonsuz bir beceriye sahiptir; bu yüzden, tıpkı isa'dan kurtulduğumuz gibi aşktan da kurtulduk sonunda. tanrı'nın sesi yerine radyolarımız var; hepsini ileride layık olabileceğimiz bir aşk uğruna harcamak üzere aylarca, yıllarca tasarruf edip sakladığımız tüm duygusal birikimimizi kuruşlara bölebiliyor, otomatik makinelerden çiklet ya da çikolata alır gibi, sokak başlarındaki gazete bayilerinden iç gıcıklayıcı yayınlar alıyoruz. isa bugün yeryüzüne dönecek olsa, biz kendimizi savunmak, kurup geliştirmek için iki bin yıldır uğraştığımız, uğrunda acı çektiğimiz, öfke, çaresizlik ve dehşet içinde çığlıklar atarak can verdiğimiz o kendimize benzeyen uygarlığı haklı göstermek ve korumak için isa'yı hemen çarmıha germemiz gerekirdi; eğer aşk tanrıçası venüs bugün yeryüzüne dönse, bir metro istasyonunun tuvaletinde müstehcen fransız posta kartları satan üstü başı kir pas içinde bir adam olurdu.
zaman; gerilim hattındaki elektrik akımı gibi, hatırladığımız şeylerin içinden geçerek ilerler; gerçek, gerçeğin ancak bildiğimiz kadarıyla ilişkili olarak vardır; bunun dışında zaman diye bir şey yoktur.
insanlarda, doğuştan, hiçbir zaman kurtulamadıkları bir içgüdü vardır ve bu onları, para vererek bilgisinden, becerisinden yararlanmaya çalıştıkları doktor ya da avukattan bile gerçeğin bir bölümünü saklamaya zorlar.
şimdiye kadar erkeklerin birbirlerine arka çıkmadıklarını hiç görmedim; yeter ki yapmak istedikleri budalaca bir şey olsun.
canı cehenneme kadınların.
tüm kötülüklerin kaynağı, bizim tutumluluk, çalışkanlık, bağımsızlık gibi baş erdemlerden saydığımız şeylerdir.insanın kaldırabileceği yalnızlığın bir sınırı vardır, bunun ötesinde yaşanamaz.
iki insan arasındaki aşk ölür, derler. bu doğru değil. aşk ölmez. eğer ona layık değilsen seni bırakır gider. o ölmez; ölen sen olursun. aşk deniz gibidir. sen işe yaramaz biriysen, sularda kötü bir koku çıkarmaya başlarsan, o zaman deniz, dışarıda bir yerde ölmen için kusar atar seni.
tüm erdemlerimizi, en katlanılabilir yönlerimizi -düşünmeyi, ılımlı olmayı, tembellik etmeyi, başkalarının işine karışmamayı, bedensel ve zihinsel anlamda hazımlılığı, bedenin zevklerine -yemeye, sindirdiklerini boşaltmaya, sevişmeye, güneşlenmeye- öncelik veren bir bilgeliği hep aylaklığa borçluyuz.
dünyada bedensel zevklerle boy ölçüşebilecek, onlardan daha iyi -yeryüzünde bize biçilen kısa ömür boyunca son nefesimizi verinceye kadar yaşamaktan, varlığının bilincinde olmaktan daha iyi- hiçbir şey ama hiçbir şey yoktur.
erkeklerin tersine, kadınlara çekici gelen şey, yasadışı aşkın büyüsü ya da iki kişinin suçlanıp lanetlenerek toplumdan, tanrı'dan sonsuza kadar kopmalarına, dönüşü olmayan bir yalnızlığa gömülmelerine yol açan ateşli bir tutku değildir; onlara çekici gelen, yasadışı aşkın güçlükleriyle başa çıkabileceklerini göstermektir; çünkü kadınlar yasadışı aşkı alıp ona saygınlık kazandırmak, lothario gibi bir çapkını alıp kendilerini ayartan buklelerini keserek, onu sıradan yemeklerle yetinen, banliyö treniyle işine gidip gelen saygın bir kimseye yakışır düzgün bir yaşama alıştırmak için karşı konulmaz bir istek duyarlar ve bunu yapabilecekleri konusunda -tıpkı bir pansiyonu işletebilecekleri konusunda olduğu gibi- sarsılmaz bir inanç sahibidirler.
mesleğimizi, sevdiğimiz için seçmiyoruz; bizleri kırıkçı-çıkıkçı, tezgahtar, afiş asıcı, vatman ya da ucuz roman yazarı yapan şey, saygınlık kazanmak isteğidir.
paranın yalnız tek bir dili vardır.
aşk böyle devam edemez. günümüz dünyasında aşka yer yok. insanlar hayatlarından çıkardılar aşkı. bunu yapmaları uzun zaman aldı; ama insanoğlu yeni şeyler icat etmekte sonsuz bir beceriye sahiptir; bu yüzden, tıpkı isa'dan kurtulduğumuz gibi aşktan da kurtulduk sonunda. tanrı'nın sesi yerine radyolarımız var; hepsini ileride layık olabileceğimiz bir aşk uğruna harcamak üzere aylarca, yıllarca tasarruf edip sakladığımız tüm duygusal birikimimizi kuruşlara bölebiliyor, otomatik makinelerden çiklet ya da çikolata alır gibi, sokak başlarındaki gazete bayilerinden iç gıcıklayıcı yayınlar alıyoruz. isa bugün yeryüzüne dönecek olsa, biz kendimizi savunmak, kurup geliştirmek için iki bin yıldır uğraştığımız, uğrunda acı çektiğimiz, öfke, çaresizlik ve dehşet içinde çığlıklar atarak can verdiğimiz o kendimize benzeyen uygarlığı haklı göstermek ve korumak için isa'yı hemen çarmıha germemiz gerekirdi; eğer aşk tanrıçası venüs bugün yeryüzüne dönse, bir metro istasyonunun tuvaletinde müstehcen fransız posta kartları satan üstü başı kir pas içinde bir adam olurdu.
zaman; gerilim hattındaki elektrik akımı gibi, hatırladığımız şeylerin içinden geçerek ilerler; gerçek, gerçeğin ancak bildiğimiz kadarıyla ilişkili olarak vardır; bunun dışında zaman diye bir şey yoktur.
insanlarda, doğuştan, hiçbir zaman kurtulamadıkları bir içgüdü vardır ve bu onları, para vererek bilgisinden, becerisinden yararlanmaya çalıştıkları doktor ya da avukattan bile gerçeğin bir bölümünü saklamaya zorlar.
şimdiye kadar erkeklerin birbirlerine arka çıkmadıklarını hiç görmedim; yeter ki yapmak istedikleri budalaca bir şey olsun.
canı cehenneme kadınların.
8.08.2011
ses ve öfke
william faulkner
savaş alanı insanların delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.
önemsiz sosyal sınırlar çizmem. bir insan bana kalırsa her şeyden önce bir insandır, nerede olursa olsun.
bir insan kendi talihsizliklerinin toplamıdır.
kadınlar hiçbir zaman kızoğlankız olmazlar. saflık olumsuz bir durumdur ve bu yüzden doğaya aykırıdır.
iyi bir kadının duymayacağı bir sürü şey vardır ve bunları bilmese daha iyi olur.
savaş alanı insanların delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.önemsiz sosyal sınırlar çizmem. bir insan bana kalırsa her şeyden önce bir insandır, nerede olursa olsun.
bir insan kendi talihsizliklerinin toplamıdır.
kadınlar hiçbir zaman kızoğlankız olmazlar. saflık olumsuz bir durumdur ve bu yüzden doğaya aykırıdır.
iyi bir kadının duymayacağı bir sürü şey vardır ve bunları bilmese daha iyi olur.
29.10.2010
william faulkner
zülfü livaneli
20. yüzyıl amerikan edebiyatının en büyük yazarı william faulkner, üniversitenin ikinci sınıfından atılmıştı. hem de hangi ders yüzünden biliyor musunuz? ingilizce. üniversitede ingilizce hocası olan zatı muhterem, faulkner gibi bir dahinin, dil kurallarını altüst ederek onu yeniden yaratan dehasını fark etmek yerine, yaptığı kural yanlışlarını takmış ve william'a kapının yolunu göstermiş.
stockholm'de, ilhan koman'ın gemisinde yemek yediğimiz olof lagerkrantz, faulkner'i anlatmıştı.
nobel edebiyat ödülü'nü almak için stockholm'e gelen william faulkner, yazardan çok banka memuruna benziyormuş. "kravatlı, ufak tefek, sıradan biri" diye tanımladı lagerkrantz.
oysa faulkner'in romanlarını bilenler, onun iç fırtınalarının ve sıradanlıkla hiç ilgisi olmayan olağanüstü yaratısının tanığıdır. marquez, "bir yazar için faulkner okumak, hızla gelen bir trenin önüne yatmak gibi tehlikelidir" der. "etkisinden kurtulamazsınız."
insanlardan uzak yaşayan, günlerce süren içki krizlerinde evinin üst katına kapanıp hiç çıkmayan ve aydınlarla, sanatçılarla görüşmeyen, gazetecileri kabul etmeyen faulkner, çiftçi arkadaşlarıyla at sürerken, biri çiğnediği tütünü tükürmüş ve demiş ki: "gazetede okudum. sana uzak bir ülkede ödül mü ne vermişler." faulkner nobel kazandığını böyle öğrenmiş ama hiç ilgilenmemiş. törene de gitmeyeceğini bildirmiş. büyük ısrarlar sonunda stockholm'e gitmeyi kabul ettiğinde ise gerekçesi basit: "kızım isveç'i görmek istedi. yoksa nobel'den bana ne?"
faulkner atından düşüp ölene kadar kır evinde, köylü dostlarıyla birlikte yaşadı. yüzyılın en büyük romanlarını yazdı ve "banka memuru" sıradanlığında görülen adam, günümüzün shakespeare'i olarak çağdaş trajedimizi yarattı.
ortalama insan kalıbına hapsedilmiş bir dahinin hikayesiydi bu.
20. yüzyıl amerikan edebiyatının en büyük yazarı william faulkner, üniversitenin ikinci sınıfından atılmıştı. hem de hangi ders yüzünden biliyor musunuz? ingilizce. üniversitede ingilizce hocası olan zatı muhterem, faulkner gibi bir dahinin, dil kurallarını altüst ederek onu yeniden yaratan dehasını fark etmek yerine, yaptığı kural yanlışlarını takmış ve william'a kapının yolunu göstermiş.
stockholm'de, ilhan koman'ın gemisinde yemek yediğimiz olof lagerkrantz, faulkner'i anlatmıştı.
nobel edebiyat ödülü'nü almak için stockholm'e gelen william faulkner, yazardan çok banka memuruna benziyormuş. "kravatlı, ufak tefek, sıradan biri" diye tanımladı lagerkrantz.
oysa faulkner'in romanlarını bilenler, onun iç fırtınalarının ve sıradanlıkla hiç ilgisi olmayan olağanüstü yaratısının tanığıdır. marquez, "bir yazar için faulkner okumak, hızla gelen bir trenin önüne yatmak gibi tehlikelidir" der. "etkisinden kurtulamazsınız."
insanlardan uzak yaşayan, günlerce süren içki krizlerinde evinin üst katına kapanıp hiç çıkmayan ve aydınlarla, sanatçılarla görüşmeyen, gazetecileri kabul etmeyen faulkner, çiftçi arkadaşlarıyla at sürerken, biri çiğnediği tütünü tükürmüş ve demiş ki: "gazetede okudum. sana uzak bir ülkede ödül mü ne vermişler." faulkner nobel kazandığını böyle öğrenmiş ama hiç ilgilenmemiş. törene de gitmeyeceğini bildirmiş. büyük ısrarlar sonunda stockholm'e gitmeyi kabul ettiğinde ise gerekçesi basit: "kızım isveç'i görmek istedi. yoksa nobel'den bana ne?"
faulkner atından düşüp ölene kadar kır evinde, köylü dostlarıyla birlikte yaşadı. yüzyılın en büyük romanlarını yazdı ve "banka memuru" sıradanlığında görülen adam, günümüzün shakespeare'i olarak çağdaş trajedimizi yarattı.
ortalama insan kalıbına hapsedilmiş bir dahinin hikayesiydi bu.








